Anasayfa / Manşet / Vasatlığın Zulmü

Vasatlığın Zulmü

Düşünce; düşünül/e/meyeni, düşünülemez zannedileni, imkânsız olanı, akla havsalaya sığmayanı, gerçeküstü görüneni, rüya gibi inanılmazı, absürd zannedilenleri, çılgın hayalleri düşünebilmektir. Düşünmek; küçümsenmeyi göze almayı, çokbilmişlere ve orta zekâlılara aldırış etmemeyi, muteber sayılanı umursamamayı, küstahlara gülüp geçmeyi, ufuksuzları ve korkakları sersemletmeyi, öngörülü olmayı başarabilmektir.

Düşüncenin ve yaratıcılığın özgürlüğü olmadıkça ülke zenginleşemez, o ülkenin sadece göbeği büyür, obezite olur. Sonradan görmeliğin hoyratlığı içinde debelenen, uygarlıktan nasibini almamış bir ülke cehaletten ölebilir. Devletin düşmanı olarak görülen edebiyatçılar ve sanatçılar bir halkın akıl sağlığını ve tarihi bekâsını koruyan soylulardır oysa.

Düşünce yoksunluğu ve sevgi yoksulluğu korkulara, korkular ışığın reddine yol açıyor. Yalnızlaşan ve yabancılaşan kimse, hakikati inkâr eden kozasında güvenlik sınırlarını çiziyor. Her şeyi güvenilmez kılan bir güvenlik duvarı, korkuyu ve sevgisizliği yeniden doğuruyor. Işıkta yaşayamayan yarasalar misali, hakikate tahammülsüz ve benlik imgesinin tutsağı. Narsist tutsaklığın saldırganlığı, insanlığın ve erdemin düşmanıdır.

Seküler ve/veya laik olmayı insana yabancılaşma, sığ düşünmeyi akılcılık, bilimselliği mekanikleşme, ruhunu yitirmeyi ilericilik, maneviyata burun kıvırmayı modernlik, halkı küçümsemeyi seçkinlik olarak anlayan, düşünme tembelliği ve kolaycılığı zekâ zanneden, cehaleti kibirle örtenler; yobazlığın değirmenine yılmaksızın su taşıdığınızı, hakikatlere sırt çevirdiğinizi, hoş ve boş sözlerle dolce vita demokratı olduğunuzu, tarih karşısında anlamsız kaldığınızı, pamuk şekeri gibi söndüğünüzü, Mecnunsuz Leyla gibi boşluğa düştüğünüzü hâlâ fark etmediniz mi? Kabahatin çoğu sizde anlıyor musunuz?

sanatlog-com-sanat-sitesi

Üniversite senatoları ve basın, 12 Eylül darbesini alkışlamışlardı. İdamları, işkenceleri, kayıpları, cinayetleri olumlamışlardı. Sokrates’i idam eden, Giardano Bruno’yu yakan, kütüphaneleri ateşe veren zihniyeti kutsayan bir “Akademi”miz olmuştu. Bununla da kalmadı, Kenan Evren ve hempası Ziya-ül Hak’a fahri doktora unvanı da verdiler. Eğer Marksist sol galip gelmiş olsaydı, devrimi alkışlayıp burjuvaziyi yerin dibine sokarlardı.

Bugün akademisyenler ve gazeteciler tutuklanıyorsa, sebebi geçmişteki Hacivat’ların bıraktığı mirastan dolayıdır. Cumhuriyeti ve istikbali gençlere emanet edenler, çocukları ve torunları yaşındakilerin hayatını yaktılar. Kimin atı hızlı giderse onun terkine binenlerin bıraktığı mirasla yetişenler, gücü kim ele geçirirse onun türküsünü söylüyorlar. Hiçbir düşüncesi, inancı, davası ve kavgası olmayan zübüklerin egemen olduğu bu ülkede burnumuz çöplükten kurtulmuyor.

Ülkemizde basın dünyasının tözü, Mehmet Barlas gibi her gelen geçene ‘ağam paşam’ diyen bir tözdür. Bu ülkede gazetecilerin ve yazarların “düşünce suçu” isnadıyla hapislerde çürütülmesinin sebebi yine basının alkışçı doğasından kaynaklanıyor. Üniversiteler 80 darbesinden bu yana hep sustular, üstlerine düşen tarihi görevi ve sorumluluğu yerine getirmeyen, koltuğunu düşünen memurlar tayfasının elindeki akademi, beşik ulemalarının medresesine dönüştü. 36 yıl boyunca susmakta ısrar eden kadrolar, son bir yılda sesini çıkartmaya çalışan Gezi direnişinden etkilenmiş gençlerin üniversiteden atılmalarının asıl sorumlularıdır. Ayrıca Tübitak’ın hayvanat bahçesine dönüştürülmesinden, TDK’nin gülünç durumundan, gerici yapılanmasından da sorumludurlar. Neo-liberalizmin etkisinde uydulaşan Sanat ve Edebiyat dünyası, adeta lale devrinde yaşıyormuşuz gibi vurdumduymaz davranıyordu. Suriye’deki savaş, mülteciler sorunu, Kürt sorunu, dinci baskılar ve irticacı örgütlenmeler onları ilgilendirmiyor, bunları yazanlara müstehzi tebessümle bakıp “Hayat o kadar da kötü diil ayol” diyorlardı. Aslı Erdoğan ve Necmiye Alpay karga tulumba hapse atılıyorsa yegâne sorumlusu hükümet midir sadece?

Edebiyatı, sanatı ve felsefeyi sınıfsal gerçekliğinden kopararak burjuvaziye peşkeş çekmeye çalışan, toplumu gerçekliğe yabancılaştırıp yanılsamalar yaşatan, edebiyat mafyası kurarak bu yabancılaşmanın köleliğini kabul edenlere ödüller dağıtmakla görevli Doğan Hızlan ve avanelerinin, Neoconcu cemaat ile aynı kültürel iklime hizmet ettiği anlaşılıyor mu? Göğ ekini biçer gibi bizi biçmeye kalkanların iblisin uşakları olduğu görülüyor mu? Liberallerin, Alevifobiklerin, Güneydoğu’yu yakıp yıkan halk düşmanlarının, Pentagon stratejisi doğrultusunda yazanların, dünyayı başımıza yıkmaya kararlı, güleç yüzlü canavarlar olduklarını, gençliği zehirleyen çıyanlar olduklarını görüyor musunuz?

Edebiyat dünyasındaki mühim çoğunluk, bugünlerde susup, kara bulutların dağılmasını bekliyorlar. Bir halk, yazarından, şairinden bugün yararlanmayacaksa ne zaman yararlanacak? Çekingen bir “Barış istiyoruz” sloganıyla, “Huzur İslamda” sloganının bir farkı var mıdır? Avantadan barış ve huzur yaşanamıyor. Yazılan kitaplar gerçeği söylememiz için bir vesiledir, araçtır. Başı belada olan bir halk, senin kitaplarını umursar mı artık? Sana değer verildiyse karanlık günlerde yanında olasın diyedir. Pamuk prensler gibi nereye saklanacağını şaşırma, halkın yüreği hepimizi korumaya yeter. Gafil gezme şaşkın, bir gün ölürsün, dünya kadar şöhret olsan ne fayda?

Hüseyin Kaplan

[email protected]

Yazarın diğer yazıları.

Hakkında Editör

Hakan Bilge - The Godfather Mitosu (Şule Yayınları, 2015) ve Aşktan da Üstün: Hitchcock Sinemasında Kişisel Bir Gezinti (Doruk Yayınları, 2016) adlı sinema kitaplarının yazarıdır.

Bu yazıya da bakabilirsiniz.

Hayatını Yaşamaya, Sevmeye ve Şarkı Söylemeye Adayan: Edith Piaf

Kadim dostum Münire Muratoğlu/Aydın Mengüllüoğlu’na Kimsenin karşısında korkmadım. Kendime söylediğim yalanların en büyüğü korktuğumu sandığım ...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

kuşadası escort
bursa escort
ümraniye escort
çankaya escort
escort izmir