Yedinci Sanata Selam Çakan Bir Film: Uvertür

“Zaten drama da sıkıcı kısımları atılmış yaşamdan başka nedir ki!” (Alfred Hitchcock)

Sinema sanatının belki de en önemli yanı azda özü verme ilkesi ile birlikte şekillenen yoğunluk ve devingenlik ilişkisidir. Üretilen onlarca film arasında, meselesi olan, sıradan ve basit görünümünün altında dramatik bir öykü taşıyan senaryolar maalesef çok az kaşımıza çıkmaktadır. Popüler kültürün şekillendirdiği bir film endüstrisi, seyirciyi dozajı yüksek katharsislerle şekillendirmeye çalışıp hayallerin pazarlanmasına yönelik bir kurgu estetiği ile yönetmektedir. Bunun dışına çıkmak aslında bir anlamda yedinci sanatın kendi kimliğine kavuşmasını sağlamaktır. Popüler mecralarının dışında, kendilerine çoğunlukla bazı festivallerde yer bulabilen yoğun “emek” ürünü oldukları belli olan filmlerden birisini konu alacağım sizlere.

uvertur-filmi-elestirisi-sanatlog.com

20’nin üzerinde kısa film, video ve tanıtım filmi çeken Alpgiray M. Uğurlu’nun ilk uzun metraj denemesi olan, senaryosu Uğurlu ve İlke Keleşoğlu tarafından yazılan Uvertür.

Film, ilk kez 32. İstanbul Film Festivali, Yeni Türkiye Sineması Seçkisi kapsamında izleyicisiyle buluştu.

 “Tıbbi mümessil Atıf, yıllardır hastalığına derman bulunamayan yatalak annesi Sultan´la beraber yaşamaktadır. Hemşire Hanife, annesinin bakımına yardımcı olmak için her gün eve gelir, akşam Atıf işten döndükten sonra evden ayrılır. Atıf gece yarısı iş yerinden gelen telefonla uykusundan uyanır ve kendisini arayan doktoru havalimanından almak için hazırlanır. Evden çıkmak üzereyken annesinin inlemelerini duyar, gitmekten vazgeçer. Rutinini kırdığı o gün, Atıf´ın yaşamının uvertürüdür.”

Yukarıdaki anlatım filmin tanıtım metninden alıntı. Özetlenen durum basit bir görünümün altında sürprizlere ve olaylara neden olabileceğini göstermesi bakımından merak uyandırıyor.

Özellikle genç sinemacılarının çoğunda olduğu gibi tek filmde her şeyi anlatma takıntısı olmayan filmin kendine has bir sade ve etkileyici sinema dili var.

Yazının başında değindiğim gibi sinema sanatının en önemli özelliklerinden birisi olan yoğunluk ve devingenlik ilişkisi, filmde dramatik bir öykü etrafında oluşan olaylar dizisi ile başarılı bir şekilde kurgulanmış. Sürenin ekonomik kullanımı filmin içyapısına da yansıyarak, dilde de ekonomik bir anlatım tercih edilmiş. Diyalog örgüsü sıkıcı olmamakla beraber asal karakter Atıf’ın psikolojik yapısını ortaya sermesi bakımından gayet işlevsel bir şekilde oluşturulmuş.

Filmlerin çoğunda gördüğümüz, bir sürü kişinin gereksiz bir şekilde konuştuğu, sadece senaryonun uzatılması için zorunlu olarak konulan gereksiz ve işlevsiz bir tek sahneye sahip olmayan uvertür bu yönüyle de “ayrıksı” bir film olduğunu hemen belli ediyor.

Atıf, geçimini mümessil olarak sağlayan, gündelik hayatın makineleşmesini fazlasıyla yaşamakta olan ve yaptığı iş nedeniyle menfaat ve çıkar ilişkilerini sürekli korumak zorunda olan bir modern (!) insan örneği. Tektipleşen hayatının en önemli kamburlarından birisi ise yatalak annesine bakmak zorunda olması. Anne-oğul ilişkisi üzerinden psikolojik bir okumaya açık olan bu durumun Atıf’ın kişiliğinde yarattığı travmatik durum, işi bırakma kararı vermesi ve annesinin mektubunu bulmasından sonra, mektupta yazanların peşine düşmesi ve kardeşleriyle görüşmeye çabalaması sonucunda ortaya çıkar.

Otomatik olarak programlanmış hayatında annesinin hastalığı nedeniyle yaptığı küçük bir değişiklik onu psikolojik olarak yaşadıklarıyla yüzleştirmeye başlar. Sorgulamalarla ilerleyen olaylar Atıf’ın kendi içindeki gerçek “Atıf”a ulaşmasını sağlar.

Filmin düşünsel boyutu “Atıf” karakterinde ortaya çıkar. Modern bireyin yaşadıkları ve yaşamak zorunda oldukları ile yüzleşmelerinin önündeki engeller…

Film zaten tamamen bir karakter filmidir. Filmin başından sonuna kadar Atıf kişisi merkezli ilerleyişi ve durumun değişime uğraması ile beraber karakterinde değişim dönüşüm yaşaması dramatik yapıyı kuvvetlendiren önemli bir nokta. Karakter yapılandırılmasındaki inandırıcılık boyutu gerek senaryoda gerekse de oyunculukta başarılı bir şekilde ortaya çıkıyor. Yani, Atıf’ın yaşadıklarına karşı tavrı, tepkileri, düşünsel boyutu ortaya çıkaran konuşmaları, psikolojik derinliği ile yapılandırıldığı net bir şekilde belirginleşiyor.

Filmin, ana öyküsü içerisinde birçok gönderme ve yan anlatımlara açık bir yapı gözlemlenmekte. Atıf’ın mesleğine karşı yabancılaşması, özellikle çevresindeki herkesin yaptığı işin ne kadar güzel bir iş olduğuna kendisini inandırmaya çabalamaları ve onlara karşı takındığı ya da takınmak istediği tavır gittikçe Atıf’ı yalnızlaştırmakta ve tutunamayan bir karaktere dönüştürmektedir. Her şeyin kaybedildiği zaman özgür olunabileceği düşüncesi temelinde bir yaklaşım gözlemlenmektedir.

Ayrıca Atıf’ın patronu ile konuşmalarında verilmek istenen “kapitalist sistem” eleştirisi hedefini başarıyla bulmaktadır. Beyaz yakalı kölelerle çevrili olan günümüz dünyasında özellikle bu kesimin yaşadığı, işine karşı olan yabancılaşma ortaya serilir. Patronun müşteri olarak gördüğü doktor hakkında söyledikleri ve devranın dönmesi için “oynamak” zorunda olduğunu ifade etmesi günümüz iş ilişkileri hakkında trajik bir fotoğraf ortaya koymaktadır

Atıf’ın annesinin yatalak ve derdine çare bulunamayan bir hasta oluşuyla, kendisinin bir ilaç şirketi mümessili olması arasındaki ironi ise, vahşi ilaç sanayisine bir gönderme olarak değerlendirilebilir.

Atıf’ın ortaya çıkan mektup hakkında abisi ile görüşmeye gitmesi ve abisinin ona karşı serinkanlı yaklaşımı Atıf’ın gerçeklerle bir kere daha yüzleşmesini sağlar. Bu olaylar başına gelmeseydi gerçeği bu denli göremeyecek olan Atıf umutsuz bir şekilde kardeşlerinden medet ummayı bırakır. Abisinin fal bakarak geçimini sağlaması ve tüm gelen insanlara aynı şeyleri farklı biçimlerde söylüyor olması da yine modern insanın son duraklarından birinin psikiyatri kliniği, diğerinin de falcılar olduğunu kanıtlıyor.

Özellikle, Atıf’ın doktorla yaptığı görüşmede, içeride olan bir hastanın sosyal güvencesi olmadığı için ilaç alamayacak olması, doktorun hastaya olan soğukluğu ve bunun neticesinde Atıf’ın kendi ilaç numunelerini hastaya vermesi, bazen onlarca sayfada anlatılabilecek bir sorunun sinema sanatıyla kısa bir sürede ortaya serilmesini göstermesi bakımından ilginçtir.

Sistem eleştirisi yapmanın öyle kör göze parmak şeklinde değil de olayların ve durumların içine yerleştirilerek yapılması bakımından “uvertür” önemli bir örnek teşkil etmektedir.

Filmde dramatik mantığın neden-sonuç ilişkisi üzerinden ilerleyen yapısı, hep dramatik olanın peşinde ilerlemektedir. Atıf’ın kendisiyle, annesiyle, bakıcıyla, kardeşleriyle, patronuyla olan ilişkisi hep bu düzlemde, ilginç ve inandırıcı bir boyutta ilerlemektedir. Tutarsız ve anlamsız bir ilişkiler düzeni görülmemektedir. Aynı zamanda merak ögesini diri tuttuğu için seyirciyi sıkmamaktadır. Dramatik yapının olmazsa olmazı olan “çatışma” filmde asal karakter Atıf’ın kendisiyle olan çatışması, diğer insanlarla olan çatışması ve sistemle olan çatışması şeklinde üç boyutlu olarak yapılandırılmıştır. 

Filmin durum-afmosfer ilişkisi ise ayrıca üzerinde durulması gereken bir konudur. Durum kendi başına statik, durağan bir görünüm oluşturur. Buna dinamizm kazandıran ise olaylar dizisi ile gelişen iç aksiyondur. Kaotik bir atmosferin resmedildiği filmde, genellikle dış çekimlerde yağmurlu zamanların kullanılması filmin düşünsel seyri ile ilerleyen psikolojik durumun yansıtılmasını sağlamıştır. Tüm bunlar filmin genel bütünlüğü içerisinde durum-atmosfer diyalektiğinin sorunsuz bir şekilde gösterilmesine katkı sunmuştur.

Yönetmenin, her sahnede bilgi veren ve atmosfer oluşturan bir yöntem uyguladığı görülmektedir. Yalın ve işlevsel şekilde kurgulanan tüm sahnelerde bu temel nokta üzerinden var edilmiştir. Mekân, dekor, aksesuvar kullanımları hem öyküye, karaktere ve kişilere uygun olarak yapılandırılmıştır. Dil ve anlatımdaki ekonomiklik gibi sahne etmenlerinin kullanımında da başarılı bir şekilde gerçekleştirilerek fazlalık ya da eksiklik taşımamaktadır.

Diyalektik bir organizasyon olan sahnelerin iç tutarlılığı, karşıtlık ve çelişkilerin ortaya serilmesi ve durumun yansıtılması açısından işlevsel şekilde kurgulanmış. Sahne bölümlemeleri olaylar dizisini ortaya çıkaran bir yapı düzleminde oluşturulmuştur.

Yapısal olarak sahneler, fiziksel aksiyondan çok, öykünün gelişimine paralel bir şekilde iç aksiyonlarla ilerler. Filmde yer alan kişilerin büyük bir çoğunlunun davranışlarında fiziksel aksiyon ve dış aksiyon diyalektiğine uygun bir şekilde yapılandırılarak neden sonuç bağı gözetilmiştir.

Öyküde Atıf dışında herkes kendi rutinini yaşamaktadır. Patronu, doktor, kardeşleri, bakıcı, bakıcının arkadaşları, kimse bu rutini değiştirmeye niyetli ya da istekli değildir. Herkes hayatta kendisine verilen rolleri başarılı bir şekilde oynamaktadır. Öyküde rol yapmayan ve gerçeği simgeleyen sadece yatalak annedir.

Kendi rutinin dışına çıkan ve her şeyi göze alan Atıf’ı ucu açık bir son beklemektedir. Son sahnede arabaya binerken yine yağmur yağması iki uçlu bir ip gibidir. İpin bir ucu özgürlüğe, bir ucu ise belirsizliğe yol almaktadır…

Bazı filmler içinizde bir şeylere dokunur, anlam veremediğiniz bir duygu yoğunluğu yaşarsınız ya, “Uvertür” işte böyle bir film.

Sanat mecrası çok geniş bir alan, bir yanda “çok satan, çok izlenen” olma olgusu etrafında gelişen bir pazar ekonomisi ve diğer yanda kendi dünyasında yaptığı işi bir oyuna çeviren yel değirmenlerine karşı kılıç sallayanların hikâyesi… Filmde emeği geçen ve Don Kişot’luğa soyunan herkesi yürekten tebrik ediyorum.

Filmin Künyesi:

UVERTÜR | OVERTURE | Yönetmen: Alpgiray M. Uğurlu / Senaryo: Alpgiray M. Uğurlu, İlke Keleşoğlu / Oyuncular: Burak Türker, Tuba Ölçener, Özgen Gönan, Yücel Yüksel, Cafer S. Hadimioğlu, Doğuş Akyuz, Mustafa Şimşek, Ömer F. Yıldırım, Gözde Kısa / Türkiye / 2013 / HDCAM / Renkli / 90´ / Türkçe; İngilizce altyazılı.

Serkan Fırtına

serkanfirtina35@gmail.com

Yazarın diğer yazılarını okumak için tıklayınız.

Hitchcock (2012, Sacha Gervasi)

hitchcock-2012-sacha-gervasi-hakan-bilge-sinemaŞu âna dek yazdığım en kısa yazı olacak sanırım. Hemen konuya giriyorum: Sözde feminizm öteden beri tiksindirici bir hal aldı. “Bakın işte biz kadınlar da varız. Yaşıyoruz. Üretiyoruz.” türünden ucuz ve popülist klişeler feminist eleştiri geleneğine hiçbir yarar sağlamadı. Büyük dehaların karşısına üçüncü sınıf kadınları koyarak yapılan içler acısı karşılaştırmaların; felsefenin, edebiyatın, konumuz icabı da sinema sanatının ruhuna yapılan bir tecavüz olduğunu anlamakta niçin güçlük çekiyoruz, yeniden düşünmeliyiz. Düalist yaklaşımlar halen modernizme aittir ve günümüz çoğulcu ve renkli kitleler toplumunda fazla bir yarar sağlamamaktadır. “Bakın işte erkekler var sahnede. Kadınlar geri planda. Oysa onlar erkeklerin en eski destekçileridir.” nevinden gülünç yaklaşımlar artık eskimedi mi? Dostlarım, yeni bir eleştirel cephe almanın zamanı geldi de geçiyor.

Sacha Gervasi’nin Hitchcock’u (2012) sözünü ettiğim geleneğin en son parçalarından biri. Alfred Hitchcock’un Psycho’daki (1960, Sapık) yaratım sürecine ve Hollywood makinesiyle mücadelesine odaklanıyor gibi yapan film, aslında yönetmenin eşinin konumuna dikkat çekmeye çalışıyor. Bilindiği gibi babaerkil toplumlar kadınları erkeklerin en büyük destekçisi olarak konumlandırırlar. Dolayısıyla, uygarlığın gelişiminde erkekler ön planda gibi görünse de arka plana itilen, horlanan, ötelenen kadınlar çok defa ezilen mağdur taraf olmuşlardır. Hiç gündeme gelmemişlerdir. Filan falan…

helen-mirren-anthony-hopkins-hitchcock-film-hakan-bilge-film-yazilari

Kısacası; yaratıcı olan erkektir, ama onun başarısındaki en büyük pay sahibi karısıdır, şeklindeki en eski babaerkil saçmalık, filmde yeniden canlandırılmıştır. Bir auteur’ün filmsel dünyasına yaratım alışkanlığı ve sinematik yönelimler zaviyesinden bakmak yerine çevresinin onu nasıl biçimlendirdiğine yönelerek sözde feminist bir tavır takınan Gervasi (Heyhat, senaryo yazarları erkektir!) bilerek ya da bilmeyerek babaerkilliğin karanlık kuyusuna düşmektedir. Çünkü Hitchcock’un (korkunç makyajı yüzünden daha çok bir file benzeyen değerli oyuncu Anthony Hopkins) karısı Alma Reville (içtenliğine karşın itici bir oyun sunan Helen Mirren) Psycho’nun yaratım sürecinde bütünüyle ön planda resmedilmiştir. Aslına bakılırsa, gelecekte modern korku sinemasının merkez noktası kabul edilecek Psycho’yu beraber yaratmışlardır; ama ön planda olan büyük egolu Hitchcock’tur; çünkü yönetmen odur. (Bir sahnede objektiflerin ardına gizlenir ve eşinin ön planda olmasını ister.)

hakan-bilge-sinema-elestirileri

Görülebileceği üzere, üstte kısaca özet geçtiğim “Her başarılı erkeğin arkasında bir kadın vardır.” temelli klişeler yumağı can sıkıcı bir biçimde yinelenmektedir.

Alma’nın, eşi Hitchcock’un sinema yaşamındaki olumlu veya olumsuz rolünü doğal bağlantılarla ortaya koymak yerine, geri planda kalmayı seçen bir yaratıcı hüviyetinde betimlemesi mevcut erkeksi şemaya bağlı kaldığını gösterir. Belki de ekip şunu yapmalıydı: Başrole Alma’yı yerleştirmeliydi!

hitchcock-2012-film-sacha-gervasi-hakan-bilge-sanatlog

Oldukça sinir bozucu öyküyü daha fazla detaylandırmayacağım. Son bir konu: Hitchcock’un yaratım sürecini kişisel saplantılarına vurgu yaparak (sarışın oyunculara zaafı, cinsel takıntıları, platonik aşkları, setteki soğuk şakaları vb. şeklinde sıralanabilecek ve film çözümlemesinde bize hiç de yarar sağlamayan esrarengizlikler dizisi) değerlendiren eleştirel yaklaşım hemen her yönüyle sakattır, hiçbir ciddi açıklamada ve bilgi alışverişinde bulunmaz. Film yönetmenine aittir, ama çekildikten sonra izleyicinindir! Yönetmenin saplantılarını referans göstererek yapılan okuma girişimleri saçmalıktan ibarettir. Bu film de mevcut tuzağa düşmüştür. Ve üstelik feminist sinema yaptığını zannederek…

Hakan Bilge

Yazarın diğer film eleştirileri için bakınız.

1984, 1949′dan 2000+X’e

George Orwell’in “1984″ adlı distopik romanını (1) “2000+X”i yazmaya başlamamdan 14, kitabın başlığındaki yıldan 28, yazıldığı yıldan 63 yıl sonra okudum.

Kitabı okumadığım, filmini (2) izlemediğim halde hakkında epey bilgim vardı. “Büyük Birader” herkesin bildiği bir terim olmuştu. Ayrıca Gerçek Bakanlığı üzerinde de genel bir izlenim edinmiştim.

sanatlog.com-sinema-sitesi

“1984″ romanını 2012′de okumanın anlamı nedir?

İlk notum her yerde herkesi gözetleyen büyük ekranların günümüz dünyasında artık pek de öyle büyük bir yenilik sayılamayacağı olacaktır. Şanslıyız, bunlara artık sahibiz. Yüksek çözünürlükteki kameralar ve casusluk araçları yalnızca istihbarat örgütlerine değil, önem verdikleri, kıskandıkları veya nefret ettikleri kişileri gözlemeleri için bireyler için de çalışıyor.

İkinci nokta kitabın gücüdür. İlk yayımı bir dünya savaşından sonra, Birleşik Devletler ve Sovyetler Birliği arasındaki soğuk savaş döneminin başladığı yıllarda yapılmıştı. Avrasya ve Okyanusya duvarların çöküşünden önce getirdikleri çağrışımları bugün okuyanlarda yaratamayabilir.

Üçüncü ve son olarak, Winston ve Julia’nın öyküsünde kalıcı bir değer olduğunu hissediyorum. Aralarındaki sıradışı aşk öyküsü nedeniyle değil, zor koşullardaki insan davranışını bir psikolojik derinlik düzeyiyle yansıttığı için. II. Dünya Savaşı sonrasında gerçekleşen pek çok değişiklikten sonra onlara bugünün dünyasından bakmak farklı bir perspektif yaratmaktadır.

michael-radford-filmleri-sanatlog-sinema-sitesi

Orwell “1984″ romanında iyimser görünmemektedir. İyimser olmak için bugün de daha fazla neden bulunmasa da temel insan değerleri hâlâ geçerli kabul edilebilir. Ayrıca kentler, duvarlar, pencereler daha az tozludur, genel görüntü de yazarın 1949′da II. Dünya Savaşı’ndan hemen sonra çizdiği kadar karanlık değildir.

….

Romanlar zihinlerde görüntüler ve anılar yaratır. Bunlar berrak ya da bulanık olabilir. Birçok durumda yazarlar genel okunabilirliği sağlamak için yüksek bir açıklık düzeyi kullanırlar. 1984 romanında gelecekteki bir dünyadaki karanlığın kesin bir resmi vardır, ama karakterlerdeki insan özellikleri, günlük yaşam, toplumsal organizasyon, teknoloji, ekonomi ve politika yüksek tanımlama düzeyinin altında tutulmuştur. Bu özelliğin gelecek için yazılan bir kurgu yapıtta kritik olduğu söylenebilir.

1903′te doğmuş, yaşam süresinde iki dünya savaşına tanıklık etmiş, 1921′de imparatorluk polisine (Burmese Indian Imperial Police) katılmış biri olarak Orwell daha sonra şunları söyleyecektir: “Emperyalizmden nefret etmek için onun bir parçası olmanız gerekir.” Beş yıl sonra yazar olmak için işten ayrılmıştır. Bunu yapmış olmasa da emperyalist sistemin yapısını anlayabilirdi. Ancak yaşamını büyük olasılıkla deneyiminin sonuçlarını bırakamadan tamamlamış olurdu.

Yaşadığı dönemde dünya savaşlarında ve iç savaşlarda insanların çekmiş olduğu acılar düşünüldüğünde niçin bir ütopya değil de distopya yazdığını anlamak zor değildir.

….

Kitap için yazdığı sonsözde Erich Fromm 1984′ü bir ruh durumunun ifadesi ve bir uyarı olarak tanımlamaktadır. Durumu insanın geleceğine ilişkin bir umutsuzluk, uyarıyı da insan değerlerini yitirme riski olarak belirtir.

michael-radford-1984-film-sanatlog-blog

Orwell’in kötümserliğinin ardındaki nedenleri şöyle açıklar:

1. Barış ve demokrasi uğruna savaşma görüntüsü altında Avrupa güçlerinin bölgesel hırsları için milyonlarca kişinin öldüğü I. Dünya Savaşı.

2. Stalin’in tepkisel devlet kapitalizmiyle sosyalist umutların uğradığı ihanet.

3. Yirmili yılların sonundaki ağır ekonomik kriz.

4. Kültürün dünyadaki en eski merkezlerinden biri olan Almanya’da barbarlığın zaferi.

5. Otuzlardaki Stalinist terörün çılgınlığı.

6. Savaşan ulusların I. Dünya Savaşı’nda yine de biraz var olan etik değerlerini tümüyle yitirdikleri II. Dünya Savaşı.

7. Hitler’in başlattığı, Hamburg, Dresden ve Tokyo gibi kentlerin yıkımıyla ve Japonya’ya karşı atom bombası kullanılmasıyla sürdürülen sivil kitlelerin sınırsızca yok edilmesi.

8. Nükleer silahlarla uygarlığın yok olma riski.

Orwell’in bu konuda yalnız olmadığını belirterek Yevgeny Zamyatin’in “Biz” (1924), Aldous Huxley’in “Cesur Yeni Dünya” (1932) ve Jack London’ın “Demir Ökçe” (1908) yapıtlarını negatif ütopya, distopya listesine ekler. 1984′ün özgün katkısının “İnsan doğası nasıl değiştirilebilir?” sorusunda bulunduğunu söyler.

….

“1984″, Yenidil (Newspeak, yeni konuşma biçimi, kitaptaki dünyanın üç ana bölümünden biri olan Okyanusya’nın resmi dili) ilkeleri için bir ek içeriyor. Burada dil ve düşünce arasındaki ilişki analiz ediliyor. Bağımsızlık Bildirgesi Yenidil’de ifade edilmesi neredeyse olanaksız olan metinlerin bir örneği olarak veriliyor.

Winston 1945, Julia 1958 doğumlu. 1984′te ikisi 39 ve 26 yaşlarında. Orwell (1903–1950) kitabı 1949′da yazmış.

Kitap hakkında önceden duyduğum epey bilgi olmasına karşın okumadan önce Julia’yla karşılaşmamıştım. Benimle aynı yıl doğmuş olan Julia romanın ana kadın karakteri. Michael Jackson ve Madonna’yla da hiç karşılaşmadım. Onlar da 1958′de doğmuş. Doğum günü bizimle aynı olan insanlara kendimizi yakın hissediyoruz. Aynı yıl doğmuş olmak da önemli bir ortak yan. Çin takviminde 1958 bir köpek yılı.

Çin takviminde yılların 60 yılda bir tekrarlanan adları var. Birlikte kullanılan iki bileşenleri bulunuyor. İlk bileşen bir “Kutsal Gövde” (1:jia 2:yi 3:bing 4:ding 5:wu 6:ji 7:geng 8:xin 9:ren 10:gui), ikincisi bir “Dünya Dalı” (1:zi(fare) 2 chou(ox) 3:yin(kaplan) 4:mao(tavşan) 5:chen

(ejderha) 6:si(yılan) 7:wu(at) 8:wei(koyun)  9:shen(maymun) 10:you(horoz) 11:xu(köpek) 12:hai(domuz) olarak tanımlanıyor. Altmış yıllık döngünün ilk yılı jia-zi, ikincisi yi-chou, üçüncüsü bing-yin. (3)

İçinde bulunduğumuz altmış yıllık döngü 2 Şubat 1984′te jia ziyle, bir fare yılıyla başlamış.

….

Kitabı okurken not aldığım bazı noktalar var. Bunların seçiminde kullanılmış nesnel kriterler yok, ancak kitapta sözü edilen ya da çağrıştırılan düşüncelerden bazılarını hatırlamak, tartışmak için ipuçları verebilirler.

“Üretim ve tüketimin birbirine yöneldiği kendini kapsayan ekonomilerde, hammaddeler için rekabet ölüm kalım sorunu olmaktan çıkarken önceki savaşların temel nedeni olan yeni pazarlar için yayılma olgusunun da sonu gelmiştir. Üç süper gücün her biri öylesine geniştir ki gerek duydukları malzemelerin neredeyse tümünü kendi sınırları içinden elde edebilmektedirler. Savaşın dolaysız bir ekonomik nedeni kaldıysa, bu artık emek gücü için savaştır.” (Sayfa 166)

Burada günümüzdeki otomasyon olgusunun bu öngörüyü biraz değiştirmiş olduğunu söylemek istiyorum. Çin ve Uzakdoğu şu an için düşük işçilik ücretlerine sahiptir, ama belirli bir sürede otomasyon ve özel nitelikli emek ihtiyacı bu resmi değiştirebilir. Bu konu henüz açıklığa kavuşmuş görünmemektedir. Bir bakıma, otomasyon insan gücüne olan ihtiyacı ortadan kaldırmaktadır, ancak ekonomiler yine de birçok alanda insan etkinliklerine gerek duymaktadırlar.

1984-film-george-orwell-sanatlog.com

“Piramidin tepesinde Büyük Birader vardır. Büyük Birader asla yanılmaz ve mutlak güce sahiptir. Her başarı, ulaşılan her hedef, her zafer, her bilimsel keşif, tüm bilgi, tüm akıl, tüm mutluluk, tüm erdem onun liderliğinden ve verdiği esinden kaynaklanır.” (Sayfa 185)

Bu resim evrensel bir ruh adına mutlak otorite kullanan tutucu bir lideri çağrıştırmaktadır.

“Onun altında nüfusun muhtemelen yüzde seksen beşini oluşturan prol olarak adlandırdığımız aptal kitleler gelir.” (Sayfa 85)

Aziz Nesin toplumun yüzde yetmişinin aptal olduğunu söylemiş, daha sonra bunu düşük bulup değeri yüzde doksan olarak düzeltmişti. Onun sayılarının ortalaması yüzde seksen. Kitapta verilen değerse yüzde seksen beş.

“Şair Ampleforth ayaklarını sürüyerek hücreye girdi.”

“Bir satırın sonunda ‘God’ (Tanrı) sözcüğünün kalmasına izin verdim.”

“Dilin tamamında ‘rod’ (değnek) için yalnızca on iki uyak olduğunun farkında mısınız? İngilizce şiirin tüm tarihi İngilizcede uyak olmamasıyla belirlenmiştir.” (Sayfa 205–206)

“Seni kim ihbar etti?” diye sorar Winston. “Küçük kızımdı” der Parsons ve ekler: “Aslında onunla gurur duyuyorum. Onu doğru yetiştirmiş olduğum görülüyor.” (Sayfa 208)

“Kendi acımı iki katına çıkararak Julia’yı kurtarabilecek olsam bunu yapar mıydım? Evet, yapardım.” Ama bu yalnızca alması gerektiğini bildiği için almış olduğu entelektüel bir karardı. Gerçekte böyle hissetmiyordu.” (Sayfa 212)

“Dünyada hiçbir şey fiziksel acı kadar kötü değildir. Acı varsa kahraman yoktur, hiç yoktur.” diye düşünüp duruyordu, yerde acıdan kıvranıyor, kullanılmaz durumdaki sol kolunu umutsuzca kavrıyordu. (Sayfa 212)

“İtiraf bir formaliteydi yalnızca, işkence gerçek olsa da.” (Sayfa 214)

sanatlog.com-film-elestirisi

O’brien ortaçağdan, engizisyondan, Alman Nazilerden, Rus Komünistlerden söz eder. (Sayfa 226)

“Biz inanmayı reddedenleri bize direndikleri için yok etmiyoruz. Bize direndiği sürece onu asla yok etmeyiz. Onu dönüştürürüz, zihninin derinliklerini yakalarız, onu kendi yanımıza getiririz. Öldürmeden önce onu bizlerden biri yaparız.” (Sayfa 227)

“Başkalarının iyiliğiyle ilgilenmiyoruz, yalnızca güce ilgi duyuyoruz.” (Sayfa 234)

“Alman Nazileri ve Rus Komünistleri yöntemlerinde bize çok yaklaştılar ama hiçbir zaman kendi gerçek nedenlerini kabul edecek cesareti gösteremediler. Gücün amacı güçtür.” (Sayfa 235)

“Eski uygarlıklar sevgi ve adalet üzerine kurulduklarını öne sürdüler. Bizimki nefret üzerine kuruldu. Çocuk ve anne baba, erkek ve erkek, erkek ve kadın arasındaki bağlantıları kestik.” (Sayfa 238)

Kadın ve kadın arasındaki bağlantının da ortadan kaldırıldığına ilişkin bir bilgi göremedim. Bu bir amaca dayanmayıp yalnızca atlanmış olabilir. Kadınların kendi aralarındaki etkileşimin dikkate değer bulunmadığı da düşünülebilir.

“Çocuklar doğduklarında annelerinden alınacaktır. Cinsel içgüdü yok edilecektir. Orgazm ortadan kaldırılacaktır. Nörologlar şu anda bu konuda çalışıyorlar. Aşk olmayacaktır, Büyük Birader sevgisi dışında. Sanat, edebiyat, bilim olmayacaktır. Artık bizim gücümüz her şeye yetmektedir, bilime ihtiyacımız yoktur. Güzellik ve çirkinlik arasında bir ayrım olmayacaktır.” (Sayfa 238)

Bunlar, tam bir mekanikleşme sağlamak için insan özelliklerinin yok edilmesine yönelik sistematik müdahalenin parçaları olarak değerlendirilebilir.

“Geleceğin bir resmini istiyorsan bir insan yüzünün üzerine sonsuza dek basacak bir çizmeyi gözlerinin önüne getir.”

Kuşkusuz bu iyimser bir görüntü değildir. Ancak yaşadığı dönem ve yaşamı düşünüldüğünde Orwell’den iyimserlik beklemek de zordur. Kötümserlik distopyaların gerekli bir özelliği olarak kabul edilebilir, ancak siyahların yerine beyazı koyan düzeltici bir filtreyle bakıldığında görülebilecek aydınlık bir resmi de içerirler.

Winston “Beni seni sevmekten vazgeçirebilirlerse gerçek ihanet bu olacaktır.” (Sayfa 147)

Sevgi muhtemelen herhangi bir bireyin en insani parçasıdır. İnancı, umudu, varlığın nedenini kapsar. Sevgi öldüğünde bu yaşama gerçek bir ihanet olacak, tüm olumlu yanlar da solacaktır.

john-hurt-sanatlog.com-sinema

“Aldatmaya, şekillendirmeye, şantaja, çocukların zihinlerini dağıtmaya, bağımlılık yapan ilaçları yaymaya, fahişeliği özendirmeye, cinsel hastalık bulaştırmaya, moral bozukluğu yaratacak ve partinin gücünü zayıflatacak ne gerekiyorsa yapmaya hazır mısın?”

“Evet.” (Sayfa 147)

Bu kara tablonun, genelde dünyanın ve uluslararası hareketlerin, özelde sosyalist ülkelerin sorunlarına tanık olduğu uzun yıllardan sonra herhangi bir olumluluğa inanıp peşinden gitme cesareti kırılmış Orwell’in umutsuzluğunun bilinçli bir ifadesi olup olmadığından emin olamadım.

“Siz, ikiniz, ayrılmaya ve birbirinizi bir daha hiç görmemeye hazır mısınız?”

“Hayır!” diye kesti Julia. (Sayfa 153)

Tepki Julia’dan gelir, Winston’dan değil. Bu durum kadını daha duygusal gören genel bakışın bir yansıması olabilir.

“Alışılmış anlamda bir örgüt olmadığı için kardeşlik yok edilemez. Onu bir arada tutan hiçbir şey yoktur, ortadan kaldırılamayacak bir düşünce dışında.” (Sayfa 156)

Bu ifadeye karşı gelen örnek, ideolojilerin ve dinlerin mekanizmaları olabilir. Her ikisi de tartışmayı ve esnekliği reddeder, her ikisi de insanları düşünceler ve kavramlar çevresinde bir arada tutar, her ikisi de bireysel ve özgür iradelerle tartışılamaz.

Julia: “Eğer kendi içinde mutluysan niçin onların Büyük Birader, Üç Yıllık Planlar, İki Dakikalık Nefret ve diğer tüm kanlı çürümüşlükleri için heyecan duyasın ki?” (Sayfa 120)

“İnsanlar insan kaldığı sürece ölüm ve yaşam aynı şeydir.” (Sayfa 120)

Julia: “Bu benim, işte bu benim elim, işte benim bacağım. Gerçeğim, varım, yaşıyorum. Bundan hoşlanmıyor musun?” (Sayfa 120)

“Bir roket bombası epey yakına düşmüş olmalıydı. Birden Julia’nın birkaç santim ötede duran tebeşir kadar, ölüm gibi beyaz yüzünün farkına vardı. Dudakları bile beyazdı. Ölmüştü.” (Sayfa 114)

O’Brien: “Biz ölüyüz. Tek gerçek yaşamımız gelecektedir.” (Sayfa 156)

“Julia’ya ihanet etmedim.” dedi. Onun hakkında bildiği ne varsa anlatmıştı. Yine de, sözcüğü kullandığı anlamda, ona ihanet etmemişti. Onu sevmekten vazgeçmemişti. (Sayfa 244)

“Zihin tehlikeli bir düşünce kendini her gösterdiğinde bir ölü bölge oluşturmalıydı. Süreç otomatik, içgüdüsel olmalıydı. Bunun Yenidil’deki karşılığı Suçkesici’ydi.” (Sayfa 248)

“Ona boyun eğmek yeterli değildir, onu sevmek zorundasın.” (Sayfa 251)

“Son adım. Büyük Birader’i sevmelisin.”  (Sayfa 251)

“Onların bir insanın ne zaman çaresiz olduğunu anlamada şaşırtıcı bir zekâları vardır.”

Yukarıdaki cümlede geçen “onlar” Winston’ın tükenmiş gücüne indirilen son bir darbeye, en büyük korkusu olan farelere karşılık gelmektedir.

1984-richard-burton-sanatlog-sinema

Sanatlog’daki bir yazısında Büyük Birader örneğinden de söz eden İrem Aydın, Orwell’in kitabının savaştan kaçınmak için kurulan totaliter rejimin tek bir yöneticinin, bir “egemen”in, bir “leviathan”ın omuzlarında yükselişini, distopik bir biçimde anlattığını belirterek insanların sürekli bir savaş durumu nedeniyle otoriteye haklarını teslim edip boyun eğdiğini söylüyor. (4)

….

20. yüzyıl, yaşanan tüm acılara karşın umutların yükseldiği bir dönem olmuştur. Ne yazık ki istenenler gerçekleşmemiş, özgürlük ve eşitlik amaçları görünür bir yakınlığa gelememiştir. Bu durum insanın bugünkü durumunun, varlığının yeniden sorgulanmasını, yorumlanmasını, yanlışlarının düzeltilmesini gerektirmektedir. (5) Hangi inanç ve görüşten olursa olsun bencillikte, çıkarcılıkta, dar görüşlülükte buluşmakta pek becerikli olan insanın yeni bir aşamaya geçebilmek için değişmesi artık yaşamsal bir önem taşımaktadır. 21. yüzyılın yeni insanı doğmazsa, 20. yüzyılın insan kalıntıları insanlıkla birlikte yok olacaktır.

….

Distopyalarda, yaratılan sistemlerdeki ışığı ve umudu bulmayı güçleştiren çok fazla karanlık bulunduğunu düşünüyor, ancak yine de yapıtlarda betimlenen tünellerin sonunda biraz ışık görmeyi bekliyorum. 1984′te böyle bir iyimserliğin izlerini bulmak zor olabilir, ancak insan değerlerini yitirmenin /bsonuçlarına ilişkin çok güçlü bir uyarı olduğuna kuşku yoktur.

NOTLAR

1. George Orwell, 1984, Plume, 1983

2. Michael Radford, Nineteen Eighty-Four (1984), 1984, http://www.imdb.com/title/tt0087803/

3. The Chinese Calendar, http://www.webexhibits.org/calendars/calendar-chinese.html#anchor-count-years

4. İrem Aydın, Leviathan’daki Merkezi İktidarın Modernizm ile Parçalanışı ve Büyük Birader Örneği – http://www.sanatlog.com/manset/leviathandaki-merkezi-iktidarin-modernizm-ile-parcalanisi-ve-buyuk-birader-ornegi/

5. Mehmet Arat, Doğanın En Büyük Yanlışı: İnsan, http://blog.milliyet.com.tr/doga-nin-en-buyuk-yanlisi-insan/Blog/?BlogNo=352989

Mehmet Arat

mehmetarat@ymail.com

Yazarımızın diğer yazıları için tıklayınız.

Kadınlar Ne İster? (2000, Nancy Meyers)

Sapına Kadar Erkekler, Feminizmi Def Ederler!

“Siz cevaplar bulmaya çalışıyorsunuz, biz ise daha çok soru sormak niyetindeyiz.” (Sigmund Freud)

Kadınlar ne ister, hiç düşündünüz mü?

sigmund-freud-sanatlog-film-yazilariFreud’un bu soruyu sormuş olmasını (1) önemsemeyebilirsiniz. Bunun birçok geçerli nedeni var. Freud’un mesai arkadaşları ve bazı öğrencileri, post-freudcular, 1960’lardaki feminist kuramcılar ve daha birçok kanat onun tartışmalı buluşlarına (2) karşı-argümanlarda bulundular. Soruyu ve Freud’un öteki önermelerini sessizce geçiştirenler de oldu, duymazlıktan gelenler de. Elias Cannetti gibi nefretle karşılayanlar da. (3)

Tartışmalı doktor, “Kadın, kayıp kıta” nitelemesinde bulunarak uzun süre tartışılmaya devam edecek zincirleme bir argümantasyon dizgesi oluşturduğu günden bugüne akademik araştırmalar ve konferanslar da birbirini izledi. Kütüphaneler dolusu kitap, tezler, sevinmeler ve ilenmeler daha sonra geldi. Biz bu yazıda şu ünlü sorunun sinemasal yönüyle ilgileneceğiz. Nancy Meyers’ın (4) yönettiği What Women Want (2000, “Kadınlar Ne ister?”) isimli filmi, malum soru etrafında derinleştirmeye çalışacağız.

Bu film, tartışmalı doktorun sorusunu ödünç alarak bir erkeğin, Nick Marshall’ın (Mel Gibson) gözlerinden fantastik bir dünya inşa ediyor. Bir kaza sonucu kadınların düşüncelerini okumayı başaran Nick, içine uyandığı kâbustan kurtulmakhakan-bilge-sinema-yazilari istiyor ilkin, fakat daha sonra, psikologunun yardımıyla, mevcut yeni özelliğinin bir avantaj olduğunu keşfediyor. İnsan ilişkilerinde pek başarılı olmadığını ancak bu sayede tam ve kesin olarak kavrayan reklamcı, kızıyla (Ashley Johnson) olan yarı-travmatik ilişkisini gözden geçiriyor. Reklamcı olarak çalıştığı büyük şirketteki mesai arkadaşları, özellikle de kadınlar arasında popülerlik kazanıyor. Düşüncelerini okuduğu ve kendisine ilgisini fark ettiği Lola’yla (Marisa Tomei) yatıyor. Rakibi Darcy Maguire’i (Helen Hunt) ekarte ediyor ama ona âşık da oluyor. Bilirsiniz işte, filmlerde hep böyle olur…

Kadınların ne düşündüklerini bilmek, onların ne istediklerini bilmekle eşanlamlı mıdır? Eğer bir kadının aklından geçenleri bilseydik, ona bütünüyle sahip olabilir miydik? Böylelikle ikili ilişkilerdeki açmazlarımızı sorunsuzca veya önlem alarak çözümleyebilir miydik? Ya onların bizim hakkımızdaki düşüncelerini bilmenin bize acı verebileceğini keşfetseydik? Kuşkusuz Nick, çevresindeki kadınların, emri altında çalışan genç kadınların, sevdiği kadının veya kızının kendisi hakkında neler düşündüğünü korku ve şaşkınlıkla öğrenirken; bu yeni yeteneğini nasıl avantaja dönüştürebileceğinin ipuçlarını da kestirmeye, yakalamaya çalışıyor. Kadınları daha iyi anlayabilmek için onlar gibi giyinip onlar gibi düşünüyor. Güzellik salonlarına gidiyor. Spor salonlarında onlarla birlikte egzersiz yapıyor. Yolda yürürken ve koşarken, eğilip akıllarından neler geçtiğini dinliyor.

What-Women Want-2000-sanatlog-sinema-sitesi

Karşı-cinsi dinlemek, onların sorunlarına eğilmekle de eşanlamlı. Daha önce göremediklerini daha iyi ve yeni bir gözle görmeye çalışan; anlamakta geç kaldığı insanları, sorunları bulunan ev kadınlarını, emri altında ya da üstünde çalışan kişileri daha iyi kavramaya başlayan Nick, tam da Hollywood’dan beklenebileceği gibi görece bir iyilik meleğine dönüşüyor. Bir gecelik ilişki yaşadığı ve çabucak unutmak istediği Lola’ya örneğin üzülmesin diye homoseksüel olduğunu itiraf ediyor (!). Kızı Alex ile alışverişe çıkıyor, sabahları işe gitmeden önce çocuklarını öpen Capracorn ebeveynler gibi davranmaya çalışıyor ama halen bir tarafında maço bir özellik bulunuyor. Yine de bu daha çok kızını merak eden düşünceli bir babanın kıskançlığı ve engelleyici metotları ile örtüşüyor.

Evet, buraya kadar şunları söyleyebiliriz: Görece başarılı ve parlak bir kariyere ve iş yaşamına sahip Nick, kadınların beynini okumaya başladıktan sonra işinde doruğa tırmanıyor. Görüyoruz ki, önce sarsıcı bir orgazmla doruğa çıkıyor, ardından kadınlar arasında bir popülerlik elde ediyor, nihayet iş yaşamında hızlı bir yükseliş… Entrika elde etme, sahip olma biçiminde örgenleştiriliyor. Kadınlara hâkim olmak, iyi bir aile yaşamına sahip olmak ve iş yaşamında yüksek mevkiler elde etmenin, Hollywood’da anlatı yapı ve kurgusunun genel olarak yükseliş ve düşüş temasına koşut inşa edilegeldiğini mimleyebiliriz bu noktada. Şu klasik üçlü formülasyon (5) birçok popüler anlatıya mührünü vurmuştur.

Sadece bu mu? Bir Hollywood filminde ikonlar ve ikonalar, kısacası, seyircinin özdeşleşim kurabileceği figürler, dürüst ve ahlaklı olmalıdırlar. (6) Eğer çapraz bir adım attılarsa, hatalarını anlayıp doğru yola girmelidirler. What Women Want’ın ardındaki beyinler bunun fazlasıyla farkında ve üçlü formülasyonu kurgulamak için harekete geçiyorlar. Nick, beynini okuduğu ve sırlarını çalarak sükse elde ettiği sevgilisi Darcy’nin ayağını kaydırdığı için vicdan azabı duyuyor; onun başarısını bir hırsız gibi çaldığı için üzülüyor. Öyle ya, bir özdeşleşim figürü, bir star olduğu için, dahası, seyirci nezdinde örnek bir tipolojiye ait olduğu için hatasının farkına varmalıdır. Olan-biteni düzeltmelidir.

mel-gibson-helen-hunt-sanatlog-sinema-blogu

Erkeğin, ayağını kaydırdığı dişinin başarısını teslim etmesi, beyninin ışığını kutsaması, bir kadın yönetmen olarak Nancy Meyers’in feminist bir çözüm yolu olabilir mi? İş yaşamında yaratıcılığını kanıtlayan dişi, erkeğin başarısını sollayarak bağımsızlığını ve ulaşılmazlığını mı elde etmiş oluyor? “Bakın!” diyor What Women Want, “Bir kadın, iş yaşamında erkeği sollayabilecek yeteneklere sahip.” İşin karşı-kutbu: “Erkek ise bu başarı, azim ve parlak yaratıcılığın üstüne yatıyor.”

“Feminist bir çözüm”den bahsettik az önce. Filmin öyküsü erkek-öznenin bakışına göre inşa edildiğinden, ilk başta bu bir sorun yaratıyor ancak kuşkusuz feminist bir vizyon ya da manifesto için entrikanın illa ki dişiliğin bakış açısına göre kurgulanmasına gerek yok. (7) Filmde erkeğin gözlerinin ödünç alınması, başta sorduğumuz soruyla alakalı: Kadınlar ne ister?

Öyleyse, kadınlar ne ister? What Women Want’a göre kadınlar şunu ister:

Nick’in kızı Alex: İletişim kurabileceği anlayışlı bir baba.

Lola: Sevip, tarafınca sevilebileceği bir erkek.

Darcy: Güvenebileceği bir sevgili.

Alex’in kız arkadaşları: Sevimli bir baba.

Nick’in mesai arkadaşları: Mutlu olabilecekleri bir eş.

Nick’in işyerindeki dosya dağıtan kız: Çevresindeki insanların kendisinin farkına varmalarını. (8)

“Eee, bir erkek de bunları isteyemez mi yani?” diye sorduğunuzu işitir gibiyim. Elbette. O zaman bu filmin çekilme nedeni nedir? Hah, şaka mı yapıyorsunuz! İşte parlak bir çözüm: Kadınlar da erkeklerden fazla bir şey istemiyorlar, ah evet. Erkekler ne istiyorlarsa, kadınlar da benzer şeyleri istiyorlar; ama dikkatli bakmayınca gözden kaçırılabilecek kimi nüanslar var: Kadınlar, kırılgan yaratıklardır. Anlayış beklerler. Şefkat isterler. Karşısındakinin kendisini dinlemesini arzu ederler. Onların farkına varmalıyız. Gözlerinin içine bakmalıyız. Onları görmeliyiz. Daha da önemlisi empati kurup neler düşündüklerini kestirmeliyiz. Özetle: Kadınların neler istediklerini biz erkekler keşfetmeliyiz ki esaslıca baktığımızda, demin de çıtlattığımız gibi, öyle çok bir şey de istememektedirler. Sadece bakmayı, görmeyi, işitmeyi ve hissetmeyi bilelim yeter!

kadinlar-ne-ister-film-analizi-sanatlog-sinema-sitesi

Anlatının giriş sahnesinde Nick’in eski karısının ağzından işittiğimiz sitem dolu şu sözlere bakalım:

“Sapına kadar erkek ne demektir, bilir misiniz? O, sürünün başıdır. Diğerlerinin gıpta ettiği ve kendine örnek aldığı erkek tipidir. Sapına kadar erkek, kadınlar hakkında hiçbir şey bilmeyen biridir. Eski kocam Nick tam anlamıyla sapına kadar bir erkekti. Onunla hiç evlenmemeliydim. Beni bir nebze olsun anladığını sanmıyorum.”

Hanımlar ve beyler, son tümceye özel bir dikkat lütfen: “Beni bir nebze olsun anladığını sanmıyorum.” Bir kadını anlamanın yolu nedir? Empatik süreç bir kadını anlamanın başat bir göstergesi midir? Bir kadını anlamak, onun hislerini, düşüncelerini, arzularını anlamaktan mı geçiyor yoksa? Doğrusu öykünün tezi tam da burada düğümleniyor. “Kadınlar ne ister?” diye sorduğunuzda, peşi sıra empatik süreçleri devreye sokmanız gerekecektir. Ne denli basit değil mi?

kadinlar-ne-ister-film-sanatlog-sinema

Artık sinemadan mutlulukla, gözlerinizi gerçeğe açmış olarak ama en iyisi bir şeyler öğrenmiş olarak, huzurla ayrılabilirsiniz. Yeni bir gün ve yarın sizleri bekliyor. (9) Elbette ekonomik açmazlar ve sınıf çelişkileri, sosyo-psikolojik cinsiyet uçurumları ve kültürel çatışmalar üzerinde hiç durulmaz, birçok yüzeysel Hollywood yapıtında olduğu gibi. (10) Yeniden soralım: Kadınlar ne ister?

Notlar

1. Freud’un sözlerinin tam şekli şöyle: “Henüz yanıtlanamamış ve kadın ruhuyla ilgili otuz yıl süren araştırmalarıma karşın benim de yanıtlamayı başaramadığım çok önemli bir soru var: Kadınlar ne ister?”

2. Tartışmalı kuram ve görüşlerinden en bilinenleri: Psikoseksüel gelişim kuramı ve oedipus kompleksi, rüya incelemelerinin bilimselliğinin kuşkulu olması, ceza görebilmek için suç işlendiği görüşü, libido kuramı vb.

3. Bkz. Marakeş’te Sesler, Elias Canetti, Çev: Kamuran Şipal, Cem Yayınevi, 1. Basım, 1999, İst.

4. Something’s Gotta Give (2003, Aşkta Her Şey Mümkün) ve The Holiday (2006, Tatil) gibi romantik-komedi sıfatıyla piyasaya sunulan tecimsel yapımların Amerikalı kadın yönetmeni.

5. Dizgenin inşa edilişi, dizgenin yerinden edilişi, dizgenin yeniden inşa edilişi. Bu formülasyon Hollywood kanalıyla Yeşilçam’a da ikame edilmiştir.

6. Hollywood yapım standardizasyonunun tipleme operasyonu hep aynı klişenin pratize edilmesini anlatır: İyiler ve kötüler. Özdeşim kurabileceğiniz ya da kuramayacağınız tipler galerisi. Majors’ler seyircinin yerine düşündükleri için iyi ve kötü anlayışı da tamamen onların kurguladıkları bir temsilî evreni ifade etmektedir.

7. Konuyla ilgili olarak bkz. Hitchcock Sineması, Robin Wood, Çev: Ertan Yılmaz, Kabalcı Yayınevi, 1. Basım, 2004, İst.

8. Görülebileceği gibi, para istemiyorlar. Lüks bir daire istemiyorlar. Spor araba istemiyorlar. Bakın işte, kadınlar çok şey mi istiyorlar allaşkına? Film bunu sistematik olarak kanıtlamaktadır. Kadınlar, “normal bir insanın isteyebileceği şeyleri” istiyorlar!

9. Mutlu son sinemasal dizgesi bunun için öngörülmüştür. Siz, “Seyirci mutlu sonları sever.” şeklinde de okuyabilirsiniz.

10. Dev ahtapot Hollywood’un popülist-tecimsel öyküler anlatan filmlerinde genel olarak iş yaşamında zirvede bulunan özne, erkek-öznedir. Dişi ise beyaz ve muhteşem heteroseksüelin emri altında çalışır. Eğer dişi yüksek statüde ise genelde cinselliği körelmiş (gözlüklü, saçları arkadan topuz biçiminde bağlı) ve erkeksi (sert bakışlı, dik duruşlu bir frijit) bir şekilde tasvir edilir. Yok, eğer statüsü düşük bir dişi ise seksi bir arzu nesnesi olarak karikatürize edilir.

Hakan Bilge

hakanbilge@sanatlog.com

Kaos GL Dergisi – Sayı: 126, Sayfa: 53–54

Yazarın öteki film eleştirileri için bakınız.

Mor Taka: 19. Sayı

İçerikten seçmeler:

nizar kabbani’den şiirler – 4

küçük iskender/ pirinç devrimi (şiir) – 9

dosya/ çocuk ve sinema – 13

hüseyin alemdar/ sıkışık7 – 14

hüseyin peker/ çocuk ve sinema – 16

asuman susam/arkadaşımın evi nerede – 17

niyazi bulut / sine-masal-çocuk – 19

mazhar alphan/ sinema ve çocuk ilişkisi – 21

aslı durak/ keşke çocuk olsaydım – 22

niyazi karabulut/ mısır sinemasında çocuk yüzler – 23

mor-taka-dergisi-19.sayi-sanatlog.com-sinema

ulus baker/ toplumsal tip olarak çocuğun sinemada temsili – 24

erkan ayçam/ bir belgeselci tahlili – 30

enver uzun/ rus sinemasında çocuk – 31

jorge luis borges/ elhamra (şiir) – 36

37 – erdal sarıçam/ türk sineması’nda çocuk ve çocuk oyuncular

41- esra terzibaşı/ safyürek sinema

43 – çocuklar için sinema

44 – nilüfer pembecioğlu/ çocuk ve sinema

45 – yüksel yılmaz/ çocuk, röroloji sinema

46 – iran’da çocuk sineması, çeyrek asır

48 – hakan bilge / savaşın çocukları

52 – kemal bulut/ trabzon’da sinema günleri

54 – ayla aksoyoğlu/ çocuk ve resim

« Önceki Sayfa — Sonraki Sayfa »