Çıplaklık, Soyunukluk ve Utanç

Edouard Manet’nin “Kırda Öğle Yemeği” (Le déjeuner sur l’herbe) adlı tablosunu mutlaka biryerlerde görmüşsünüzdür. Ön planda şık giyimli iki erkek ile çıplak bir kadın, çimler üzerinde oturmaktadır. Arka planda, iç elbisesiyle suya eğilmiş bir kadın daha görülür. İki adam konuşmaktayken, giysileri piknik sepetinin yanına özensizce atılmış çıplak kadın, izleyiciye yüzünü dönerek gülümser; edasında, bakışında ve müstehzi gülüşünde, içinde bulunduğu “hal”den duyduğu en ufacık bir utanç yoktur. Aksine son derece doğal bir durumdur çıplaklığı. Henüz soyunmayan diğeriyse başını öne eğmiştir usul bir çekimserlikle… Zira kamusal alana dâhil edilmiş bu iki kadın arasında fark vardır. Biri, “medeni ve edepli”dir; toplumsal ahlâkı tehdit etmez. Diğeriyse “vahşi ve iffetsiz”dir, erişilmezliği, utanmazlığı, muğlaklığı, tekinsizliği ve erotik dişiliğiyle eril hegemonyanın en büyük düşmanı… Medeni beden örtünmüş bedendir. Çıplaklık ise toplumsal kurallarla belirlenmiş durumlar dışında utanç kaynağıdır.

1863 tarihli bu devasa resim döneminde büyük tepkiye yol açmış, düpedüz ahlâksızlıkla, müstehcenlikle suçlanmıştır Manet… Oysa bu, sergilenen ne ilk nü tablodur, ne de ilk çıplak kadın… Giorgione’nin 1507 tarihli “Fırtına” adlı tablosunda çıplak bir kadın ve giyinik bir erkek; Titian’ın “Fiesta Campestre”sinde (1510) de yine kırlık bir alanda iki çıplak kadın ve iki giyinik erkek vardır. Giorgione’nin bebeğini emziren çıplak kadını Meryem’e göndermede bulunurken, Titian’ın kadınları düpedüz birer peridir. Manet’nin kırdaki çıplağı, geleneği illa bir kırılmaya uğratmıştır ki akademi çevresinde dahi reddedilsin… Ne kadar soyut olursa olsun tüm “nü”ler seyreden üzerinde zerre kadar da olsa erotik duygu uyandırır… Ancak Manet’nin, bir tanrıça, bir peri ya da arzu nesnesi olmayan modelinde (Victorine Meurent) şehevi bir davetkârlık ve arzu uyarıcı bakış söz konusu değildir. Öyleyse toplumsal tahayyül, eseri neden sanat olarak değil pornografi olarak algılamıştır? Sakın kadının doğayla tam bir bütünleşmişlik hali içindeki dişiliği ve vakarla izleyicinin gözünün içine bakması olmasın? Kendini tüm çıplaklığıyla ortaya koyarak seyirciye hiçbir mesafe bırakmayışı ve seyirciyi sadece kendi çıplaklığıyla baş başa bırakması mı yoksa? Bakışın egemenliğini kırarak altüst eden, bedeni iffet söylemince utançla giydirilemeyen bu kadın çıplak mıdır soyunuk mu peki? John Berger’ın Ways of Seeing adlı kitabında dile getirdiği gibi soyunuk olmak tek başına olmaktır; fakat çıplak olmak ise başkaları tarafından görülmek ve kendini tek başına algılamamak demektir. Soyunukluk kendisini kendine açar. Çıplaklık ise sergilenir.

Manet’nin “çıplak” kadını kamusal alanda ve bakışa maruz konumdadır ancak kendini sergilemez. O, ressamın tuvalinin karşısındaki çıplak kadın tasviri değil, kalabalığa rağmen kendi bedeninin içinde durabilen gerçek bir kadındır. Elbisesizken hiçbir mahcubiyet ima etmeyen bu kadın, bedeninden hoşnuttur. Çıplaklığının zihnimizde uyandırdığı imge, der-top olmuş savunmasız bir beden imgesi değil, rahat, kendinden emin ve hoşnut bir beden imgesidir.

Çıplaklık, insanın doğal hali olmasının ötesinde, temizlenme, dışkılama ve cinsel ilişki gibi eylemleriyle ilintili olarak algılanır. Bu dolaylı algılayış, utanca kaynaklık etme potansiyeli taşıyan gövdeye yüklenen anlamları onun eylemleriyle sınırlandırır ve doğallık, toplumsal kurallara tâbi kılınır. Bu tâbiyette iki ayrım söz konusudur: “beden” ve “vücut”. Beden bir sisteme, bir tür yapıya işaret eder ve genelde soyut olarak düşünülebilir. Vücut ise somuttur.

Bedenin temsil ettiği sistemin, yapının biçimini, rengini taşır vücut. Saussureyen terminolojiye göre vücut “gösteren”in, bedense “gösterilen”in karşılığıdır. Manet’nin resmindeki kadının çıplaklığı, izleyiciye gösterilen ama utanca kaynaklık etmeyen bir bedendedir.

Zillet ve Utanç

18. yüzyılda büyük bir dönüşüm yaşanır sanatta nü konusunda. Mağrur, kendinden emin, masum ve iffetli kadın yerini arsız, utanmaz, davetkâr kadına bırakır. Rönesans’tan 19. yüzyıla uzanan süreçte, çıplak modelden çalışmak, sanatın en yüksek kategorisi olarak nitelendirilir. Viktorya Çağı’ndaysa çıplaklık, şeytani bir güç, affedilemez bir suç olarak yargılanır. Hayvanların, hatta kimi eşyaların da erotik çağrışımlara sahip olduğu taassubuyla “giydirildiği” bu çağda, sanatçılar nülerini mitolojiden alınma sahnelerin içine yerleştirerek aşmaya çalışırlar tabuyu… Dönemin koyu baskısıyla mitolojik kandırmaca da çözüm olmaktan çıkınca İncil’den alınma olayları resmetmek gündeme gelir. Ancak kilisenin, çıplaklığın resmedilmesine karşı çeşitli şartları vardır. Kadın illa ki çıplak olacaksa aynı zamanda temiz, iffetli, duru ve beyaz olmalı, çevresindeki nesne ve figürlere dikkat edilmelidir. Tiksinti, kösnüllük gibi sinir sistemini birebir uyaran duyarlılıklardan ve duygulardan uzak durulmalıdır. Kadının, sıvı herhangi bir şeyle resmedilmesi kutsallığı bozar. Zillet ve utanç, bedenin mutlak bedenselliğiyle ilintilendirilmiştir tarih boyu. Beden, üzerindeki hâkimiyetin varlığını gösteren utanç duygusuyla bir edep ve iffet söylemine çağrılır; kirinden, salgılarından, dışkısından, kokusundan bağışıkmış gibi olmalıdır!

Böyle bir söylemin dolayımından geçen beden, steril bir mahremiyet çerçevesine sıkıştırılarak “organizmaya” dönüştürülür. Bu organizmanın tutarlı olması için de, bedendeki birçok işlevin bastırılması gerekir. Ancak sert, kapalı, katı, kuru, kendi sınırlarını denetleyen Batılı eril beden, bu yasaklamadan muaftır. Luce Irigaray’ın belirttiği gibi değişmeyen özlere ve atomlara dayalı kimlikler, eril imgesel düzene aittir. Bu yaklaşım kadın bedenini nesneleştiren eril bakışı, optiği, düz, çizgisel ilerlemeyi, içine kapalı bir birlik ve üniterliği içerir. Kadın bedeniyse tam tersine, akışkan, yapışkan ve uçuşkandır. Vulva genel olarak çirkin kabul edilir çünkü kabarcıklı, yapışık sıvılarla kaplıdır. Kadınların kamusal çıplaklığının cinsellikten ayrışık olduğu toplumlarda bile belirgin bir genital bölge utancı söz konusudur. Simon de Beauvoir da kadının cinsel bölümünün kadının kendisi için bile gizem dolu, gizli, eziyet verici, yapışkan ve ıslak olduğuna değinir: “Her ay kanar, kimi zaman ıpıslaktır, gizli tehlike yaratıcı bir yaşam sürdürür.”

Julia Kristeva ise kadının kültürle ve tarihle olan ilişkisini “abject” kavramıyla ilintilendirir. Vücut sürekli kayıplar yaşayarak özerk hale gelir. Bedenimin “benim” hale gelmesi için, onu, gövdemi ve özellikle bağırsaklarımı boydan boya kat eden kokuşmadan, ekşimeden, karışımlardan, değişimlerden ayrıymış gibi düşünmem gerekir. Kadın tam da cinsel nesne haline getirilmeye çalışıldığında, hiçbir zaman gerçekten nesne olmayacaktır; o, nesne öncesi arkaik tensel bir içkinlik, nesne-özne öncesi bir abject, kültürelin doğumundan bir atık, bir zillet durumudur Kristeva’ya göre. Modern sanatın öncüleri olarak kanona dâhil edilen erkek sanatçılar ise biteviye kadını cinselleştirme çabası içindedirler. Bakmanın cinsel politikası, modernist sanatın ve sanat tarihi uyarlamasının merkezinde yer alan bir politikadır. Bir erkek izleyiciyi varsayan bu geleneğin ardındaki toplumsal cinsiyete bağlı koşulları ayırt etmek istiyorsak, bu eserler için bir kadın izleyici ve kadın üretici hayal etmemizin yeterli olacağını belirtir Griselda Pollock:

“Bir kadın, bu tablolardan herhangi birinin önerdiği izleme konumuna kendisini nasıl yerleştirebilir? Bir kadına, Olympia’ya ya da garson kıza hayali olarak sahip olması önerilebilir mi ki bundan mahrum olma duygusunu yaşasın?”

Çıplaklığa Övgü: Nü ve Nazi Kampları

Yoksa çıplaklık cinsellikten ve her türlü erotik çağrışımdan yoksun mudur? Nüdistlerin vazettiği üzere çıplaklık ruhu merak ve düş gücünün ürünü olan tüm erotik düşüncelerden kurtarır mı? Cinselliğin, duygusal ve coşkusal bağlamlarda böyle bir koparılışının, insanın öz doğasına uygun olduğu Ortaçağ’da Özgür Tinin Kardeşleri’nden 20. yüzyılın kimi komünistlerine ve nüdistlerine, ilkel toplumlardan Kibbutz’lara dek hep propaganda edilir. 1879 yılında hekim Roderich Hellmann “Über Geschlechtsfreiheit” (Cinsel Özgürlük Üzerine) adlı kitabında, çıplaklık kültürünün uygulanması yoluyla çıplaktan duyulan korkunun kaldırılmasını önerir, kültür tarihinin ve etnolojinin “utanma duygusunun ve genel olarak cinsel yaşama günümüzde egemen olan görüşlerin sadece eğitimle edinildiklerini” yazar. Kibutzcular çıplaklığın ve cinselliğin kesinlikle -Yahudi-Hıristiyan-Müslüman geleneğin buyurduğu gibi- birbiriyle özünde bağlantılı olmadığını ve bu yüzden tarihsel ipoteklerden kurtulmuş insanların akıllarına hiçbir şey getirmeden, kendilerini birbirlerine çıplak gösterebileceklerini kanıtlamak isterler. Ortaçağdaki Adamitler çıplaklığın da cinsel birleşmenin de utanç duyulmadan, herkesin gözü önünde gerçekleştirilebileceğini savunurlar. Çünkü onlara göre tüm organlar eşittir, dudaklarla büyük dudaklar arasında hiçbir fark yoktur.

Norbert Elias’ın kimi varsayımlarıyla hesaplaştığı kitabı “Çıplaklık ve Utanç”ta H. P. Duerr, utanç duygusunun modernitenin bir sonucu değil, insanın özünde var olan bir duygu olduğunu, etnik ve coğrafi ayrım tanımadığını belirtir. Çıplaklık bir yerlerde serbestçe yaşanıyorsa, bu durum mutlaka estetize edilmiştir. Bedenin mahremiyet haritasını çıkaran, bedeni organlarına bölen bir beden stratejisinin karşısında, “tüm organların eşit olduğu” öğretisi vardır. Elias’a göre, ilkellerde ve Ortaçağ insanında utanç duygusunun olmayışının nedeni, içeri ve dışarı ayrımının bulunmayışıdır; böyle bir sosyal uzayda dışarıdan gözetleyen bakışa yer yoktur. Beden bu insanlar için tüm salgılarıyla, atıklarıyla, kokusuyla, uzantılarıyla bir bütünlüktür ve beden kesimlerinin ardına saklanacağı ayrıcalıklı mahremiyet alanları oluşmamıştır. Ancak Duerr Elias’ın bu iddiasına karşı çıkar. Bedenle hiç de saf ve bütünlüklü bir ilişki kuramamıştır Ortaçağ insanı. Bedenin bir bütün olarak tamamının ve çıplaklığının uyandırdığı utanç konusunda aynı çelişki, 1920’de ABD’de doğan ve herkesin eşit olduğu bir ortam yaratmayı hedefleyen nüdizm düşüncesinde de tekrarlanır. Çıplak sözcüğünden kaçınmak için iffetli ışık giysisi, “yalınbeden”, “tanrıgiysisi”, “yalınöz” gibi ifadelerin kullanıldığı yirmili yıllarda kimi nüdistler kendilerini “Işık Savaşçıları” olarak adlandırır. Ancak Amerikan evanjelizminin kök saldığı bu düşüncede çıplaklık asla doğallık olarak içselleştirilemeyip yüzeysel bir radikalizm görüntüsü olmaktan öteye gidemez. Duerr, 1930′larda bir gazetecinin nüdist kamplar hakkında söylediklerini aktarır:

“Nüdistlerin vücutları özgür, ama ruhları korsalar içinde. (…) Hepsi de yukarıya göğe bakarlar, asla aşağılara bakmazlar.”

2001 yılında Reuters’ın yayımladığı bir haber ise şöyledir: İki yıl boyunca, temizlikçi kisvesi altında çıplaklar kampında çalışıp master tezi hazırlayan antropolog Ellen Woodall uyarıyor:

“İnsanlar giysilerinden sıyrılınca, nüdizm felsefesinde söylendiği gibi kabuklarından kurtulmuyor. Bilakis, giyinik dünyada var olan tüm davranışlar çıplak dünyada da sürüyor. Örneğin kısa bir süre içinde grupçuklar oluşturan erkekler, kadınların kilolarıyla dalga geçiyor. Erkeklerin penis boyu da kadınlar arasında kıkırdaşma konusu…”

Cinsel birleşmenin zevk almaya değil, sadece üremeye hizmet etmesi gerektiğini düşünen nüdistler çıplaklığı, gözün cinselliğe karşı duyarsız hale gelmesi amacıyla destekleyerek bunu kendi amaçlarının aracı haline getirirler. Katı ve püriten cinsel kurallarla donatılan kimi Amerikan nüdist kamplarında “arzulu bakış” yasağı egemendir; bakışların erojen bölgelere kaymaması için gözler hep aşağıda tutulur. Geleneksel nüdistlerde bir kadının hanımefendilere “yakışmayacak şekilde” oturması ya da cinsel organlarını açarak sergilemesi şok etkisi yaratır. Bu çelişkiyi Baudrillard, sapkınların son kertede muhafazakârlıkta buluştuğu yönünde açıklar. Nüdistler gibi Naziler de çıplaklığın özünde aseksüel olduğu görüşündedirler nitekim. Hermann Wille’ye göre Ari çıplaklardan, çıplak bir bedenin şehvet uyandırdığı düşüncesinin “Almanlıkla ilgisi olmayan eski bir ahlâk anlayışı” olduğunu göstermeleri beklenir. Alman insanının çıplaklığa duyduğu derin özlemi pekiştirmekle adeta görevlendirilen belgesel yönetmeni Leni Riefenstahl, Güney Kordofan’daki Nubalar’ı fotoğraflayarak bu görüntüler üzerinden birçok Nasyonal Sosyalist’in çıplaklık mitosunu somutlaştırmaya çalışır. Bu mitosa göre çıplak beden kendinde erotizm dışıdır ve bu yüzden ayıp yüklü değildir; günah cennete ancak giysiler ve böylelikle giysileri çıkarılmış bedenle birlikte girmiştir. Çıplak beden sanattır, soyulmuş beden pornografi… Her ikisi de bir tür muhafazakârlık düşüncesinde birleşen nüdist ve nazi kampları kapatılmışların dünyasının pornografisini yansıtır. Orada beden en temel çıplaklığına indirgenmiştir çünkü kullanımı yoktur. Toplama kamplarında insanlara uygulanan işkence, bedenin yok edilmeden önce soyularak utandırılması ile gerçekleşir. “Pusudaki Ten”de Mehmet Ergüven’in belirttiği gibi toplama kampında çıplak beden, böylelikle önce sahibine yabancılaşan dayanılmaz bir acı kaynağına dönüşmüştür. Bedenin çıplaklık yoluyla utandırılarak ve aşağılanarak cezalandırılması, tarih boyunca uygulanan işkence yöntemleri arasında en çok kullanılanı… Ortaçağ’ın modern çağa göre belki de tek “aydınlık” yanı, en vahşi yöntemlerle acı verilen mahkûmu dahi utanç duyabileceği durumlara sokmadan, haysiyetini kırmadan “erdemle” kırbaçlaması…

Yazan: Hande Öğüt

handeogut@gmail.com

KAYNAKÇA:

Çıplaklık ve Utanç; Uygarlaşma Sürecinin Miti, Hans Peter Duerr, Çev: Tarhan Onur, Dost Kitabevi, 1999

Mahremiyet; Uygarlaşma Sürecinin Miti-II, Hans Peter Duerr, Çev: Mustafa Tüzel, Dost Kitabevi, 2004

Uygarlık Süreci-II/Toplumun Değişimleri Bir Uygarlaşma Teorisi İçin Taslak, Norbert Elias, Çev: Erol Özbek, İletişim Yayınları, 2007

Açık Beden; Resimde Çapkınlık, Şiddet, Doğa ve Saplantı, Durmuş Akbulut, İstiklal Kitabevi, 2007

Eksik Olanın Arayışında Psikoanalizm

Şubat 16, 2010 by  
Filed under İnceleme Kitapları, Kitabiyat, Sanat

“Aşk, cinsellik ve hayat hakkında bilmek istemediğimiz şeyler” alt başlığıyla sunulan Bülent Somay’ın “Bir Şeyler Eksik” adlı kitabını ilk gördüğümde aklıma Woody Allen’in “Seks hakkında bilmek istediğiniz ama sormaya korktuğunuz herşey” filmi gelmişti. Gördüm ki Bülent hoca da aynı şeyi hatırlamış olacak ki, kitapta bolca Woody Allen’in filmlerinden sahneler ve durumlar kullanılmış.

Kitabın yazılma şekli, Wittgenstein’ın uydurduğu maddeler halinde tümcelerin oluşturduğu bağlar ve ispatlar silsilesi, ancak Bülent hoca tutarlı bir tümceler silsilesi kurmak yerine, paragraflar toplamı oluşturmuş. Bu sayede kitap daha okunur kılınmış. Bolca günlük hayattan durumlar barındıran ve bu örnekler herkese aynı olsun diye, çok izlenen, bilinen filmlerden örnekler sunan kitap, hepimizin hayatının “çok göstermek istemesek de” odak noktasını oluşturan konulara değinmiş, psikoanalitik çerçevede açıklamış ve olabildiğince “öğüt vermiş” gibi değil de “üçüncü yollar” olarak farklı bakış açıları önerilmiş.

Kitabın genel çerçevisini oluşturan “eksiklik” (ben olsam noksanlık derdim) hissinin teorik alt yapısı, “muzlar” filminden sahnelerle okuyucuya sunarak başlıyor, sonrasında da tek tek bu eksikliği doldurma çabaları soruşturuluyor. Bu çabalara herkesçe bilinen “beyaz atlı şovalye”, “cinsellik”, “arzu / tutku” kavramları üzerinden tartışma açılıyor ve yine bu eksiklikle bağdaşık “kıskançlık” durumlarına değiniliyor. En sonda ise “hakikatı arayış”, “gerçeklik” üzerine birkaç açılımla kitap bitiveriyor.

Kitabı okurken birçok yerin altını çiziyor insan. Mantıklı görünse de birçok konu “psikoanalistin görüş açısı” ile sınırlanmış gibi. Ama durun..! Eleştirilerden önce şunu demek gerekiyor, kitabın kendisi “eksik”!. Bence, ve kanımca yazara göre de öyle, çok mühim bu konular üzerine değinilip bırakılmış. Cümleler biraz değil fazlasıyla korkak. Her tarafa yaranır, lakin her bir tarafı da eksik bırakır gibi.. Tüm kitap boyunca motto halinde söyleneduran “tatmin olmak imkansızdır” tümcesini ispatlar gibi, kitap da sizi tatmin edemeden, yarım bırakarak bitiveriyor. Sonrasında da Bülent hoca sırtını dönerek “benden bu kadar” deyip kendi hülyalarına dalıyor. Siz de kendi tatminsizliğinizle kendi hülyalarınıza…

Bülent Somay’a göre “eksiklik hissi” anneyle bir olma durumundan, anneden ayrılma durumuna geçişte yatıyor. Sonrasında “baba”, “kardeş”, “dayı”, vs. gibi üçüncü kişilerce “anne ile kurulan ikili” ilişkinin kırılmasıyla güçleniyor. Bahsedilen ayrılık esasen, anneden gayrı bir “ben” oluşturabilmemizin temel kaynağı. Bu anlamda iyi bir şey. Zira bu olmasa “Psycho” filmindeki gibi psikomatik bir ruh haline geçmemiz çok olası. Ancak diğer yandan bizde “aslında halihazırda sahip olmamış olduğumuz” bir şeylerin eksikliğini bırakıyor. Bu eksiklik “anne ile bir olma durumu”, ile “anne ile kurulan dil öncesi ilişki / bütünlük” şeklinde ifade edilebilir.

Yukarıda anlatılan “anlatıyı” bir kez kurguladığınız an kıskançlık, aşk, cinsellik vs. gibi birçok konuyu, böylece yorumlayabilirsiniz(hatta amerika-ırak savaşı, şiddet, özgüven eksikliği, pısırıklık, barış vs. gibi diğer tüm konuları da). Bülent Hoca da aynısını yapmış. Ama anne-çocuk birlikteliği, bunların ayrılışı, sonrasında ikiliğin baba tarafından bozulması gibi anlamlandırmalar tamamen bizim görüş şeklimizle ilgili ve sadece bir kurgudan ibaret. Tüm bu her şeyi açıklayabilme durumu, bize bunun totolojik bir kurgu olduğu sinyalini veriyor zaten. Bir nevi “a=a” denklemine hapsediliyorsunuz. Ve bu a’dan kaçmanız imkansız çünkü o “a” sizsiniz.

Zaten kıskançlık bir sorunsa eğer bu sorunun kaynağı sizsiniz(sayfa 49: o zaman kıskançlık tek kişilik bir faciadır diyebilir miyiz?). Bu tek’e indirme saplantısı, tüm kitap boyunca sürmüş. Ve yazar fark etmeden “ötekine değer vermeye çalışırken dahi”, ötekini öldürmüş. Her şeyi “ben”de bulmanın zorunlu bir sonucu olarak, kıskançlık, aşk, “o”nu arama, hakikat tek kişilik bir yörüngeye indirgenmiş, ve yörüngeyi sağlayan / koşullayan öteki, zul ile intihar ettirilmiş / ya da kasti olarak öldürülmüş. Tam da bu noktada “hoşgeldin Descartes! Bye bye Marx / Heiddegger / Nietzsche / Derrida…” diyesi geliyor insanın!? (belki de Foucault’un bir etkisi de olabilir bu..)

Arzu üzerine toplumda var olan tutumlara da aynı gözlükle bakılmış. Gösterip ama vermemek, tehlikeli şeyin arzu edilmesi vs… Halbuki çok daha olgusal bir biçimde bakılabilirdi bu duruma. Benim düşüncem şu ki, “felsefe” gösteren ile gösterilen üzerine kurulu bir dil içerisinde olduğundan olsa gerek, sadece görseller ve sesler(sesler de sadece kelimeler nedeniyle hesaba katılmış) üzerine sonuçlar çıkarılmış, diğer üç duyu organı dışarıda bırakılmış. Örneğin arzu anlaşılır bir şey iken, arzu edilenden kaçınmak çelişkili gibi durur bu durumda. Tehlikeli şeyin arzulanması da böylesi bir çelişkiyi barındırır. Bu nedenle felsefe bu çelişkileri açıklayabilmek için görseller üzerine kurulu bir tümceler bütünlüğü yaratır(fallus meselesi gibi), ve her şeyi bu bütünlük ile açıklamaya girişir. Son yüzyılın en büyük dahilerinden biri olan Ludwig Wittgenstein da bu hataya düşmüştü. Ama sonrasında ‘hatasını fark etmiş olmasına rağmen’, işin içinden çıkamamıştı. Halbuki diğer duyu organlarında gelen algılar işin içine karıştığında, toplumdaki bu çelişkiler çok daha anlaşılır oluyor. Öncelikle şunu bilmeliyiz, duyu organlarımız farklı biçimlerde işlerler ve eşikleri farklıdır. Gözün eşik aralığı ile tenin eşik aralığı birbirini tutmaz. Göz için en düşük enerji seviyesi kırmızı iken, ten için bu en yüksek enerji seviyesidir. Sinemanın varolabilmesinin sebebinin gözümüzdeki kusur olduğunu hepiniz bilirsiniz. Bu kusur kareleri tek tek görmek yerine, beynin her bir kareyi mikro saniyeler süresince hafızaya alması böylece bir süreklilik oluşturmasıdır. Bu mikro saniyelerin ne kadar olacağı da gelen ışıkların enerji seviyelerine tabidir. Kırmızı, gözdeki “karanlık bölgeye” beyazdan daha düşük bir enerji seviyesi ile düşen ışıktır. Bu nedenle kırmızı karanlık bölgede, beyazdan daha kısa sürede durur. Göz bu görüntüyü yakalayabilmek için, kırmızı enerji seviyesinde ışık gönderen nesneyi takip etmek zorunda kalır. Bu nedenle sokağı izlerken kırmızı paltolu kadına takılır gözlerimiz. Beyazdan ise uzaklaşır. Çünkü onu halihazırda beyne gönderebilmiştir. Mavi ise tam ortadadır. Denize bakıp dalmamız(ama takip etmemiz değil, orada kalmamız), mavinin enerji düzeyinin gözün eşiğindeki yeridir. Dokunmada da belirli bir “sıcaklık aralığı” vardır. Bazı şeyler elimizi yakar, bazıları acıtır(soğukluğu nedeniyle), bazılarının ısısı ise tam yerinde olur. İlginçlik şurda başlar ki, elimizi yakan şeylerin saçtıkları ışığın enerji seviyesi elimiz için en yüksek değerdeyken, gözümüz için en düşük değerdedir, yani kırmızıdır. Gözümüzün takip ettiği şeyden, elimiz kaçınır. Gözümüzün “güçlü /enerjik” dediği beyaz, elimize güçsüzlük olarak yansır. Bir duyu organı beyne “takip et” komutu verirken(arzu et), diğer duyu organı “uzaklaş”(korun) komutunu iletir.

İşte çelişkinin başladığı yer burasıdır. Üzerine tat ve koku verileri de eklenir. Kırmızı olanı göz takip eder, ten kaçınır, koku(çoğunlukla) ister, tat ise kimi zaman tükürtür, kimi zaman yutturur. “Arzu” kelimesi gözün durumundan ortaya çıkar, ancak bu kelimenin contexti dokunma, tat ve koku durumlarına oturtulur. Duygu dediğimiz şeyi içgüdüden ayıran, duyu organlarımızın gönderdiği bu çapraşık verilerdir. Bu çapraşıklığın kompleksliğinin üzerine de rasyonellik tahta oturur. Evrim dediğimiz şey de biz zavallı “insanı” ortaya çıkarır. Ah.. pardon.. çok daha basit bir açıklaması vardı değil mi? “anneden kopartıldık ve hala onla olan birliğimizi arzuluyoruz”.

Kitabın ilk bölümünde aranan “beyaz atlı prens” fallus meselesi ile açıklanmışken, tasavvuf ehillerinin durumuna bu yakıştırma yapılmamış nedense. Halbuki durum aynıdır. Tasavvuf ehli, veya nirvanaya ermiş budistin söyedikleri “dil öncesi anne ve çocuk ikilisi”ndeki hale benzer. Hakikat orada bir yerdedir ve onun eksikliğini hep duyumsarız. Ona vardığımızda o durumu anlatamayız çünkü o bildiğimiz dilin dışındadır. Bu söylence, Bülent hocanın aşka getirdiği çözümleme ile de sorgulanabilir. Ama dediğim gibi, hocamız bu mevzuya dokunmamış.

Hasılı, kitap sizi eksik bıraktığı için olabildiğince düşünmeye itiyor. Bir nevi “mastürbasyon” yaparak kendinizi tatmin etmeye çalışıyorsunuz. Diğer yandan, Bülent hoca okuyucuya da alan bırakarak kitabı benzerlerinden farklılaştırmış oluyor. Normalde hep hissettiğimiz ama üzerinde düşünmediğimiz konuları tartışmaya açıyor. Sonuçta ortaya okunması gereken bir kitap çıkmış oluyor.

Yazan: Emin Saydut

eminsaydut@sanatlog.com

Bir Moda Olarak Çevrecilik

İstanbul’a ilk geldiğimde, Cihangir-Nişantaşı-Beşiktaş çemberinde gördüğüm cins köpeklere bir anlam verememiştim. Çünkü yine aynı semtlerdeki petshoplarda, bu köpeklerin yavruları benim gibi birine göre “fahiş” denilebilecek fiyatlarda satılıyordu. Hayvanseverlik ile ilgili ilk düşünce faaliyetlerim bu petshoplardaki vitrinlerin etiği üzerineydi. Ancak daha sonra fark ettim ki, özellikle bu cins köpekleri-kaplan gücünde kedileri gördükten sonra, ortada çok daha derin bir sorun yatmaktaydı: kategorilerdeki nihilizm ve buna karşı geliştirilen önlemlerin “moda” ile hiçliğe dönüştürülmesi…

Önce görünürdeki soruna göz atalım. Besin dinamikleri(zincirleri) gün geçtikçe kopuyor, iklim dramatik bir biçimde değişiyor ve buna ayak uyduramayan türler(bunun içinde bitki, hayvan, mantar ve diğer tüm alemlerin türleri de var) yok oluyor. Toplumun çoğu bu yok oluşa sebebiyet verenin insanoğlu olduğunu düşünüyor ve kimileri de aktivist olarak yok oluşu engellemeye çalışıyor(aslında kendi yok oluşunu engellemeye çalışan bir bencillikten söz edilebilir). “Çevreci”, “çevreci olma”, “çevreye duyarlılık” gibi algılamalar ortaya çıkıyor. Bu algılayışlar bir müddet sonra hakim toplumun söyleminde bir ürüne dönüşüyor ve bireylere kendini arz ediyor(bir anlamda dayıyor / dayatıyor). Bu arz çerçevesinde öneriler türüyor ve bir salgın gibi kendini hakim söylemden kurtaramayan birey, önlemin kendisini tam anlamıyla sorgulamadan, o önlemi hayatının bir parçasına dönüştürüyor / dönüştürmeye çalışıyor(içselleştiriyor).

Kategorilerdeki Nihilizm

İnsan üretimi olmayan şeyler için ürettiğimiz kategoriler genellikle tanımlanamıyorlar, haiz oldukları özellikler kümesi ise tutarsız oluyor. Örneğin “kuş” dediğimiz şeyi tanımlayamıyoruz. Uçan şey desek, devekuşunu dışarıda bırakmış, yarasayı içeri almış oluruz. Kanatlı demek ise baştan aşağı yanlış olur(kanatlı karınca bile var). Dişi dediğimizde kastettiğimizin ne olduğu aslında epey tartışmalı, hele ki doğada doğuran erkekler var iken. Tüm bunları geçtim, en genel kategorilerimiz dahi doğayı tam anlamıyla gösteremiyorlar. Örneğin “canlı” dediğimizde kastettiğimiz şeylere “virüs” denilen mahlukat girer mi girmez mi? Bitkiye benzeyen ama bitki olmayan, hayvan özelliği gösteren ama hayvan olmayan onca yaratık var doğada. İşin ilginç yanı, kategorilerimize uymayan “şeylerin” tükenme aşamasına gelmeleri. Örneğin erkeği doğuran tek canlı olan “deniz atı” tükenme ile karşı karşıya. Uçmayan tek kuş olan “Deve kuşu” da keza öyle. Bana öyle geliyor ki kategorilerimize uymayan şeylerin varlıklarını idame koşullarını “kendimizi geliştirdikçe” yok ediyoruz. Bu durumu insan toplumunu incelemeye aldığımızda daha rahat algılayabiliriz. Kafamızdaki “kadın” kavramına uymayanların neredeyse hayatını cehenneme çeviriyoruz. “Erkek” kategorimize uymayanları alaya alıyor ve yaşamlarını kısıtlıyoruz. Hele ki erkek ve kadın diye tanımladığımız iki cinsten farklı cinsler ortaya çıktığında nevrimiz dönüyor, Taksim’in ortasında tekme tokat saldırıyoruz. Onlarla iletişime geçmiyor, iş yapmıyor, onların yaşamına tahammül edemiyoruz; çünkü kafamızdaki tanımlara(kategorilere, kavramlara) uymuyorlar. Aslında bilmeden aynı şeyi doğadaki tüm “kategori dışı” alanlara da yapıyoruz. İnsanlık aslında, o alanların kendi kendilerindeki olgusal döngüsünü bozarak ve sadece kendi algılarındaki döngülere izin vererek, kendi kafasındaki dünyayı yaratmaya çalışıyor. Kutupları görsellere rağmen tahayyül edemeyen insanoğlu, “çok soğuk” denilen kavramı düşleyemediği ve varlığına anlam veremediği için eritiyor. Diğer yandan “yüzen kuşu”n da yaşamasını olanaklı kılan alanı tahrip etmiş oluyor. Ve sanırım benim tezime göre bir müddet sonra dünyada penguene rastlayamayacağız ve bunun olgusal sebebi doğal yaşamlarını kirletmemiz, akılsal sebebi ise kategorilerimize uymayışı olacaktır.

Çevrecilik

Nişantaşı’nda veya Cihangir’de gezinen cins köpekler bir zamanın “Amerika dizilerine özenen” bireylerin pek de düşünmeden edimledikleri ile ilgili. Köpeğe bakamayacak duruma gelince sokağa salıvermişler. Aynı durum kedilerde de var mıdır bilemiyorum. Zira kediler köpeğe oranla bakıma pek ihtiyaç duymuyorlar. Ancak çevreci bir gözle bakıldığında esas sorun köpeğin veya kedinin eve alınıp sokağa atılması değil, onların evcil birer hayvan olarak korunmasıdır. Dediğim gibi bu durumun etik tarafına hiç girmeyeceğim(zira bir canlının doğal ortamından alınıp, vitrine konulması, evde bebek gibi yetiştirilmesi daha baştan arızalı). Benim esas söyleyeceğim, besin zincirindeki bir hayvanın zincirdeki yerinden alınıp aslında olmaması gereken bir yere oturtulmasıdır. Örneğin kediyi istediğiniz kadar bebek gibi büyütün, ondaki avcılığı yok edemezsiniz ve aslında o sizden haberli veya habersiz bir biçimde avlanmaya devam ediyordur. Ancak sizin korumanız altında olduğu için kendisi başka türler tarafından avlanamıyordur ve dış tehlikelerin çoğundan muaf olur. Bu da onu besin zincirinde haksız yere üst kısımlara taşır. Bunun en belirgin görüldüğü yer Avustralya ve Yeni Zellanda’ymış. Normalde kedilerin dışarıdan getirildiği bu yerlerde, kediler nedeniyle birçok kuş cinsinin türü yok olmak üzere. Zira kediler yedikçe çoğalıyor, ama bu çoğalmayı doğa başka hayvanlarla durduramıyor, çünkü kedi “insan” korumasında. Aslında aynı şey İstanbul’daki bahçeler için de geçerli, ancak insan olarak pek de fark edemiyoruz bu durumu. Kedilerin gereğinden fazla olduğu evlerin(ya da binaların) bahçelerinde, kuşların sayısı azalır. Bu da solucanların sayısını arttırır. Bu artış ise bitkilere zarar verir ve bu böyle sürüp giderek tüm besin zincirini etkiler.

Çevrecilik ile ilgili modaların olumsuz taraflarını irdeleyen Dominic Muren, esasında çevre için yaptığımızı düşündüğümüz birçok şeyin, çevreye daha çok zarar verdiğini “Green’s Not Black & White” ile “Eco Worrier’s Handbook” kitaplarıyla çok güzel örneklendiriyor. Örneğin organik ürün modasına değinelim. İstanbul veya Sakarya’da üretilen bir ürünü aldığınızda bu ürünün lojistiğinin çevreye verdiği zarar ile, Antalya’da üretilen organik ürünü aldığınız zaman çevreye verilen zararlar epey farklı. Yani esasında sizin (taşımada salınan karbondioksitin azaltılması için), en yakınınızda üretilen ürünleri almanız gerekirken, siz, sırf organik diye kimi zaman dünyanın öbür ucundan gelen şeyi alıyorsunuz ve aslında çevreye zarar veriyorsunuz.

Muren, kitaplarında, çevreciliğe dair fikirleri, ekonomideki “trade off” kavramına oturttmuş. Yani yapılan her edimin aslında iki yönü olduğunu, genellikle dış başka faktörler nedeniyle edimin amaca ulaşamadığını söylüyor ve çevreye duyarlı insanları uyarıyor: Çevreye sahip çıkmaya çalışırken, çevreye zarar veriyorsunuz. Bu çevreye zarar verme olayını biraz örneklendirelim.

Plastiğe karşı çıkmak plastiğin doğada milyonlarca yıl ayrışamamasından dolayı çıkan bir tepki. Ancak Muren’in dediğine göre, eğer tüm alışverişlerimizi kağıt ambalajlarda taşımaya kalksak(buna firmaların alışverişlerini de katıyor), dünyadaki tüm ağaçları kesmemiz gerekir. Burada onun üzerinde durduğu temel nokta, “plastiğe karşı çıkmak” yerine “plastikten şeyleri” uzun süreli kullanmak gerektiği ve geri dönüşüme önem verilmesi. Geri dönüşüm demişken, şunu da hatırlatalım: Eğer ki geri dönüşüm noktası şehirden çok uzaksa, toplanan plastiklerin o noktaya taşınması için kullanılan araçların havaya saldıkları karbondioksit(ve beraberinde karbonmonoksit vs.) miktarı, şehrin hemen yanı başında o plastikleri yakmaktan doğan karbondioksit miktarından daha fazla olabilir. Yani “geridönüşüm”de her zaman doğru olan olmayabilir. Özellikle birkaç şehrin kullanımı için kurulan bu şehirlere uzak geridönüşüm merkezleri için bu çoğunlukla geçerli, ancak politikacılar çevreye duyarlı oyverenlerinin hışmına uğramamak ve maliyeti de yükseltmemek için bu merkezleri ıslah etmeye yanaşmıyor.

Muren’in kitapları bu örneklerle dolu, ama esas dikkat edilmesi gereken nokta, çevreciliğin yarattığı moda söylemler ve bu söylemlerin doğayı daha çok yok ettiği gerçeği. Birey “çevreci söylemleri” kendi kişiliğine katıyor, onunla kendini tanımlıyor ve bir anlamda onu tüketiyor. Esas yaptığı, vitrinden aldığı “yeşil tokayı” kafasına takmak oluyor. Örneğin tek başına yaşayan “çevreci” kişi, tek kişilik tüketiminin ne denli fazla olduğunu ve ne denli fazla çöp çıkardığını, “çöplerini geri dönüşüme göndermeye hazır paketleme” rahatlığıyla unutuyor; beş senede bir değiştirdiği (ne beşi kimisi senede bir değiştiriyor!) cep telefonunun veya bilgisayarının verdiği hasarı greenpeace hesabına para yatırarak kendi içinde meşrulaştırıyor; nükleer enerjiye karşı konserlere katılarak kendi günlük enerji tüketimini yok sayıyor. Bir anlamda kategorileştirmeyi çevreciliğe de uyguluyor ve sorgulamak yerine “paket çözümler” ezberliyor.

Halbuki çevrecilik çok kompleks bir tutum değil. Bilinçli çevrecilik için yapılması gereken en önemli şey, kendimizi evrenden gayrı bir varlık olarak düşünmekten vazgeçip, evren ile bütünleşik bir “iyi yaşam” amaçlamak. Daha güzel bir dünya için, daha çoğulcu bir dünya gerek. İnsanın çevresiyle uyumlu yaşaması gerek. Unutmayınız ki sizi karıncadan ayıran tek şey hiçbir şeydir.

Yazan: Emin Saydut

eminsaydut@sanatlog.com

Sanatın Öyküsü

” ‘Sanat’ diye bir şey yoktur aslında. Yalnızca sanatçılar vardır.”

Böyle başlar Gombrich Amca ünlü “Sanatın Öyküsü” (1) kitabına. Aslında “dede” desek daha doğru. Tüm kitap boyunca süren mütevazı, ama bir o kadar da yoğun olduğunu hissettiren samimi üslup, yazara “dede” dememizi haklı çıkarıyor. Başlangıç cümlesindeki gibi “kesin yargı” barındıran cümleler hemen hemen hiç yok 688 sayfada ya da okuyucu hissetmiyor. Eserin en büyük özelliği 1950’de basılmış olmasına rağmen, 1997’ye değin güncellenmiş olması ve neredeyse bir asır boyunca yenilenmesi ki bu asır modernizmden post-modernizme geçişi barındırır ve öyle bir asırdır ki “değişim” ana temadır. Sanat artık “dezenformasyon”un dibine varıldığı bir ortamın eşiğinde, eleştirinin korkaklık derecesine yükseldiği garip bir dönemde vuku bulmaya başlar son yüzyılda. Bir yandan eski sevgilim gibi, Picasso’nun ideal çizmeyi başaramadığından ötürü kübist saçmalıklara soyunduğunu düşünen sözde sanatbilenler ile her gördüğü saçmalığı “Sanat” diye damgalayan sanatbilmişlerin; diğer yandan sanatı hala ideolojik formlardan ayıramayan antika eleştirmenler ile “bana hoş gelen her şey benim için sanattır” söylemlerinde dolaşan popüler kültürden sıyrılamamış kitlenin sardığı bir çağda, kapitalist bir ilişki içerisinde var olmaya çalışan sanatı, tüm eksenlerden koparıp sanatçının kendisine yönelmemize çabalar Gombrich dedemiz. Amacı bizi büyük bir sanat bilgini yapmak değil, sanattan daha çok zevk almamızı sağlamaktır. Mona Lisa’yı popülerliğinden dolayı değil, barındırdığı dehayı görerek sevmemizi ister. İlkel kabilelerin bize bıraktığı tahta oymaların komplike olmadıkları için üstünlüklerini kaybetmeyeceklerini, tam tersine birçok yönden kimi rönesans ürününe kafa tutabileceklerini görmemizdir dileği. Bir binaya baktığımızda “gotik” veya “barok” olduğunu tahmin etmeye çalışarak sanat züppeliğine düşmemizi engelleyip, o binanın kendisindeki ayrıntıları fark etmemizi sağlar. Gombrich tüm bu yönleriyle “bilgelikle” dolu bir beyinden, basit cümlelerle bilgeliğini paylaşan ve “büyük S ile başlayan sanatı” değil de “sanatçıların günümüze taşıdığı sanatı” ayaklarımıza getiren belkide en nadide sanat tarihçisidir. Ölene kadar da bu özelliğini sürdürür.

Ben bu kitabı Yunanlıların “idealleştirme” tutkularını geviş getirircesine dile getiren yazılara güvenmezliğimden ötürü okumaya başladım. Tabii anlayamadığım “sanatçılar arasında kurulan üstünlük” meselesi de vardı. Kendi kendime sorduğum sorular şunlardı: Hiç kimse çağını aşamıyorsa ve her çağ bir öncekinin üzerinde diyalektik ve nedensellik bağlamlarıyla filizleniyorsa, bu “idealleştirme” felsefesi de nerden geldi? Bir ikinci sorum ise neyin örneğin Da Vinci’yi, benim kapı komşum yusuftan üstün kıldığıydı? Bu sorular size çok gereksiz ve hatta aptalca gelebilir, ama şunu söyleyebilirim ki Gombrich’den önce bu sorulara akla yakın bir açıklama getirebilen bir kitap görmedim. Diyebilirsiniz ki “işin gücün yok mu kardeşim, kafayı buna mı taktın?” Valla öyle.. Bir ara işim gücüm yoktu ve kafayı işim gücüm olmamasına değil, buna taktıydım.

Öncelikle belirtmek gerek, kitabın daha başlarında sanatın hiçbir dönemde doğayı birebir resmetmek olmadığını kavramaya başlıyor okuyucu. Eski Yunanlı sanatçıların dahi derdi, doğayı birebir yansıtmak değil, günün koşullarına göre oluşan “ifade etme” ihtiyacını karşılamakmış. Bu ifade ediş tarzını, sanatçı, süreklilik içerisinde geliştiriyor ve günün beğenisine göre üretiyor. Günün beğenisini karşılayamayan “eser ya gelecek nesile kalmıyor, kalsa da ancak gelecek nesiller tarafından “sanat” diye ilan ediliyor. Diğer yandan sanatın üretimini sürdürdüğü yerin refahı arttıkça, eserler de o oranla şatafatlaşıyor, süsleniyor. En basit örnek olarak arkaik dönem Yunan ile klasik sonrası Yunan eserleri arasındaki “işlemecilikteki ayrıntıların” artışı verilebilir (bkz. Resim 1 ve 2).

Resim 1. Yunan Arkaik - Resim 2. Yunan Klasik

Aynı ilişki gotik öncesi kiliseler ile gotik dönemi katedraller ve barok dönemler arasında da kurulabilir. Burdaki mesele Sanat Eserini ayrıntılardaki fazlalıklar ile değerlendirmeyip, günün içerisinde saklı ifadeleri ne kadar iyi yansıttığına bakmaktır. Yukarıdaki örnekte, biriniz arkaik dönem kirişini seversiniz, diğeriniz klasik dönem işçiliğini. Önemli olan hem arkaikteki sadeliğin güzelliğini algılamanız, hem de klasikteki işçiliğin içinde kaybolabilmeniz. Birini diğerinden (kişisel olarak üstün tutmaktan bahsetmiyorum) üstün tutmadan her ikisindeki sanattan da zevk alabilmeniz.

Sayfalar ilerledikçe sanatsal faaliyetteki teknik gelişmeyi de fark ediyor ve bu gelişimin toplumun isteklerine göre olduğunu anlıyorsunuz. Kimimiz Mısırlı sanatçıların “perspektif” bilmediğini ve hatta birçok nesneyi göründükleri gibi çizemediklerini farz ederiz. Halbuki eski Mısır’da neyin ne şekilde çizileceği katı kurallara bağlanmış, bu nedenle sanatçı kendinden istenileni en iyi şekilde denilen gibi yapmak zorundaymış. Mahareti bu kuralları en iyi şekilde uygulamanın yanında işin içine üslubunu katması ve ancak sanatçının verebileceği ahengi esere katmakta yatıyor. Nasıl ki Rönesansta sanatçıya belirli konular veriliyorsa (aynen ilkokuldaki resim derslerinde bize verilen konular gibi), Mısır’da da belirli kurallar veriliyordu. Bu nedenle baş yan iken, gözler önden çizilir, beden önden görünürken bacaklar ve ayaklar yandan verilir vs.

Bu ve buna benzer birçok örnekle beraber Sanatın Öyküsü devam eder günümüze dek. Çok iyi seçilmiş görsel materyal de öğrenme serüvenimize yardım eder. Kitap bittiğinde, kitaptaki hiçbir ayrıntıyı hatırlayamadığınız için endişelenmeyin. Mühim olan size bıraktıkları olacaktır. Artık günlük gazetenizi okurken fotoğrafların yerleştirilmesinde kompozisyon arıyor, renklerindeki uyumsuzluğu fark ediyor, odanızı dahi bir sanat eseri olarak düşünüyor olacaksınız. Çünkü sanat tarihinin iktidar söylemleri ile bu söylemlerin altında ezilen sanatçının bulduğu en ufak özgürlükten çıkardığı harikalara şahit olmuş olacaksınız. Picasso’yu belki daha iyi anlayacak, Van Gogh’u daha bir seveceksiniz. Sevmediğiniz (ve aslında anlamadığınız) sanatçılara saygı duymayı öğrenecek ve sanatın sadece sergi ve müzelerde olmadığını, günlük yaşayışımızın her alanında bulunduğunu tam anlamıyla idrak etmiş bulunacaksınız. Her şeyden öte bu kitap bittiğinde karşınızdaki insana, hayvana, eşyaya daha dikkatli bakacaksınız ve belkide yaşama aşık olacaksınız.

Cümlelerimin sonuna gelirken, yazıyı baştan okudum da bu kitabı bana okutturan soruların cevaplarını yazmamışım. Oysaki yazının o cevaplar üzerine kurulacağını hesaplamıştım. Ne diyelim? Evdeki hesap çarşıya uymuyor. Kitabı okuyup kendi sorularınızın cevaplarını bulmak da size kalıyor.

Yazan: Emin Saydut

(1) Gombrich, E. H. Sanatın Öyküsü, Remzi Kitabevi: İstanbul, 1999

Livius’un Roma Tarihi, Efsaneler, Mitler ve Kurtlar Vadisi

İsa kendi halkı tarafından çarmıha gerileceğini ve ölümünden iki yüzyıl sonrasında öğretisinin Roma topraklarında kök salacağını tahmin etmiş miydi bilinmez; ancak Roma MS. dördüncü yüzyılda Hıristiyanlığı kabullenmek zorunda kaldı. Yurtseverliğe dayalı ve eski pagan kültlerinden oluşan veRoma Tarihi esasında karmaşık bir din ile yaşayan Roma’da Hıristiyanlığın nasıl olur da bu denli kısa sürede, doğduğu yerden epey uzakta kök saldığı belki de Roma şehrinin kuruluş hikâyesinde aranabilir.

Bu hafta size sunacağım kitap, Titus Livius’un Roma Tarihi serisinin ilki olan ve şehrin kuruluşunu anlatan birinci kitabı. Livius’un öngördüğü ve kitabın sonuna dek izlediği anlatı belirli bir diyalektik barındırır aslında. Ona göre dışarıdan gelen ve Troyalıların torunları olan insanlar erkler sisteminde bir denge içerisinde olan Kuzey İtalya’ya (Adriyatik denizinin en kuzey ucu) vararak bir siyasi irade oluştururlar (elbette ki bu siyasi iradenin oluşumunu da efsanelerle anlatır). Bu siyasi irade zamanla kendi topraklarında gelişir ve geliştikçe de gereksinimleri artar. Gereksinimlerini karşılamak üzere komşularına başvurur ve bu gereksinimler karşılanmadığında, silah gücüyle komşularından birinden istediklerini alır. Bu gücün ihtiyaçlarını karşılamak için komşularını tehdit ettiğini gören diğer siyasi iradeler, Roma’ya saldırır. Roma kazandıkça güçlenir ve güçlendikçe kendi gücüne dair düşmanlar sürekli karşısına çıkar. Bu devinim şehrin kuruluşundan imparatorluğa uzanan döngüdür. Bu döngünün içinde iktidar kavgaları, saltanatların el değiştirmeleri sürekli bir biçimde görülür. Ve yine bu devinimde, benim durak noktaları dediğim, her savaş arasındaki barış aralıklarında, sosyal hayatın biçimlendirildiği görülür. Bir çizgi içinde anlatırsak; gereksinim artışı, gereksinimlerin komşudan sağlanması, korkan başka bir siyasi iradenin saldırısı, saldırıları def ettikçe büyüyen Roma şehri ve büyüdüğü için belli bir zaman için kendisine saldıracak kimsenin olmadığı barış dönemleri, önceki savaşlardan elde edilenlerin paylaşımı üzerine çıkan dini, ahlaki, ve yasal düzenlemelerin yapılması, yeni gereksinimler… ve döngü başlar…

İsa & MeryemLivius, Roma’nın kuruluşunda bizim için bir mitler yumağı olabilecek bir hikâye anlatır. Amulius babası Proca’yı sürerek, onun isteklerine karşı çıkar ve taht için seçilmiş Numitor’u da def eder. Numitor’un kızı Rhea Silvia’yı şeref bahanesiyle Vesta rahibeliğine tayin eder (böylece ölene değin bakire kalıp, yeni bir varis getiremeyecektir). Ancak bir müddet sonra kızcağız kaçırılır ve ikiz doğurur. İnsanlar ikizlerin babasının harb tanrısı Mars olduğuna inanırlar. Bunu duyan kral, kadını zindanlara attırır, ikizlerin ise Tiber nehrine atılmasını buyurur. Ancak ne hikmettir ki ikizler Musa gibi nehrin sularından kurtulur ve kıyıya sürüklenir. Türklerin Bozkurt efsanesini andırır bir biçimde, kıyıda dişi bir kurt tarafından bulunup emzirilirler. Daha sonrasında da Faustulus adında bir adam ikizleri bulur ve onları karısı Larentia’ya verir. Tahmin edeceğiniz üzere ikizler büyür ve serpilirler. Bir şekilde kralın kardeşinin torunları oldukları ortaya çıkar ve kralı öldürüp dedelerini başa getirirler. Dede de Roma’nın yedi tepesinden birini onlara bir şehir kurmaları için tahsis eder. Ve Roma şehri inşa edilmeye başlanır (1).

Başta da belirttiğim gibi bizim için tam bir mit yumağıdır bu hikâye. Efsanede İsa’nın babasız doğma mucizesini, Musa’nın nehirden kıyıya çıkmasını ve kıyıda bulunmasını, Türklerin Bozkurt efsanesini bir arada görürüz. Bir çocukluk hikâyesini dinler gibi Livius’tan, bizden bin yıllar önce olmuş olayları dinleriz. Çoğu yönüyle bu olaylar bize tanıdıktır ve okurken tarih değil, ninemizin anlattığı eski bir öyküyü okuduğumuzu hissederiz.

İsa’nın dininin bir biçimde (özellikle de Roma mitleri biçiminde), Filistin’de değil de Roma İmparatorluğu’nda yayılmasını ve güç bulmasını yadırgamaktan artık vazgeçebiliriz. “İsa’nın babasız doğduğunu ve hatta babasının tanrı olduğunu iddia eden” söylem, Filistin topraklarında pek inandırıcı gelmese de Roma topraklarında inandırıcıdır.

Göğe Yükseliş

Hikâyenin sonrasında, başa geçen iki kardeşten biri diğerini öldürür ve tek başına iktidar olur. Roma ismi ondan gelir. Yani Romulus’tan. Romulus’un başından geçenlerden çok ölümü ilginçtir. Efsaneye göre ulu bir savaştan sonra, tepenin birinden, kendisini kaplayan bir bulutla beraber göğe yükselir. İnsanlar onu tanrı ilan eder (2).

Roma’nın kuruluş hikâyesinde teslisin üç yönünden ikisinin bulunması (belki diğeri de vardır, ama ben bilmiyorumdur), Romalıların Hırisiyanlığı seçmesinde elbet bir rol oynamıştır. Ancak bu rol bilinçsizce yerine gelmiştir. Bir anlamda Roma’daki inanışların söylemlerindeki “subtext” (3), İsa söylemlerine denk geliyor ve bu nedenle Hıristiyanlığı anlatmaya çalışan misyoner, Çin’de karşılaştığı diyalog zorluğunu yaşamıyordu. Kısaca şöyle denilebilir; misyonerlerin söylemleri Romalılar için anlaşılır ve kabul edilebilirdi. Hıristiyanlıkta Eski Ahit’in kabulü, Romalılar için pek de uzak değildi. Ne de olsa Roma’nın kuruluşunda bir Musa hikâyesi barınmaktaydı.

Kurtlar VadisiHıristiyanlığın Roma’da yayılması gösteriyor ki, yeni bir söylemin gelişebilmesi ve yaygınlaşması, bu söylemin alt içeriklerinin görsel, sözsel veya kurgusal (oluş sıralamaları) “gösterenler”inin (signifiers) (4) olmasına dayanır. Ergenekon Davası bu sebeple Kurtlar Vadisi’nden sonra gelebilmiş, halk tarafından tartışmaya kabul görülebilmiş, kimilerince desteklenmiş, kimilerince kötülenmiştir. Bu destekleme veya kötüleme söylevlerinin en ilginç tarafı, “Kurtlar Vadisi” dizisine -veya dizi içerisindeki karakterlere- yapılan övgüler veya eleştirilerle benzerlikleridir. Bu benzerlikler, altta yatan içeriğin benzeştiğine dair bize bir fikir sunmaktadır.

KonseyYirmi sene öncesinde, askeri cunta tarfından içeri alınıp işkence edilmiş, zorlanmış, sürülmüş entellektüellerin; bu askeri cuntanın getirileriyle başa geçmiş ve istedikleri gibi at koşturmuş insanların, devleti bir askeri cunta ile devirecekleri söylentisi büyük paralar ile propaganda edilseydi dahi; bu propaganda kitaplar, diziler yani kısaca oluşmuş belirli popüler kültür imgeler buketlerine dayanmadıkça başarıya ulaşmazdı. Yani söylemin kendisi hem savcılar, hem siyasiler, hem de halkın kendisinde herhangi bir tesir sağlayamazdı.

Kurtlar ComicsDoğal olarak gelebilecek ilk karşı çıkış, bu “gösterenlerin” diziden önce var olması gerektiği, aksi halde dizinin bu denli popüler olamayacağı gerçeğidir. Ancak, diziden önce yaygınlaşan (korsan kitaplar sayesinde her kademeye ulaşan), komplo teorileri kitapları unutulmamalıdır. Kurtlar Vadisi dizisi, olgular, kitaplar ve medya üçlemesi ile oluşmuş algıları belirli bir kurguya sokarak ve subtextlerin bütünlüğünü sağlayarak, tüm toplumda bu konunun diyalogunu belirli bir tabana sıkıştırmış oldu ve Türkiye yakın tarihini geri dönülemez bir biçimde tarih olmaktan çıkararak, “alt içerikleri aynı” sözlü öyküler haline getirdi. Diğer bir deyişle, dizi Türkiye yakın tarihini yapmayı mümkün kılan olayları, kurgudan ibaret bir imgeler bütünü ile kaplayarak bu gerçeklerin anlamlarına yön verdi. Gelecek nesile tarih yerine hikâye anlatarak, olmayan bir tarihi de mümkün kıldı. Nasıl ki Livius Roma’nın kuruluş hikâyesini kendine aktarılmış kurgu, mit ve efsaneler ile algıladı ve aktardı; gelecek nesiller de bizim onlara hediye etmiş olduğumuz diziler ile geçmişi algılayacak, hatırlayacak ve aktaracaklar.

Yazan: Emin Saydut

Notlar:

(1) Livius, Titus. Roma Tarihi I. Kitap. Çev. Şenbark, Sabahat. İstanbul: Arkeoloji ve Sanat Yay., 1992. 27-28

(2) Livius, Titus. Roma Tarihi I. Kitap. Çev. Şenbark, Sabahat. İstanbul: Arkeoloji ve Sanat yay., 1992. 46

(3) Subtext, kabaca sesli ve görsel iletişimin altında yatan içeriğe denir. Ayrıntılı bilgi için en kolay yoldan şuraya bakabilirsiniz.

(4) Signifier için imleyen diye bir çeviri mevcut, ama “gösteren” daha çok kişi tarafından anlaşılabilir. Ayrıntı için tıklayınız.

« Önceki Sayfa — Sonraki Sayfa »