Anasayfa / Manşet / Spy Game (2001, Tony Scott)

Spy Game (2001, Tony Scott)

Otuz yıllık çalışmanın ardından son iş gününü tamamlayarak emekliye ayrılacak olan Nathan Muir’in, işe aldığı ve bildiği her şeyi öğrettiği öğrencisinin bir Çin hapishanesinde yakalandığını ve idam edileceğini öğrenmesiyle içine düştüğü çıkmazı ortaya koyarak başlayan Spy Game (Casus Oyunu, Tony Scott), hiç düşürmediği yüksek temposuyla son ana kadar seyircinin ilgisini canlı tutmayı başarıyor. Başlangıç olarak 1991 yılını seçmiş olsa da, geriye dönüşlerle Batı’nın üç büyük düşmanına yer vermeyi ihmal etmeyen 2001 yapımı filmin, böylece 11 Eylül tartışmalarının dışında kalmak istediğini düşünüyorum. Bu düşmanlardan ilkinin komünizm, ikincisinin komünizmle savaşta ittifak yapılan ancak Sovyetlerin çöküşüyle hızla daha büyük bir düşmana dönüşen İslam, üçüncüsünün ise Çin olduğu açıkça ifade ediliyor. Batı’nın komünizm ile savaşta çok ciddi sıkıntılar yaşamış olsa da bir gün bile kaybedeceğini aklına getirmediğini, dünya gündemine hiçbir zaman “ağırlık” koyamayacağı için kendilerine “yeterli” düşmanlığı sağlayamayacak Çin’in ise fazla ciddiye alınmadığını düşünüyorum. Askerlerin bütün egemenlik haklarını ezerek yabancı bir ülke sınırları içerisindeki hapishaneye baskın yapacak cesareti bulmaları, Çin’in rakip sayılmadığının, Berlin Duvarı’nın yıkılışının kutlanması görüntüleri ise Sovyet sisteminin tarihe karıştığının ve “tarihin sonunun” geldiğinin ifadesi olarak filmde kendisine yer buluyor.

“Sistemlerimizi karşılıklı olarak eleştirmekten vazgeçelim. Herkesin istediği sistemi yaşatmaya hakkı vardır. Hangisinin iyi olduğuna tarih karar verecek.” (Josef Stalin)

Soğuk Savaş’ın simgesi Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla, liberalizmin simgesi kapitalizmin rakipsiz kaldığını iddia eden görüşlerden biri, ilke olarak, başka halkları sömürmeye karşı olduklarından, kendi halkını sömüren Stalin ve türevi diğer ahmakların kendi sistemlerinin sonunu yıllar öncesinden görerek “yaptıkları” tespiti akademik sosa bulayan Francis Fukuyama’nın tezleri olmuştur. Bu görüşe göre monarşiler, imparatorluklar, dinler, komünist ve faşist sistemler liberal düşünceyi yok etmek için hareket etseler de liberalizm hep üstün gelmiştir. Çin, Rusya ve Varşova Paktı üyesi eski komünist ve düşman ülkelerin Batılı sistemlere yönelmesi liberalizmin nihai zaferidir diyen Fukuyama, Batılı değerlerin yayılması ve “Üçüncü Dünya” ülkelerinin istikrarlı hale gelmeleri uzun yıllar alacak olsa da tüm dünyanın mutlaka liberal demokrasiye ulaşacağını iddia etmektedir.

“Yaratıcı yıkım bizim hem kendi toplumumuz içinde hem de dışarıdaki göbek adımızdır. Her gün iş dünyasından bilime, edebiyata, sanata, mimariye ve sinemadan politikaya ve hukuka… kadar eski düzeni yıkıyoruz. Tıpkı tarihsel misyonumuzu yerine getirmek için bizim onları yok etmemiz gerektiği gibi, onların da ayakta kalabilmek için bize saldırmaları gerekir.” (Michael Leeden, Başkan Bush’un Danışmanı)

Bu tezleri ortaya atarken ırkçılığın, yoksulluğun, sömürünün, adaletsizliğin ve savaşların üstesinden gelineceğine inanmış mıdır bilemiyorum ancak Batılı değerlerin istikrar ve barışı sağlayamadığının, sömürü ve adaletsizliği engelleyemediğinin görülmesi üzerine tezlerinde bazı değişiklikler yapan Fukuyama, tipik “Batı kafası” ürünü “kurtarıcı mesih” fikrine başvurmuş, “gönüllü” olarak Batılı değerleri benimsemeyen Üçüncü Dünya ülkelerindeki rejim değişikliklerinin zor kullanarak gerçekleştirilmesi gerektiğini savunmaya başlamıştır. Bu “müdahale” sonucu eski rejim yıkılacak, Batılı değerleri savunacak yeni bir rejim kurulacak ve yeni rejim kendi ayakları üzerinde durana kadar güçlendirilecektir. “Amerika’nın yönetilebilir bir demokrasi inşasında göstereceği zafiyet, Amerika dışında da yönetilebilir bir demokrasi inşasında zafiyetlere neden olur” diyen Samuel Huntington’un sözünü tersinden okursak, bu tezlerin odak noktasının, Batı dışında “yönetilebilir bir sistem olabileceği” yönünde kanaat oluşmaması için bütün sistem, değer ve inançların yıkılmasına yönelik olduğu görülmektedir.

“İslam en az komünizm kadar tehlikelidir. Lütfen bu tehlikeyi küçümsemeyin. NATO askeri ittifaktan daha fazla bir şeydir. Kendisini Kuzey Amerika ile Avrupa’yı birbirine bağlayan uygarlığın temel ilkelerini savunmaya adamıştır.” (Willy Claes, NATO Genel Sekreteri)

İngiltere Başbakanı olan Margaret Thatcher, Soğuk Savaş’ın sona ermek üzere olduğu günlerde İskoçya’da yapılan bir NATO toplantısında “Sovyetler yıkılmış, karşımızda düşman kalmamıştır. Düşman aramaya gerek yok, düşmanımız İslam’dır” demiş, 2002 yılında The Guardian gazetesine yazdığı bir makalede “İslamcılık yeni Bolşevizm’dir” diyerek fikrinin arkasında durduğunu bir kez daha ifade etmiştir. Böylece en çok kin duyulan, en çok korkulan ve Batı’yı en çok mağlup eden İslam, en büyük düşman haline getirildi. Yine de milyarlarca inananı olan İslam’a doğrudan saldırmak akıllı bir davranış olmayacağından, Müslümanlar “ılımlı” ve “radikal” olarak ikiye ayrılarak, ılımlı olanlar desteklenmeye, radikal olanlar ise terörist olarak görülmeye başlandı. Müslümanların çeşitli fırkalara ayrılarak İslam’ın özünden uzaklaşmaları, “israiliyat” etkisi altında kalarak sefaleti, zulme uğramayı, aşağılanmayı, ezilmeyi ve sömürülmeyi dini yaşamın bir gereği olarak görmeye başlamış olmaları, son iki yüz yıldır Batı’nın, Müslümanları kendi çıkarları doğrultusunda “tasarlamalarını” kolaylaştırmıştır. Hz. Peygamber’in vefatıyla birlikte “73 fırkaya” ayrılmaya başlayan ve Batı’nın baskın çıkarak bütün bir “coğrafyayı” ve o coğrafyada yaşayanları “terörist” olarak damgalamaya başlaması karşısında, ha bir eksik, ha bir fazla diyerek ses çıkarmayan Müslümanlar gelen darbenin büyüklüğünü görememişlerdir. 11 Eylül, bu savaşın doruk noktası ve modern haçlı seferi zihniyetinin simgesidir.

“Bu hipergüç (Amerika) daha şimdiden, her yerde hegemonik gücünün olumsuz imgesi olarak görülen Müslüman dünyanın düşmanlığına karşı koymak durumunda.” (Yves Lacoste, Büyük Oyunu Anlamak)

Irak savaşının mimarlarından ve “Yeni-Muhafazakârların” entelektüel liderlerinden Richard Perle Müslüman ülkelerdeki “terörün” kaynağını “kendince” açıkladıktan sonra, en etkili diplomasinin “Taliban yok edildi, Saddam rejimi devrildi. Bunun diğerlerine verdiği mesaj şu: Sıradaki sizsiniz” şeklinde olduğunu söyleyerek “terörist olmak zorundasınız” dediği Müslümanlara gözdağı vermekten çekinmez. Batı ülkelerinde yaşayan ılımlı veya radikal, nasıl nitelendirilirse nitelensin bütün Müslümanların sürekli izlendiği, haklarında dosyalar tutulduğu ve vatandaş olsalar bile sınırdışı edilmek istendiği sır değildir. Hoşgörü, hakları, eşitlik ve ifade özgürlüğünün kendilerinden olmayanı kapsamadığı, sesini duyurmak isteyen, muhalif ve hakkını arayan “ılımlıların” da bir süre sonra terörist ilan edilmekten kurtulamayacakları çok açıktır.

“Uzun bir geçmişi olan insanların yaşadığı geniş bir toprak parçasını alın. Uydu ve internet bağlantısına güçleri yetecek kadar zengin olmalarını, Akdeniz’in ya da Atlantik’in ötesindeki hayatın neye benzediğini görmelerini sağlayın. Sonra da onları beceriksiz, ahlaksız yöneticilerin yönettiği boğucu, pis, sefil şehirlerde yaşamaya mahkûm edin. Kurallar ve kontrollerle onları öyle bir sıkıştırın ki, birilerine rüşvet vermedikçe kimse eğlenceli bir şeyler yapamasın. Sözde herkesin malı olan petrol kaynakları sayesinde birdenbire ölçüsüz derecede zengin olan elitlere tabi olsunlar… ne bir tartışma ortamı, ne bir anayasa, ne bir şehir konseyi olsun. Bürokratik tiranlığa alternatif olabilecek herhangi bir önerisi olan siyasiyi, sanatçıyı ya da düşünürü öldürün, hapse tıkın ya da sürgüne yollayın… Ortaçağ teknolojisinden ve üçüncü dünya ülkelerine özgü bir küçüklük duygusundan başka bir şey bilmeyen din adamları gelecek nesillerin efendisi olsun. Bu şartlar altında öfkeli bir toplumdan başka ne bekleyebilirsiniz.” (Richard Perle, Şeytana Son)

Müslüman birinin “yaptıkları” karşısında Müslümanlar savunmaya geçerken ve Batı “biz gerçek İslam’a bir şey demiyoruz, gerçek İslam bu olmamalı” diyerek İslam’ı küçümsemeye çalışırken, Hıristiyan veya Yahudi birinin “yaptıkları” karşısında hiç kimse “gerçek Hıristiyan bu değil, Yahudilik bu olmamalı” demeyi aklından bile geçirmez. Din bireyseldir, kişinin vicdanındadır, Allah ile kul arasındadır, laiklik bu demektir denilmesine karşın, her Müslümanın kendinden sorumlu olduğuna değil de “İslam’ı” bütünüyle ve eksiksiz bir şekilde temsil ettiğine, etmesi gerektiğine inanılırken, Hıristiyanların, Batılı ülkelerin ve onların vatandaşlarının böyle bir sorumluluğu bulunmaz. Lenin’in, “Bir komünistin özel hayatı olamaz” sözüne nazire yaparcasına bir Müslümanın özel hayatının olabileceğine fırsat tanınmaz. Bir Müslüman inandığı gibi yani bir mümin gibi yaşamalıdır ancak her dinde olduğu gibi İslam’da da, müminler için haram, helal ve günah kavramları vardır ve günümüzde hiç kimse İslam’ı bütünüyle temsil ettiğini iddia edemez. Bir Alman, bir Rus veya bir Yahudi, insanları öldürürken, toplu halde infaz ederken, gaz odalarına tıkarken sına kapatırken gerçek Alman, gerçek Batılı veya gerçek Hıristiyan bu değil denilmez ve “yaptıkları” mensubu olduğu camiayı etkilemezken, İslam’ın kötülenmesi adına hiçbir fırsat kaçırılmaz.

“Siyasal bakımdan doğru olmayabilir ve hatta Müslümanların hepsinin terörist olduğunu söylemek de doğru bir saptama olmayabilir ancak gerçek olan bir şey var ki, o da bütün teröristlerin Müslüman olduğudur. Dolayısıyla bu savaş sadece İsrail’in savaşı değildir. Bütün dünyanın savaşıdır.” (Dan Gillerman, İsrail Ticaret Odaları Federasyonu Başkanı)

Çin’deki devlet dairelerini ve ticari konuşmaları dinleyen CIA yönetimi, Çin ile yapılacak ticaret anlaşmasının bir casus krizi yüzünden suya düşmesini göze alamadığı için, risk oluşturabilecek her şeyin kesip atılması ve eldeki bilgilerin bir kez daha gözden geçirilerek “adamlarının” gözden çıkarılması yönünde Başkan’a rapor sunmak üzere bir toplantı düzenlenir. Bir casuslarının yabancı bir ülkede yakalanmış olduğu bilgisinin Başkan’a iletilip iletilmediği belli değildir ancak bir yöneticinin  “yukarıdan” baskı geldiğini ima eden “Ben Beyaz Saray’a bağlıyım” sözlerinden Başkan’ın durumu bildiği düşünülebilir.

“CIA’nın Başkan için çalıştığını anlayamayanlar, teşkilatın eylemlerini öngörmek bir yana, anlayamaz. Ben bu genel kuralın herhangi bir istisnasına rastlamadım. Bu genel kural, hem istihbarat hem de eylemler için geçerlidir: CIA’nın yaptıkları kadar söyledikleri de zaman içinde Başkan’ın istekleri doğrultusunda şekillenecektir. Kendisine anlatılanlar hoşuna gitmezse başkanlar bunları gözardı etmeyi bilir. Bir şeyin yapılmasını istediklerinde ise, o şey yapılıncaya kadar bastırırlar. CIA’nın ne yaptığını biliyorsanız, Başkanın ne istediğini de biliyorsunuz demektir.” (Thomas Powers, İstihbarat Savaşları)

Filmin ilk geriye dönüşünün 1975 (Vietnam) olması çok klişe kaçacağından birçok casus filminde gizli veya açık ancak çoğunlukla olumsuz bahsedilen Senatör Frank Church’un başkanlık ettiği Komite’ye gönderme yapılmış olmasının daha makul olduğunu söylemeliyim. 1973 yılında, seçimle iktidara gelen Allende hükümetinin General Pinochet tarafından devrilmesinin ardında Amerikan parmağının olduğuna inanılması üzerine Kongre tarafından bir inceleme komitesi kurulması kararı alınmıştır. Bu komitenin yayımladığı Church Raporu adıyla bilinen rapor, Amerika’nın CIA yoluyla Şili’deki darbeyi desteklediğini ve finanse ettiğini ortaya çıkarmış ancak Amerikan istihbaratı için beklenenin çok ötesinde büyük zararlara yol açmıştır. Dünya kamuoyunun her olayda CIA’yı suçlamaya başlaması üzerine, sıkışılan köşeden kurtulmak ve zararı bertaraf etmek için 1983’de başka ülkelerdeki “sivil toplum kuruluşlarına kaynak aktarmak” ve açık yollardan “demokrasiyi teşvik etmek” maksadıyla National Endowment for Democracy (NED) kurulmuştur. NED’in kurucu başkanı Allen Weinstein’ın, 1991 yılında Washington Post gazetesine “Bugün bizim yaptıklarımızın büyük kısmı 25 yıl önce CIA tarafından gizli bir şekilde yapılıyordu” demesi ve NED’den para alanların hiçbir şekilde utanma belirtisi göstermeden kendilerini “bağımsız gazeteci” olarak tanımlamaktan çekinmemesi manidardır.

“ABD küresel emperyalizmi tarafından hükümet dışı organizasyonlar (NGO) veya sivil toplum kuruluşları (STK) olarak tanımlanan kuruluşların tümü, çok uluslu Amerikan şirketlerince kurulan ve finanse edilen örgütlerdir. ABD bu kuruluşlar aracılığıyla hem kendi ülkesini hem de dünyanın diğer ülkelerini kuşatma altına almaktadır. CFR, egemenliğinin yayılma araçları olan bu kuruluşları, tüm ülkelere model olarak önermektedir. CFR, 2000 yılı itibariyle toplam 2.433 üyesinden 470’i ile üniversiteleri, 313’ü ile medyayı, 312’si ile think-thank’ları, 177’si ile uluslararası sanayi şirketleri ve 160’ı ile uluslararası hukuk şirketlerini kontrol altında tutmaktadır.” (Erol Bilbilik, Dünyayı Yöneten Gizli Örgütler)

“Frances Saunder’in kitabını okurken sık sık 1950’li ve 60’lı yıllarda Farfield, Ford, Rockefeller ve Fulbright burslarıyla Türkiye’den kimler gitti acaba ABD’ye diye de düşündüm” diyen Özdemir İnce merakını gidebilmiş midir bilemiyorum ancak “Teşkilat’ın (CIA) projelerine büyük miktarlarda para aktarmanın en uygun yolu hayır vakıflarını kullanmaktı, böylece para alanlar kaynağını merak etmemiş olurlardı.” diyen Saunders şöyle devam ediyor.

“Church Komisyonu Nihai Raporu’na göre 1963–66 arası 164 vakıf tarafından yapılmış 10.000 doların üzerindeki 700 bağışın 108’i kısmen veya tamamen CIA’nın kasasına gitti. Daha da önemlisi aynı dönemde bu 164 vakfın uluslararası etkinlikleri için yaptığı bağışların hemen hemen yarısı CIA içindi. Daha sonraları yapılan bir şaka vardı, Amerika’da bir hayır kurumunun ya da kültürel örgütün yazılı belgelerinde “özgür” ya da “özel” sözcükleri geçiyorsa bu bir CIA paravan örgütüdür.” (Frances S. Saunders, Parayı Verdi Düdüğü Çaldı)

CIA ajanlarının, Church Komitesi karşısında, Başkanın emirlerini yerine getirdikleri için suçlanmaları, ajanların açıklaması veya inkâr etmesi gerekebilecek operasyonlara girişmek konusunda daha tedbirli davranmak zorunda kalmasına yol açtığını ve riske karşı bir duyarlılık oluşturduğunu tahmin etmek zor olmasa gerek. “Kendini koruma refleksi” doğrultusunda hareket eden Muir’in “gizli” operasyon dosyalarını saklaması bu kapsamda anlam kazanmaktadır. Elindeki belgeleri –ki bunların çoğunun Muir ve Bishop’un aleyhine olduğu düşünülebilir- imha ederek toplantıya girme fırsatı yaratan, sonucu ne olursa olsun gerçekleştirdiği bütün operasyonların sorumluluğunu üzerine alan ve hiç kimseyi ele vermeyen Muir’in şahsında film, ülkesi için çalışanlar, ne olursa olsun birbirlerini satmamalıdır diyerek, ajanlarını harcamayı düşünen CIA üst yönetimini ve Beyaz Saray’ı açıkça itham etmektedir. Ne var ki doğrudan Başkan’ı suçlamak yönetmenin siyasi görüşleriyle bağdaşmayacağından ve Muir’in Başkan’ın emirlerine uymaması ihanet sayılacağından, yönetmen eski savunma bakanlarından Robert McNamara’nın taktiğine başvuruyor ve böylece Başkan’ın CIA’ya doğrudan bir emir verip vermediği asla anlaşılmıyor.

“Church Komisyonu tarafından yayımlanan raporda CIA’nın Fidel Castro’yu öldürme girişimleri tüm ayrıntılarıyla anlatılıyordu. Yetkiyi verenin kim olduğu tartışmaları sürüp giderken dönemin savunma bakanı Robert McNamara ortadaki ikilemi açıkça ifade etti. Bir taraftan Church Komisyonu’na, CIA’nın son derece disiplinli bir kurum olduğunu, bildiği kadarıyla hiçbir faaliyetini gereken yetki ve izin olmaksızın gerçekleştirmediğini söylerken diğer yandan, Castro’yu öldürmeye yönelik hiçbir plandan haberi olmadığını ve ahlaki açıdan düşünüldüğünde Başkan’ın bilmediğinden emin olduğunu söylüyordu. “Tüm bunların nasıl olduğunu aklım almıyor. Gerçekler düşünüldüğünde, bu durumun nasıl bir çelişki yarattığının farkındayım” diyerek sözlerini tamamlıyordu.” (Thomas Powers, İstihbarat Savaşları)

Muir başına buyruk, acımasız, duygularını işe karıştırmayan, etkili sonuçlar almayı her şeyin üstünde tutan, “kovboy” olarak tanımlanan ve pek sevilmeyen eski kuşağın son temsilcisidir. Ancak devir değişmiş, günün birinde tanık kürsüsüne çıkmaktan korktuğu için “kanunlar” çerçevesinde hareket eden yeni yönetim tarzı teşkilata egemen olmuştur. Muir’in, Vietnam’da yaptığı gizli operasyonları anlatırken, adamlarını korumak yerine harcamak peşinde koşan “yeni” yönetimin, kendisini hayretle dinlemesi ve “bunu yapmak için izniniz var mıydı” diye sorması, ülkenin çıkarlarını korumak için zor şartlarda görev yapan “ajanları” sıcak koltuklarında oturarak suçlamanın moda olmasına yapılan kuvvetli bir eleştiridir.

Bu konuyu burada bırakırsak, filmden alınacak en önemli derslerden biri de, insanlar emekli olacakları gün bile işe gelmeye ve çalışmaya devam ederler, son aylarını izin, rapor, istirahatle geçirmezler olmalıdır. Ders kitapları dışında tek bir kitap dahi okumadan yaşayan ve ölen, günlerini bomboş geçiren, birileri zorlamazsa hiçbir iş yapmayan, beyni egemenlerin kendisine dayattığı filmler, diziler, magazin ve spor programlarını izlemekten pelteleşmiş “kitlelerin” akıllarını kullanma cesareti göstermeleri” ve “ders almaları” kolay olmasa da, asla ümitsiz değildir. Ümitsiz olsa bu yazıları yazmaya gerek olmazdı zaten diyerek bir kez daha Marks’ın muhteşem tespitini hatırlamanın gerekli olduğunu düşünüyorum.

“Egemen sınıfın düşünceleri, her çağda egemen düşüncelerdir: Yani, toplumun maddi egemen gücü olan sınıf, aynı zamanda egemen fikri güçtür. Maddi üretim araçlarını elinde bulunduran sınıf, bu sayede aynı zamanda zihinsel üretim araçlarının da üzerinde denetim kurar; böylelikle zihinsel üretim araçlarından yoksun olanların düşüncelerini de, genel olarak, kendine tabi kılar. Egemen düşünceler, egemen maddi ilişkilerin fikri ifadesinden, düşünceler halinde kavranan egemen maddi ilişkilerden, yani o bir sınıfı egemen sınıf yapan ilişkilerden başka bir şey değildir; yani, onun egemenliğinin düşünceleridir.” (Karl Marks-Friedrich Engels, Alman İdeolojisi)

Okuma oranları yerlerde sürünürken, “seviyelerine” çıkmak için çaba gösterilen ülkelerin en az 150 yıl gerisinde iken, en zengin 20 arasında bulunulmasına karşın insani gelişim endeksinde 92. sırada kalınırken, her 4 kişiye bir araba düşmekteyken, 26 kişi bir yılda yalnızca bir kitap okumaktadır. Günde 5 saatten fazla TV izlenirken okumaya ayrılan zaman günde 1 (yazıyla bir) dakikayı geçmemektedir. Salt bu veriler bile, eleştirme, şüphe duyma ve sorgulama yerine mutlak itaat, körü körüne bağlılık, hurafe ve önyargıların içinden çıkmak için çaba gösterilmediğinin kanıtı değil midir? Ömrünü televizyon ve telefon ekranına bakarak geçiren, kazandığı parayı , tiyatro, kitap, gazete, dergi, veya yardımlaşmaya değil arabaya ve eve yatıran, benzin parası bulamadığı için son model arabaları evlerin önünde eskiten, maket haldeyken aldığı lüks evlerin aidatlarını ödeyemediği için satışa çıkaran ancak kendi yapıp ettiklerini unutarak toplum bölünüyor, kutuplaşıyor, insanlık ölüyor diyen zihniyet işte budur.

Dünya üzerindeki hemen her erkeğin hayatının herhangi bir anında kullandığı iki beylik sözden biri, içki bana bir şey yapmaz, diğeri ise ben kadınlardan anlarım iddiasıdır. Bu topraklarda, bu ikisine eklenebilecek hatta çoğu zaman hepsinin önüne geçerek ilk sıraya yerleşebilecek üçüncüsü ise “bizim düşmanımız çok, gelişmemizi istemiyorlar” iddiasıdır. Evet, “düşman” çok olabilir, egemen güçler kendi kurdukları düzenin yıkılmasını engellemek için her yola başvurabilir ancak “kurtuluş” kahve köşelerinde oturmakla, barlarda kadeh tokuşturmakla, kitleleri sömürmeyi hayat tarzı diye savunmakla, rapor alıp işten kaytarmakla ve televizyon karşısında vakit öldürmekle gelmeyecektir. Kişinin en büyük “düşmanının” kişinin kendisi olduğu, kendisini tanımayanların düşmanını tanıyamayacağı unutulmamalıdır.

Bu durumdan kurtulmanın çaresi olarak gösterilen “eğitim” sistemindeki en önemli sorun ise tesis, öğretmen, kitap ve para değil mutlak ilgisizliktir. Altı yaşındakiler dâhil öğrencilerin büyük çoğunluğunun okula “aç” gittikleri bir ülkede eğitimin başarılı olması mümkün değildir. Kendi başına uyanan, çantasını hazırlayan, elbisesini giyen ve arkalarından el sallanmadan tek başlarına ve aç olarak evden çıkan bu çocukları düşününce, vicdanı sızlamadan uyumaya devam eden anne ve babalara yazıklar olsun demekten başka elimden bir şey gelmiyor.

Eğitim sisteminin çok büyük sorunları olduğu aşikâr ancak toplum olarak, anne-babalar olarak, veliler olarak, öğretmenler olarak, müdürler olarak, idareciler olarak, bakanlar olarak eğitimin asla önceliklerimizden biri olmadığını düşünüyorum. Örneğin, 27 Mayıs’ın ardından Milli Birlik Komitesi, Cemal Gürsel’e MBK Başkanlığı’nın yanı sıra Başbakanlık, Milli Savunma Bakanlığı ve Başkomutanlık görevlerini vermiştir. Adında “milli” ibaresi bulunan eğitimin değil de savunmanın “en üst” seviyede görev olarak üstlenilmiş olması eğitimin yerinin neresi olduğunu anlamaya yetiyor. Eğitim, bir şeyler öğrenmek, merak etmek, dünyayı, kendini ve evreni tanımak için değil, veliler ve öğrenciler için “okula gitmek”, egemenler için “istenen yönde davranış değişikliği sağlamak”, öğretmenler için ezbercilik olarak belirlenince, her “tatilin” sevinç kaynağı haline dönüşmesi doğal değil midir? Osmanlı İmparatorluğu’nda iki kez Maarif Nezareti görevi yapan Emrullah Efendi’nin şaka yollu söylediği “Şu mektepler olmasaydı, maarifi ne güzel idare ederdim” sözleri gerçeği yansıtmıyor diyebilir miyiz? Öğretmenin önündeki kitabın, öğrencinin önündeki deftere geçirilmesi işlemine eğitim deniliyorsa, diyelim ancak bu eğitim sorgulayan, eleştiren, saygılı, onurlu, dürüst, yardımsever, çevreye duyarlı, insanlığa ve vatanına faydalı, sömürüye karşı çıkan insanlar yetiştirmiyorsa, sıkıntı çok büyüktür.

İki kez Milli Eğitim Bakanlığı yapan Hamdullah Suphi Tanrıöver, kitlelerin cahilliği ve gafleti sayesinde kesesini dolduran “Anadolu ve İstanbul eşrafının” halkın okumasından korktuklarını ve “sırtına bindikleri atın günün birinde kendilerini düşürmesini” engellemek için “eğitim sistemini zehirlemek için hiçbir fırsatı kaçırmadıklarını” söylüyor. Bu konuda, yıllar sonra Güngör Uras’ın yazdıkları manidardır.

“Türkiye’nin yarınları zengin çocuklarınındır. Çünkü bugün Amerika’da çocuk okutabilmenin yıllık faturası en az 25–30 bin dolardır. Bu parayı ancak sınırlı aileler verebilir. Bu parayı verecek ailelerin Amerikan üniversitelerinde okuma şansına sahip olacak çocukları, yarın Türkiye’nin “elitini” oluşturacaktır. Çünkü bu şansa kavuşmamış ve Türkiye’nin kısır imkânları ile eğitim görmüş olanlarla aralarında “dağlar kadar bilgi farkı” bulunacağından, “elitler” önde koşacak, ülkenin dümenine onlar geçecektir. Bu böyle biline ve bu gerçek yüreklere sindirile.” (Tevfik Güngör)

Dünyanın en eski mesleklerinden ve doğası gereği gizli yapılması gereken casusluğun gizemli dünyasına duyulan merak insanları kendine çekmektedir. Özellikle Soğuk Savaş döneminde dosta güven, düşmana korku vermek ve tarafsız kitleleri etkilemek maksadıyla çekilen “casus” filmleri Hollywood’un dünya çapında rakipsiz kalmasını sağlayarak, en fazla para kazandıran tür haline gelmiştir. Günümüzde de hemen her filmde kocaman silahı, parlak rozeti ve kural tanımazlığıyla bilinen bir “ajan” vardır ve böyle olması şaşırtıcı bir şekilde seyircinin ilgisinin azalmasını değil artmasını sağlar. Asker ve polis denilince aklına “faşizm”, “polis devleti”, “büyük birader” kavramlarından başka bir şey gelmeyen pek çok “entelektüelin”, emekli veya görevdeki bir polisin, askerin veya ajanın maceralarının anlatıldığı filmlere övgüler düzmesi ne anlama gelmektedir, bilemiyorum ancak incelenmeye muhtaç olduğunu düşünüyorum.

“Amerika’daki en güçlü, orta yaşlı ve yaşlı beyaz Protestan Amerikalılar –devlet adamları, şirket yöneticileri, generaller, amiraller, gazete editörleri, meclis üyeleri- bir araya gelip entelektüel bir sadakat yemini ettiler. Ortaçağ şövalyelerine yaraşır bir inanmışlıkla komünizmin Hıristiyan kültürünün amansız düşmanı olduğunu yeminle onayladılar. Savaş sonrası dünyasında buna direnilmezse Hıristiyanlığın kendisi yok olacaktı.” (Frances Saunders, Parayı Verdi Düdüğü Çaldı)

Küba Devrimi ile “kalbinin hemen altından” yara alan ve uzay yarışında atom silahı yapmayı başaran Sovyetlerin arkasına düşen Amerika, günümüzde “yumuşak güç” olarak adlandırılan yöntemle demir yumruğunu kadife eldiven içerisine gizlemeye başlamıştır. Asyalı, Afrikalı, Latin Amerikalı, “Kızılderili”, Vietnamlı gibi “kendinden olmayanı” kötü ve düşman olarak ilan etmedeki başarısından aldığı güçle harekete geçen Hollywood, komünizme karşı en ön cephede savaşan “adamlarının” maceralarını beyazperdeye taşımış ve zihinleri ele geçirmek için binlerce propaganda filmi çekmiştir. Son yıllarda süper kahraman yapımlarının ve Müslümanları hedef alan filmlerin art arda çekilmesi bir tesadüf değildir.

“Soğuk Savaş’ın doruğa çıktığı bir sırada Birleşik Amerika, Batı Avrupa’da gizli bir kültürel propaganda programına büyük miktarlarda para ayırmıştı. Bu programın ana özelliği, böyle bir programın olmadığı iddiasıydı. CIA bu programı büyük bir gizlilik içinde yürüttü. Başarısının doruğa ulaştığı günlerde otuz beş ülkede bürosu vardı, onlarca personel çalıştırıyor, yirminin üzerinde saygın dergi yayımlıyor, resim sergileri açıyordu, bir haber ve film servisine sahipti, tanınmış kişilerin katıldığı uluslararası toplantılar düzenliyor, müzisyenlere ve ressamlara ödüller dağıtıyor, konser ve sergi olanakları sağlıyordu. Tek amaç, uzun zamandır Marksizme ve komünizme yakınlık duyan Batı Avrupa aydınlarını yavaş yavaş “Amerikan tarzına” daha yakın bir bakış açısına ısındırmaktı.” (Frances S. Saunders, Parayı Verdi Düdüğü Çaldı)

Bu tür filmlerde görev, takım ruhu, emre itaat ve erkekçe korkusuzluk temaları hep benzer şekillerde işlenerek sinema bu kalıplar içerisine hapsedilmektedir. Böylece filmler hedef kitleye ulaşmanın en önemli aracı haline gelmekte, kitleler “üniformaya” boyun eğmeye ve koşulsuz itaat etmeye alıştırılmaktadır. Salgın hastalık olur askerler duruma el koyar, bomba ihbarı alınır askerler duruma el koyar, uzaylılar gelir askerler duruma el koyar, doğal afet olur askerler duruma el koyar kısaca çetrefilli hemen olayda askerler sokaklara çıkar ve duruma el koyarlar. Tabii bu arada seçilmiş belediye başkanları, senatörler, valiler nerde diye sormak kimsenin aklına gelmez. Yalnız bu örnekler bile sinemanın “” yönünün yok edilerek propagandaya dönüştürüldüğünün en açık kanıtı olmaktadır. Kendi ordusuna düşman ancak Amerikan askerine hayran, festivallere çağrılmak, bedava bilet almak ve birkaç oyuncuyla fotoğraf çektirebilmek için bu filmlere methiyeler yazan sözde “eleştirmenlerimizi” Allah ıslah etsin, demekten başka söz bulamıyorum.

“Gelecek iki büyük kampa toplanmış insanlar arasında –Tanrı’yı inkâr edenlerle, Tanrı’ya tapanlar arasında- belirlenecektir. Bugün dünyanın karşı karşıya bulunduğu sorun konusunda yanılmamalıyız. Ya zorbalık ya özgürlük… Daha da kötüsü Komünizm Tanrı’nın varlığını inkâr ediyor.” (Başkan Truman)

Bir yetkili “Onlar, Amerika’nın yaptığı her şeyin doğru olduğu inancına kendi mantıklarıyla, kendi kanaatleriyle ulaşmış insanlar yaratmak istiyorlardı” diyerek propagandanın maksadını ifade etmiştir. Hiçbir şeye inancı olmayan, halkına ve atalarına düşman, yalnızca bir şeylere ve bazı kişilere “karşı” olmakla kendini tanımlayan, başına buyruk yaşamayı, sorumluluk almamayı hayat tarzı biçimine indirgeyen yozlaşmış ancak bunun da farkında olmayan nesiller böyle yetişmekte, inançlar zehirlenerek kendi toplumuna düşman kişilikler ortaya çıkarılmaktadır. Her zaman okumaktan bahsetmeme karşın birçok kitabevinin çok okunanlar, çok satanlar veya yeni çıkanlar bölümlerine baktığımda, bu rafların okumak isteyen kitleleri zehirlemek ve yanlış yönlendirmek adına özenle hazırlandığını görmenin acı verici olduğunu, gönül rahatlığıyla alıp okuyacağım bir gazetenin, haftalık veya aylık bir derginin olmamasının utanç verici olduğunu söylemeliyim.

İnanç ve şüphe ilişkili olsalar da arasında büyük farklar vardır. İnsan, şüphe etmekten kaçınıp, şüpheden kurtulmaya çalışmasına karşın inançlarını sarsan bir “şeyle” karşılaşıncaya dek bir inanca sahip olmaktan dolayı rahatsızlık duymaz. İnanmak bir alışkanlık iken şüphe etmek böyle bir alışkanlığın olmaması veya kesintiye uğraması anlamına gelir. Şüphe bir belirsizlik durumuna, belirsizlik ise kişinin hangi davranışı sergileyeceğini bilememesine yol açacağından, insan doğal olarak şüpheden kurtulmak ister. Müslümanların inançlarından şüphe duymaları için çaba gösteren Batılı güçlerin, Iraklı Müslümanların Kur’an-ı Kerim ile “uyumlu” Mormonların kitabını benimsemeleri için çalışmalar yaptıkları ve yüksek düzeyde Mormonları Irak’a gönderdikleri bilinmelidir. Böylece Fukuyama’nın tezlerinin, inançlar düzeyinde de uygulandığı, “eski” inançların yıkılarak ve yeni inançların inşa edilmeye çalışıldığı unutulmamalıdır.

İsminin “bilge Nathan” karakterinden geldiğini düşündüğüm Muir’in Yahudi olduğu birçok yerde dile getirilir. “Demek Cumartesi geceleri de çalışıyorsunuz” sorusu bu imayı güçlendirmekte hatta genele yaymaktadır. Tom’un soyadının “bishop” olması ise komünizme karşı Yahudi-Hıristiyan ortaklığının simgesi olarak görülmelidir.

“Yalnızca maddi olanaklar bakımından üstün olmakla komünizmi geriletmeyi başaracağımızı düşünmek yanlış olur. Demokratik ilkelerin ve Hıristiyanlığın dinsel ilkelerinin yardımına başvurmalıyız. Avrupa’daki Hıristiyan duyarlılığın gücünü unutmayalım. Komünizmle yarışacak bir ideoloji ortaya koymalıyız.” (İngiliz Dışişleri Bakanı Ernest Bevin)

Komünizm ile savaşta Müslümanlarla ittifak yapılması gerektiği fikrini ortaya atan ve kendi adıyla bilinen doktrini ilan ederek Orta Doğu’ya müdahale etmenin yolunu açan Başkan Eisenhower, 1957 yılında Beyaz Saray’daki bir toplantıda “Tanrıtanımaz komünizme karşı bir İslami cihad başlatma fikrini” ortaya atmıştır. Arapların –Müslüman okuyunuz- “özgürlük ve insan saygınlığı fikirlerini kesinlikle anlayamayacaklarını ve özgür bir devleti yönetemeyeceklerini” araya sıkıştıran Başkan’ın niçin “böyle” insanlarla ittifak yapmaya çalıştığının “gizemi” anlaşılmaz.

“Amerika Soğuk Savaş’ta Tanrı’yı keşfetti ve Tanrı’yı yardıma çağırmanın ne kadar faydalı olduğunu birden fark etti. Tanrı her yerdeydi. 1954’deki Balonla İnci Projesi uygulandığında, Demir Perde üzerinde havaya salınan 10.000 balonun içinde İncil vardı, Kongre’nin 14 Haziran 1954 yasası O’nun onay damgasını taşıyordu, bu yasaya göre Bağlılık Yemini “Tanrı’nın Buyruğu Altında Tek Bir Ulus” sözlerini de içine alacak şekilde genişletilmişti. Eisenhower’a göre bu sözler “Amerika’nın mirasına ve geleceğine duyulan dinsel inancın aşkınlığını” doğruluyordu. Kongre 1956’da “In God We Trust” sözlerinin ulusun düsturu olmasını buyurduktan sonra Tanrı, dolarların üzerinde bile görünmeye başladı.” (Frances S. Saunders, Parayı Verdi Düdüğü Çaldı)

Soğuk Savaş döneminde Batı’nın değerlerinin koruyucusu Amerika’nın egemen konumunu tehdit edecek hiçbir güç yoktu ancak Sovyetler’in yıkılması ve Varşova Paktı’nın çökmesiyle birlikte komünist tehdidin ortadan kalkması sonucu özellikle Fransa ve Almanya, Avrupa’da Amerikan hâkimiyetine duyulan ihtiyacın ortadan kalktığını dile getirmeye başladı. Böylece yazının başında da vurguladığım gibi, İslam daha büyük bir düşman haline dönüştürüldü ve yeni-sömürgecilik devreye sokularak Orta Doğu yeniden nüfuz bölgelerine ayrılmaya başlandı.

“İran Güney Lübnan’da Hizbullah’ı daha militan eylemlere girişmeye teşvik edecektir. Hizbullah’ın Hayfa’yı ve kuzey İsrail’deki başka yerleşim birimlerini vurabilecek, büyük miktardaki karadan karaya füzelerine karşı İsrail’in güçlü bir yanıt vermesi beklenmelidir, bu da kriz atmosferini derinleştirecektir. Hizbullah’ın askeri bir harekâtı, İsrail’in güçlü askeri karşılıklarıyla sonuçlanacaktır.” (Bülent Gökay, Paul Rogers, Irak, İran ve Petrodoların Soru)

İran, Orta Doğu’ya yönelik yeniden yapılandırma planının kritik ayaklarından birisidir. Kendisine yapılacak bir “saldırı” karşısında İran’ın Hizbullah’ı İsrail’e saldırtabileceği öngörülmektedir. Filmde, Muir’in peşine düştüğü şeyhin Hizbullah lideri olduğu söylenmese de, mülteci kampına yardımlarda bulunan kişinin Hizbullah’ın “adamı” olduğu söylenerek bu bağlantı ima edilir. Şeyh’e suikast düzenlenmesi İran’a açık bir gözdağıdır ve operasyonun yüzlerce “masum insanın ölümü” pahasına gerçekleştirilmesi bu durumu daha da korkunç hale getirmektedir. Saddam’ı devirmek adına Irak’ta milyonlarca insanın öldürülmesi, sakat bırakılması ve göç ettirilmesi bu bakışı doğrulamaktadır. Hizbullah lideri Şeyh Fadlallah’a, 1985 yılında Lübnan’daki evinin yakınlarında bomba yüklü bir arabayla suikast girişiminde bulunulmuş, patlamada 80 kişi hayatını kaybetmiş ancak filmde anlatıldığının aksine Fadlallah saldırıda ölmemiştir.

“Dünya karmakarışık bir halde ve bizim baştan aşağı temizlik yapmamız gerekiyor.” (Dış İşleri Bakanı Condoleeza Rice)

Tom Bishop mülteci kampındayken, küçücük bir çocuğun vücudundaki kurşun yarasını görünce ilk anda irkiliyor hatta korkuyor ancak hızla toparlanarak fotoğraf çekmeye başlıyor. Dışarıdan bakan istisnasız tüm gözler çocuğun fotoğrafının çekildiğini düşünecektir hatta fotoğrafı çeken ajan bile böyle bir algı oluşturacak şekilde hareket eder. Oysa ajan aslında “kullanmayı düşündüğü” doktorun fotoğraflarını çekmektedir. Mülteci kampları güç gösterisi mekânları halinde dönüşürken emperyal güçlerin de yaptığı tam olarak bu değil midir? Nasıl filmdeki ajan yardıma muhtaç insanlar için kurulan mülteci kampında piyonu haline getireceği doktorla ilgileniyorsa, egemen güçler de insan hakları, demokrasi, ifade özgürlüğünün ardına sığınarak işbirliği yapabileceği piyonları arama peşindedir. Çocuğun vurulmasının gerekçesi de manidardır. Yiyecek bulmak için kampın dışında çıkmak isterken vurulduğu söylenerek Batı’nın ve işbirlikçilerin kendilerine biçtiği “sınırların” dışına çıkmak isteyen büyük, küçük herkesin gözünün yaşına bakılmadan kurşunu yiyeceği vurgulanır.

Fotoğrafçı, gazeteci veya doktor kılığındaki casusların, işleyen rüşvet çarklarının, arabaların peşinden koşan yoksul, kimsesiz ve çaresiz çocukların, ihtiyacı olanlar için değil kendi çıkarları uğruna mülteci kampına yardım götürenlerin, “gelişmiş” ülkelerdeki çocukların tüm paketine sahip olduğu, canının istediği kadarını yediği hatta kalanını çöpe attığı şekerlerin mülteci kampındaki çocuklara birer birer dağıtıldığı ve küçücük bedenine mermi isabet etmiş çocukların varlığının, gerçekte Batı’nın emperyalist planlarının ve sömürgeci yapısından kaynaklandığı unutulmamalıdır.

Aksiyon çılgınlığına kapılmadan, sınırları zorlamadan, ilk andan itibaren seyirciyi içine çeken sıkı dokunmuş senaryosu, hiç düşmeyen temposu, akıcı kurgusu ve muazzam müzikleriyle etkileyici olmayı başarabilen filmde, yönetmen yoğun propaganda izlerini saklamaya gerek görmüyor. Çin ile yapılacak ticaret anlaşmasının sekteye uğraması halinde büyük miktarlarda zarara uğranılacak olmasına karşın yönetmenin Muir’in tarafını tutması, özellikle 11 Eylül’ün ardından “gidelim, vuralım, asalım, keselim” diyen “şahinlerin” sözcülüğünü yaptığını gösteriyor. Son olarak, Çinli hapishane yetkilisi rolündeki Ho Yi, Lübnan’daki yerel ajan rolündeki Omid Djalili, Muir’in zıddı denilebilecek, günümüz seyircisinin Stannis Baratheon rolüyle tanıdığı Stephen Dillane rollerinin hakkını vererek filmin kalitesine büyük katkıda bulunduklarını söylemeliyim.

salimolcay@hotmail.com.tr

Yazarın öteki film incelemelerini okumak için tıklayınız.

casusluk filmleri robert redford spy game (2001) spy game film eleştirisi tony scott

Hakkında Editör

Bu yazıya da bakabilirsiniz.

sinema-ve-psikanaliz-sanatlog.com

Perdeden Divana: Anneyi Öldürmek

İstanbul Psikanaliz Derneği’nin organize ettiği Sinema ve Psikanaliz Sempozyumu’nun 9. ayağı “Perdeden Divana: Anneyi Öldürmek” ...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir