Burjuvazinin Hizmetinde: Türk Aydını

“Yanlış yaşam doğru yaşanmaz.” (Adorno)

Bu yazı SanatLog yazarlarına ve Divx Planet sinefillerine ithaf edilmiştir.

sanatlog.comThe Hurt Locker’ın en iyi film ilan edilmesinin ardından üzerinde konuşmaya değmeyeceğine kesinkes ikna olduğum Hollywood ödüllerinin bu yıl ‘’kimlere’’ gittiğini görmek için TV’yi açtığımda, sunucunun ‘’En iyi film ödülünün verilmesi için şimdi Beyaz Saray’a bağlanıyoruz.’’ sözleri üzerine Michelle Obama olduğu söylenen bir kadının muhafız alayı eşliğinde ekranda beliriverdiğini gördüm. ‘’Kadın’’ diyorum çünkü ödülün başkanlık konutundan ‘’başkanın eşi’’ eliyle verildiğine ancak yarım saatlik bir araştırma sonrasında ikna olabildim. İngiliz soyunun bütün vahşetini kadife eldivenlerinin ardına gizlemesi gibi küresel kapitalizmin jandarmalığını yapan ve bir örnek gece kıyafetine bürünmüş bu ‘’paralı askerlerin’’ arasına, Kutsal Amerikan topraklarının ‘’melting pot’’ kıvamını vurgularcasına, (Hollywood’un artık hemen her filmde yaptığı gibi) Afrikalı-Amerikalı ve Asyalı-Amerikalı askerler yerleştirilmişti. Her ne kadar ‘’Oscar goes to…’’ sözlerinin duyulmasıyla Argo ekibinin ayağa fırlaması eşzamanlı gerçekleşmişse de, uyku mahmurluğundan olsa gerek, bu kadar da küstahlık olmaz düşüncesiyle, olan bitenin hâlâ bir tür ‘’gösteri’’ olduğu düşüncesindeydim, yanılmışım. Onur, haysiyet, cesaret, insanlık kavramlarının ancak reklam sloganı olarak kabul gördüğü ülkemizde, başta sinema yazarları olmak üzere ‘’entelektüellerimizin’’ ve ‘’şanlı’’ medyamızın herhangi bir tepki ortaya koymaktan kaçınmaları, hatta yapılanları hâlâ ‘’gösteri’’, ‘’sinerji’’ ve ‘’sürpriz etkisi’’ olarak algılamaya devam etmeleri karşısında böyle bir yazı yazmaya karar verdim.

Burjuvazinin yükselişinin temel itici gücü Amerika ‘’kıtasının’’ ve Ümit Burnu’nun keşfi olmuş, klasik ticaretin en önemli yolları önemini yitirmeye başlamış, ateşli silahları sayesinde Aztek İmparatorluğu’nu yıkan, Güney Amerika ve Afrika uygarlıklarını acımasızca yok eden, altın ve gümüşü yağmalayarak Avrupa’ya taşıyan, gözlerini altın hırsı bürümüş bir avuç çeteden başka bir şey olmayan İspanyol “fatihleri”, adına sonradan merkantilizm denilecek sömürü ve vurgun düzeninin temellerini atmıştır. Zenginlik peşinde koşmak, değerli madenleri ülkede tutmak ve dışarıya çıkmasını engellemek merkantilizmin en yüce amacı olmuş, Afrika ve Amerika’dan Avrupa’ya taşınan altın ve gümüş piyasaların bütün dengesini bozmuş, bu durumla baş edemeyen dönemin en güçlü devleti Osmanlı İmparatorluğu 1584 yılında akçenin değerini düşürerek ilk ‘’devalüasyonu’’ uygulamak durumunda kalmıştır. 1500–1800 yılları arasında, yani Orta Çağ’ın sonları ile Sanayi Devrimi arasında Avrupa’da doğan, gelişen ve tamamen oraya özgü olan bu dönemde ticaretteki artış ‘’geçimlik tarımı’’ yıkmış, muazzam bir artı değerin birikmeye başlamasıyla kapitalizm sahneye çıkmıştır.

‘’Amerika’da altın ve gümüşün bulunması, yerli halkın kökünün kazınması, köleleştirilmesi ve madenlere gömülmesi, Doğu Hint Adaları’nın ele geçirilmeye ve yağmalanmaya başlanması, Afrika’nın karaderi ticaretinin av alanı haline getirilmesi, kapitalist üretim çağının pembe renkli şafak işaretleriydi. Bu pastoral gelişmeler, ilkel birikimin belli başlı adımlarıydı. Bunu, savaş alanı bütün yer yuvarlağı olan, Avrupalı ulusların ticaret savaşı izler.’’ (Karl Marx, Kapital)

Muazzam bir servet ‘’biriktiren’’ burjuva sınıfı boyunduruk altında yaşamak yerine tek egemen olmak için harekete geçerek gerek krallıkların egemenliği gerekse kilisenin karanlığından kurtulma hareketine aydınlanma adını vermiş, geçmişini bağlayabileceği yegâne topraklar olan Anadolu’nun Türklerin elinde bulunmasından dolayı tarihsel köksüzlüğünü gizleyebilmek adına, ulus-devlet ideolojisinin öncülü ve kölecilik düzeninin sürmesine karşın demokrasi ile yönetildiğini iddia ederek kutsadığı eski Yunan’ı keşfetmek zorunda kalmıştır. Eski Yunan’dan gelen hemen her şey idealize edilmiş, süslü kavramlarla harmanlanmış, antik aydınlanma ile modern Avrupa aydınlanması haricinde böyle bir hareket gelişmediği söylenerek, bütün insanlık ötekileştirilmiş ve acımasızca kullanmaktan çekinmediği silah gücüyle vahşice sömürdüğü ülkelerin zenginlikleriyle ‘’kalkınmasını’’ tamamlamıştır.

‘’(…) ideal koşullara en yakın şey antik Yunan’ın ‘’insanın henüz hiç çiçek açmamış en güzel çiçeği olan’’ Helen uygarlığınca denenmiştir. Karşılaştırmaya pek tahammül edemeyen eski Yunan hakkında bir mükemmellik nitelemesi vardır. Romantikler, Yunan hakkında yazarken aldatıcı üstünlüklerin etkisindedirler. En ünlü eleştirmenler bile eleştiri güçlerini yitirebilirler, eleştiremeyebilirler. Bir eleştirmeni, Yunan edebiyatı hakkında, ‘’Genellikle bir mükemmellik örneği olarak gösterilen çalışma sonuçlarının biçimde çok tatmin edici, özde çok zorlayıcı.’’ olduğunu yazarken görebilirsiniz. Tanınmış bir Atinalı tarihçi, ‘’Görkemli tapınaklarında dua etmek, filolarıyla Akdeniz’e açılmak, o çok güzel kentin sokaklarında yürümek bile özgürleştirici bir eğitimdir.’’ diye yazmıştır.’’ (Norman Davies, Avrupa Tarihi)

İnsan hırsızlığını örgütlü bir biçimde işleten Avrupalı sömürgeciler Afrika’nın kanını emerek, 1600 yılından günümüze dek 12 milyondan fazla Afrikalı insanı ‘’uygar’’ Yeni Dünya’ya taşımış, talan, köle ticareti, vahşet, sömürgecilik ve katillik yoluyla ele geçirilen servet, Avrupa’ya taşınarak sermayeye çevrilmiştir. Marksist iktisatçı Ernest Mandel’in yaptığı hesaba göre, 1660’a kadar Amerika’dan sökülüp alınan altın ve gümüşün, 1650–1780 arasında Hollanda Doğu Hindistan Kumpanyası’nın Endonezya’dan topladığı ganimetlerin, Fransız sermayesi tarafından 18. yüzyıl boyunca zenci köle ticaretinden sağladığı kazançlar ile İngilizlerin Hindistan’ı yağmalaması sonucu elde ettikleri kârların toplamı 19. yüzyılda Avrupa’da sanayi alanlarına yatırılan tüm sermayelerden çok daha fazladır. ‘’Ulusların zenginliği’’ böylece ‘’görünmeyen bir el’’ tarafından burjuva çıkarları doğrultusunda talan ediliyordu.

‘’Yalnız 1486–1641 yılları arasında Angola’dan iki milyona yakın köle getirilmiş, 1580–1680 arasında Angola ve Mozambik’ten bir milyondan fazla köle taşınmıştır. 1783–1793 arasındaki on yıllık sürede zenci taşıyan Liverpoool limanının gemileri, Amerika’ya üç yüz binden fazla köle getirmiş, üç yüz elli yılda Afrika’dan milyonlarca zenci taşınmıştır. Bu miktara, yola çıkmadan önce ölenler de eklenirse, akıl almaz rakamlara varılır. Köle ticareti yapanların özellikle en sağlam, en güçlü, en genç ve en sağlıklı kişileri aradıkları göz önünde tutulursa, Afrika’nın nasıl yoksun bırakıldığı görülür.’’ (Raimondo Luraghi, Sömürgecilik Tarihi)

Milyonlarca insanın yaşadığı bir kıtanın nasıl ‘’keşfedildiği’’ günümüzde artık sorgulanamasa da, Fransa’nın on iki milyon, İspanya ve İtalya’nın dokuz milyon, İngiltere’nin dört milyon nüfusa sahip olduğu 1500 yılında, Meksika’nın yirmi beş milyon olan nüfusunu 1650 yılında bir milyona, kıtanın tamamının seksen milyonluk nüfusunu yine aynı sürede on milyona indiren ‘’burjuva uygarlığı’’, kilisenin de himayesinde, yüz elli yılda insanlığın beşte birini yok etme başarısını göstermiştir.

‘’Bu milletin içinde kendi evi olmayan kişi yoktu. Büyük kabile, bir tek dolara bile sahip değildi ama yine de aralarında hiç yoksul bulunmuyordu. Kabile, kendi okul ve hastanelerini kendisi inşa ediyordu. Ama sistemin kusuru da gözler önündeydi. Varabilecekleri yere kadar ulaşmışlardı çünkü üzerinde yaşadıkları topraklar hepsinin ortak malıydı. Kendi evini komşununkinden daha iyi ve daha güzel yapamıyorsan, ortada girişim ve atılım yok demektir. Böyle bir yaşam düzeninde uygarlığın temel dürtüsü olan bencillik öğesini bulamazsınız.’’

1880 yılında ABD Kongresi’ne Kızılderililere ait kamu topraklarının özelleştirilmesine ilişkin yasa teklifini sunan Senatör Henry Dawes hiçbir utanma belirtisi göstermeden, yukarıdaki sözlerle burjuva zihniyetinin ve onun günümüzdeki temsilcisi olan Batı uygarlığının ne demek olduğuna açıklık getiriyor. ‘’Evini komşununkinden daha iyi yapma’’ sözündeki ‘’bencillik’’ dürtüsü, insan olmanın ilk adımı olan ‘’ev alma komşu al’’ sözündeki ‘’merhamet’’ ilkesini yıkıma uğratarak, yabancılaşmayı ve hemen ardından ırkçılığı başlatıyor. Burjuva zihniyetine özgü olan ırkçılık Batı uygarlığının yeryüzüne yayılışının ürünüdür. Denizciliğin ve deniz ticaretinin gelişmesiyle Amerika, Asya ve Afrika’nın uzak bölgelerini sömürgeleştirirken karşılaştıkları insanlarla aralarındaki bağı görmek yerine farklılıklara ve yağmaya odaklandıkları için, ilan ettikleri insan hakları beyannamelerine karşın uzunca bir süre bu ‘’insanların’’ insan olmadıklarını iddia edebilmişlerdir. Marx, Kapital’de Hıristiyan sömürgecilik sistemi hakkında şu alıntıyı yapmaktadır:

‘’Hıristiyan denilen bu soyun, dünyanın dört bir yanında boyundurukları altına alabildikleri halklara karşı gösterdikleri vahşet ve zulmün bir benzerine, hiçbir çağda, ne kadar yabanıl, ne kadar kaba ve ne kadar merhametsiz ve utanmaz olursa olsun, başka hiçbir soyda rastlanamaz.’’ (W.Howitt)

Burjuvanın ulus-devlet ideolojisine kadar kralların, kilisenin, din adamlarının, soyluların hak ve meşruiyeti sorgulanmaz, düzenin ilahi olduğu, tanrının emirlerinin bu yönde olduğu vurgulanır, tüm keyfilikler ‘’kutsallık’’ perdesinin ardına gizlenir, bunu dile getirmeye kalkışanların ikna edilmesine çalışılmaz, ibret olsun diye boyunları vurularak, cansız bedenleri meydanlarda sergilenirdi. Halkların zenginlik ve servetinin yağmalanmasıyla krallıklara ve imparatorluklara borç para verebilecek duruma gelen, Hıristiyanlığın bölünmüşlüğü, feodal beyler ile kralın otoritesi arasında kalan prenslikler, taht mücadelesi içindeki hanedan üyeleri ve düşman saldırıları gibi pek çok gelişmeyi lehine kullanan burjuvazi kendisi dışındaki her türlü egemenliğe savaş ilan ederek ‘’kutsalın’’ içeriğini sorgulamaya, ‘’doğuştan’’ gelen meşruiyet iddiasını tartışmaya açtı. O âna kadar bir kral kendisini savunmak durumunda kalmadığından sarayda, zeki insanlar yerine mutlak itaat edecek sıradan kişilerin bulunması tercih edilirdi. Burjuvazi ile birlikte mektuplarını ‘’hürmetkâr kulunuz’’ diyerek imzalayan entelektüeller tahtın ve tacın altını oymaya, kutsal kitaplar başta olmak üzere hemen her şeyi kral ve kilisenin aleyhine yorumlamaya başladılar. Burjuvazinin halkı nasıl kendi yanına çektiğini Marx şöyle anlatmaktadır:

‘’Kendinden önce egemen olan sınıfın yerine geçen her yeni sınıf, sırf kendi amacına ulaşmak için kendi çıkarını toplumun bütün üyelerinin ortak çıkarı gibi göstermek zorundadır; yani düşünsel ortamda dile getirirsek, kendi düşüncelerine evrensellik biçimini vermek ve bunları akılsal, evrensel olarak geçerli biricik düşünceler olarak göstermek zorundadır. Devrimi yapan sınıf, sırf bir sınıfa karşı çıktığı için, başlangıçta, bir sınıf olarak değil, bütün bir toplumun temsilcisiymiş gibi görünür. Bunu yapma olanağı vardır çünkü başlangıçta, kendi çıkarı, egemen olmayan bütün öbür sınıfların ortak çıkarına gerçekten bağlıdır henüz, o âna kadar ki koşulların baskısı altında, belli bir sınıfın belli bir çıkarı haline gelmemiştir. Dolayısıyla, bu devrim yapan sınıfın zaferi, egemenliği elde edemeyen öteki sınıfların bireylerinin de kendi yararınadır ama bu bireyleri egemen sınıfa yükselmelerini sağlayacak duruma getirdiği ölçüde. Fransız burjuvazisi aristokrasinin egemenliğini yıktığı zaman, birçok proleter için de proletaryanın üzerine çıkma olanağı yarattı ama ancak burjuva haline gelmeleri ölçüsünde. Demek ki, her yeni sınıf, kendi egemenliğini ancak kendinden önceki egemen sınıfınkinden daha geniş bir temel üzerine kurar ama buna karşılık gittikçe daha keskin ve daha derin biçimde gelişir. Bunlardan çıkan sonuç da şudur ki, bu yeni egemen sınıfa karşı girişilecek olan mücadelede, bu kez amaç, toplumun içinde bulunduğu daha önceki koşulları, egemenliği ele geçirmeye çalışmış bütün daha önceki sınıfların yapabildiğinden çok daha kararlı ve köklü biçimde olumsuzlamaktır.’’ (Marx-Engels, Alman İdeolojisi)

Mevcut üretim düzeninin bozulması ve eşzamanlı olarak Avrupa tarihinde ilk kez saray ve kilise çevresinden bağımsız bilgi üretilmeye başlanmasıyla Doğu’da binlerce yıldır bilinen pek çok şey Batı’da ilk kez duyulmuş, onurlu ve cesur insanlar bu yolda can vermiş ancak pek çoğu burjuvazi tarafından kullanıldığının farkına bile varamamıştır. Günümüzde entelektüel, filozof veya düşünür olarak nitelenen kişilerin pek çoğunun yazıları katıksız ırkçılık koksa da, kendilerinden olmayanı insan yerine koymasa da, sömürüye karşı çıkmak şöyle dursun sonuna kadar desteklemiş olsa da yeni düzenin oluşturulmasında varlıkları inkâr edilemez. Sıklıkla duyduğumuz toplum mühendisliği kavramının öncülü olan ve emri altında bulundukları egemenlerin istekleri doğrultusunda ‘’fikir üreten’’ bu ‘’entelektüellerin’’ kendine yaptığı yardımı unutmayan burjuvazi gücü tamamen ele geçirince bu kişileri tüm dünyaya benimsetme yoluna gitmiştir.

‘’Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır. Bu ergin olmayış durumu ise, insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanmayışıdır. İşte bu ergin olmayışa insan kendi suçu ile düşmüştür; bunun nedenini de aklın kendisinde değil fakat aklını başkasının kılavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanmak kararlılığı ve yürekliliğini gösteremeyen insanda aramalıdır.’’ (Immanuel Kant)

Kant, aydınlanma ile ne anladığını yukarıdaki sözlerle ifade ediyor ancak burjuvazi egemenliğini kurmasıyla birlikte insanı yürekli hale getirmemek için uğraş vermeye başlıyor. İnsan aklının doğru kullanılmasıyla hiçbir ilgisi olmayan ancak öyleymiş gibi gösterilen ve burjuvanın temel karakteristiği ‘’rasyonelleştirme’’ sonucu dünya eski anlam düzeninden koparılarak ‘’büyüsünü kaybetmiş’’, insan, kendi türüne ve dünyaya yabancılaşmaya başlamıştır.

‘’…düşüncede rasyonelleştirme, dünyayı çıplak bir olgu yığını olarak görebilmeyi gerektirir. Değerlerden ve idelerden arındırılmış bir bakış açısı altında bu dünyayı bilmek konusunda, insanın elinde yalnızca, ‘’akılcı düşüncenin soğuk iskeleti’’ kalmıştır. Bilgi ve eylemlerimizle ilgili olan gerçeklik, ‘’artık büyüsü gitmiş, akılcı bir dünyanın gerçekliğidir.’’ (Marx Weber)

Burjuvazinin, iktidarına meşruiyet kazandırmak için gereksinim duyduğu bilgiyi yeniden üreten, eski rejimin egemen sınıfına ve kiliseye karşı çıkarak kendilerini toplumun eleştirmenleri olarak kabul ettirmeyi başaran ve hakikatin sözcüleri rolüne bürünen entelektüeller, ulus-devlet ideolojisini kutsayan toplumsal yaşamı yeni sınıfın çıkarlarına uygun olarak yeniden düzenledi. İnsanın uyum gösterme, itaat etme, egemenlerin tanımladığı ahlak ve kamusal çıkar neyin yapılmasını gerektiriyorsa onu yapma içgüdüsü, tasarlanmış ve tamamen rasyonelleştirilmiş bir toplumun düzeni sağlamak adına burjuvazinin egemen olduğu düzende, devlet, belirli bir sınıfın temsilcisidir denilirken anlatılmak istenen tam da budur.

‘’Egemen sınıfın düşünceleri, bütün çağlarda egemen düşüncelerdir, bir başka deyişle, toplumun egemen maddi gücü olan sınıf, aynı zamanda egemen zihinsel güçtür. Maddi üretim araçlarını elinde bulunduran sınıf, aynı zamanda, zihinsel üretimin araçlarını da emrinde bulundurur, bunlar o kadar birbirinin içine girmiş durumdadırlar ki, kendilerine zihinsel üretim araçları verilmeyenlerin düşünceleri de aynı zamanda bu egemen sınıfa bağımlıdır.’’ (Marks-Engels, Alman İdeolojisi)

Maddi üretim araçlarını elinde bulunduran sınıfın zihinsel üretim araçlarını da kontrol etmesi, halkın düşüncelerinin toplumdaki egemen sınıfa bağımlı olması demek olduğuna, fabrikalara, bankalara, enerji santrallerine sahip olanlar, yayınevlerine, radyo ve televizyon istasyonlarına, gazetelere de sahip olduklarına göre ister parasal isterse siyasi etki yoluyla başta üniversiteler olmak üzere okullar ile eğlence sanayisini denetim altında tutması demektir. Matbaanın icadı ve kitabın yaygınlaşması nasıl burjuvazinin lehine olmuşsa internetin ortaya çıkışı da aynı derecede aleyhine olacaktır.

‘’Türkiye’de Media, A’dan Z’ye Oligarşinin (Bürokrasi+Burjuvazi) kontrolü altında idi; aslında yine öyle, sadece o ‘’zahiri özgürlük’’te, eşitlik hakkı tanınıyor, sen falan ya da falan yazarın, feşmekân kitabını yayımlamakta hürsün; paran çoksa, sermaye seni destekliyorsa, reklam kampanyalarıyla tanıtırsın; şu var ki Media handiyse bütünüyle, ‘’sermaye’’nin denetimine girmiştir, o ağırlığını koyar, diğer tarafta emek emek yazılmış ya da çevrilmiş eserler, doğru dürüst tanıtılamaz; dağıtılamaz, bu yüzden bazıları raflarda eskir. Dikkat isterim, ‘’bazıları’’ dedim, zira halkımız sezgileriyle müthiş bir halktır, duvar afişleriyle tanıtılamayan, gazete, radyo ve TV programlarına giremeyen, Holding Media’sının ‘’sükûtta boğma’’ teşebbüslerine rağmen ondan yana olan yazarları ve kitapları, adeta altıncı hissiyle fark eder. (…)’’ (Attila İlhan)

Yazar, yazar olduğunu söyleyen kişidir tanımından hareketle entelektüel, entelektüel olduğunu söyleyen kişidir diyebilir miyiz? Pek mümkün olmadığını söylemeliyim. Her insan yaşamını zihnini ve aklını kullanarak sürdürdüğüne göre entelektüel hangi sorunlara çözüm aramaktadır ve neler entelektüelin uğraş alanına girmektedir? Marksist öğretide entelektüeller bir sınıf oluşturmazlar. Marx’ın bir sınıf teşkil etmeyen köylüler için söylediği, ‘‘Köylü patatese benzer… Bir patates, öbür patatese benzemez. Köylülükse patates çuvalı gibidir. Bir çuval patatesin tek ortak özelliği, konuldukları çuvaldır…’’ sözünü bir sınıf oluşturmayan entelektüeller için söylemek istersek onların da bir sınıfa dayanmazsa ayakta bile duramayacağı görülür. Sınıf olmayan bir kesimin, sınıfsal çıkarları da olamayacağından ancak başka sınıfların sözcülüğünü yapabilirler.

“Her toplumsal zümre, ekonomik üretim alanındaki başlıca işlevinin temeli üzerinde kuruluşunu gerçekleştirirken, aynı zamanda organik olarak bir veya birçok aydın grupları doğurur. Bunlar kendisine hem ekonomik, hem de toplumsal ve siyasal kesimde homojenik ve ‘kendi işlevlerinin bilincinde olma’yı sağlarlar: Kapitalist müteşebbis sanayi teknisyenini, ekonomi politik teorisyenini, yeni bir kültür ve yeni bir hukuk örgütçüsünü yaratır.’’ diyen Gramsci aydınları sınıf ilişkisi çerçevesinde değerlendirerek her sınıfın kendi organik aydınını yarattığını söyler. Marx’ın öğretisinden hareketle Gramsci’nin çözümlemeleri haricindeki entelektüeli idealize eden basmakalıp sözleri art arda sıralamak gereksiz olacağından, bunu yapmıyorum.

Yeni bir terim olan entelektüel son birkaç yüzyıldır kullanılmakta olduğuna göre burjuvazinin yükselişi ve kapitalist üretim biçimleriyle doğrudan ilişkili olduğu açıkça görülür. İttifak içine girdiği burjuva değerlerinin tüm dünyaya dayatılmasında yumuşak güç rolü verilen entelektüelin çözmek zorunda kaldığı sorun Batı dışı toplumların kendi kültürünü bir yana atıp bu idealleri kabullenme ve yaymada çekimser kalmasının önlenmesidir. Burjuva toplumunun kapitalist üretim sisteminde ve bu sistemin ürettiği sömürü, yoksulluk, ötekileştirme, ahlaksızlık, ırkçılık, yıkıcılık, yabancılaşmayı savunmak için paralı askerler haline getirilen entelektüele burjuva tarafından verilen görev, insanlığı birleştirmek değil, ayrıcalıklarını devam ettirmesi ve sınıfsal egemenliğine karşı çıkma olasılığı olan bütün hareketlerin yok edilmesidir.

Entelektüel kelimesinin kökeni Latince intellectus (anlamak) sözcüğüne dayanır ancak halkların binlerce yıllık geçmişini yok sayarak burjuvaya özgü değer yargısı ve kavramların kendine rakip gördüğü başta Doğu olmak üzere Avrupa dışı bütün toplumların analiz edilmesine uyarlanması demek olan oryantalizm, insanlığı anlamaya çalışmakla uğraşmaz, doğrudan ötekileştirir. Sömürü, hırsızlık, kan ve yağma üzerine yükselen ulus-devlet ideolojisinin mucidi burjuvazi, insan türünün zaaflarını kullanmak suretiyle son iki yüz yıldır Batılı olan her şeyin uygar, uygar olan her şeyin Batılı olduğu izlenimini oluşturmuş, kendi değerlerini, evrensel gerçekler gibi kabul ettirmek yolunda hayli mesafe almış, ulusal kültür ile ulus-devlet kültürünün birbirinden farklı olduğu, kavram kargaşası yaratılarak insanlardan gizlenmiştir. Kissinger’in aşağıdaki sözleri okunduğunda dünyanın 300 yıl önce yaratılmış olduğunu düşünebiliriz:

‘’Sanki bir doğa kanunuymuş gibi, her yüzyılda tüm uluslararası sistemi kendi değerlerine göre yeniden biçimlendirecek kuvvet, irade ve entelektüel ve moral güce sahip olan bir ülke ortaya çıkmaktadır. 17. yüzyılda Kardinal Richelieu’nün yönetimindeki Fransa, uluslararası ilişkilere, ulus-devlet kavramına dayanan ve nihai amaç olarak ulusal çıkardan güç alan modern yaklaşımı getirmiştir. 18. yüzyılda, Büyük Britanya, sonraki iki yüz yıl boyunca Avrupa diplomasisine egemen olan güç dengesi kavramını geliştirmiştir. 19. yüzyılda, Metternich’in Avusturya’sı, Avrupa Anlaşması’nı yeniden kurmuş ve Bismarck’ın Almanyası da Avrupa diplomasisini soğukkanlı güç politikası oyununa döndürerek bu anlaşmayı yıkmıştır. 20. yüzyılda, uluslararası ilişkileri hiçbir ülke Birleşik Devletler kadar kesin fakat aynı zamanda kararsız bir şekilde etkilememiştir.’’ (Henry Kissinger, Diplomasi)

Avrupalıların çoğu ve Amerikalılar kendi kıtalarının, ‘’Tanrı’’ tarafından dünya üstünlüğü için görevlendirilmiş muhteşem bir bağış olduğuna inanır. Avrupa tarih yazımı, Avrupalı yazarların, kendi uygarlıklarını üstün ve kendine güvenir, kendine yeter kabul eden ve Avrupalı olmayan bakış açısını dikkate alma gereği duymayan geleneksel eğilimlere uygun yazılmıştır. Guizot’a göre- Marks’ın sürgüne gönderilmesinde etkili olan Fransız siyasetçi- Avrupa vaat edilmiş toprak, Avrupalılar seçilmiş halktır.

‘’Özgürlük ilkesinin merkezi olan Amerika, büyük okyanusların kendisine sağladığı güvenliğini, ilahi takdirin bir işareti olarak yorumlamayı ve eylemlerine, güvenlik marjı yerine, başka herhangi bir ulus tarafından paylaşılmayan üstün bir ahlaki değer yüklemeyi doğal bulmuştur.’’ (Henry Kissinger, Diplomasi)

Batı’nın kendi bilincine varması, kendini tanıması çabası demek olan modernleşme (aydınlanma) sömürgecilik ve ırkçılıktan span style=”font-size: 10.0pt; font-family: ‘Verdana’,'sans-serif’; mso-bidi-font-family: ‘Times New Roman’;”ayrı tutulamaz. Halkın cehaletini yok etmeye kendini adamış görünerek körü körüne modernizme inanan, modernliği gelenekselden günümüze düz bir evrim süreci olarak tanımlayan entelektüeller batılı toplumları idealize etmekte ve geleneksel toplumların onlara benzemek suretiyle modern olacağını iddia etmektedirler. Böylece “modernleşme, Batılı olmayan toplumların “geleneksel toplum”dan “modern toplum”a doğru geçirmekte oldukları değişim süreci’’ kılıfına sokularak, Yunan, Roma ve İsrail’in mirasını barındırdığı iddia edilen Hıristiyan gelenek vurgulanmaktadır.

‘’Avrupa’yı Avrupa yapan temel ortak Hıristiyan geleneğinden ve bu ortak Hıristiyanlığın beraberinde getirdiği ortak kültürel unsurlardan söz ediyorum. (…) Sanatımız Hıristiyanlığın içinde gelişmiştir. Avrupa hukuku son döneme kadar Hıristiyanlık içinde kökleşmiştir. Bir Avrupalı birey Hıristiyan dinine inanmayabilir ama söylediği, yaptığı, ettiği her şey Hıristiyanlık mirasına dayanacaktır.’’ (T.S. Eliot)

‘’Avrupa ve Hıristiyanlık kavram ve fikirlerinin birbirine karışması, en parlak yanıltmacayla bile yok edilemeyecek bir tarih gerçeğidir. Ama Avrupa kültürü içinde Hıristiyan olmayan unsurların bulunduğu da bir gerçektir: Roma, Helen, tartışmalı da olsa Pers ve (modern çağlarda) Yahudi unsurlar… Bir Müslüman unsurun da bulunup bulunmadığını söylemek ise daha zordur.’’ Bu sözler İngiliz Kraliyet Uluslararası İlişkiler Enstitüsünde 1985 yılında verilen ‘’Avrupa Nedir, Nerededir…’’ başlıklı konferansta söylenmiş ve Norman Daves’in Avrupa Tarihi isimli kitabından alınmıştır.

Entelektüeli, her türlü iktidar karşısında doğruyu söyleyen, gerçekleri kendi çıkarları doğrultusunda çarpıtmak isteyenlerin maskelerini düşürmek ve yalanlarını ortaya çıkarmak için uğraşan, zihni ve akli yeteneğiyle, sorunlara çözüm arayan, araştırıcı, sorgulayıcı, eleştirel, doğru olduğuna inandığı değerleri toplumun önüne çıkartarak öncü işlevini gören, iktidarların haksız yaptırımlarına boyun eğmeden, işi sonuna kadar götürebilen, inancı uğruna ölmeyi göze alabilen, insanlığın vicdanı, ortak akıl ve insancıl idealler adına insanlığa seslenen kişidir demek idealize etmek demektir. Her tanımın sahibinden bir parça eklenerek oluşturulduğu bu konuda en çarpıcı olanı Oya Baydar’da okuduğumu söylemeliyim: ‘’Aydın, iyi okumuş, iyi öğrenmiş, okuduğunu öğrendiğini derinleştirmiş, içselleştirmiş, onları aklının özgürleştirici aydınlığında ve yaşamın çırpıntılı sularında sınamış; kendi doğrularını ararken başka doğruların da olabileceğini fark etmiş; bilmekte ve anlamaya çalışmakta kendi dar çevresinin, ülkesinin sınırlarını zorlayıp dünyaya bakmayı başarabilmiş; bu yüzden çeşitlilikten korkmayan, doğrularını mutlaklaştırıp kaskatı kesilmeyen; dünyayı, yaşamı ve insanı, geçmişi ve kendi çağını tüm renkliliği ve çeşitliliği içinde anlamaya çalışan; anlamaya çalışmakla yetinmeyip kendisine dert edinen, dert edindiği için çözümler düşünen; üretebildiği çözümleri, bulduğu ışığı paylaşmaktan kaçınmayan, fikirlerini savunmaktan çekinmeyen kişi değil mi?’’

Egemen sınıfın, kendisiyle çelişen, kendi yalanlarını yüzüne vuran, onurlu bir ölümü onursuz bir yaşama tercih ettiğini söyleyen entelektüeli bu denli idealize etmesi akıldışı değil midir? Doğruya ulaşmak için gayret gösteren, çarpıtılmış gerçeklerin hangi çıkar odaklarına fayda sağladığını ortaya koyan kişi veya kişilerin iktidar tarafından övülmesi beklenemeyeceğine göre gerçeğe, kurtarıcılık ve yol göstericilik tutkusuna vurgu yapılan ancak hegemonyanın sürdürülmesi için kendisine ideolojinin üretimi ve dağıtımını yerine getirme rolü verilen entelektüelin dile getirdiği hakikat, kendi sınıfsal konumundan bağımsız olan evrensel bir gerçeğin ifadesidir gibi süslü tanımlarla halk kandırılmaktadır.

Egemen sınıf, elindeki gücü idame ettirmek, meşruiyetini sağlamak ve kitleleri yönetmek için bilginin yeniden üretimini gerçekleştirirken ortaya konan ‘’edinilmiş’’ eleştirinin amacı, eşitliksiz çıkar ilişkilerinin sürdürülmesinde kullanılan manipüle edilmiş bilginin açığa çıkmasını önler. Böylece ortak inanç sistemleri, temel değerler ve ortak kültür gibi kavramlarla egemenlik ilişkilerinin sürdürülmesine katkıda bulunan bir terim olarak ideoloji kapitalist toplumlarda toplumsal düzenin dayanağıdır. Böylece egemen sınıf, kitlelerin varoluşunun ancak kapitalist topluma eklemlenerek sürdürülebileceği şeklinde yanlış bir bilinç yayarak kitleleri kendi çıkarlarını savunamayacak duruma getirir. İnsanlar durumundan memnun olduğu müddetçe mevcut durumun devam etmesini isterler, bu nedenle daha iyi bir dünya için çalışmak yerine egemen güçlerle işbirliği yapma yoluna giderler. Bu da burjuva ideolojisinin yaydığı hem her şeyin değişmeden kalması hem de daha iyiye gitmesi olarak özetlenebilecek bu yanlış bilinçten kaynaklanmaktadır.

Batı’nın hızlı yükselişini ve yaşanan değişimi zamanında gören ancak neler yapılabileceği konusunda net fikirleri olmayan Osmanlı yöneticilerinin aralarındaki çıkar çatışmaları da ortak hareket etmeyi önlüyordu. Askeri yenilgiler ve toprak kayıplarının, Batı’nın teknik olarak daha iyi olduğu düşüncesini kabullenmeyi zorlayıcı nesnel bir zemin oluşturması üzerine orduyu güçlendirerek devleti kurtarma amacı güden Tanzimat öncesi yenilik hareketleri toplumsal bir dönüşümü içermiyordu. Teknik okullar açmanın, personel yetiştirmenin, orduyu yeniden organize etmenin yeterli olacağı düşüncesiyle bazı hamleler yapılmışsa da Batı’da yaşananlar bununla sınırlı kalmadığından ve son kertede önüne konulan seçenekler arasından hangilerinin uygulanacağına padişah karar vereceğinden, bu ‘’yenileşme’’ hareketleri aldatılmaya ve kullanılmaya müsait bir zemin oluşturuyordu. Şerif Mardin bu konuda, Jön Türklerin Batı’dan aldıkları fikirlerin bile Osmanlı’da zaten mevcut ümmetçi yapıya uygun gelecek şekilde seçildiğini söylemektedir. Bu zeminde hareket eden yöneticiler ve toplumun ileri gelenleri İngilizlerin, Almanların, Fransızların hatta Rusların etkisi altına girdi. Sonu kanlı bir ayaklanma ile bitecek Lale Devri ile birlikte Genç Osman’dan Koçi Bey’e kadar hep geçmişe yönelmek, nizam-ı âlem’i sağlamak olarak algılanan ıslahat hareketlerinin artık geçmişe değil, Batı’ya yönelmesi ve Batı yaşam tarzının da ülkeye girmesi toplumda olumsuz karşılanmaya başlandı.

Yıllarca kendi nizamını, dinini, ordusunu en üstün gören ancak bu kadar ezilmişliğini sindiremeyen Müslüman halk Batı denilen ‘’şey’’in anlamsızca ve kendine ait olanı aşağılayarak, el üstünde tutulmasına düşman kesiliyordu. Düşmanlığın önlenmesi, Batı düşüncesinin ve mevcut birikimin halka aktarılmasını sağlayacak bir tabakanın devlet eliyle yaratılması gerekiyordu. Avrupalı birikim nasıl başta Arapça olmak üzere Yunanca ve Latince eserlerin çevirisi sonucu ortaya konulmuşsa mevcut birikimin aktarılması da ilk anda çeviri yoluyla olmalıydı. Türk aydını da burjuva aydınının gittiği yoldan gitmiş, tercüme odasında doğmuş ancak geçen zaman içerisinde çevirmenlikten ileri gidememiştir.

Osmanlı’da aydın, egemen gücün Batılılaşma ideolojisini kendine zarar vermeyecek şekilde kullanmasını sağlayacak koşulları oluşturmak maksadıyla devlet eliyle ‘’yaratılmışken’’ Batı’da, burjuvazinin önderliğini yaptığı bir sınıf savaşının ortasında doğmuştur. İktidarda doğan, iktidarda büyüyen ve iktidarda kalmak için dayanak arayan Osmanlı aydını kendini toplum karşısında ayrıcalıklı ve sınıflarüstü görürken halkın dışında, halk için, halka rağmen çözümler üretmek için egemen sınıfın hizmetine kalmıştır. Batı’da entelektüel öncelikle verili düzeni ve toplumsal değerleri sorgulayarak ortaya çıkmış ve aydınlanarak üretmişken Osmanlı aydını başkasına ait olanı aktarmak, yani ‘’aydınlanmadan’’ aydınlatmak zorunda kalmıştır. Padişahın iradesiyle mevcuda getirilen Osmanlı aydını Batı’daki ışıkla aydınlanacak ancak Batı’da halkın uyandırılması için yazılan kitaplardan, Doğu’da halkın uyutulması için faydalanılacaktı.

‘’Modern aydının Batılı prototipleri, var olan ideolojik otoriteyle mücadele ederek kendi kimliğini bulurken Osmanlı aydınları ise otoriteyle bu anlamda bir çelişkiye düşmedikleri gibi, tersine otoritenin emriyle aydınlaştılar. Aydın olduktan sonra da devlet yapısı içinde yer aldılar. Bu bakımdan istisnalar dışında münevver kimlikleri ile bürokrat kimlikleri bir arada var oldu.’’ (Murat Belge)

Batı’da kral ve kilisenin egemenliğine son veren gelişmelerin son kertede padişahı da hal edeceğine yol açacağı bazıları tarafından erkenden görünmüşse de henüz padişahın meşruiyetine yönelik yakın bir tehdit söz konusu değildi ancak pek çok vatansever çıkar çatışmasına karşı önlem alamadığı için gericilikle hatta ihanetle suçlandı, sürgüne gönderildi, idam edildi ve meydan burjuva ideallerinin gönüllü alkışçılarına kaldı. Çağdaşlaşma hedefi Batıcılık olarak anlaşıldı.

‘’Bugünkü Avrupa eski Greko-Romen âleminin varisidir. Yaşayabilmek için garp müesseselerini ve kurumlarını almak üzereyiz. Her şeyden evvel lazım olan iş, içimizi yıkamak, orasını (Şark kültüründen) temizlemektir ve bunun yegâne çaresi talim ve terbiye usullerini değiştirmektir.’’ (Ahmet Ağaoğlu)

Batıya duyulan eksiksiz hayranlık, Batının kendi dışındaki ülkelerdeki sömürgeciliğini mazur göstermek üzere, sahip olduğunu ileri sürdüğü uygarlaştırma görevini Tanzimat aydını kendiliğinden ve hevesle üstlenmiş, kültürüne sahip çıkan halkı yenilik düşmanı olarak algıladığı için her şeyi kendisinin bildiğini iddia edip halkı küçümsemiş ve kendisini sınıflarüstü bir konumda görmüştür. Aydınlatılmaya muhtaç olduğunu iddia ettiği ve aydınlatmak istediği bütün bir toplumu gerici ve kendisine düşman olarak görmeye başlayarak kendi içine kapanan Türk aydını, var olan kültürü bir anda yadsımaya başlayınca ortaya çıkan kültür boşluğunu Batıya daha çok yaslanarak doldurmaya başladı. Bunun sonucunda kendi kültürüne yabancılaşmış, teorik sığlık içinde kalarak bir Batılıdan daha iyi bilemeyeceği Batı kültürü taklitçiliği peşinde koşmaya başlamıştır. Aşağıdaki alıntı Batı kültürünün nasıl özümsendiğine güncel bir örnektir:

‘’Kimileri der ki, Atlas bir punduna getirip gök kubbeyi omzuna bıraktı Aysel’in. Aysel’i tanıyanlarsa bu hikâyeye tevatür gözüyle bakar; Aysel bu, Atlas’ın acısına dayanamayıp omuzlamıştır gök kubbeyi. Öyle olmuştur, kesin. Bir yandan çelimsiz vücuduyla gökleri taşıyordu, bir yandan da dünyadaki nesline bakıyordu. Kâh güldü, kâh ağladı. Derler ki, kabına sığmayan o zayıf kadın o anda altın saçlı bir şiir tanrıçasına dönüşmüştür. Dünyanın kimsenin yanına kâr kalmayacağını gördü belki. Boşvermişliğini, hani o deliliğini de o gün gördüklerine bağlar kimileri. Atlas, neşesini de hüznünü de kıskandı Aysel’in. Neyin bu kadar keyifli, neyin böylesine efkârlı olabileceğine akıl sır erdiremedi bir türlü. Titanlığı tuttu, zorla aldı gök kubbeyi. Kesif bir acı vardı sadece, kendi acısı. Yakındı. O gün bugündür gök gürültüleri Atlas’ın Aysel’e haykırışını taşır durur. Bilenler, buruk bir aşk acısı da sezer o yakınmalarda. Aysel Gürel, Homeroskızı.’’ (Taraf Gazetesi)

Ziya Gökalp yüksek bir tahsil ve terbiye görmüş olmakla halktan ayrılmış olan ancak halka doğru gitmek zorunda bulunan aydınların halka medeniyet götürmesi gerektiğini söyler. ‘’Halka değerli bir armağan olarak Şark Medeniyetini yahut onun bir şubesi olan Osmanlı Medeniyetini değil, Garp Medeniyetini götürmelidir.’’ derken sözü edilen yüksek tahsil ve terbiyenin ne olduğu, nasıl kazanıldığı ve halka götürülmesinin nasıl olacağına değinmez.

‘’Aydınların köycülük modasına uyarak köylüyü sevmesi kâfi değildir. Asıl köylünün onu sevmesi gerekir. Bu olmazsa, iki âlemin arasında delinip geçilmesi imkânsız bir duvar yükselir. Aydın umutsuz şehre döner. Köksüz, temelsiz, parazit hayatına devam eder. Hakikatle bağları kesilmiş, mücerret kuruntularından kendine göre bir dünya yarattığını vehmeder. Garabetten garabete düşer. Halkın tekkeleri, yatırları çoktan unuttuğu bir zamanda alafranga mistisizm maymunluğuyla tekke artıklarında orijinallik arar. Debdebeyle yaşarken sefalete acımak, tango oynarken Yunus ilahisine hayran olmak, balozlardan, Yahudi havralarından, dilsiz hiyerogliflerden şiir dilenmek onun tesellisi olur. Bu köksüz ağaçtan ne yemiş beklersiniz?’’ (Hilmi Ziya Ülken)

Hilmi Ziya Ülken, aydının halkın arasına karışması gerektiğini söylüyor. Peki, niçin böyle söylemek zorunda kalıyor? Aydın bu toplumun insanı değil mi ki arasına karışmakta zorlandığı ama ilim, irfan götürmek zorunda kaldığı ve bunu uzaktan başarmak istediği bir halk var. Toplumun arasından çıkıp aldığı ‘’eğitim’’ sonucu halkına yabancılaşıyorsa ve bu yabancılaşmayı aşabilmek için halkı anlamak ve arasına karışmak için çaba göstermesi gerekecekse asla başarılı olamayacaktır. Çünkü her halükarda tüm çabası kendisi için olacak, istekleri gerçekleşmeyince halkı sürü yerine koymaya başlayacaktır. Benzer bir durumu, inceleme yapmak için Kutludüğün isminde bir Ankara köyüne giden Niyazi Berkes şöyle anlatmaktadır:

‘’Halkevi’nin çalışma bölümlerinden birinin adı ‘’Köycülük Şubesi’’ydi. Üyelerin köylere gitmesi şöyle dursun, tek köylünün oraya gelmesi akla bile gelecek bir şey değildi. O zaman ‘’halk’’ kavramının içine ‘’köylü’’ kavramı girmiş değildi. Gerçekte asıl ‘’halk’’ bir tür ‘’parya’’ idi. Halkçılık bölümü toplantılarında bir alay halkçılık yapılır, Behçet Kemal’in palavraları ve şiirleri dinlenirdi.

Bu girişime köycüler de sevinmişlerdi. Bu iş yalnız bir gün için onlara iyi bir eğlence olacaktı. Onların bir katkıları bile oldu: Köye bir Türk bayrağı dikilmeliydi. Bir gün içinde kocaman bir direk ve büyük bir bayrak hazırdı; bir gün öncesinden direği köye dikmek üzere kumu ve çimentosu ile birlikte bir adam bile gönderildi.

Köye girmeden duruldu. Bayrak direği konmuş. Bir küme köylü toplanmış, ayrı bir yerde, korku içinde bize bakıyorlardı. Program gereği marş söylenerek bayrak çekildi. Behçet Kemal mahut şiirlerinden birini okudu ve ondan sonra da heyecanlı nutuklar söylendi. Köylü, ‘’bu işten bakalım başımıza ne gelecek’’ der gibi bakıyor ya da içlerinde dünya görmüş olanları ortaoyunu seyreder gibi bakıyordu. (Golf pantolonlu) Köylünün ‘’efendileri’’ köyü gezmek istedilerse de bu köy gezisinin bir tadı olmadığını anlayarak otobüse doldular, bize de ‘’eyvallah’’ diyerek gittiler.

Belki yersiz sayacaksınız ama onları güneş yanığından, çul-çaputtan ayırın, bir ‘’ırk’’ olarak ne denli güzel insanlar olduğunu gözlerinizin önüne gelir belki. Ve kentlerimizdeki koca göbekli, yağlı enseli, kara suratlı, kötü bakışlı kişilerimizi düşünün bir de. Türk köylüsü gerici değildir. ‘’Ben değişmek istemem, ileriye gitmek günahtır’’ diyen köylü yoktur, Bunu söyleyenlerdir asıl gerici ve yalancı olanlar…’’ (Niyazi Berkes, Unutulan Yıllar)

‘’Ötede beride çıkan gazete ve mecmualar ekseriyetle bir kâğıt ve mürekkep israfıdır. Okunacak meta diye ortaya atılan heyecan yazıları tenevvüre yardım etmek şöyle dursun onu körletiyor, güçleştiriyor. Muharrirlerimiz hiçbir inzibata tabi değildir.’’ diyen Celal Nuri kendi gittiğinden başka yolların varlığını inkâr ediyor ve emir komuta zinciri içerisinde bir aydınlanma programının tatbik edilmesini istiyor. ‘’Her medeni memlekette, alelade okuryazarın üstünde, âlim ve mütehassıs değil fakat cihan ahvalini bilir, cereyanları takip eder, ansiklopedik denilen umumi malumata sahip bir tabaka var.’’ diyerek yalnız Türkçe ile tenevvür etmenin imkânsız olduğunu, halkın okutulmasından önce aydın tabakanın oluşturulması gerektiğini iddia eden Celal Nuri böylece aydınlanma dönemi entelektüellerine yaklaşmış oluyor. Çünkü Aydınlanma yazarlarına göre halk eğitilmesi değil yönlendirilmesi gereken bir kitleydi. Eğitilmesi gereken emekçiler ve halk değil, burjuvalar ve ticaret adamlarıydı. Örneğin Voltaire için halk ‘’aklın ilerleyişine kapalı olan ve fanatizmin güçlü pençeleri içinde’’ bir kitle iken D’Holbach da ‘’Halk ne okur, ne akıl yürütür. Bunların ne boş zamanları ne de kapasiteleri vardır. Kitaplar, koşulları, eğitimleri ve duygularıyla suç düzeyinin üstüne çıkmış olan insanlar için yazılır.’’ demektedir.

‘’Ben yapıtlarımı filozoflar için yazıyorum, benim için dünyada onlardan başka kimse yok.’’ (Diderot)

‘’Eskiden bu memlekette birtakım kendini beğenmiş, beyzade, paşazade, şehzade münevverler varmış. Hep İstanbul’da, kendi aralarında yaşar, halkın anlamadığı bir dille konuşur ama memleketi, dünyayı herkesten ve hele devletten çok daha iyi bildiklerini sanır, ne söylediklerinin anlaşılmamasını da halkın bilgisizliğine verirlermiş. Bu çeşit aydın kişilerin alaturkasından da alafrangasından da bir hayır gelmeyeceğini, parlak bilgilerinin aslında bir çeşit softalık olduğunu anlamakta gecikmişiz.’’ diye yazan Sabahattin Eyüboğlu, “En yüksek bilgiye ulaşmasını istediğimiz, ona göre yetiştirdiğimiz insan çok defa ve şaşılacak kadar kısa bir zamanda sadece bir tüccar oluveriyor.” diyerek içine düştüğü şaşkınlığı gizlemiyor.

Batı’nın bir merkez olarak sunumu ve onaylanması aynı zamanda onun üstünlük iddiasının da kabulüdür. Doğu, Batı’nın bir iktidar nesnesi olarak ve Batı’ya benzemek suretiyle bir değişim ve dönüşüm hedefi olarak kaldığı müddetçe Doğu’lu kimliğini kullanmasına izin verilir. Tehdit oluşturma gizil gücüne sahip olduğu an bütün vasıtalar kullanılarak yok edilir. Burjuva zihniyetine meydan okuyabilecek yegâne güç olan İslam, modernleşmeyle birlikte birçok Orta Doğu ülkesinde siyasi bir ideoloji olarak ortadan kaldırılmış, yalnız, bir inanç sistemi olarak varlığını devam ettirmesine izin verilmiştir.

‘’Eskiden, camilerin, cemaatin dini merkezi olmanın yanı sıra siyasi ve sosyal merkez olduğu dönemlerde, cemaat yöneticisi ya da temsilcisi önemli duyuruları minberden yapardı. Minber bugün de, cuma namazının bir parçası olan vaazlarda kullanılır.’’ (Bernard Lewis, Babil’den Dragomanlara)

Türkiye’de aydın Batı’ya ilişkin genel geçer bilgisi ve oryantalist bilgi üretim sistemine bağlı kaldığı ölçüde ayrıcalıklı konumunu sürdürmek istemektedir. Toplumdaki ideolojik ve kültürel hegemonyanın kurulmasında başat rolü üstlenen Türk aydını bizzat egemen sınıf tarafından destek gördüğü için bağımsız düşünce sahibi bir insan değil, devlete bağlı memurlar konumundan öteye gidememiş, bu yüzden kendisini sol olarak tanımlayabilen siyasal partiler burjuvazinin en yoğun olduğu yerlerden oy alabilmiştir.

Bir ulusun diğer bir ulusu ezmesi, sömürmesi demek olan emperyalizm ve kapitalizm kelimelerinin ‘’kirlenmesi’’ üzerine burjuvazinin icat ettiği son kelime olan küreselleşme, insanların girişimciliklerini ve sermayelerini en kârlı oldukları yerde kullanması anlamında bir ticaret terimi olarak pazarlanmaktadır. Ancak toplumsal yaşamın spor, eğlence, giyinme, satın alma, beslenme, tüketim alışkanlıklarında etkili olmaya, özgünlükleri yok ederek basit ve tek tip bir kültür oluşturmaya yönelmekte, kültür endüstrisi ürünleriyle önceden hazırlanmış pazarlara üretim yapmayı tercih etmektedir. Böylece dünya, başta Amerika olmak üzere Batı Avrupa kültürünün etkisi altına sokularak sanat ve edebiyat tek tipleştirilmeye çalışılmaktadır. ‘’Dünya Savaşı Z’’ filmindeki İsrail ifadelerinin ülkemizde Ortadoğu ibaresiyle karşılanarak gösterime girmesi bu zihniyetin en yeni örneklerindendir.

Yaşamını idame ettirebilmek uğruna kendi mesleğine yoğunlaşarak çalışan insanlar kültür endüstrisi ürünlerinin oyunlarını anlayacak birikime sahip olamadığından ve Türk aydını da insanına yabancılaştığından yıllardır ‘’bocalamaktayız.’’ Kapitalist sistemde eğitim parayla olduğundan Sartre’ın dile getirdiği gibi yoksullardan entelektüel çıkması güçtür. Batı ideolojisine eklemlenmiş birçok misyoner okulu küçük yaştan itibaren dinine ve kültürüne yabancılaştırarak yetiştireceği beyinleri çalmak için çaba göstermektedir. Böylece kendisi de halkın içinden gelmesine karşın burjuvazinin değerlerini benimsemiş ve sorgulamadan içselleştirmiş tabaka her geçen gün parazitliğini gizlemek adına halkın yanındaymış izlenimini vermektedir. Arada bir böyle birileri çıksa ve doğruları söylese bile büyük ‘’diplomalı’’ parlak entelektüellerin dayanışması karşısında ezilip gitmektedir.

‘’Burjuva sınıfının beslenmesine katılan okumuşlar teknik bilgileri ve halk istismarı usullerini yakından öğrenmiş olmaları sayesinde bu sınıfa daha prestijli, daha göz alıcı bir görünüş kazandırdılar. Batılılaşma adı altında kitlelerin ekonomik kapasitesi ile orantılı olmayan, kapitalist Batı ekonomisinin refah standartlarına göre biçimlenmiş tüketim ve yaşam özlemleri getirdiler. Bu genel olarak Türk okumuşunun çoğunu toplumdan kopmuş, ona karşı ilgisiz, hatta ona karşı merhametsiz, her an parazit olmaya eğilimli, kendi çıkarları uğruna toplum çıkarlarını çiğneyen burjuvalaşmış bir kitle haline getirdi.’’ (Niyazi Berkes)

Ülkemize getirilmeyen filmler, çevrilmeyen kitaplar, hangi filmi izleyeceğimizi belirleyen AVM’lerdeki sinema zincirleri, neleri satın alacağımıza karar veren dağıtıcı firmalar her yanımızı sarmıştır. Bizlere doğru diye öğretilen pek çok bilgi tarafımızdan denenmiş değildir. Genel kültür denilen ‘’şey’’ büyük bir safsatadır ve yıllardır yarışmalardan bulmacalara kadar her alanda insanlara dayatılmaktadır. Genel kültürün bir üst basamağında ise entelektüelin el kitabı, entelektüelin başucu kitabı, entelektüelin kutsal kitabı gibi resimden müziğe, baleden sinemaya, edebiyattan ideolojilere, felsefe kuramlarından hemen her şeye özeti çıkarılmış bilgilerin ezberlenmesiyle ‘’entelektüelliğin’’ kapıları aralanmaktadır. Entelektüelin Kutsal Kitabı isimli bir kitabın arka kapağında şunlar yazıyordu: ‘’Birer sayfalık tarih, edebiyat, felsefe, matematik, bilim, güzel sanatlar, din ve müzik bilgisiyle eğitiminizi tamamlayın ve kültürlü insanlar arasında hak ettiğiniz yeri alın.’’ Nasıl, muhteşem değil mi? Ben, bundan daha güzel ifade edemezdim.

Ben anlattım ancak halk beni anlamadı demek, halkının yanında yer almaktan imtina etmek ve yine de halktan sevgi beklemek anlamsız değil midir? Batı tipi yaşam tarzının en iyisi olduğuna inanan, yaptıklarının en doğrusu olduğuna iman etmiş, kendisinin aydınlanmış olduğunu, toplumun önünde gittiğini, aklını kullanabildiğini iddia eden aydın, bu zekâyı halkının lehine kullanmıyorsa, kim için kullanacaktır? 80’li ve 90’lı yıllarda ‘’gecekonduda seks hayatı nasıldır’’ diye merak eden ve kendi seks hayatının en iyisi olduğunu düşünen ve diğerlerini yalnızca ‘’çiftleşen hayvan sürüsü’’ olarak gören zihniyetle Hegel’in buram buram ırkçılık kokan Tarih Felsefesini salt ‘’anlayabildiğinden’’ dolayı zevkle okuyan zihniyet arasında büyük bir fark yoktur.

Entelektüel bilgiyi gizlemekte, halkın anlamasından korktuğu için anlaşılamayacak hale getirmekte, üstün ve ayrıcalıklı konumunu muhafaza etmek için gerici güçlerle işbirliği yapmakta, ücretsiz biletler, ön gösterimler, özel gösterimler, ilk gösterimler, ağırlama, gazete veya dergide köşe kapma uğruna sıradan olanı daha popüler ve yaygın hale getirerek halkın tercihlerini etkilemek için kültür endüstrisi ürünlerinin gönüllü tanıtımını yapmaktadır. Kapitalizmin nimetlerini içselleştirmiş inançlı sosyalistlerimizden oluşan entelektüellerimiz acaba içme suyu bulamayan bir milyar insanın gözlerinin içine bakarak sosyalist olduklarını söyleyebilirler mi, merak ediyorum.

‘’Okumuşlar, Batı ülkelerinde, onların çeşitli sorunları ile ilgili olur olmaz fikirlerin, görüşlerin, akımların bilinçsiz kör taklitçisi olurlar. Kimi kez yazarlar, profesörler, yabancı çıkarların savunuculuğunu yaparlar; bunun için yüksek ulufeler bile alırlar. İçlerinde bunu, karşılıksız, çıkarsız olarak da yapanlar az değildir.’’ (Niyazi Berkes)

Simülasyon, gerçeğe ilişkin bütün özellikleri gösteren fakat gerçek olmayandır. Türk entelektüeli de kendi ülkesinde yaşanmayan ve insanı kendi türüne yabancılaştıran sistemin birkaç iyi yönünü bahane ederek bütün kötülüklerini bu topraklara getirme uğraşındadır. Benzer durum sinemada da yaşanmış, özgün eserler vermek yerine ucuz, sıradan, taklitçi ve piyasa filmleri çekme yoluna sapılan sinemamızda üretilen altı bin civarında filmden ‘’insanın insanileşmesine’’ katkıda bulunanların sayısı yüzde beş civarındadır, düşüncesindeyim.

“Epistemik cemaat bir bilme, bilgi, kavrama, anlama cemaatidir; bilgiyi inşa eden, işleyen, geliştiren ve daha sonraki kuşaklara intikal ettiren, bilgiyi taşıyan insanlar topluluğunu ima eder. Bilimde doğruluğun ölçüsü, mantık, akıl ya da başka bilimsel kriterler değildir… Bilgilerimizi tayin etmemizi sağlayacak evrensel kriterler yoktur; epistemik cemaatten cemaate değişen kriterler vardır… Her epistemik cemaat, entelektüel cedlerinden devraldığı bir paradigmayla birlikte doğar. İnsan, ister bilim adamı, ister sıradan insan, ister din adamı olsun içinde yer aldığı epistemik cemaatin dogmalarına mahkûmdur.” (Hüsamettin Arslan)

Bu anlamda, entelektüel ve bilimsel güvenilirlik sorunu, yalnızca ‘’bilimsel cemaatin epistemik statükosuna boyun eğmeye’’ indirgenmekte, ‘’epistemik monopole iştirak’’ ve ‘’epistemik monopolün gücünün meşruiyetini onaylamak’’ olarak görülmektedir. Böylesi bir durumda, bireysel, bağımsız ve cemaati aşkın bir entelektüel konum ve varoluşa imkân tanımamaktadır. Bilginin gücü, bilginin meşruiyeti onu üreten cemaatin gücü ve meşruiyetidir. Chomsky de entelektüellerin içerisinde yer aldıkları ve bağlı bulundukları düşünce ekollerinin ve paketlenmiş düşünce tarzlarının da, onların entelektüel olma nitelikleri bakımından engel oluşturduğu fikrindedir. Bu durum entelektüel derinliğe izin vermemektedir. Entelektüellerin beyinleri bu ekoller tarafından yıkanır ve herkes bir yerin adamı haline gelir

Batı kültürünün temsilciliğini yapmaya gönüllü olduğundan beri kapitalist sistemin ve burjuva sınıfının sözcüsü haline gelen, Batılılaşma ütopyasını Batı çıkarlarının haklılaştırılması yönünde kullanan ve ‘’cemaatinden’’ ayrıldığı gün karnını doyurabilmek adına ruhunu satarak egemene boyun eğmeyi tercih eden entelektüel ile Goethe’nin Faust karakteri benzerdir. Kendi halkının değil egemen güç odaklarının gözüne girmek için çalışan, halkının değil Batı’nın kültüründen, değerlerinden, mitolojisinden, dininden ilham alan Türk entelektüeli bunları içselleştirdiğinden halkın aldatılması için kullanılan propaganda tekniklerine kayıtsız kalmakta hatta desteklemektedir. Oysa halkın entelektüelden beklediği ‘’kurtuluş’’ değil kendini kandırmamasıdır.

‘’Bir kısmı her an toplumdan kaçma fırsatını kollamaktadır; bazısı hiç bilmediği Avustralya’ya gitmeyi, bazısı bir arkadaşının çiftliğine çekilip toplumdan ayrı bir ütopya kolonisi kurmayı düşünüyor. Öyle bir iç çelişkilik var ki (…) rejim memleketin kaynaklarını ve gelirlerini Batı’ya rehin verirken alafranga edebiyatla halktan uzaklaşan ilerici aydın Türkiye’yi sömürecek Batı devletlerine hayran.’’ (Niyazi Berkes)

Hasan Rıza Soyak, Atatürk’ün, devrimlerin halka anlatılmasında niçin yetersiz kalındığını sorması ve ‘’Atam, tahsisatımız yok’’ yanıtı verilmesi üzerine ‘’Yobazın tahsisatı mı var?’’ dediğini anlatır. Halk yobaz olduğundan değil fakat yobaz halka aydından daha fazla yaklaştığı yobazın etkinliği artmaya başlamıştır. Bugün de her konuda fikri olan ama hiçbir konuda derinlemesine bilgisi olmayan ‘’yobaz’’ entelektüeller kişilikler kitlelerin mevcut durumu onaylamalarını sağlamak için bilinçli bir biçimde öne çıkartılmakta, egemen sınıfın emrindeki entelektüeller yalnızca insanın aptallaştırılmasına yönelik üretmektedir.

‘’Batıcı filmler yapıyor, kendimiz seyredip kendimiz beğeniyorduk. Batıcılık yanlışında sinema yazarlarımız, suç ortağımızdı.” (Ömer Lütfi Akad)

Entelektüeli ‘’kendi halkının bilincinden sorumlu’’ tutan Ali Şeriati ve ‘’insanın kendi düşüncesini ve başkalarının düşüncelerini değiştirme çabası entelektüelin varlık nedenidir’’ diyen Foucault’ya katılıyorum. Sinemamızın ve sinema yazarlarımızın içinde bulunduğu içler acısı durumu özetleyen muhteşem bir metni alıntılıyorum:

‘’Yine Dorsay üzerinden bir örnek vereyim. Kelebeğin Rüyası filminin basın gösterimi için gösterişli bir AVM sinemasındayız. Gösterim saati 10.00 olarak açıklanmasına rağmen aradan yarım saat geçtiği halde tık yok, herkes sabahın köründe kalkıp gelmiş bekliyor. Filmi izleyecek, dönüp yazısını yazacak… O esnada salon sorumlusu dedikleri yüksek tahsilli olduğu belli genç adam bir açıklama yapıyor: “Salondaki koltukları siz rahat edin diye yepyeni koltuklarla değiştirdik, o yüzden bekletiyoruz.” Basın gösterimlerinin en görmüş geçirmişi Atilla Dorsay itiraz ediyor: “Yalan söylüyorsunuz, hatırlı birileri yetişsin diye bekletiyorsunuz bizi!”

Normalde karşınızdaki Atilla Dorsay gibi mesleğin aksakalıysa ezilir büzülür açıklama yaparsınız ama genç adam birden parlıyor: “Hadi oradan, ne yalanı, kapa çeneni, zaten hep sen gider yapıyorsun!” Atilla Dorsay’ın gider yapması? Bir an kendime yabancılaşıyorum, sonra salona giriyoruz ve eski pis koltuklarda filmi izlemeye başlıyoruz. Atilla Bey doğrusunu söylemiş, hem yalancı hem de terbiyesiz olan o gençmiş meğer!’’ (Murat Tolga Şen, 06 Nisan 2013)

Kerem Akça’nın çok yerinde olarak bir yıldız verdiği ancak Attila Dorsay’ın 01 Aralık 2012’de dört yıldız vererek ‘’Filmi sürükleyici, öğretici ve düşündürücü’’ diyerek övdüğü Argo filmi hakkındaki yazısına ‘’Şu Ben Affleck beni nasıl şaşırttı. Tipik Amerikan çam yarması görünümü altında ne cevherler gizliymiş.’’ diyerek başlıyor. Bütün gazeteler, TV’ler, dergiler ve yazarların kırmızı halı, ödül kategorileri, adaylıklar, filmler hakkında günlerce reklam yaparken ödül törenine siyasetin doğrudan alet edilmesi karşısında ses çıkarmamalarının nedenlerini -kendimce- umarım anlatabilmişimdir. Okuduğum birçok yazı arasında bir tek Tunca Arslan’ın yazısında ciddi bir eleştiri gördüğümü söyleyerek, kendisine naçizane teşekkürlerimi sunmak istiyorum: ‘’Geçen pazar gecesi ise ‘en iyi film’ Oscar’ının Beyaz Saray’dan canlı yayınla Michelle Obama tarafından açıklanması gibi büyük bir skandala imza atıldı ve aradaki ‘gizlilik perdesi’ bence tamamen kaldırılmış oldu. Böylesi daha önce dünyanın herhangi bir ülkesinde yaşanmış mıdır bilmiyorum…’’

Entelektüel-burjuvazi ilişkisinin karanlık yönlerini ortaya çıkaran kişilere de entelektüel dendiğine göre yeni bir tanıma ihtiyaç bulunduğu açıktır. Örneğin, Anadolu’da pek çok yerde ayçiçeğine aydın denildiği gibi Sivas ve civarında ise alnı beyaz sığırlara da aydın denilirmiş.

Salim Olcay

salimolcay@yahoo.com

Yazarın diğer yazıları için şu sayfaya bakınız.

Mia aioniotita kai mia mera (1998, Theo Angelopoulos) – 3. Bölüm

MODERNİZMİN SINIRINDAKİ FAUST

sonsuzluk-ve-bir-gun-filmiYönetmenin sinemasına ayrıntılı bir şekilde baktığımızda genel itibariyle göreceğimiz ilk şey; karakterlerin modernizasyon karşısındaki yenilmişlikleri ve sürekli geçmişe olan özlem ve tutkularıyla, modern dünyanın sorunlarıyla yaşadıkları çatışmadır. Bu nedenle yönetmenin sinemasına hâkim olan ‘sis’in varlığı bir tür bu ikiye bölünmüş dünya arasında bağlarını koparmadan yaşamaya çalışan karakterlerin dünyalarını da ikiye ayırmıştır. Bu sınır görünür olsa da elle tutulmayan ama gözle görülebilen bir tür metafiziksel sınıra dönüşmektedir. Yönetmenin ‘sınır’ sorusuna verebileceği yegâne cevaptır. Bu haliyle bile sisin ardında kalan uzam görünmezdir, çünkü sis bu dünyaya ait değil, bireyin kendini kapattığı, kendisini içinde var edebildiği tek uzamdır/uzamsızlıktır aslında bir nevi. Tıpkı zaman gibidir/zamansızlıktır aslında bir nevi. Sınırsızlığın ifadesidir. Bu dünyanın korkusu ikiye bölünmüştür ama yine de yolunu kaybedebilir insan. Sisin içine girmek sınırı geçmek değildir. Gerçek anlamda sınırsızlığın kendisidir. Dışarıdan bakıldığında bir sınır, içine girildiğinde ise sınırı olmayan bir dünya, Angelopoulos sinemasında sınırsızlığın bir diğer ifadesine dönüşür. Maddi dünyanın buhranlarına karşı karakterlerin kendi içlerinde yaratmış olduğu bir dünyanın dışavurumu olarak kabul edebiliriz. Şiirsel gerçekçiler gibi bir kaçış değil, tam tersine bunu kabullenmenin verdiği bir elemdir. Modernitenin eritip geriye yalnızca posasını bıraktığı insanın aynı zamanda buna karşı direnç göstermesinden ve doğal sonucu itibariyle hem geçmişe duyulan özlem hem de şimdinin verdiği acziyet duygusunun birbirleriyle olan çatışmasıdır.

Açıkçası ilk bakışta zaman problemi olarak ele almayı düşündüğüz Goethe’nin Faust eserini burada Marshall Berman’ın “Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor” adlı eserindeki incelemeye yakın bir şekilde ele alacağız.

Öncelikle, Faust’un zaman yapısı ve izlekleri Sonsuzluk ve Bir Gün’ün zaman yapısı ile örtüşmektedir. Goethe’nin Faust eserinin ilk kısmında diğer çeşitlemelerdeki gibi kendini şeytana (Mephisto) satan bir öykü ile karşılaşırız. Ancak sonraki bölümlerde diğer Faust versiyonlarından farklı olarak kendini tıpkı bu filmdeki gibi iki dünya arasında bocalayan bir karakteri fark ederiz. Faust eserinde zamanı belirten bir ifade kullanılmaz. Bunun yerine geçmişteki toplumsal kültürün izlerine ait arkaik bir yapıyla karşılaşırız. Burada anlatı zamansal olarak bu karakterlerin isimleri ve konuşmalarıyla sınırlıdır. Eski toplumların inançları çerçevesinde bu tipler artık bir gölge haline gelmiştir. Geçmişin gölgesi haline gelen bu karakterlerin hepsi Faust ile konuşurlar. Ve dizimsel olarak bizlere somut bir zaman dilimi vermekten uzaktırlar. Bunlar yalnızca eski toplumların -özellikle Yunan- tapındığı mitolojik varlıklardır. Ancak modern dünyada bunların şekil değiştirmiş halleri bulunur. Nasıl ki Faust eserinde geçişler bu diyaloglar sayesinde zamanın sınırını siliyor ise Angelopoulos sinemasında ve özellikle bu filmde zamanın silinmesi/ortadan kaldırılması da aynı yapıda gerçekleşir. Sonraki bölümün nasıl gelişeceği veya hangi duruma geçiş yapılacağı bilinmemekle birlikte kurgusal anlamda hayal edemediğimiz, kurgunun dışına çıkan bir süredurum yaşanır. Süredurum en temel haliyle kişinin algıladığı zamanın kendisidir. Faust’un zaman evreninde gezinişleri gibi Aleksandre de aynı şekilde geçişler yaşayarak geçmişin kendisinde iz bırakmış olduğu hayaletlerle konuşur. Onları dinler, hatta yaşar diyebiliriz. Bu modernitenin aynı şekilde (Sanayi Devrimi) günümüzdeki izdüşümüdür. Misal Dante’nin İlahi Komedya’sındaki gibi zaman olayında karakter zamanın nasıl geçtiğini fark etmez. Bu zaman Faust eserindeki zamanın aksine silinmemiş, Cennet-Cehennem-Araf bölümlerindeki sınırlarla çizilmiştir. Zamanın nasıl geçtiğini bir bölümden diğer bölüme geçildiğinde duyumsarız. Zaman ya da halkaların arasında geçiş özellikle Cennet bölümünde ışığın artması ile sembolize edilmiştir. Ancak Faust’un gezintisinde bu şekilde belirtilen bir zaman dilimi yoktur. Bu nedenden dolayı Dante’nin tasavvur ettiği haliyle İlahi Komedya’da mekân biçimlenmiş halde bulunurken Faust ve filmimizde geçmiş daha çok içsel bir yolculuğun algılanmış ve yaşanmış bir zamanın ifadesiyle vuku bulur.

Yönetmenin günlük yaşamından çekip çıkardığı karakterleri bir bengiliğin içerisinde devinimlerini sürdürürler. Bu devinim Tarkovski filmlerindeki gibi -özellikle Stalker, Solaris- bilincin su yüzeyinde kalan katı bir düşünce şeklini alır. Yukarıda bahsettiğimiz bu iki dünya nasıl ki sis tarafından bölünmüş ise Tarkovski sinemasında bu ‘su’yun varlığı sayesindedir. Angelopoulos sinemasında da aynı şekilde bu metafiziksel ikilemi görmek mümkündür. Örneğin Ulis’in Bakışı filminde A.’nın (Harvey Keitel) Lenin heykeli ile yaptığı gemideki yolculuk ile Stalker’daki nehir sahnesi birbirine oldukça benzer metafiziksel bağlamlara sahiptir. Solaris’te ise aynı şekilde son sahnede gezegenin üzerindeki adada bulunan ev yine aynı şekilde suyun üzerinde yer alır. Bu nedenle buradaki bengilik yüzer bir halde bulunur. Burada metafiziksel koşullar ana rahmindeki fetüsün durumundan farklıdır. Bu tema Bergman sinemasında bulunur lakin Tarkovski ya da Angelopoulos filmlerinde ana rahmine dönüş asla gerçekleşmez, onun da ötesine geçerek var olan dünyanın ötesine geçme durumu bulunmaktadır. Ana rahmindeki fetüs suyun içindedir, yeniden ona dönme isteği var olan dünya koşullarının ağırlığı altında, varoluş bağlamında bir daha doğmama isteği, bir tür kaçıştır. Bu nedenle Bergman sinemasındaki benzer temalı film olan Yaban Çilekleri ile Angelopoulos filminde nerdeyse karşıt durumlar mevcuttur. Arayışın ve aranan şeyin bulunmaması dâhilinde gerçekleşen bir şeydir. Ancak Tarkovski ya da Angelopoulos filmlerinde ana rahmindeki suyun içinde bulunma isteği yoktur. Olsa bile bu yeni dönüş taşlaşmıştır, bir kalıntıya dönüşmüştür. Bu nedenle buradaki varoluş durumu suyun üzerinde yer almak zorundadır. Bu aynı zamanda, “Ruhsal anlamda öznenin kendini bir ideal haline getirmesi ve bütün nesneleri karşısına koymak yerine kendi bir nesne haline getirerek karşısına koymasıdır.” (Hegel söylemişti sanırım). Bunu arketip olarak Hz. İsa’nın suyun üzerinde yürümesi gibi ele alabiliriz. Angelopoulos’un Trilogia: To livadi pou dakryzei (Ağlayan Çayır, 2004) filminde suyun üzerinde yürüme sahnesini örnek gösterebiliriz. Aşağıdaki video linkinin 0.52 olan kısmında izleyebilirsiniz: http://www.youtube.com/watch?v=YA0ilstqvxo

Buna benzer bir sahneye aynı şekilde Sonsuzluk ve Bir Gün filminde, çok farklı ve şahsım adına yapılagelmiş en iyi sekanslardan birinde rastlarız. İleride buna yeniden döneceğiz.

Katı olan şeyin su üzerindeki hareketi iki türlü olarak varlığını sürdürür. Katı hareketlidir ve suyun akışına göre hareket eder. Diğeri ise durağan bir katıdır. Kendini yalnızca suyun üzerinde var eder ki Tarkovski’nin sinema anlayışı da budur. Angelopoulos sinemasında ise sürekli bir hareket vardır ve bu hareket ırmaklar sayesinde gerçekleşirken, Tarkovski sinemasında durgun su yüzeyi sayesinde elde edilir. Ahmet Vehbi Doğramacı’nın aşağıdaki görsel çiziminde bunu kolayca görebiliriz:

(Resim 1)

Tarkovski sinemasındaki katılık birlikten doğan bir katılıktır. Yani katı olan şey daha önce ilk formundan ikinci bir forma geçişi sembolize eder. Bu nedenle Tarkovski sinemasında bulacağımız şey iki ayrı hal durumu değil, bir birliğe aittir. “Bir damla bir damla daha iki damla etmez, daha büyük bir damla eder.” (Nostalghia, 1983). Angelopoulos sinemasındaki mizansen tamamen daha farklı bir tefekkürden yola çıkar. Angelopoulos sinemasındaki katı ve sıvı durumları tamamen aynı maddeden değil, farklı maddelerden yapılmıştır. Bu nedenle katı suyun üzerinde yüzer bir haldedir, aynı zamanda şimdiki üzerine binmiş bir geçmiş olarak kalır. Lenin heykeli gibi bir örnek bizleri şaşırtmayacaktır. Hâlbuki Tarkovski’de bir akışkanlık yoktur, tamamen durağandır, geçmiş zaman şimdiki zamanın üzerinde donuktur ve biraraya gelmiştir. Bu daha büyük bir şimdiki zaman yapar. Bu tam da ‘Transcendental’’ olarak algıladığımız şeydir, şimdikinin idealleştirilmesidir. Bergman’da ise bunu belirtme ihtiyacı vardır ve az da olsa filmlerinde parlayan bir ışık ya da metaforik olarak ‘ölüm’ ile gösterilir.

Tarkovski sinemasında düşlem; doğal olarak durgun ve hareketsiz bir biçimde askıya alınmamıştır. Buradaki durağan düşlem anlatısı uhrevi bir dünyaya geçişin, aynı zamanda sınırı geçmenin ve karşılığında bütün insani arzuların geride bırakılmasıdır -Stalker’daki Bölgenin sınırı gibi. Burada sınırı geçmek demek bütün arzularından ve keyfiyetinden vazgeçmek demektir; doğal olarak bu dünyada arzulayabildiğiniz her şeyin gerçekleşebileceği yer, bölgenin kendisidir. Bu her ne kadar arzu ve isteklerin gerçekleştiği bir uzam gibi görünse de Tarkovski İz sürücü için burayı tam tersine arzu ve isteklerden vazgeçilen, vazgeçilmesi gereken bir uzam haline getirir, sınırı geçmenin bedeli isteklerin gerçekleşmesi değil, isteklerin olmamasıdır (Bkz: Hz. İbrahim’in Koşulsuz İmanı). Ancak Angelopoulos sinemasında düşlem değil, sadece anılar vardır. Ve bütün karakterler sınırları geride bırakamadıkları anılarından dolayı sınırda kalmışlardır. Sınırı geçmek ve ilk adımlarını kaldırdıkları anda peşinen sonraki adımı atmaya cesaret edemeyeceklerdir. Bu bir nevi Araf’tır. Yönetmenin neredeyse bütün filmlerinde görebileceğimiz üzere nehirler tıpkı Mitolojideki Hades’in nehirleri gibidir. Karşıya geçebilmenin bedeli olarak bütün anıları geride bırakmanız, unutmanız gerekir. Lethe’nin sularından içerek sınırı geçebilirsiniz. Ama ya kendimizin var olduğunu hatırlatan anılar olmadan biz ne olacağız? Benliğimiz yok olduğunda ve geriye hiçbir şey kalmadığında yine aynı şekilde var olmamız mümkün müdür? İşte Angelopoulos’un karakterleri kendilerine bu soruyu sorarak kendilerini var ederler ve bu nedenle asla sisin içine giremez, Lethe’nin pınarlarından içemez ve aynı şekilde bir adımları havada düşünerek donmuş vaziyette kalırlar. To meteoro vima tou pelargou (Leyleğin Geciken Adımı, 1991), Sonsuzluk ve Bir Gün filmindeki sınıra yaklaştıklarında çocuğun belleğinde kalmış arkadaşlık anısını yeniden anlatırken tek ayağını kaldırması gibi buna benzer örneklerdir. Bu nedenden dolayı insanın bütün inşa etmiş olduğu kültürü bir çöp artığına çevirerek nehrin dibine atar Tarkovski. Angelopoulos ise bununla savaşmaz, ama atamaz da. Tarkovski’nin sınır ötesi Zizek’in de Kant’tan alıntıladığı şekliyle aşağıdaki gibidir gerçekten:

“Bu mekân Kant’taki ‘aşkın-schein’in mekanını andırır. Akıl idesi gerçeklik alanına mümkün deneyim alanına ait olmasa da alanını bütünleştiren, dolduran simgesel kapanım işlevini görür- gerçekliğin son sınırına kadar ilerlersek kendimizi aniden ‘öteki yaka’da, hiçbir gerçekliğin tekabül etmediği ideler içinde buluruz.” (10)

(10) Kırılgan Temas – Zizek S. (Çev: Birkan T.) Syf: 106, Metis: İstanbul, 2002

Modernizm yığınları arasında ve geriye hiçbir şey kalmadığında, gidilecek tek bir yer -ana rahmi de dâhil- olmadığında ne olur? Geriye ne kalır? Siyasi anlamda iktidarın bireyi bir öznelikten nesneliğe sürüklediği ve bireyin halen bir özne olduğunun maddi evrende halen bir parçasının kalabileceğini düşünerek anılarına, zamanına tutunmasını sağlayan şey nedir?

…Tıpkı Althusser’in ideoloji teorisinde ‘ideoloji içindeyim’’ sözcesinin ideolojinin kısır döngüsünden kaçmanın tek yolu olduğu gibi (ya da bunun Spinoza’daki versiyonunu hatırlayalım; Hiçbir şeyin zorunluluğunun pençesinden kaçamayacağının farkında olmak, gerçekten özgür olmamızı sağlayan tek şeydir.) (11)

(11) Kırılgan Temas – Zizek S. (Çev: Birkan T.) Syf: 99, Metis: İstanbul, 2002

Zizek, yukarıdaki ifadeyi Blade Runner (Bıçak Sırtı, 1982) ve Angel Heart (Şeytan Çıkmazı, 1987) filmlerinin ideoloji içerisindeki yerlerini tanımlarken kullanır. Sonsuzluk ve Bir Gün filmi ile tür olarak birbirleriyle uzak yakın bir ilişkileri olmamasına rağmen bana göre bu filmlerin bellek ve sınır açısından göbek bağı ile bağlı olduklarını düşünüyorum. Ancak karşıt olarak bu Neo-Noir filmler belleğin tamamen silindiği ve özbilincin tamamen yok edildiği, karakterlerin kendi özbilinçlerini yeniden keşfetmeleriyle oluşan kısa devrenin ardından oluşan sancılı var olma durumunun aksine Sonsuzluk ve Bir Gün filminde tam tersi bir anlamda daha karamsar bir dizge yer almaktadır. Bu karamsarlığın nedeni tam da kendini keşfetmekten çok zaten keşfedilmiş ve daha da duyarlılaşmış benlikten kaynaklanmaktadır. Örneğin Tarkovski’de bu çoğu zaman özbilincin farkına varma ve kendi var olan nesnelere bırakarak bir ide haline getirmekte iken, Bergman’da (Yaban Çilekleri), el eteğini dünyadan çekme ve insanları küçümseyerek kendi özbilincin üzerine -yapılan pişmanlıklardan ötürü- bir kabuk bağlamaktan kaynaklanır. Sonsuzluk ve Bir Gün’de ve diğer Angelopoulos filmlerinde dikkat edilirse her daim bir entelektüelite vardır. Bir şair, bir yönetmen, bir tiyatro oyuncusu olabilirsiniz bu filmlerde. Ancak bu entelektüelite karşısında her daim sürgün edilmiş ve yapılan başkaldırının sonucunda bireyin kendi özüne dönmesi ve kabullenişliği geçmişe olan bağlılıktan kaynaklanıyormuş gibi görünmektedir. Örneğin yukarıda geçmişteki anılardan bahsettiğimizde Angelopoulos elbette bu anıların hepsini karakterlerine unutturacaktır ancak bu kesinlikle izlediğimiz karelerde değil, filmin dışında gerçekleşecektir ve bu nedenle Angelopoulos’un filmlerinde asla nihai bir son olmaz -ki bunu aynı zamanda kendisi de belirtmektedir. Bunun bir diğer ifadesi de bütün karakterlerinin isimlerinin Alexandre olmasında da yatar. Ulis’in Bakışı filminde ana karakterin adı A. nın imlediği de aynı zamanda bu isimdir.  Eğer okuyucu dikkat etmişse zaten Proust’un Bergson’da karşı çıktığı fikir, Bergson’un ölümden sonra da bilincin devam ettiği yönündeki düşüncesidir. Bu nedenle yönetmen de filmlerini Proustvari bir yapı ile harmanlayarak filmin nihayete ermesi yerine -çünkü filmlerin sonu bellidir ve bu son ölümden başka bir şey değildir-, anıların yok olmasıdır. 

Faust:

“Bir isteğin, bildiğin varsa

Ötekini öğrenmeye kalkma sakın.

Göğsüme yerleşen iki ruh var,

Ötekiden ayrılmak isteyen biri

Biri de atak bir sevgi tutkusunda

Kenetlenmiş dünyaya tüm öğeleriyle,

Öteki var gücüyle sıyrılıp sıkıntıdan

Atalar yurduna yükselmek istiyor.” (12)

(12) Faust – Goethe J.W (Çev. İ. Zeki Eyüboğlu), Syf: 62, Sosyal: İstanbul, 2011

Filmimize dönecek olursak, Aleksandre’nin yanında sürekli bir siyah köpek görürüz. Bu aynı zamanda Faust eserinde Mephitopheles’in kılığına büründüğü bir hayvandır. Burada Aleksandre’nin yanındaki köpeğin Mephisto olduğunu değil, ona dair bir anıştırma olduğunu söylemeliyiz. Doğal olarak Aleksandre ile Faust’un gerek fiziksel açıdan gerekse kültür ve entelektüelite açısından benzer yanları vardır ve her ikisinin şairane konuşmaları birçok noktada örtüşmektedir. Bu filmin varoluşçu eksende değerlendirilmesine neden olabilir. Berman’ın Faust incelemesinde, Faust’un tam da intihar etmek üzere iken duyduğu ilahinin onun bir an için eylemini askıya almasını sağladığını ifade eder.  Ancak bu varoluşçu açıdan değil, çünkü burada ilahi aidiyet ya da kutsiyet de aynı şekilde askıya alınmıştır burada Berman’ın da belirttiği gibi, ‘’Goethe’nin Faust’unu kurtaran İsa değildir; kulağına çalınan sözlerin apaçık Hristiyan içeriğine güler geçer. Onu etkileyen başka bir şeydir.’’ (Berman, 2012, Syf: 70)

“Gençliğimden beri tanış olduğum bu tını

Beni şimdi yaşama geri çağırıyor.”

Faust  (Nihat Ülner çevirisinden Berman, 2012, Syf: 70)

Burada söz konu olan şey tam da filmdeki gibi ilahi bir çağrışım değil aynı şekilde çocukluktan gelen bir tınıdır, göstergedir. Örneğin filmde daha önce vermiş olduğumuz çan sesleri bir kiliseden gelmesine rağmen filmde Faust eserindeki gibi bir kutsallığı imlemekten çok sadece kalan zamanını hatırlatma açısından belirtildiğini görebiliriz. Aynı şekilde yukarıda Aleksandre’nin bir an için yaşadığı esrime ile denizin kenarındaki yürümesi ile kamera hareketinin yürüdüğü yeri göstermemesi onun tıpkı Hz. İsa gibi su da yürüyormuş gibi görünmesine neden olur. Bu dinsel bir mucize gibi görünmesine rağmen aslında Aleksandre’nin tıpkı Faust’un ilahiyi duyması gibi içinde yaşadığı duygulanımdan kaynaklanmaktadır. Filmde Aleksandre’nin birlikte olduğu ve yolculuk yaptığı çocuğu düşündüğümüzde bunu aynı zamanda Aleksandre’nin çocukluğuna dair bir simge olarak görmek mümkündür. Film boyunca bu çocukla yapacakları yolculuk mekânları aslında Aleksandre’nin de bir zamanlar yaşadığı gerek siyasi gerekse uzun zaman önce hatırlamayı bıraktığı ya da hatırlayamadığı anıların uzamlarıdır. Filmdeki çocuk ünlemi aynı şekilde Faust’un da duyduğu çanların ilişkisini düşündüğümüzde daha farklı bir alana taşınırız: Bengilik. Buradaki bengilik gerçek anlamda Nietzsche’nin ileri sürdüğü gibi bir über-mench kavramına bağlanmış değildir. Tam tersine insan olma yolunda atılmış bir kendine yolculuk henüz kendini tanıma, kendinin farkına varma aşmasında kalmıştır. Bunun için de geçmişe, çocukluk anılarına, çocukluk göstergelerine ihtiyaç vardır. Kubrick’in pekâlâ Beng-i dönüş macerası olarak tanımlayabileceğimiz 2001: A Space Odyssey (2001: Bir Uzay Macerası, 1968) filminde kozmik olarak zamansal sıçramalar sayesinde böyle bir yorum çıkarılabilir çünkü zaman geçmişe ilga etmemekle birlikte, burada zaman sürekli bir noktadan sonraki, gelecekteki bir noktaya sürüklenir. Ve en nihayetinde yıldız çocuk yalnızca bir bireyi sembolize etmektense bütün insanlığı sembolize eder. Bunun nedeni yine aynı şekilde filmin başındaki primatların sahnesidir ki böylece bir özneden yola çıkarak değil, bir türden yola çıkarak nihai bengiliğe ulaşılmış olur. Sonsuzluk ve Bir Gün filminde, ayrıca Faust’tta bu nasıl gerçekleşir? Elbette bu geçmişteki tam tersi olarak çocukluk anılarından alınan ışık ve hale ile birlikte kişinin kendini bulma amacı güdülür. Faust’ta bunu daha içsel anlamda bir yazım düzeyinde olduğundan dolayıdır ki onun içsel dünyasındaki sıkıntılar ve buhranların yol açtığı tahribat ve karamsarlığın bir çıkış noktası olarak yine aynı şekilde içinde yaşayan çocukluk anılarından bu desteği alması ile sağlanacaktır. Fakat Aleksandre ise bunu görsel bir uzam ve daha çok sembolize edilmiş bir çocuk figürü ile yaşamının son gününde sanki kendi çocukluk anılarına sığınarak yapmaktadır.

“(Çanlar)…Faust’un çocukluğunun yıkılıp gitmiş yaşamı ile bağlantı kurmasını sağlar. Anılarının setleri yıkılır, yitik duyguları dalga dalga gelir -aşk-arzu-acı-birlik ve yetişkin yaşamı onu unutmaya zorladığı çocukluğunun derinliklerine gömülür. Kendini akıntıya teslim etmiş boğulan bir adam gibi varlığının yitik boyutuna elinde olmadan açmış ve böylece onu yenileyecek enerji kaynaklarıyla bağlantı kurmuştur.” (13)

(13) Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor – Berman M. (Çev, Bülent Peker, Ümit Altuğ), Syf: 71 İletişim: 2012, İstanbul

Burada Freud’un çocukluk ve düşlemler üzerine söylemleri üzerinde durup konumuza devam edeceğiz. Aleksandre’nin çocuk ile olan ilişkisinin kendi çocukluğu ile olan ilişkisi olduğunu söylemiştik. Film nasıl ki onun çocukluk anıları ve söylemleriyle başlıyorsa ve film boyunca geçmişe gidilen zamanda bu çocukluk anılarına vurgu yapılıyorsa, Aleksandre’nin de aynı şekilde bu çocuk ve düşlemlemelerinden kopuk bir şekilde yaşadığını ya da bunun sadece yaşlı adam-çocuk ilişkisi olabileceğini düşünmek oldukça abes olacaktır. Yaşamına yön veren şeyi o halde çocukluk anılarında aramak -Angelopoulos’un bir nevi yansımasıdır Aleksandre- aynı zamanda sanatçının da çocukluk sanrılarına, hezeyanlarına ve umutlarına da ulaşmak anlamına gelecektir. Filmde Aleksandre çocuk ile bir oyun oynar ve bu oyunda anlatılan öyküye göre -siyasi alanını ileride genişleteceğiz- sürgünde kalmış bir şairin kendi dilini unutması ve ülkesine geri dönerek halkının mücadelesinde onlara yardım edebilmek, halkından kendi dillerine ait kelimeleri satın almaya çalışması olan bu oyun düzeneğinde çocuk da aynı şekilde Aleksandre’ye kelime satacaktır. Burada çocuk ile kurulan oyun ilişkisinde Aleksandre’nin anlattığı öyküdeki şair bilfiil kendisidir. Kendisini yaratmış olduğu fantezi dünyasında geçmişinden uzaklaşarak uzlaşma yoluna gider ve çocuğa bildiğimiz yukarıdaki öyküyü anlatır. Ancak neden böylesine bir öyküyü anlatır? Bunun en güzel yanıtını yine Freud verir:

“Bir çocuğun oyunu isteklerle belirlenir: gerçekte tek bir istekle- kendisinin büyümesine yardım eden bir istek- büyük ve yetişkin olma isteğiyle. Her zaman ‘yetişkin olmayı oynamaktadır ve oyunlarında büyüklerin yaşamına ilişkin olarak bildiği şeyleri taklit eder. Bu isteği gizlemesi için nedeni yoktur. Yetişkin söz konusu olduğunda durum farklıdır. Bir yandan kendisinden artık oynamayı ve düşlemlemeyi sürdürmemesinin ama gerçek dünyadaki yerini almasının beklendiğini bilir.” (14)

(14) Sanat ve Edebiyat, Freud S. (Çev, Emre Kapkın, Ayşen Tekşen Kapkın) Syf: 129 Payel: İstanbul, 1999

İmdi burada karşımıza çıkan olgu elbette Aleksandre ile ilgili asla büyümediği ya da yetişkin olmasına rağmen kendi yaşamına paralize etmiş olduğu anlatıdaki şair ile olan ilişkidir. Burada şairin kendisi bir kelime satın alma oyunu oynamaktadır. Bu oyunun yaratılmasındaki temel sebep aynı şekilde kendi tarihi ve ülküsüne karşı olan karamsar bir bakış açısıdır. Ola ki Aleksandre’nin geçmiş yaşamında olduğu gibi anlattığı öykü, aslında geçmişe ait değil, kendisinin şimdiki zamanına ait bir öyküdür. Aleksandre’nin böylece bu oyunu oynamaktaki amacı, şimdiki zaman sayesinde geçmişe sarılması ve şimdiki zamanda düşmüş olduğu çaresizlikten, yakında öleceğini bilmesinden kaynaklıdır.  Freud’un düşüncesindeki gibi, Aleksandre düşlerine, kelimelerine, şiirine vurulmuş prangalardan dolayı ızdırap çeken, kendi dilini unutmuş bir şairin sığınacağı yegâne zaman olan çocukluk zamanına sıkışıp kalmıştır. Böylece bu şekilde yetişkin olmayı reddettiğini görebiliriz -ki filmin başında söylenen çakıl taşlarıyla oynayan bir çocuk mecazının verilmesinde de bunun büyük bir payı olduğunu görebiliriz. Zamanın -bir anlamda çocuğun- oynadığı çakıl taşları aynı zamanda şairin satın aldığı ve kelimelerle oyun oynayışında ortak bir amaç vardır. Bu amaç karakteri gerçek dünyadan soyutlayarak onu zamansız bir ortamda serbest bırakması, onun bağımlılığından kurtulması anlamına gelir. Bunu sağlayabilecek en temel şey de yine çocukluk anıları, çocukluğun kendisidir.

Aleksandre çocuğu bıraktıktan sonra kızının yanına gider. Kulağımıza eşlik eden sonat ile birlikte kızının yaşadığı yerin tipik üst sınıfa ait bir yer olduğunu anlarız. Burada orta üst-sınıfa ait olan mekânın soğukluğu, sarı tonlamalı ışıklandırmaya rağmen oldukça baskındır. Bu aynı şekilde uyumsuzluğu belirtir -ki Aleksandre’nin üzerindeki palto ve yaşlılık da aynı şekilde buradaki modernist olarak addedebileceğimiz mekânın atmosferiyle taban tabana bir zıtlık teşkil eder. Aleksandre’nin zaten buraya ait olmadığını, doğal olarak modern dünyaya ait bir birey olmadığını görebiliriz. Eşinin mektuplarını kızına vermek amacıyla gelir Aleksandre ve biraz da köpeğini bırakabileceği bir yer olduğunu düşünerek… Aleksandre’nin kızı ona halen 19. yy’da yaşamış diğer bir Yunan şair olan Solomos’un yarım bıraktığı şiiriyle uğraşıp uğraşmadığını sorar. Aleksandre’nin kızının dediğine bakacak olursak Aleksandre’nin 3. projesi olan Solomos’un yarım kalmış şiiri olan ‘Özgür Tutsak’, tıpkı daha önce yarım bıraktığı ya da tamamlamış olduğunu sandığı hayatındaki izleri de verir bizlere. Burada daha önce 3 sayısına bakmıştık. Bakıcısı 3 yıl hizmetinde çalışmış, bu sefer de karşımızda Aleksandre’nin 3. projesi olduğunu öğrendiğimiz Solomos’un projesini duyarız.

3. BÖLÜMÜN SONU 

Orhan Miçooğulları

kusagami@sanatlog.com

Yazarın diğer yazılarına ulaşmak için tıklayınız.

Mia aioniotita kai mia mera (1998, Theo Angelopoulos) – 2. Bölüm

ZAMAN ve BELLEK

theo-angelopoulos-filmleriFilmin başındaki çocuğun iç sesine geri dönecek olursak, anlatılan efsanedeki kayıp adanın yeryüzüne çıkması ve yalnızca ayda bir görünmesi bizleri mitolojiye götürür. Angelopoulos bir röportajında, hatırladığım kadarıyla, bu filmde çok fazla mitolojik ögeye yer vermediğini söylemiştir. Şahsım adına yönetmenlerin kendi sinemaları ya da filmleri üzerine olan yorum ve söylemlerine asla inanmam. Ve okuyucudan istediğim şey, aynı şekilde inanmamalarıdır. Yönetmenler filmleri üzerine konuşurken yalan söyleyen insanlara dönüşürler. Filmdeki mitolojik ve tarihi figürasyonları ortaya çıkardıkça bunların hiçbir zaman Angelopoulos sinemasında yok olmadıklarını ve her filmde başka bir şeye nasıl dönüştüğünü yazının ilerleyen bölümlerinde yeniden göreceğiz.

‘Ada’nın gerçek anlamda birebir olarak Angelopoulos sinemasında pek fazla bir yeri olmamasına rağmen daha çok var olmayan, efsanevi, mitolojik olarak bir çıkıp bir battığını görebiliriz. Örneğin Taxidi sta Kythira (Khythira’ya Yolculuk, 1984) filminde Kythira adası her ne kadar coğrafi anlamda bir ada ise de aynı zamanda, “Venüs’ün tapım merkezlerinden biridir.” (Ovidius – Aşk Sanatı, 2001, Syf: 31)

Kythira adası, aşk tanrıçasının tapım merkezlerinden biri olması ve Angelopoulos filmlerinde sevgiye, aşka duyulan özlem böylece filmde ana karakterin eşiyle birlikte filmin son sahnesinde salın üzerinde sınırsızlığın ve sonsuzluğun sembolü olarak vuku bulur. Kythira, Sonsuzluk ve Bir Gün filminin başında ise bu anlamda çocukluğa ve çocukluğun anılarına duyulan aşk, sevgiliye duyulan özlem ve aşk olarak okunabilir. Ancak bu aşkın varlığının elde edilmesini sağlayan şeyi unutmadan geçmemek gerek. Bu aşk olgusunun yeşermesini sağlayan şey hasret, özlem, sürgün, sınır kavramlarıdır. “Sabahyıldızı bile durur ve bu adayı yeryüzüne çıktığı anda izlemeye doyamazmış ve o anda zaman dururmuş.” Bu özlemin yol açtığı zamanın durması, durağanlığı, donukluğu veya zamanın nasıl geçtiğinin farkında olmamak aşk göstergelerinin bir ifadesi değil midir? Marcel’in, Guermantes konağındaki yemekten önce sanat eserlerinin olduğu odaya girmesi ve bu sanat eserlerine bakarken zamanın nasıl geçtiğinin farkına varamaması gibi bir olayla karşılaştırabiliriz. Proust’un karakteri gibi bu sabahyıldızının da aynı şekilde sürekli geçen zaman içerisinde- adanın yeryüzüne ayda bir çıkması gibi- bir arayışta olması ve aşk nesnesini bulduğu anda ona takılıp kalması, bir nevi zamanın durmasından çok zamanın nasıl geçtiğinin farkında olamamasıyla açıklanabilir. “Zaman geri alınamaz, ortadan kaldırılır. Zaman’ın ve onunla birlikte ölümün geri alınışı, anlatıcı kütüphaneden çıkıp da konuklara katılınca gerçekleşir.” (Proust, Beckett, S. 2012). Bu kayıp zamanın izindeliğinden sonra bulunan kayıp zamanın kendisidir. Tim Burton’ın Big Fish (Büyük Balık, 2003) filmindeki repliği hatırlatmakta fayda görüyorum:

“Hayallerinin aşkıyla karşılaştığında zamanın durduğunu söylerler. Bu doğru; ama söylemedikleri bir şey var. Zaman tekrar akmaya başladığında aradaki farkı kapatmak için çok daha hızlı ilerler.”

Alışılageldik sinemadaki kurgu biçiminden azade olarak Angelopoulos sinemasındaki kurgu biçimi de zamanın mekâna içkinleştirilmesi değil, mekânın belleğe içkinleştirilmesinden, algılanmasından ve onun ‘an’ olarak zihinde iz bıraktığı anılardan oluşmaktadır. 360 derecelik kamera hareketleri böylece bu anların arasındaki algılanan zamanın sınırlarını siler. Aristo’nun zaman ile şu görüşlerinden yola çıktığımızda buna ulaşmak mümkündür; ancak bir fark vardır:

“Zamanın bir parçası var olmuştur (artık) yoktur. Öteki parçası ise olacaktır (henüz) yoktur. Hem sınırsız zaman hem de alınan her zaman bu parçalardan bileşiktir. Ne var ki var olmayanlardan bileşik olan bir şeyin varlıktan pay alması olanaksız görülse gerek.” (6)

(6) Zaman Kavramı (Aristo, Augustinus, Martin Heiddeger), Babür S. Syf: 39 İmge: İstanbul

Aristo’nun görüşlerine dayanarak bir çıkarsama yaptığımızda, zamandan parçalar ele alındığında zamanın kendisinin varlığını kabul edebiliriz. Geçmiş zaman olmadığına göre ve gelecek zaman henüz olmamış olduğuna göre bizlerin, zamanı yani var olmayan bir şeyi var olan bir varlığa dönüştürmemiz olanaksızdır. Angelopoulos’un zaman-kurgusu da aynı şekilde olmayanın izini sınırlar, olmadan kesme/zincirleme gibi kamera hareketleri olmadan tek bir pan hareketiyle gerçekleştirir. Biraz da Aristo’nun tanımına karşı çıkış olarak da kabul edebiliriz bunu. Yönetmenin zaman kavramı zaten hiçbir şekilde geleceğe yönelik bir anlatıyı kabul etmez. O yalnızca gelecekte gerçekleşecek olayın geçmişteki bağlamlarına, yaşantılarına temas ederek zamanda bir aidiyet duygusu oluşturmaya çalışır. Aidiyet zaten bu sinemanın tözünü oluşturur. Tam da bir yere, bir zamana ait olamamanın yergisidir bu. Bu yüzden yönetmenin filmleri bu arayışın içerisinde sürüklenen karakterler, filmler ise yolculuk filmleridir. Angelopoulos böylece Aristo’nun sınır olarak ilan etmiş olduğu ‘an’ın kendisini karşıt olarak, sınırsızlık olarak ele alır. An sınırsızlığın içerisinde gerçekleşen bir devinimdir. Devinimin var olmasını sağlayan şey bir mekânın varlığı değildir sadece, eğer bunu bu şekilde ele alırsak en saf haliyle mekânın içine yerleştirdiğimiz fiziksel devinimler belli kural ve yasalara karşı bağımlı kılınır ve en nihayetinde yukarıda karşı çıktığımız sinema fiziğindeki determinizm ilkesine çarparız. Angelopoulos sinemasında ise fiziksel devinimler değil algısal devinimler vardır. Bergson’un örneği bu açıdan oldukça önemlidir. Bergson A ile B noktaları arasında yapılan bir devinimden bahseder. Elimi A noktasında. B noktasına götürdüğümde fark edeceğim ilk şey A noktasında iken elimin kımıltısız olduğu ve B noktasına vardığında ise yine kımıltısız olacağıdır. O halde hareketin kendisi ‘kımıltısızlıktan kımıltısızlığa’ bir geçiştir. Burada dikkat etmem gereken şey bakışımın bu hareketi nasıl algıladığıdır. Doğal olarak A-B arasındaki yol çizgi ve bu çizginin sonsuzca bölünebilir nitelikte algılanabilir durumudur. 

“Bu ise hareketi benim dışımda beliren bir imge ya da kendi kendime gerçekleştirdiğim bir edim gibi tahayyül etmeme bağlı olarak ya uzamın içinde ya da zamanın içinde tahayyül etmemle ilgilidir. Bununla birlikte her türlü basmakalıp fikri bir yana attığımda bir tercihim olmadığını, benim bakışımın A’dan B’ye hareketi bölünmez bir bütün olarak kavradığını ve eğer bir şeye bölünürse bunun kat edildiği varsayılan çizgi olduğunu, yoksa kat eden hareket olmadığını çabucak fark ederim.” (Madde ve Bellek – Bergson H., 2007)

Yukarıdaki örneği insanın elinden saat kadranları için kullanabiliriz. Saatin en hızlı parçası olan saniyeyi gösteren kadran bizlere Bergson örneğindeki gibi bir ikilemde bırakır. Bir noktadan diğer noktaya giderken kadranın aldığı mesafeyi göremeyiz ama hareket ettiğini görebiliriz lakin burada bizim algıladığımız değeriyle kadranın bir noktadan diğer bir noktaya hareketi olarak algılamamızın nedeni aldığı yolu bir çizgi ya da bir yörünge olarak algılamaya çalışmamızdır. Bir nevi yeniden zamanı mekâna hapsetmemiz kadarıyla zamanın geçtiğini görebiliriz. Daha basitçe söylersek bizler zamanı saate bakarak anlamaya çalıştığımızda saatin kendisinin mekânın bir parçası olduğunu unuturuz. En nihayetinde kadranın kendisi uzama ait değil midir? Onun devinimi sayesinde bizler zamanı algıladığımızı düşünmez miyiz? Biraz daha öteye gidelim diyorum ve saatin bu saniye kadranını görmediğimiz yalnızca sessiz bir geceyi bölen sesinin rahatsızlığını ele alalım. Doğal olarak kadranın aldığı yolu göremem ama sesini işitebilirim. Bu onun hareketini görmememe rağmen onun hareketini algılamam sayesindedir ki, mekâna içkin bir halde algıladığım zamandan azade olarak beni rahatsız eden algıladığım zamanın kendisidir. Zamanın geçtiğini işitirim, duyumsarım ama onu görememek beni rahatsız edecektir. Bu rahatsızlığı gidermenin en kolay yollarından birisi de koyunları saymanın uyumak için iyi geleceği söylencesidir. Koyunları sayarken 1-2-3 şeklinde devam ederim ancak koyunları mutlak suretle bir mekana yerleştirmeliyim ki, zamanın nasıl geçebildiğini bu devinim sayesinde fark edebileyim. Yoksa koyunları bir uzamın içinde hayal etmediğimde geriye yalnızca beni rahatsız eden sayıların yani beni yeniden rahatsız edecek algılayamadığım zamanın kendisi kalacaktır. Zamanı mekâna atfederek bu kavramı kendimizden uzaklaştırmaya çalışırız. Uzaklaştığı zaman da zaten onu düşünmediğimiz için onun daha hızlı geçtiğinin farkına varmayız. Böylece zaman olgusunu kaldırmış olurum.

Yol, yolculuk yalnızca fiziksel anlamda değil, ruhsal anlamda da kendini bulma yolculuğuna benzer ancak bunu tam olarak karşılamaz. En azından Angelopoulos filmlerinde bu her daim öyledir. Bir arayış, sorgulayış veya bir amaç uğruna yapılmaz, yolculuk yaşamın bir parçası olarak görünür. Filmimizde de aynı şekilde bu yolculuk hatırlamanın, belleğin, Proustçu bir ifadeyle gayr-i iradi belleğin [memoire involontaire] hizmetindedir.

Filmin başında çocuk Aleksandre arkadaşlarıyla gün doğumunda denize giderler. Burada Aleksandre’nin giydiği kıyafetler beyaz, askılı bir kısa pantolon ve hemen onun altındaki mavi çizgili kolsuz tişörttür. Askılar çapraz bir şekilde mavi beyaz çizgili tişörtün üstündedir. Ve dikkatle incelendiğinde bunun sembolik olarak bir Yunan bayrağı olduğu aşikârdır. Bu bir milliyetçilik hezeyanı ile düşünülmüş değildir. Daha çok, ileride göreceğimiz gibi sürgün yemiş bir şair olacak olan Aleksandre’nin çocukluğuna, vatanına olan özlemini imlemektedir. En nihayetinde yaşlanmış ve son gününü yaşamakta olan bir adamın çocukluk anısına bakıyoruzdur. Aynı şekilde bu renkleri evin önündeki verandanın üzerindeki örtüde de görürüz. Siyasi anlamda bir metafor olarak algılanabilir ki zaten karakterin yaşamını- aynı zamanda yönetmenin yaşamını- bu siyasi dalgalanmalardan bağımsız düşünmek olanaksızdır.

Çocuklar denize girer. Ve bir kadın, “Alexandre” diye seslenir. Burada bir geçiş vardır. Çocukluktan yaşlılığa Aleksandre’nin aslında bütün bu anıları hatırlanmasından başka bir şey olmadığını görürüz. Ancak bu hatırlama anı yine sabahın olduğu bir ana tekabül eder. Filmin kendisi de zaten Aleksandre’nin yaşamının son gününü anlatır. Ancak sonsuzluk dediğimiz kavram da bu bir gün içerisinde gerek gayr-i iradi belleğin gerekse de hatırlanmak istenen anıların iradi bellek ile uyumluluğundan kaynaklanır. Bazen ne kadar istesek de hatırlayamadığımız şeylerin, sonrasında bir anda karşımıza çıkıvermesi gibi, kimi zaman da hatırladığımız anıların muğlâklığı filmin zaman ve bellek üzerine kurulmuş iskeletinin üzerini sarmalar. Bizim için geçmişte kalan güzel anıların ya da tıpkı başkasının içine girmesini istemediğimiz odanın içindeki eşyaların geçmişteki manevi değerini yüceltmek ve üzerini örttüğümüz beyaz örtünün bu anıların eşyaların şeklini alması gibidir. Bizler bu örtüleri bu manevi hatıraların üzerini örtmek için kullanırız ve bu hatıraları bu şekilde saklarız, örtüyü kaldırmaktan korkar, bu anılara zarar gelmesinden ya da zarar verebileceğimizi, belki de tam tersi olarak onların örtülerini kaldırdığımızda, bize büyük bir keder ve acı vereceğinden korkarız. Ancak ne kadar bundan korkmuş olursak olalım, yine de örtünün altındaki bu anılar ve nesnelerin nasıl bir şekle sahip olduğunu örtünün şeklinden çıkarabiliriz. Örtü onların şeklini almıştır. Filmdeki sis de öyledir bir nevi. Ve yönetmenin sinemasındaki sis-pusun kullanımı bu alana hizmet eder. Anılar sislerin içindeki bir gölge gibidir; bu sisin ardındaki şey her zaman çok uzun bir geçmişte saklı olan anıların gölgesi belirsiz ve donmuş şekilleridir. Tıpkı sınırda tellerin üstünde donmuş vaziyetteki insanlar, Kythira adasına giden yaşlı çiftin sislerin içinde kaybolması gibidir.

Gayr-i İradi Belleğin var olmasını sağlayan, geçmişteki anılarımızın yeniden zuhur etmesini sağlayan ve bu anı-nesnelerin bir anda karşımıza çıktıklarında üzerine yüklediğimiz anlamların billurlaşması, sanki –mış gibi yaparak onları yeniden deneyimlememizi, deneyimlediğimizi sanmamızı sağlayan etken bu nesnelerle ilk karşılaşmamızda bilinçsizliğin vermiş olduğu keyfiyetin bir şekilde yeniden ortaya çıkması ve kedere dönüşmüş olduğunu fark etmemizdir. Nesnenin ilk keyfiyeti ve sonraki karşılaşmada kedere dönüşen duygulanım çaresizlikten kaynaklanır. Tıpkı Proust’un eserindeki göstergeler gibi, bir madlen bisküvisi, kaldırım taşları ya da Balbec’teki kilisenin çanları gibi… Bunlar çoğu zaman Proust’un eserinde bir hale işlevi görür. Eserin tam kapanacağı sırada ortaya çıkar ve yeniden hatırlamayı sağlayarak üzerine eklenmiş diğer anıların da çözümlenmesini sağlar. Beckett’in da yazacağı gibi, “Proust’un bütün dünyası bir çay fincanının içinden çıkar gelir.” (Proust, Beckett S., 2012 Syf: 38).

Alexandre’nin dünyası da bu anlamda denizden, denizin içinden çıkar. Nasıl ki Proust’un bütün evreni bir çay fincanının içinden çıkıyor ise Alexandre’nin yaşamının son günü bu belleğe kazanmış ilk hatıradan arkadaşlarıyla denize girdiği zamandan çıkar. Ki Alexandre bakıcısına gözleri kapalı bir şekilde, “Tuz tadı var… Ağzımda tuz tadı var.” derken yine aynı duyu organına hitap eden bir söyleme tanık oluruz. Madlen’in tadı, Sonsuzluk ve Bir Gün filminde denizin tuzlu tadına eşlik eder.

“Ne var ki, uzak bir geçmişten geriye hiçbir şey kalmadığında, insanlar öldükten, nesneler yok olduktan sonra, bir tek, onlardan yoksun, daha sürekli, daha sadık olan koku ve tat, daha çok uzun bir süre, ruhlar gibi, diğer her şeyin yıkıntısı üzerinde hatırlamaya, beklemeye, ummaya, neredeyse elle tutulmayan damlacıklarının üstünde, bükülmeden, hatıranın devasa yapısını taşımaya devam ederler.” (7)

(7) Swann’ların Tarafı - Proust M. (Çev: Roza Hakmen), Syf: 53 Yapı Kredi: İstanbul

Marcel Proust’un ve Theo Angelopoulos’un çıktıkları yol hali hazırda aynı durumdan kaynaklıdır. Her iki sanatçı da göstergelerini bu çocukluk anılarından elde ederek genişletirler. Ve elde edilen bu çocukluk sanrısına baktığımızda karakterlerin bu anı bir hatıraya ya da anıya dönüşmeden önce farkında olmadıklarını ve bu anıların zamanla yaşantıların, seçimlerin ve daha birçok duygulanımın ötesinde yer edindiğini görüyoruz. Bu çekirdek anılar zamanla yaşamın diğer anılarının içine sirayet ederek onların renklerini değiştirirler. Bunlar aynı şekilde kendilerinden sonra gelen diğer yaşantıların hangi yönde ilerleyeceğini belirlerler ve onlardan bağımsız olarak hatırlanırlar; bu kimi zaman bir esrime kimi zaman da bir patlama halinde gerçekleşmektedir. Bu patlamaları ileride Aleksandre’nin diğer bir çocukluk anısı olan, arkadaşlarıyla birlikte yüzdükleri koydaki tepeye diktikleri anıt-taş sembolüyle işleyeceğiz. Bu birdenbire canlanan anılar ya da hissedilen duyumlar (Madlen’in tadı, denizin tuzu) kişinin kendini yeniden bulması, hatırlayarak aynı zamanda unutması ve bir tür yenileniş olarak okunabilir. Edip Cansever’in deyişindeki gibi, “İnsan, kendine yaptığı yolculuktan yeni bir haberle döner.” Bu aynı şekilde filmde son gününü yaşamasına rağmen geçmişin sürekli açılmasıyla bir tür sonsuzluğa dönüşen yaşamın kendisi de değil midir? Bu aynı şekilde öleceğini bilmesine rağmen kendini bilmeye devam eden öznenin, kendisiyle birlikte var olan nesneleri hatırlaması ve onlara tutunmaya çalışarak kendini var etmeye, yenilemeye, yeni bir haberle dönmeye çalışması değil midir? Bu aynı zamanda hakikatin arayışı değil midir? Belki de şunu sorabiliriz: Yaşamının son gününde halen bir şeyler arayan insan ya da hatıralarına sığınmaya çalışan bir özneyle karşılaşmamız gerekmez mi? Ancak bu sorgulama mekanizması daha çok geçmişte yaşanmış ve yaşatılmış pişmanlıklardan kaynaklanır; yanlış yaşanmış bir yaşamın ya da öyle olduğu düşünülen bir yaşam sorgulanmasıdır bu. Tıpkı Ingmar Bergman’ın Smultronstallet (Yaban Çilekleri, 1957) filmindeki İsak Borg (Victor Sjöström) karakteri gibi. En nihayetinde her iki film ne kadar birbirine benzese de özellikle bu türden hataların yapılmaması için özellikle özel bir başlık altında her iki filmi de karşılaştırmalı olarak inceleyeceğiz. Konumuza geri dönelim:

Sonsuzluk ve Bir Gün filminde yaşamın sorgulanması konusunda anıların değeri yadsınamaz. Özellikle Aleksandre’nin karısı Anna ile olan ilişkisine baktığımızda pişmanlığın varlığını görür gibiyizdir. Ama şu sahne çok önemlidir: Aleksandre’nin geçmişe gittiği sahnelerin birinde karısından bir tepeye çıkmak için izin ister. Böylece filmde bir tür geçmişin geçmişi olarak okuyabileceğimiz bir sahneyle karşılaşırız. Aleksandre karısını özlemiştir, onu hatırlamaktadır, onunla birlikte kumsalda yürümektedir; ancak yine de onu çeken daha başka bir şey vardır. O da çocukluk arkadaşları ile birlikte diktikleri anıt-taşı ziyaret etme isteğidir. Karakter bizim şimdiki zamandan, yaşamış olduğu geçmiş zamana, sonra da bunun sayesinde hatırladığı geçmiş zamandan daha eski bir geçmiş zamana yani çocukluğuna döner. Bu dönüş her daim bizleri bu anıt-taşa götürür. Tıpkı Citizen Kane (Yurttaş Kane, 1942) filmindeki Rosebud gibi. Ve şu noktaya dikkat çekmek isterim ki, sinefil arkadaşlar Avrupalı yönetmenlerin en sevdikleri filmlerin listelerine baktıkları zaman diğer Avrupalı yönetmenlerin yaptıkları filmleri seçerler, doğal olarak Amerikalı yönetmenler de ekseriyetle yine Amerikalı yönetmenlerin filmlerini bu listeleri koyarlar. Angelopoulos bir Avrupalı yönetmen olarak kendi listesinin en başına Amerikalı bir yönetmenin filmini koyar: Yurttaş Kane. Orson Welles filmine baktığımızda Angelopoulos’un bu filmi neden en başa koyduğunu artık biliyoruzdur. Yurttaş Kane filminde de aynı şekilde Rosebud imgesinden yola çıkarak geçmişin açılmasını sağlayan bir nesne olarak görülebilir. Ve filmin hepsi sürekli bu imgenin ya da göstergenin aranışından başka bir şey değildir. Ama aynı zamanda Kane’nin bütün yaşamındaki dönüm noktalarını, yaşantılarını da Rosebud sayesinde öğreniriz. Böylece bu çocukluk anılarını aynı yörüngeye sokabiliriz: Rosebud, Madlen, Taş anıt.

Kurgu olarak da bakıldığında bütün bu eserleri; Kayıp Zamanın İzinde, Angelopoulos filmleri, Citizen Kane sürekli bir nesnenin etrafında dönen ancak bunu hatırlama, bellek ve sürekli geçmiş içinde geçmiş, anı içinde anı olarak görüyoruz. Ancak şimdiki zamandan geçmişe gideriz, gelecek vardır ancak gelecek, hatırlanan geçmişten sonraki gelecek olarak kurgulanır. Yoksa şimdiki zamandan sonraki bir gelecek zaman olarak değil. Bu da ilk yazdığımız gelecekle ilgili bilim-kurgu filmlerinin kurgusundan bağımsız olarak işleyen bir kurguya götürür bizleri. Gelecek sadece geçmişin içinde kendine bir yer edinir.

Aleksandre’nin hayalleri sabahın ilk ışıkları ile birlikte yanında üç yıl boyunca onun bakımını üstlenmiş Ourania’nın sesi ile dağılır. Burada mitolojiye ve filmdeki ikamesine göre yorumlanacak diğer bir karakter de Ourania karakteridir. Sadece filmin başında birkaç sahnede görünmesine rağmen filmdeki göstergelerin tamamlayıcısı olarak yerini alan Ourania karakteri, Aleksandre’nin son gününü yaşadığına dair bir kanıttır. Ourania, Yunan Mitolojisindeki 9 esin perisinden biridir. Gökbilimle ilgili esin veren bir peri olmasına rağmen başka kaynaklarda karşımıza Aphrodite olarak da çıkmaktadır. Ancak filmdeki kullanım amacı aşkın kendisi değildir, çünkü Aleksandre ile olan ilişkisi yalnızca onu son gününe hazırlamaktır ve Aleksandre yolculuğuna başlamadan önce Ourania ile vedalaşır. Bu filmdeki diğer metafiziksel bağdaşıktır. Aleksandre daha sonra teybi açıp kapatır. Karşıdaki evden de yine aynı şekilde ona karşılık verilir. Aleksandre karşıda kendisine karşılık veren kişinin kim olduğunu hayal eder. Bilmek, öğrenmek yerine sadece kendini hayal etmekle meşgul eder. Tıpkı bütün yaşamında olduğu gibi. Sürekli hayal etmekle geçirilmiş yaşamın muhasebesi yerine hayal ettiği şeyleri hayal ederek kıyıda donmuş bir manzaranın içinde köpeğiyle birlikte yürür. Aleksandre’nin bu yaşam yürümesi aynı şekilde yaşamının geri kalanında kalan gerçeğe ulaşma amacı olarak kullandığı hayal ettikleri bizlere bir şairi hatırlatır. Bilmek yerine yalnızca kelimelerle oynayarak hayal eden, belirlenmiş olanın peşinde koşmak yerine belirsizliklerin peşinde koşan bir şair gibidir aslında Aleksandre. Film boyunca konuşma şekli bile bizlere hep bir şairane bir biçimde sunulur.

“Gerçekleri istediğimizi farz edelim. Peki, ama neden gerçek olmayanları tercih etmiyoruz? Ve belirsizlikleri? Hatta bilgisizlikleri? Gerçeğin değeri problemi çıkıyor karşımıza -yoksa bu problemin karşısına çıkan bizler miyiz? Hangimiz Oedipus bu arada? Hangimiz Sfenks?” (8)

(8) İyinin Kötünün Ötesinde – Nietzsche F. (Çev: Arzu Yarbaş), Syf: 15–16 İlya: İstanbul

Aleksandre’nin köpeğiyle yürüdüğü sahneden başlamak üzere başlayan ve açıldıkça açılan dış dünyanın mevsimsel gerçekliği tema olarak da Angelopoulos’un filmlerinde sıkça kullandığı işlevsel bir durumdur.

Bu filmde ise farklı olarak mevsimsel etkiler bireyin yaşlanmışlığını ve son günü olduğunu altını çizen diğer bir olgu olarak karşımıza çıkar. Kış mevsimi, puslu dış dünya kimi yerlerde ise karlı ve soğuk bir hava, hepsi karakterin yaşlılığını imleyen sembollerdir. Ve insanlık tarihinden beridir, insan kendi yaşamı içerisinde geçirdiği evreleri yine aynı şekilde döngüsel olarak bu mevsimlerle ilişkilendirmiştir. Aleksandre’nin üstündeki palto bir diğer yaşlılık motifidir. Palto aynı şekilde yaşlılığı anlatan birçok filmde ön plana çıkan bir giysidir. Vittorio De Sica’nın Umberto D. (1952), Akira Kurosawa’nın Ikiru (Yaşamak, 1952), Ingmar Bergman’ın Smultronstallet (Yaban Çilekleri, 1957) filmleri buna benzer örneklerdir. Palto, özellikle Kurosawa ve De Sica’nın filmlerinde yaşlılığın yanında siyasi-sosyal açıdan farklı bir rolde oynamaktadır. Ancak Bergman ve Angelopoulos’un filmlerinde artık yaşlılığın, gençliğe ait o fiziksel enerjinin ve sıcaklığın tükenmişliğini hatırlatır. Filmde dikkat edilecek olursa yönetmenin diğer filmlerinden aşina olmadığımız bir yaz manzarası ile de karşılaşırız. Aleksandre’nin karısı Anna ile birlikteliklerinde geçmişe yaptığı hatıra yolculukları yaz mevsimleridir. Karakterin, “… [her şey] riyakâr baharın verdiği sözlere inanmaya itiyor.” sözleri aynı şekilde insan yaşamının mevsim ile ilgili metaforlarına itmektedir. Kierkegaard’ın son evresi olarak nitelendirebileceğimiz evrede -dinsel evre- bulunan Aleksandre, Kierkegaard’ın dinsel söylemine yaklaşmayabilir ancak kendini çaresiz ve sığınacağı son umut olarak atabileceği geride bırakmış olduğu anılar ve her şeyin şimdinin ve geçmişin de nasıl umarsızca kendisini terk ettiğini, zamanın kumlarının nasıl da elinden kaybolup gidişini izler. Sessizlik cevabı karakterin de sonunda ulaştığı bir durum olarak karşımıza çıkar. Zaman-çocuk-kumsal-çakıl taşı ilişkisi de bu minvalde genişletebileceğimiz bir tez olarak ortaya çıkar. Burada kaçırılan ayrıntı kumsalın üzerinde oturup var olan çakıl taşlarıyla oynayan bir çocuk (zaman) değildir. Kumsalın içinden çıkardığı çakıl taşlarıyla oynayan çocuktur. Doğal olarak zamanın kumları elinden kayarken geriye kalan irili ufaklı çakıl taşları bizlere geriye kalan bir anı(t) olmaz mı? Geriye kalan çocukluk anılarımız kumun süzüldükten sonra elimizde kalan çakıl taşları değil midir? Kumsaldaki taşların kendileri onları akıp giden zamanın içerisinde çıkarttığımız anılarımızdır her daim. Bu nedenle filmde de bunun karşılığı olarak Aleksandre çocukluk anısı olarak arkadaşlarıyla kumsalda bir taşa ya da gömülü olan bir kayanın başında bu geçmişi yâd etmeye çalışmaz mı? Proust’un kaldırım taşları gibi bunlar geçmişten avcumuzda kalan yegâne çakıl taşlarıdır. Böylece akıp giden zamanın (kum), içinde kaybettiğimizi düşündüğümüz, kaybolduğumuzu düşündüğümüz anda karşımıza çıkan şey de bu çakıl taşlarıdır. (Yakalanan zaman) Hadi biraz daha ileri gidelim: Şebnem Ferah’ın şu Çakıl Taşları parçasının sözleri bu duruma oldukça iyi uyan bir eserdir.

Filmde kullanılan diğer unsur çan sesleridir. Aleksandre’nin sahil boyunca yürüyüşünün sonunda kulağımızda yankılanan bu çan sesinin işitsel olarak Aleksandre’nin farkında olup olmadığını bilmesek de, Aleksandre bu çan sesinin farkına bir başka yerde varacaktır. Bu çan sesini dinleyecek ve içini geçirecektir. Burada yeniden Bergson’un algılanan zaman ile dış dünyadaki matematiksel (uzaysal) zamanı arasındaki ayrımı zikretmekte fayda görüyorum: Bergson, öznenin algıladığı zamanı, ölçülebilen, parçalanabilen ve anların içine sıkıştırılabilen zamandan ayırmıştır. Bergson burada “duree” kavramını öne atarak onu öznenin algıladığı zaman olarak tasavvur etmiştir. Bergson’da zaman ve mekân ayrı olarak ele alınmıştır. Aynı şekilde zamanın kendisi de bir şekilde ölçülebilen ve sınırsız zaman olarak ele alınmış ise de filmdeki bu çan sesleri Bergson’un ayırmış olduğu zamanın kendisini aynı hizaya sokar. Böylece Aleksandre hem ölümünün yaklaştığını içindeki zaman algısı ile kavrar hem de çan sesleri kendisinden bağımsız olarak zamanın ilerlediğini ve zamanın ölçülebilir bir devinim olarak kendisini var ettiğinin farkına varır. Angelopoulos, Aristocu devingen zaman ile sınırlamış olduğu ‘an’ın ötesine geçer, sınırlarını ortadan kaldırır hem de Bergson’un zaman ile ilgili söylemlerinden bağımsız olarak bu iki zamanı birbirinden ayırt etmez. Proust da buna benzer şekilde Bergson’un zaman ve bellek ile ilgili kuramlarından yola çıkarak bütünleştirdiği olguları çürütür.

“Onunla (Bergson) anlaşamadığım pek çok konudan sadece birine değineyim: Mösyö Bergson bilincin bedenden taştığını ve onun ötesine geçtiğini öne sürüyor. Bellek ya da felsefi düşünce söz konusu olduğunda elbette bu öyledir. Ama Mösyö Bergson’un kastettiği bu değil. Ona göre tinsel öğe fiziksel beyinle sınırlı olmadığı için ondan sonra da yaşayabilir ve yaşamak zorundadır. Ne var ki herhangi bir beyin travmasının sonucunda bilinç de zayıflar, dumura uğrar. Sırf bayılmak bile bilinci ilga etmek demektir. ‘Şu halde bedenin ölümünden sonra bilincin sürüp gideceğine nasıl olur da inanılabilir.’” (9)

(9) Proust, Beckett S. (Çev: Orhan Koçak), Syf: 11 Metis: İstanbul

Bergson’un süre kavramı ile söylemiş olduğu özne tarafından algılanan zamanın sınırsızlığı belleğin yitimiyle son bulmaktadır böylece. Bergson uzam ile zamanı ayırmıştır ancak zamanın gerçek anlamdaki sınırsızlığı ile matematiksel olarak sürüp gitmekte olan sınırlı zamanı ayırırken belleğin yitimi konusunda Proust’un da dediği gibi belleğin devamlılığını kabul görmüştür. Bergson’un buradaki ‘duree’ kavramını ele alışı öznenin algıladığı şeylerin sınırı olmayan bir zamandan ziyade zamanın olmamasına, zamansızlığa tekabül etmesi gerektiğini düşünüyorum. Yazının son bölümünde Heiddeger’in görüşleri çerçevesinde daha açıklayıcı bilgilerle bunu destekleyeceğiz.

Aleksandre daha sonra arabasıyla kırmızı ışıkta bir caddede durur. Arka planda ise duran arabaların camlarını temizleyen çocukları görürüz, sonrasında ise polislerin bu çocukları kovaladıklarını… Bir çocuk da aynı şekilde Aleksandre’nin arabasının ön camlarını silmek için yaklaşır ve camları temizlemeye başlar. Ancak arkadaşları bir önceki kırmızı ışık durağında polislerin önünden kaçarken, Aleksandre kendi arabasının camını temizleyen çocuğa yardım ederek onu arabasına bindirir. Angelopoulos’un filmlerinde tarih kendini bu türden sahnelerin ardında gizler. Tipik olarak polislerin çocukları kovaladığı sahne aynı şekilde tarihi siyasi-askeri anlamda çalkantılarla geçmiş bir ülkenin alegorisini sunar bizlere. Bu sahne oldukça basit görünmesine rağmen -ki filmin içerisindeki bütün renkleri kendi rengine dönüştüren bir anlama haizdir diyebiliriz. Bu sahne şimdiki zamanda gerçekleşmesine rağmen bizlere aynı şekilde Alexandre’nin geçmişinden bir kesit sunar. Nasıl ki geçmişte yaşanmış siyasi kırılma Aleksandre’yi ülkesinden sürgün etmiş ise ve yaşamının bir sonraki evrelerini buna göre şekillendirmişse filmdeki şimdiki zaman da aynı şekilde filmin bundan sonraki bölümlerinde gerçekleşecek kırılma anlarına gebe kalacağını söyleyebiliriz. Doğal olarak gönül rahatlığıyla şunu söylemek mümkündür: Aleksandre ve arabasına aldığı çocuk arasındaki ilişki gerçek anlamda biyolojik bir ilişki kadar geçmiş ve şimdikinin bir ilişkisi olarak da kendini sunarken Aleksandre’nin -dolayısıyla yönetmenin de- baba-çocuk ilişkisi nazariyatında bir ilişki yaşayacaklarını ve yahut daha da zorladığımızda, çocuğun aslında en saf haliyle Aleksandre’nin çocukluğu yani geçmişi olduğunu belirtmekte bir beis görmüyorum.  Böylece geçmişini bir şimdiki zaman olarak taşıyan Aleksandre’nin film boyunca başından geçen tüm olay örgüsü aslında geçmişin getirmiş olduğu -dikkat, determinist olmayan- ‘yekpare’ bir andır. Bu an parçalanamayan bir bütün dâhilinde Angelopoulos’un da tüm derdini ifşa etmektedir. Aleksandre’in ölümüne bir gün kala karşısına çıkan çocuk onun yaşama değerlerini bir nebze de olsa daha değerli kılacaktır. Lakin o arabasına aldığı çocuk sayesindedir ki, geçmişini hem taşıyarak, yeniden yaşayarak kurtulacaktır. Yönetmenin babasının 1936 yılında yapılan bir askeri darbe neticesinde yakalanıp ondan haber alınamaması ve sonra da öldü denilerek umudun kesildiği anda yeniden dönmesi yönetmenin yaşamındaki ve eserlerindeki bir diğer konu olarak karşımıza çıkarken, Angelopoulos’un da bu film sayesinde kendine bir baba arayışının nihayete erdiğini söyleyebiliriz.

2. BÖLÜMÜN SONU

Orhan Miçooğulları

kusagami@sanatlog.com

Yazarın diğer yazılarına ulaşmak için tıklayınız.

Mia aioniotita kai mia mera (1998, Theo Angelopoulos) - 1. Bölüm

theo-angelopoulos-sinemasiTheo Angelopoulos’un 1998 yapımı Mia aioniotita kai mia mera (Eternity and a Day), Türkçeye çevirisiyle Sonsuzluk ve Bir Gün filmi bizlere bir romancının ya da düz yazının hiçbir zaman veremeyeceği bir şiir duygusuyla verilmiştir. Hiçbir zaman düz yazıya dökülemeyecek olanın imlenmesi, sembolize edilmesi, çağrışımlar yapması mümkündür ancak dediğimiz gibi düz yazıya aktarılması mümkün değildir. Bir sanat yapıtı üzerine düşünmek, onu bir bulmaca gibi çözümlemek, sahneleri, görüntüleri, imgeleri birbirine bağlamak her ne kadar bizleri sanat eserine yaklaştırsa da asla o sanat eserini anlamaya yetmeyecektir, ki sanat eserinin amacı da bu değildir. Bu söylem belki de kurguya değer veren kurgunun kendisini, yaşamın kendisini film şeridi üzerine aktararak film analizlerinin, eleştirilerinin yapılmasını; fikirlerin, rasyonalitenin oluşmasını sağlayabilir, bireyi farklı bir alanda yaratma adına bir eyleme yöneltebilir –ki sanat eserine biraz daha yakınlaşmayı sağlayan etken de budur. Ancak kimi zaman da sanat eseri bireyin kendisini bu fikirlerden ve iradeden bağımsız olarak seyretmesini, duyumsamasını, Goethe’nin bütün dünyayı bir çakıl taşından izlemesi gibi bir istekte bulunabilmektedir. Sinemada ise kuram olarak bunu aşabilen kurgunun kendisini dıştalayarak özne için bir çakıl taşı olabilme yetisine sahip çok az sanat eseri ve sanatçı vardır. Burada kurgunun dolaylı olarak ifade etmek istediği şeyi algılayıp bunu çözebilmek, bir Ariadne ipliğine sarılır gibi labirentin içinden çıkmanın verdiği hazzın kendisini kesinlikle bunun dışında tutmuyoruz. En nihayetinde sinemanın kendisine, sanatın kendisine değer kattıklarını düşündüğümüz kuramların her şekliyle var olduğunu ve gerçekten Godard gibi sinemanın ölümünü değil de henüz keşfedilmemiş alanlarının da olabileceğini yadsımak oldukça kötümser bir tavırdır. Bu bizleri sanat eserine yaklaştırmaz, tam tersine gelişime, üretime, çakıl taşının seyredilişindeki düşlemin bir kâbusa dönüşmesine neden olur ki, kâbus bile yine aynı şekilde aslında yaratımın, eserin de ortaya çıkmasını sağlayan bir diğer etken değil midir? 

Sinema kuramlarına geldiğimizde, en basit haliyle ele alacak olursak, Rus kuramcıların izinden giden ve imgeyi bir laboratuvar ortamında yeniden yaratan, ona şekil veren, onu parçalayan filmlerin varlığı -ki bu işlemi bir Hitchcock filmine uygulayabilirsiniz ancak bir Tarkovski filmine uygulamanızın mümkün olmayacağını görebildiğinizin farkına varmanız işten bile değildir. Sanatçı bu türden filmlerini zaten izleyiciye bir ipucu vermesi için ya da onu düz yazılaştırabilmesi için vermez yalnızca, ondan ilham almasını sağlamak, onu farklı yaratımlara sevk etmek, ondan haz alabilmesini sağlamak ve öznenin kendini keşfedilmesini sağlamak için yaratır. Doğal olarak bu türden filmleri yazmak mümkün değildir ve hiçbir zaman mümkün olmayacaktır. Bu sanat yapımları üzerine okuduğumuz şeyler yalnızca yazarın coşkunluğu, paylaşımı ve kendi hissettiklerine dair bir süreçten başka bir şey değildir. Zihnin melekelerini genişletmek için okuruz, sanat yapıtının özüne ulaşmak için değil. Sanat yapıtının özüne ise zihinsel olarak değil, her daim duyumlarla ulaşırız. Doğal olarak burada ulaşacağımız nokta zihnin yetileri ile duyum yetileri arasındaki bağlantıdır. Burada uzun uzadıya bu bağlantıları irdeleyecek durumda değiliz –ki felesefe olsun, psikanaliz olsun ya da pozitivizm açısından ele alınmış olsun bu konu üzerinde oldukça derin tartışmalar ve yazılar bulunmaktadır. Biz daha çok bunların neticelerine incelemeye çalıştığımız eserin üzerinden yola çıkarak varmaya çalışacağız.

Angelopoulos sinemasının da bu açıdan yazılamaz özelliği şiirsel kavramlardan yola çıkarak yaratılmış bir sinema olmasıdır. Angelopoulos kendine has bir plan-sekans yaratır filmlerinde; bu plan-sekans kameranın 360 derece dönebilmesine olanak verebilen sahneler, bir tür zamansal yeniden yaratımlardır. Bu nedenle Angelopoulos ‘’zamanla bir çocuğun çakıl taşlarıyla oynaması gibi oynar.’’ (Herakleitos). Lakin bu 360 derecelik açı aynı zamanda bir çemberin bütün açılarının toplamıdır. Doğal olarak İlkçağ Yunan felsefecilerinin, özellikle Aristo’nun zamanın kurgulanış ve algılanışı üzerine söylevine yer verecek olursak:

“Zamanın kendisi de bir çember diye düşünülüyor. Yine bunun nedeni de şu; zaman bu tür yer değiştirmenin ölçüsüdür ve o böyle bir yer değiştirme ile ölçülür. Dolayısıyla nesnelerin oluşları bir çember oluşturuyor demek zamanın çembersel bir akışı var demektir. O çembersel yer değiştirmeyle ölçüldüğü için böyle.” (1)

(1) Zaman Kavramı (Aristo, Augustinus, Martin Heiddeger), Babür S. Syf: 39 İmge: İstanbul

Aristo’nun burada nesnelerin sürekli yok olması ve yeniden oluşması arasındaki nedene dayanarak ileri sürdüğü bu tez benzer şekilde Nietzsche’nin Bengi Dönüş kavramını hatırlatır (Filmimizin bağlamına oldukça uyar). Doğal olarak varlıklar kendinde olarak sürekli bir ‘dönüş’üm içerisinde varlıklarını idame ettirmektedirler. Ancak Aristo zamanın kendisini bir devinim olarak ele almaz, daha çok devinimin bir parçası olarak ele alır. Aynı şekilde burada ele almış olduğu üzere Zaman meselesini bir an olarak sınırlayarak ‘an’ın öncesi ve ‘an’ın sonrası olarak ikiye ayırırken böylece anın kendisine bir sınır koymaktadır. An sınırdır. Aristo böylece zamanı özneden bağımsız ele alarak yalnızca zamanın işleyişini, devinimini veya neye göre devindiğini ele alırken, öznenin algısının içine girmez. Zaman algısının öznede yaratmış olduğu devinimden çok, zamanın bağımsız işleyişini ve bunun yalnızca nesnelerdeki değişimin, dönüşümün nedenini, perspektifini izler. Ancak Angelopoulos sinemasındaki zamana olan yaklaşım karşıt anlamda ele alınır. Burada yanlış bir anlama olmasını önlemek için yukarıdaki çember örneğini yalnızca kamera hareketi örneğini pekiştirmek ve ‘dönüşümü’ sembolize etmek maksadıyla verdiğimi hatırlatmak istiyorum. Yönetmenin sinemasındaki zaman algısı nesnelerin değişimini değil, bunların özne üzerindeki etkilerini ve öznenin karar vermesindeki nirengi noktaların yerleşimini, hangi durumlarda hangi olayların öznede nasıl bir etki bıraktığı üzerinedir. Zamanın nesneleri nasıl değiştirdiği değil, öznenin algı olarak zamanın kendisi olduğunu Heiddegerci bir tavırla altını çizebiliriz. ‘’İmdi biz ‘an’ı devinimden önce ile sonra olarak ya da öncenin sonu, sonranın başı olan şey olarak değil de tek şey olarak algıladığımızda hiçbir zaman geçmemiş görünüyor, çünkü devinim de yok. Ama önce ile sonrayı algıladığımızda ‘zaman geçti’ diyoruz. Aslında zaman şu: Önce ile sonraya göre devinim sayısı.’’ (a.g.e: Syf:16)

Aristo’nun ‘An’ın sınırlılığı üzerine diğer bir karşıt görüşe Tanpınar’ın dizelerinden bakalım:

“Ne içindeyim zamanın,

Ne de büsbütün dışında;

Yekpare geniş bir anın

Parçalanamaz akışında.”

…..

(Ne İçindeyim Zamanın – Ahmet Hamdi Tanpınar)

Aristo’nun zaman algısı tıpkı Bergson’un daha sonra zamanı mekândan ayırmakta kullanacağı ‘süre’[duree], hareket, yörünge kavramlarına benzer. Burada öznenin algısı yukarıda dediğimiz gibi salt mekâna ya da nesnelere içkin bir şekilde ele alındığında, bellek, tin, öznenin dışarıda bırakıldığında gerçekleşen bir problemi karşımıza çıkarır.

Filmimize dönecek olursak: Filmin açılışı yeşil ağaçların arasındaki üç katlı bir beyaz ev sahnesi ile gerçekleşir. Mimari açıdan baktığımızda oldukça nostaljik bir havası olan bu evin etrafında artık budanmaya bile gerek duyulmayan neredeyse yaşamın bulunmadığı -insan yaşamı- sanısına kapılacağımız soğuk bir manzarayla karşılaşırız. Ve ardından Alexandre diye seslenen bir çocuk sesi bu soğukluktan bir nebze de olsa kurtarır bizleri. Ancak burada karşılaştığımız, duyduğumuz sesin sahne ile olan çatışkısıdır. Bu nereden kaynaklanır? Ses bize evin içinde oturan bir çocuktan mı yoksa dışarıdan içeriye söylenen bir ‘uyandın mı’? sözünden yola çıkarak mı söylenmiştir. Esasen her ikisi de değil. Buradaki çatışmanın esas meselesi tek bir uzamdan kaynaklı değil, uzam-zaman ilişkisi açısından bir karşıtlık oluşturmasıdır. Ses geçmişten gelen bir duyum niteliği olarak arzıendam eder. Başka bir deyişle, sesin sinemadaki diegetic ve non-diegetic formlarıyla karşı karşıya bırakılırız.

Diegetic veya non-diegetic formlar sinemadaki ses merkezinin neresi olduğuna ilişkin zihnimize saplanmış sorulardır. Diegetic ses formu daha çok sahneyi güçlendirmek, etkiyi arttırmak için kullanılan seslerden oluşur ancak non-diegetic tamamen sahneye ait olan, sahnenin içinden işitebileceğimiz her sesin duyulmasıdır. Bu konudaki ses malzemeleri leitmotif olarak karşımıza sıklıkla çıkmaktadır. Çocuğun sesinin nereden geldiğini pekâlâ filmi ilk defa izleyen bir seyirci algı olarak evin içinden geldiğini sanacaktır. Ve sahne aynı anda hem şimdinin hem de geçmişe ait olan bir anının bir araya getirilmesiyle oluşturulmuştur. Aynı şekilde bir başka örnek ise Alexandre karakterinin dinlediği müzik- Eleni Karandriou’dan Eternity and a Day- ilk başta bizlere sanki sahneye eşlik eden dışarıdan -filmin dışından- gelen bir ses olarak gelir, ancak karakterimiz gidip teybinin sesini kapattığında aslında müziğin bu teybin içinden çıktığını gördüğümüzde şaşırırız. Aynı şekilde non-diegetic olarak sandığımız bu ses aslında yine diegetic bir forma sahiptir. Angelopoulos’un tek sorununun bu olmadığı kanısındayım lakin burada yönetmenin sınır problemini müzikal açıdan da ele alınabileceğini düşünmek yeterlidir. Burada görüntünün sese mi hizmet ettiği yoksa sesin mi görüntüye hizmet ettiği belirsizdir. Çoğu zaman seyirciyi yanıltmak için kullanılsa da büyük sanatçılar bu kural-dışılığı daha çok karakter ya da kendi eserlerinin özüyle bir araya getirirler. Örneğin;  ‘’Ayrıca konvansiyonel film tekniğinde diegetic ve non-diegetic seslerin arasındaki ayrım nettir. Fakat Otto e Mezzo’da Nino Rota’nın müziği oldukça bulanık kullanılır. Kaplıca sahnesinde müzik non-diegetic görünürken Fellini film karesine bir orkestra sokar ve müziğin diegetic olduğunu düşünürüz. İrrasyonel bir kronoloji oluşturularak yaratılan bu kafa karıştırıcı pasaj, bize Guido ve çevresindeki dünya arasındaki uyumsuzluğu gösterir.’’ (2)

(2) http://www.itusozluk.com/goster.php/otto+e+mezzo/@9873639

Bu filmde ise müziğin kullanımının sınırdan kaynaklandığını söylemiştik. Fellini örneği gerçekten önemli bir örnektir, aynı şekilde Guido ile Alexandre arasındaki benzerliği gösterdiğini söylemek de mümkündür. Ancak bu yeterli değildir. Filmdeki otobüs sahnesini hatırlarsak yeterli olacaktır. Otobüse binen üç konservatuvar öğrencisi filmin tema müziğini enstrümanlarla çalarlar ve bu diegetic olarak seyirciye verilir. Ancak belli bir andan itibaren müziğe başka enstrümanların da katıldığını duyarız, bir anda üç ses duymak yerine daha çok sesli bir eserle baş başa bırakılırız. Yani Fellini sahnesinde seyirciyi şaşırtan noktanın tam tersidir. Bu şekilde tersine çevrilen noktada yönetmenin sorununun Guido’nun sorunu ile ortak paydada alınamayacağı aşikârdır. Müziğin filmdeki sınırı silinerek diegetic ve non-diegetic problem ortadan kaldırılır. Amaç seyirciyi şaşırtmak ya da karakterin kafasındaki karmaşayı vermek değil (Guido), tam tersine daha önce bellekte var olan müziğin (sesin) hatırlanması ve bu hatıraların yarattığı kederdir. (Aleksandre)

Bu durum aynı zamanda Angelopoulos’un kamerasını zamanın merkezine yerleştirdiği duruma oldukça uymaktadır. Müzik böylece hem geçmişte duyulan bir anıyı harekete geçirerek o anın yaşamasını sağlayacak organik koşulları yaratır hem de şimdinin üzerine binerek onun gelişmesini, kök salmasını sağlar. Burada otobüsteki sahnede kullanılan müzik esasen karakterin geçmişte dinlediği bir müziktir ancak müzik gittikçe onu geçmişe götürür ve şimdiye ait bütün izleri siler. Böylece geçiş uzam açısından gerçekleşmek yerine yerini öznedeki zaman algısına teslim eder. Sınırlar silinir, geçmiş ve şimdi aynı anda hizaya gelir. Gezegenlerin aynı hizaya gelmesini sağlayan yörüngeye benzeyen bu durumda göreceğimiz tek şey algımızın nasıl ki bu gezegenlere bakarak onların ardıl bir şekilde dizinlenmesinin bizde uyandırdığı coşkunluk/keder/sevinç gibi duygulanımlardan hangi duygunun hangisinin ardında bilemeyeceğimiz/göremeyeceğimiz/duyamayacağımız halin tasavvurudur.

Filmin başlangıcındaki sahneler şüphesiz Alexandre’nin çocukluğuna götürür. Arkadaşı ona depremde denizin altına gömülen bir adadan bahseder ve şiirsel hale getirilerek bu adanın denizin dibinde uyduğunu, sadece ayda bir kere yüzeye çıktığını ve bu esnada sabahyıldızının bile yeryüzünü terk etmeyi reddettiğini, böylece zamanın bile durduğunu ifade eder.

Yönetmenin bütün filmografisine baktığımızda ‘zaman’ kavramının ‘ne’liği üzerine pek fazla bir anlam yüklenmemiş, yalnızca zamanın içerisinde sürüklenen karakterlerin film içindeki salınışlarını gözlemleyebilme imkânımız mümkün olmuştur. Yönetmenin zaman ile ilgi meseleleri bu filmin yalnızca adı ile ilgili değil gibi görünür. En nihayetinde birçok yazıda karşılaşacağımız altı çizilen nokta olarak bu filmin yönetmenin Otto e Mezzo’su olduğudur. Açıkçası bu kavramı kullanmanın ne kadar doğru olduğu tartışılır. En nihayetinde bu kavramın sık kullanılması neredeyse birçok yönetmen için geçerli bir neden oluşturması bakımından ve bunun yaratıcılık üzerine, yazma edimi üzerine bir fikri oluşturma üzerine birçok çeşitlemesini yakalayacağımız aşikârdır. Doğal olarak şunu dememiz mi gerekir? The Shining (Cinnet, 1980) filmi Kubrick’in Otto e Mezzo’sudur. Barton Fink (1991) Coen’lerin Otto e Mezzo’sudur. Bu bana göre düşülen diğer bir hatadır. Fellini’nin filmi bir sanatçının - kendisinin!- yaratıcı süreçlerine dair oldukça iyi bir eserdir. Yaratamamanın yaratıldığı bir eserdir. Yaratamamanın etki ve sonuçlarının değil. Lakin her yönetmenin bu konuda film çekmesi, bu konu üzerine eğilimleri, böyle bir kalıp koymamıza ve birçok açıdan hataya düşmemize neden olur. Çünkü verilen örneklerde olduğu gibi bu filmlerin ya da diğer filmlerin böyle bir kavramı ne kadar karşılayabildiği -aslında bu da önemli değil- muamma olmakla birlikte, böyle bir kavramı başka bir filme yakıştırmanın altında yatan yegâne gerçek film yazarının fikir üretmedeki kısırlığı olduğunun farkına varırız. Haliyle sinemada bir ilk olan Otto e Mezzo’nun ne olduğu gerçeğinden onunla ilk kez karşılaşan bir izleyicinin böyle bir filmi nereye koyacağını bilememesinden -ki bizler ilk kez karşılaştığımız bir şeyi mutlak bir suretle belli bir kalıbın içine sokarak onun daha anlaşılır bir şekilde kavranmasını sağlamak, kendimizde farkına vardığımız böyle bir eser karşısında aşağılanmışlık duygusunu, belirsizlik duygusunu yenebilmek için bu türden kolaya kaçma yollarını zihinsel olarak yaratmakta oldukça maharetli varlıklarız- kaynaklı olarak bu türden indirgemeci yaklaşımını diğer anlaşılması zor eserler üzerine yükleyecektir. Yönetmenin ‘zaman’ kelimesini dolaysız olarak kullandığı bu filmde -eğer başka bir filminde kullanmış ise okur yardımını esirgemez umarım- yönetmenin de bir tür yaşlanma etkisi ve bunun belirtileri ile başa çıkma yöntemi olabileceğini düşünebiliriz. Doğal olarak Angelopoulos’un filminin ana karakterinin bir yaşlı şair olması da tesadüf olmasa gerek.

SİNEMA KURGUSUNDA DETERMİNİZM İLKESİ          

Bu bölümde uzun uzadıya sinema kuramlarından bahsetmek yerine Angelopoulos’un sinemasındaki ve bazı diğer filmlerdeki zamansal kurgunun nasıl işlediğine kısa bir anekdot düşmeyi düşünüyorum. Öncelikle bir filmin hayatın tamamını ele alması olanaksızdır. Ancak insanların başka yaşamlara, kültürlere, mekânlara vs. merakı bu sanatı bir tür edilgin voyuerism noktasına getirmiştir. Bunun en güzel örneğini Truman Show (1999, Peter Weir) filminde görmüştük. En basit haliyle seyircinin genel olarak bildiği kurgu zaman perspektifinden bakıldığında yaşamdaki birçok etkinliğin -ki bu aynı zamanda Alfred Hitchcock’un, “Film, hayatın sıkıcı anlarının kesilerek kısaltılmış halidir.” deyişini hatırlatmaktadır- gösterilmemesine ya da gösterilmeye gerek duyulmamasından kaynaklanır. Hitchcock’un yukarıdaki sözünü destekleyen bir diğer sözü yine, “İnsanlara bir dilim kek veriyorum.” şeklindedir. Burada gerçekten hayattaki fazlalıklardan ne kastedildiği muallâktadır. Çünkü her yönetmenin kurgu anlayışı bir insan yaşamını düşündüğümüzde bu yaşantının içerisinden kendilerine göre biçip kestikleri anların yansımasından başka bir şey değildir. (Andrei Tarkovski – Mühürlenmiş Zaman) Okuyucu şunu soracaktır hemen: Neden sürekli bir Hitchcock örneği verilmektedir? Elbette haklı ve yerinde bir soru olarak kabul edebiliriz bunu; lakin Angelopoulos’un sineması ile Hitchcock’un ve onun temsil ettiği sinemanın tamamen karşıt sinemalar olduğunun altını çizmeye gerek yok. Ancak beni bu örneklemeye yönelten şey özellikle Hitchcock’un söylemiş olduğu sözün kendisidir. Doğal olarak Hitchcock hiçbir şekilde uzun plan-sekanslara yer vermez. -Rope (İp, 1948) haricinde- ki bu filmde de bazı nesneler kurgu nesnesi olarak vazife görür. Aynı şekilde zaman kavramı genel olarak Angelopoulos sinemasında tıpkı Marcel Proust’un Kayıp Zamanın İzinde’ki gibi bir Kayıp olan zamanın -Hitchcock’un kesin olarak reddetmiş olduğu haliyle sıkıcı olarak görülen yaşam parçalarının olmaması- bir tezahürü olmasıdır. Eğer Hitchcock’un bahsettiği bu hayattaki fazlalıklar yönetmen için bir önem atfetmiyorsa, bunun tam karşıtını aramak zorunda kalırız ki bu da Angelopoulos ve Tarkovski sinemalarıdır. Haliyle zaman-bellek kavramlarına burada girmiş bulunuruz. Bunlar tam da insan yaşamının kurgulandıktan sonra geriye çıkardığımız kalan anların kurgulanmış olan yapıya hizmet etmesidir ki, her iki kuram ya da anlayış da birbirini tamamlar niteliktedir. Sıkıcı görülen zamanlar insanın düşündüğü ve kayıp zamanlar olarak vakitte insanın öz niteliklerinin değişmeye, dönüşmeye başladığı anlardır.

Sinemada zaman filmlerinin her daim Hollywood sinemasının tekelinde olduğunun farkındayızdır. Ancak buradaki zaman kurgusu olayı ya da paradoksu daha çok geçmişe/geleceğe gidilen bir makine aracılığıyla sağlanırken kimi zaman uzamın bilgisayar teknikleri aracılığıyla değiştirilmesi sonucu da elde edilebilmektedir. Örneğin 1960 yapımı, H.G. Wells’in aynı adlı romanından uyarlanan The Time Machine (Zaman Makinesi) filminde zaman makinesi sabit bir alandadır. Kişi zaman makinesiyle belli bir zamana gideceği vakit yalnızca bu makinenin içine girer ve etrafındaki her şey kendi dönemini yansıtacağı şekilde şekillenir. 2000 yapımı Frequency (Frekans, Gregory Hoblit) ya da 2004 yapımı The Butterfly Effect (Kelebek Etkisi, Eric Bress & J. Mackye Gruber) filmleri yine aynı şekilde yalnızca uzam üzerinden yola çıkarak zamanda görülen etkiler bağlamında yapılmış filmlerdir. Zaman böylece mekâna içkin olarak devinimini sürdürür. Mekân zamandan bağımsız olarak var olamayan bir meta haline gelir ve mekanın içerisinde bulunan her şey determinist bir ilkeye bağlı olarak değişim geçirir. Bu tamamen maddesel bir uzam, dokunulabilen ve dokunulduğu anda da tüketime hazır bir şekilde sunulan kapitalist bir gereç olarak kullanılır. Tam tersi bir durum olarak zamanın kavranılmazlığı yalnızca mekânın değişiminden hareketle mevcut kılınır. Doğal bir güdüyle zamanı kavrayamama nedenimizi mekâna aktarırız ki bu bizi Bergsoncu kuramın izlerine kadar götürür. Filmlerde gördüğümüz bu uzamsal değişimin algısı sadece mekân olarak tasavvur edilse de, aşırıya kaçmamak kaydı ile zamanın değişimlerini gözlemleyebiliriz. Bu açıdan bir ‘zeitgeist’ kavramı mekânın ruhunu yansıtarak bizleri Proust’un belleğinin izlerini sürmemize yardımcı olur.

“İlim dışı şeyleri derinden incelemeğe girişirken mekân ve zaman unsurlarını biribirinden ayırıyor. Süreden sadece zamandaşlığı, hareketten sadece müteharrikin vaziyetini, yani hareketsizliği ele aldığını ispat ettiğimizi sanıyoruz. Burada mekân ile sürenin birbirlerinden ayrılmaları pek açık ve aynı zamanda mekânın menfaatine oluyor.” (3)

(3) Şuurun Doğrudan Doğruya Verileri, Bergson H. (Çev: Prof. M. Şekip Tunç), Milli Eğitim: İstanbul

Bergson’un yukarıdaki alıntısı birçok şeyi özetler nitelikte. O halde şunu sormak gerek: Gerçekten Hollywood’un zaman ile ilgili filmleri ‘zaman’ ile ilgili değil mi yoksa? Kesinlikle yakından uzaktan hiçbir alakaları olmadığını görebiliriz. Filmlerde görebildiğimiz tek şey mekânın değişimi olayıdır. Mekânın menfaati böylece zaman olarak algımızı bir yönlendirme vazifesi olarak işlev görmektedir. Bu işlev yalnızca zamanın değişimini vurgulamaz, zamanın değiştiği algısını çarpıtır, insan zihnindeki zamanı gerçek anlamda silerek yalnızca mekânın içerisinde vuku bulan olayları, değişimleri görmemize neden olur. Olay burada yine kurguya göre şekillenmektedir. Bu kurgu sinemadaki film kurgusundan çok insan zihnindeki kurguyla alakalıdır. Kurgulamaya hazır bir vaziyette olan bir insanın, bir sihirbaz karşısında illüzyon ile kandırılmaya razı olması gibi tüm bunları kabul ederek filmleri izleriz. Böylece ilk sahnede gösterilen bir zaman makinesi ritüeli sonrasında olayların gerçekleşeceği mekân her daim kafamızdaki kurgu sayesinde çift katmanlı olarak şekillenmeye başlar. Bunun nedeni de gerçek anlamıyla kavrayamadığımız zamanın kendisini mekânın içerisinde sermeye çalışmamız ve onu soyut ve şekilsiz bir evren olarak yeniden yaratmak zorunda kalmaktan, somut bir şekle indirgeyip onu anlaşılır, elle tutulur bir kıvama getirme zorunluluğundan kaynaklanır.

Şimdi Hollywood sinemasındaki pop-corn zaman anlatılarını ele alalım: Bu türdeki zaman anlatımları her şeyden bağımsız olarak öznenin nesnelerle olan ilişkisini, nesnelerin dönüşümüyle anlatır. Öznenin hayati olumsallığı bu nesnelerin değişimine bağlıdır. Şayet bu nesneler bizim algıladığımız hallerinden çok değişime tabi tutulurlar. Özne değişmez ve kalıcı bir biçimde bu nesneler tarafından kati suretle değişmeyen bir varoluşa itilir. Özne değişmez, nesneler değişir. Buradan yola çıktığımızda şunu sormamız gerekir: Nesneler neye göre değişmektedir? Öznenin algıladığı bir biçime göre mi yoksa yalnızca zamanın değişen durumlarına göre mi? Bu tür filmlerde adım atarken dikkat etmemiz gereken husus ve düşmememiz gereken hata, nesnelerin öznenin algısına göre değiştiğini vurgulamaktır. Doğal olarak nesneler yalnızca öznenin zaman içinde gezinmesiyle değişirken aslında gerçekten öznenin algısına bağlı bir sürece tabi olmaktan çok zamana bağımlı bir şekilde değişirler. Dolaylı olarak nesnelerin değişmesi sonrasında öznenin zihinsel faaliyetleri ve tepkileri ona göre şekil alır. O halde özne bu tür filmlerde edimi gerçekleştiren -fail- olmasına rağmen onun değişmesini sağlayan şey zamanın kendisi değil, nesnelerin değişimidir. En basitinden bir örnek vermek gerekirse: Back to The Future Part II (Geleceğe Dönüş 2, 1989, Robert Zemeckis) filminin ana karakteri Mcfly 2015 yılına gider ve Doktor özellikle ona hiçbir şekilde hiçbir şeye dokunmamasını tembihler. Ancak Mcfly hırsına yenik düşer ve 1985–2010 yılları arasındaki bütün spor karşılaşmalarının sonuçlarının yer aldığı almanağı alarak 2015 zaman diliminden kendi zamanı olan 1985 yılına gider. Karakter değişmemiştir, nesneler zaman sayesinde değişmiştir. Ancak nesneler haddi zatında dokunulduğunda ve yerleri değiştirildiğinde karakterin yani öznenin yaşamını ve doğal olarak determinist bir ifadeyle yaşamın bütün evrelerinin değişmesine neden olmuştur. En nihayetinde karşılaştığımız şey zamanda yolculuk temasının işlendiği ve bunun Hollywood filmlerindeki yansımasıdır. Zamanın uzamı belirlemesine göre şekillenmiş, var olmuş, değişmiş her nesne dolaylı olarak bu filmlerde öznenin yaşamındaki kırılmalara neden olacak değişimlere sebebiyet verir. Diğer bir anlamda durağan olan öznenin yaşamı devingen olarak kullanılan nesnelerin durumuna bağlanmaktadır. Lakin özne daha sonra bu değişen nesnenin zamandaki yeri neredeyse onu yeniden oraya koymak ya da geleceğin keyfiyeti açısından değişmesini engellemek zorundadır. Burada bizler determinist bir yapıtla baş başa bırakılırız. Maddenin kendisi gelecek ya da geçmiş ile ilgili olabilir, bunun değiştirilmesi ardından gelecek olan bütün yaşamın noktalarını düzlemsel bir şekilde değiştirmeye muktedirdir. Buna basit örnek olarak yine Geleceğe Dönüş filminin ikinci bölümünde Doktor Emmet’ın, Marty’e kara tahtada çizmiş olduğu gelecekten alınan nesnenin geçmişe götürülerek farklı ve daha kaotik bir geleceğin şemasının tebeşirle düz bir çizgi olarak çizilmesi ve bunun ana yoldan ayrılmış diğer bir tali yol olarak belirtilmesi oldukça önemlidir. Bununla ilgili son örneklerimizi verelim.

Bu örneğin henüz gelişmemiş, bir fetüs halini almış örneğini daha aktaralım: Terminator 2: Judgment Day (1991, James Cameron) filminde gelecekten gelen robot henüz oluşturulmamış ve gelecekte yapılacak devrimin ön ayağı olacak John Connor’ı öldürmeye programlanmış bir şekilde gelir. Ancak daha da ilginci aynı şeyi John Connor’ın kendi şimdiki zamanında gelecekten kendisini öldürmeye gelen robotların tasarımcısını ve buna neden olacak nesneyi yok etme bilincini kazandığı anlardır. Doğal olarak burada zaman filmleri kendisini tekrar eden, kendi kuyruğunu yiyen yılan misali sirküler bir paradoks zinciri içerisine mahkûm edilirler. Bu paradokstan kurtulmanın tek yolu mantık hatası olabilecek kullanılan bilinçli bir artı bilgi sayesinde gerçekleşir. Böylece seyirci izlemiş olduğu bu filmlerden zevk alarak, biraz da zihninin yorulmuş olduğu sanısıyla keyifli bir şekilde salondan çıkar.

O halde şu soruyu sormakta bir beis görmüyorum: İnsan neden bu türden filmleri izlemekten keyif alır? Çözebildiği için. Daha da derinleştirecek olursak, zamanı, yani kavrayamadığı şeyi bir çamaşır ipi üzerinde asılmış olarak görüntüleri düzgün bir sıraya göre dizebildiği, bunu anlayabilmek amacıyla zihnini yorup ve sonunda bunu başarabildiğini sandığı içindir. Hemen yakın bir dönemden örnek vermek istiyorum: Wachowski Kardeşlerin Cloud Atlas (Bulut Atlası, 2012) filmini izlemiş olan birçok seyirci ve yorumcu filmin bir daha görülmesi gerektiği konusunda ağız birliği etmişçesine bu söylemlerini dile getiriyor. Neden? Bu daha çok filmdeki kurguların ilk izleyişte bir araya getirilemeyişinden, görüntüler arasında bir bağlantı kurulamayışından kaynaklanıyordur. Çünkü insan zihninde var olan ve sürekli olarak tanımı yapılırken bir çizgi örneği verilen şu ‘zaman’ kavramını algılayamayışımız ve bunun çözüldüğü anda isteğimizin doyurulmuş olmasıyla birlikte gelen huzur ve mutluluğa olan ihtiyacımızdan kaynaklanıyor. Cloud Atlas filmini bu arada çok beğendiğimi ancak bu beğeninin kurgudan kaynaklı olmadığının altını çizmek istiyorum. Böylece Hollywood menşeli zaman kavramı üzerinde kafa yormamızı sağlayan şeyin yalnızca düz bir çizgi üzerinde algılamayı sevdiğimiz gidiş gelişlerden başka bir şey olmadığını görebiliriz. Kurgusal anlamda baktığımız zaman, ‘zaman’ kavramının mekâna içkin olduğunu, bu da algının kavranmayan zamanı mekânın içerisine yerleştirdiğini görüyoruz.

O. Henry’in Anadan Doğma Diktatör (Say Yayınları) adlı hikâyelerinin toplandığı kitaptaki bir öykünün adı Kader Yolları’dır. Henry’in bu öyküsünde genç bir şair! bir kavşağa gelir. Ve bu kavşak farklı üç yolun karşımıza çıkmasına, aynı zamanda her yolun hikâyesinin anlatılmasına vesile olur. Yazar her defasında farklı bir yol seçer, soldaki yola girildiğinde şair ölür, sağdaki yola girdiğinde, ortadaki yola girdiği zaman da aynı şekilde hazin sonla karşılaşır. Ve her defasında farklı olaylar aynı karakterlerin farklı rollerde olmasına rağmen her defasında ölür ancak ortadaki yola girdiğinde intihar eder. En nihayetinde farklı olay örgüleriyle, bir kurmaca ile bir araya getirildiğinde seçimin hangi yönde olduğunun bir önemi kalmamaktadır. Bergson’un aynı şekilde böylesine bir eyleme karşı çıktığını ve deterministlere bu alanda karşı çıktığını görmekteyiz. Pek tabi olarak fiziksel kanunlar yolu ile maddenin bir sonraki gelişimini ya da hareketini tasavvur etmek kolaydır lakin şuur halleri ya da Bergson’un deyimiyle psikolojik determinizm bundan çok daha farklı bir mecrada bulunmaktadır.

“Psikolojik determinizm, en sarih ve en son şekli ile ruhun tedaici bir telakkisini gerektirir. Bu telakki şimdiki şuur halinin önceki şuur halleriyle taayyün ettiğini tasarlar, bununla beraber burada kuvvetlerin muhassalası tarsında kesin bir zaruret olmadığı pekala sezilir. Çünkü birbirlerini kovalayan şuur halleri arasında bir keyfiyet farkı ve bu fark dolayısıyla bunlardan birinin diğerine sebep olduğunu a priori olarak çıkarmakta daima başarısızlığa uğranacaktır.” (4)

(4) Şuurun Doğrudan Doğruya Verileri, Bergson H. (Çev: Prof. M. Şekip Tunç), Syf: 143 Milli Eğitim: İstanbul

Bergson’un burada ortaya koymak istediği şey şuurun nesnelerden bağımsız olarak nesnelerin etkisi altında kalmadan belli bir şuur halinin de ardılı veya öncülü olacak şekilde kişinin ‘istemeyi isteyebileceği’ şeklinde de ortaya çıkabileceğini ifade etmektedir. Determinizmde ise daha çok dış mihrakların etkisi sebebiyle verilen kararların bir sonraki verilecek kararları nasıl etkileyebileceğini altını çizerek buna karşı bir savunma mekanizması geliştirmişlerdir ki bunun örneği Hollywood sinemasındaki zaman filmleridir. Ancak Angelopoulos filminde dayanağımızı ortaya koyabileceğimiz durumların farkı buradan fışkırır. Aleksandre (Bruno Ganz) evet belki de dış güçlerin baskısı nedeniyle harekete, devinime, sürgüne maruz bırakılmıştır ama pekâlâ annesini ziyaret ettiği sahnede sürgünün kendisinin seçimi olduğunu öğreniyoruz. Bu materyalist diyalektiğe bir karşı çıkış noktası bile kabul edilebilir, fakat burada ayırdına varmamız gereken nokta şuur hallerinin yalnızca öznenin şuuruna etki etmesi ya da bunun sonucundaki eylemler değil -ki insan bir makine, otomat değildir- kendi seçimlerinin özgür veya değil, olmasıdır. Bu biraz da bizleri Oblomov’a, Sisifos’a kadar götürecek, yaşamın evetlenmesi mi ya da olumsuzlanması mı sorusunu sormamıza ve en nihayetinde varoluş problemine dönmemize vesile olacaktır -ki filmin varoluşun kendisi ile hiçbir ilgisi ve alakası bulunmamaktadır. Nietzsche’de gerekircilik veya teleolojiye karşı savında buna hem Bergson’un hem de verdiğimiz örneklerin -ki Bergson’un karşı çıktığı İngiliz ahlakçıların başında gelen Mill’in görüşlerine de bir karşı sav olarak okunabilir:

“Bir şeylerin düzenli olarak meydana geldiği ve hesaplanabilir şekilde meydana geldiği gerçeğinden muhakkak meydana geldiği sonucu çıkmaz. Bir miktar gücün kendini her halükarda belirlemesi ve iletmesi onu ‘özgür olmayan istenç’ haline getirmez, onu ilk kez olayların içinde yorumlayan biziz. Olayların formüle edilebilir karakterini, olayların üzerinde hüküm süren bir gerekliliğin sonucu olarak yorumladık. Ancak belirli bir şey yapmakta olduğum gerçeğinden hiçbir şekilde bunu yapmak zorunda olduğum sonucu çıkmaz.” (5)

(5) Güç İstenci, Nietzsche F. (Çev. Nilüfer Epçeli) Syf: 360, Say: İstanbul

Sonuç olarak burada determinizm sonucun mutlak bir nedeni olması gerektiği inisiyatifinden yola çıkarak kaderci bir ağa yakalanmıştır. Burada amaç bunu nedensellikten kurtarabilmektir. Nietzsche de buna ‘Neden?’’ sorusunu ele alarak başlamıyor mu? Ya da ‘Amor Fati’nin karşılığına denk gelmiyor mu? Nedensellikten, determinist ve teleolojik bir anlayıştan azade bir ‘Neden?’ sorusudur bu. Tıpkı filmdeki Aleksandre’nin geçmişiyle hesaplaşmak ya da onu sorgulamak yerine onu olduğu gibi bırakıp geçmişini bir kendine yolculuk olarak algılaması ve yazgısını kabullenmesi [Amor Fati] demek değil midir? Ya da Heraklaitos’un da altını çizdiği, “İnsanın karakteri kaderidir.” sözü bunu yeterince özetlemiyor mu?

1. BÖLÜMÜN SONU

Orhan Miçooğulları

kusagami@sanatlog.com

Yazarın diğer yazılarına ulaşmak için tıklayınız.

Yedinci Sanata Selam Çakan Bir Film: Uvertür

“Zaten drama da sıkıcı kısımları atılmış yaşamdan başka nedir ki!” (Alfred Hitchcock)

Sinema sanatının belki de en önemli yanı azda özü verme ilkesi ile birlikte şekillenen yoğunluk ve devingenlik ilişkisidir. Üretilen onlarca film arasında, meselesi olan, sıradan ve basit görünümünün altında dramatik bir öykü taşıyan senaryolar maalesef çok az kaşımıza çıkmaktadır. Popüler kültürün şekillendirdiği bir film endüstrisi, seyirciyi dozajı yüksek katharsislerle şekillendirmeye çalışıp hayallerin pazarlanmasına yönelik bir kurgu estetiği ile yönetmektedir. Bunun dışına çıkmak aslında bir anlamda yedinci sanatın kendi kimliğine kavuşmasını sağlamaktır. Popüler mecralarının dışında, kendilerine çoğunlukla bazı festivallerde yer bulabilen yoğun “emek” ürünü oldukları belli olan filmlerden birisini konu alacağım sizlere.

uvertur-filmi-elestirisi-sanatlog.com

20’nin üzerinde kısa film, video ve tanıtım filmi çeken Alpgiray M. Uğurlu’nun ilk uzun metraj denemesi olan, senaryosu Uğurlu ve İlke Keleşoğlu tarafından yazılan Uvertür.

Film, ilk kez 32. İstanbul Film Festivali, Yeni Türkiye Sineması Seçkisi kapsamında izleyicisiyle buluştu.

 “Tıbbi mümessil Atıf, yıllardır hastalığına derman bulunamayan yatalak annesi Sultan´la beraber yaşamaktadır. Hemşire Hanife, annesinin bakımına yardımcı olmak için her gün eve gelir, akşam Atıf işten döndükten sonra evden ayrılır. Atıf gece yarısı iş yerinden gelen telefonla uykusundan uyanır ve kendisini arayan doktoru havalimanından almak için hazırlanır. Evden çıkmak üzereyken annesinin inlemelerini duyar, gitmekten vazgeçer. Rutinini kırdığı o gün, Atıf´ın yaşamının uvertürüdür.”

Yukarıdaki anlatım filmin tanıtım metninden alıntı. Özetlenen durum basit bir görünümün altında sürprizlere ve olaylara neden olabileceğini göstermesi bakımından merak uyandırıyor.

Özellikle genç sinemacılarının çoğunda olduğu gibi tek filmde her şeyi anlatma takıntısı olmayan filmin kendine has bir sade ve etkileyici sinema dili var.

Yazının başında değindiğim gibi sinema sanatının en önemli özelliklerinden birisi olan yoğunluk ve devingenlik ilişkisi, filmde dramatik bir öykü etrafında oluşan olaylar dizisi ile başarılı bir şekilde kurgulanmış. Sürenin ekonomik kullanımı filmin içyapısına da yansıyarak, dilde de ekonomik bir anlatım tercih edilmiş. Diyalog örgüsü sıkıcı olmamakla beraber asal karakter Atıf’ın psikolojik yapısını ortaya sermesi bakımından gayet işlevsel bir şekilde oluşturulmuş.

Filmlerin çoğunda gördüğümüz, bir sürü kişinin gereksiz bir şekilde konuştuğu, sadece senaryonun uzatılması için zorunlu olarak konulan gereksiz ve işlevsiz bir tek sahneye sahip olmayan uvertür bu yönüyle de “ayrıksı” bir film olduğunu hemen belli ediyor.

Atıf, geçimini mümessil olarak sağlayan, gündelik hayatın makineleşmesini fazlasıyla yaşamakta olan ve yaptığı iş nedeniyle menfaat ve çıkar ilişkilerini sürekli korumak zorunda olan bir modern (!) insan örneği. Tektipleşen hayatının en önemli kamburlarından birisi ise yatalak annesine bakmak zorunda olması. Anne-oğul ilişkisi üzerinden psikolojik bir okumaya açık olan bu durumun Atıf’ın kişiliğinde yarattığı travmatik durum, işi bırakma kararı vermesi ve annesinin mektubunu bulmasından sonra, mektupta yazanların peşine düşmesi ve kardeşleriyle görüşmeye çabalaması sonucunda ortaya çıkar.

Otomatik olarak programlanmış hayatında annesinin hastalığı nedeniyle yaptığı küçük bir değişiklik onu psikolojik olarak yaşadıklarıyla yüzleştirmeye başlar. Sorgulamalarla ilerleyen olaylar Atıf’ın kendi içindeki gerçek “Atıf”a ulaşmasını sağlar.

Filmin düşünsel boyutu “Atıf” karakterinde ortaya çıkar. Modern bireyin yaşadıkları ve yaşamak zorunda oldukları ile yüzleşmelerinin önündeki engeller…

Film zaten tamamen bir karakter filmidir. Filmin başından sonuna kadar Atıf kişisi merkezli ilerleyişi ve durumun değişime uğraması ile beraber karakterinde değişim dönüşüm yaşaması dramatik yapıyı kuvvetlendiren önemli bir nokta. Karakter yapılandırılmasındaki inandırıcılık boyutu gerek senaryoda gerekse de oyunculukta başarılı bir şekilde ortaya çıkıyor. Yani, Atıf’ın yaşadıklarına karşı tavrı, tepkileri, düşünsel boyutu ortaya çıkaran konuşmaları, psikolojik derinliği ile yapılandırıldığı net bir şekilde belirginleşiyor.

Filmin, ana öyküsü içerisinde birçok gönderme ve yan anlatımlara açık bir yapı gözlemlenmekte. Atıf’ın mesleğine karşı yabancılaşması, özellikle çevresindeki herkesin yaptığı işin ne kadar güzel bir iş olduğuna kendisini inandırmaya çabalamaları ve onlara karşı takındığı ya da takınmak istediği tavır gittikçe Atıf’ı yalnızlaştırmakta ve tutunamayan bir karaktere dönüştürmektedir. Her şeyin kaybedildiği zaman özgür olunabileceği düşüncesi temelinde bir yaklaşım gözlemlenmektedir.

Ayrıca Atıf’ın patronu ile konuşmalarında verilmek istenen “kapitalist sistem” eleştirisi hedefini başarıyla bulmaktadır. Beyaz yakalı kölelerle çevrili olan günümüz dünyasında özellikle bu kesimin yaşadığı, işine karşı olan yabancılaşma ortaya serilir. Patronun müşteri olarak gördüğü doktor hakkında söyledikleri ve devranın dönmesi için “oynamak” zorunda olduğunu ifade etmesi günümüz iş ilişkileri hakkında trajik bir fotoğraf ortaya koymaktadır

Atıf’ın annesinin yatalak ve derdine çare bulunamayan bir hasta oluşuyla, kendisinin bir ilaç şirketi mümessili olması arasındaki ironi ise, vahşi ilaç sanayisine bir gönderme olarak değerlendirilebilir.

Atıf’ın ortaya çıkan mektup hakkında abisi ile görüşmeye gitmesi ve abisinin ona karşı serinkanlı yaklaşımı Atıf’ın gerçeklerle bir kere daha yüzleşmesini sağlar. Bu olaylar başına gelmeseydi gerçeği bu denli göremeyecek olan Atıf umutsuz bir şekilde kardeşlerinden medet ummayı bırakır. Abisinin fal bakarak geçimini sağlaması ve tüm gelen insanlara aynı şeyleri farklı biçimlerde söylüyor olması da yine modern insanın son duraklarından birinin psikiyatri kliniği, diğerinin de falcılar olduğunu kanıtlıyor.

Özellikle, Atıf’ın doktorla yaptığı görüşmede, içeride olan bir hastanın sosyal güvencesi olmadığı için ilaç alamayacak olması, doktorun hastaya olan soğukluğu ve bunun neticesinde Atıf’ın kendi ilaç numunelerini hastaya vermesi, bazen onlarca sayfada anlatılabilecek bir sorunun sinema sanatıyla kısa bir sürede ortaya serilmesini göstermesi bakımından ilginçtir.

Sistem eleştirisi yapmanın öyle kör göze parmak şeklinde değil de olayların ve durumların içine yerleştirilerek yapılması bakımından “uvertür” önemli bir örnek teşkil etmektedir.

Filmde dramatik mantığın neden-sonuç ilişkisi üzerinden ilerleyen yapısı, hep dramatik olanın peşinde ilerlemektedir. Atıf’ın kendisiyle, annesiyle, bakıcıyla, kardeşleriyle, patronuyla olan ilişkisi hep bu düzlemde, ilginç ve inandırıcı bir boyutta ilerlemektedir. Tutarsız ve anlamsız bir ilişkiler düzeni görülmemektedir. Aynı zamanda merak ögesini diri tuttuğu için seyirciyi sıkmamaktadır. Dramatik yapının olmazsa olmazı olan “çatışma” filmde asal karakter Atıf’ın kendisiyle olan çatışması, diğer insanlarla olan çatışması ve sistemle olan çatışması şeklinde üç boyutlu olarak yapılandırılmıştır. 

Filmin durum-afmosfer ilişkisi ise ayrıca üzerinde durulması gereken bir konudur. Durum kendi başına statik, durağan bir görünüm oluşturur. Buna dinamizm kazandıran ise olaylar dizisi ile gelişen iç aksiyondur. Kaotik bir atmosferin resmedildiği filmde, genellikle dış çekimlerde yağmurlu zamanların kullanılması filmin düşünsel seyri ile ilerleyen psikolojik durumun yansıtılmasını sağlamıştır. Tüm bunlar filmin genel bütünlüğü içerisinde durum-atmosfer diyalektiğinin sorunsuz bir şekilde gösterilmesine katkı sunmuştur.

Yönetmenin, her sahnede bilgi veren ve atmosfer oluşturan bir yöntem uyguladığı görülmektedir. Yalın ve işlevsel şekilde kurgulanan tüm sahnelerde bu temel nokta üzerinden var edilmiştir. Mekân, dekor, aksesuvar kullanımları hem öyküye, karaktere ve kişilere uygun olarak yapılandırılmıştır. Dil ve anlatımdaki ekonomiklik gibi sahne etmenlerinin kullanımında da başarılı bir şekilde gerçekleştirilerek fazlalık ya da eksiklik taşımamaktadır.

Diyalektik bir organizasyon olan sahnelerin iç tutarlılığı, karşıtlık ve çelişkilerin ortaya serilmesi ve durumun yansıtılması açısından işlevsel şekilde kurgulanmış. Sahne bölümlemeleri olaylar dizisini ortaya çıkaran bir yapı düzleminde oluşturulmuştur.

Yapısal olarak sahneler, fiziksel aksiyondan çok, öykünün gelişimine paralel bir şekilde iç aksiyonlarla ilerler. Filmde yer alan kişilerin büyük bir çoğunlunun davranışlarında fiziksel aksiyon ve dış aksiyon diyalektiğine uygun bir şekilde yapılandırılarak neden sonuç bağı gözetilmiştir.

Öyküde Atıf dışında herkes kendi rutinini yaşamaktadır. Patronu, doktor, kardeşleri, bakıcı, bakıcının arkadaşları, kimse bu rutini değiştirmeye niyetli ya da istekli değildir. Herkes hayatta kendisine verilen rolleri başarılı bir şekilde oynamaktadır. Öyküde rol yapmayan ve gerçeği simgeleyen sadece yatalak annedir.

Kendi rutinin dışına çıkan ve her şeyi göze alan Atıf’ı ucu açık bir son beklemektedir. Son sahnede arabaya binerken yine yağmur yağması iki uçlu bir ip gibidir. İpin bir ucu özgürlüğe, bir ucu ise belirsizliğe yol almaktadır…

Bazı filmler içinizde bir şeylere dokunur, anlam veremediğiniz bir duygu yoğunluğu yaşarsınız ya, “Uvertür” işte böyle bir film.

Sanat mecrası çok geniş bir alan, bir yanda “çok satan, çok izlenen” olma olgusu etrafında gelişen bir pazar ekonomisi ve diğer yanda kendi dünyasında yaptığı işi bir oyuna çeviren yel değirmenlerine karşı kılıç sallayanların hikâyesi… Filmde emeği geçen ve Don Kişot’luğa soyunan herkesi yürekten tebrik ediyorum.

Filmin Künyesi:

UVERTÜR | OVERTURE | Yönetmen: Alpgiray M. Uğurlu / Senaryo: Alpgiray M. Uğurlu, İlke Keleşoğlu / Oyuncular: Burak Türker, Tuba Ölçener, Özgen Gönan, Yücel Yüksel, Cafer S. Hadimioğlu, Doğuş Akyuz, Mustafa Şimşek, Ömer F. Yıldırım, Gözde Kısa / Türkiye / 2013 / HDCAM / Renkli / 90´ / Türkçe; İngilizce altyazılı.

Serkan Fırtına

serkanfirtina35@gmail.com

Yazarın diğer yazılarını okumak için tıklayınız.

« Önceki SayfaSonraki Sayfa »