Kadınlar Aşkı Anlattı: Ve Tanrı Aşkı Yarattı

“Tarih aşkından ölenler ile dolu” diyen 23 kadın, aşkı anlatan bir kitap hazırladılar…

Edebiyat ve Yazı Atölyesi etrafında toplanan profesyonel edebiyatçılar ile amatör ruhla ilk kez yazan kadınlar “Ya aşk olmasaydı nasıl olurduk?” söylemini de açmaya çalıştılar.

Özgün hikâyelerini kaleme alan kadınlar ortak kitaplarına ‘Ve Tanrı Aşkı Yarattı’ ismini verdiler.

Konuyla ilgili görüşlerini aldığımız Atölye Yönetmeni Dürsaliye Şahan; “Yazı atölyesinde bu kez aşkı ele alan denemeler yapalım istedik. Bize öğretilen basma kalıp aşktan biraz kaçınarak yazalım istedik. Ne kadar başardık tartışılır. Tek bir kitapla aşkın her yönünü anlatmak mümkün değil elbette. Ancak şunu söyleyebiliriz; konu aşk olunca ilk söz de kadına düşüyor.” dedi.

Dürsaliye Şahan’ın editi ile Layla Yayımlarından çıkan kitapta öyküsü bulunan yazarlar şöyle: Alev Öksüz Sağaltıcı, Ayda Bercis Kırbeci, Ayten Storry, Bircan Ünver, Dürsaliye Şahan, Esra Ünal, Fatma Çetin Kabadayı, Gülnaz Kavvas, Hatice Elveren Peköz, İkbal Kaynar, İlknur Bektaş, Leyla Fidanay, Necla Karataş, Nevra Çağlayan, Nurhan Sağlar, Oya Tekin, Sevim Bergin Salmanoğlu, Sevim Yunus Habip, Sibel Unur Özdemir, Süha Kıyak, Süreyya Köle, Şahnaz Yılmaz, Zeynep Alanç.

Kitaptan edinmek için:
www.yaziatolyesi.org
[email protected]

SanatLog Haber

sanatlog.com

Sedef Özkan – Aynı Yaprakta Olmak

Sedef Özkan ‘ninnikâbusninni’den sonra ikinci öykü kitabında; farklı zamanlarda, farklı adreslerde dolaşıyor. Zamanlar, adresler, ‘ben’ler, evrende upuzun bir çığlıkta buluşuyor…

“Sakin ol biraz” diyor. “Bir şey düşünme, sakin ol, onlar istemedikçe bir yerde çalışamazsın, bunu biliyorsun, senin için bundan sonra planladıkları; ilaç deneği olman.” “Neden?” diyorum. “Ben çok iyiyim, hak etmiyorum tüm bunları.” “Genlerin” diyor. “Gen taraması sonuçların uygun değil. Ne kadar ilaç tedavisi görsen, takviye medikaller de kullanılsa uygun değilsin. Bugün olmasa yarın arıza vereceksin. Bu yüzden önlemlerini aldılar şimdiden. Büyükannenin arşivi için beni buldun. Senin pozisyonunda, statünde kim yapar bunu? Çılgınlık tek kelimeyle! Arşivi yakamadın, dönüşüm odacıklarına atmak aklına gelmedi! Etkinlik yaparım diye kılıf bile uydurdun. İşle süsleyerek, kendini ne güzel rahatlattın! Bana öyle bakma! Evet, bunları biliyorum çünkü seni hissedebiliyorum.”

“Sen yabanisin.” diyorum.

SEDEF ÖZKAN

1969 yılında Ankara’da doğdu. Ortaöğrenimini Ankara Deneme Lisesi’nde tamamladı. Bilkent Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü İngilizce hazırlık sınıfını okuduktan sonra, Ankara Üniversitesi D.T.C.F. Rus Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdi. Aynı zamanda, D.T.C.F. Ümit Kara atölyesinde resim çalışmalarını sürdürdü. 1991 yılında Moskova Puşkin Enstitüsü’ne giderek Rusça öğrenimini tamamladı. 1997’de, Vakıfbank Feneryolu Sanat Galerisi’nde ilk kişisel resim sergisini açtı ve Ankara’da 3. Uluslararası Arts&Crafts fuarına katıldı. Moda Deniz Kulübü’ndeki karma sergilerde ve Barış Derneği’nin Dünya Barış Günü sebebiyle düzenlediği Barış Sergileri’nde yer aldı. Yaşasın Edebiyat dergisinde şiirleri yayımlandı. Hürriyet Gösteri dergisinin, ocak 2026 sayısında yayımlanan, 42 şairin oluşturduğu Binyıl Şiiri’nin bir parçası oldu. 2026 yılında ninnikâbusninni adlı ilk öykü kitabı çıktı. Kolektif kitaplar; Cunda Öyküleri, Olimpos Öyküleri ve 80’lerde Çocuk Olmak kitaplarında yer aldı. Gülsüz Sürgünler Şehri adında özel baskı bir şiir kitabı bulunuyor. Aynı Yaprakta Olmak adlı öykü kitabı 2026 kasım ayında yayımlandı. Çeşitli dergi ve internet sitelerinde yazmaya devam ediyor.

Adres: 2. Cadde 1/10 Kıvanç Apt. Bahçelievler – Ankara

Telefon: 0532 412 00 79 – 0312 215 78 65

SanatLog Haber

sanatlog.com

Güzin Yalın’ın Kaleminden Yeme İçme Öyküleri: Mutfaktan Tabaktan Sokaktan

Yeme İçme Öyküleri
MUTFAKTAN TABAKTAN SOKAKTAN
GÜZİN YALIN’ın kaleminden…

“Kimimiz yediklerimizin öykülerini de merak ediyoruz; kimimiz sadece lezzetleriyle ilgileniyoruz. Bazen yediğimizden çok, onu nasıl bir sofrada kimlerle yediğimiz önemli oluyor; bazen ilgi yemeğin kendisi yerine, içinde piştiği tencereye veya fırına kayıyor. Kimi insan pişirmekten daha büyük keyif alıyor; kimisi her yediğimizin sağlığa etkisiyle meşgul oluyor. En iyi tanıdığımız tatlar özleniyor bazı zaman; bazı zaman da hiç bilmediğimiz yeni lezzetler daha cazip geliyor. Kısacası, diğer uğraşlarımız ne olursa olsun hepimiz yaşamımızın bir bölümünü mutlaka yemekle ilgilenerek geçiriyoruz.”

MUTFAKTAN, TABAKTAN, SOKAKTAN tarih merakı, sanat tutkusu, farklı yaşam biçimlerine ve insanlara duyulan ilgi sonucunda, gezip görülen, okunup öğrenilen, yenip beğenilen, tanınıp sevilen her tarifi, her lokantayı, her sebzeyi, her fırıncıyı, her bardağı, her tezgahı, her sofrayı; aslında kısacası yemekle ilgili her şeyi anlatıp paylaşma isteğinden ortaya çıktı.

“Ruhun Gıdası Kitaplar”, başta yemek kültürü olmak üzere, insan yaşamına zenginlik katan tüm kültür öğelerinin incelenip çoğalmasına ve bu zenginliğin verdiği keyfin her yaştan ve her coğrafyadan insanlar tarafından paylaşılmasına katkıda bulunmayı hedefliyor.

GÜZİN YALIN

Yemek yazarı, yemek kültürü araştırmacısı ve gıda iletişimi uzmanı

Robert Kolej ve Boğaziçi Üniversitesi’nden mezun oldu. Gıda ve yemek kültürü iletişimi konusunda uzmanlaşmış olan Scope Tanıtım ve Danışmanlık’ın ve uluslararası bir sivil toplum kuruluşu olan Akdeniz Mutfakları Konservatuarı Türkiye Platformu’nun kurucu yöneticisi ve Yeditepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Gastronomi ve Mutfak Sanatları Bölümü öğretim görevlisidir.

On beş yılı aşkın süredir, T.C. Dışişleri Bakanlığı, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, T.C. Dış Ticaret Müsteşarlığı, Uluslararası Zeytinyağı Konseyi ve Akdeniz Mutfakları Konservatuarı adına, Türk mutfağını yurtdışında resmi olarak temsil etmekte ve tüm dünyada tanıtmaktadır. Ayrıca, yemek kültürü alanında birçok Avrupa Birliği projesinde, yönetici ve uzman olarak görev yapmaktadır.

Yemek kültürüne ilişkin yazıları çeşitli dergilerde ve internet sitelerinde yer almakta, aynı konuda hazırladığı haftalık bir program Açık Radyo’da yayınlanmaktadır. Bir dönem, Çocuk Sofrası adlı çocuklara yönelik bir yemek dergisinin yazarlığını ve editörlüğünü üstlenmiştir. Daha önce yazılarıyla katkıda bulunduğu ve editörlüğünü yaptığı Delices de Turquie, World Hazelnut Tastes (Tr. ve İng. edisyon) ve Setting Similar Tables Around the Same Sea (Tr. ve İng. edisyon) adlı kitapları bulunmaktadır.

RUHUN GIDASI KİTAPLAR hakkında

Kuruluşundan bu yana geçen on yıl içerisinde gerçekleştirdiği birçok çalışma ve araştırma sonucunda oluşan birikimi yayınlar üretecek düzeye ulaşmış bulunan AMK (Akdeniz Mutfakları Konservatuarı) Türkiye, bundan böyle söz konusu birikimi iletmek ve paylaşmak üzere “Ruhun Gıdası Kitaplar” başlığı altında, yemek kültürü başta olmak üzere, Akdeniz coğrafyasının temel kültür özelliklerini aktaran yayınlar yapacak. Kimi zaman bir sohbet yazıları kitabı, kimi zaman bölgedeki bir antropolojik incelemenin sonuçları, kimi zaman da yörenin işini iyi bilen aşçılarından yemek tarifleriyle karşınızda olacak. “Ruhun Gıdası Kitaplar” ayrıca doğru beslenmeye en fazla ihtiyacı olan ruhların, yani çocuk ruhlarının da gıdası olmayı umut ediyor ve bu nedenle, yemekle ilgili her yaştan çocukları ilgilendirecek konuları, o çocukların ilgisini çekip dikkatini elde tutacak şekilde hazırlanmış kitaplar haline getirmeyi planlıyor.

İLETİŞİM
e-posta: [email protected]
web adresi: www.ruhungidasikitaplar.com

SanatLog Haber

sanatlog.com

Kurmaca Alıştırmaları ve Muhaliflik

Neden mizah diye sorulmuş bu hafta Penguen yazarlarına. Kimi bunu bir ev ödevi gibi görmüş ve bu ev ödevi olma durumuna gönderme yapmış, kimi de espirili bir biçimde kendi cevaplarını vermiş. İlginç olan şu ki tüm cevapların ihtiva ettiği bir kavram var. O da muhaliflik. Bu da bize mizahın muhalif tarafını gösteriyor.

Penguen’in “neden mizah” ekini okurken, muhalifliğin mümkünlüğünü sorguladım. Sonuçta birbirine ters düşen şeyler illa ki birbirlerine muhalif olmak zorunda değil. Açımlamak gerekirse, bir makinanın yan yana duran iki dişlisine tek tek baktığımızda, farklı yönlere gittiğini düşünürüz. Halbuki ikisi de aynı makinanın işlemesi için çalışıyor. Bu durum diyalektik metotta, kavramları değilleyerek düşünmek olarak ortaya çıkıyor. Söylembilim ise ikili zıtlıklar üzerinden yürütüyor meseleyi. Yani mizahı anlamak için “mizah olmayanı” anlamak gerekiyor. Diğer bir deyişle mizahın zıddını bulmak gerekiyor.

Mizah olmayan şey ne? Siyah beyaz gibi basitçe kurabileceğimiz bir ikili zıtlık yok. Ben mizahın temel fonksiyonlarını tersine çevirerek irdeledim konuyu. Yani “güldürenin”, “gülümsetenin” ve “gevşetenin” diyebileceğim özneleri tersine çevirdim. Bulduklarım şunlar: “ağlatan”, “hüzünlendiren” ve “geren”. Dikkat edin tüm bu öznelerin bir de nesneleri var. Hepsi beşeri ile ilgili. İnsanın duygu dağılımlarının bir tarafını oluşturuyorlar. İşte mizah bu duygulanmaların tersi tarafında durandır. Ve insanları tersi tarafına yönlendirir. Bu ikili duygulanımlar normal denilen illüzyonu ortaya çıkarır. Yani mizah da “mizah olmayan” da söylem iktidarının “normal” olarak addettiği duygu durumunu yapılandırırlar. Sonuçta beşeri yaşamın “normalini” kurgularlar. Bunun en ham ve en basit mekanizması durum komedilerinde görülür. “Yere düşen”, “fazla kilolu”, “bir yeri açıkta olan” üzerinden mizah yapılır (komedi dükkanı bunu iyi örnekler). Gerisini de siz düşünün artık.

Tüm bu anlattıklarımın Gökdemir’in yazdığı “kurmaca alıştırmaları” adlı kitabı ile ilintisi ne peki? Öncelikle şunu söyleyeyim, bu kitap alelade bir metin değil ve iyi bir okur değilseniz bence okumayın. Özellikle bu kitap için bunu özellikle belirtiyorum. Zira Gökdemir her öyküsünde benim muhalif diyebileceğim bir alana gönderme yapıyor. Bu alanları bilmiyorsanız öyküler size sıkıcı gelecektir. İlinitiyi de böylece söylemiş bulundum. Elinizde tuttuğunuz / tutacağınız bu metin otuz üç farklı öyküden oluşuyor. Hepsinde “olanlar” aynı. Ama anlatılanlar, teknikler ve göndermeler farklı. Biri Camus’yu işaret ediyor, diğeri “Lost” dizisinden Desmond’u. Birinden baştan başlıyor olay örgüsü, diğerinde ortadan. Yani Gökdemir bir kitapta, şimdiye dek kullanılmış olan birçok(hepsini diyemiyorum çünkü öykü uzmanı değilim) öykü tekniğini ve aynı zamanda muhalif olan birçok farklı alanı (alan derken varoluşçuluk, yapısalcılık, marxizm ve başkalarını kastediyorum) sunuyor okuyucuya. Bu şekilde ki bence çok başarılı bir biçimde, birbirine zıt gibi görünen tüm alanların aslında aynı “olan şeylerin” yani tek bir temel olgunun, farklı tezahürleri olduğunun manifestosunu duyuruyor. Varoluşçuluk, her şeyi sisteme bağlayan “izm”leri hedef alarak başlamış, yapısalcılık modernizme kafa tutmuş, feminizm ataerkile başkaldırmıştı. Tüm bu muhalif alanlar aslında bir öncekinin değillemesinin anti senteziydi ki benim görüşüme göre hepsi de beşeriyetin dinamik yaşamındaki “normali” kurguluyorlardı. Hepsinin de derdi beşeriyetin anlamıydı (bu son iki cümle tamamen benim kitaba oturttuğum fikirler, Gökdemir katılır mı bilmem). Gökdemir de “normal” olarak bu alanların hepsine mizahi göndermeler yapmaktan geri durmuyor ve muhalife mizahi olarak kancayı takıyor. Bu analizin sonucu olarak şöyle diyebilirim ki, bu metinle aynı sistemi işleten çarklara yeni bir çark ekleniyor, ama bu çark oldukça pas tutmuş ve cilalanmayı da umursamıyor. Hatta dişlileri durmaya ve makinayı görmeye zorluyor.

“Tanrı öldü!” denildiği anda yazarı da öldürmüş sayıldık. Geriye sadece siz değerli okuyucular kalıyor. Bu nedenle size kitapla ilgili birkaç küçük ayrıntı daha vermeyi zorunluluk sayıyorum.

Gökdemir bir önceki kitabındaki (Bkz. İhsan, Gökdemir. “Katakofti”. Simurg Yayınları, İstanbul. 2026 ) o tatlı dilini farklı teknikleri kullanabilmek adına biraz bozmuş. Çünkü aynı zamanda farklı üslupları da denemiş. Yani her öykü farklı bir yazardan çıkıyor gibi olduğu için, üslubunun bütüncül bir yanı kalmamış. Ancak yine de hepsinde yazarın keskin zekasını, dili kullanma becerisini, muhalifliğini(ki muhalifliğin sistem karşıtı olmadığını tekrardan hatırlatmam gerek) hissedebiliyorsunuz. Okuyucu için bu anlatım şekillerinin hepsini takip edebilmek biraz zor olacak gibi. Ama elinizdeki kitabı biraz da mizahi bir biçimde ve bulmacaymışçasına değerlendirirseniz işiniz kolaylaşacaktır.

Kitabın künyesi ise şöyle: İhsan, Gökdemir. “Kurmaca Alıştırmaları”. Sel Yayınları, İistanbul. 2026

İyi okumalar…

Yazan: Emin Saydut

[email protected]

Bir Kedi Gibi Yabanıl, Yalnız ve Çekici: Katherine Mansfield

Kendini İngiliz Anton Çehov’u olarak tanımlayan, çağdaşı Virginia Woolf’un ölesiye kıskandığı Katherine Mansfield’ın öykülerinin tamamı ilk kez Türkçe’de… Katıksız Mutluluk, yazarın “bitmemiş öyküler”ini de içeriyor.

Katıksız MutlulukOkuma pratiğinin belli bir aşamasından sonra, hele ki feminist eleştirel okumalara yoğunluk vermeye başladığımdan bu yana kimi yazarları baştacı etmemin en önemli nedeninin, kimliklerini ve yazınlarını feminizm içinden kurmaları olmakla birlikte metinlerinden aldığım “haz olduğunu, Katherine Mansfield’ı yeniden okuduğumda anladım. Elaine Showalter’ın da belirttiği gibi protestocu kimliğiyle, sınıfsal fark ve toplumsal cinsiyet açısından kadının geleneksel konumunu yargılayan Mansfield, yazın anlayışını da bu zemin üzerine kurarak 19. yüzyıl İngiliz edebiyatında, kendine ait bir yazın tarzı geliştiren nadir kadın yazarlardan biriydi hiç kuşkusuz. Ancak cinsiyet kriterlerini, dildeki ayrımcılık, seksist tutum hassasiyetlerini yani eleştirel bakışı öncelikli olmaktan çıkardığımda, Mansfield’dan bana kalanın, metnin kendi zevki olduğunu bir kez daha gördüm. Barthes’ın “plaisir du text”; metindeki anlam oyunlarının oynanması yoluyla alınan haz veya mutluluk (jousisance) olarak tanımladığı metnin hazzı, her yazarda aranmayacak bir değer! Birbirine benzer kahramanlarla, hayatın sıradanlığından alınmış olay ve durumları, yalın, ekonomik bir dille anlatarak, hep aynı büyük hikâyenin içinde dolaşan Katherine Mansfield’dan alınan hazzı nerede aramalı öyleyse? Kısa öykünün bir edebiyat türü olarak yerleşmesine yadsınamayacak katkılarda bulunan Katherine Mansfield, 20. yüzyıl İngiliz kısa hikâyeciliğinde bir devrim yaratır. İlkin Yeni Zelandalı kimliğini reddetse de sonradan kimlik, aidiyet ve arzu üzerine yurtsama niteliği taşıyan öyküler yazan Mansfield, insanın içsel yaşamını, duyguların şiirselliğini ve kişiliğin sınırları kesin olmayan, bulanık doğasını aktarır. Sıradan yaşamları olduğu haliyle yansıtırken yorumlamada verdiği biçim, şüphesiz onun metinlerini haz verici kılar. Kendini olay örgüsü ve sonuç bölümünden bağımsız kılan Mansfield’ın kurgusu, Damien Wilkins’in deyimiyle açık sonluluğu sayesinde –kimlik, aidiyet ve tutku konusunda rahatsız edici soruları işlemedeki yetkinliğiyle– ilgiyi üzerine çekmiştir. Yazarken, kahramanlarının kimliğine bürünür; sadece insan değil, hayvanlar, bitkiler, nesneler ve doğanın kendisidir kahramanları. Ördekleri yazdığında, yuvarlak gözlü bir ördek olur, rüzgârı anlattığında saldıran bir esinti… İç dilden dış dile aktarma ile dıştan içe geri aktarım birliktedir; nesnelerin ve dünyanın dilinden insan diline aktarım yapar. Şiirsel bir ritm ve içsel bir sezişle yazılan Ah Bu Rüzgâr, bir olay örgüsünden çok bir mânâdan alır gücünü. Hayatın küskünlüğünü simgeleyen rüzgâr, dildeki yalınlığa da belli ölçüde şiirsellik katar. Virginia Woolf gibi Katherine Mansfield da düzyazıda “şiirselliği” savunurken, düzyazının -şiirinin mevcut konumuna bakarak- yazara daha büyük olanaklar sunduğu görüşünü ileri sürer; ona göre maskeli balodur şiir. Mansfield’ın çağdaşlarının yazdığı şiirden yakınma nedeni, Valerie Shaw’ın belirttiğine göre, kişilikten arınmışlık özelliğinin, maskenin arkasındakini görmemize hiçbir zaman olanak vermeyişidir. Bir olay örgüsü ya da keskin bir son olmadan, sadece hikâyenin anlatıldığı, bilinçakışının sürüklediği öyküler yazan Mansfield’ın hikâyelerinde klasik bir kurgu yoktur. Durum hikâyeciliği olarak adlandırılan ve Çehov’la özdeşleşen bu ekolün izinden gider Mansfield ve bir Çehov tutkunu olarak kendini “İngiliz Anton Çehov’u” olarak adlandırır.

Katherine Mansfield

Onun öykülerine ayrıcalık katan bir başka unsur da ruhsal çatışmaları ve ikilemleri eksen almasıdır. Ki bu, onun kendi kişiliğinden kaynaklanır. İlgi çekicilik, büyüleyicilik ve savunmasızlık gibi zıt özellikleri barındıran Mansfield nereye gitse bölücü bir tavır sergilemiş, tanıyanlarda güçlü ama müphem bir etki bırakmıştır; insanı hem iter hem de çeker. Otuz beş yıl süren kısacık yaşamının, 1904’ten 1922’ye uzanan önemli bir kesitini kapsayan içsel ve dışsal çatışmalarla örülü Bir Hüzün Güncesi’nde, on sekiz yaşında yaşadığı, nefreti ve tapınmayı aynı anda barındıran bir aşk ilişkisinin hayatındaki boşluğu doldurduğunu anlatır. Ancak bir süre sonra boşluk, yazının büyülü gücüyle dolmaya başlar. 1911′de yayımlanan Alman Pansiyonu, orta sınıfın riyakârlığı kadar kendi yaşadığı hayal kırıklığını ve karamsarlığını; The Garden Party sınıfsal ve ekonomik uçurumlarla birlikte kırılmışlığı; Ölü Albayın Kızları, acıyı ve hüznü yansıtırken, tüm öykülerinde doldurulmak üzere bekleyen bir boşluk vardır Mansfield’ın. Başta kardeşi olmak üzere pek çok dostunu savaşta kaybeden yazarın öykülerinde ölüm belirgin bir temadır. Çok sevdiği kardeşinin 1915 Ekim’inde, bir el bombası taliminde ölmesi, onun edebiyatını da yeniden gözden geçirmesine neden olur. 1916′ların başında günlüğüne şöyle yazar:

“Bundan önceki hikâyelerimin konuları beni hiç ilgilendirmiyor. Şimdi… Şimdi kendi vatanım hakkında yazmak istiyorum. Dağarcığım tükenene kadar.”

Nitekim başyapıtı, kentten kıra taşınan bir ailenin hikâyesi olan Prelüd’de, Yeni Zelanda’da geçen çocukluğundan söz ederek terk ettiği vatanına duyduğu özlemi dile getirir. 1918′de basılan altmış sayfalık bu eserin dizgisini ise bizzat kendi elleriyle, ezeli rakibi Virginia Woolf yapmıştır.

Virginia Woolf

Bataklık üzerine kurulu bir arkadaşlık

20 yaşında, yaşamını yazarak sürdürmeye karar vererek Londra’ya taşınan Mansfield, dönemin avant-garde aydınlarından oluşan Bloomsbury grubunun toplantılarına katılır. Gruptan T.S. Eliot’ın “Hem büyüleyici bir kişilik, hem de derisi kalın bir dalkavuk, tehlikeli bir kadın”diye bahsettiği Mansfield ile 1917’de tanışan Woolf da benzer duygulara sahiptir, kızkardeşi Vanessa’ya yazdığı mektupta rahatsızlığını şöyle ifade eder:

“Katherine Mansfield’le biraz yakınlaştık; onun nahoş fakat güçlü ve ahlâktan tamamen yoksun bir kişiliğe sahip olduğunu düşünüyorum.”

Kısa süren arkadaşlıkları bir bataklık üzerine kuruludur adeta. 1917 ve 1918 yıllarında Woolf’un günlüğünde en sık tekrarlanan temalar, hava saldırıları, Yeraltı Dünyası, 1917 Kulübü ve Katherine Mansfield’dır. Edebiyata olan bağlılıkları birleştirici ancak yazar olarak aralarındaki rekabet ayırıcı ve bölücü olduğu için ikisi de birbirine son derece cazip, ama aşırı derecede rahatsız edici gelir. Dünya tarafından incitilmişliğinin acısını, tüm kadınsı içgüdülerine tam bir serbestlik tanıyarak çıkaran Katherine, Quentin Bell’e göre, sokak kadını gibi giyinip, fahişe gibi davranan bir kadındır. Hayranlık kadar bir acıma hissi de uyandırır Woolf’ta bu durum. Tüm insanların en zayıf noktasının korkmak olduğuna inanan Katherine ise Virginia’dan hem korkar hem de onunla çok eğlenir. Rakibine keyif verebildiği gibi acı verdiğini bilmek de onu mutlu kılar. Özünde yalan ve iğrenç olarak tanımladığı Gece ve Gündüz üzerine yazdığı eleştiri son derece acımasızdır. Hastalığı nedeniyle Fransız Riviyerası ve Londra arasında mekik dokuyan Mansfield, 1920 Eylül’ünde, Menton’da, en üretken dönemini yaşar. 1922’de yayımlanan The Garden Party modernizmin dönüm noktası olarak gösterilirken o, 1923 Ocak’ında ölür. Hayatının son günlerini yaşadığı klinikte arkadaşına yazdığı mektup yılgınlığının, doğaya özleminin kanıtıdır adeta:

“Yaşam tarzımı tümüyle değiştirmeyi düşünüyorum. Her türlü işi ellerimle yapmayı amaçlıyorum. Hayvanları beslemek ve elle yapılabilecek her işi yapmak.”

Katherine Mansfield Kitaplığı:

Katıksız Mutluluk (Bütün Öyküler), Çev: Oya Dalgıç, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2026

Ah Bu Rüzgâr, Çev: Şadan Karadeniz, Can Yayınları, 2026

Şarkı Söyleme Dersi, Çev: Orhan Düz, Şule Yayınları, 1998

Bir Hüzün Güncesi (Günce 1914-1922), Çev: Şadan Karadeniz, Can Yayınları, 1994

Ölü Albay’ın Kızları, Çev: Memet Fuat, Adam Yayınları, 1991

Yazan: Hande Öğüt

[email protected]

« Önceki SayfaSonraki Sayfa »