SanatLog-Mahsa & Marjan Vahdat Röportajı

Vahdat Kardeşler, gündemine ilk defa Norveç’in en prestijli müzik şirketi KKV’nin toparladığı “Axis of Evil” adlı, İran, Irak, Filistin, Afganistan, Kuzey Kore, Suriye ve Küba’dan gelen ninnilerin bir araya getirildiği çalışmada karşımıza çıktı. ile güzel bir ahenk yakalayan müzik şirketi direktörü Erik Hillestad, bu birlikteliği irdeleyip sürdürmeye karar verdi. Bunun ilk meyvesi “” adı altında gerçekleşti. Albüm, İtalyan Konsolosluğunun İran’daki yazlık binasında gizli bir konserin bin bir zorluklarla elde edilen kaydının üretimi. Gizli diyorum, zira İran’da hala solistlerin karma bir seyirci önünde performans gerçekleştirmeleri yasak. Albüm beklenenin üstünde olumlu eleştiriler ile kucaklandı ve bir anda kardeşler konser vermek üzere yurtdışına davet edildi. İranlı kadınların sesi gibi bir öncü misyona soyunan Vahdat Kardeşler 2008 sonunda çıkan “I Am Eve” adlı çalışmalarıyla yine 11. yüzyıl şiirlerine uzanarak Dünya Müziği severleri memnun etmeyi başardı. Türkiye’de prömiyerinin Açık Radyo’da gerçekleştiği bu cesur müzisyenleri İran’da yakaladık ve siz SanatLog okurları için sanal olarak söyleştik… SanatLog.com

SanatLog: Müzik yapmaya başladığınızda uluslararası bir tanınmışlığa ulaşabileceğinizi hiç düşündünüz mü?
Kesinlikle hayır.

SanatLog: Müzisyen olacağınızı ne zaman anladınız, bunu ne zaman fark ettiniz?
Müzik eğitiminin içimizde ne kadar önemli bir yere sahip olduğunu fark ettiğimiz an ve Tahran’da ilk verdiğimiz gizli konserden sonra…

SanatLog: hakkında ne kadar bilgi sahibisiniz? Takip ettiğiniz veya beğendiğiniz sanatçılar var mı?
Türk geleneksel müziği ile rahatlıkla bir bağ kurabiliyoruz; zira her iki ülkenin de müziği benzer kökten çıkıyor, Türk ve Pers müziğinin zenginliği aynı kaynaktan geliyor. Bizim için Türk kültürü ve müziği yüreğimizde tüm samimiyetimizle hissettiğimiz bir unsur. Özellikle Doğan ve ’i çok beğeniyoruz.

SanatLog: İran’daki son durumu göz önüne alırsak sizce kadının toplumdaki varoluşunda iyileşme var mı?
Eğer varsa bile bu kesinlikle kadınların çabaları sayesinde. Rejimden İranlı kadınlara karşı en ufacık bir destek yok.
Gün geçtikçe kadın karşıtı kanunların ve utanç verici sosyal halk sınırlamalarının daha da kötüleşmesine rağmen aile içerisinde kadınlara ve onların haklarına karşı olumlu bir hava esiyor. Zira onlar var olan sorunların daha bir farkında. İran’da var olan tüm yasalar kadını ikinci sınıf bir insan olarak kabul etmesine rağmen kadın aktivistler bunun aksi için oldukça emek sarf ediyor. Bu tür hareketlere artık aile içinden erkekler, toplumun farklı geçmişinden gelen kadınlar, ki bunların arasında dini bütün ailelerden gelenler de var, destek vermekte. Artık birçok erkek dengeli bir toplumun var olabilmesi için kadın ve erkek arasında eşitlik olması gerektiğini algılamaya başladı.

SanatLog: Herhangi bir biçimde politik olarak kızgın mısınız? Yoksa her şeyin sadece sevgi ile çözümlenebileceğine mi inanıyorsunuz?
İran’da kadınlara karşı uygulanan utanç verici tavırdan dolayı elbette kızgınız. Mevcut olan birçok yasanın ne kadar haksız olduğunu gördükçe kızıyorsunuz ancak bu kızgınlık hiçbir zaman meselemizi savunmakta önümüze geçmedi; aksine bizlere öne atılımlar yapabilmemiz için daha bir şevk, motivasyon kazandırdı. Evet, muhakkak karşılıklı sevgi ile bu durum da çözülebilir.

SanatLog: İlk resmi albümünüz “Songs from a Persian Garden”ın doğmasına neden olan, gizlilik içerisinde Tahran’daki İtalyan Konsolosluğunun yazlık bahçesinde verdiğiniz suare canlı konser hakkında ne tür anılarınızı bizimle paylaşmak istersiniz?
Öncelikle unutulması mümkün olmayan muhteşem bir anı oldu bu konser her ikimiz için de. Hayatımızda ilk defa karma bir seyirci önünde herhangi bir kısıtlama olmadan müziğimizi icra edebilmek inanılmaz bir duyduydu. Varsayalım böyle benzer bir konseri halka açık bir yerde vermek isteseydik (ki bu mümkün değil; zira biz kadın sanatçılarız), öncelikle birçok devlet kurumundan, kültür bakanlığından her konuda ve aşama hakkında izin almamız gerekirdi. Okunacak şiirden müziğe, arka planda kullanılacak dekordan en ufacık ayrıntıya kadar resmi kurumlardan onay alınması gerekirdi. Bu haksız kısıtlamalardan dolayı İtalyan Konsolosluğundaki gizli konser için izin almadık ve başımızı örtmek mecburiyetinde kalmadan, istediğimiz ve beğendiğimiz, sadece bizim seçtiğimiz şiirleri okuyup müziği çaldık. İtalyan Konsolosluğu tarafından korunan bu Pers bahçesinde öyle özgür, rahat ve en önemlisi güvendeydik ki bu ilham veren güzel bahçeyi doyasıya yaşadık. O gecenin bir diğer önemli anısı ise ninnilerimizi Norveçli ve İranlı müzisyenlerin desteği ile orada çalışanlara, sokaktan geçenlere, zira konser mekânı açıktı, dinletebilmiş olmaktı.

Mahsa & Marjan Vahdat

SanatLog: Kendinizi İranlı kadınların sesi olarak görüyor musunuz?
Evet, bence birçok İranlı kadının umudu, aşkı, hüznü ve özgürlük duygusu bizim gırtlağımızda.

SanatLog: İranlı bir kadın sanatçı olmanın zorlukları tam olarak nedir?
Çok zor; özellikle ülkeniz içerisinde sizi dinlemek isteyen milyonlarca kulağın olmasına rağmen yasaklanmanız… Kadın sanatçıları engelleyen güç aslında doğa ile kavga içerisinde. Güzellik bir Tanrı vergisi ve bunu yasaklamak gerçek ile kavga etmektir. Ancak inanıyoruz ki kadınlara karşı uygulanan bu utanç verici kanunlar sonsuz olmayacak ve birgün herkes istediği gibi sanatını icra edebilecek. Şunun da hemen altını çizmekte yarar var: Koşullar ne olursa olsun, sanatçı olmak çok güzel bir duygu. Bu sadece bir iş değil, bu yaşadığınız ve var olmanızı sağlayan bir kavram ve inanın hiçbir güç veya kimse bunu sizden koparamaz. Bir sanatçının şarkı söylemesini yasaklamak, bir insanın doğal olarak içinden gelen ağlamasını veya gülmesini yasaklamak gibi. Eğer bir daha hayata gelirsem şu an bulunduğum koşuldan daha kötü bir ortamda dahi yine sanatçı olmak isterdim. Ne kadar üzücü ki günümüz İran’ında ne radyoda ne de televizyonda bir kadın sesi duyamıyorsunuz. Bu, devrimden sonraki İran toplumunda var olan dengesizliklerden sadece biri.

SanatLog: Kadın sanatçıların hiçbir şekilde konser vermesi mümkün değil mi?
Karma bir seyirci önünde solo bir konser vermek hala yasak, ancak bunu sadece kadın matinelerinde yapabiliyorsunuz. Kadın sanatçılar karma bir seyirci önüne çıkabiliyor, ama böyle durumlarda solist her zaman bir erkek olması lazım ve kadının arka planda bulunması gerekiyor. Fakat tüm bunların olabilmesi için yine inanılmaz bürokratik işlemler, izinler gerekiyor.

SanatLog: Ne zaman sınırları aşıp uluslararası bir sanatçı olduğunuzu fark ettiniz?
İran dışında konser vermek üzere prodüktörler tarafından davet edildiğimizde. İran dışındaki müzikseverlerden gelen olumlu eleştiriler bize inanılmaz güven verdi ve böylece birçok farklı milliyetten sanatçı ile çalışma imkanı yakaladık. İlk deneyimimiz Yeni Delhi’de Hintli sanatçılar ile verdiğimiz konserler oldu. Daha sonra “Lullabies from the Axis of Evil” projesinde yer aldık ve bunu Norveçli sanatçılar ile yaptığımız ”Songs from a Persian Garden” albümü ve çok değer verdiğimiz müzik birliktelikleri takip etti.

SanatLog: Müziğiniz her zaman çok renkli, özellikle şiirsel ve mitolojik oldu. Her yeni albümünüzde bir kavram içerisinde kalmak için emek veriyor musunuz?
Çok teşekkürler. Kendimizi yeni bir biçimde ifade etmek için temel kavram içerisinden pek dışarı çıkmıyoruz. Yaptığımız müzik ve proje ile yaşıyoruz ve ilhamımızı geleneksel ve bölgesel müziklerden alıyoruz. Tüm bunları kendi müzik ifademiz ile gerçekleştirmeye çabalıyoruz. Her zaman enstrümantal olarak yeni açılımlar getirmeyi ve Pers müziği repertuvarımızı yeni bir çehre ile ifade etmeyi hedefliyoruz.

SanatLog: Yeni albümünüz “I am Eve” hakkında biraz bilgi alabilir miyiz? Örneğin ne tür koşullarda kaydedildi?
“I am Eve”, müziğimizde denediğimiz yeni açılımlarla hepimiz için müziksel bir serüven oldu. Albüm, Mahsa’nın eşi Atabak Elyasi ile birlikte dört yıllık bir çalışmanın sonucu.
Müziği kendi dilimiz ile nasıl dramatikleştirebileceğimizi denemek istedik ve ilhamımızı her zaman olduğu gibi geleneksel ve bölgesel müziklerden aldık. Tüm vokalleri ev stüdyomuzda, tüm enstrümantal kısımları ise Tahran’da eski bir stüdyoda kaydettik. Albümün son aranjmanları ve mikslenmesi Oslo ve Stockholm’de gerçekleşti. Bu projeye başladığımızda hiç yayınlanabileceği aklımıza gelmedi, zira ilk çıkış noktamız kendi edebiyatımızı müziğimiz ile birlikte korumaktı. Önceliğimiz bu eşsiz eserleri korumak oldu, o zaman bir albüm basılması aklımızda yoktu; ama bu, çalışmamızı hiç engellemedi. Norveçli müzik şirketi KKV bu çalışmalarımızı bir albüme basacağını söylediğinde çok sevindik. KKV’nin müzik zevkini çok takdir ediyoruz, onlar kesinlikle dünyada neler olup bittiğinin farkında olan bir kurum.

Mahsa & Marjan Vahdat 2

SanatLog: Bildiğim kadarıyla Rumi’ye karşı ayrı bir özel ilginiz var?
Nasıl olmasın, onun şiirlerinin yüce bir tutku ile beslendiğine inanıyoruz. Biz onun şiirleri ile büyüdük, ayı zamanda elbette Hafez ve diğer klasik şairleri de okuduk. Onların şiirleri zerre kadar ayrımcılık olmadan tüm insanlık için hayatın özgürlüğü, aşk ve saygı ile dolu. Şiirlerindeki kavram yüzyıllar boyunca var olan tüm riyakarlık ve haksızlığa dayanmış ve dayanabilecek nitelikte.

SanatLog: “Axis of Evil” projesinde uluslararası kadın sanatçılar ile çalışmak nasıl bir duyguydu?
Bahsettiğimiz gibi bu proje bize birçok kapı ve güzel olasılıklar açtı. Diğer ülkelerden gelen kadın sanatçılarla birlikte söyleyebilme imkânı ve müziğin arkasındaki barış mesajını müzikseverlere iletebilmek bizi çok mutlu etti. KKV ve Erik Hillestad ve Knut Riersrud gibi Norveçli eşsiz sanatçılar ile çalışmak ayrıcalıklıydı. Tüm dünyadaki annelerin toplu sesi olup, “ülkeler düşman olsa bile topluluklar dost olabilir” barış mesajını vermek çok yüce bir görevdi. En saf ve doğal müziksel ifade olan ninnilerin yer aldığı bu albüm ile birlikte insani mirasa sahip çıktık.

SanatLog: “I am Eve” yürek söken dönemi ele alıyor. Bu albümle birlikte müzikseverlere ulaştırmak istediğiniz mesaj nedir?
Bir kadının sesini kafeste tutmanın imkânsız olduğunu göstermek istiyoruz. Bundan dolayı yapılan baskılar ve kısıtlamalar saçma. Albümün kapağında da bir mesajımız var, buradaki heykel yüz yıllardan beri ayakta duran bir kadın figürü, hala güzel ve hala sağlam. Geçen yüzyıllar boyunca kadınlığın sembolü olan bu heykel aynı zamanda kadın sesinin sonsuz ve her zaman duyulacağının bir göstergesi.

SanatLog: Müziğinizi bir tarz altında sınıflandırıyor musunuz?
Kendimizi sınıflandırmayı istemiyoruz açıkçası. Bu işi eleştirmenlere bırakmakta yarar var, ancak internette bir sitede bir kritiğin bizim müziğimize “neo-geleneksel” tanımını yaptığını okudum, bu tanım bize sıcak geldi.

SanatLog: Ticari ve promosyonel bir araç olarak internet hakkında ne düşünüyorsunuz, özellikle Dünya Müziği sanatçısı bakımından?
İnsanların müziğimize ulaşmalarının kolaylığı bakımından özellikle çok güzel internet. Dükkanda bulamayacakları albümlerimize internet sayesinde ulaşabiliyorlar ve böylece daha geniş bir seyirci kitlesine ulaşabiliyoruz.

SanatLog: Son olarak Türkiye’ye gelip bir konser verme planınız var mı hiç ufukta?
Hazırda bir şey olmasa bile, elbette Türkiye’ye gelip konser vermeyi çok isteriz. İstanbul özellikle inanılmaz bir şehir ve çok güzel. Müziğimizi olabilecek kadar duyurmak isteriz.

Röportajı Gerçekleştiren:
muzik@tikabasamuzik.com

EK;

Örnek Çalışmalar:

(Flashplayer’ın sağına tıklayarak dinleyebilirsiniz)

1) Mahsa & Marjan Vahdat – Sotooh (Kabootar)

Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.

2)  Mahsa & Marjan Vahdat – Esharate Nazar

Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.

SanatLog-Toumani Diabaté Röportajı

Yoğun dünya turnesi arasında kendisini İstanbul’da yakaladık ve siz Dünya Müziği severler için Toumani Diabaté ile söyleştik. SanatLog

SanatLog: Kora Enstrümanı eskiden beridir bazı ülkelerde hala pek bilinmiyor. Röportajımızın başında biraz koranın geçmişi hakkında bilgi verebilir misiniz?
Toumani Diabaté: Kora ile sunduğumuz geleneksel şarkılar o kadar eski şarkılar ki, birçok dinleyicinin iyi bildiği batı klasik müziği eserlerinden bile eski bir geçmişi var… Aslında diğer enstrümanlara rağmen daha çok kişiye ulaştığında herkes birçok batı enstrümanından daha geleneksel ve hiç yabancı olmadığını fark edecek… İyi müzik dinleyicileri bunu fark etmeye başladı bile…

SanatLog: Ebeveynleriniz Ulusal Enstrüman Topluluğunda yer alan müzisyenlerdi ve müzik gelişiminizde mutlaka doğrudan etkileşimleri olmuştur. Anne ve babanız müzik kariyerinizde size bir yol çizdi mi yoksa sizi kendinizle baş başa özgür mü bıraktılar?
Toumani Diabaté: Babamın müzik doğasında vardı ama ben babamı o kadar az görebiliyordum ki…Belki genlerimde taşıyordum diyebilirim ama daha doğrusu yetiştiğim çevrenin bu büyüleyici kora müzikleriyle çevrelenmesi benim gerçek motivasyonumdu, babamdan uzak olduğumu saklamıyorum çünkü hep seyahat etmek zorundaydı… Hem annem hem babam zaten müzikle meşgullerdi ve ben müziği kendimde buldum…

SanatLog: Hiç şüphesiz böyle bir ebeveyn sayesinde birçok farklı müzik dinlediniz. Böyle bir müzik zenginliği içerisinde olmanız korayı kendi kendinize öğrenmenizde size ne kadar katkısı oldu?
Toumani Diabaté: Aslında bu konuda mütevazı değilim çünkü bunun bana Tanrı’dan bir hediye olduğunu düşünüyorum. Bulunduğum çevrenin bu müzikle dolup taşması elbette beni etkilemiştir ama ben bu müziği keşfetmekten çok bu müziğe doğduğumu düşünüyorum; bana bu müziklerle kendimi ifade etmek çok doğal geliyor…

Toumani Diabate

SanatLog: Çok genç yaşta hâlihazırda dönemin ünlü isimleriyle müziksel işbirliğine girmiştiniz; müzik yapmaya başladığınızda uluslararası bir tanınmışlığa ulaşabileceğinizi hiç düşündünüz mü?
Toumani Diabaté: Benim bütün istediğim kora müzikleriyle, kendi gelenekselliğimi temsil ederek dünyayı dolaşabilmekti… Profesyonel olarak sahnede olmak bana çok heyecan veriyordu; açıkçası büyük isimlerle ilk tecrübelerimi kazanmak büyük bir şans ama benim odaklandığım sadece sahnede olmaktı…

SanatLog: Müzik kariyeriniz boyunca hep diğer sanatçılarla müzik alışverişi ve etkileşimi içerisinde oldunuz; farklı coğrafyadan gelen bu kadar müzisyen ile birebir çalıştıktan sonra yeni potansiyel işbirlikçinizde özel bir şey arıyor musunuz?
Toumani Diabaté: Bana pop yıldızları da kimi zaman heyecan verebiliyor… Tıpkı Björk’le çıkardığımız işler gibi alternatif müzikler yapan ve popüler olmuş o kadar başarılı isimler var ki… Madonna ile bir çalışma yapmak çok enteresan olabilirdi… Blur’den bildiğimiz bana göre çok yetenekli ve kendine özgü işler çıkarıyor… ’la çalışmayı isterdim…

SanatLog: Kişisel olarak Roswell Rudd ile birlikte Caz müziğini Kora ile evlendirdiğiniz “Malicool” çalışmasını çok beğeniyorum, bu çalışma hakkında bizlerle ne paylaşabilirsiniz?
To
umani Diabaté: Kora ile doğaçlama yaptığımda caz duygusu o kadar yakınlaşıyor ki, geleneksel müziklerin cazla uyumu her zaman zengin kökleriyle ilgili… Hem cazın insan dramlarından çıkan ve müzikal olarak da zengin bir geçmişi var hem de kora çalgısı ve gelenekselliği tartışılmaz, bu yüzden uyumlarının iyi olduğuna ben de inanıyorum ve dinleyici özellikle caz dinleyicisi büyük keyif alıyor… 22 Mayıs’ta İstanbul’da aynı keyfi yaşıyor olacaksınız…

Toumani Diabate

SanatLog: Tüm müzik iş birlikteliklerinizin arasında en çok beğendiğiniz ve diğerlerine nazaran ön planda olan hangisi?
Toumani Diabaté: Yaptığım işlerden hiçbirine haksızlık etmek istemiyorum ama kaybettiğimiz bir efsane olarak Ali Farka Touré ile yaptığım çalışma benim kariyerim için çok değerli… Ali Farka’nın müzikleri geleneksel müzikler ve Mali’nin tüm köklerini taşıyor, onun albümünde bir müzisyen olarak yer alabilmek benim için bir ödüldü; üstelik Grammy alan bir albüm oldu…

SanatLog: Yıllardan beri grubunuz Symmetric Orchestra ile çalıyorsunuz ve şu ana kadar birlikte sadece tek bir albüm kaydettiniz, gelecekte onlarla planladığınız yeni çalışmalar dinleyecek miyiz?
Toumani Diabaté: Henüz son albümümü sunuyorum ve The Mande Variations benim için kendimi müzikle ifade etmeye başladığımdan beri alabildiğime inandığım yolu dinleyiciyle paylaşıyor… 20 yıl önce yayınladığımız ilk kora albümünden sonra benim için çok önemli… Bu yüzden yeni bir albüm heyecanı henüz duymuyorum çünkü son albümü daha çok insana ulaştırmak istiyorum… İstanbul’da da bunu yapıyor olacağım…

SanatLog: Kültürel alışverişi algılayıp ileri atılım yapan bir Dünya müzisyeni olarak, seyahatlerinizde diğer sanatçılardan neler duyuyorsunuz? Özellikle ilginizi çeken bir şey var mı?
Toumani Diabaté: özellikle geleneksel müzikleri daha çok kişiye ulaştırabilmek için deneysel çalışmalar yapmaya devam ediyorlar ve artık ne dinleyici ne de bu konuda katı değiller… Ben yine de gelenekselden çok uzaklaşmamaya çalışıyorum… Eğer kökleri iyi biliyorsanız buna cesaret edebiliyorsunuz… Şimdi tanıştığım birçok müzisyende bu cesaret ve yetenek var.

Symmetric Orchestra

SanatLog: Ne zaman sınırları aşıp uluslararası bir grup olduğunuzu fark ettiniz?
Toumani Diabaté: Hiçbir zaman buna odaklanmadım ama henüz 19 yaşındayken sahnede Mali’nin en ünlü isimleriyle çalışıyordum ve benim için hayal ettiklerimin uzak olmadığını da biliyordum… Symmetric Orchestra’yla dünyanın en prestijli salonlarında konserler vermeye başlayınca şansımın arttığını tahmin edebildim…

SanatLog: Neredeyse tüm dünyayı turladınız ve Mandinka kültürünü insanlara müziğiniz vasıtasıyla tanıttınız, buna istinaden seyirciden aldığınız tepki nasıl?
Toumani Diabaté: İnsanlar popüler müzikleri seviyorlar ama bir yandan işin içine koskoca bir tarih girince daha çok mutlu oluyorlar… İlk safhada dikkat çekmek için deneysel çalışmalar işe yarıyor ama sonrasında geleneği sunmak hem benim için mutluluk verici hem de insanlar keşfettiklerinde daha çok öğrenmek istiyorlar…

SanatLog: Türk Müziği hakkında ne kadar bilgi sahibisiniz? Beğendiğiniz sanatçılar veya yerel enstrümanlar var mı?
Toumani Diabaté: Herhangi bir ülkeye gittiğimde ilk olarak eski geleneksel müziklerini ve folklorunu öğrenmeye çalışıyorum ama özellikle yurtdışındaki festivallerden ’u tanıyorum… Sesi çok güçlü ve çok etkileyici… Ömer Faruk Tekbilek adını yurtdışında en çok duyduğum bir başka müzisyen…

SanatLog: Sınırların birbirine geçmesiyle kanımca tüm kültürler kendi aralarında kaynaşmaya başladı. Sığ görüşlerin tüm utançları, ayrımcılıkları yıkılmaya başladı. Kültürel küreselleşme ve müziğin bunun içerisindeki rolü hakkında ne düşünüyorsunuz?
Toumani Diabaté: Müziklerin birbirine yakınlaşmasıyla beraber çoğu kez tarihçiler hiç bilemeyeceğimiz tarihi yakınlıkları keşfediyorlar ya da hatta herhangi bir enstrümanın birbirinden çok uzak ülkelerde bile ortak bir enstrüman olabildiğini görüyorlar… Bu yakınlıkları ortaya koymak bence çok anlamlı ama diğer taraftan her ne kadar deneysel müziklere açık olsam da mümkün olduğu kadar geldiğim toprakların eski müziklerini tanıtabilmeye özen gösteriyorum…

SanatLog: Dünya Müziği kavramına inanıyor musunuz?
Toumani Diabaté: Benim ilgilendiğim geleneksel müzik tanımı ve yaptığım çalışmaların yan yana getirildiği tanımlama daha çok geleneksel müzik oluyor…. Ama popüler bir müzikle ya da isimle de geleneksel bir çalışma yapılabilir ve çok alternatif çalışmalar ortaya çıkabilir…

Bela Fleck & Toumani Diabate

SanatLog: Algı kolaylığı bakımından insanlar tarafından her şeyin etiketlendiği bir dönemde yaşıyoruz, siz müziğinizi herhangi bir stil ve tarz altında sınıflandırıyor musunuz?
Toumani Diabaté: Benim böyle bir kaygım yok ama açıkça benim yaptığım müzikler kora müzikleri… Belki bu müziklerin cazla buluştuğu deneysel çalışmalar da yapıyor olabilirim ama müziklerim tamamen bizim eski geleneksel müziklerimiz… Ancak kora müziklerinin yapısı deneysel çalışmalara izin veriyor ve özellikle sahnede cazla çok daha fazla yakınlaşıyor…

SanatLog: Zamanınız için teşekkürler…
Toumani Diabaté: Ben teşekkür ederim.

Röportajı Gerçekleştiren: Zekeriya S. Şen
(muzik@tikabasamuzik.com)

____________________________________________________________

Toumani Diabaté Hakkında

Dünyamızda çaldığı enstrüman ile gerçek anlamda özdeşleşen bir elin parmağı kadar az sanatçı var. Malili Toumani Diabaté bu sanatçılardan biri ve en önemlisi. Batı Afrika’nın 21 telli özgün kora enstrümanı ile özleşen sanatçı, son yirmi yıldan beri Kora’yı dünya müzik platformuna taşımakta. Ravi Shankar için sitar, Djivan Gasparyan için duduk, Jimi Hendrix için gitar ve Arif Sağ için saz neyse, Toumani Diabaté için kora o. Albümlerinin ülkemize sınırlı sayıda gelmesiyle pek fazla bilinmeyen veya belki kulaktan dolma bilgilerle tanıdığımız bu sanatçıyı biraz tanıyalım.

Kendi kulvarındaki en ilerici sanatçı olan, 10 Ağustos 1965 Bamako doğumlu, Toumani Diabaté, griot veya jelis müzisyen soyundan intikal etmekte. Neredeyse 71 kuşaktır müzisyen olan Diabaté sülalesinin kökleri Mandé İmparatorluğuna kadar uzanmakta. Sülale geleneği olarak, zamanın kora kralı olarak bilinen babası Sidiki Diabaté dâhil olmak üzere hiçbir kimseden ders almadan kora çalmasını öğrenen Toumani Diabaté, her Griot gibi enstrümanının sesini kendi kendine buldu.

Zamanla kendi stilini geliştiren yetenekli sanatçı, beş yaşında kora çalmayı çözdü ve ilk grubunu 13 yaşında kurdu. Delikanlı döneminde Mali’nin dünya çapındaki sanatçıları ile uluslararası konserler vermeye başlayan Toumani, yavaş ama sağlam adımlarla gelişti ve Mali müzik platformunda kendine has özel bir yere sahip oldu. Ut ve arasında bir enstrüman olarak sınıflandırılan kora, böylece eşsiz ritimleri ve tınıları ile çağdaş müzik akımında alternatif bir ses yarattı. Kendisini çok yönlü bir sanatçı olarak geliştiren Toumani Diabaté, hem geleneksel Mali müziğine sadık kalıp hem de Flâmenko, blues, caz, rock ve diğer müzik stilleri ile çapraz kültürel etkileşim sağlamakta.

Toumani Diabate

Yazılı kayıtlarda kora çalgı aleti ilk defa Mungo Park’ın 1799 tarihli “Travels in Interior Districts of Africa” adlı kitabında karşımıza çıkıyor. Burada Park, enstrümanı 18 telli kocaman bir arp olarak tanımlıyor. Kantar kabağının kurutulmuş bedeninin yarısının ortasından geçirilen, deri halkalarla sıkıştırılmış uzun ahşap bir saptan yapılan kora çalgı aleti, kısmen inek derisi ile kaplanır. 21 tel, ahşap sapın bünyesindeki deri halkaları kantar kabağının bedeni ile demir bir çember sayesinde birleştirir. Çalgının akordu bu deri halkaların aşağı-yukarı simültane hareketiyle sağlanır. Tel olarak çok kolay ulaşılabilecek ve gerilince kusursuz ton veren bildiğimiz balık misinası kullanılır. Arp sesine benzeyen bir ses veren kora enstrümanının karmaşık gibi görünen çalma stili ağırlıkta bir Flâmenko gitarını andırır. Kora enstrümanı çalgıcının kucağına yerleştirilerek çalınır. Her iki elin işaret ve başparmağı telleri hareket ettirirken geri kalan parmaklar enstrümanı kavrar. 21 telin on biri sol işaret ve başparmak ile çalınırken, geri kalan on tel sağ işaret ve başparmak ile çalınır. Kora enstrümanı çalgıcının farklı akort yöntemleri ile çok geniş bir gam skalasına sahiptir.

1987 yılında yirmi bir yaşında ilk albümü “Kaira”yı çıkartan Toumani Diabaté böylece babasının 1970 yılında sadece kora enstrümanı melodileri içeren ve Mali’nin ulusal sembolü kabul edilen “Ancient Strings” albümünün mirasını sürdürdü. Yüksek kalitede kişisel stil ile desteklenen nefes kesen doğaçlama kora melodileri ile dolu olan albüm, bir anda sanatçıyı ülkesinde yıldız yaptı. 1989 yılında sanatçı çapraz kültürel müzik etkileşimine soyundu ve İspanyol yeni akım Flâmenko grubu olarak bilinen ile “Songhai I” adlı albümü kaydetti. Albüm geleneksel Griot melodilerini yanıp tutuşan Flâmenko ezgileri ile birleştirerek yeni müziksel sınırlara süzüldü. Bu albümün devamı olarak kabul edilen “” ise 1992 yılında geldi. Toumani Diabaté böylece namını dünya platformuna taşıdı. Aynı yıl Toumani Diabaté, The Symmetric Orchestra adında bir ekip oluşturarak sadece Japonya ve Mali’de piyasaya sürülen “Shake the Whole World” adlı çalışmasını çıkarttı. Kültürler arası müziksel deney yapmaya devam eden sanatçı kora virtüözlüğünü döktürmeye başladı ve bu enstrümanın ne kadar evrensel olduğunu kanıtladı.

Takip eden üç yıl boyunca dünyanın belli başlı şehirlerinde konserler veren sanatçı sadece Mali müziğini tanıtmakla kalmayıp müzikseverlerin kora enstrümanına olan ilgisini arttırdı. Sanatçı 1995 yılında yine ortak bir çalışma olan, kızının adını verdiği “Djelika” adlı albümü kaydetti. Bu albümde yanına, balafon (ksilofon benzeri bir çalgı cihazı) üstadı Keletigui Diabaté ve ngoni (minyatür gitar benzeri bir enstrüman; daha çok avcının arpı olarak biliniyor) üstadı olan ’yi aldı. Bu dönemde Mali’de sintisayzır ve gitar yaygınken Toumani Diabaté albümünde yerel, sakin ve akustik enstrümanları kullanarak daha modern bir müzik üretti. Daha sonra 1998 yılında kuzeni Ballake Sissoko ile birlikte “New Ancient Strings” adlı albüme imza attı. Böylece babasının mirasını bir üst boyuta taşıdı. Bu dönemlerde özellikle çalışmalarında vokal kullanmaması, albümlerinin daha geniş kitlelere ulaşmasına imkan verdi. Takip eden yıl sanatçı Amerikalı blues adamı Taj Mahal ve hepsi Batı Afrikalı sanatçılardan oluşan bir grup ile müzik işbirliğine girerek çok ses getirecek olan “Kulanjan” adlı albümü kaydetti. Bu albüm sayesinde Toumani Diabaté Mali ve Amerika arasında notasal köprü kurdu.

Sanatçı takip eden senelerde sırasıyla, 2001 yılında “Jarabi” adında bir toplama albüm çıkarttı, sonra yine Amerikalı bir sanatçı ile işbirliğine girdi ve caz tromboncusu Roswell Rudd ile belkide kariyerinin en sofistike albümü “Malicool”u çıkarttı. Bu karizmatik çalışmada sanatçı kora enstrümanının klişe sınırlarını zorladı. Uzun bir süre konserler veren sanatçı, tüm dünyayı birkaç defa turladı ve şu ana kadar 2000’in üstünde konser verip yaklaşık 180 tane festivalde yer aldı. Yorucu bir canlı performans zincirlemesinden sonra 2005 yılında, geçen sene kaybettiğimiz Ali Farka Touré ile “In The Heart of the Moon” adlı albümü çıkarttı. Bu albüm ile “En İyi Dünya Geleneksel Albümü” kategorisinde Grammy ödülünü evine götürdü. Sonra 25 Temmuz 2006 tarihinde Symmetric Orchestra ile ikinci çalışması olan en son albümü “Boulevard de L’independance” çıkarttı. Bu albüm sanatçının şu ana kadar çıkan çalışmalarının doruğu oldu. Sanatçının çalıştığı diğer önemli müzisyenler arasında Peter Gabriel, Salif Keita, ve Damon Albarn yer aldı.

2008’de gelen “The Mandé Variations” ile sanatçı kora tekniklerini geliştirerek daha derin ezgilere doğru yola çıktı. Albüm, Diabate’nin engin virtüözlüğünün bir yansıması olmasının yanı sıra yenilikçi düzenlemeleri ve çalma tetkikleri ile koranın kalıplaşmış sınırlarından dışarıya taşması ile dikkat çekti. Normalde dört farklı akorda (Tomora ba, hardino, sauta ve Tomora mesengo) sahip olan kora, Toumani sayesinde bu albümde beşinci akordu kulaklarımız ile tanıştırdı. “Egyptian” (Mısırlı) adı verilen bu akort, bas ağırlıklı melankolik bir ritme sahip ve “The Mandé Variations”ın geneline hâkim.

Toumani Diabaté organik müziksel yapılandırmaları ve notasal zekâsıyla Keith Jarett’ın piyanoda yaptığını korada yapıyor. Belki bu bilincin ışığında Batı Afrika kora sanatçıları arasında Toumani Diabaté bir kora öncüsü olarak görülmekte ve buna istinaden de kendisine “kora’nın prensi” lakabı verilmiş durumda. Gelişen, zengin duygusal melodi sentezleriyle dinleyenin kulağına sımsıkı asılan Toumani Diabaté, her zaman akıcı, bütünsel çalışmaları ile kalitesini koruyor. Toumani Diabaté bu, geçmişi ve geleceği mükemmel zamansız müzik ile bir araya getiren bir müzik terzisi…

Yazan: Zekeriya S. Şen

Diabaté Diskografi:

1987 – Kaira
1989 – Songhai I
1992 – Songhai II
1992 – Shake The Whole World (Sadece Japonya ve Mali)
1995 – Dielika
1998 – New Ancient Strings
1999 – Kulanjan
2001 – Jarabi
2005 – In The Heart Of The moon
2006 – Boulevard De L’independance
2008 – The Mandé Variations

SanatLog-Şirin Pancaroğlu Röportajı

sanatının uluslararası simalarından Arpist Şirin Pancaroğlu ile son albümü ve sanat yaşamının yanı sıra projeleri ile yürüttüğü çalışmalar üzerine söyleştik. Kendisine bir kez daha teşekkür ediyor, 30. sanat yılını saygıyla kutluyoruz.

İyi okumalar.

SanatLog.com

SanatLog: Efendim, öncelikle yeni albümünüz Telveten için sizi kutlamak istiyoruz. Kendi adımıza albümü defalarca coşkuyla dinledik…

Şirin Pancaroğlu: Çok teşekkür ederim. Ne mutlu bana!

SanatLog: Telveten’de Doğu ve Batı müziğinin bireşimine ulaştığınız söylenebilir; fakat sizce de albümde Batı etkisi daha belirgin değil mi?

Şirin Pancaroğlu: Aslında ben doğu-batı gibi keskin ayrımlardan sakınıyorum, söz konusu kültürler olunca. Neyin doğusu ya da nereye göre batı? diye sormak geliyor içimden. Bu ayrımlar dünyanın bir merkezi olduğunu varsayıyor, oradan hareketle batı veya doğu deniyor, dikkatli olalım derim bu durumda. Bir genelleme olarak müziğin zaten kendi içinde melez olduğunu düşünüyorum. Telveten’de farklı geleneklerinde yoğunlaşmış müzisyenlerin birikimlerini her bir parçaya akıttığını söyleyebiliriz. Melodiyi ben çaldığım için klasik repertuvarını tabii ki kullandım, ama orada da müziklerin geleneksellikle önemli, kopmayacak türden bağları olanlarını seçtim.

SanatLog: Telveten’i öteki albümlerinizden ayıran nüans nedir? Bu albüm Şirin Pancaroğlu sanatında yeni bir basamak, yeni bir aşama sayılabilir mi?

Şirin Pancaroğlu: Telveten benim 4. albümüm. Ne ilginç ki, aslından planlamadan, albümlerim solo-ikili-solo-ikili şeklinde ortaya çıktı. Sadece geleneksel müzikle uğraşan birisi ile ilk defa çaldım, bu anlamda evet yeni bir aşama yakıştırması bana doğru geliyor.

Telveten / Albüm Kapağı

SanatLog: Telveten’de sizin dışınızda İsrailli perküsyoncu ve besteci Yinon Muallem’i ve İran Tebriz’den, Azeri kemançede eşlik eden Arslan Hazreti’yi görüyoruz. Bu üçlü nasıl biraraya geldi?

Şirin Pancaroğlu: Buluşma Yinon’un beni bulması ile start aldı. İstanbul’da. İlk albümüm “Hasret Bağı” (Kalan) nı dinledikten sonra etkilenmiş ve bir öneri ile kapımı çaldı, albüm için değil tabii. Sadece birşeyler yapabilir miyiz birlikte acaba diye sordu. Ben de her zaman ile çalmak istemiştim ama nasıl bir olacağını kestiremiyordum. Yinon’un elindeki alet çeşitliliği beni cezbetti, hemen birkaç parça denedik ve çıkan sonuçları ilginç bulduk. Sonra birkaç konserimiz oldu, en sonunda Mayıs 2008’de albümü kaydettik. Arslan da İstanbul’da yolumun kesiştiği bir müzisyen oldu. Yinon ile farklı projelerde birlikte çalmışlardı. İstanbul, önemli bir buluşma noktası, buna artık herkesin ikna olması gerekiyor. Verimli bir coğrafya özellikle sanatçılar için.

Şirin Pancaroğlu & Yinon Muallem

SanatLog: Evet, çok sesli, uluslararası bir çalışma gerçekten de. Kimi kez kompleks ama daha çok ritimleri kolay ayırt edilebilen çalışmaları yorumlamışsınız. Fakat Albeniz’in lakonik bir üsluba dayalı ’ını da kusursuz bir biçimde yorumlamışsınız…

Sirin - Çeng ile

Şirin Pancaroğlu: Öyle avantgarde bir şey yapmaya çalışmadık, müziğin içinde olanla oynadık sadece. Asturias’ı beğendiğinize sevindim. Ben özellikle çalmak istedim onu, hep gitardan bilinir, oysa arp ile de muhteşem sonuçlar alınabilen bir parça, bunu göstermek istedim, çok ihtişamlı bir parça…

SanatLog: Söyleşinin rotasını değiştirerek sormak istiyoruz: Kurucusu olduğunuz ve başkanlığını yürüttüğünüz ’nin faaliyetleri hakkında bilgi verir misiniz?

Şirin Pancaroğlu: Derneğimizin amacı ülkemizde arp sanatına katkıda bulunmak. Hali hazırdaki düzeyi geliştirmek ve arpı yaygınlaştırmak. Şu an öncelikli olarak geçtiğimiz ay Rio/Air France uçak kazasında kaybettiğimiz sevgili arkadaşım ve meslektaşım arpist ve eğitmen anısına yapacaklarımızla ilgileniyoruz. Zaten derneğimizin amacıyla onun amaçları çok benzeşmekte. Öncelikle imkanı yetersiz çocuklara gönüllü arpistler tarafından verilecek bir “ Arp Eğitimi Projesi”sini hayata geçirmeye çalışıyoruz. Ceren’in son mesleki arzusu 4. Uluslararası Rio de Janeiro Arp Festivali kapsamında seslendirdiği yapıtlarından bir albüm yapmaktı. Bunu, onun adına bizler gerçekleştireceğiz ve Ekim ayında İstanbul’da ’nu anma gecesini düzenleyeceğiz. Bu yılki Uluslararası Bodrum Gümüşlük Festivali Ceren’e adandı. Burada benim 9 Ağustos’ta bir konserim, Ceren’in öğrencilerinin ve benim öğrencilerimin ve diğer kursiyelerin katılımıyla, 7 Ağustos’ta Gümüşlük’te konserlerimiz olacak ve bu konserlerde Ceren’i anacağız. 2011 Dünya Arp Kongresi de (Vancouver) dernek tarafından anısına düzenlenecek, konserde Ceren’in öğrencileri, ben ve benim öğrencilerim çalacağız. 19 Temmuz’da “Harpists for Peace” oluşumu altında tüm Dünya’da farklı ülke ve şehirlerde aynı anda barış onuruna arp çalınacak. Derneğimizin bünyesindeki arpistler bu oluşumu Türkiye’de gerçekleştirecek.

SanatLog: Bu dernek, Türkiye’de arp sanatının tanıtılmasına ne gibi katkılarda bulundu ve aynı konsept dahilindeki uluslararası derneklerle ne gibi bağlantıları var?

Şirin (Foto: Muammer Yanmaz)

Şirin Pancaroğlu: Şimdiye kadar gerçekleştirdiğimiz etkinlikler arasında farklı mekanlarda konserler var, bu sayede birçok insanı arpın sesiyle tanıştırdık. Bu yıl ağırlıklı olarak AB fonlarını araştırdık, derneğimize bir mekan kazandırmak için çalışıyoruz. Mart ayında yurt dışından bir arp teknisyenini Türkiye’ye davet ettik, Ankara-Eskişehir ve İstanbul’daki arpların bakımı yapıldı. Arp öğrenmeye başlamak isteyenleri henüz bünyemizde ders veremediğimizden arp dersi veren eğitmenlere yönlendiriyoruz. Şu an Avrupa Birliği programlarına başvuru için hazırlanıyoruz, bu süreçte Avrupa’dan birçok dernek, üniversite ve arpistlerle iletişim halindeyiz. Müzisyen üyelerimizin tamamına yakını Dünya Arp Kongresi üyesidir. Ayrıca Avrupa Arp Festivali’ni gerçekleştirmemiz için bizimle irtibata geçildi ve 2012 Avrupa Arp Festivali’ni Türkiye’de gerçekleştirmeyi planlıyoruz.

www.myspace.com/arpsanatidernegi
www.arpsanatidernegi.com

SanatLog: Uluslararası bir sanatçı olarak geniş bir vizyonunuz var. Uluslararası medyada sizin hakkınızda çıkmış yazılar, övgü dolu sözler var. Sanatınızın ve çalışmalarınızın Türkiye’de yeterince ilgi gördüğünü düşünüyor musunuz? Gerçi her türün meraklısı arzu ettiği müzik dalına ulaşıyor ama…

Şirin Pancaroğlu: Ben ilgiden memnunum ama tabii daha iyi olmalı diye düşünüyorum. Büyük bir nüfus var, yaptıklarımız ne kadarına ulaşabiliyor? Ülkenin genel durumundan tabii ki biraz nasibini alıyor, ama kesinlikle tatminsiz bir ortamdan söz edemem. Konserler bunun en önemli göstergesi, genelde salonlar hep dolu. Bu çok güzel bir his tabii.

SanatLog: Sanata ve sanatçıya değer verilmediği, yozlaşmış bir ülkede yaşadığımız düşüncesine katılır mısınız? Tabirimizi mazur görünüz lütfen ama mesela biz sizi yazılı ve elektronik medyada Demet Akalın’dan daha fazla görmek isterdik…

Şirin Pancaroğlu: Demet Akalın kim, tanımıyorum? Sanatçılara değer verilmediğini söyleyemem ama değerlendirme sistemimizde bir sorun var. Kaliteyi anlayamıyoruz. Burada basına önemli bir görev düşüyor ama orada da herkes çok tembel ve çoğu yetersiz…daha çok eleştiri yayınlanmalı, kütür sanat sayfaları daha dolu dolu olmalı, pek çok gazetenin böyle bir sayfası bile yok!! Basın insanların nabzına göre şerbet verdiğini söylüyor, ben bu ülkenin insanlarına basının da verebileceği çok daha iyi şeyler olduğunu düşündüğüm için TV ve gazete ile ilişkimi internet üzerinden bir-iki kültür sayfasıyla sınırlı tutuyorum. Mümkünse, herkese de öyle tavsiye ederim.

Sanatlog: Eğitimci kimliğiniz hakkında SanatLog okuyucularını bilgilendirir misiniz?

Şirin Pancaroğlu: İlk arp dersimi 15 yaşlarımdayken vermiştim. Cenevre’deyken hocam bana yirmi yaşlarında yeni başlayan yetişkin bir öğrenci göndermişti. Öğrenci ilk derse mandallı arpı ve bir de sarı metot ile çıkagelmişti. Kelt arbı geleneğini öğrenmek istiyordu. İlk o zaman farketmiştim, tipik enstrüman dersi formatının öğrenci ile öğretmeni ne denli yakın konumladığını. Yıllar sonra bu “yakınlığın” öğrencinin psikolojisi üzerinde büyük bir rol oynadığını, dışa tamamen kapalı bu eğitim biçiminin olumlu ya da olumsuz sonuçlar doğurabileceğini de öğrendim tabii ki. Pedagoji, öğrencilik yıllarımda bir aşamadan sonra ilgimi çekmeye başladı. Eğitim şimdi kariyerimin konserler kadar önemli bir parçası. Çalmadan öğretemeyeceğimi biliyorum. Öğrencime söylediklerimi kendi üzerimde ve sahnede test etmiş olmalıyım. Öte yandan öğretmeden de çalabilirim ancak konser vermek özünde sosyal bir etkinlik değil. Konserler, yekpare bir kitleyle önemli bir paylaşım alanı. Ben ise daha elle tutulur, bireyler arası bir sosyalliğe de gereksinim duyuyorum. Eğitimci faaliyetlerim, bildiklerime yenisini eklerken, mevcut bilgimi de sürekli olarak gözden geçirme olanağını tanıyor bana. Her düzeyde öğrenciden mutlaka birşeyler öğreniyorum. Bu da tabii ki kendi performansıma olumlu yansıyor. Eğitim ve konserlerim arasında böyle bir içiçelik söz konusu. Birini diğeri olmadan düşünemiyorum. Bu faaliyetlerimi şimdilik özel atölyemde sınırlı sayıda öğrenci ile yürütüyorum. Bugüne kadar eğitim üzerine uluslararası bazı yayınlarda makalelerim yayınlandı, konferanslarda sunumlarım oldu, Japonya, Sırbistan ve Slovenya’da masterclass’lar verdim.

SanatLog: Son olarak yeni projelerinizden de bahsedelim isterseniz…

Şirin Pancaroğlu: En yakın planlanan Ceren Necipoğlu anısına yapacağımız anma etkinliği ve albüm projesi, yine bu yıl sanat hayatımın 30. yılı ve bunu güzel bir kutlama konseri ve konsepte uygun yeni albüm ile bir dizi etkinlik yapmayı planladım, birçok yeni ve farklı konser projem var -web sayfamda (sirinpancaroglu.com) duyurulmakta- Ekim’de Fransa’da Türkiye Sezonu kapsamında “” konseri Paris’te tekrarlanacak , -ilk konser 1 Temmuz’da Nantes’de yapıldı-, 2010 İstanbul Avrupa kültür başkenti kapsamında kabul edilen birkaç projem var hayata geçecek olan, arp için bestecilerimize yeni besteler siparişim devam ediyor, Arp Derneği ve etkinlikleri ile ilgili eğitim ve proje çalışmalarımız aktif olarak devam edecek, yeni ve farklı birçok projem var sırasıyla hayata geçecek olan…

SanatLog: Bu keyifli söyleşi için teşekkür ediyoruz efendim.

Şirin Pancaroğlu: Ben teşekkür ederim.

**********

Söyleşi Soruları: Hakan Bilge ve  Operadaki Sessizlik

Söyleşiyi Gerçekleştiren: Hakan Bilge

**********

Ek Bilgi ve Notlar:

Şirin Pancaroğlu’nun XIII-21 Baroque Nomade’in müzik yönetmeni Jean-Christophe Frisch ile birlikte geliştirdiği yeni projesi, 1 Temmuz’da Fransa’nın Nantes şehrinde Festival de Printemps des Arts’da büyük bir beğeniyle gerçekleştirildi. Osmanlı Çeng’i ve Avrupa’daki kardeş çalgısı, arpa doppia’nın etrafında kurgulanmış, kültürlerarası bir müzik diyaloğu, yolculuk, hayal…. Proje, Fransa’da 2009 resmi Türk Kültürel Sezonu etkinlikleri kapsamında desteklenmekte.

Konserin tekrarı, 8 Ekim 2009′da Paris’te Petit Palais’te ve 18 Nisan 2010′da İstanbul Cemal Reşit Rey’de müzikseverlerle buluşmaya devam edecek…

1 Temmuz Fransa Nantes Konserinden 6 dakikalık görüntüye bu adresten, fotoğraflara ise şu adresten ulaşılabilir.

**********

Söyleşi için aracı olan ve Telveten’i SanatLog’a ulaştıran Prodüktör Şule Uslutekin Hanımefendi’ye teşekkürü bir borç biliriz.

SanatLog.com

SanatLog-Ozan Tunca Röportajı

Viyolonsel Dörtlüsü’nün başarılı virtüözlerinden Doç. Dr. ile meslek yaşamı ve projeleri üzerine söyleştik. Kendisine bir kez daha teşekkür ediyoruz…

SanatLog: Efendim, öncelikle bizlere zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederiz. Sanatlog okuyucuları için kendinizden bahseder misiniz?

Ozan Tunca: Ben teşekkür ederim, benim için bir zevk. H.Ü. Ankara Devlet Konservatuvarı’ndan lisans diplomamı aldıktan sonra sırası ile Louisiana ve Florida Eyalet Üniversitelerinde Yüksek Lisans ve Doktora yaptım ve 2006 yılında da Türkiye’de Doçent unvanı aldım. Kanada’da bir Oda Müziği yarışmasında kuvartetim Alla Turca ile birincilik ödülüm var. Türkiye’de ve ABD’de bazı orkestralar eşliğinde solo konserler verdim. Halen İstanbul, İzmir, Ankara, Eskişehir ve Adana’da sıklıkla konserlerim oluyor. Ayrıca Çellistanbul Viyolonsel Kuavarteti’nin de bir üyesi olarak çokça konser veriyorum. Anadolu Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nda öğretim üyesiyim.

SanatLog: ’nün kuruluş amacı nedir?

Ozan Tunca: Dörtlü benim katılımımdan önce kuruldu. Ben ABD’den döndükten sonra beni davet ettiler aralarına. Açıkçası ilk günden beri çok büyük bir zevk duyarak çalışıyoruz. Amacımız büyük bir mutlulukla yaptığımız müziği çok insanla paylaşmak.

SanatLog: İçlerinde Uluslararası İstanbul Müzik Festivali, Uluslararası Eskişehir Müzik Festivali ve Uluslararası Kuzey Kıbrıs Müzik Festivali’nin de bulunduğu vermiş olduğunuz muhtelif konserlerde klasik müzikle ilgili olumlu-olumsuz nasıl tepkilerle karşılaştınız?

Ozan Tunca: Çellistanbul gerek üyelerinin yeteneği gerekse özenle seçtiği parçalar sayesinde dünyasında kısa sürede çok sevildi ve beğenildi. Son zamanlarda konserlerimizde tek koltuk boş kalmıyor. Grubumuzun konserleri ile ilgilenen sevenlerimizden sıklıkla internet ortamında ve sözlü olarak çok iyi tepkiler aldığımızı söyleyebilirim.

SanatLog: Plays Metallica By Four Cellos adlı 1996 yapımı debut albümleri ile Metallica’yı kendilerine has tarzlarıyla yorumlayarak ün yapan Apocalyptica gibi sizler de bir cover albüm yapmayı düşündünüz mü hiç?

Ozan Tunca: Düşünüyoruz. Açıkçası bir sponsor arayışı içindeyiz. Bizim repertuvarımız geniş bir yelpazeyi kapsıyor ancak hafif klasikler, tangolar üzerine biraz yoğunlaşmış olduğumuzu söyleyebilirim.

SanatLog: Türkiyede klasik müzik yeterince sindirilip dinleniyor mu? Bu alanda Türkiye’de yapılan çalışma ve etkinlikler ne derece yeterli; özellikle bu konserler taşraya, Anadolu’ya yeterince ulaşıyor mu?

Ozan Tunca: Cumhuriyet tarihinde özellikle orkestraların ve büyük müzisyenlerimizin çabaları ile konserler Anadolu’da pek çok şehre gitti. Konserleri daha iyi özümsemek ve ondan kültürel olarak beslenebilmek için sadece konsere gitmek yeterli olamayabiliyor. Belli bir alt yapı oluşması gerekiyor diye düşünüyorum. Çok uzun olmasa da klasik müzikle ilgili kısa bir bilgilenme süreci pek çok insanın konserlerden aldığı keyfi arttırabilir. Bu yolla onlara ulaştırdığımız konserlerden daha iyi verim alabilir ve bu hazineyi kalıcı biçimde hayatlarına geçirebilirler.

SanatLog: Klasik müzik tüketicilerinin sınıf farklılıklarına göre ayrıştığı doğru mudur? Üst kesim daha mı çok talep ediyor bu müziği sizce?

Ozan Tunca: Dün bir taksiye bindim, TRT’de kitabımı tanıtıcı bir programa gidiyordum. Taksi şoförüne klasik müzik hakkında ne düşündüğünü sordum. Bu müziği dinleyince çok huzurlu hissettiğini, sürekli bunu çalan bir radyo kanalı olup olmadığını sordu. “Ben ilkokul mezunuyum ama hep tartışma programları dinlerim, her gün dünyada ne oluyor takip ederim.” dedi. Diğer meslektaşlarının neden sıklıkla Arabesk dinlediklerini sorduğumda bunun bir “kültür” meselesi olduğunu söyledi. Benim tanıdığım pek çok yüksek eğitim almış kişiden daha ilgili ve duyarlı geldi bu yaklaşım. Yani kendisi ilkokul mezunu ama dünyadaki gelişmeleri takip ediyor, diğer insanların, çoğunlukla da tartışma programlarındaki bilirkişilerin düşüncelerini merak ediyor ve huzur bulabilmek için klasik müziği sürekli dinleyebileceği bir kanal arıyor kendine. Ben doğru biçimde tanıştırılabilirlerse, ihtiyaç duyduklarında bu müziğe kolaylıkla ulaşabildiklerinde ve bizlerden de güler yüz ve misafirperverlik gördüklerinde her kesimin bu müziği paylaşmak isteyeceğini düşünüyorum.

SanatLog: “Evde-Okulda-Arabada-Her Yerde 60 Dakikada Klasik Müzik” adlı kitabınızdan bahsetmek istiyorum. Yaklaşık 1 ay önce yayımlanan kitabınız beklediğiniz ilgiyi gördü mü?

Ozan Tunca: Kitap çok büyük bir ilgi gördü. Neredeyse her gün bir telefon geliyor basından ve müzik dünyasında da duymayan kalmadı diyebilirim. Şu ana kadar hep çok iyi eleştiriler geliyor. Kitabın içeriğinin çok kolay anlaşılır olması, akılda kalıcı olması ve insanları zahmetten kurtarmak için benim CD’ye okumuş olmam çok iyi oldu.

Kitabın içeriği şöyle:

Klasik Müzik Ne Demek, Neden Klasik Müzik Dinleyelim, Klasik Müzik Neden Ruhun Gıdası, Klasik Müziği Nasıl Dinleyelim, Konsere Nasıl Hazırlanalım, Nelere Dikkat Edelim, En Çok Hangi Dönemin Müziğini Seviyorum, Konserleri Nasıl Bulalım, Nasıl Bilet Alalım, Kıyafet Seçimi, Konsere Ne Kadar Erken Gelelim, Konserlerde Yapmamamız Gereken Şeyler, Konserde Nerede Alkışlanır, Sanatçılarla Tanışma, Klasik Müziği Nerede ve Ne zaman Dinleyelim, Ne Dinleyelim, Ne Okuyalım, Konser Merkezleri.

SanatLog: Son olarak da “” adlı projenizden bahsetmek istiyorum. “Klasik Müzikle Tanıştır” adlı projenizi Sanatlog okurları için biraz açabilir misiniz?

Ozan Tunca: Bu konudaki eski tanıtım argümanlarını aynen aktarayım:

Klasik Müzikle Tanıştır!
Kitap Bağışlayın!

Her satın alınan kitapla beraber, aynı zamanda sesli kitap olan CD’sinden bir kopya Boyut Yayın Grubu tarafından Altı Nokta Körler Derneği’ne armağan edilecektir.

Konferans Vermek İçin Gönüllü Olun!

Doç. Dr. Ozan Tunca’nın hazırladığı “60 Dakikada Klasik Müzik” adlı konferansı sunmak için gönüllü olabilirisiniz.

Kitap Bağışla!
Bu Kitabın Amacı Nedir ve Hedef Kitlesi Kimdir?

Akıcı kısa cümleler ile teknik terimlerden uzak anlaşılması kolay bir dil ile yazılmış olan bu CD/Kitap okuyanlara klasik müzik dinlemek konusunda bilgi vermek, bu müzikten daha fazla zevk almalarını, daha iyi anlamalarını sağlamak için oluşturulmuştur.

Kitabın İçeriği Nedir?

Klasik Müzik Ne Demek, Neden Klasik Müzik Dinleyelim, Klasik Müzik Neden Ruhun Gıdası, Klasik Müziği Nasıl Dinleyelim, Konsere Nasıl Hazırlanalım, Nelere Dikkat Edelim, En Çok Hangi Dönemin Müziğini Seviyorum, Konserleri Nasıl Bulalım, Nasıl Bilet Alalım, Kıyafet Seçimi, Konsere Ne Kadar Erken Gelelim, Konserlerde Yapmamamız Gereken Şeyler, Konserde Nerede Alkışlanır, Sanatçılarla Tanışma, Klasik Müziği Nerede ve Ne zaman Dinleyelim, Ne Dinleyelim, Ne Okuyalım, Konser Merkezleri.

Kitabın İşleyişi

Kitabın okunması ve müzikal örneklerin CD’den dinlenmesi yaklaşık 60 dakika sürüyor. Kitabı okumak yerine yazarın sesinden dinlemek isterseniz kitabın eki olarak gelen CD’yi CD çalıcınıza takıp yine yaklaşık 60 dakika içerisinde dinleyebilirsiniz.

Kitabı Nasıl Bağışlayabilirisiniz?

Kitabı satın aldığınız anda Boyut Yayın Grubu’na telefon ederek sesli kitap olan CD’sinden bir kopyanın adınıza Altı Nokta Körler Derneği’ne armağan edilmesini isteyebilirsiniz. Bunun için ayrıca bir ücret ödemeyeceksiniz. Kitabı satın almak için. 0 212 444 53 53
http://www.boyut.com.tr/

Konferans Vermek İçin Gönüllü Olun!
Bu Konferansın Amacı Ne ve Hedef Kitlesi Kim?

Farklı alanlardaki İlköğretim, Lise ve Üniversite öğrencilerine klasik müzik dinlemek konusunda bilgi vermek, onların bu müzikten daha fazla zevk almalarını, daha iyi anlamalarını sağlamak için oluşturulmuştur.

Konferansın İçeriği Nedir?

Klasik Müzik Ne Demek, Neden Klasik Müzik Dinleyelim, Klasik Müzik Neden Ruhun Gıdası, Klasik Müziği Nasıl Dinleyelim, Konsere Nasıl Hazırlanalım, Nelere Dikkat Edelim, En Çok Hangi Dönemin Müziğini Seviyorum, Konserleri Nasıl Bulalım, Nasıl Bilet Alalım, Kıyafet Seçimi, Konsere Ne Kadar Erken Gelelim, Konserlerde Yapmamamız Gereken Şeyler, Konserde Nerede Alkışlanır, Sanatçılarla Tanışma, Klasik Müziği Nerede ve Ne zaman Dinleyelim.

Konferansın İşleyişi Nedir?

Yazılı metni yüksek sesle okurken metin üzerindeki direktiflere uyarak sunum ile fotoğraf göstermek ve CD çalardan örnekler dinletmek üzerine kurulu bir işleyişi vardır.Kimler Konferansı Sunabilir?

Orkestra Sanatçıları, Konservatuvar Öğretim Elemanları, Müzik Öğretmenleri, profesyonel müzik eğitimi ile uğraşan herkes aday olabilir. Konferansı sunmak için Doç. Dr. Ozan Tunca ile e-mail yoluyla yazışarak öngörüşme yapabilirsiniz. İleride Avrupa Birliği ya da bir vakıf yoluyla konferans sunumlarının ödemeye bağlanması da umulmaktadır. O zaman tecrübe kazanmış gönüllüler tercih edileceklerdir.

Konferansı Sunmak İçin Nelere İhtiyacım Var?

Konferans/dinletinin gerçekleşmesi için bir dizüstü bilgisayar (sadece bunu sizin sağlamanız gerekiyor), bilgisayar projektörü (sunumlarda kullanılanlardan -çoğu salonda bulunuyor) iki nota sehpası ya da kürsü, ses düzeni ya da hoparlörlü bir CD çalar. Konferans metni, sunum ve CD bizim tarafımızdan gönderilecektir.

Konferanslar Nerelerde Olacak?

Eğer bir Müzik Öğretmeni iseniz kendi okulunuzdan başlayarak diğer okullara da konuk olarak gitmek yoluyla konferansları gerçekleştirebilirsiniz. Konservatuvarda öğretim elemanı iseniz yine kendi konservatuvarınız ve bağlı bulunduğunuz üniversitenin diğer birimlerinden başlayarak diğer konservatuvarlara konuk olarak gitmek yoluyla konferansı gerçekleştirebilirisiniz. Eğer bağımsız bir müzisyen ya da emekli bir müzik eğitimcisiyseniz sizlere şehrinizde kontağa geçebileceğiniz Halk Eğitim Merkezleri, Vakıflar veya Belediyelere ait organizasyonlar hakkında bilgi verebiliriz.

Röportaj Soruları: & sinefil78 (Hakan Bilge)

Röportajı Gerçekleştiren: Melike Karagül

« Önceki Sayfa