On Üç Tezde Yazarlık Tekniği

1 Ekim 2011 Yazan:  
Kategori: Edebiyat, Kitaplar, Sanat, Ustalara Saygı

1. Büyücek bir eseri kaleme almaya girişen kimse kendini hoş tutmalı ve günlük yazacağı kadarını bitirdikten sonra kendine, yazmayı sürdürmesini engellemeyecek her şeyi bahşedebilmelidir.

2. İstiyorsan, yapıp bitirdiğin işten başkalarına et, ama çalışma sürdükçe bir yerlerini okuma. Bu yoldan kazanacağın her hoşnutluk çalışma hızını kesecektir. Bu düzene uyulursa zamanla artacak olan kendini anlatma isteği gittikçe, çalışmanın tamamlanmasına yarayan ek bir itici güç olacaktır.

3. Çalışma çevresi konusunda gündelik hayatın orta-kararlığından kaçınmaya çalış. Adi gürültülerin eşlik ettiği bir yarı-sessizlik onur kırıcıdır. Buna karşılık bir müzik etüdünün ya da iş hayatından gelen bir ses kargaşasının eşliği, tıpkı gecenin kulakla duyulur sessizliği kadar yararlı olabilir. Böylesi sessizlik insanın içindeki kulağı keskinleştirse, o iç kulak kendi yoğunluğu sayesinde en sıra dışı gürültüleri bile silip geçen bir söyleyişin mihenk taşı haline gelir.

4. Sıradan el araçları kullanmaktan kaçın. İnce eleyip sık dokuyarak belli kağıtlar, kalem uçları, mürekkeplerde ısrar etmek yararlı olur. Bu araçların lüksü aranmayabilir, ama bolluğu olmazsa olmaz.

5. Kafandan hiçbir düşüncenin tebdili kıyafet geçmesine izin verme ve not defterini Emniyet’in yabancı uyruklular kayıtlarında gösterdiği sıklıkla tut.

6. Kalemini ilhama karşı duyarsız kıl, o zaman mıknatıs gücüyle çekecektir kendisine ilhamı. Aklına gelen bir şeyi yazmakta ne kadar düşünceli bir çekingenlik gösterirsen, o ölçüde gelişip olgunlaşmış biçimde, gelip ellerine düşecektir. Söz düşünceyi fetheder, oysa egemenliğine alır.

7. Hiçbir zaman aklına bir şey gelmez olduğu için yazmayı bırakma. Edebiyatçı onurunun bir buyruğu, yazmayı ancak ya uyulacak bir saat geldiğinde (yemek zamanı, bir buluşma) ya da eser bittiğinde kesmek yolundadır.

8. İlhamın gelmediği zamanı yaptığın eseri temize çekerek doldur. Sezgi bu sırada uyanacaktır.

9. Nulla dies sine linea-ama haftalar, pekala geçebilir.

10. Bir esere hiçbir zaman, üzerinde bir kere akşamdan gün aydınlanana kadar oturup çalışmadan bitmiş gözüyle bakma.

11. Eserin sonunu alıştığın çalışma odasında yazma. Gereken cesareti orada toplayamazsın.

12. Yazıya geçirmenin evreleri: düşünce –- yazı. Temize çekmenin anlamı, dikkatin bu sırada artık yazı güzelliğinde toplanmasıdır. Düşünce ilhamı öldürür, düşünceye gem vurur, yazı üslubu ödüllendirir.

13. Eser, tasarımın ölü maskıdır.

On Üç Tezde Yazarlık Tekniği

Karadayken Balığı Düşlemek: Ong’un Sözlü Kültür Tasviri

Hem sözlü kültürü yaşayan hem de yazılı kültürün sınırları içerisinde hapsolmuş günümüz insanının, sözlü kültür zamanını incelemesinde yapısal bazı sorunlar çıkabiliyor. Nitekim Ong Sözlü ve Yazılı Kültür adlı kitabının birinci bölümünde (Ong, 17) sözlü yazın / sözlü kültür adlandırmasında bu konuya değiniyor ve “tekerleksiz araba” (Ong, 25) örneğini vererek durumu açıklamaya çalışıyor. Hayatında hiç at görmemiş birine, atı “tekerleksiz araba” ile imlerseniz, karşınızdaki at ile ilgili bazı nitelikleri aklına getirebilir ama sonuçta “at” her ne değilse o olup çıkar. Aynı şekilde söze dayalı bir evreyi, o evrede hiç var olmayan “yazın” kelimesini katarak imlerseniz, göstergeniz yanlış yeri gösterecektir. Ancak sorun böylesi bir sakıncanın bilinip bilinmemesinde veya gözetilip gözetilmemesinde değil, bu sakıncadan kaçınılmanın mümkün olup olmadığıdır. Sonuçta karadayken balığı düşlemek, “kara” bakış açısıyla uygun bir tassavvur elde edebilir; fakat balığı “kara”da üretilmiş kavramlar üzerinden tasvir edip “balığın bakış açısını yakaladım” demek yanlış varsayımların ürünüdür. Örneğin kuru ve ıslak ikili zıtlığı üzerinden, balığın yüzeyinin “ıslak” olduğunu söylemek bizim için anlamlıdır; çünkü kendimiz suyun içine girdiğimizde hissedeceğimiz şeye ıslaklık diyoruz. Peki “balığın” dünyasını tasvir ederken ıslaklık kelimesini kullanmak ne kadar anlamlı olur? Balık için orası ıslak mıdır? Onun için kuru diye bir şey var mıdır ki ıslak diyelim?

Ong kitap boyunca “sözlü kültür” üzerine muhakemelerinde “yazılı kültür” ile doğrudan bağıntılı ya da yazılı kültürde mümkün olabilecek olguları kullandığını gözden kaçırıyor ve daha da önemlisi ilk önermelerini bu bağlam içinde kurarak tüm bir metni yazılı kültürden yapılan bir “bakışa” hapsetmiş oluyor. Esasen kitabı kurgularken böylesi bir sakıncayı okura dilin sözlü niteliğini açımlarken “Okuryazarlığın iddiacı tutumunu göz önünde tutarsak, sözlü gelenek ve edimleri, yazının bir değişkesine incelikli ama sabit bir biçimde indirgemeden ‘yazın’ kapsamına sokmak pek mümkün değildir” (25) diyerek bildiriyor.

Sözlü kültürün psikodinamiği kurgulanırken, yazarın ilk ve en önemli önermesi var olan bir gerçekliğe dayanıyor: “Ses ancak varlığını yitirirken işitilir” (47). İlk varsayım ise kültürü öncesi insanların bizim şu an anladığımız şekilde bir “bellek” sahibi olduklarıdır. Bu varsayımdan hareketle, anımsama ile ilgili muhakemelerinde sözlü kültür insanın güç ve karmaşık bir soruna yüz önermelik bir cevap bulmuş olduğu farzı misalini verir (49). Halbuki bunu yapmak için dahi olmak gerekir! Böylesi bir önermeler bütününü ortaya çıkardıktan sonra aynı şekilde hatırlamak olası mıdır? Daha da önemlisi sözlü kültür insanının böylesi bir düşünme biçimi var mıdır? Diğer yandan “bilgi” bellekte midir yahut dilin kendisinde midir? Ong sürekli olarak “Belleğe Yönelim”, “Bellek Yükü” gibi kavramları kullanır. Halbuki “geçmişi anımsamaya yarayan bir bilgi deposu” olarak bellek ile ortaya çıkar. Çünkü geçmişin deposunun olabilmesinin yolu, o depodakileri kontrol etme noktalarının olmasıdır. Bu da kayıt alma becerisi var ise mümkün olacaktır. Halbuki sözlü kültürde kayıt almak için gerekli herhangi bir şey(yazı vs.) yoktur.

Ong’un düşünce sistemindeki esas sorun yazın kültüründeki süreci tersine çevirerek ilk varsayımlarını kurmasıdır. Örneğin yazın kültüründeki anımsama işleminin aynısını alıp sözlü kültürde arar. Bunu yaparken (yani düşünüşünde yazın öncesine giderken), heybesinden “yazı”yı çıkarır, ancak “belleğe” dokunmaz. Zira belleğin insan var oldukça var olduğuna hükmetmiştir. Daha doğrusu “belleğe yönelimin” insanın temel bir özelliği olduğunu düşünür. Belleğe yönelim derken, Ong’un “Sözlü Gelenekten kaynaklanan düşünce ve anlatımın ayrıntılı özelliklerini” sıralarken öne sürdüğü özelliklerin kaynağına varsayımsal olarak “hatırlama zorunluluğunu” koymuş olmasından bahsediyorum (52). İlerlediği önermeler dizisi şöyle sıralanabilir: ses kaybolur, düşünce kaybolur, kaybolmaması için “çözümleme yerine kümeleme” (54), “bol tekrarlı ya da bereketli” (55), “tutucu” (57), “insan yaşamına yakın” (59) vs. gibi düşünce ve anlatım özellikleri olmalıdır. Genel olarak yaptığı şey, dilde hali hazırda görülen özellikleri öncel bir varsayımlar bütünü olan “ilkel insanın hatırlamak zorunda olduğu sabit karmaşık tümceler bütünü vardır” önermesine bağlar. Lakin ilkel insanın bizim anladığımız anlamda bir “geçmiş” kavramı var mıdır onu bile bilmiyoruz. Bize göre geçmiş farklı farklı yorumlansa da hayali olarak sabittir. Bu sabitlik düşüncesinin yazılı kültürümüzün bir sonucu olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Zira sabitliğini “kayıt altına” almakla var kılıyoruz. Kayıt altına alma ve kayıtları tekrar tekrar kontrol edebilmemizden ötürü de karmaşık tümceler bütünü kurmamız mümkün olabiliyor. Peki ya sözlü kültür? Onların geçmişi sabit mi? Ong kitabın farklı bölümlerinde bunun aksini söyleyen örnekler alıntılıyor (81-86).

Sözlü kültürün tekrar etme, kümeleme, kalıplar halinde söyleme gibi özellikleri, hatırlama dürtüsünden değil, dilin öğrenilmesinden kaynaklanıyor olabilir. Küçük bir bebek önce kelimeleri öğrenir. Kelime sayısı genelde 60’ı geçmez. Sonra iki sözcüklü döneme girer. Ancak üçsözcüklü dönem yoktur. “Çocuklar birdenbire çoksayılı öğeden oluşan tümceler kurmaya başlar (Huber, 100). Yani çocuk bir dönemden sonra tek başına kelimeleri değil kelimeler bütününü ezberler. Dili böylece belirli cümle yapılarını ezberleyerek öğrenmiş olurlar. Sonuçta bebek, özneyi, yüklemi ve cümlecikleri ayırt edip bunları ayrı ayrı ezberleyip birleştirmeyi değil, tümcenin kendisini öğrenip genelleştirir. Bu nedenledir ki her çocuğun, dildeki ayrıntıları görmezden geldiği bir dönemi vardır ve bu ayrıntıları tek tek düzeltmeyip bir anda düzeltir. Örneğin İngilizce öğrenen çocukların tümü bir dönem “held” demek yerine “holded” der. Zira ezberlediği cümle kalıbı öyledir. İstediğiniz kadar ona doğrusunu öğretin, o, “holded” demeye devam edecektir. Zira cümle bir bütün olarak öğrenilir. Cümlenin herhangi bir yerine müdahale edemezsiniz. Bir müddet sonra, bir anda, “holded” demekten vazgeçip “held” demeye başlar. Sadece “holded” kısmını değiştirmemiştir. İçinde “holded” geçen cümleleri ezberlemiştir. (Bu konuda ayrıntı için bkz. Rathus, Spencer A. Childhood voyages in development. USA: Wadstworth, 2009 s. 190-200) Aslında Ong’un bahsettiği tüm özellikler, dili öğrenme biçimiyle ilgilidir. Dil öyle öğrenildiği için de “sözlü kültür”de öyle konuşulur. Geçmiş zaman kipi ise, geçmişe değil şimdiki zamanın dildeki geçmişine dilsel bir göndermedir.

İyi konuşan kişi dilin içindeki sayısız dizgeyi ezberinde tuttuğu için değil, dili iyi bildiği için iyi konuşuyordur. Ong dilin kayıt altına alındığı yeni “medium”lardan bahsederken, bireyin dışarıda duran bilgiyi “belleğinde” tutma çabasından bahseder (Ong, 143). Bu çabanın yazı öncesine ait olduğuna öyle bir inanır ki kullanılan yöntemlerde sözlü kültür etkisi arar. Halbuki bu çaba bilginin mekan değiştirmesinden doğmuştur. Bireyin “bilgiyi” alabileceği dış bir mekan olmadığı sürece, “belleğe yönelim” diye bir şey olması mümkün değildir. Yani dışarıda bir yerde bilgi deposu olmalıdır ki, içeride bir yerdeki belleğe bilgi akışı var olabilsin. Böylece belleğe aktarım(hatırlama zorunluluğu) gibi bir eylem de mümkün olabilsin. Bunun abartılı örneklerini ortaçağdaki “belleği kuvvetlendirme” metotlarında görebiliriz. ( Ayrıntılı bilgi için bilginin saklandığı mekanları inceleyen kitaplar okunabilir. Örnek için Ali Artun’un Müze ve Modernlik Tarih Sahneleri - Sanat Müzeleri 1 adlı kitabının ilgili bölümleri okunabilir.)

Bilginin belleğe yönelimi yazılı kültürde var olmuşken ve dilin öğrenilmesi sürecinde sözlü dilin psikodinamikleri hasıl iken, Ong’un yaratımında “yazarın kendi metnine” hapsolduğu gerçeğini bulabiliriz. Bu hapsolma, genel bir düşünce sistematiğinin sonucudur. Bu sistematik, Ong’un açıklamasız bir biçimde kullandığı bazı literatür temelli kelimelerde bulunabilir. Örneğin “bilinçdışı” sözcüğü hiçbir yere gönderme yapılmadan kitabın farklı yerlerinde kullanılmıştır (Ong, 19, 23, 38, 39, 101, 102, 156, 173, 177, 178, 191). Ong’un bahsettiği bilinçdışı hangisidir? Freud, Jung, Lacan, Deleuze, farklı bilinçdışı tanımlarını verirler. Diğer yandan psikoanalitiğin, “bilinç vardır, ve bilinci belirler” temel varsayımının 19. yüzyıl modernist dönemin gözlemlerinden oluştuğu bilinen bir gerçekliktir. Genel olarak psikoanalitik kuramın evrensel mi yoksa yerel bir şey mi olduğu hala tartışma konusuyken ve kuram üçüncü dünya ülkelerine uygulandığında postkoloniyal eleştirilere maruz kalırken Ong’un “bilinçdışı” kavramını hiçbir açıklama yapmadan sözlü kültüre uygulaması (19, 23, 38, 39) tartışılmalıdır. Bu tartışma bizi yazarın sözlü kültürü incelerken, yaşadığı dilin sınırlarından çıkamamış olduğunu gösterecektir.

Hasılı, Ong Kurgusökümün belirttiği sakıncalardan kurtulmaya çalışırken ve Derrida’yı bazı konularda yanlışlarken (94, 96, 153, 194, 200), kendi yarattığı kitapla Derrida’nın temel düşüncelerini gerçekler. gerçekliğe gönderme yapamaz, gerçek diye adlandırılanı imler. (Derrida’nın kavramı için bkz. Lucy, Niall. Derrida Dictionary. Oxford: Blacwell Publishing, 2004. s. 142-144) , ile sınırlıdır. Kendisinden başka şeyi gerçekleyemez.

Kaynakça

Artun, Ali. Müze ve Modernlik Tarih Sahneleri - Sanat Müzeleri 1. İstanbul: İletişim yayınları, 2006

Huber, Emel. Dilbilime Giriş. İstanbul: Multilingual yabancı dil yayınları, 2008

Lucy, Niall. Derrida Dictionary. Oxford: Blacwell Publishing, 2004

Ong, Walter. . İstanbul: Metis, 2010.

Rathus, Spencer A. Childhood voyages in development. USA: Wadstworth, 2009

Emin Saydut

eminsaydut@sanatlog.com

Hikaye Anlatıcısı mı Hayali Yazar mı?

söylenir ve havaya karışır, yazı yazılır geleceğe kalır. Tabi durum bu kadar basit değil; zira de dinleyen sayesinde bir başka dinleyene aktarılabilir. Benjamin’e göre, sözün dinleyen üzerinden aktarılması, sözle söylenmiş hikayenin, her anlatıcı da değişmesini ve zaman içerisinde geçmiş deneyimleri toplamasını sağlar (“Hikaye Anlatıcısı” 77-9). Bu bakımdan, hikaye yüzyıllardır süregelen bir yaşanmışlığı ifade ederken, yazı sabit bir yaşanmışlıkta devam eder. Fakat Benjamin’in yazılmış ve söylenmiş olarak yarattığı ve eski ile yeni üzerine oturttuğu ikili ayrım, ne kadar doğru bir ayrım olabilir? Her ne kadar yazarlar “anlatıyorum”, “söylüyorum” veya “bildiriyorum” gibi ifadeler kullansa da, yazı içerisinde “”ü aramak ne kadar doğrudur ve ne ölçüde imkanlıdır? Görünen o ki Walter Benjamin “hayali ”ı gah gerçek anlatıcı (söz söyleyen ozan) gah “yalnız ” olarak yorumlamıştır. Hikaye Anlatıcısı yazısı da bu farklı yorumlamalar üzerine kurulmuştur.

Walter Benjamin’e göre, yazılı kültüre, hikaye ise sözlü kültüre aittir. Hikaye anlatıcısı makalesinde romanı hikayeden ayıranın, kitaba bağımlılık olduğunu söyler (80). Yazısının ilerleyen satırlarında, ve hikaye ayrımları derinleşir. , enformasyona bağlıdır (82), görünenle ilgilidir (83), modern anlamda sanattır (85), hayatın anlamı çevresinde dolanır (91); hikaye ise geleneğe bağlıdır (82), görünmeyene gönderme yapar (83), zenaattır (85), kıssada hisse çıkarır (85). Romanın anlatıcısı yalnızdır ve hayatta kopuktur, hikaye anlatıcısı ise hayatla iç içedir, çünkü çok eskilere dayanan ve deneyimlerden oluşan bir geleneğe bağlıdır. Tüm bu ayrımlar hikaye ile kısa öykü arasına da sınır koyar ve hikayeyi dar bir anlamı olan destana yakınlaştırır. Ancak tüm bu ayrımlar, ana meseleyi görmezden geliyor gibidir. Düğümün kendisi, yazılı kültürde var olan ve kitlesel üretime adapte edilen anlatı geleneğinin yeni aktörlerle tanışması ve toplumla beraber dönüşüm geçirmesidir. Bu dönüşümün olağanlığının görmezden gelmek, eskiye nostaljik bir değer atfetmek ve eski ile yeni arasında bir hiyerarşi kurmak, “geçmişe dönme” fantezisini beraberinde getirir ki bu eğilim daha sonrasında filmlerde ve romanlarda geçmişi “tekrardan yaratmak” olarak kendini gösterecektir.

Benjamin’in hikayeyi ermişlere, romanı ‘yalnız adam’a bahşetmesi, kurmuş olduğu eski-yeni hiyerarşisinde anlam kazanabilir. Halbuki bu hiyerarşiyi gerekçelendirecek herhangi bir kaynağımız yoktur. Daha da önemlisi yeniye karşı sunabileceğimiz bir eskiyi kavrayabilmemiz mümkün değildir. Nitekim Benjamin’in de kaynağı yokmuş. Roman ile hikaye arasında yaptığı tüm ayrımlar, yazılı kaynaklar üzerinden yapılmıştır. Verdiği en eski hikaye örneği Heredot’tan alıntıdır (83). Bunun dışında verdiği tüm diğer örneklere de yazılı kaynaklardan ulaşmıştır. Bu yazılı kaynakların bir kısmı halkın dilden dile aktardığı hikayelerin, yazıya aktarılması olabilirdi; fakat bildiğimiz kadarıyla Benjamin’in verdiği hiçbir örnek böyle bir derlemeden gelmiyor. Belki Heredot’u böylesi bir örnek olarak alabilirdik, ancak Heredot’un da duyduklarını mı, yoksa kafasında uydurduklarını mı yazdığını tam olarak bilmiyoruz. Zaten ayrım hikaye ile roman arasında kurulurken, Benjamin ilginç bir biçimde “hikaye anlatıcısı” dediği insanların yazılı kaynaklarından bahsederken, onların “anlattığını”, ama romancıların ise “yazdığını” söyler. İfadelerinde bilinçli veya bilinçsiz bir biçimde, birileri için “anlatıyor” diğerleri için ise yazıyor ifadelerini kullanır. Gerçekte hepsi yazıyordur. Bir masal derlemesinde dahi derleyen, duyduğu öyküleri yazar, anlatmaz. Anlatma meselesi yazı kültüründe “okuyucu” ile “hayali yazar” arasında gerçekleşir. Ama Benjamin inatla kafasında kurduğu hayali yazarları (Poe, Leskov, Hauff, ve Stevenson) gerçek anlatıcı, kimi diğerlerini ise yazar olarak ifade eder. Anlatıcı olabilmeleri için, Poe’nun ve diğerlerinin hikayelerini söz ile, o anda, bir daha tıpkısı tekrarlanmayacak şekilde dinleyiciye (dikkat ederseniz okuyucu değil, dinleyiciye) aktarmaları gerekirdi. Ama biliyoruz ki, Poe ve diğerleri bir defa yazmıştır yazacaklarını ve değişmez bir biçimde elimizdedir yazılar. Onlar üzerinde (herhangi bir romanda da yapabileceğimiz gibi) sayısız yorum yapabiliriz, sayısız farklı şekilde okuyabiliriz, ama metin olarak onlar sabittir. Yazıdır.

Sonuç olarak denilebilir ki “”ın zaman içinde ilerlemesinde, Benjamin’in bahsettiği tüm değişimler olmuş olabilir. Ancak bu değişimleri “söz”den “yazı”ya geçiş olarak yorumlamak konuşulamayacak şey üzerine konuşmak olur. Değişim, “”ın değişimidir. Söz her zaman için, tekrar edilemez, yeniden üretilemez ve aktarılamaz bir biçimde dışarıdadır. Yazı’nın içinde “yazı” olabilir ancak. Ondan sözü hayal eden bizizdir. Yazarın bir şeyler yazmadığını, bize bir şeyler söylediğini hayal ederiz. Yazıyla kurduğumuz ilişki, herhangi bir ozanla karşılıklı kuracağımız ilişkiden ayrı bir şeydir. Gerek Poe, gerek Heredot gerekse de ’u okuduğumuzda biz “yazılan”ı okuruz, “söylenen”i dinlemeyiz. Yazıya mahkumuz, ötesini göremeyiz.

Kaynak

Benjamin, Walter. Son Bakışta Aşk. Haz. Nurdan Gürbilek. Çev. Nurdan Gürbilek, Sabir Yücesoy ve diğerleri. İstanbul: Metis Yayınları, 2008.

Emin Saydut

eminsaydut@sanatlog.com