The Matrix (1999, Wachowski Biraderler)

Kutsal kitapların en zoru ve en anlaşılmazı olan Tekvin, en az içindeki kelime sayısı kadar sırra sahiptir ve her kelime de kendi içinde diğer birçok sırrı taşımaktadır. Aziz Jerome

the-matrix-filmi-elestirisiWachowski Biraderlerin en sıradan seyircinin bile hayatının orta yerine ‘’felsefeyi’’ sokan The Matrix kadar ülkemizde hiçbir filmin bu denli tartışılmamış olduğunu düşünsem de, nitelikli inceleme yazılarının yeterli seviyede olmadığını, olanların da birçok sahneye Uzakdoğu dinleri, Yahudilik, Hıristiyanlık, Müslümanlık hatta modern sembollerle açıklama getirmeye çalışmasının ve yapılan göndermelerin fazlalığının kafaları karıştırmaktan başka bir işe yaramadığını söylemeliyim.

Neo’nun ‘’kozmik yumurta’’ olarak yorumlanabilecek kozasından çıkmasının ardından, suda sürüklenmesi ve ardından ‘’ışıklı göklere’’ yükseltilmesi sahnesine kadar çoğu kişi gibi ‘’İsa Mesih’’ hikâyesinin anlatıldığı düşüncesinde olsam da bu sahneyle birlikte aklıma gelen tek şey, doğar doğmaz annesi tarafından suya bırakılan Musa peygamber anlatısı olmuştur. Filmin sona ermesiyle birlikte The Matrix’in büyük bir tutarlılıkla ilk sahnesinden son karesine kadar Yahudi gizemciliğini işlediğini, bazı apokaliptik ve eskatolojik göndermelerin, Hıristiyanlık ve ‘’İsa Mesih’’e yapılan vurguların bilindik temalar kullanmak suretiyle Hıristiyan seyirciyi çekmek maksadıyla ‘’serpiştirildiğini’’, seyircinin aşina olduğu ‘’beyaz tavşan’’, ‘’kendini bil’’, ‘’İsa Mesih’’ veya Bruce Lee’nin ‘’burun hareketi’’ gibi motiflerin ödünç alınarak aidiyet duygusunun pekiştirilmek istendiğini düşündüğümü söylemeliyim. Suya bırakılan çocuk motifi konusunda ise Akad Kralı Büyük Sargon yerine Musa peygamberi ele almam ise filmin senaryosunu da yazan yönetmen kardeşlerin Yahudi oldukları gerçeğinden hareketle yapılmış bir tercihtir.

 İnsanın hem dışındaki hem de içindeki evrenin sırrını anlaması için, Musa peygambere Sina Dağı’na çıktığında Tanrı tarafından verildiğine, Musa peygamberin de Eski Ahit’in içine sakladığına inanılan, ilkelerinin Museviler arasında yalnızca en yüksek inisiyelere öğretildiği Yahudi gizemciliği Kabala, saklı gelenek, yazılmamış yasa anlamına gelmektedir. Bir tür çağdaş inisiye mitosunun beyazperdeye uyarlanması olan The Matrix’in ezoterik anlamı, insanın ruhsal doğasının bedenin içine gizlenmesi gibi Kabala ve Yahudi Mesih inancının filmin içerisine gizlenmesi iken ekzoterik anlamı Hıristiyanlığa, Uzakdoğu öğretilerine, Avrupa’nın pagan mitolojisine, kültürüne ve ritlerine yapılan göndermelerdir.  Simya, Gül-Haç, Masonluk ve Bâtınilik ile karşılıklı etkileşim içerisinde bulunan Hermescilik ve Kabalacılık günümüzde, kadimlerin bütün sırlarını kapsayan eşanlamlı terimler olarak görülmekte ve bu iç içe geçmişlik de filme ilişkin tüm göndermelerin doğru veya yanlış bir yerlere bağlanabilmesine yol açmaktadır. Kutsal metinlerin anlamına erişebilmek için anahtar görevi gördüğü söylenen Kabala düşüncesinin, Papalığa ait ve Hıristiyanların da başka kültürlerden aldığı üç katlı taç Tiara’da çapraz anahtarlarla sembolize edilmesi bu iç içeliğe bir örnek olarak gösterilebilir.

Hıristiyanlık âlemi İsrail’in gizli öğretisini içeren saklı metinlere asla sahip olamamıştır. Hahamlar arasında Hıristiyanlık hiçbir zaman Eski Ahit’i anlamamış ve hiçbir zaman anlamayacak görüşü hâkimdir. (Manly P. Hall)

Kemale ermiş zihinlerin azlığından hareketle akıl yürütme melekelerinin kullanılmasını gerektiren bir sorun karşısında başarısızlığa uğrayacaklarına kesin gözüyle bakılan kitlelerin ‘’bir koyun sürüsü gibi’’ güdülmesi gerektiğini savunan kadimler ayrıcalıklı konumlarını korumak adına bilgiyi yalnızca kendilerinin anlayabileceği şekilde sembolize etmiş ve öğretileri ikiye ayırmışlardır. Belirli sınavlardan geçirerek aralarına kabul ettikleri ‘’belirli bir yaşa ulaşmış’’ ve ‘’gelişmiş zekâ’’ sahiplerine içsel öğretiler açıklanırken dışarıda kalanlar için hakikatler, mitolojilerin tanrılarına ve tanrıçalarına dönüştürülerek, bir anlamda saklanmıştır.

‘’Cahil yığınlar Priapus ile Pan’ın sunaklarına sunularını getirirken, bilgeler, bu mermer heykelleri yüce soyut hakikatlerin sembolik cisimleşmeleri olarak görmüşlerdir.’’ (Manly P.Hall)

sanatlogcom-sinema-sitesi

İnsanlık tarihi boyunca ‘’havassa ait olan bilgiyi avamdan koruma’’ bilginin kendisi kadar önemli olmuştur. İnsanlığın ortak ürünü olan bilginin nasıl olup da belirli bir zümrenin eline geçtiği konusunda net bir açıklama bulunmamasına karşın savaşlar ve doğal afetler sonucunda veya bir yere aktarılması gerektiğinde açığa çıkarak tehlikeye uğrayabilecek bilgiyi korumak ve kollamak için birtakım tedbirlerin alındığını ve bilginin şifrelenmeye başlandığı söylenebilir. Böylece asıl görevleri bilgiyi korumak olan ‘’görevliler’’ kralların tahta çıkmalarından öldürülmelerine, verimli tarlaların ne zaman sulanacağından gökcisimlerinin hareketlerine kadar pek çok konudaki mevcut bilgiyi kendi çıkarları adına kullanmaya başlayarak ayrıcalıklı bir konum elde etmiştir. Platon, Devlet Adamı isimli eserinde Mısır’da kralın, rahiplere özgü erke sahip olmadıkça yönetme hakkına sahip olmadığını, eğer başka bir sınıftan gelmiş ve iktidarı şiddetle ele geçirmişse, rahipliğe katılmak zorunda olduğunu yazmaktadır.

‘’Bütün pagan ulusların bir devlet dini vardı, bir de yalnızca filozof seçkinlerin girebildiği başka bir dini. Kadim dünyanın bütün şehirlerinde her yerde halkın tapınması için tapınaklar bulunurdu. Her toplumda ayrıca doğanın bilgisini derinden öğrenmiş felsefeciler ve mistikler bulunurdu.‘’ (Manly P. Hall)

Rahipler sınıfının sınıfsal üstünlüklerinin en büyük güvencesi haline gelen evrene ilişkin gözlem ve kayıtlarla biriktirilen bilgi ‘’dışarı’’ çıkmaması için okült (gizli) dönüşümlere uğratılarak inisiyasyon (erginlenme) denilen sert sınavlar uygulanmaya, yalnızca bu aşamaları geçenler ‘’kardeş’’ kabul edilmeye başlanır. Rahipler sınıfından olmayanların anlayamayacağı bir biçimde şifrelenen insanlığın ortak mirası olan bilgi artık havassın elinde tutulacak avama yalnızca bir takım gereksiz ayrıntılar verilecektir.  Morpheus’un ‘’Belli bir yaşa gelmemiş beyinleri eğitemeyiz’’ demesi de filmin aynı izlediği savunduğunun göstergesidir ve eleştirilmesi gereken yönlerindendir. Günümüzde de bilginin halktan saklandığını, kadim bazı ipuçlarının ve anlatıların doğruluğunun gerçeklenmesi adına başta devlet başkanları olmak üzere zenginlerin örneğin, ‘’ab-ı hayat’’ peşinde koştukları duyulmaktadır.

‘’Eski günlerde insanoğlu dehası, sadece bir kesim insana kültürün meyvelerini vermek, öbürlerini ise en asli şeylerden, yani eğitim ve gelişmeden yoksun bırakmak üzere yaratımda bulunuyordu.’’ (Lenin)

Çalışma masasında uyuyakalmış halde gördüğümüz kahramanımızın bilgisayarının ekranında ‘’Uyan Neo, Matrix seni ele geçirdi’’ yazısı belirir. ‘’Uyan’’ ibaresi hem Neo’ya hem de seyirciye yapılan bir ikazdır ve film boyunca belli aralıklarla tekrar eder. Yazıları okuyan Neo şaşkınlığını üzerinden atamamışken kapısının zili çalar. Gelenler yasadışı iş yaptığı bazı arkadaşlarıdır. İçlerinden birinin ‘’Sen benim kurtarıcımsın, İsa Mesih’imsin’’ demesi, İncillere göre kendisine yöneltilen ‘’Sen Mesih misin, İlya mısın yoksa Yahya mısın’’ sorusuna ‘’Ben Mesih’im, Allah’ın oğluyum, geçmişteki ve gelecekteki işlenmiş ve işlenecek olan bütün günahların bağışlanması, bütün insanlığın kıyamete kadar kurtuluşu için geldim’’ diyerek cevap veren İsa peygamberin aksine Neo’nun ‘’seçilmişliğinin’’ başkaları tarafından dile getirilmesi onun ‘’İsa Mesih’’ olmadığına ilişkin en büyük delili ortaya koymaktadır. Yoksa yasadışı iş yapanların ‘’İsa Mesih’’ düşüncesiyle çok ilgili olduklarını zannetmiyorum. Mesihlik ve seçilmişlik iddialarının başkaları tarafından dile getirilmesi de film boyunca sürekli tekrar edecektir.

salim-olcay-sanatlog-yazilari

Yaklaşık M.Ö. 1200 yıllarında İsrailoğullarını Firavun’un esaretinden kurtararak bir millet haline getiren ancak kendisi ‘’Arz-ı Mevud’’a (Vadedilmiş Topraklar) giremeden ölen Musa peygamber ile Yahudiliğin başladığı kabul edilir. Musa peygamberden sonra Kenan diyarı fethedilerek topraklar on iki kabile arasında bölüşülmüş ve inananların ‘’dini tören ve sunularını’’ yerine getirilebilmesi için bir tapınak inşa edilmiştir. İsrailoğulları topraklarının çeşitli zamanlarda istilaya uğramasına karşın dinsel bir bağlılıkla her seferinde geri dönmüşlerse de M.Ö. 37 yılında Romalıların egemenliği sonrasında iki bin yıl sürecek sürgüne mahkûm olmuşlardır. Tapınakları yıkılan, ibadetlerini yapamayan, yurtlarından çıkarılan, kendi dinlerine kayıtsız insanlarla karşılaştıkça inançları zayıflayan bu insanlar kendilerini esaret ve sürgünden kurtarıp ‘’vadedilmiş topraklara’’ yeniden kavuşturacak bir ‘’beklenen kurtarıcı’’ fikri oluşturmuş hatta bu inancı iman esasları içine yerleştirmişlerdir. Bir kurtarıcı fikrinin yalnız Yahudilik ve Hıristiyanlıkta değil hemen bütün dinler ve kültürlerde bulunduğunu da eklemek gerekir. Mesela, Hindliler Brahma’nın tenasühünde Vişnu’yu, Moğollar dünyaya geleceğini söyleyen Cengiz Han’ı, Mecusiler intikam için dönecek olan Bihafrid’i, Müslümanlar İmam Mehdi’yi, Zerdüştler Şaoşyant’ı beklemektedirler.

Mesih kelimesi ‘’beklenen kurtarıcı’’ anlamında gelmekte ve özellikle Yahudiliğin ve Hıristiyanlığın vazgeçilmez inanışları arasında bulunmaktadır. Grekce Mesih anlamına gelen ‘’Hristos’’ kelimesinden türetilmiş Hıristiyan kelimesi zaten ‘’Mesih’e inanan kişi’’ anlamına gelmektedir. Gerçek Mesih Davud oğlu Mesih’tir ancak ondan önce Yusuf oğlu Mesih gelecektir diyen Yahudiler ile Hıristiyanların Mesih’i arasındaki temel fark, Yahudiler Mesih olarak yeni birini beklerken, Hıristiyanlar İsa peygamberin ricat edeceğine inanıyor olmalarıdır. Filmin geneline bakıldığında da Neo’nun şahsında İsa peygamberin Mesih olarak dönüşü değil Yahudi düşüncesine uygun olarak yeni birinin Mesih olarak gelişi işlenmiştir.

Yıl 2199’dur. Metacortex isimli bir yazılım şirketinde bilgisayar programcısı olarak çalışan, ‘’yasaların öngördüğü tüm bilgisayar suçlarını işlemiş’’ Neo takma adını kullanan bilgisayar korsanının gerçek adı Thomas A. Anderson’dur. Thomas adı, tartışılmasının bile günaha girmekle eşdeğer sayıldığı görüşlerinin, 1917 tarihli Kilise Yasası ile Kilise’nin resmi görüşü ilan edildiği Hıristiyan dünyasının en tanınmış düşünürü Akinolu Thomas’tan esinlenmiş olmalıdır. ‘’İnsanoğlu’’ anlamına gelen ve ‘’İsa Mesih’’in kastedildiği Anderson ise Grekçe erkek demek olan andros’tan türetilmiştir. Thomas ve Anderson isimlerinin Hıristiyan seyirciyi etkilemek için seçildiğini düşünüyorum.

‘’Apokaliptik metinlerde Mesih eskatolojik bir karakterdir ve insanoğlu (son of man) kavramıyla birlikte kullanılmaktadır. (Mircea Eliade)’’

İsminin ortasında bulunan ‘’A’’ harfi ise ‘’gelecekteki Mesih’in ilk örneği’’ olan Âdem’e gönderme sayılabilir. Trinity’nin oda numarası olan 303 ile 33. dereceden inisiye olmasından tutun da Hıristiyanlıktaki teslise, İsa peygamberin çarmıha gerildiği yaştan, Müslümanların cennette olunacak yaşa kadar hemen her şey olabilmekteyken, asıl anlatılmak istenen Yahudilerin Yaratıcı Teslisidir.

‘’Kabala’nın en derin sırlarından biri Âdem isminin harflerin (ADM) dayanan bir Notarikon’da gizlidir. Bu üç harf üç peygamberin –Âdem, Davud ve Mesih- isimlerini oluşturur. Bu üç kişinin tek ruha sahip olduğu söylenir. Bu ruh insanlığın Dünya Ruhu’nu temsil ettiği için, Âdem içteki ruhu, Mesih tekâmül eden ruhu ve Davud da ruhun epigenesis halini temsil eder’’ (Manly P. Hall)

Durumunda bir gariplik sezen arkadaşları solgun göründüğünü ve neler olduğunu sorduklarında, ‘’Hiç uyanık mısın, uyuyor musun duygusuna kapıldığın oldu mu’’ şeklinde yanıt veren Neo’nun halinden memnun olmadığı ve ‘’arayış içinde olduğu’’ seyirciye aktarılır. Ertesi sabah uyanamayan ve işine geç kalan Neo’ya ‘’özel olduğunuza inanıyorsunuz ama yanılıyorsunuz’’ sözleriyle başlayan bir nutuk çeken patronu ‘’bir seçim yapması, şirkette çalışmak istiyorsa çalışma saatlerine uyması gerektiğini’’ söyler. Patronun ‘’özel olduğunu mu hissediyorsun’’ sözleri Neo’nun seçilmişliğini ve isyankâr yönünü vurgulamaktadır. Patronunun bilindik konuşması ise kahramanın ve kendisini kahraman ile özdeşleştirecek olan seyircinin gündelik hayatını değiştirebilecek herhangi bir macera çağrısına yanıt vermesini kolaylaştırıcı etki yapacaktır. Bu konuşma esnasında bizzat Wachowski biraderler camları silerken görünürler. ‘’Camların silinmesi’’ ile zihnin uyanışı simgelenmekte ve bir şeylerin değişeceğinin ipuçları seyirciye aktarılmaktadır. Yine de gündelik yaşamında sıkıntı duyan ve bir macera çağrısı bekleyen kahraman izleğinin filmin ikinci en zayıf yönlerinden birini oluşturduğunu söylemeliyim.

Neo’ya ulaşan ve ‘’Yol gösterebilirim ama dediklerimi aynen yapman gerek’’ diyen, Yunan mitolojisinde kahramanların rüyalarından sorumlu düşler tanrısının adını kullanan Morpheus ‘’yol gösterici’’ tavrını film boyunca sürdürür. Gerek Trinity gerekse Morpheus isimlerine aşina olan Neo, onlara güveniyor olsa da hala şüpheleri olduğundan Morpheus’un talimatlarını yerine getiremez. ‘’Bunlar neden bana oluyor? Ben ne yaptım ki?’’ diyerek gündelik hayatının rahatlığını tercih eden ve macera çağrısını reddeden Neo kendisi yakalamak için gelen ajanlara teslim olur.

Neo ile irtibat kuracağını bildikleri Morpheus’u yakalamak için Neo’yu yem olarak kullanmak isteyen ajanlar işbirliği yaptığı takdirde kendisine yeni bir başlangıç sözü vermelerine karşın Neo teklifi reddetse de vücuduna takip cihazı yerleştirdiklerinin farkına varamadığından başından geçenleri kötü bir rüya olarak görme eğilimine girer. Evine gitmesine izin verilen Neo uyandığında Morpheus yeniden arar ve buluşmak için adres verir.

‘’Karanlık ve yağmurlu bir gecede Trinity ve Morpheus’un adamları Neo’yu siyah bir limuzine bindirirler. Bu gece yolculuğu sırasında sağanak biçiminde yağan yağmur aşikâr bir arınma metaforudur. Altından geçtikleri köprü de Neo’nun bir inisiyasyon sürecine girdiğini simgeler; köprü kahramanı yolculuğun yeni bir aşamasına, serüven eşiğine götürecektir. Morpheus’la karşılaşacağı binanın girişindeki döşeme, bir satranç tahtası gibi siyah-beyaz karelerle kaplıdır. İnisiyasyon rituslarının uygulandığı Mason localarında da döşeme aynı biçimde düzenlenir. Mozaik döşeme olarak adlandırılan bu uygulama, simgesel olarak aydınlık-karanlık, iyi-kötü, bilinen-bilinmeyen karşıtlıkları ifade eder.’’ (Dila Tecimer)

Neo’nun özel, seçilmiş veya Mesih olduğuna ilişkin hiçbir şey dile getirmemesi hatta bunu ima etmemesine karşın ‘’Hiç gerçek olduğuna inandığın bir rüya gördün mü?’’ diyen ve Mesih’in geleceğine kimse inanmasa bile kendisinin inandığını vurgulayan Morpheus, Neo’ya bir tercih sunar. Ya macera çağrısına olumlu yanıt verecek ve bilinmedik bir dünyaya adım atacak ya da gündelik yaşamının sakinliğine, alışkanlıklarına geri dönecektir. Seçimini yaparak macera çağrısını olumlu olarak yanıtlayan Neo, yeniden doğar. Doğumu, bebeğin doğumu gibidir, saçsız ve çıplaktır. Bu sahne ile bakire doğumun sembolize edildiği söylenmişse de aşağıdaki paragraf gerçek anlamı üzerine bir fikir verecektir.

wachowski-brothers-films

‘’Kabalanın gizli öğretilerinde insan bedeninin Aurik Yumurta denilen, balonumsu, uçuşkan bir oval şeyin içinde olduğu öğretilir. Ayn Sof küresi, yaratılmış evren için neyse bu yumurta da insanın fiziksel bedeni için odur. Daha doğrusu, bu Aurik Yumurta insan denilen varlığın Ayn Sof küresidir. Dolayısıyla gerçekte insanın mutlak bilinci her yöne uzanan ve aşağı bedenini tümüyle çevreleyen bir auranın içindedir. Kozmik Yumurta’nın içindeki bilincin merkezi bir noktaya yoğunlaşması gibi, insanın Aurik Yumurtası içindeki bilinç yoğunlaşır ve Ego denilen bilinç noktasını tesis eder. Doğadaki evrenlerin Kozmik Yumurta’nın içindeki uyku halindeki kuvvetlerden oluşması gibi, insan tarafından doğanın çeşitli âlemleri içindeki enkarnasyonlarında kullanılan her şey bu Aurik Yumurta’nın içindeki uyku halindeki güçlerden çekilir.’’ (Manly P.Hall)

Yaradılış amacına ulaşabilmek için kibir ve egosu ile doldurarak içine hapsolduğu yumurtayı kıran Neo yeni bir dünyaya gözlerini açar. Devlet adlı eserinde “uyanmış” kişi ile “uyuyan” kişi arasındaki farkı mağaradan çıkış sembolizmiyle açıklamaya çalışan Platon’a göre ‘’Derin bir mağaranın dibinde, çocukluklarından beri ayak ve boyunlarından zincirlenmiş halde insanlar yaşamaktadır. Bunlar “uyuyan” kimselerdir. Mağaranın girişine zincirlenmiş olan bu insanlar ışığı doğrudan göremediklerinden ancak ışığın duvara yansıttığı gölgeler üzerinden hakikati tanımlamaya çalışmaktadırlar oysa hakikati görebilmek ancak zincirlerden kurtularak mağaradan gün ışığına çıkmakla olanaklıdır. Kısaca, “uyanış” mağaranın dışına çıkıştır.’’

Batı’nın dünya egemenliğiyle birlikte gündelik yaşam genellikle iktidar tarafından biçimlendirilmeye başlanmış, tüketim için boş zaman kavramı icat edilerek insanın kendisiyle baş başa kalmasının önüne engeller konulmuştur. Büyük çoğunluk ‘’boş vakitlerinde’’ alışveriş merkezlerinde dolaşmakta, gerekli gereksiz bir şeyler satın almakta veya televizyon karşısında pineklemektedir. Gündelik yaşamın en açıklayıcı kavramlarından biri rutindir ve rutinin en önemli özelliği düzeni ve istikrarı temsil etmesidir. Düzenin kaybolacağı, olayların akışının bozularak kaosa sebebiyet vereceği düşüncesi toplumların en büyük korkularından birisi olmuş, bilinemezliğin ve belirsizliğin yerine bilinebilir olanı ve alışkanlığı koyan düzenin sürdürülmesi adına özgürlüklerinden dahi vazgeçme yoluna gitmişlerdir. Temiz içme suyu bulamayan bir milyar insanın bulunduğu bir dünyada boş vakti olduğunu söyleyebilmek en hafifiyle acımasızlıktır diye düşünüyorum. ‘’Gözlerim neden acıyor’’ diye soran Neo’ya verilen ‘’Daha önce hiç kullanmamıştın’’ yanıtı kendi gündelik yaşam içerisine hapsolmuş cehalet içindeki insanın durumuna da açık bir göndermedir.

İlk yazılan Yahudi apokaliptik metinlerinden olan ve ‘’Tanrı’nın Ebedi Krallığı’’nın kurulacağı müjdesini veren Daniel’in Kitabı’nda, Nebukadnezzar’ın gördüğü ve unuttuğu bir rüya anlatılır. Kral, ‘’Başı altından, göğsü ve kolları gümüşten, karnı ve kalçaları tunçtan, bacakları demirden ve kilden bir heykel görür. Bu heykel nereden geldiği belli olmayan bir taşın çarpmasıyla paramparça olur ve parçalar harman yerindeki saman çöpleri gibi rüzgâr tarafından her yöne savrulur.’’ Daniel, kralın rüyasını ‘’Siz güçlü ve şerefli bir kralsınız. Siz o, altın başsınız. Fakat sizden sonra sizin kadar iyi olmayan gümüş bir krallık ve tunçtan üçüncü bir krallık olacak. Dördüncü krallık demir kadar güçlü olacak fakat parçalara bölünecek. Ve kilden ayağın parçalara ayrıldığını gördüğünüz gibi krallık da parçalara ayrılacak ve sonra dünyadaki diğer milletlerle karışarak yok olacak. Bu olduğunda gökteki Allah sonsuza dek sürecek bir krallık kuracak’’ sözleriyle yorumlamıştır. Ülkelerini işgal edip, tapınaklarını yıkmasına karşın İsrailoğullarının ‘’Tanrı’’ tarafından kendilerini doğru yola sokmak için gönderilen bir ‘’yol gösterici’’ olarak gördükleri Nebukadnezzar’ın rüyası yozlaşmış ve düzeltilmeye muhtaç dünyaya Mesih’in gelişinin müjdesi olarak kabul edilmiştir.

Dünya üzerindeki sıradan insandan halk anlatılarına, mitolojilerden dinlere kadar hemen herkes geçmişe özlem duymakta, eski zamanlarda işlerin daha iyi yürüdüğü, sevgi ve saygının olduğu, güvene ve yardımlaşmaya dayalı ilişkilerin sürdüğü anlatılarak günümüzde sevgi ve saygının kalmadığı, ilişkilerin ve düzenin bozulduğu vurgulanır. Yeryüzündeki yazılı en eski kitaplardan olan Hesiodos’un ‘’İşler ve Günler’’ isimli eserinde ilk insanların kaygısız, tasasız, acısız ve dertsiz yaratıldığını ancak daha sonra yaratılan her soyun kötüye gittiğinin anlatıldığı şöyle bir bölüm vardır.

‘’Ama bir gün gelecek, Zeus, Kronos’un oğlu

Bu ölümlü insan soyunu da yok ediverecek.

O zaman aksaçlı insanlar soyu gelecek.

O zaman ne baba oğullarına benzeyecek,

Ne de oğulları babalarına,

Ne ev sahibi konuğunu bilecek, sevecek,

Ne dost dostunu, ne kardeş kardeşini bugünki gibi.

Yaşlanır yaşlanmaz hor görülecek ana baba,

Kaba kaba çatacaklar onlara.

Tanrı saygısı nedir bilmeyecek bu mutsuzlar,

Karınlarını doyuranların karınlarını doyuramayacaklar.

Ne yeminin değeri kalacak, ne doğrunun, ne iyinin,

Yalnız kötülere, azgınlara gidecek saygıları,

Hak güçlünün olacak yalnız, vicdan kalmayacak.

Kötü insan saldıracak iyi insana.

Yalana dolana kaçıp, andlarını çiğneyecekler,

Yalnız acılar kalacak ölümlü insanlara,

Çare bulunmaz olacak kötülüklere karşı.’’

Kıyamet ve ahir zaman kavramları yeryüzündeki insan soyunun bozulması düşüncesiyle yakından ilişkilidir. İsrailoğulları kendilerine tanrı tarafından verilen sözün gerçekleşeceği umuduyla dünyanın sonuna olumlu bakıyor olsa da, Mesih’İn gelişiyle yapılacak olan barışın ‘’geçici’’ olacağı bilinir. İnsanoğlunun geri döndürülemez biçimde yozlaşmasının ve bozulmasının dünyanın sonunu getireceği (kıyamet) düşüncesi dinlerde eşzamanlı olarak anlatılır. Bir çok mitolojide olduğu gibi Türk mitolojisinde de benzer motiflere rastlanmaktadır.

sanatlog.com-sinema-blogu

’Kara yer ateşle kaplandığı zaman, büyük ‘’Hakan Ata’’ Tanrı kulaklarını tıkar ve dünya bozularak insan nesli yok olur. Fitne-fesat saçan gaddar rüzgâr, insanları heyecanlandırır. Töre bozulur, tepeler çalkalanır, demir üzenginin dibi delinir. Çuvaldızın deliği yırtılır. Ulus bozulur. Kara böcek katlanır, gözlerine kan dolar, kara su kanla karışık akar, yer uğuldar, dağlar sallanır, çukurlar, hendekler yıkılır, gök gürlediğinde kenarı açılır, deniz çalkalandığında dibi görünür, yerin altı üstüne gelir, yosunlar öğütülüp kül olur, gök sallanıp eteği açılır, deniz dalgalanıp dibi görünür, ay ve güneş aydınlık vermez, ışıksız olur. Ağaçlar kökünden kopar, baba çocuğundan ayrılır, bitkiler mahvolur, nesli kurur, analar sevgililerinden ayrılır, dul kalır, yerde zehirli köngül otu biter, kökünden sarı çekirge çıkar, hayvanlara çarparsa, hayvanların, insanlara çarparsa insanların özünü emer. İşte o zaman Tanrı haykırır:

‘’Bu yana bak Mangdı-Şire, yardım et, köngül otunu mahvedemedim. Köngül otunun kökünde yılan var !’’ Mangdı-Şire’den ses çıkmaz. Ondan yardım gelmeyeceğini anlayınca Tanrı yine haykırır. Büyük hakan halkını bıraktı, cins aygır sürüsünü bıraktı, yer alt-üst oldu, sular kurudu, yaldızlı giyimlerin yakası parçalandı, idare edilen yurt başsız kaldı, kuşlar yuvalarını, geyikler duraklarını, kadınlar yavrularını bıraktı. Bundan sonra Erlik’in arkadaşlarından Karaş ile Kerey yeryüzüne çıkınca Ülgen’in yardımcıları Mangdı-Şire ile Maytere, bunlarla savaşmak üzere yeryüzünü kaplar. İşte o zaman Kalgançı-Çak (kıyamet) olur.’’

Dağılmayı ve sürgünü tanrının cezasının şiddetli olması gerektiği düşüncesiyle kaçınılmaz bir durum olarak karşılayan ve başlarına gelen her şeyi inançlarının zayıflamasına bağlayan İsrailoğulları, esarete düştüklerinde karşı karşıya kaldıkları acılar ve ıstıraplar karşısında çaresizliğe kapılsalar da tanrının kendilerine merhamet edeceğinden ve verdiği sözü tutacağından şüphe etmiyorlardı. İsrailoğullarını düşmanlara karşı koruyacak ve tanrının sözünü gerçekleştirmeden önce hepsini bir araya toplayacak ‘’savaşçı’’ fikrinden Mesih fikri ortaya çıkmıştır. Bu Mesih, Sion’a adaletli bir şekilde egemen olacak ve orada hüküm sürecektir. O sadece Tanrı’nın Krallığını hazırlayan, geçici barışın olduğu bir ara unsurdur. Filmde de Neo’ya kehanete ilişkin hiçbir şey öğretilmeden dövüş programlarının yükleniyor olması Mesih’in savaşçı yönünün ve onunla birlikte savaşların başlayacağının kaçınılmazlığının vurgulanmasıdır.

Yahudi kıyamet metinlerinde dünyanın sonuna ilişkin olarak, gece güneşin ve gündüz ay’ın parlayacağı, çeşmelerden kan akıp, ağaçlardan kan damlayacağı, yıldızların yörüngelerinden çıkacağı, yerin derinliklerinden ateş fışkıracağı, taşların haykırmaya başlayacağı, yılların kısalacağı, kıtlığın ve açlığın başlamasıyla insanların birbirini boğazlayacağı gibi tamamen bozulmuş bir dünya dile getirilmektedir. Morpheus’un ‘’Gökleri biz kararttık, artık güneş yok’’ sözleri eşliğinde Neo’ya gösterdiği dünyanın kaos güçleri tarafından ele geçirildiği görülür ancak ‘’egemen güçlerin’’ sunduğu simüle edilmiş sahte yaşam karşısında insanlar görmemeyi, kanmayı, gündelik yaşamlarının ‘’güvenliği’’ içerisinde kalmayı yeğlemektedirler. Gündelik yaşam içerisindekilerle kastedilen vadedilen topraklarda yaşamamasına karşın hayatından memnun olan İsrailoğulları kastedilmektedir.

Mavi hapı almadığı için duyduğu pişmanlığı saklamayan ve ‘’cehaletin erdem’’ olduğu savunan Cypher’ın Neo’ya olan inançsızlığının gizli olmadığı Trinity’nin ‘’Yoksa inanmaya mı başladın’’ sözlerinden çıkarılabilir. Morpheus’u ajanlara teslim etme karşılığında Matrix’in ‘’yanılsamasına’’ geri dönmeyi istese de inisiye olan Cypher’in bu istediğinin gerçekleşmesi olanaksızdır. İnisiyasyonun geri dönüşü olmadığına göre bu istek Cypher’in ölecek olduğunun bir göstergesi sayılabilir. Hıristiyanlık ve ‘’İsa Mesih’’e ilişkin olduğu düşünülen göndermelerin hemen hepsi insanların zihnini meşgul etmek ve asıl amacı gizlemektir. Burada da seyircinin, Cypher’ın Neo’ya ihaneti ile Yahuda’nın İsa peygambere ihanet etmesi arasında özdeşlik kurulmasına izin verilir. İsa peygamberin son yemeğinde içkisini aynı kadehten içmesi gibi Cyhpher ile Neo’nun aynı kadehten içki içiyor olmalarının arkasındaki sembolizm budur.

Morpheus Neo’yu götürdüğü kâhinin kapısının üzerinde ‘’kendini bil’’ ihtarı yazılıdır ve bu yazının eski Yunan’da Delfi Tapınağında yazılı olduğunu bildiğimize göre kâhinin evi de kadınların kehanette bulunduğu Delfi Tapınağı olsa gerektir. Delfi üçayağı ile Musevilerin Ahit sandığını ilişkilendirmeye çalışanlar olmuştur. Üçayaklı çerçeve Ahit Sandığına, düz plaka veya masa Merhamet Tahtına ve huni biçimindeki kaplam ise Ahit Çadırı’na benzetilmiş olduğundan filmde de benzer izleğin etkileri görülmektedir.

Bütün insanlar ne istediklerini bilirler fakat neye ihtiyaçları olduğunu bilmezler. Pisagor öğrencilerini ‘’kendiniz için dua etmeyin’’ diye uyarırdı. Tanrılardan ricalarda bulunduklarında kendileri için bir şey istememeleriydiler çünkü hiçbir insan kendi için neyin iyi olduğunu bilemez, dolayısıyla elde edildiğinde zarar verecek bir şeyi istemek doğru değildir. İslam’da da bütün temenniler ‘’hayırlı olsun’’ sözleriyle bitirilir. Bilinmezlikler arasında kaybolan ve kendisi için neyin faydalı olacağını bilmeyen Neo’nun Morpheus’un yol göstericiliğine ihtiyaç duyuyor olması din adamlarının ve hahamların otoritesine belirgin bir vurgudur.

Ayrıca kâhinin ‘’ sen O değilsin’’ sözleri aslında gerçeğin farklı bir anlatımıdır çünkü Thomas Anderson ölmedikçe seçilmiş olan doğmayacaktır. Ajan Smith tarafından vurulan ve ölen Thomas, Neo olarak gözlerini açar. Böylece Trinity’nin âşık olduğunu anlamasıyla uyanış-arınma-aydınlanma-inanç ve sevgi tamamlanır. Enoch kitabında bulunan ‘’öldükten sonra dirilmek gibi olağanüstü özelliklere sahip olan Mesih…’’ ibaresi, ister ruhsal ölümü isterse fiziksel olarak ölüp dirilmeyi kastetsin Neo’nun Mesihliği inkâr edilemeyecek şekilde kanıtlanmış ve kesinleşmiş olur. Mesih sıradan bir insan değildir. Olağanüstü özelliklere ve güçler sahiptir. Bu nedenle Mesih, ilk yaratılan yedi şey arasına konulmak suretiyle ona verilen değer de artırılmaya çalışılmıştır. 
”Şabat’ın arifesinde Gehenna’nın (sehennem) ateşi henüz yaratılmamıştı. Yedi şey dünya yaratılmadan önce yaratıldı. Bu yedi şey; Torah, Pişmanlık, Aden Bahçesi, Cehennem, Zafer Tahtı, Mabed ve Mesih’in adı’’ (Cengiz Batuk)

‘’Biliyor musun ilk Matrix’in kimsenin acı çekmediği ve mutlu olduğu mükemmel bir dünya için yapıldığını biliyor muydun?’’ Ajan Smith’in bu sözleri ile kastedilen ilk Matrix’in Âdem ve Havva’nın yaşadığı cennet bahçesi –Eden- olduğu çok açıktır. Birinci Matrix bu dünyada değildir çünkü ikincisi mevcuttur. İkinci Matrix ise bozulmuştur ve Tanrı’nın Krallığının gelişinden önce her birey özellikle de Mesih tarafından onarıma ihtiyacı vardır. Üçüncü Matrix’i yaratıp yaratmamak yalnızca Tanrı’nın isteğine tabiidir.

sinema-blogu

‘’Kabalizm’in popüler bir doktrin haline gelmesine sebep olan Safed Kabalası ya da Lurianik Kabala kurtuluş merkezli ‘’tikkun olam’’ doktrini üzerine şekillenmiştir. Isaac Luria Aşkenazi isimli bir Kabalacı tarafından formüle edilen ve öğrencisi Hayyim Vital tarafından yayılan bu doktrin, yaratılışın kozmik bir felaketle sonuçlandığı ve dünyanın tamir edilmeyi beklediği inancına dayanır. Buna göre yaratılış faaliyeti, sonsuz ve mutlak ilahlığın kendi dışındaki varlığa yer açmak kendini ya da nurunu içine çekmesi ve ilahlığın tam merkezinde oluşan, şekilsiz maddi güçlerle dolu bu boş ve karanlık alana, onlara şekil vermek üzere on sefirot’un yerleşmesini gerektirmektedir. Fakat yaratılış sırasında beklenmedik bir şey olmuş ve ilk üç sefirot’tan çıkan ilahi nuru taşıyan güçler ya da kaplar kırılmıştır. Kırılma sonucunda ilahi nurun bir kısmı bu kırık kaplarla birlikte yaratılışın içine dağılmış ve karanlık alandaki şekilsiz güçlerle birleşmek suretiyle yaratılışta kaos ve kötülüğün ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Yaratılış’ın en başta tasarlanmış olan homojen ve iyi karakterini bozan bu trajediye (kozmik kötülük) daha sonra Âdem’in işlediği günahla birlikte ruhların kötülükle temasa geçmesi problemi (etik kötülük) eklenmiştir. Bu durumda ters giden yaratılışı normale çevirmek ve kaos ortamı yerine ilahi düzeni tesis etmek için her bir (Yahudi) ferdin Tevrat emirlerini yerine getirmek suretiyle hem ruhların hem de dünyanın tamirine katkıda bulunması gerekmektedir; ki bu tamir ameliyesi dünyanın sonundaki Mesihi dönemi hazırlayan kurtuluş sürecine denk gelir. (Şinasi Gündüz)’’

Sürgündeki Yahudiler için dünya, gerçeğin görülmemesi için gözlere çekilen bir perdedir. Vadedilmiş Topraklar’ın tamamına hâkim olmayan Yahudiler kendilerini köle olarak tanımlamakta ve tadını alamadığı, dokunamadığın, koklayamadığı bir dünya da hapiste yaşamaktadırlar. Bu aldatıcı dünya filmde ‘’Matrix’’ olarak simgeleştirilmiş ve var olduğu müddetçe kendilerinin asla özgür olamayacakları dile getirilmiştir. Yahudi halkı Vadedilmiş Topraklar dışında özgür değildir, hapistedir Mesih’in gelişiyle birlikte korku, şüphe, inançsızlık sona erecektir. Hapiste olduğunu bilmeyen insanlar düzenin bozulmaması adına Mesih’e karşı çıkabilecektir.

Yahudilere göre evrensel tarihin tek amacı Tanrının Krallığını kurmaktır. Tanrı, sevgili kullarını dünyanın sonunda kendi krallığında toplayacak ve onlara kaybettikleri her şeyi geri verecektir. Vadedilen Topraklar’a dönecekler, mabedi yeniden inşa edecekler ve ölmüş olan İsrailoğulları dirilecektir. Tanrının Krallığı tam bir adalet, tam bir iyilik ve tam bir mutluluktur. Tanrının Krallığı gerçekleştiğinde çöl ve kurak yerler yeşillenir, bozkırlar sevinir, her taraf çiçeklerle kaplanır, körlerin gözleri, sağırların kulakları açılır, topallar geyikler gibi koşmaya, zıplamaya başlar, dilsizler konuşur, çölde sular fışkırır, kızgın kumlar göllere dönüşür, susuz topraklar su kaynağı olur ve tüm bunlar Tanrının bizzat kendisinin gelmesi ve insanları kurtarması ile olur. Kurtla kuzu bir arada duracak, kaplan oğlakla yatacak ve buzağı genç aslanla bir arada olacak ve bunların hepsini küçük bir çocuk güdecek. Emzikteki çocuk kara yılanın deliğinin üstünde oynayacak ve sütten kesilmiş çocuk elini engereğin kovuğu üzerine koyacaktır. Tabii bütün bunların gerçekleşmesinden önce Mesih gelecek ve hazırlık yapacaktır.

İnancı ne olursa olsun ‘’zamane’’ davranışlardan ve insanlardan şikâyetçi olmayan kimse yoktur, herkes en azından nükleer santraller, nükleer silahlar, karbon salınımı, buzulların erimesi, çevre kirliliği veya yeni nesillerin büyüklere saygısının azaldığı konusunda hemfikirdir. Her üç filmde de tamamen İsrailoğullarının inanışlarından birini anlatan The Matrix’in başarısı –ikinci ve üçüncü filmler aynı başarıyı sürdüremese de- seyirciyi sıkmamasında ve yazımda da vurgulamaya çalıştığım gibi seyircinin genel anlamda itirazının olmayacağı konuların anlatılmasında yatmaktadır. Çok zorlama olsa da, Marksist bakış açısıyla okunduğunda maddi üretim araçlarını elinde tutan burjuvazinin kitleler arasına yaydığı ‘’yanlış bilinç’’ ve buna karşı verilen mücadele olarak da okunabilir. Ghost in the Shell ile aralarındaki benzerlik ise Avatar ile benzerliği ne kadarsa o kadardır.

Salim Olcay

salimolcay@hotmail.com.tr

Yazarın öteki film kritikleri için şu sayfaya bakınız.

Kadınlar Nerde?

Eylül 15, 2013 by  
Filed under Deneme, Edebiyat, Kitaplar, Manşet, Sanat

“Bir Taksim Polisiyesi” (1), yaz aylarında uzun süre “Bir Türkiye Polisiyesi” olarak sürdü. Gezi Parkı’nda yaşananlar yeni bir sayfa açtı. Çeşitli yayınların arasında yazarların öykülerinin derlendiği, gelirleriyle Gezi Direnişi’nde yaşamını yitirenler ve yaralananlar adına anı fidanlığı oluşturulacak kitap dikkat çekti. (2) Hareketli bir dönem geçirdik. Nedense yöneticiler bir türlü yumuşamadı. Yaralanan, sakat kalan, yaşamını yitiren gençleri kendi insanları olarak görmedi. Sürekli yaptıklarını savunma ve eleştirenleri yıldırma eğiliminde oldular. En yukarıdan aşağılara kadar çeşitli kademelerde görevliler açıklamalar yaptı, suçlamalar getirdi. Söylenmesi gerekeni söyleyen çıkmadı. Kimse, “Biz büyük bir hata yaptık, biraz anlayış göstererek olayların tırmanmasını önleyebilirdik. Gençlerimiz ölmez, sakat kalmazdı.” demedi. Üstelik farklı düşünenleri ve demokratik haklarını kullananları suçlayan bir fezleke hazırlandı. Türkiye Barolar Birliği’nin düzenlediği basın toplantısında buna tepki gösterildi. “Avukatlar mahkeme salonlarından zırhlı polisler tarafından güç kullanılarak çıkarılmakta, savunma hakkını savunmak için kanuni yükümlülüklerini yerine getiren baro yöneticilerine, İstanbul Barosu örneğinde olduğu üzere, tarihe kara bir leke olarak geçecek davalar açılmakta, polis şiddetinin sorumlularını bulun ve şiddeti önleyin diye haykıran avukatlar insan hakları hiçe sayılarak bizim kutsal mekânımız olan adliyeden dövülerek dışarı çıkarılmaktadır. Geldiğimiz noktada hukuk devleti yerine kurulan polis devletinin açık bir ispatı Ankara Emniyet Müdürlüğü’nün fezlekesi elimizdedir. Bu fezlekede Türkiye’deki bütün sivil toplum örgütlerine, bütün barolara ve özgür basına savaş açılmıştır.” dendi. (3)

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin üçüncü maddesi, “Herkesin yaşama hakkı ile kişi özgürlüğü ve güvenliğine hakkı vardır.” diyor. (4) İnsan Hakları Başkanlığı’nın sitesinde “İnsanın değişimi ve gelişmesinin sonucunda 10 Aralık 1948 yılında yayınlanan İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi doğmuştur. Türkiye, Birleşmiş Milletlerin kurucu üyelerinden birisi olarak İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ni ilk onaylayan ülkeler arasında yer almış ve insan hakları konusundaki önemli sözleşmelerin büyük bölümüne taraf olmuştur.” bilgisi yer alıyor. (5)

gezi-parki-direnisi

Yöneticilerin konuşmalarındaysa haklar ve özgürlüklerden çok bunların nasıl sınırlandırılacağı, kötüye kullanılmasının nasıl önleneceği bulunuyor.

Resmi açıklamaları yapanların hepsinin erkek olduğunu söylemek yanlış olur mu?

Peki, kadınlar nerede?

Kuşkusuz her yerdeler. Polisin de, göstericilerin de arasında varlar, evlerde ve sokaklardalar, işyerlerindeler, ulaşım araçlarındalar, birçok alanda erkeklerle birlikteler, zor koşullarda çalışıyor, toplantılara katılıyor, forumlarda konuşuyorlar. Yukarılara çıktıkça sayıları azalıyor. Yönetici olsalar bile belirli bir çizgiyi geçmeleri zor. Mecliste azlar, bakan olup erkekler dünyasını yönetmeleriyse hiç kolay değil.

Taksim Gezi Parkı’nda başlayan olayların yöneticilerin akıl almaz yaklaşımı nedeniyle girdiği yönü düşününce bir soruya takıldım. Başbakan koltuğunda bir kadın olsa, ama demir bir leydi değil, erkek davranışlarındaki kavgacı yanlışları bilen ve uzak duran birisi, daha doğru bir bakış açısıyla sertleşmenin önüne geçip tarafların birbirini anlamasını ve herkes için daha iyi bir sonuca varılmasını sağlayabilir miydi? Ölümlerin, sakatlanmaların, yaralanmaların, büyüyen nefretin, ötekileştirmenin, açılan derin uçurumların önüne geçebilir miydi? Yoksa toplumlar hep en doğruyu bildiğini sanan, çevresinde kendisini koşulsuz onaylayanlar dışında kimseyi istemeyen, boyun eğilince yumuşayıp en küçük bir karşı ses çıkınca aslan gibi kükreyerek karşıdakini korku içinde bırakan sert yöneticiler olmadan yönetilemez miydi?

Gönlüm de, aklım da yumuşaklıktan yanaydı. Yönetenlerse hep diğer uçta geziniyorlardı. Arada anlayış gösteren olduğunda hemen zayıflıkla damgalanıyordu. İnsanın öyküsünün acı yanı işte. Doğaya karşı yaşamını savunurken güçlenmiş, istediklerini yeni araçlar kullanarak daha kolay ve daha çok elde etmeye başlamıştı. Bu kez kendi içinde bölünmüş, başka insanları yola getirmeye çalışırken oyunu savaş boyutuna çıkarmıştı. Yumruklar, taşlar, sopalar, kılıçlar, mertliği bozan tüfekler, toplar, bombalar, uçaklar, nükleer biyolojik kimyasal silahlar. Modern kentleri besleyebilmek ve koruyabilmek için büyük riskler alarak acımasızca tüketilen doğal kaynaklar. Söylenen hep şuydu: “Nasıl soğuktan ve fırtınadan korunmak için kapalı bir ortamda barınmamız gerekiyorsa, insandan gelen tehditleri uzak tutmak için de güçlü olmamız, kavga edip onları uzaklaştırabilmemiz gerekiyor.” deniyordu. Toplumların tarihi iç ve dış düşmanlarla girilen sonu gelmez çatışmaların bitmemiş bir öyküsü olmuştu.

The-Athena-Doctrine-kitap

Kadına özgü değerlerin en sert sorunları bile çözerek daha iyi bir gelecek kurulmasını sağlayabileceği sonucuna varan Athena Doktrini çalışması (6), yaz boyunca yöneticilerin demokratik tepkilere karşı duydukları öfkeyi, amaçlarına ulaşmak için evrensel değerleri nasıl yok sayabildiklerini açıklayabilir miydi? Erkek egemen toplumların tarihi savaşlarla geçmişti. Güvenlik ancak güçle, silahla sağlanabiliyordu. Günümüzde de savaşlardan henüz kurtulamamıştık. Barış hala iki savaş arasındaki sessizlik olarak tanımlanıyordu. Bu çatışmalı ortamda, 21. yüzyılın işletim sistemi olarak nitelendirilen kadınca yaklaşım nasıl bir çözüm getirebilirdi? Kitabın adında söylendiği gibi kadınlar ve onlar gibi düşünen erkekler geleceğin egemenleri olabilirler miydi?

Tuğba Kıraç kitapla ilgili yazısında (7) kadına ve erkeğe özgü değerleri listelemiş. Bir gruba baskın, güçlü, analitik, kibirli, çalışkan, odaklı, inatçı, özgür, bencil, azimli, cesur, kendinden emin, sınırlayıcı, lider, mantıklı, katı, mesafeli, agresif deniyor. Diğeri nazik, yaratıcı, sadık, pasif, tutkulu, popüler, güvenilir, üst sınıf, dost, uzlaşmacı, esnek, uyumlu, yeniliklere açık, çevik, akıllı, fedakâr, kırılgan, sevgi dolu, asil, takım oyuncusu, mütevazı, içten, gerçekçi olarak tanımlanıyor. Günümüz devletleri ve yöneticileri için kullanılabilecek sözcükler hangi gruba ait oldukları hakkında ipuçları verebilir. Gelecek kadınlara ve onlar gibi düşünen erkeklere ait olabilir. Bugün erkeklerin ve onlar gibi davranabilen kadınların gibi görünüyor.

Yine de günümüzün sürekli gelişen iletişim dünyası, yürürlükteki sistemin sert yapısına yaslananların uykularını kaçırıyor olmalı. Bağımsız bir tepki için bir araya gelenleri gaz ve suyla dağıtamayınca, sopayla dövüp yıldıramayınca, rasgele kişileri şafak baskınlarıyla evlerinden aldıkları halde olmayan ve bu yüzden hiçbir zaman bulamayacakları kışkırtıcıları bulamamanın şaşkınlığıyla sıradan insanlara saldırıyorlar. Yalnızca onurlu bireyler olmak, kendi seçimleri doğrultusunda özgürce yaşamak isteyen, bu çabalarıyla saygıyı hak eden gençleri hedef alıyorlar. Sorunları güç kullanarak çözmeye alışkın erkek düşüncesinin somut bir düşman göremeyince içine düştüğü çaresizlikle, 21. yüzyılın yükselen özgürlük düşüncesini sopaları ve gazlarıyla boğmaya, öldürmeye çalışıyorlar.

Özgün yaklaşımlarıyla gelecekte yükselecek kadınlar gerçekten var mı, neredeler?

Düşünen, çalışan, üreten, anlamak isteyen erkeklerle birlikte yaşamın içindeler. Şimdilik erkekler ve erkek gibi davranarak kitleleri hizaya sokan kadınlar kadar güçlü olmayabilirler. Ama sanırım Athena doktrini doğru. Gelecek onların olacak.

….

Yazarların öykülerinin derlendiği bir kitabın adında yazım yanlışı olması 2013 Türkiye’sinde yaşanan bu olayları bilmeyenler için şaşırtıcı olabilir. Ancak şimdiden İnternet sözlüklerinde yerini alan bu terim, yakın bir gelecekte başka kaynaklarda da görülebilir. Ekşi Sözlük’te verilen güzel tanımlar arasında “Düşündüğüm, söylemek istediğim ama söyleyemediğim her şeyin özet geçilmiş halidir. Çünkü konuşsam tesiri belli ki yoktur, sussam gönül razı değildir.” ve “Direnişte yazılmış kağrolsun bağzı şeyler sloganı, yağmur altında sadece yaşasın diyerek zıpladığımız zamanki naifliğimizi hatırlatıyor bana, istemsizce gülümsüyorum her gördüğümde.” dikkat çekiyor. (8)

bagzi-seylere-oykuler-kitap-incelemesi

Bağzı Şeylere Öyküler’in arka kapağındaki tanıtım yazısında Gezi Direnişi’nin bu topraklarda yaşanmış en önemli toplumsal hareketlerden biri olduğu, ilk sayfasındaysa yaşamını yitiren Ethem Sarısülük, Abdullah Cömert, Mehmet Ayvalıtaş, Ali İsmail Korkmaz, Medeni Yıldırım ve Mustafa Sarı’ya, yaralanan, sakat kalan ve yaşam mücadelesi verenlere adandığı belirtiliyor. Kitap Leyla Erbil’in Tuhaf Bir Erkek romanından bir alıntıyla başlıyor.

“şu da var

bütün acılara karşın

hayat

içimize bir nota bırakır ya

en bitik günümüzde

direnme notasını

bir zarfa mı koyar

bir deniz çırpıntısıyla mı

savurur

yüzümüze

neşe üşüşür hayatımıza

birden güç aşılar

iyi güçtür

baş eğdirmeyen

umut

altın kafesinden

çıkıverir

dolaşır tepemizde”

Girişte kitabı hazırlayan Kadir Yüksel’in “Öyküyü O Gençler Yazdılar” başlıklı bir sunumu var. “Asıl öyküyü o gençler yazdılar… En ustalıklı öyküyü, en acemi sanılan elleriyle yazdılar. Hepimize okumak düşüyor, dönüp dönüp yeniden okumak. Gençlerin sokakta yazdıklarını okudukça genç kalmak.” diyor. Yazısının sonundaki notta öyküleri biraz farklı bir ölçütle sıraladığını, yazarların yayımlanan ilk öykü kitaplarını ölçü olarak aldığını, aynı yıl içinde öykü kitabı yayımlanan yazarlar arasında ise doğum tarihlerinin ölçüt olduğunu söylüyor.

Ferit Edgü Gezi-yorum’da “Herşey bir ilkle başlar” diyor. Adnan Özyalçıner “Alandaki Park”, Necati Tosuner “Üstgeçit”, Mehmet Zaman Saçlıoğlu “Düşsel Kahramanlarım Oradaydı”, İlhan Durusel ve Tansu M. Gülaydın “Ayrı Düşmüş Metinler - Karşılıklı Metin Sergisi”, Zafer Doruk “Kuş Bakışı”, Aziz Gökdemir “Civan”, Celal İlhan “Giriş Bu, Asıl Öykü Daha Sonra”, Hakan Bıçakcı “İşten Eve Giden En Uzun Yol”, Remzi Karabulut “Karşılık”, Gamze Güller “Çok Daha Fazlası”, Kerem Işık “Belkili İnsan Dolması”, Zeynep Sönmez “Görünür Bir Kentte”, Özcan Öztürk “Tamam, Mı? Devam, Mı?”, Berna Durmaz “Sevdiğine Benziyor İnsan”, Türker Ayyıldız “Tül”, Mehmet Fırat Pürselim “Kompozisyon”, Sinan Sülün “Büyük Başkan İçin Kötü Gün”, Şenay Eroğlu Aksoy “Uzun ve Yoksul”, Mahir Ünsal Eriş “Park Uykusu”, Onur Çalı “Ağaç Baharı”, Fuat Sevimay “Gelincik”, Hakkı İnanç “Ağaçlar da Gürler”, Zeynep Ünal “Düdük”, Murat Taş “Son Barikat”, Vuslat Çamkerten “Direnişte Aşk Başkadır” ve Semih Öztürk “Ateşböcekleri Yağmurda Sönmez” başlıklı öyküleriyle yer alıyorlar.

Kitabın ilk basımı 2013 Ağustos’unda yapılmış. Gezi Parkı’na iş makinelerinin 27 Mayıs’ta girdiği düşünülünce kısa sürede nitelikli bir çalışmanın gerçekleştirildiği, Gezi Parkı’nın edebiyatla buluştuğu rahatlıkla söylenebilir. Daha uzun bir zaman diliminde, insana ve yaşama duyarlı tüm yazarların katkısıyla kuşkusuz daha kapsamlı bir çalışma yapılabilirdi. Ama Kadir Yüksel’in yazısında belirttiği gibi bu derleme gerçekten “daha başlangıç” olabilir, “edebiyatımız bu diriliş günlerine tanıklık etmekten geri” durmayıp yazmaya devam edebilir.

gezi-parkinda-yasamini-yitirinler

Kitapta değişik yaklaşım ve türlerde yazılmış kısa öykülerin yanında uzunca olanları da var. Yazıyı Gamze Güller’in “Çok Daha Fazlası” öyküsüyle, sıradan insanların yaz aylarında sıklıkla yaşadığı sahnelerden biriyle bitirmek istiyorum:

“Bir anda gaz bombaları düşüyor etraflarına. Göz gözü görmez oluyor. Nefes alamıyorlar. Kaçmak istiyor, kaçamıyorlar. Ceren’i arıyor Mert. Adını haykıracak, sesi çıkmıyor; gözleri, genzi, yüreği yanıyor. Ceren’in çadırına doğru koşmak istiyor. Bir yandan maskesini takmaya çalışıyor yüzüne. O tarafa gitme diyor bir arkadaşı. Mert onu dinlemiyor. Ceren’i bulmak zorunda. Ama yönünü bile bulamıyor. Ciğerleri yangın yeri. Birden püskürtülen suyla yere kapaklanıyor. Cehennemi bildiğini zannederdi Mert, değilmiş, bu çok daha fazlası…”

NOTLAR

1. Mehmet Arat, Bir Taksim Polisiyesi, http://www.sanatlog.com/sanat/bir-taksim-polisiyesi/

2. Kadir Yüksel, “Bağzı Şeylere Öyküler”: 28 Yazardan Gezi Parkı Öyküleri, http://www.edebiyathaber.net/bagzi-seylere-oykuler-28-yazardan-gezi-parki-oykuleri/

3. Ankara Emniyet Müdürlüğü’nün Gezi Parkı Eylemleriyle İlgili Olarak Hazırladığı ve Ankara Barosu’nu Suçladığı Fezleke Baroları ve Avukatları Ayağa Kaldırdı, http://www.barobirlik.org.tr/Detay19625.tbb

4. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, http://insanhaklari.barobirlik.org.tr/

5. İnsan Hakları Nedir?, http://www.ihb.gov.tr/InsanHaklariNedir.aspx

6. John Gerzema, Michael D’Antonio, The Athena Doctrine: How Women (and the Men Who Think Like Them) Will Rule the Future, http://www.amazon.com/The-Athena-Doctrine-Women-Future/dp/111845295X

7. Tuğba Kıraç, Athena doktrini, http://www.radikal.com.tr/yazarlar/tugba_kirac/athena_doktrini-1144746

8. 28, iinflack; 29, lykos; https://eksisozluk.com/kahrolsun-bagzi-seyler-3864484?p=3

Mehmet Arat

mehmetarat@ymail.com

Yazarın diğer yazıları için şu sayfaya bakınız.

Nietzsche ve Uygarlık Eleştirisi

munch_nietzsche_1906Nietzsche, kendi felsefesini geleceğin felsefesi olarak nitelendirmişti. 19. yüzyılda modern toplumun radikal eleştirmenleri olan klasik anarşistler dahi, onun söylem tarzıyla buluşmanın bir imkânını yaratamamıştı. Nietzsche, çağdaşları ile arasındaki uçurumu şu sözlerle vurguladı: “Ödevimin büyüklüğü ile çağdaşlarımın küçüklüğü arasındaki oransızlık şuradan belli ki, beni işitmediler, görmediler bile.”[1] Aradan geçen zamanda Nietzsche’nin yaşam için bir kılavuz olabileceğini iddia eden Foucault, Deleuze ve Derrida gibi yazarlar tarafından onun felsefesi gelecekteki anlamını oluşturmaya olanak buldu. O’nun felsefesini özgürlükçü akımlarla ilişkilendiren bu okuma biçimleri, küreselleşme çağında ortaya çıkan düşünce akımlarına esin verdi. Küresel post-modern toplumun eleştirisinde Nietzsche’nin teorisi üzerine Çabuklu’nun yazdıkları, makro politik eleştirilere nazaran mikro politik söylemlerin bir umut taşıdığını göstermektedir. “Post-yapısalcı anarşizm hala post-modern toplumun radikal eleştirisine yönelik en önemli kuramlardan biri olma özelliğini sürdürüyor. Yapılması gereken arzu, bireysellik, göçebelik, mikro politika vb. konularda radikal özgürlükçülük ile post-modern tüketimsel özgürlük arasındaki farkları tanımlayabilmektir. Gerçeği söylemek gerekirse bugün tüketim ideolojisinin nüfuz etmediği bir özgürlük alanı bulmak çok zordur. Yine de bireysel, moleküler olandan yola çıkan mikro politika, bugün çok zayıflamış olsa da, eleştirel duruşların/yaklaşımların yeşerebileceği tek alandır. Öte yandan mikro politikayı bugün yok olma noktasına getiren süreç makro politikayı imkânsızlaştıran süreçtir aynı zamanda.”[2] Çabuklu’nun vurguladığı gibi, post-yapısalcı anarşizm post-modern toplumun radikal eleştirisinde bir zemin sunmaktadır. Özgürlüğün, tüketim toplumun sunduğu seçeneklerden biri olarak algılandığı çağımızda, makro siyasi söylemlere alternatif mikro politik söylemlerin açığa çıkaracağı eleştiriye odaklanmak, bize başka türlü bir eleştiri yapma imkânı sunabilir.

Kaufmann, Nietzsche’nin “varoluşçu” olarak nitelendirilmesiyle ilgili tartışmasında, onun insan varlığının en derinlerindeki gizleri ortaya çıkarmasındaki yeteneğinden dem vurur. Nietzsche’nin “kendini bil”mesindeki derinliğin şimdiye kadar gelmiş geçmiş insanlık tarihinde eşine ender rastlanan bir yanı olduğunu Freud’dan aktardığı şu sözlerle dile getirir: “Onun kendini tanımasındaki derinlik, şimdiye dek yaşamış ya da yaşayacak hiçbir insanda görülecek şey değildir.”[3] Nietzsche’nin insan ruhunun derinlikleri konusundaki bu derin iç görüsü, onun hakkında yazan birçok yazar tarafından vurgulanır. Deleuze, Nietzsche’nin, Sokrates öncesi felsefenin taşıdığı bir değeri var ettiğini, bir hekim kadar insanı tanımayı becerdiğini ve geleceğin düşünürünün aynı zamanda “sanatçı ve doktor” olduğunu vurgular. “Bu filozof imgesi aslında en yaşlı, en eski olanıdır. Bu Sokrates öncesi düşünürün, “fizyolog”un ve sanatçının, dünyayı yorumlayanın ve değerlendirenin imgesidir.”[4] Antik gelenekten günümüze felsefenin yaşamın tepkisel güçleri tarafından dönüştürüldüğünden söz eden Deleuze, bu noktada, “yasa koyucu filozof yerini boyun eğen filozofa bırakır” diye yazar. “Yerleşik değerleri eleştirenin, yeni değerlerin ve değerlendirmelerin yaratıcısının yerine, kabul görmüş değerlerin koruyucusu geçer… Felsefe artık, insanın itaat edişini meşrulaştırmak için bulduğu tüm gerekçelerin sıralanmasından başka bir şey değildir.”[5] Uygarlığın insanın düşünce kudretlerinin itaatkârlığa zorlanması olduğu bir çağda, felsefenin bu itaatkârlığı meşrulaştıracak bir görev edinmesi, filozofun “kamusal profesör” rolüne soyunması, Nietzsche’nin “yeni değerlerin yaratıcısı” diyerek olumlayacağı “özel düşünür”ün rolüne karşıttır. Deleuze’ün modern uygarlığın üretmiş olduğu itaatkâr toplumda, “vasat yaşamlar ile deli düşünürler dışında bir seçeneğimiz yok artık”[6] diyerek vurgulayacağı gibi, kamusal profesör vasatlığın üretilmesine hizmet etmektedir. “Özel düşünür”ün yüklendiği misyon ise, Nietzsche’nin arkadaşına yazdığı bir mektupta açığa çıkar: “ Aslında, Basel’de profesör olmayı Tanrı olmaktan daha çok isterdim ama egoizmimi dünyanın yaratımını bir kenara atacak derecede ileri götürmeye cesaret edemedim.”[7] Kamusal profesör olmak ile özel düşünür olmak arasında bir tercihe zorlanan Nietzsche, “dünyanın yaratımını” bir kenara atacak kadar boyun eğemeyecek, yine onun kavramlarıyla “kuvvetlinin kuvvetsizlerden ayrı” olmasıyla kuvvetin açığa çıkacağı yalnız bir hayatı tercih edecektir. 

Nietzsche’de “güç istemi” olarak karşımıza çıkan, insanın eyleyebilme kudretlerinin artmasına yönelik bir arzu olarak tariflenebilecek bu durum, güçsüz ve zayıf olanın sahip olmayı istediği iktidar halinden farklıdır.  İktidar; yaptırabilme, emredebilme gücüyken, güç-kudret; insanın kendi varlığını ortaya koyabilmesi, kendini gerçekleştirebilmesi için gerekli bir durumdur. “Potentia”, insanın düşünce kudretlerinin çoğalması, eyleyebilme kudretlerinin artışı ile ilgiliyken, “potestas”, insanların gücünü kendi iktidarını pekiştirebilmek için kullanan erkin yaptırabilme gücüdür. Güç ile ilgili bu tartışmanın kökleri Spinoza’nın insanın potansiyelleri üzerine yazdıklarında bulunabilir. Arendt, güç isteminin, kuvvetlinin bir özelliğinden çok zayıfın olmasını arzuladığı “kötülük”lerinden biri olarak tarifler. Ancak, gücü, insanın doğayı dönüştürürken ihtiyaç duyduğu “takat”ten ayıran Arendt, zayıfların güçlü olanı devirmeye çalışmasıyla birlikte, gücün de kokuşmaya başladığını vurgulamıştır. “Zayıfın kuvvetliyi yıkmak üzere bir araya toplanmasıyla (daha önce değil) güç (de) kokuşmaya başlar. Hobbes’tan Nietzsche’ye dek modern çağın övgüyle ya da yergiyle kavradığı biçimiyle kuvvetlinin bir özelliği olmaktan uzak olan güç istemi, gıpta ve haset gibi, zayıfın kötülüklerinden, hatta belki de en tehlikelerinden biridir.”[8] Zayıf olanların, Nietzsche buna “insanlık” diyor, güçlü olanların aleyhine bir araya gelmesiyle inşa edilmiş uygarlığımız, iyi ve kötü kavramlarının da anlaşılmasını zorlaştırmaktadır. Bu yüzden Nietzsche, “iyinin ve kötünün ötesi”nde değer yargılarıyla, değerlerin değerlendirilmesi gerektiğini vurgular. Bu noktada Nietzsche’nin hristiyan uygarlığının bir eleştirisi olarak okunabilecek “Deccal” adlı kitabında yazdıkları bize yol gösterici olabilir. “İyi nedir?” diye sorar Nietzsche ve cevaplar, “insanda güç duygusunu, güç istemini, gücün kendisini yükselten her şey!” “Kötü nedir?” diye sorar; “zayıflıktan doğan her şey!” “Mutluluk nedir?” diye sorar; “gücün büyüdüğü, bir engelin aşıldığı duygusu.”[9] Bu tanımlar bize göstermektedir ki, iyi ve kötü ahlaki olarak değerlendirilebilecek bir ölçüt değil, insanın gücünün artışı ve azalışı ile ilgili karşılaşmalardır. Buradan şu sonuç çıkmaktadır ki; zayıfların güçlüler üzerindeki hâkimiyeti, insanın kötü potansiyellerinin güçlüler üzerindeki hâkimiyetiyle sonuçlanmaktadır. Zayıfların hâkimiyeti, mutluluk duygusunun azalmasına, engellerin çoğalmasına, güçlülerin kudretlerinin azalmasına sebep olmaktadır. Nietzsche’deki bu tartışmanın köklerini Spinoza’nın “neşe ve keder” mevhumları ile ilgili söyledikleri ile alakalandırmak mümkündür. Spinoza’da neşe, insanın eyleyebilme kudretlerinin artmasına, keder, bu kudretlerin azalmasına sebep olmaktadır. Hem Spinoza’da hem Nietzsche’de mutluluk, insanın düşünce kudretlerinin itaatkârlıktan kurtulduğu, yaşam hakkındaki gerçeklerin bilgisine ulaşıldığı duygusuna eştir. Bu noktada Ulus Baker’in Spinoza hususunda yazdıkları açıklayıcı olabilir: “Spinoza’ya göre bütün duygular üç temel duyguya indirgenebilirler ve onların kombinasyonlarından ibarettirler… Varolma ve eyleme gücüm (arzu), bu gücün artışı (sevinç) ve azalışı (keder). Bu son derecede bedensel bir durumdur çünkü Spinoza duygulanışların hem bedeni hem de ruhu ifade ettiklerine inanıyordu. Ve bütün diğer duygular bu temel duygulardan türetilebilirler: böylece sevgi “dış bir nedenin fikri eşliğinde yaşanan sevinç”, nefret ise “dış bir nedenin fikri eşliğinde yaşanan keder” oluyor.”[10] Arzu, sevinç ve keder insanın temel duyguları olarak insanın karşılaşmalarının sonucunda ortaya çıkan etkilenmelerdir. İnsan eğer hem bedeni hem ruhu ifade eden bu duyguları ortaya çıkaran gerçek nedenlerin bilgisine vakıf olursa, Spinoza’nın temel sorularından biri olan “insan neye muktedirdir?” sorusunun cevabına yaklaşabilir. Baker’in Spinoza felsefesini açıklamaya çalıştığı şu satırlar söz konusu temel duygularımız hakkındaki fikrimizi geliştirmeye yarar: “Varlığını sürdürme çabası temel bir duygu olarak “arzuyu” belirler; varlığını sürdürme çabasının desteklendiği durumlara sevinç, engellendiği durumlara ise keder denir. Arzu, sevinç ve keder bu yüzden “ilk nedenler” bakımından temel duygulardır ve bütün duygusal, tutkusal hayat bu üç temel duygunun farklı kombinasyonlarının akışından başka bir şey değildir.”[11] İnsanın var olma ve eyleme gücünün artışı ve azalışı ile ilgili karşılaşmaların doğasına dair bu satırlar hem Nietzsche’nin hem de Spinoza’nın ortak mevhumlar üzerinden dünyayı anlamaya, değerlendirmeye çalıştığının işaretidir.

nietzsche-felsefesi

Nietzsche ile ilgili tartışmalarda sıkça vurgulanan nokta “nihilizm” konusundadır. Bütün yaşamı, yaşamın yükleri altında ezilen, nihilist bir kendinden vazgeçiş içerisindeki insanın bu halinin eleştirisi üzerine kurulu olan Nietzsche’ye yapılacak en büyük haksızlık, onun nihilizmi yücelttiği hususunda söylenenlerdir. Arendt, onun felsefi eleştirisinin hangi süreçlerden geçerek nihilizmin aşılmasına vardığı şu sözlerle dile getirir: “Nietzsche’nin de Platonculuğu tersine çevirmesi; Platon’dan beridir verili olanı ölçtüğü, yargıladığı ve ona anlam kazandırdığı varsayılan duyular üstü ve aşkın fikirlere karşı, yaşamı ve duyulur, maddi olanı öne çıkartması, nihilizm olarak anılan bir gelişmeye yol açtı. Ancak Nietzsche’nin kendisi bir nihilist değildi, aksine düşünürlerin görüşlerinde değil modern yaşamın gerçekliğinde içkin olarak bulunan nihilizmi alt etmeye çalışan ilk kişiydi. Değerleri “yeniden değerlendirirken”, bu kategorik çerçevede duyulur olanın, kendi duyular üstü ve aşkın arka planından yoksun bırakıldığında tam da varlık nedenini yitirdiğini gördü.”[12] Politika felsefesi tarihimizin temellerini atmış Platon’dan başlayarak günümüze kadar gelen felsefi geleneği ters-yüz etmiş Nietzsche’nin uygarlık ile ilgili eleştirileri, gelenekle ilgili bir hesaplaşma taşımaktadır. Ancak Arendt’in “Gelenek ve Modern Çağ” adlı makalesinde vurguladığı gibi “hiçbir otoritenin yönlendiriciliğine başvurmadan düşünmeye cüret etmiş” bir filozof olarak Nietzsche, “yine de üzerlerinde hala bu büyük geleneğin kategorik çerçevesinin izlerini taşır.”[13] Bu sözlerde açıkça göstermektedir ki, klasik politika felsefesi tarihimizle ilgili felsefi tartışmada modernliğin içinden gelerek hiçbir otoriteye başvurmadan bunu gerçekleştirmek büyük bir önem arz etmektedir. Ancak, bu önemi göz ardı etmeden söylenecek bir diğer husus da, bu eleştirinin zemininde hala klasik politika felsefesi tarihimizin “kategorik çerçeveleri” bulunmaktadır. Deleuze, geçmişten geleceğe uzanan bu hattı, “Lucretius, Spinoza ve Nietzsche” olarak belirtmiştir. Bu noktada Deleuze’ün, felsefenin, sahte biçimlerin değil gerçek biçimlerin eleştirisi olması gerektiği üzerine söylediklerine bakmakta fayda var: “Felsefe “eleştiri”den ayrılamaz. Yalnız, iki eleştirme biçimi vardır. Ya “sahte uygulamalar” eleştirilir: sahte ahlak, sahte bilgiler, sahte dinler vb. Örneğin Kant, meşhur “eleştiri”sini böyle tasarlamıştır: bilgi ideali, gerçek ahlak, inanç hiçbir yara almadan çıkarlar bu işten. Bir de bir başka filozof ailesi vardır ki gerçek ahlakı, gerçek inancı, ideal bilgiyi başka bir şeyin, düşüncenin yeni imgesinin yararına yerden yere vurarak eleştirir. “Yanlış”ı eleştirmekle yetindiğimizde, bundan kimseye bir zarar gelmez (gerçek eleştiri, sahte içeriklerin değil gerçek biçimlerin eleştirisidir. Kapitalizmi veya emperyalizmi onların “hatalarını” ifşa ederek eleştiremeyiz.) Bu öteki filozof ailesi, Lucretius, Spinoza ve Nietzsche’dir: felsefede muhteşem bir gelenek, tamamen volkanik, patlayıcı, kırık bir hat.”[14] Modern politika felsefesinin klasik gelenekten bir “kopuş” olduğu iddiasının aksine geçmişten geleceğe uzanan bir akışın, düşünce bağlantılarının olduğunun ifadesi olan bu sözler, felsefenin gerçek eleştiriye ulaşmak için hangi bağlamlardan geçtiğini bize göstermektedir.

Nietzsche, insanın zorunluluktan ve can sıkıntısından sürü halinde yaşamaya ihtiyaç duyduğundan, bu durumu gerçekleştirilebilmek içinse herkesin herkese savaşını durdurup, barış halini devam ettirecek hakikat ilkelerine ulaşıldığından söz eder. Herkes için bağlayıcı hakikat ilkelerinin ortaya çıkışını şu sözlerle dile getirir: “İnsan aynı zamanda zorunluluk ve can sıkıntısı yüzünden toplum ve sürü halinde yaşamak istediğinden, bir barış kararına ihtiyaç duyar ve en azından en kaba “bellem omnium contra omnes”in  (herkesin herkes savaşı) yok olmasına bakar. Oysa bu barış kararı adeta o esrarengiz hakikat aşkına ulaşmanın ilk adımı gibi görünen şeyi beraberinde getirir. Yani şimdi, bu andan itibaren “hakikat” olacak bir şey belirlenir, yani varlıkların eşit derecede geçerli ve bağlayıcı bir nitelemesi icat edilir.”[15] Bu noktada, herkesin üzerinde uzlaşacağı hakikatlerin keşfinden sonra inşa edilen iktidarın savaş ilişkilerine son vermeyip aksine başka egemenlik savaşlarının hüküm süreceği yeni bir savaş düzenine kapı araladığını gösteren Foucault’ya değinmekte fayda var.  Foucault, ekonomist şemalardan kurtularak iktidarın çözümlemesine giriştiğinde karşımıza iki büyük varsayımın ortaya çıktığını vurgular: “bir yanda, iktidarın mekanizması bastırmadır- dilerseniz ben buna kolayca Reich’ın varsayımı diyeceğim-, ikinci olarak da: iktidar ilişkisinin temelini güçlerin savaşçı çatışması oluşturur – ki bu varsayıma da yine kolayca Nietzsche’nin varsayımı diyeceğim.”[16] Bu iki varsayımın iktidarın analizinde birbirine yardımcı olduğunu söyleyen Foucault, buradan yola çıkarak iktidarın çözümlemesinde iki şemaya ulaşır: “bir anlamda hukuksal şema olan baskı-sözleşme şeması ve içindeki belirgin karşıtlığın, ilk şemada olduğu gibi, meşru olanla olmayan arasında değil de savaşım ve boyun eğme arasında olduğu bastırma-savaş ya da bastırma-egemenlik şeması.”[17] Bu iki şemanın bize gösterdiği, iktidarın baskıyla da olsa bir sözleşmeye, hukuksal bir zemine ihtiyaç duyarak varlığını devam ettirdiği ve kendisine karşı direnen güçleri baskı altında tutarak savaşı her daim egemenliğinin bir parçası kıldığıdır. Foucault’nun iktidarın işleyişinde savaşın yerinin ne olduğunu kavramaya yönelik bu girişimi onu, “siyasal iktidarın ardında, homurdanan ve işleyen şeyin her şeyden önce, esas olarak bir savaş ilişkisi olduğu varsayımına”[18] götürür. Foucault’nun modern iktidarın doğasını anlamamıza yarayacak bu girişiminde Nietzsche’nin varlığı, modern uygarlığın bireyi içine soktuğu savaş ilişkilerinin doğasını anlamamıza imkân tanıyacaktır. Savaşı, iktidarın bir parçası hatta yaşamın kendisini bir savaş olarak tanımamıza olanak sağlayan Foucault’nun görüşlerinin Nietzsche ile bağı ortaya koyulmadan modern uygarlığın ortaya çıkardığı egemenlik ilişkilerini kavrayışımız eksik kalacaktır. Modern devleti ortaya çıkaran ilişkilerin gelecekte nasıl dönüşümler göstereceğini önceden sezinleyebilmiş Nietzsche’nin “demokratik devlet”in misyonu hakkında söyledikleri aktarılmaya değer: “Hiç kimse bir yasa karşısında, o yasanın ortaya koyduğu şiddete o an boyun eğmekten başka bir yükümlülük hissetmez: ama derhal bu yasanın altını şiddet yoluyla, yeni oluşmakta olan bir çoğunlukla oyma yoluna gidilir. Sonunda –güvenle söylenebilir ki- yöneten her şeye karşı güvensizliğin, bu kısa soluklu savaşımların yararsız ve yıpratıcı yönünü kavrayışın, insanları tamamen yeni kararlar almaya: devlet kavramını ortadan kaldırmaya, “özel ve kamusal” karşıtlığını yok etmeye zorlaması gerekir. Özel şirketler devlet işlerini adım adım içlerine alırlar: eski yönetme işinden geriye kalan en dayanıklı artık bile (örneğin özel kişilerin özel kişilere karşı güvenliğini sağlaması gereken etkinlik) en sonunda özel girişimciler tarafından yürütülecektir. Devletin hor görülmesi, çöküşü ve ölümü, özel kişinin (birey demekten kendimi sakınıyorum) zincirlerinden kurtulması, demokratik devlet kavramının mantıksal sonucudur; bu kavramın misyonu budur.”[19] Modern ulus devletin üzerinde inşa edildiği özel çıkarların, devletin en önemli işlevlerinden biri olan “özel kişilerin özel kişilere karşı güvenliğini” dahi “özel girişimciler”e devredeceği bir geleceğin öngörüsünü yapan Nietzsche, günümüzde küreselleşmeyle ortaya çıkan liberal devlet kuramının mantığını daha o günlerden değerlendirmiştir.

gilles-deleuze

Deleuze’ün ve Derrida’nın açtığı yolda Nietzsche’yi “an(arşi)” ile ilişkilendiren Roland Perez, geleceğin insanının modern uygarlığın ortaya çıkardığı kurumları, yaşam tarzlarını ortadan kaldıracağı devletsiz-hiyerarşisiz bir yaşama ulaşacağının işaretlerini Nietzsche’de görür. Gelecekteki üstinsanın varlığıyla ortaya çıkacak bu hali şöyle değerlendirir: “Üst erkek ya da üst kadın artık Devlet’e ya da herhangi bir kuruma ihtiyaç duymayandır. O kendi değerlerinin yaratıcısıdır ve bu yönüyle ilk gerçek an(arşist)tir. Kısacası, bütün dışsal düzenleri reddeder. Kendi kendinin efendisidir. O, aslında “kaosun durgunluk eğilimini dengelemek için gerektiği zamanda” hayatı güvenli kılabilmek için dünyanın “karşıtlıklarını” dışlayıcı hiyer(arşik) bir çerçevede kodlayan, yazan ve sabitleyen geleneksel ahlakı ilk terk edendir. Lakin üst insan yalnızca bir tür olmadığı gibi daha da önemlisi bir süreç, bir akış, bir kaçış çizgisi, bir rizomdur.”[20] Kendi kendisinin efendisi olan, insana aşkın değer yargıları içerisinden düşünmeyen, kendini gerçekleştirmek için sürü insanından uzakta yalnız kalabilmeyi göze alan “Nietzsche’nin “Übermensch” (Üstinsan) adını verdiği şey, özdenetim idealini gerçekleştirebilen kişi ideası”[21]nı bize göstermektedir. Nietzsche’nin yazdıklarında “özgür tinli” ve “bağlı tinli” kavramlarına rastlarız. “Özgür tinli”; “kendisinden, kökeni, çevresi, zümresi ve makamı temelinde ya da zamanın egemen görüşleri temelinde beklenilenden farklı düşünen kişiye”[22] denir. Zamanın ortaya çıkardığı egemen görüşler ile ilgili bir hesaplaşma içerisinde olmak yani Nietzsche’nin deyişiyle değerlerin yeni değerler ortaya koymak için değerlendirilmesi ancak özgür tinli bir bireyin çağın yüklerinden kurtulmasıyla mümkün olabilir. Doğruları ortaya koymak değil geleneksel olandan kopmayı amaçlayan özgür tinlinin bu çabasında, “hakikati araştırmanın ruhu özgür tinlinin yanında olacaktır: o nedenleri ister, diğerleri ise inancı.”[23] Modernliğin ortaya çıkardığı hakikat biçimleri içerisine sızmış olan “inanç”, bağlı tinlinin bir özelliğidir. “Düşünsel ilkelere gerekçesiz alışmaya” inanç diyor Nietzsche. Yaşamı ortaya çıkaran nedenlerin bilgisine sahip olmak arzusuna sahip özgür tinliye karşıt geleneğin ortaya çıkardığı düşünsel ilkelere gerekçesiz alışkanlık gösteren bağlı tinli, uygarlığın yeniden üretilmesinin hizmetinde bir yaşamı sürdürmektedir. “Tüm devletler ve toplum düzenleri: zümreler, evlilik, eğitim, hukuk, hepsi de yalnızca bağlı tinlilerin onlara duyduğu inançtan alırlar güçlerini ve kalıcılıklarını- yani nedenlerin yokluğundan, en azından nedenleri sormaya karşı koymaktan”[24] diye yazmaktadır Nietzsche. Bağlı tinlilerin egemenliğindeki uygarlığımızın geleceğinin ne olacağı, özgür tinlilerin hüküm sürmekte olan uygarlık içerisinde kendilerini gerçekleştirmelerine bağlıdır. Yazdıklarının “en azların” olduğunu söyleyen Nietzsche, özgür tinliler için bir yol göstericidir.

Deleuze, Nietzsche’de ve eserlerinde bu kadar çok saklı şeyin bulunmasının sebebinin “yöntemsel” olduğunu söyler. “Bir şeyin hiçbir zaman tek bir anlamı olmaz. Her bir şeyin, onda etkide bulunan kuvvetleri ve kuvvetlerin oluşunu ifade eden birçok anlamı vardır. Daha da fazlası: “şey” yoktur, sadece yorumlar ve anlamların çoğulluğu vardır. Birbirini örten maskeler, birbirini içeren diller gibi, başka yorumlarda saklanan yorumlar vardır.”[25] Nietzsche’nin yazdıklarında acemi okuyucular için tuzaklar bulunur. Modern dünyanın ortaya çıkardığı “değerleri yenileyiş”i, “perspektiflerin yerini değiştirme”si onun düşünce dünyasının ayrıntılarını bilmeyen okuyucu için yanıltıcı olabilir. Çağının ötesinde değerler ortaya koyan Nietzsche’nin gelecekteki okuyucuları için “buyurgan” üslubu, özgür üstinsanın ortaya çıkışını gerçekleştirmeyi kendine amaç koymuş biri için “otoriter” bulunabilir. Ancak, felsefeyi, “yüksek dağda buz içinde gönüllü yaşamak” olarak tarifleyen biri için, güçlü olmak için yalnız kalabilmeyi başarmak şarttır. Deleuze’ün vurguladığı gibi “kuvvetlileri kuvvetsizlerden ayırarak” ancak kuvvet sahibi bireyin düşünce kudretleri ortaya çıkacaktır. Bireyi kalabalıkların ortaya çıkardığı sürü psikolojisinden uzaklaştırmak, kişinin kendi olma serüveninin adımlarını başlatmak için yazar Nietzsche. Derrida, Nietzsche’nin yazma biçiminde “mesihsel” bir ton olduğunu, bu söylemin onda geleceğe dair öngörülerden beslendiğini vurgular. Nietzsche, gelecekteki okuyucularıyla iletişim kurarken, onların ilk önce “kendi”lerini ret edeceklerini ama öğrenci kalmaya devam ettikleri takdirde bunun Nietzsche’nin öğreticiliğine bir ihanet olduğunu vurgular. Nietzsche, Ecco Homo kitabında bunu şu sözlerle dile getirir: “Hep öğrenci kalan öğretmenine borcunu kötü ödüyor demektir.”[26] Nietzsche, gelecekte kendini tanımaya başlayacak öğrencilerinin onun bu “Mesihsel” üslubunun altında ezileceğini, bunun bir “inanca” dönüşeceğini sezinler ve “ne önemi var ama tüm inananların!” diyerek inanca dönüşecek bu tutumun “bilme”ye karşıt olduğunu vurgular. “Hepiniz beni yadsıdığınız gün ancak o gün geri döneceğim sizlere…”sözünde de var olan Nietzsche’deki bu “mesihsel” ton üzerine Derrida’nın yorumu aksetmeye değerdir. Derrida, “Böyle Buyurdu Zerdüşt, bir karşı-mesihsel kitaptır; ancak elbette her karşı-mesihsel kitap, aynı zamanda mesihseldir de. Nietzsche peygamberce ve mesihsel vaazlara güldüğünde bile, yine de buna gülmek için aynı tonu takınır. Kendisini karşı-mesih olarak sunar; Deccal Mesihseldir, Ecco Homo mesihsel bir metindir.”[27] Bu sözlerin açık ettiği gibi Nietzsche, hristiyan uygarlığın ortaya çıkardığı kültürün yani tüm bilme biçimlerine yansımış inancın yaşamdan çıkarılması için kullandığı üslupta, o ana kadar bu uygarlığın yüklerini taşımaya alışmış insana “karşı-mesihsel” bir ton kullanır.  

Nietzsche’de en çok tartışılan konulardan biri de “bengi dönüş” kavramıdır. Deleuze, bu kavramın Nietzsche’de ancak dağınık şekilde yazılmış notların bir araya getirilmesiyle daha anlaşılır olabileceğini söyler. Nietzsche, “Ecco Homo” kitabında bu konudaki fikrinin temelleri hakkında ipucu verir. Şöyle ki; “bengi dönüş” öğretisi, yani sınır tanımadan, sonsuza dek her şeyin durmadan yok olup yeniden doğması, Zerdüşt’ün bu öğretisi daha o zamandan Herakleitosca da öğretilmiş olabilirdi. Hiç değilse, Herakleitos’un ana düşüncelerinden hemen hepsine konmuş olan Stoa’da bunun izlerine rastlanır.”[28] Bu noktada felsefe dışı gibi görünen “gündelik” olanı felsefi bir yolla kavramayı amaçlamış bu sebeple Nietzsche felsefesi ile bir münasebet kurmuş, felsefe tarihinde Herakleitos’tan Nietzsche’ye uzanan bir çizgi yakalamış Lefebvre’in sorusuna bakmakta fayda var. Lefebvre, “Herakleitos-Hegel-Marx çizgisi ile doğudan çıkan Herakleitos’u da içine alarak Nietzsche’ye ulaşan düşünce çizgisi arasında bir diyalog kurmanın olanağı var mı? Gündelik hayat bu karşılaşmanın mekânı olabilir mi? Gündelik hayat, bu bilmecenin sırrını ya da daha yüksek bir hakikatin işaretini bulmayı olanaklı kılan ölçütü içeriyor mu?”[29] diye sormaktadır. Lefebvre’in soruları bize, sonsuza dek her şeyin durmadan yok olup yeniden doğduğu gündelik hayatın içinde “bengi dönüş” içerisinde bulunan bazı sözler bulunabileceğini, bu düşünce bağlantılarının gündelikliğin içinde “daha yüksek bir hakikatin” görülebilmesine imkân verebileceğini göstermektedir. Lefebvre, “gündelik olanı küreselliğin, devletin, tekniğin ve teknikliğin, kültürün (veya kültürün çözülmesinin), vs. içine yerleştirmek gerekir”[30] diye yazmaktadır. Gündelik olanı kavrayabilmek için bulduğumuz felsefi yol, her şeyin sonsuza dek durmadan yok olup yeniden doğan evrende, “bengi dönüş” içerisinde olanı kavramamıza olanak sağlayabilir.

Deleuze, Nietzsche felsefesinde var olan “ebedi dönüş-bengi dönüş” kavramlarına açıklık kazandırmaya çalışır. Bir kişinin, içinde yaşadığı dünyada varlığını hiçbir zaman ortadan kalkmayacak şekilde ortaya koyabilmesi ancak iyinin ve kötünün ötesinde bir değer yargısıyla yaşamaya çalışmasıyla mümkün olabilir. “Ebedi dönüş, sınamanın kategorisidir. Ve onu olayların kendilerinde veya olup biten her şeyde anlamak gerekir. Bir mutsuzluğun, bir hastalığın, bir deliliğin, hatta ölümün yaklaşmasının iki yönü vardır: bunlar bir yönüyle beni gücümden ayırırlar; fakat diğer yönleriyle de bana, tehlikeli bir keşif aracı gibi- keşfedilecek dehşet bir alan olan – tuhaf bir güç kazandırırlar. Ebedi dönüş, bütün şeylerde üstün biçimleri ortalama biçimlerinden, tropikal iklimleri ılıman iklimlerden, aşırı güçleri ortalama durumlardan ayırma işlevini görür. “Ayırmak” ya da “damıtmak” bile yeterli kelimeler değildir, çünkü edebi dönüş üstün biçimleri yaratır. İşte bu anlamda ebedi dönüş güç istencinin aracı ve ifadesidir: bir şeyi onun üstün biçimine, yani n’inci kuvvetine ulaştırır.”[31] Modernliğin ortaya çıkardığı vasatlık, ebedi dönüş ile aşılacaktır. Ebedi dönüşü gerçekleştirebilecek olanlar, güçleri ile ortaya çıkardığı bu durum sayesinde gelip geçici olanı aşmış, geleceğin dünyası için gerekli üstün biçimlerin oluşturulmasına katkıda bulunmuşlardır. Giorgio Agamben, ebedi dönüş konusunda Nietzsche’den yola çıkarak yaptığı yorumda, hakikat diye önümüze serilmiş olan gerçekliğin bengi dönüş yoluyla nasıl aşılacağını göstermektedir. “Nietzsche’nin, bengi dönüş fikriyle, hakikatin sonsuza dek şeylerin dünyasına kapanacak gibi göründüğü o en kötü anda ağızdan çıkan “evet”le, kendini kurtarmaya çalıştığı şey tam da bu düşüncedir. Aslında bengi dönüş nihai bir şeydir, ama aynı zamanda nihai bir şeyin imkânsızlığıdır. Kendini belirli bir duruma kapatan hakikatin bengi dönüşü, bir dönüş olduğu için, böylesi bir kapanmanın imkânsızlığıdır aynı zamanda.”[32] Politika felsefesi tarihimiz boyunca gerçekleşmiş politik hakikat, insanın tepkisel güçlerinin bir evetlemesi olarak ortaya çıkmıştır. Nietzsche’nin etkin güçlerin ortaya çıkışıyla yıkılıp gidecek diye öngördüğü bu hakikat ancak üstinsanın varlığıyla ortaya çıkacak ebedi dönüşün kendini gerçekleştirmesiyle mümkün olabilecektir.

jacques-derrida

Derrida, Nietzsche’de var olan “güç” kavramının kullanımının yanlış okumalara müsait bir zemini olduğunu ancak bu yanlış okumanın onun düşünme biçiminden kaynaklanmadığını, onun söylemine aşina olmayanlar tarafından yapılan okumaların bir ürünü olduğunu vurgular. Deleuze’ün de vurguladığı şu söz açıklanmaya muhtaçtır: “Kuvvetlileri kuvvetsizlerden ayırın.” Bu aforizmada kuvvetliden kastedilen, Derrida’nın da vurguladığı gibi, zayıflar tarafından köleleştirilen kuvvetlidir. Zayıfların bir araya gelmesiyle inşa edilmiş olan modern iktidar, güç sahibi, kudretli bireyin ortaya çıkışına engel bir toplumsallığın oluşumunu gerçekleştirmiştir. Kendini ortaya koymaktan vazgeçmiş, yaşamın yüklerine boyun eğmiş insanın, kendini gerçekleştirmeye çalışan, bu sebeple çağının değer yargılarını değiştirmeye çalışan birey ile arasındaki savaşımda, zayıflar güçlü bireye üstün gelmiştir. Derrida bu durumu şöyle izah eder: “Nietzsche, güçlülerin zayıflar tarafından köleleştirildiğini söylediğinde bu, güçlülerin zayıf olduğu, Nietzsche’nin zayıflardan daha zayıf oldukları için güçlüleri kurtarmaya geldiği anlamını taşır.[33]” Bu sözlerde açık bir şekilde göstermektedir ki, Nietzsche bir yerde “güç istenci”nden bahsediyorsa bu zayıfların arzuladığı iktidar talebinden başka insanın kendi kendisinin efendisi olabilmesi gerekli bir yaşam arzusudur. Eyleyebilme kudretleri elinden alınmış, düşünce kudretleri itaatkârlığa alıştırılmış insanlar üzerindeki egemenlik ilişkilerinin dönüştürülmesi ancak düşünce kudretlerini itaatkârlıktan kurtarmış, kudret sahibi bireyin uygarlık eleştirisi ile mümkün olabilecektir. Bu noktada, modern uygarlığın ortaya çıkardığı düşünsel ortamın “bireyi-kişiyi” ortaya çıkarmak şöyle dursun, “insanları birbirine benzetip ortalama bir varlık durumuna getiren –yararlı, çalışkan, çok yönlü kullanılabilir, yetenekli sürü insanı durumuna”[34] getiren bir tarafı bulunduğunu yazmış ve öğretim kurumlarımızın geleceğinin bu eğitimin genelleştirilmesi vasıtasıyla “devlet biçimine hizmet eder”[35] haline geldiğini vurgulamıştır. Modern uygarlığın ortaya çıkardığı eğitim kurumlarının, o ana kadar dinsel temelli eğitim alması sebebiyle düşünce kudretlerini itaatkârlığı alıştırmış bulunan köylülerini dönüştürdüğü bilgi süreçleri Foucault’nun da tespit ettiği gibi o dönemde var olan toplumsal ihtiyaçların ürünüdür. Modern “birey hiç kuşkusuz, toplumun “ideolojik” temsilinin kurmaca atomudur; ama aynı zamanda, iktidarın  “disiplin” denilen bu özgün teknolojisi tarafından imal edilmiş olan bir gerçekliktir. İktidarın etkilerini her zaman olumsuz terimlerle tasvir etmekten vazgeçmek gerekmektedir: iktidar “dışlamakta”, “bastırmakta”, “püskürtmekte”, “maskelemekte”, “soyutlamakta”, “sansür etmekte”, “saklamakta”dır. İktidar fiili durumda üretmektedir; hakikiyi üretmektedir; gerçeğin nesnelerinin ve ayinlerinin alanlarını üretmektedir. Birey ve ona ilişkin elde edilebilecek bilgi bu üretime aittir.”[36] Bu sözler de göstermektedir ki, modern bireye ilişkin bilginin kendisi ve modern birey çağın üretimidir. Bu bilgi, çağın ihtiyacı olan insanın üretilmesiyle ilgilidir. Foucault’nun felsefesi üzerine çalışmış Judith Revel, modern bireyin siyasal olarak üretilmesi üzerine şunları yazar: “Birey kavramının kendisi, tıpkı nüfus kavramı gibi, siyasal bir yaratıdır. Birey kavramı, kişi kavramıyla özdeş değildir: 17. yüzyıldan itibaren varlık kazanır, modern anlamda yurttaş kavramının da belirdiği anda, yani sözleşmeyi (toplum sözleşmesini) temel alan bir bağlam içinde. Birey fikri, siyasal olarak, modern ulus devletin oluşumuyla belirginlik kazanan yurttaş figürünün laik kuruluşuna bağlıdır. Birey, seçiklikten uzak bütün yığın görünümlerine –kitle, halk, sınıf, parti- karşı koyacak bir tekilliğin ifadesi değildir; aksine, dünyaya ilişkin aynı mantıksal yapının ürettiği, aynı siyasal gramerin parçası olan bir şeydir: Modern iktidar biçimlenmesine aittir.”[37] Modernliğin yeniden üretilebilmesi için gerekli insan kaynağının oluşturulabilmesinin bir yanı da söz konusu bireye ilişkin bilginin de üretilmesidir. Bireyin üretilmesi sadece onun bedensel takatlerinin kullanıldığı fabrika düzleminin üretilmesi için değildir. Modern bireyin üretilmesi, biyo-iktidar düzeninin yeniden üretilmesi için gerekli akılsal düzenin inşasını da kapsayacak şekilde değerlendirilmelidir. Birey sadece ekonomik üretimin sürdürülmesinde gerekli enerjinin sağlandığı bir öğe halinde değerlendirilirse üretimin diğer boyutları içerisindeki bireyi konumu anlaşılmaz olur. Modern iktidarın söylem ve pratikler yoluyla inşa ettiği birey, çağın ihtiyaçlarının bir ürünüdür. Nietzsche, kültürün çağın ihtiyacı olan bireyi üretmesi hususunda şunları yazar: “Kültür demek, bu yönde tanımlanırsa, “insanın kendini çağının zirvesinde tutma becerisi” demektir, yani en kolay para kazanılacak, insanlar ve toplumlar arasındaki ilişkinin sağlanacağı her türlü araca egemen olunacak bütün yolları bilmeye yarayan beceri. Buna göre öğrenimin asıl ödevi, elden geldiğince ‘geçerli’ insan yetiştirmektir, aynı, parada geçerli sayılan şey tarzında.” Nietzsche’nin “bağlı tinli” dediği insanı ortaya çıkaran öğretim kurumları, özgür tinlinin eylem ve sözlerinin hor görüleceği bir ortam inşa eder. Bağlı tinlilerin dünyasında özgür tinlinin varlığını gerçekleştirmesinin önemi konusunda Arendt, “şayet eylem ile söz, doğarlığın bu belirtimleri olmayaydı, oluşun sürekli yinelenen çevriminde ebediyen savrulmaya mahkûm olurduk”[38] diye yazmaktadır. Eylem ile söz, oluşun sürekli yinelenen çevriminden insanın çıkışına, insanın insani bir vasfı olan eylem yoluyla bu çevrimin dönüştürülmesine imkân vermektedir. Eylem, insanın oluş halindeki dünyaya yeni bir başlangıç yapabilmesini, insanın bu dünyaya nesnelerin dışında kalıcı bir şey bırakabilmesini, her şeyin faniliğe eğilimli olduğu bir dünyada bu faniliği aşmasını sağlamaktadır. Eylemin bu potansiyelleri konusunda Arendt şunları yazar: “Her insanı doğmuş olma hasebiyle ehil olduğu dünya sahnesine yeni bir başlangıç getirme eylemi olmadan, “güneş altında yeni bir şey (de) olmaz”; tezahür eden ve (güneş altında) parlayan “yeni şeyleri” geçici de olsa maddileştiren ve anılaştıran konuşma olmadan, “mazi (de) olmaz; ne de insan eseri bir dünyanın süregelen kalıcılığı olmadan “sonrakileri hatırlayan olacaktır” ve güç olmadan da, kamu önünde eyleyerek ve konuşarak var edilen tezahür sahası, yapılan edim, edilen söz kadar hızla silinip gidecektir.”[39]

 Ali Gürbüz

aligurbuz1967@hotmail.com

NOTLAR

[1] Nietzsche, F. W., Ecco Homo - Kişi Nasıl Kendi Olur?, Çev.: Can Alkor, YKY, 2002, S.: 7

[2] Çabuklu, Yaşar, Özgürlükçü Düşüncenin Peşinde, Metis Yay., 2003, S.: 127

[3] Kaufmann, Walter, Dostoyevski’den Sartre’a Varoluşçuluk, Çev.: Akşit Göktürk, YKY, 2001, S.: 19

[4] Deleuze, Gilles, Nietzsche, Çev.: İlke Karadağ, Otonom Yay., 2005, S.:20

[5] Deleuze, Gilles, Nietzsche, Çev.: İlke Karadağ, Otonom Yay., 2005, S.: 21-22

[6] Deleuze, Gilles, Nietzsche, Çev.: İlke Karadağ, Otonom Yay., 2005, S.:20

[7] Deleuze, Gilles, Nietzsche, Çev.: İlke Karadağ, Otonom Yay., 2005, S.: 99

[8] Arendt, Hannah, İnsanlık Durumu, Çev.: Bahadır Sina Şener, İletişim Yay., İst., S.: 296

[9] Nietzsche, F.W., Deccal, Çev.: Oruç Aruoba, İthaki Yay., 2003, İst., S.: 10

[10] Baker, Ulus, Spinoza ve Aşkın Diyalektiği

[11] Baker, Ulus, Spinoza’nın Ethica’sının Sunuluşu…

[12] Arendt, Hannah, Geçmişle Gelecek Arasında, Çev.: Bahadır Sina Şener, İletişim Yay., 1996, S.: 38

[13] Arendt, Hannah, Geçmişle Gelecek Arasında, Çev.: Bahadır Sina Şener, İletişim Yay., 1996, S.: 45

[14] Deleuze, Gilles, Issız Ada ve Diğer Metinler, Çev.: Ferhat Taylan, Hakan Yücefer, Bağlam Yay., 2009, S.: 217

[15] Nietzsche, F.W., Yazılmamış Beş Kitap İçin Beş Önsöz, Çev.: Gürsel Aytaç, Say Yay., İst., 2003, S.: 107

[16] Foucault, Michel, Toplumu Savunmak Gerekir, Çev.: Şehsuvar Aktaş, YKY, İst., 2003, S.: 32

[17] Foucault, Michel, Toplumu Savunmak Gerekir, Çev.: Şehsuvar Aktaş, YKY, İst., 2003, S.: 33

[18] Foucault, Michel, Toplumu Savunmak Gerekir, Çev.: Şehsuvar Aktaş, YKY, İst., 2003, S.: 33

[19] Nietzsche, F. W., İnsanca Pek İnsanca, Çev.:Mustafa Tüzel, İthaki Yay., İst., 2003, S.: 310

[20] Perez, Roland, An(arşi) ve Şizoanaliz, Çev.: Şervan Adar Avşar, Versus Yay., İst., 2008, S.: 20

[21] Geuss, Raymond, Kamusal Şeyler, Özel Şeyler, Çev.: Gülayşe Koçak, YKY, İst., 2007, S.: 76

[22] Nietzsche, F. W., İnsanca Pek İnsanca 1, Çev.: Mustafa Tüzel, İthaki Yay., İst., 2003, S.: 191

[23] Nietzsche, F. W., İnsanca Pek İnsanca 1, Çev.: Mustafa Tüzel, İthaki Yay., İst., 2003, S.: 192

[24] Nietzsche, F. W., İnsanca Pek İnsanca 1, Çev.: Mustafa Tüzel, İthaki Yay., İst., 2003, S.: 193

[25] Deleuze, Gilles, Issız Ada ve Diğer Metinler, Çev.:Hakan Yücefer/Ferhat Taylan, Bağlam Yay., İst., 2009, S.: 187

[26] Nietzsche, F. W., Ecco Homo, Çev.: Can Alkor, YKY, İst., 2002, S.: 10

[27] Derrida, Jacques, Nietzsche’lerin Şöleni, Çev.: Ali Utku, Mukadder Erkan, Otonom Yay., İst., 2008, S.: 205

[28] Nietzsche, F. W., Ecco Homo, Çev.: Can Alkor, YKY, İst., 2002, S.: 54

[29] Lefebvre, Henri, Modern Dünyada Gündelik Hayat, Çev.: Işın Gürbüz, Metis Yay., İst., 1998, S.:26

[30] Lefebvre, Henri, Modern Dünyada Gündelik Hayat, Çev.: Işın Gürbüz, Metis Yay., İst., 1998, S.:35

[31] Deleuze, Gilles, Issız Ada ve Diğer Metinler, Çev.:Hakan Yücefer/Ferhat Taylan, Bağlam Yay., İst., 2009, S.: 197-198

[32] Agamben, Giorgio, Nesir Fikri, Çev.: Fırat Genç, Metis Yay., İst., 2009, S.: 48

[33] Derrida, Jacques, Nietzsche’lerin Şöleni, Çev.: Ali Utku, Mukadder Erkan, Otonom Yay., İst., 2008, S.: 204

[34] Nietzsche, F. W., İyinin Ve Kötünün Ötesinde, Çev.: Ahmet İnam, Say., İst., 2003, S.: 168

[35] Nietzsche, F. W., Öğretim Kurumlarımızın Geleceği Üzerine, Çev.: Gürsel Aytaç, Say., İst., S.:2003, S.: 10

[36] Foucault, Michel, Hapishanenin Doğuşu, Çev.: Mehmet Ali Kılıçbay, İmge Kitabevi, Ank., 2000, S.: 286-287

[37] Revel, Judith, Michel Foucault-Güncelliğin Bir Ontolojisi, Çev.: Kemal Atakay, Otonom Yay., İst., 2006, S.: 119

[38] Arendt, Hanah, İnsanlık Durumu, Çev.: Bahadır Sina Şener, İletişim Yay., İst.,2006, S.: 354

[39] Arendt, Hanah, İnsanlık Durumu, Çev.: Bahadır Sina Şener, İletişim Yay., İst.,2006, S.: 298

Bir Asırlık Hikâye, Marcel Fabre ve Öncü Sinema

Ağustos 31, 2013 by  
Filed under Kısa Metraj, Manşet, Sanat, Sinema

Sanatlarda Akım ve Üslup

sinemada-futurist-akim-sanatlog.comModern sanatla klasik sanatı birbirinden ayıran en önemli öge doğanın algılanışı ve temsil edilişidir. Özellikle Avrupa sanatı söz konusu olduğunda kaynağını Antik Yunan’da bulan klasik sanatın temel eğilimi doğanın yansıması olarak sanatın değerlendirilmesidir. Bu estetik kuramın literatürdeki karşılığı mimesistir. Aristotales ve Platon’un sanat üzerine değerlendirmelerinde merkezi bir yer tutar. Aristotales Poetika (1) adlı eserinde sanat üzerine düşüncelerini aktarırken insan elinin “doğanın başlattığı şeyi tamamlayacak” hünerde olduğunu söyler. Bu süreç ancak taklit (öykünme) yoluyla gerçekleşir. Hocası Platon için ise sanat taklidin taklididir zira içinde yaşadığımız dünya idealar dünyasının bir taklididir. 

Modern sanatın eğilimi doğanın taklit edilmesinde değildir. Özellikle Fransız Devriminden sonra toplumsal ve siyasal değişimler sanatı etkilemiş, klasik sanat anlayışının sorgulanmasına ve sanatçının yetkinliğinin doğanın aslına en uygun biçimde yansıtma eyleminde aranamayacağı fikrini tartışmaya sokmuştur. Klasik sanatın estetik değerini belirleyen güzellik kavramı sanatın biricik amacı olmaktan çıkmıştır. Modern sanat anlayışında sanatçı yaratıcı bir özne konumuna gelerek, dış dünyanın temsilinde kendi duyularını yaratıcı bir strateji olarak benimsemiştir. Bu noktada klasik sanata ait “üslup” kavramı yerini sanatta “akımlara” bırakmıştır. Klasik sanatta üslup,  sanatçının sanat eserlerini meydana getirirken biçimsel ve estetik olarak uyduğu teamüllerdir. Sanatta üslup kavramını gelenek kavramına kadar genişletmek mümkündür. (Sanatta geleneğin kayboluşu üzerine Walter Benjamin’in ufuk açıcı makalelerini hatırlamak da fayda var. Ancak geleneğin, teknoloji yoluyla ortadan kalkması ayrı bir tartışma konusudur ve buradaki yazının amacı bu tartışmanın dışındadır) (2) Ancak modern sanatla birlikte üslup kavramı sanatçının eserine kendinden de bir yorum ekleyebileceği “akım” kavramına bırakmıştır. Akımı belirli bir dönemde sanat ve fikir eserlerinde ortaya çıkan görüşler olarak tanımlamak mümkündür. Modern sanat akımlarının bir kısmı eserlerinin dışında kendini manifestolarla duyurmuştur. (3)

deneysel-sinema

Sinemada Fütürist Akım

Modernizme olan inancın henüz eleştiriye uğramadığı, I. ve II. Dünya Savaşı öncesi dönemlerde İtalya’da bir grup sanatçı gelecekçilik olarak bilinen Fütürizm akımını başlattı. Bu akım kendini Fütürist manifestoyla duyurdu. 1909 yılında İtalyan şair F.T. Marinetti Paris’in Le Figaro gazetesinde Fütürist bildiriyi yayımlarken bu akımın ilerde konstrüktivizm gibi akımları tetikleyeceğinden habersizdi. Ancak sanayileşme başarısı diğer ülkelere göre daha geri kalmış olan İtalya’nın sanat çevrelerinde akım geniş bir yankı bulmuştur. Teknolojinin ve hızın sanatın itici gücünü oluşturmasını öne süren bu akımın etkisi Sovyet Rusya’sında Mayakovski gibi teknolojik ilerlemeyi öven sanatçılarda da görülecektir.  Marinetti Sovyet Devrimi öncesi 1914 yılında Rusya’da çeşitli konferanslar vermiştir. Fütürüst sanat geleceğin övgüsünü, geçmiş kültürlerin sembolik yurtlukları olan müzelerin yok edilmesini içine alacak kadar genişletmiştir. (4)

futurist-cinema-sanatlog-sinema-yazarlari

Sinemada fütürizmin etkisi yine İtalya’da başlayacaktır. 1916 yılında Marinetti’nin sinema ve fütürizmi konu aldığı bildiriden önce İtalya’da Aldo Molinari’nin Mondo Baldoria’sı, Rusya’da V.P. Kasjanov’un 13 Numaralı Gelecekçi Kaberede Dram’ı (A Drama in the Cabaret of the Futurists, 13) ve Marcel Padre’nin Amor Pedestre filmleri çekilir. Marinetti dışında, Bruno Corra, Emilio Settimelli, Arnoldo Ginna, Giacomo Balla, Remo Chiti Fütürist Sinema bildirisinin imzacılarıdır. Bu bildiride sinemanın halihazırda çok kısa bir geçmişe sahip olduğu için (bildirinin yazıldığı dönem itibariyle) bir geleneğe sahip olmayışından dolayı fütürist olduğu ifade edilmektedir. Diğer taraftan onlar sinemayı fütürist sanatçıların görüşlerine en iyi uyum sağlayan ifade aracı olarak görmektedir. Sinema asla tiyatroyu taklit etmemeli ve kendini resim sanatından, fotoğraftan, gerçeklikten ve mükemmellikten ayırmalıdır. Sinema biçimleri bozmalı, dinamik ve izlenimci olmalıdır. Manifestonun en ilgi çekici fikirlerinden biri doğanın ve kentin tüm unsurlarını bir ifade aracı olarak sinemada kullanmaktır. “The universe will be our vocabulary”. (Evren bizlerin ifade araçları olacaktır) (5)

Filippo-Tommaso-Marinetti

Arnaldo Ginna’nın Gelecekçi Yaşam (Vita Futurista) belgeseli fütürist bildiriyi, fütürist sanatçıları ve onların yaşamlarını aktaran bir çalışmadır. Fütüristik bir filmden çok fütürüzmi tanıtmayı amaçlayan bir belgesel niteliğindedir bu çalışma. Fütürist sinemanın en popüler filmi Anton Giulio Bragaglia’nın 1916 yılında yaptığı Thais filmidir. Ancak burada bu film değil Marcel Fabre’nin Amor Pedestre filmi incelenecektir.

Aristotales’in Zanaatkâr Ellerinden Fabre’nin Oyuncu Ayaklarına

aristo-poetika-kitapMarcel Fabre’nin Amor Pedestre’si 1914 yılına ait on dakikalık siyah beyaz bir filmdir. Ancak Youtube kayıtlarında sadece altı dakikasını görebildiğimiz bu filmin Jacques Feyder ve Gaston Ravel’in yönettiği Ayaklar ve Eller’e (1915) ilham kaynağı olduğu bilinmektedir. Filmde melodramatik bir aşk öyküsü işlenmektedir. Evli bir kadına âşık bir adamın kadının kocasıyla düelloya varan aşk mücadelesi ve âşıkların vuslata erdikleri mutluluk anı. Filmin ilginç olan yönü hikâyeden çok, bu hikâyeyi anlatma biçiminde yatmaktadır. Çünkü hikâyenin klasik dramatik yapısı sadece vücudun bele kadar görünen bölümleri çekilerek verilmiştir. Bu filmin 1914’te yapıldığı düşünüldüğünde çok önemli bir biçimsel öncülüktür. Öncelikle dönem itibariyle sinema hala tiyatroyla kıyaslanan bir sanat olarak algılanmaktadır. Tiyatro oyunculuğunun en önemli unsuru ise makyajla da desteklenen mimiklerdir. Oysaki Fabre’nin filminde oyuncuların belden yukarısı görülmediği için sinemanın kendine özgü bir sanat dalı olduğunun gösterilmesine yönelik bir eğilimi işaret etmektedir. Bunu yaparken henüz yeni yeni oturmuş montajın gücünden faydalanılmaktadır. Kısa planlardan oluşan öykü giriş, gelişme, çatışma ve sonucu aktarırken o kadar başarılıdır ki oyuncuların yüzleri anlamı oluşturmak için aranan bir öge olmaktan çıkar. Dahası çekimlerden oyuncuların sınıfsal konumlarını bile görebilmek mümkündür.

Amor Pedestre’de hikâyenin ilerleyişini, karakterlerin niyetlerini metonimilerle kavrarız. Yani bir bütüne ait bir parçanın gösterilmesiyle bütüne ait bir fikir oluştururuz. Elbette ki algılarımızda bu anlamı oluşturmak için kullanacağımız bir birikimin önceden var olması gerekmektedir. Bu filmdeki metonimik göstergelerden bir anlamın çıkması izleyici olarak benim Fabre gibi kentte yaşayan bir yetişkin olmamla ilgilidir.  Göstergebilimsel okumaya çok açık olan Amor Pedestre kentli insanın aşk serüvenlerinin çok fazla değişikliğe uğramadığını göstermektedir. (Düellonun yerini daha gizli ve daha tehlikeli mücadele teknikleri almıştır). Diğer taraftan bu on dakikalık film fütürist sinema manifestosunda yer alan evrene ait tüm unsurların bir ifade aracı olarak kullanılması ilkesine de uymaktadır. Antik Yunan’da bir ifade aracı olan eller modern sanatta alıcının ve montajın yardımıyla ayaklara dönmüştür.

Amor-Pedestre-film-sanatlog-blog-yazarlari

Sanat filmlerinin en önemli özelliği biçimsel yenilik ve deneylere açık olmasıdır. Bunu yaparken olaylardan çok karakterlerin psikolojik dünyalarına, kişisel yaşamlarına ağırlık verir. Sanat filmlerinin amacı cevaplardan çok soruları ortaya koymaktır. Bu noktada Amor Pedestre filmini geç modern dönemin sanat filmleriyle kıyaslamak filmin klasik neden-sonuç odaklı olay örgüsü düşünüldüğünde yanlış bir okumaya götürebilir. Amor Pedestre sinemanın icadından yirmi yıl sonra yapılmış kendi olanaklarını zorlamaya çalışan bir filmdir. Kendini tiyatrodan tamamen koparmıştır. Günümüz kısa filmlerinin pek çoğuyla yarışabilecek düzeyde doğru bir kurguya sahiptir. Çekildiği tarihten bu yana neredeyse bir asır geçen Amore Pedestre sinema tarihinde gezinmek isteyenler için on dakikalık güzel bir duraktır. (6)

Notlar

(1) Aristotales, Poetika, Remzi Kitabevi

(2) Benjamin, Walter; Pasajlar, YKY yay.

(3) Coşkun, Esen; Dünya Sinemasında Akımlar, Phoneix Yay,

(4) Coşkun, Esen, A.g.e.

(5) The Futurist Cinema, http://www.unknown.nu/futurism/cinema.html

(6) Fabre, Marcel, Amor Pedestre:

http://www.youtube.com/watch?v=fx11nKrAv24

Ö. Nilay Erbalaban Gürbüz

nilayerbalaban@hotmail.com

Effi Briest (1974, Rainer Werner Fassbinder)

Ağustos 25, 2013 by  
Filed under Manşet, Modern Klasikler, Sanat, Sinema

Giriş, Bir Fontane Uyarlaması

“Wie im Himmel, Wie in der Hölle” (Cennetteki gibi, Cehennemdeki gibi)

[Rainer Werner Fassbinder, “Effi Briest”]

rainer-werner-fassbinder-filmleriFassbinder’in en ilgi çekici filmlerinden biridir “Effi Briest”. Film 1974 yapımı olup Theodore Fontane’nin aynı isimli romanından uyarlamadır. Fontane’nin diğer romanlarında olduğu gibi romanın asıl konusu 19. yüzyıl sonu Prusya’sında geçer. Yazarın deneyimlediği toplumsal, siyasal ve kültürel göstergeler romanda belli göndermeler ile ifade edilmiştir. Film romanda yansıtılan gerçekliğin bir nevi tahrifi değildir; daha çok görsel vurguların izlenimci bir seçilimi vasıtasıyla artistik bir dönüşümüdür.

Roman tam anlamı ile sinematik düzleme yansıtılamamakla birlikte fragmental olarak bu iş kotarılmıştır. Aradaki bağlantılar ise seyircinin hayal gücüne bırakılmıştır. Aradaki boşluklar fade-out’lar [ekran kararmaları] ile ifade edilmiştir. Ki bu fade-outlar zaman pasajını imlediği gibi, bir olayın diğerinden ayırt edilmesini sağlar. Bu noktada Fassbinder’in, iki aşamalı bir yabancılaşmayı göstergeselleştirmeye çalıştığını söyleyebiliriz; normalde fade-out’lar siyah olur, ekran kararır ve başka bir zaman pasajına geçiş sağlanır. Bu zaman aralığında seyirci hayal kurmaya başlar; fakat Fassbinder buna karşıt bir şey yapmaya çalışmaktadır. Onları hayal kurmaktan ziyade uyanık tutmaya çalışır; bu minvalde film bilinçaltından ziyade “bilinç”e seslenir.

Brecht Etkisi ve Anlatıdaki Ayna/Aynadaki Anlatı

Bu etkilenim ise Fassbinder’i Brecht’e kadar götürür. Fassbinder, Brecht’in epik tiyatro teorisini film konseptine uygulayarak kullanmıştır. Yabancılaşma tekniği burada ana önemde olmakla birlikte yorum için öykünün kesilmesi ile sağlanır. [aynı zamanda aynalarda dile gelen imgelerin farklılığı ile canlı tutlur] Fassbinder’in tekniği tarzının son derece stilize edilmiş aşırı bir formalizmi ile tanınır. Bu aşırı stilize etmenin filmde baskın olmasına rağmen, romanın ana-temeli filmde korunmuştur diyebiliriz. Effi (Hanna Schygulla) çocukluğunun ve masumiyetinin dünyasından (Hohen Cremmen) Kessin’e (kadınlığın dünyasına) seyahat eder. Aslında bu seyahat düşsel bir seyahattir, biteviye orada yaşayacağı yeni deneyimlerin hayalini kurar. Bu egzotikliğin ve düşsel dünyanın en büyük sembollerinden biri de “Çinli”dir; ki bu Çinli’ye ilişkin olarak “Thomsen’in torununu sevdiği dedikodusu” söz konusudur. Belki de bu iki karakteri birbirine bağladığını düşündüğümüz bir hikâye gerçekleşmiştir [Thomsen'in torununun kayboluşu ve iki hafta sonra Çinli'nin ölmesi bu hikâyenin bir parçasıdır], altmetinsel olarak belli şeylerin paralelini taşır bu hikâye, Effi’nin de korkularını açığa çıkarır.  Aynı paralellikte başka bir hikâye de söz konusudur; bu hikâye de Kral Pedro ile Calatrava Şövalyesi arasındadır; Campras’ın yönettiği oyun da aynı tema etrafında döner; sadakatsizlik. Çinlinin hikâyesinde bir belirsizlik söz konusudur. Konu spekülasyona açıktır. Fakat kimse kesin bir şey söylemez. Bu söylenmeyen ama hissedilen bir şeydir. Ayna simetrisi biçiminde kurgulanmış filmin sonunda korkuların açığa çıkmasıdır.

sinema-siteleri

Filmde Giesbühler karakteri oldukça dikkate değerdir; Effi’ye göre orada gördüğü yaşayan tek insandır; Bu insan olma göndermesini Fassbinder “ayna oyunları” ile sağlar; “apothecary doors”da salt ikisinin imajının görünmesi bunun görsel ve edebi olarak bir gösterimidir. Bu arada Giesbühler ayna imgesi ile gerçek imgesinin bir framede gösterildiği tek karakterdir.  Çünkü bu karakter etrafında yaşayan insanlara karşıt olarak içi dışı bir olan bir karakterdir.

sanatlog-internet-sitesi

Bu arada yukarıda belirtildiği gibi Hohen-Cremmen ve Kessen arasında bir karşıtlık ilişkisi kurulmuştur. [simetrinin oluşturduğu bir karşıtlıktrır bu] Hohen-Cremmen canlı ve parlak güneşin, Effi’nin mutluluğu ve naifliğinin sembolü iken; Kessin ise karanlık ve gizemin sembolüdür; fakat o gizemin derin bir çekiciliği vardır; bu çekiciliğin etkisi belirsizlik ile artırılır. Çinli adamın etrafında dönen hikâye ve hiç kimsenin tam doğruyu bilmemesi ve alt-metinsel olarak oyunlarda süregelen tema olarak ihanet konusu leitmotiv olarak dile getirilir. Karşıtlık salt imge ile değil aynı zamanda ışık oyunları ile de ortaya konur: Hohen-Cremmen daha aydınlıktır, Kessin ise karanlık ve baskılayıcıdır. Baba-evinin özgürleştirici ortamından yoksundur Effi, Aristokrasinin katı kuralı ile çevrelenmiştir.

sinema-bloglari

Fontane sembolik nesneler ve leitmotivin kullanımında oldukça ustadır. Fassbinder ise bunları yineleyen tema ile müzikal kompozisyon niteliği vererek kullanır. Filmin senaryosu da zaten romanın ilgili sembolleri ve leitmotivleri paralelinde hazırlanmıştır. Filmdeki hemen hemen birçok önemli element de paradoks ve ironi içerir. İroni’yi iletebilmek için de müzikal leitmotivi kullanır. Effi’nin annesi onunla aşk konusunda konuşurken, Effi, Instetten’den korktuğunu söylediğinde, onun sözleri ile çalan müzik arasında belli bir uyumsuzluk söz konusudur. Keman teması Aşk yerine korkuyu imler. [Buna benzer bir uygulama Effi'nin Roswitha ile olan konuşmasında "beyaz kuzu" benzetmesinde açığa çıkar, bununla birlikte Roswitha Effi'nin muhtemel suçunun vücut bulmuş halidir; kötü bir “ayna imgesi simetrisi”dir, aynı çocuk acısı, aynı sadakatsizlik suçu ve yalnızlığa itilmiş bir kadın. Bir anlamda bilinçaltındaki korkuyu ortaya çıkartan bir imgedir Roswitha].

Bu filmde yer alan önemli simgelerden biri de “sarmaşık”tır. Almanca, Efeu anlamına gelir, İngilizcesi ise “Ivy”dir. Bu kelimenin bilhassa Almancası Effi ismini çağrıştırır. Bununla birlikte burada çok ilginç bir şey ortaya çıkar: Sarmaşık bitkisine dair yapılan yorumlar Effi’nin babasının yaptığı yorumlar ile şekillenir: “…the name Geert meant a tall, slim tree trunk and so Effi would be the luuriant, ivy clambering round it”. Burada Effi’yi bir sarmaşık; kocasını ise bir ağaç gövdesi şeklinde tanımlamıştır Effi’nin babası. Bu onların ilişkisinin doğası hakkında da bir fikir verir; aslında Effi filmde kocasının yanındaki bir dekor gibidir bir açıdan bakıldığında, onun yanında -iç dünyaları incelendiğinde- bir fazlalık gibi durmaktadır, o dünyaya ait değildir, yama gibidir; öte yandan,  sarmaşığın ağaca zarar verip vermediği çok tartışılmıştır, her ne kadar ağacın alacağı vitamin ve mineralleri alsa da bir başka açıdan bakıldığında güçlü rüzgârlara karşı ağacın ayakta durmasını sağlayan da sarmaşıktır. Sarmaşığın bu özelliği de ikisinin ilişkilerinin doğası konusunda çok kesin fikirler verir. Filmin yapısı hem müzik anlamında hem de leitmotiv olarak kontrapuansaldır ve belli leitmotivlerin karşıtlık biçiminde kurulması ile oluşturulmuştur. Sarmaşık da sadakat ile bağlantılı bir imgedir; tıpkı köpek imgesinin sadakat sembolü olması gibi. Filmde mektupta geçmekle birlikte romanda daha da belirgindir bu imge; Instetten Effi’ye Kessin’e varışında Rolo(köpek)nun canlı ya da ölü onu koruyacağını ve Krampas da Calatrava şövalyesinin hikâyesine bağlar ki bu hikâyede köpek kendi efendisinin katili olarak kral tarafından açığa çıkarılmıştır. Romanın sonunda Rolo, Effi’nin mezarının yanında yatar. Filmin siyah beyaz çekilmesinde de bu karşıtlık imgeleri önem arz eder. [Wie im Himmel, Wie in der Hölle]

fassbinder-filmleri-uzerine-yazilar

Ayna İmgeleri

Yukarıda kısmen değinsek de ayna imgelerine özel bir yer ayırmak gerekmektedir; ayna imgelerinin çokluğu film içinde belirgindir. Her sahnenin bir kenarına iliştirilmiştir. Romanda olduğundan farklı olarak filmde çok daha belirginleştirilmiştir. Filmde aynaların birçok anlamı vardır; kabaca ifade etmek gerekirse karakterlerin izole edilmişliğini ve yabancılaşma hissini ifade eden bir araçtır. Bu karakterler kendi yansımalarına boş gözlerle bakarak bu aynalardan bir çeşit benlik bilincini çekip almaya çalışırlar. Aynalar figürlerin salt kendini temsil etmediği gibi aynı zamanda onları çevreleyen tüm nesneleri de temsil ederler, yani bir anlamda yaşadıkları dünyanın boşluğunu onlara geri verirler. Ana işlevi ise sahneleri detaylandırıp, zaman-mekân ve hikâyenin düzenlenmesine ilişkin bir gerçeklik kazandırmaktır. Olay örgüsü ve karakterlerdeki değişim biteviye aynalar ile vurgulanır.

Filmdeki en vurucu imgelerden biri de Effi ve kocasının Berlin’e taşındıklarında spiral merdiven sahnesindeki çekimdir. Kamera onların merdivenden çıkışlarını takip ederken, bu noktada insanın başını döndüren bir etki söz konusu olur. Bir çeşit baş dönmesi ya da vertigo hissi hâsıl olur. Burada anlatılmaya çalışılan ise toplumsal olarak sınıf atlamanın yaratacağı baş döndürücü etkidir. Aşağıdaki görünen sahnede toplumsal olarak bir baş-aşağılık söz konusudur. Aşağıdaki çekim aynadan yapılmıştır ve Effi’nin tersine çevrilmiş konumunu gösterir. O sınıf atlamıştır; iki basamak yukarı çıkmıştır. Ama özünde -simetri gereği- daha alt sınıftadır. Bu çekim aynı zamanda Effi’nin hayatının altüst olacağını gösterir [yani tersine döneceğini].

avrupa-sanat-filmleri

Aşağıdaki sahnede ise vurgulanan oldukça farklı bir boyuttur; gençliğinde Instetten, Effi’nin annesine kur yapmıştır, fakat onun annesi ise daha varlıklı ve kendisinden daha yaşlı biri ile evlenmiştir. Effi de annesinin davranışına paralel olarak kuzeni ile evlenmeyi reddeder. Burada da metaforik olarak bu yükselişin bir tekrarı, daha doğrusu kendini benzer biçimde dışavuran bir paraleli ile karşı karşıya kalırız. Fakat bu yükseliş devamında -ifade ettiğimiz gibi- bir baş dönmesi getirir, bu baş dönmesi hem Effi hem de Geert için geçerlidir; haliyle kocasını aldattığı öğrenildiğinde Effi sosyal statüsünden keskin bir düşüş yaşamıştır. Bununla birlikte Effi ile annesi arasındaki paralellik de “Annesi” ile konuşurkenki ayna sahnesinde kendini açığa vurur. O da annesi gibi kendinden yaşlı bir insanla evlenmiştir; ayna imgesi vasıtasıyla yansıtılan görsel simetri bunun en güzel ifadesidir.

hanna-schygulla-filmleri

Bir başka ayna imgesi ise hizmetçi Johanna ve Effi arasında geçen sahnede vücut bulur. Bu aslında oldukça ilginç ve yoruma açık bir sahnedir. Effi sabaha kadar uyumamıştır ve korkmuştur. Sabah vakti aslında Johanna’ya sığınmış gibidir. Onunla konuşmaya çalışır. Burada iki karşıt imgeyi görürüz; zayıf, küçük, etrafındaki tehlikelere açık, çocuksu ve aynı zamanda hayal kuran küçük bir kızdır. Hala Hohen-Crammen’in etkileri söz konusudur. Buna karşıt, aynanın yanında dikilen dev cüssesi, ifadesiz, ciddi ve kazulet suratı ile Johanna durmaktadır. Bu sahne aslında bir dönüşümün işaretidir; bu kimliğinden sıyrılıp bir hanım olacaktır Effi; aynı zamanda bölge meclisi üyesinin karısıdır. Öte yandan Johanna’nın ise ev hanımı olmak istediğini belki de Effi’yi kıskandığını ve kendi öteki imgesini onda gördüğünü tahmin edebiliriz. Burada farklı bilinçlerin birbirlerine bakışlarını görebildiğimiz gibi aynı zamanda aynı bilincin bir “reflectio”sunu da görürüz [yani hem düşünmek hem kırılıp kendi üzerine yansımak; yani Hegelyen anlamda bilincin kendi üzerine yansıması, flecto: kırılmak, bükülmek, esnemek; reflecto: tekrar yansımak, aynı zamanda düşünmek anlamlarına gelir.] Burada salt iki Effi yoktur, aynı zamanda iki Johanna vardır. [fakat Johanna bu kadar tek yanlı değildir; bir yanı ile Effi’ye yardımcı olarak ona sabaha kadar eşlik eder; öte yandan umursamaz, ciddi ve ketum görünen bir modeldir].

alman-sinemasi

avrupali-yonetmenler

Bir diğer önemli sahne ise Effi’nin imgesinin flulaştığı sahnedir; buradaki dönüşüm genç kızlığın masumluğundan kadınlığa geçiştir. Burada bebek bekleyen bir kadın konumundadır. Bu minvalde daha olgunlaşacak ve kendine gelecektir. Flulaşmış imaj genç kızlık imgesidir.  Her daim “bakıma muhtaç”tır. Bu transformasyon sürecinde diğer imge belirsizleşir ve kadınlık ön plana geçer. Ama belirsizleşen imge hiçbir zaman yok olmaz.

avrupa-sinemasi-analizleri

Burada amacımız bütün bu sahnelere değinmek değil; ama son olarak bilincin farklılaştığı ve bu farklılaşmanın ayna imgeleri ile sürekli karşımıza çıktığı malumdur. Bu minvalde bir tür yabancılaştırma efektidir. Sürekli bizim dikkatimizi açık tutarak filmin etkisinde kalmayıp bu göstergeleri yorumlamamız istenir. Roswitha karakteri de bilincin bu dönüşümünde oldukça önemlidir. Effi’nin suçlu simetriğidir; ona baktığında aslında kendi “mutsuz ve suçlu bilinci” ile yüzleşir. Roswitha’nın sahneye çıkmasından ve Crampas ile olan ilişkisi nedeniyle kocasına yalan söylemesi de salt ayna imgeleri ile dışavurulmaz. Aynı zamanda örtü ve perde imgeleri ardından yapılan çekimlerde de göstergeselleştirilir. O hem Instetten’in karısı hem de Crampas’ın metresidir. Bu arada bu sahne kendi kocasına hasta olduğu yalanını söylediği sahnedir.

secim-bayazit-sinema-yazilari

Sonuç

Fassbinder’in filme dair yorumu filmin başlangıcında verilen alıntıda saklıdır: “Toplum, bireylerin eylemleri ile ayakta durur, bireyler ki ona karşı tavır almayarak, onun bu sistemi idame ettirmesini sağlarlar.” Romana uygulandığında, bu açıklama Instetten’in düello yapıp yapmama konusunda karşılaştığı zina konusundaki zaman aşımı ile ilgili ahlaki bir ikileme göndermede bulunur; aslında ana problem Instetten’in yaşadığı akıl ve duygu karşıtlığında dışavurulur; bir aristokrat olarak kurallara bağlıdır ama aynı zamanda karısını da sevmektedir. Fakat o Aristokrat ahlakından, toplumsal olanın tahakkümünden vazgeçmez. “Angst Essen Seele Auf” filmi ile hemen hemen bu noktada paraleldir; kolay olan pasif bir kabulleniştir, zor olan ise karşı çıkmak, bireyselliğini toplumsalın karşısına koymaktır. Kendisi tam anlamıyla Aristokrat kuralların tahakkümü altındadır ve bu minvalde de bireyselliği, yaratıcılığı ve yaşam sevgisi ise ölüdür. Instetten’in sisteminde her şey belirlenmiş bir plana göre ilerler. Wülldersdorf [Instetten'i ikna etmeye çalışan arkadaşı] Instetten’in bu davranışlarını “putperest kabilinden bir kült” olarak niteler. Toplum tarafından uygulanan (bireyler üzerindeki) kontrol filmin aşırı kontrollü yapısında dışavurulur. Karakterler kendi hayatlarının başka güçler tarafından belirlendiği kuklavari yapıdadırlar. Suratları nadiren bir duygunun izini taşırlar ve surattan çok bir maskeyi andırırlar; bu maskeyi andırma olgusu bilhassa “Geert”in yüzünde oldukça bellidir. Onların özgürlüklerinin olmayışı belli imgelerde yansıtılır: “Angst Essen Seele Auf”’da olduğu gibi, pencere arkasındaki görüntüler ya da kapı eşiğindeki çekimler bunun göstergesidir. Bu alanlar içinde hareket edemezler, çünkü onlar oynadıkları toplumsal rollerin mahpusudurlar. Framelerin içine hapsolmaları onlar için bu frameleri bir kafes durumuna getirir.

fassbinder-filmleri-sanatlog.com-sinema

sanatlog-sinema-sitesi

Effi özgür olmayı ve kanat takmayı ister. Lakin o yer çekiminden kaçmaya çalışır; ayrıca kendi “ben”inin mahpusu olarak yaşadığı gibi toplumun ve toplumsal olanın da kurbanı olur. Fakat romanın sonunda baba evindeki salıncağa dönmek ister; özgürlüğünü arzular. Çünkü çocukluğunun yaşadığı yer yukarıda da ifade ettiğimiz gibi özgürlüğü temsil eder. Latince; “Liber” kelimesi hem “özgür” hem de “çocuk” anlamına gelir. Fakat artık o ne özgür [libera] ne de çocuktur.

Kaynaklar

Leitmotif and Structure in Fassbinder’s Effi Briest, By Borchardt, Edith Academic journal article from Literature/Film Quarterly, Vol. 7, No. 3

Reflected Images in Fassbinder’s Effi Briest, By Plater, Edward M. V. Academic journal article from Literature/Film Quarterly, Vol. 27, No. 3

Seçim Bayazit

calderon@sanatlog.com

Yazarın diğer film çözümlemeleri için tıklayınız.

« Önceki Sayfa — Sonraki Sayfa »