High Noon (1952, Fred Zinnemann)

27 Ekim 2012 Yazan:  
Kategori: Klasik Filmler, Manşet, Sanat, Sinema

Yaşamla ölümü birbirinden ayırınca ikisi arasındaki fasılanın adına korku denildi. Ölmeden yaşayamazsınız.” (Krishnamurti)

‘’Romalılar ve onların aracılığıyla diğer uluslar, bilim ve dinlerin kaynağını Yunanlılardan almıştır ve bizlerin de bu öyküleri anlayabilmesi için önce, evrenin yapısı konusunda Yunanlılar için geçerli olan fikirleri bilmesi gerek. Yunanlılar dünyanın düz ve dairesel olduğuna, kendi ülkelerinin de bu dairenin ortasını kapladığına inanıyordu.’’ Eski Yunan ve Roma mitlerinin ‘’elden geçirilerek’’ aktarıldığı Bulfinch Mitolojileri isimli hacimli kitabın giriş bölümünde yer alan bu sözler bir gerçeği ifade etmekten çok dünyanın son yüzyıllarına damgasını vurmuş yoz zihniyeti ve sömürüyü anlamamızı kolaylaştırıyor aslında. ‘’Kendinden olmayanı’’ insan yerine bile koymayan kerameti kendinden menkul zihniyetin entelektüel ve aydınlanmacı olduğunu söylemek Batı ideolojisinin dalkavukluğunu yapmaktan öteye gidemiyor. ‘’Aydınlanma’’ eleştirisi gericilere bırakılmayacak kadar değerlidir ancak aydınlanmanın kendisi tipik burjuva ideolojisine dönüşmüşse –ki hep öyleydi, şimdi öyle olduğunu inkâr etmiyor- ve sömürünün araçlarından biri haline gelmişse eleştiriler ve savunular birbirine karışıyor. Burjuvanın kendini nasıl gizlediğini ve aydınlanma fikrinin arkasına sakladığının çözümlemesi yıllar öncesinden şöyle yapılmıştır.

‘’(…) kendinden önce egemen olan sınıfın yerine geçen her yeni sınıf, sırf kendi amacına ulaşmak için kendi çıkarını toplumun bütün üyelerinin ortak çıkarı gibi göstermek zorundadır, yani düşünsel ortamda dile getirirsek, kendi düşüncelerine evrensellik biçimi vermek ve bunları akılsal, evrensel olarak geçerli biricik düşünceler olarak göstermek zorundadır. Devrimi yapan sınıf, sırf bir sınıfa karşı çıktığı için, başlangıçta, bir sınıf olarak değil, bütün bir toplumun temsilcisiymiş gibi ortaya koyar kendini, egemen sınıfın karşısında sanki toplumun bütünüymüş gibi görünür. Bunu yapma olanağı vardır çünkü başlangıçta kendi çıkarı, egemen olmayan bütün öbür sınıfların ortak çıkarına gerçekten bağlıdır, henüz, o ana kadarki koşulların baskısı altında, belli bir sınıfın belli bir çıkarı haline gelmemiştir.’’ (Marks-Engels)

Yunanlıların dünyanın düz olduğuna ilişkin inanışları –ki o dönemdeki en ilkel anlayışlardan birisidir- gerçekte şu an içinde bulunduğumuz karanlığa ilişkin ilk ipuçlarını vermektedir. ‘’Antik Yunan’’ mitolojisi birkaç eserde birbirinden bağımsız ve aslen nereye bağlanacağı şüpheli parçalar halinde yer alırken 17. yüzyıldan itibaren birçok kez elden geçirilmiş, gerçek bağlamlarından tamamen koparılmış ve ‘’amaçlarına uygun olarak’’ yenilenmiştir. Thomas Bulfinch ile aynı işi yapan kişilerden olmasına karşın Mircea Eliade en azından dürüst davranarak şöyle diyebilmiştir ‘’Hesiodos ve Homeros tarafından parçalar halinde anlatılmış bulunan Yunan mitlerinin büyük bölümü değişikliğe uğratılmış, eklemli hale getirilmiş, sistemli kılınmıştır.’’

‘’Yunan mitolojisi rahipler veya peygamberler tarafından formüle edilmiş değildir, onu yazanlar sanatçılar, şairler, filozoflardır… Kutsal bir kitapta korunmuş kutsal bir geleneği yenileştirici etkilerden koruyan ruhban sınıfı yoktur. İnanç biçimlerini ele geçirilemez otorite kalesinden tebliğ etme başarısını gösteren ilahlar yoktur.’’ (F.M. Cornford)

Yunan mitolojisinin sanatçılar, şairler, filozoflar tarafından yazılması iyi bir şeymiş gibi gösterilirken insanoğlu tarafından binlerce yıl içinde oluşturulmuş diğer halkların mitolojileri kötülenmiştir. Eliade tarafından aktarılan aşağıdaki olay mitolojinin kendiliğinden oluşumuna güzel bir örnektir.

Kimi zaman, pek nadiren de olsa, bir araştırmacı bir olayın güncel olarak mitosa dönüştürülmesine rastlayabilir. Romanyalı folklor araştırmacısı Constantin Brailoiu, Maramures köyünde takdire değer bir baladı kaydetme fırsatı bulmuştu. Konusu bir aşk trajedisiydi. Genç âşık, bir dağ perisi tarafından büyülenir ve evlenmeden bir kaç gün önce kıskançlık içindeki peri onu bir uçurumdan aşağı atar. Ertesi gün çobanlar cesedi ile bir ağaca takılı kalmış şapkasını bularak köye götürürler; sözlüsü onları karşılar; sevgilisinin ölmüş olduğunu görünce ağıt okur. Oysa bunun çok eski bir hikâye olduğu ve “çok eskiden” yaşandığı söylendi ona. Ancak araştırmalarını sürdürdükçe bu olayın kırk yıldan az bir zaman önce gerçekleştiğini hatta kadının hala hayatta olduğunu keşfetti. Onu ziyarete gitti ve hikâyeyi onun ağzından dinledi. Çok bilinen bir trajediydi, bir akşam sevgilisi uçurumun kenarındayken ayağı kayıp düşmüştü; hemen ölmemiş, çığlıkları dağlılar tarafından duyulmuş, köye götürülmüş ve kısa süre sonra ölmüştü. Cenazede nişanlısı köyün öteki kadınlarıyla birlikte geleneksel ayin ağıtlarını tekrarlamış, dağ perisinin sözü bile edilmemişti.

Böylece, başlıca tanığın hayatta olmasına rağmen olayın tüm gerçekliğinden arındırılması, bir efsaneye dönüştürülmesi için bir kaç yıl yetmişti: kıskanç peri, genç adamın katledilişi, cesedin bulunuşu, sözlüsü tarafından yakılan ağıt… Köyde yaşayanların hemen hepsi tarihsel olayı görmüştü ama olay bu şekliyle onları tatmin etmiyordu; evlilik arifesinde bir genç adamın trajik ölümü kaza sonucu basit bir ölümden farklıydı ve ancak mitos kategorileriyle özdeşleştirilerek açıklanabilecek gizli bir anlamı olmalıydı. Kazanın mitselleştirilmesi baladın yaratılmasıyla da durmamıştı; insanlar arada bir, “laf arasında” genç adamın ölümünden bahsederken bile kıskanç peri öyküsünü anlatıyorlardı. Folklor araştırmacısı köylülerin dikkatini yaşananlara çektiğinde yaşlı kadının bunları unuttuğunu, üzüntüden aklını kaybettiğini söyleyerek yanıtladılar. Hakikati anlatan mitostu: gerçek öykü bir tahrifattan başka bir şey değildi. Üstelik mitos gerçek öyküye daha derin ve zengin bir anlam kazandırdığına, trajik bir yazgıyı açığa çıkardığına göre daha doğru değil miydi?

‘’Romantikler Yunan hakkında yazarken aldatıcı üstünlüklerin etkisindedirler ki bu şaşırtıcı değildir. En ünlü eleştirmenler bile eleştiri güçlerini yitirebilirler; eleştiremeyebilirler. Bir eleştirmeni, Yunan edebiyatı hakkında, ‘’genellikle bir mükemmellik örneği olarak gösterilen (Yunan edebiyatı) çalışma sonuçlarının biçimde çok tatmin edici, özde çok zorlayıcı’’ olduğunu yazarken görebilirsiniz. Bir başkası ‘’bulduğumuz, her nesnenin gerçekten güzel olacağı… Yunan dünyasındaki herhangi bir klasik veya yarı klasik yerleşim yerinde’’ kazı sevincinden, neşesinden söz ederken görülebilir. Bir başkası da ‘’Antik Yunan ruhunun… gerçek kayaların ve ormanların, gerçek sellerin ve yabanılların ortaya döküldüğü çok canlı bir evrensel yapı oluşturduğunu’’ iddia etmiştir. Buna, modernlerin, dünyanın genç olduğu bir zamana, geçmişe yönelik hasretle yanıp tutuşması veya Eski Yunan’ın eşsizliğini kanıtlamak gibi yanlış yere yönlendirilmiş bir arzuyla hareket etmeleri denebilir. Tanınmış bir Atinalı tarihçi ‘’görkemli tapınaklarında dua etmek, filolarıyla Akdeniz’e açılmak, o güzel kentin sokaklarında yürümek bile özgürleştirici bir eğitimdir’’ diye yazmıştır. Hatta Yunan oğlancılığı bile günümüz bilim adamlarının elinde ‘’kişisel tercih’’ veya ‘’eşcinsellik’’ kategorisine terfi ettirilmiştir.

Yanlış anlaşılmamak adına oğlancılık ve eşcinsellik arasındaki farkı ortaya koyan bir alıntıyla devam etmek istiyorum. ‘’Köleci toplum, özgür olmayanların bedenlerinin, özgürlerin kullanımına, hem de kötü kullanımına açık olduğunu kabul etmiştir. Böylece cinsel faaliyet, sosyal statünün bir unsuru haline gelmiştir. Cinsel tatmin, esas olarak kendisini ve organını pasif alıcıya yükleyen aktif erkeğin cinsel organ zevki olarak düşünülmüştür. Üstün durumdaki erkekler, kendilerinden alt ve aşağı olanlara canı ne zaman isterse girebilmeyi bir hak olarak görmüşlerdir; aşağı, alt, ikinci sınıf olanlara ise kadınlar, oğlan çocuklar, uşak ve köleler, yabancılar dâhildir.’’ (Norman Davies)

Sümer, Fars, Mısır, Çin, Türk, Hint, Maya, Aztek gibi handiyse bütün uygarlıklar kendilerini dünyanın merkezine yerleştirmiş ve kendinden olmayanlara başka isimler vermişlerdir. Örneğin, kendinden olmayanlara Yunanlılar metek, Romalılar barbar, Araplar acem, İranlılar tazi, Türkler ise yâd demiştir. Yâd il yabancı memleket, yader yabancı adam demektir. Yad yerine tot da kullanılmış hatta ‘’tatar’’ bu kökten türemiştir. Araplar doğu seferleri esnasında ilk olarak İranlılarla karşılaştıkları için acem kelimesi sanki onları kastediyor gözükse de aslında acem Arap olmayan demektir. Tüm bu uygarlıklar arasında yalnızca Yunan-Roma ve Batı geleneği kendinden olmayanı garip bir şekilde ‘’insan’’ olarak görmemektedir. Geçenlerde Ahmet Ümit TV’de bir konuşmasında Avrupa ve Amerikalıların dünyanın geri kalanını maymun olarak gördüğünü, iyi bir şey yapıldığında örneğin iyi bir kitap yazıldığında alkışların ve tebriklerin ‘’akıl edilemeyen bir konuda yazılan kitap’’ için değil, ‘’kitap yazan bir maymun’’ için yapıldığını söylemiştir.

Eleştirilemeyen bir mükemmellik nitelemesi ile donatılan Eski Yunan kültürünün başka hiçbir şeyle karşılaştırılmasına asla izin verilmez. Aydınlanma ve romantizm, Atina’nın MÖ 480’de Pers işgalinden kurtulmasından MÖ 431’deki Isparta savaşlarına kadar geçen dönemde siyasi, entelektüel ve kültürel olarak doruğa ulaştığı kabul edilen Eski Yunan’ın gerçekte olduğu gibi görülmesini güçleştirmektedir. Pers hâkimiyetinden kurtulmak Yunanlılara kalıcı bir kimlik duygusu kazandırmış ve kendilerini Özgür Hellas, Şanlı Batı, Özgürlüğün Toprağı, Güzellik ve Zekânın Vatanı, Doğu’yu ise köleliğin, vahşiliğin ve cehaletin vatanı olarak nitelemişlerdir. Güçlünün egemenliğini kıran ve ona kafa tutabildiğini görerek aşağılık komplekslerinden sıyrılmaya başlayan Atina, tadını çok uzun bir süre çıkaramadıkları bu dönemi aslında zafer kutlamaları yaparak geçirmişlerdir. Doğulu bilgeler tarafından inisiye edilen Eflatun, Aristo, Pisagor gibi bazı düşünürlerin aslında ‘’sırrı faş edip etmedikleri’’ tartışması halen sona ermemiştir.

‘’Yunan’ın sadece özgürlük, İran’ın tamamen tiranlık olduğu görüşü son derece özneldir. Ama ‘’uygarlık’’ ile ‘’Avrupa’’ ve ‘’Batı’’yı inatla ilişkilendiren geleneği de bu öznel görüş kurmuştur. Eski Yunanlıların ‘’üstünlük kompleksi’’, Avrupa’da daha sonra ortaya çıkan, kendi ırkının üstünlüğüne inanmış benzer ayrımcı düşüncelere sahip Romalılarca kesin olarak kabul edilmiştir. Bu dikkate değer çatışma içinde, bütün kendini beğenmişliği, bütün üstünlük imaları, bütün öncelik ve eskilik iddialarıyla, doğal yönetim hakkıyla ilgili bütün şımarıklığıyla ‘’Avrupa’’ doğmuştur.

Özgün bir kültür oluşturmak yerine eklektik bir yapıyı benimseyerek Yunan’ı taklit eden ve onu devam ettiren bir Roma’nın sona yaklaşmakta olduğu bir dönemde imparator olan ve 337’de ölen Konstantin devrinde Hıristiyan topluluğu faaliyetleri takip edilen bir mezhepten devlet dini konumuna yükseldi. Böylece imparatorluk dâhilinde Yahudiler dışındaki herkes en azından ismen Hıristiyan kabul edilmeye başlandı. Bütün nüfusun Hıristiyan kabul edilmesi sonucu Hıristiyanlık ve İsa’nın geleneği ile hiçbir ilgisi olmayan insanların eylemleri de Hıristiyanlık olarak kabul edilmeye başlandı. Doğu ile Batı arasındaki bölünme nedeniyle her iki bölgenin kural ve gelenekleri diğerinden müstakil bir şekilde geliştiğinden ve Roma’nın pagan inancı tek tanrıcı bir inançla uyuşmadığından bu iki inanç iç içe geçerek gerçek Hıristiyanlıkla alakası olmayan ama günümüzde Hıristiyanlık olarak bilinen, Doğu’lu köklerinden koparılmış yeni bir inanç ortaya çıkmıştır. Buna itiraz eden Doğu Hıristiyanlığı üzerine acımasız ve kanlı seferler düzenlenerek –ki Batı Hıristiyanlığı sadece Müslümanlar üzerine değil kendisi gibi düşünmeyen Hıristiyanlar üzerine de Haçlı Seferi düzenlemiştir- karşıt fikirler tamamen yok edilmiştir.

Konstantin, bu çalkantıya niçin son verme niyetinde olduğunu şöyle açıklamaktadır: “Bu türlü tartışmalar Allah’ı, sadece insanlığın aleyhine değil; benim de aleyhime çevirir. Hükümette ve onun himayesinde tanrının kutsal iradesi, her şeyi yapmıştır. Yine bu tur tartışmalar, Tanrı’yı başka tedbirler almaya yöneltir. Şüphesiz bütün insanların Katolik dinini, kendisine borçlu oldukları Kadir-i Mutlak olan Allah’a çok yüce saygılarını ve kardeşlik bağları ile birleşmiş olduklarım görmedikçe ne istirahat edeceğim ne de Allah’tan refah ve mutluluk bekleyeceğim.”

‘’Roma’nın Hıristiyanlığı kabul edip devlet dini haline getirmesiyle başlayan ‘’antik bilginin kaybı’’ süreci, dünyayı karanlığa düşürmüştür.’’ (Burak Eldem)

Yunanlıların Batı felsefesine bıraktıkları en önemli miras Batı felsefesi olmuştur sözü vahşi kapitalizm ve sömürünün temellerinin binlerce yıl önce atıldığının, kapitalizm düşüncesinin, sömürünün, insanlık onurunun ayaklar altına alınışının dünyanın başka hiçbir yer yerinde filizlenmeyeceğinin en büyük göstergesidir. Bu konuda Eric Hobsbawm şöyle diyor.

‘’(…) siyasal bir nitelik taşıyan Fransız Devrimi ile endüstriyel bir nitelik taşıyan İngiliz Devriminin başlıca taşıyıcıları ve simgeleri durumundaki iki ülkenin tarihine ait bir şey olmaktan çok, daha geniş çaplı bölgesel bir volkanın ikiz krateri olarak görmek yanlış olmaz. Patlamaların aynı anda Fransa’da ve Britanya’da meydana gelmek zorunda olması ve birbirinden çok az farklılık göstermesi, rastlantısal olmadığı gibi, ilginçlikten uzak bir durum da değildir. Fakat Çinli ya da Afrikalı bir gözlemcinin bakış açısından olduğu kadar, diyelim İ.S. 3000 yılındaki bir tarihçinin bakış açısından da, bu patlamaların Kuzeybatı Avrupa’da bir yerde ve onun denizaşırı uzantılarında meydana geldiklerini ve o sırada dünyanın başka bir yerinde yaşanma olasılıklarının bulunmadığını belirtmek, diğer her şeyden daha önemlidir. Yine bu patlamaların, bu dönemde burjuva-liberal bir kapitalizmin zaferinden başka bir biçim almalarının tasavvur bile edilemeyeceğini belirtmek de aynı ölçüde önemlidir.’’

‘’Hıristiyan denilen bu soyun, dünyanın dört bir yanında boyundurukları altına alabildikleri haklara karşı gösterdikleri vahşet ve zulmün bir benzerine, hiçbir çağda, ne kadar yabanıl, ne kadar kaba ve ne kadar merhametsiz ve utanmaz olursa olsun, başka hiçbir soyda rastlanamaz.’’ (W. Howitt - Kapital’den alıntı) 

Doğu ile Batı arasındaki en belirgin fark Doğu düşüncesinin ölüm gerçeğini hayatın odağına yerleştirmesi, yaşamını bunu bilerek ve hiç unutmadan sürdürmesidir. Ölüm fikrini kabullenmek insanı özgürleştirir. Ölümün kaçınılmazlığının bilincinde olan insanın haksızlığa boyun eğmesi, zalimle işbirliği yapması, mal ve para biriktirmesi olanaklı değildir. Batı düşüncesi ise ölüm düşüncesini mümkün olduğu kadar yaşamın dışına atılarak, unutturularak hayatın sürdürülmesinden yanadır. Ölüm düşüncesini unutan insan böylece daha sonraki günler için mal ve para biriktirebilir, geleceğini garantilemek uğruna haksızlıklara boyun eğebilir ve hiç ölmeyecekmiş gibi hareket edebilir. Ölümü kabul etmek ve içselleştirmek istemeyen Batı düşüncesi ölümlülüğünü an be an, gün be gün inkâr etmekte ve bunu yaparken içinde yaşadığı toplumun yapısı ve gelenekleri kendisine yardımcı olmaktadır. Ernest Becker, Ölümün İnkârı isimli eserinde ölümle başa çıkmanın tek yolunun, bir durumu kendinden yana yorumlama yeteneği demek olan hüsnükuruntu olduğunu söylemiş ve şöyle devam etmiştir:

‘’Ölümsüzlük sistemlerini, bizi ölümsüz olduğumuza inandıran akla aykırı inanç yapılarını yaratan odur. Kendimizi bir kabileyle, ırkla veya parçası olduğumuz, belirsiz bir geleceğe dek yaşayacak bir ulusla özdeşleştirmemize dayanan her daim popüler kalan strateji ortadadır. Bunun yanında sanat üzerinden ölümsüzlük sistemi vardır. Sanatçı eserinin sonsuza dek yaşayacağını dolayısıyla kendisinin de –Büyük Sanatçılar panteonunda yer alarak ya da en azından torununun tavan arasındaki bir köşeye koyduğu gün batımı tablosunun sağ alt köşesindeki imzası sayesinde- ölümsüzlüğe erişeceğine inanır. Zenginler zenginlikleriyle ölümsüzlüğe erişeceğini düşünürken, yoksulların ölümsüzlüğe ilişkin hayalleri arasında bir gün zenginleşme umudu bulunmaktadır.’’

Binlerce yıl uyguladıkları sistemin tam karşıtı bir güç tarafından paramparça edilmesi karşısında şaşkınlığa uğrayan Doğu düşüncesi felç olmuş durumdadır. İçine düştüğü durumun dünya üzerinde bir benzeri yaşanmadığından kurtuluş için ne yapacağını bilememektedir. Görünen odur ki Doğu’dan ciddi bir toparlanma gelmediği takdirde Batı, kendi düşüncesini tüm insanlığa yayacak ve dünya her geçen gün yaşanmaz bir yere dönüşecek. Mısır’ın Ölüler Kitabı’ndan alınan aşağıdaki metin Doğu düşüncesinin anlaşılması bakımından en güzel örneklerdendir.

‘’Yakınlarımı bahtsızlığa sürüklemedim.

Gerçek evinde alçaklık etmedim.

Kimseyi gücünün dışında çalıştırmadım.

Benim yüzümden kimse korku duymadı, yoksulluk ve acı çekmedi, bahtsız olmadı.

Tanrıların kötü gördükleri şeyleri hiç bir zaman yapmadım.

Kölelere kötü muamele etmedim ve ettirmedim.

Kimseyi aç bırakmadım.

Kimseye gözyaşı döktürmedim.

Kimseyi öldürmedim ve kimsenin kahpece öldürülmesini emretmedim.

Kimseye yalan söylemedim.

Hiç bir utandırıcı davranışta bulunmadım.

Zina etmedim.

Yiyecekleri pahalı ve eksik satmadım.

Terazinin dirhemi üzerine hiç bir zaman elimi bastırmadım.

Teraziyle tartarken hiç bir zaman hile yapmadım.

Süt çocuklarının ağızlarından sütü uzaklaştırmadım.

Hayvanları çalmadım.

Tanrının kuşlarını avlamadım.

Ölmüş balığı tutmadım.

Hiç bir arkın suyunu başka yöne çevirmedim.

Ben temizim, temizim, temizim…’’

‘’Çağdaş psikolojinin üç büyük devinden biri ve analitik psikolojinin kurucusu, psikiyatr ve dünyamızın ender filozof bilim adamlarından biri’’ denilen C.G.Jung ise hakkındaki bütün bu övgüye karşın tipik Batılı düşüncesinden sıyrılamayarak ve yaşanan bütün bir sömürgecilik sürecini yok sayarak şöyle diyebiliyor. ‘’Dünyanın ruh ve doğa diye ikiye bölünmesiyle birlikte, Batı dünyası inandığı doğayı, spiritizmin umutsuz ve acı girişimleriyle aralıksız kösteklenmesine karşın kurtardı. Doğu dünyası da maddenin ancak bir ‘’maya’’ (yanılsama) olabileceğini ileri sürerek Ruh’u seçti ve Asya’ya özgü yoksulluk ve pislik içinde uyuştu gitti.’’

Doğu pis, asık suratlı veya yoksul değil düşünceli insanlar yurdu olmuş, gülmek çoğu zaman hoş karşılanmamış, öleceğini bilen ve Tanrı’nın yanına günahkâr olarak çıkma olasılığı bulunan insanın kahkahalarla gülemeyeceği düşünülmüştür. Doğu toplumlarında kahkahalarla gülmek halen iyi karşılanmaz. Batı ise ölümü unutturmak için kendisine silah olarak gülmeyi seçmiştir. Çünkü gülme ister yatıştırıcı ister dehşet verici olsun, her zaman korkunun geçip gittiği anlara eşlik eder. Gülmek fiziki tehlikelerden veya vicdandan kurtuluşunu kutlamaya cüret eden benlik iddiasıdır. Cinsellikten savaşlara kadar hemen her şeyi kahkahalar eşliğinde anlatan Hollywood sineması da bu silahların en güçlüsüdür.

Komünistlere duyulan korku ve nefretin, 1949’da Mao’nun Cin’i ele geçirişi Rusya’nın atom bombası deneyi ve Haziran 1950’de Kore savaşının başlamasıyla büsbütün artması üzerine ülkedeki komünist faaliyetleri araştırmak üzere kurulan Amerika’ya Karşı Çalışmalar Kurulları Meclisi (HUAC) sanat ürünlerine ideolojik testler uygulayarak egemenliğini kurmuş ve bu işe sinema çevresinden başlamıştı. Kurul üyelerini tedirgin eden 1944 yapımı Song of Russia isimli bir filmi araştırmak üzere bilirkişi olarak çağrılan romancı Ayn Rand derhal filmin ana çizgisini tanımladı: Ruslar, gülerken görünüyorlardı filmde. ‘’Komünistlerin her zaman kullandıkları bir propagandadır insanları gülerken göstermek.’’ Rus propagandası, Rusları gülerken gösterdiğine göre, bu Amerikan filmi de Rusları gülerken gösteriyorsa, demek ki Rus propagandası parmağı vardı bu filmde. Senatör Mccarthy’nin yoldaşı ve Batı edebiyatının parlak örneklerinden sayılan Ayn Rand’ın bu muhteşem akıl yürütmesi karşısında söyleyecek söz bulamıyorum. Başkan John McDowell ile Ayn Rand arasına şöyle bir konuşma geçiyor.

McDowell: Artık Rusya’da hiç kimse gülmüyor mu yani?

Rand: Tıpatıp sözcük anlamıyla soruyorsanız, hayır diyebilirim.

McDowell: Gülmüyorlar yani?

Rand: Bizim bildiğimiz anlamda gülmüyorlar, evet. Gülecek olurlarsa, özel, kişisel olarak gülüyorlar, rastlantısal. Toplumsal olarak değil kesinlikle. Düzenlerinin onaylamasına gülmüyorlar.

Soruşturmaların yoğunlaştığı bir dönemde, 9 Şubat 1950’de, daha sonraları karakteri, eşcinselliği, hilekârlığı, alkolikliği gibi bitmek bilmeyecek tartışmalara hedef olacağından,, habersiz senatör olan Joseph McCarthy, elinde hükümet için çalışan ve Komünist Parti’ye üye olduklarını iddia ettiği 205 kişilik liste ile kamuoyunun karşısına çıkar. Geçmiş yıllarda hazırlanan bu fişleme listesi komünistler, hükümet tarafından sakıncalı bulunan eşcinseller ve alkoliklerden oluşuyordu. Tanıklık yapmak için kurula çağırılan senatör tek bir kişinin dahi komünist olduğunu ispatlayamasa da bütün bu iddialı ve hırslı tavırlarının kendisine geniş bir destek sağlaması üzerine hızla yükseldi ve tarihe “McCartizm” olarak geçen karanlık dönem başladı.

Cadı avı, haçlı seferi gibi isimlerle de anılan bu dönem boyunca dünya tarihinde fikir özgürlüğü karşıtı hemen tüm faaliyetlerde olduğu gibi Amerikan kütüphanelerinde bulunan ‘’yıkıcı yayınlar’’ tespit edildi, listelerdeki kitaplar toplatıldı ve bir kısmı yakıldı.Komünist Parti’ye üye olup olmadıkları sorulan tanıklardan diğer üyelerin isimleri ve artık yalnızca Amerikan çıkarları için çalışacaklarını kanıtlamaları istendi. Sorulara yanıt vermeyi reddeden onlarca Hollywood çalışanı ya hapse atıldı ya sürgüne gitmek zorunda kaldı ya da işlerinden oldular.  

Ünlülerin yanı sıra geleceği parlak pek çok kişi kurulun gazabına uğrarken kurul ile işbirliği yaparak arkadaşlarını, dostlarını ‘’ispiyon edenler’’ kariyerlerine daha da artan bir ‘’motivasyonla’’ devam etmeyi başardılar. İspiyonculuğu, etnik kökenine, kendisini hiçbir zaman tam bir Amerikalı olarak kabul ettirememiş olmasına ve Amerikan egemenlerine bu şekilde yaranmaya çalışmış olmasına bağlanan Elia Kazan bunlardan biridir. Marlon Brando ve Karl Malden’in başrollerini paylaştığı On the Waterfront (Rıhtımlar Üzerinde) filmini Kazan’ın McCarthy sorgulamalarındaki tutumunu savunmaya yönelik bir ‘’günah çıkarma’’ çabası olarak kabul eden akademi kendisini ‘’doğru yolda olduğu’’ için sekiz Oscar ile ödüllendirilmiştir. Charles Laughton, Doğu Alman Hükümeti’nden kendisini eski dostunu anma törenine çağıran bir telgraf aldığında, hemen telefona sarılıp FBI Başkanı J. Edgar Hoover’a, gerçi telgrafı aldığını ama bunda kendisinin hiçbir suçu olmadığını, aleyhine bir kanıt sayılmaması gerektiğini bildirdiğinde birçok insanın ‘’tüylerinin ürpermiş’’ olsa da, Witness for the Prosecution (Beklenmeyen Şahit) ile ‘’hak ettiği’’ Oscar ödülüne kavuşturulmuştur.

Sinema patronları panik içinde 1947’de Waldorf-Astorio Oteli’ndeki sonraları Amerikan Lejyon Andı diye anılacak bir sözleşme kararını alırlar. Bu karara göre her stüdyo, çalıştırdıklarından, komünist olmadıkları, radikallerle ilişki kurmadıkları, geçmişte birtakım örgütlere katkılarda bulunduysalar bile —İspanyol göçmenlerine yardım v.b. gibi— artık pişmanlık duydukları ve aynı yanılgıya bir daha düşmeyecekleri konusunda ant içtiklerini bildiren mektuplar yazmalarını istiyordu.

‘’Hollywood Onlusu’’ gibi bazı kişi ve oluşumlar soruşturmanın anayasaya aykırı olduğu gerekçesiyle direnmiş ancak kamuoyu rahatsız olmakla birlikte komünist-karşıtı cephede gedik açmamak uğruna soruşturmalara çıkmayacaktı. ‘’En iyi niyetliler (bile ağızlarını biraz açacak olsalar, şirket ortakları, sinemalara ilişkin süslü uslu muhasebe defterlerine, eski senaryolar denilen ücretlerin özel limuzin paralarının, tatil harcamalarının ya da kayda geçirilmemiş yıllık bir ikramiyenin işlendiğini görüverirlerdi.’’ Her şeyden daha fazla acıklı olan, doğruları söylemesi beklenen ancak vergi kaçıran, kazancını ve tatil harcamalarını en yakınlarından gizleyen, eşlerini aldatmayı hüner sayan, ikramiyelerini saklayan insanlar nasıl haysiyetli davranabilir ki? Çürümüş bir sistemin manipüle edilerek sürüyle ödlek ve hırsızdan sürüyle yalancı ve onursuz bir kitle çıkarılması egemenlerin işine gelmiş, ‘’fişlenen’’ faaliyetler harcanmak ve itibarsızlaştırılmak istenilen kişilerin karşısına çıkartılmaya başlanmıştır. Böylece doğru yanlış, haklı haksız kavramları birbirine girmiş, ömründe bir kez olsun yalan söylediği ‘’fişlenmiş’’ bir insanın diğer ‘’doğruları’’ tartışılır hale getirilmiştir.

Selçuklu’nun Sasani devlet geleneğinden gelen kudretli veziri Nizamülmülk Siyasetname’de şöyle yazar: ‘’Her kime büyük bir hizmet verilse, öteki biri gizlice onun durumunu incelemekle görevlendirilmelidir. Fakat o memur, bunu bilmemelidir.’’ Bu yaklaşıma bozkır kardeşliğinin tecrübesizliği ile karşı çıkan Alparslan ise şöyle der. ‘’Ben muhbir atarsam, dostum olan, sevgi ve yakınlığı bulunan kişi, benimle sevgi, dostluk ve yakınlığa güvenerek muhbiri zerrece önemsemez ve ona bir şey vermez. Karşıtım ve düşmanım olan kişi ise, muhbiri dost sayıp ona para bağışlar. Böyle olunca muhbir, bize, çaresiz, dostlar için kötü haberler, düşmanlar için ise iyi haberler ulaştırır. İyi ve kötü söz oka benzer. Birkaç ok atarsan, sonunda biri hedefi vurur. Kalbiniz her gün dostlara daha çok kapanır ve düşmana açılır. Bu nedenle, az zaman içinde dost daha uzak, düşman daha yakın olur. Ta ki, dostun yerini düşman tutar. Bundan kimsenin düşünemeyeceği kadar kötülük doğar.’’

Yaygın bir iç casus şebekesi Türk toplumuna yabancı olmuştur. Orhun Yazıtları’nda düşmandan haber getiren casuslardan söz edilir ancak dostun izlenmesi dışarıdan gelen etkiyle aktarılan bir özelliktir. Gerek Osmanlı İmparatorluğu’nun son zamanlarında gerekse II. Dünya Savaşı’ndan sonra Batı nüfuz ve etkisinin artmaya başlamasıyla iç casus ağı ve fişleme faaliyetleri asla geri döndürülemeyecek biçimde hız kazanmış hatta ayrıntılarda dahi mükemmeliyetçi davranılarak solcular kırmızı, sağcılar yeşil kalemle kaydedilmiş. Bu çalışmalarda görevli bir memurun kırmızı kalemi bittiğinde onu ilgili yerlerden nasıl talep ettiğini, alımının nasıl yapıldığını, ödeneğin nasıl tahsis edildiğini çok merak ediyorum. Kişiliksizleştirilmiş, siyaseti ‘’soysuzların’’ ele geçirmesine izin vermiş, kendi geleceği üzerine söz sahibi olma hakkından vazgeçmiş, ‘’istenilen yönde davranış değişikliğine uğratılmış’’ insanlar topluluğu yaratmanın en kısa yolu fişleme faaliyetidir.

Song of Russia’da (Rusya Şarkısı), başoyuncu Robert Taylor ise kurulun önüne çıktığında bir cümlede dört kez Amerika sözünü kullanabilme becerisi göstererek şöyle demiştir. ‘’Amerikan halkına ve Amerikan halkının inancına sıkı sıkıya bağlıyım ben, bugün de süregelen birtakım sapık ideolojilere karşın, Amerika’yı ve Amerikan tarzı yönetim biçimini her şeyin üstünde tutanlarla işbirliği yapmaya hazır halkımıza, kışkırtıcılar istedikleri kadar eleştirsinler beni.’’

Ülkemizde ‘’Kahraman Şerif’’ adıyla bilinen, Gary Cooper’a en iyi oyuncu ödülünü kazandıran dört Oscar ödüllü High Noon, alışılagelen Hollywood kalıplarının dışında bir filmdir. Güçlü kadrosuna rağmen gerek Amerika’da gerekse Avrupa’da entelektüel yankı bulamamış ancak ünlü eleştirmen Andre Bazin’in incelemesinin ardından bir başyapıt olarak anılmaya başlanmıştır. Korkan kasabalının desteğinden yoksun bir şekilde düşmanları karşısında tek başına mücadele etmek zorunda kalan Şerif Will Kane’in macerasını anlatan High Noon hakkında, McCarthy’nin başlattığı komünist  haçlı seferi karşısında aydınların suskun kalmasının ve yalnız bırakılmasının bir alegorisi olduğu değerlendirmeleri yapılmaktadır. Bu değerlendirme, senaryo yazarı ve yapımcısı Carl Foreman’ın filmin aslında politik bir film olduğunu, Gary Cooper’ın canlandırdığı Şerif Kane’nin Hollywood’da McCarthy’nin komünist avı dönemine bir tepki olarak ortaya çıktığını söylemesi sonucu yapılmıştır. Ancak yönetmen Fred Zinnemann, Carl Foreman’ın bu düşüncesinin doğru olmadığını, filmin sadece yapması gerekeni yapan bir adamın hikâyesi olduğunu söylüyor.

‘’Ve 1940 yılına kadar, eğitimden geçmiş aydın kişilerin, ileri sürdükleri inançlara sahip çıkacaklarına inanarak gelmiştim: düşünce ve söz özgürlüğü, her bireyin kendi inancına (bağlı kalma hakkı falan, sorguya çekilen kişilerin yardımına koşulacağını, kuru sözlerle yetinilmeyeceğini gösteriyordu bence. Oysa McCarthy ile oğlanları ortaya çıkınca, sesini yükseltenlerin sayısı üçü beşi aşmadı. Hemen hemen herkes ya yaptıkları ya da yapmadıklarıyla McCarthy’ciliğe hizmet etti, kendilerini almak için yavaşlamayan arabanın peşinden koşturdular. Bugün de, o zaman da, böyle saçma sapan bir şeye (bel bağladığımdan ötürü içerlemişimdir kendime: evet, Amerikan aydınlarını inançları uğruna her kavgayı göze alabilen, canları yanma pahasına da olsa direten kişiler sanmaya hakkım yoktu; böylesi bir sonuca varılacak kadar koklu bir tarihten yoksundular.’’ (Lillie Sherman)

Yönetmenin faşizm karşıtı, başrol oyuncusu Gary Cooper’ın ateşli bir Komünizm karşıtı (Kurul’da tanıklık yapan Gary Cooper’a kendisine sunulan senaryolarda komünist propagandasına rastlayıp rastlamadığı sorulunca ‘’hayır’’ demiş ve eklemişti: ‘’senaryoları genellikle gece okurum.’’), senarist ve yapımcı Carl Foreman’ın Komünizm taraftarı olmasından kaynaklanan dengeli durumun yönetmen ve yapımcı tarafından özellikle ayarlandığı söylense de inandırıcı bulmadığımı söylemeliyim. Carl Foreman’ın komünist cadı avcılığı konusunu senaryonun çeşitli yerlerine elinden geldiğince serpiştirmiş ve eleştirmiş olabilir ancak diğer yapımcıların, yönetmenin ve başrol oyuncusunun böyle bir maksatlarının olmadığını beyan etmesi tezini çürütmektedir. Senatör McCarthy bile komünizmle mücadele eden kahraman ve yalnız adam olduğunu düşünerek kendini Şerif Will Kane ile özdeşleştirmiş olabilir. Akademi tarafından Oscar ile ödüllendirilmesi McCartizm’in eleştirilmediğinin en büyük kanıtıdır.

Bir filmde Rusların gülüp gülmediğinden bile anlam çıkarmaya çalışan sistemin birkaç yıl içinde kendisini kıyasıya eleştiren bir filme müsamaha göstermesi hatta ödüllendirmesi mümkün değildir. Ayrıca Beyaz Saray’da en çok izlenilen film olması, demokrasi, insan hakları, küreselleşme kısaca dünyanın selameti için kendilerini ‘’feda eden’’ ancak ‘’değerleri bilinmeyen’’ Amerikan Başkanların kendilerine güçlü bir kahraman figürü bulmuş olmalarıyla açıklanabilir.

Bir kahraman çağının bazı ihtiyaçlarını dile getirir ve gerçekleştirir. Bu ihtiyaç toplumun ölüm düşüncesi karşısındaki tepkilerinin ele alınıp dönüştürülmesine yönelik bir çabayı gerektirmektedir. Kahraman bu arada ölümsüzlüğe kavuşur.

‘’Yeryüzünde ikamet edilmiş her yerde, bütün çağlarda ve her koşulda, insana ait mitler türemiştir ve bu mitler insanın vücudunun ve aklının eylemleriyle ortaya çıkan ne varsa hepsinin kaynağıdır’’ (Joseph Campbell)

Mitoloji eski veya ilkel insanın dünyayı anlama, yorumlama, bir şeylere tutunmasının, inanmasının yolu olarak gösterilir ve günümüz insanının düşüncesinde gerçeğin dışında olan her şeyi kapsamaktadır. Aydınlanma düşüncesi mitolojiyi değersizleştirmekte ve bunu yaparken Kilise ile işbirliği içerisinde gözükmektedir çünkü Batı dünyasında Tevrat ve İncil’de yer almayan her şeyin gerçekdışı ve masal olduğu ilan edilmiştir. Yazının bundan sonraki bölümünde filmin değerlendirmesi ‘’kahramanın yolculuğu’’ teması üzerinden yapılmaya çalışılacaktır.

Rivayete göre, Tanrı, günahkâr Sodom kavmini yok etmesi için iki melek gönderir. Melekler İbrahim’e uğrarlar ve ne için geldiklerini anlatırlar. İbrahim Tanrı’ya Sodom’da elli dürüst adam olduğunu söyler ve onları bulmak için süre ister. Tanrı’dan istediği süreyi alan İbrahim başlarına neler geleceklerini anlatmasına rağmen kimseyi bulamaz. Melekler İbrahim’e zaman azalıyor der. İbrahim söylediği kadar adam bulamayınca sayıyı on kişiye indirir. İbrahim on dürüst adam bulabilirse, Tanrı, Sodom’u yok etmeyeceğine söz verir ancak Sodom’daki tek dürüst insanın Lût olduğu anlaşılır.

İlk filmi olmasına karşın tek kelime bile etmeyen, ‘’western’’ türünün vazgeçilmez oyuncularından Lee Van Cleef ve yanındaki diğer iki adamın etrafa korku saçarak kasabadan geçmesiyle türün tipik sahnelerinden birini sergileyerek bir nikâh törenine geçiyor. Evlenen kasabanın şerifi Will Kane (Gary Cooper)’dir. Şeriflerin genelde sevilen kişiler olması beklendiğinden –en azından namuslu vatandaşlar tarafından- kasaba halkından kimsenin bulunmaması ve nikâhın Kilise’de değil de yargıcın ofisinde yapılıyor olması şaşırtıcıdır.

Bütün yaşamını kanun adamı olarak geçiren Kane emeklilikten, evliliğin getireceği yeni hayattan, evliliği yürütemeyeceğinden, başarılı olamayacağından ve karısını hayal kırıklığına uğratabileceğinden korkmasına karşın elinden geleni yapacağına dair söz vermiştir. Silahına veda edecek, şehirde bir mağaza açarak, kendi halinde geçinip gidecek ve çocuklarını büyütecektir. Silahını ve rozetini yargıca teslim ederken yeni şerifin henüz gelmemiş olmasından dolayı endişeli olduğunu söyleyen ve silahını çıkarmamak için bahane arayan Kane’in yeni hayatına alışmakta çok zorluk çekeceğinin ipuçları görülür.

Kahramanın yolculuğu insanın içinde bulunduğu gündelik hayattan sıyrılarak varoluşunu anlayabilmesi için tüm korkularına rağmen cesur davranması gerektiği içindir. Aksi takdirde bu süreç bir yolculuk değil, yalnızca bir kısır döngü olur, yolculuğa tekrar tekrar başlanır ama bir türlü tamamlanamaz, çağrılar gelir ama yolculuğa bir türlü başlanamazdı. Kahraman yolculuğunu gerçekleştirmek ve dönüşmek istiyorsa ölümden korkmadığını göstermek için ölmeli ve yeniden doğmalıdır. Kahramanın yolculuğu temelde çok az değmesine karşın halk masalları kahramanın eylemini fiziksel olarak gösterirken (padişahın kızı ile evlenebilmek için dağdaki canavarı öldürmek üzere yola çıkan kahraman…), dinsel öğretiler yüksek ahlaki meziyetler olarak (ilahi sırlara erişebilmek için dünyevi şeylerden elini eteğini çekerek inzivaya çekilen mürit…) sunar. Her insanın dünyaya gelişinin bir nedeni ve yerine getirmesi gereken bir görevi vardır ve bunu keşfedebilmek için ruhsal olarak defalarca ölüp yeniden doğmak gerekebilir.

Kanun kaçaklarının doludizgin at koşturduğu, kadınların ve çocukların dışarı çıkmaya cesaret edemediği tipik bir ‘’vahşi batı’’ kasabası olan Hadleyville, Şerif Kane ile birlikte çok değişmiştir. Kasabanın azılı suçlusu Frank Miller yakalanarak, adalete teslim edilmiş ve yargılanarak idama mahkûm edilmiştir. Kasaba huzura kavuşmuş, yaşanabilen bir yer haline gelmiştir. ‘’Ahlaklı kadınlar’’ rahatlıkla sokaklarda dolaşmakta, çocuklar serbestçe oyunlarını oynayabilmektedirler. Oyun oynayan çocukları, tıraş olan insanları, kiliseye gitmek için hazırlık yapanları veya bar köşelerinde pinekleyenleri görürüz. Her şey sakin, huzurlu ve gündelik hayatta olması gerektiği gibi, bilindiktir.

Macera çağrısı genelde insanı harekete geçmeye çağıran bir zorluk şeklinde kendini gösterir. Bir kayıp, sevilen birisinin ölümü veya hastalanması, aldatılmak, işten ayrılmak, yaşamda kendini bir çıkmazda hissetmek, bir karar verme ikileminde olmak ama karar verememek ve bunlara benzer durumlar kahramanın seçilmesinin işaretlerinden bazılarıdır. İnsanın gündelik hayatın tekdüzeliğinden sıyrılarak yolculuğunu gerçekleştirmek zorunda olduğu bu işaretler yoluyla anlaşılabilir. Çağrı herkese yapılsa da pek çok insan cevaplayacak cesarete sahiptir. Büyük çoğunluk ‘’tanrıdan kaçma budalalığı’’ göstererek çağrıyı reddeder ve bir ömür pişmanlıklar içinde yaşarlar. Çoğu yolculuk da çağrıya kulak verilmeksizin başlanmadan kalır ve kişi bir kısır döngüye girer. Çağrılar çeşitli biçimlerde gelmeye devam eder ama kişi o çağrıları hep bir talihsizlik ve kaderin oyunu olarak algılar. Çağrıya cevap verilmesi eşikten atlama olarak adlandırılır.

Silahını ve rozetini bırakmış olan Kane, arkadaşlarıyla sohbet ederken telgrafçı içeri girer ve kötü haberi verir. Serbest bırakılan Frank Miller öğlen treniyle kasabaya gelmektedir. Habercinin gelişiyle birlikte bazı şeylerin ters gideceği, Kane’in zaten ayrılmakta zorluk çektiği gündelik yaşamının iyice bozulmaya başlayacağının ilk işaretleri belirir. Arkadaşları, ‘’kalması gerektiğinden’’ söz eden Kane’i dinlemezler, ‘’başının belaya girmemesi’’ için apar topar arabaya bindirirler ve atlar koşmaya başlar. Belediye başkanından yargıca, kilise cemaatinden dostlarına kadar bütün kasabalı ilk andan itibaren Miller ile Kane tekrar karşı karşıya gelmesini engellemek istemektedir. Bu çabalara korku ve güvensizlik hâkimdir. İlk karşılaşmada Miller’ı tutuklayarak cezalandırılmasını sağlamışsa da şerifin aynı şeyi bir kez daha başaramayacağı ve azılı haydudun kasabalıya ‘’olması gerektiğinden daha’’ acımasız davranacağından korkulmakta yani ‘’başlarının belaya girmemesini’’ istemektedirler.

‘’Halklar bir kere efendilere alıştılar artık bunlardan vazgeçmeleri olanaksızlaşır” (J.J. Rousseau)

Çoğu silahlı ve kendileri için savaşmayı göze almış bir şerifin yanlarında olduğu kasabalının bir adam ve birkaç yardımcısından korktukları için boyun eğmeleri beklenemez. Erken yaşta ölen Fransız filozofu La Boétie, insanın doğasının özgürlük olduğunu, yöneten-yönetilen ilişkilerinin mutlaka tahakküme yol açtığı görüşünü savunur. Fakat nasıl olmuştur da, doğasında özgürlük bulunan insan ‘’her yerde zincire vurulmuştur?‘’ La Boétie’a göre, insanlar, ilk anda şiddet kullanarak yönlendirilseler bile, özgürlüğe dayalı doğalarından ötürü, hizmet etmek istemezler. İnsanların gönüllü olarak hizmet etmeleri ve boyun eğmeleri, özgürlüğe dayalı ilk doğanın, köleleştirici bir eğitimle yozlaştırılmasıyla mümkündür. Boyunduruk altında doğan insanlar kulluk-kölelik içinde büyütülüp eğitilirler. Dolayısıyla bu insanlar, iktidarı tehlikeye sokacak herhangi bir eyleme kalkışmazlar. Böyle bir eylemin getirdiği özgür düşünceden, özgür iradeden yoksundurlar; kurulu düzeni sevip benimsemekte ve sürdürdükleri yaşamın dışında başka yaşam biçiminin olduğunun ya da olabileceğinin farkında olamazlar. Zor kullanılarak tahakküm altına alınanlar farkında olsa da var olan tahakkümün içine doğan insanlar için bu durum, doğal görünür ve eğitim aracılığıyla da bu doğallık pekiştirilir. Böylece eğitimle gelen özellikler, insanın ikinci doğası haline dönüşür. Boyun eğmeye dayalı bu ikinci doğa sayesindedir ki, tahakküm ilişkileri sürdürülebilir.

‘’Fakat ey Tanrım, nedir bu? Bunu hangi adla tanımlayabiliriz? Bu ne biçim bir beladır? Kendilerine ait ne malları ne aileleri ve çocukları hatta ne de yaşamları olan sonsuz sayıdaki insanın boyun eğmesini görmek ne büyük bir felakettir, daha doğrusu ne uğursuz bir kötülüktür? Eğer kendinize ihanet etmezseniz, sizi öldüren bu katilin yardakçısı olmazsanız ve sizi yağmalayan bu hırsıza yaltaklık etmezseniz o ne yapabilir ki? Zarar versin diye meyvelerinizin tohumunu dikiyorsunuz. Hırsızlara eşya sağlamak için evlerinizi doldurup döşeyip kızlarınızı şehvet duygusunu tatmin etsin diye yetiştiriyorsunuz. Çocuklarınızı onlara yapabileceği en iyi şey olan savaşlara götürsün diye, katliama götürsün diye, onların tutkularının vekilleri ve intikamların‘’Çağdaş psikolojinin üç büyük devinden biri ve analitik psikolojinin kurucusu, psikiyatr ve dünyamızın ender filozof bilim adamlarından biri’’ denilen C.G.Jung ise hakkındaki bütün bu övgüye karşın tipik Batılı düşüncesinden sıyrılamayarak ve yaşanan bütün bir sömürgecilik sürecini yok sayarak şöyle diyebiliyor. ‘’Dünyanın ruh ve doğa diye ikiye bölünmesiyle birlikte, Batı dünyası inandığı doğayı, spiritizmin umutsuz ve acı girişimleriyle aralıksız kösteklenmesine karşın kurtardı. Doğu dünyası da maddenin ancak bir ‘’maya’’ (yanılsama) olabileceğini ileri sürerek Ruh’u seçti ve Asya’ya özgü yoksulluk ve pislik içinde uyuştu gitti.’’/spanın uygulayıcıları yapsın diye büyütüyorsunuz. Derin zevk duygularını incelikle ele alabilsin ve pis ve rezil eğlencelerin içinde yuvarlanabilsin diye ölesiye çalışıp bitkin düşüyorsunuz.’’ (La Boétie)

Peki, bu durumdan kurtuluş yok mudur? La Boétie bu konuda umutsuzdur. Ona göre insanın özgün doğası, göreneklere (ikinci doğa) göre daha az etkiye sahiptir: “Halk bir kere kullaşmaya görsün, özgürlüğü öylesine unutuyor ki, artık onun uyanıp yeniden özgürlüğünü ele geçirmesi olanaksız oluyor.” Üstelik halk popülist eylemler yapan yöneticilere bağlanmakta; aslında onların bu eylemleri sonucunda sadece ‘’kaybettiklerinin bir bölümünü geri aldığını görememekte‘’ hatta yöneticilerinin mucizeler yaptığına inanmaktadır. Dolayısıyla artık bu durumdan kurtuluş pek mümkün değildir.

Hapiste olsa da kasaba üzerindeki tahakkümünü sürdürmeyi başaran Frank Miller’ın kim olduğunu ve niçin kaçtıklarını bilmeyen Amy mutludur ve kasabadan ayrılırken sıkıca ve sevgi dolu bakışlarla kocasına sarılır.  Araba gözden kaybolurken şerif yardımcısı, kız arkadaşına ‘’Kane ve yeni karısının hızlı bir şekilde kasabadan ayrıldığını’’ söyler ve ‘’onu daha önce atları böylesine kamçılarken görmemiştim’’ der. Kane’in daha önce asla yapmadığı bu hareketiyle merak, heyecan ve gerilimin dozu artar.

Amy mutlu ancak kasabadan ayrıldıklarına inanamaz bir şaşkınlık içindedir. Nihayet sevdiği adamla birlikte arzuladığı ve hayallerini kurduğu yeni hayatına başlayacaktır. Oysa Kane doğru olanı yapıp yapmadığını düşünmektedir. Yüz ifadesi, evlenerek yeni bir hayata başlamayı düşünen insanların mutluluğunu yansıtmaz. Kane’in bu ikilemine ortak edilen seyirci şerifin bir erkek gibi geri dönmesini ister hale gelir. Kane birden arabayı durdurunca zaten kasabadan ayrıldıklarına inanamayan ve mutluluğunun pamuk ipliğine bağlı olduğunu düşünen Amy’nin korktuğu başına gelir. ‘’Neden duruyorsun’’ der, kötü bir şeyler olacağını sezgisiyle. ‘’Bu doğru değil, geri dönmeliyim Amy, Beni kaçırtıyorlar’’ diyen Kane ‘’Hayatımda kimseden kaçmadım’’ der. Amy’nin yalvarmaları hiçbir işe yaramaz. Böylece Kane’in ‘’eşiği’’ aştığı, macera çağrısına yanıt verdiği ve artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını anlaşılır.

Eşikten atlanmasıyla zorlu görev başlar. Kane yeniden silahını ve rozetini takar. Amy, ‘’kaçmaları’’ için hala zamanları olduğunu söyleyince Kane ‘’Şu mağazayı asla açamazdık Amy’’ der. ‘’Tüm hayatımız boyunca kaçmaz zorunda kalacağız.’’ ‘’Gidelim’’, der Amy yalvararak. ‘’Kahraman olmaya çalışma, kahraman olmak zorunda değilsin.’’ Ancak Kane dinlemez. Kahramanın yolculuğu artık başlamıştır. Ve geri adım atmanın daha kötü olacağının bilincindedir.  ‘’Burası benim kasabam. Dostlarım var. Arkamda yardımcılarım olacak, belki de bir sorun çıkmaz’’ der. Miller’dan kaçmak, pişmanlık içinde bir ömür sürmek ve onunla bilinmedik başka yerde karşılaşmak yerine, dostları, arkadaşları ve yardımcılarıyla dolu ‘’kendi kasabasında’’ karşılaşmayı tercih etmektedir. ‘’Öldürmenin’’ karısının inançlarına aykırı olduğunu bilmesine karşın silahı belindedir. Serüven çağrısı ağır basmaktadır, Amy’nin ilk trenle kasabayı terk edeceğini söylemesi bile Kane’i kararından vazgeçmeye yetmez.

Miller’i idama mahkûm eden yargıç kasabayı terk ederken gösterilir. Kanunun ancak arkasında güçlü bir desteği varken var olabildiğini ve gücü ele geçiren kişinin kanunu rafa kaldırmaktan tutun da kendi çıkarları doğrultusunda istediği gibi kullanabileceğini izleyicinin beynine kazıyan bir sahnedir. Ezilmişlerin, haksızlığa uğrayanların hakkını savunacak, zorbalığa karşı koyacak kanun adamı da kaçınca Kane’in yükü bir kat daha artar.

Öğlen trenini bekleyen Amy, kocasının tüm yaptıklarına karşın kasabada sevilmediğini öğrenir. Bu Amy için, her şey sona erince beraber yaşayacağı veya ölünce yasını tutacağı adam olan Kane’i tanıma ve gerçeklerle yüzleşme anıdır. Her şeyi bilecek ve son kararını ona göre verecektir. İlk kurşun atıldığında trene binekten vazgeçerek kasabaya dönen Amy, kocasının bıraktığı vasiyeti okuduktan sonra Kane hakkında her şeyi öğrenmiş olarak dini inancı dâhil her şeyi bir kenara bırakarak ve ona yardıma koşacaktır. Babası ve kardeşlerinin öldürülmelerine karşın intikam almak yerine kayıtsızlığı seçen Amy bu kez silahı eline alacak, kocasına yardım etmek için asla tereddüt etmeyecek ve belki de her şeyin intikamını toptan alacaktır.

Adam toplamak için geldiği kasabanın barında herkes Miller’ın Kane’i öldüreceğinden söz etmektedir. Barmen, içeridekilerin Miller’ın dostları olduğunu, yanlış kapıya geldiğini söyler. İlk hayal kırıklığıdır bu. Oyun oynayan çocuklar ‘’Kane öldü, Kane öldü’’ diye kasaba sokaklarında koşuşturmaktadır. Yakın arkadaşı Sam Fuller’in evine gider ancak Sam onu karşılamak yerine gizlenir ve karısına evde olmadığını söyletir. Bu sahneler de Kane’in kasaba ve insanları tanımaya başladığı zamanlardır. Çaresiz kalan şerif dindar biri olmamasına karşın kiliseye gider. İçeri girdiği esnada, kelime anlamı haberci olan, Eski Ahid’in Malaki kitabından dördüncü bölüm okunmaktadır. Bu bölümü aşağıya yazıyorum:

‘’İşte o gün geliyor, fırın gibi yanıyor. Kendini beğenmişlerle kötülük yapanlar samandan farksız olacak; o gün hepsini yakacak. Onlarda ne kök, ne dal bırakılacak. Ama siz, adıma saygı gösterenler için ışınlarıyla şifa getiren doğruluk güneşi doğacak. Ve çıkıp ahırdan salınmış buzağılar gibi sıçrayacaksınız. Kötüleri ezeceksiniz.’’

Evlenmek için değil de yardımcı aramak için kiliseye gelmesine kızgın olmalarına karşın pek çok adam gönüllü olmaya hazırken birisinin ortaya çıkarak, Kane’in şeriflik görevinin sona erdiğini ve Miller ile arasındaki sorunun kişisel olduğunu söylemesi üzerine vazgeçerler. İçerde tartışmalar sürerken Kane’in geçmişteki çabaları olmamış olsa asla sokaklara çıkmaya cesaret edemeyecek çocuklar kilise bahçesinde güvenle oyun oynarlarken görülür. Konuşmalar bir karara varmadan uzayıp giderken Ezra adında bir adam söz alarak şöyle der. ‘’Burada işittiğim bazı şeylere inanamıyorum. Kendinizden utanmalısınız. Bu adamı biz tuttuk ve şimdiye kadar ki en iyi şerifimizdi. Bu onun sorunu değil, bizim sorunumuz. Doğru şeyi yapmazsak daha başımıza çok bela gelir. Yapılacak tek şey var ve bunun ne olduğunu biliyorsunuz.’’

Eski Ahid’de ismi geçen Ezra bir din adamıdır. Kudüs’te ikinci Bet-Amikdaş’ı yeniden inşa eden ve öndersiz kalan Yahudileri bir araya getiren isim Ezra olmuştur. Yahudi toplumunun bir lideri, bir sofer, bilgin ve kohen olan Ezra, Kutsal Toprak’taki Yahudi toplumunun başında bir kral ya da peygamber olmadan zorlandığını duyar. Yanına liderlik yetenekleri bulunan, iyi seçilmiş 1.496 adam alır ve yardıma koşar.  Hadleyville kasabası da Şerif Kane, önderliğinde sokaklarında ateş edilmeyen, cinayet işlenmeyen,  Kuzey’deki kişilerin yatırım yapmak için düşündükleri güzel ve sakin bir yer haline gelmiştir. Ancak Şerif Kane’in ardından kasabanın eskisinden de kötü bir yere dönüşeceği vurgulanmış ve insanlara Ezra simgesiyle kullanılarak ikinci bir şans verilmiş ancak insanlar bu şansı da tepmişlerdir.

Peder ise son söz olarak ‘’öldürmeyeceksin’’ emrini hatırlatır. Ardından belediye başkanı; ‘’Pekâlâ ben diyorum ki: Bu kasaba Will Kane’e para ile ödenemeyecek şeyler borçlu. Bunu asla unutmayın. Sahip olduğumuz ve belki de sahip olacağımız en iyi şeriftir. Düşünün. Hepiniz bu adamın neler hissettiğini biliyorsunuz. O gerçek bir kahraman, iyi bir adam. Bugün dönmek zorunda değildi. Ve kendi iyiliği ve kasabanın iyiliği için keşke dönmeseydi. Çünkü Miller geldiğinde burada olmazsa içimden bir ses, bir sorun çıkmayacağını söylüyor. Yarın yeni bir şerifimiz olacak. Bence gelene dek hiçbir şey yapmayalım. Bence mantıklı olan, tek çıkar yol budur. Will, hala vakit varken, sanırım gitsen iyi olur. Bu senin için ve bizim için iyi olur.’’

Yolculuğun bu aşaması şerifin iç dünyasıyla, bilincinde olduğu ama inkâr ettiği güçlerle -yani Frank Miller’ın kasaba üzerindeki tahakkümü- yüzleşme anıdır. Bu aşama seyirciyi Amy üzerinden şaşırtır ve korkutur. Şerif sanıldığı iyi bir insan değildir, kıskançlıkla, bencilce ve haince davranmış, haksızlık etmiş, Miller’ı hapse tıkınca onun sevgilisiyle birlikte olmuştur. Unutmak için çaba gösterdiği şeyleri kasabalının unutmadığını görmek Kane’i de korkutur ve kasabam dediği yerde en büyük yalnızlığı yaşarken dostluklarının, arkadaşlıklarının bomboş olduğunu anlamaya başlar. Kasabası, arkadaşları, dostları hakkında önceden bilmediği ve saklı kalmış şeyleri öğrenecek, kendini feda etmesinin amacını sorgulayacak hatta şüpheye düşecektir. Hiç kimsenin kendisine yardım etmeyeceğini anladıktan sonra, bir süre atının yanına gider. Burası son kararın verileceği, geri dönüşün olmayacağı yerdir. Seyirci artık kasaba için değmeyeceği fikrine sahip olmuştur. Tüm bunları düşünen belki de tam gitmek üzereyken Kane kalmaya, savaşmaya karar verir. Gerçekleri görmüş, duyguları değişmiştir. Kadınlar, çocuklar ve adalet için savaşacaktır. Bu esnada yanına gelen eski şerif yardımcısı ile olan kavgası kasabalı ile olan kavgasıdır aslında. Hiç beklemediği darbeler alır, yorgunluğu artar -zaten az sonra büyük bir savaşa girecektir- yaralanır ancak yenmeyi başarır. Zorlu mücadelesine girmeden önce kasabaya olan kızgınlığına da şefkatini de gösterir. Ayrılırken şerif yardımcısının başına bir kova su dökerek onu ayıltması, nefret etmesine karşın yapacaklarının sonunda kasabanın artık yaralı ama ayakta kalabilecek durumda olması ve şefkat duyması olarak yorumlanabilir. Böylece kahramanımız hiçbir yerde görmediğimiz, okumadığımız ve duymadığımız kadar yapayalnız bir şekilde son aşamaya gelir.

Öğlen olmasına birkaç dakika kalmıştır. Ölümünden sonra açılmak üzere vasiyetini yazmaya başlar. Tüm kasaba zamanı beklemektedir. Vasiyetini yazmaya başlamasından trenin düdüğü duyulana kadar geçen iki dakikalık süre boyunca tüm kasaba ve insanlar tek tek gösterilir. Karısı, eski sevgilisi, arkadaşları, kilisedekiler, bardakiler saatin tik taklarıyla birlikte müzik de artarak gerilim son derece yükselir. Amy Miller’ı getiren trenle kasabayı terk etmek üzere kocasının önünden geçerken yüzüne bakmaz bile. Bütün hayalleri yıkılmış, dostluklarının, arkadaşlıklarının kötü bir yalandan ibaret olduğunu gören, geri adım atmamaya kararlı ve düşmanıyla tek başına karşılaşacak onurlu bir adamın karısını götüren arabanın ardından bomboş bir sokakta yalnızlığı, çaresizliği ile baş başa kaldığı bu anın filmin en hüzünlü sahnesi olduğunu düşünüyorum.

Frank gelir ve adamlarıyla buluşur. Silahını kuşanır ve kasabaya doğru hareket geçer. Duyulan ilk silah sesiyle Amy dayanamayarak, trenden iner ve kasabaya doğru koşmaya başlar. Yerde bir ceset vardır, korkuyla yaklaşır kocasının olmadığını görünce umutla ofise gider. Orada vasiyeti görür ve okur. Miller ile karşılaşan Kane kasaba insanının ikiyüzlülüğünü görerek, dostluklarının sahte olduğunu anlayarak ve karısı Amy ile yeni hayatına doğru yol almak için ruhsal olarak yeniden doğar. Milleri’i kasabanın tam ortasında öldürür. Kasabaya ve insanlara acımayla bakar. Şaşkın bakışlar arasında ‘’teneke’’ yıldızını yere atar. Amy ile birlikte kasabadan ayrılırlar.

Kahramanın denendiği nokta yeraltı dünyasına iniş veya ölüm olarak adlandırılır. Burada kendi ejderhasıyla dövüştür. Peri masallarında ve mitolojik hikâyelerde ejderhayla dövüşen kahramana zorda kaldığında daima yardıma koşan ulu bir güç vardır. Hikayelerde bu bir tanrı, bir hayvan ya da bir ritüel, yani kahramanın inancını güçlendiren, doğru yol aldığını tasdikleyken bir kişi ya da olaydır. Bu macerasını üstlenmiş olana gelen beklenmedik doğaüstü bir yardımdır. Filmdeki ‘’doğaüstü yardım’’ tüm inancını bir yana bırakarak eline silahı alan Amy vasıtasıyla gelmiştir.

 Film Amy hakkında hiçbir ayrıntı vermez. Kimdir, nedir, Kane ile nasıl tanışmıştır, böyle bir kasabada ne işi vardır gösterilmez. Ailesinin öldürülmesi üzerine quaker olmayı seçen Amy seyircinin yansımasıdır. Seyirci de Amy gibi, Kane hakkında hiçbir şey bilmemektedir. İlk anda Amy’nin kaçması gibi seyirci de, kendine sırtını dönen kasabalı için mücadeleye değmeyeceğini düşünür ve Amy ile özdeşleşir. Zamanla Kane’i tanıdıkça ve olan biteni öğrendikçe -Amy gibi- seyirci de Kane’in yanında yer almaya başlar. Ve o ana kadar Kane hakkında ciddi hiçbir bilgiye sahip olmayan Amy, tüm inançlarını, duygu ve düşüncelerini bir kenara bırakarak sevdiği adamın yanında yer alır.

Kane dışında herkesin, film boyunca ısrarla ”Kane olmazsa sorun çıkmayacaktır” sözlerinin gerçeklik payı var mıdır yoksa olan biten Kane’in ‘’nevrotik’’ sanrıları” mıdır? Frank Miller’in sevgilisi olan Helen Ramirez, Miller’in hapse girmesinden sonra Kane ile birlikte yaşamaya başlamıştır. Helen ile konuşmaya gelen Kane, hapishaneye bazı mektupların gönderildiğini ve Miller’in yaşananları bildiğini söyler. Frank Miller’in -yalnızca- Kane’e olan nefreti dolayısıyla intikam almaya geliyor olması ihtimali var mıdır?

Geleceğin kahramanı, Otto Rank tarafından adlandırılan ‘’aile romansı’’ aracılığıyla ailesini başından atmak için bir yol bulmuştur. Aile romansı kavramın altındaki esas unsurun kızgınlık ve intikam istekleri olduğunun unutulmamasını söyleyen Rank’a göre, çocuk hayalinde anne/babasını başka bir çiftle değiştirirken, geçmişte kalmış daha mutlu bir zaman yönelik özlemi dile getirmektedir. Babanın güçlü ve güvenilir, annenin iyicil ve güzel olduğu bu dönem, daha sonra, kaçınılmaz bir biçimde, hem annenin hem de babanın itibarını kaybettiği bir başka sürece dönüşür. Aile romansının özelliği ise bu kaybolan güzel geçmişin tekrar sağlanmasına yönelik bir çabadır. Kahraman mitleri aile romansı kavramının gerçekleşmesinden başka bir şey değildir. Kahramanın temel etkinliği bir şeyler yapma ve acı çekme üzerine kurulmuştur. Çocukluğu sıkıntılar içinde geçmiş bir Will Kane analizi yapılacak olsa bu tema üzerinden gidilmesi gerekecekti ancak böyle bir okuma, filme haksızlık etmek olacaktır.

Aradan geçen bunca yıla rağmen ayakta kalmayı başarabilmiş ender filmlerden olan High Noon’un Amerikan düşüncesini yansıtmayı başaramadığını düşünen Hollywood’un sağ kanadının ünlü kovboyu John Wayne, aciz durumdaki şerifin kasaba halkından yardım dilenmesi karşısında dehşete düştüğünü belirtmiş ve cevap olarak Rio Bravo (Kahramanlar Şehri, 1959) filmini çevirmiştir. Kasabaya gelen kanun kaçaklarını pataklamak için sıraya giren kasaba halkını aşağılayarak geri çeviren ve kasaba meydanında zart zurt ederek dolaşan bir şerifi canlandırmıştır. Filmdeki Stumpy karakterinin unutulmaz olduğunu söylemeliyim.

Kaynaklar

Albert Champdor - Eski Mısır’ın Ölüler Kitabı

Mircea Eliade - Mitlerin Özellikleri

Lillian Hellman - Şarlatanlar Dönemi

Burak Eldem - 2012 Marduk’la Randevu

Karl Marks & Friedrich Engels - Alman İdeolojisi

Eric Hobsbawm - Devrim Çağı

Etienne de La Boetie - Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev

Joseph Campbell - Doğu Mitolojisi

Joseph Campbell - Batı Mitolojisi

Norman Davies - Avrupa Tarihi

Salim Olcay

salimolcay@yahoo.com

Yazarın öteki incelemeleri için şu linke bakınız.

strong

Western & Spagetti Western & Once Upon A Time in The West

2 Temmuz 2009 Yazan:  
Kategori: Klasik Filmler, Manşet, Sanat, Sinema

Westernin Kökleri Üzerine

Western nedir? Bu soruya sayısız cevap verilebilir aslında, ancak sinema tarihçisi Edward Buscombe’nin aşağıdaki tanımını uygun olarak görüyorum.

“Western’i sinema endüstrisinin kendi ürününü tanımlamak ve farklılaştırmak için kullandığı bir etiket olarak tanımlamak yararlı olacaktır.”

Aslında bu tanımı alıp diğer türlerin üzerine koyduğumuzda da elimize aynı kalıbın geçeceğini söyleyebiliriz. Filmleri bu şekilde kategorize etme, belli başlıklar altında toplama muhakkak böylesine geniş yelpazeli bir sanatı ele almak için kolaylık sağlayacaktır. Ancak böylesine bir düşünüş tarzının kolaylık sağlayacağı kadar bir o kadar tehlikeli boyutta kalıplaştırma, sıkıştırma ve sınırlamaya gidebileceğinin ayırdına varmak gerekir. Bu da bizi ‘’sinema nedir?’’ sorusuna, sirküler olarak başlanılan noktaya yeniden getirecektir. Bu nedenle bu soruyu filmimizi incelerken içten içe cevaplamaya çalışacağız. Açık konuşmak gerekirse ‘spagetti western’i, western başlığı altında incelemek beni biraz rahatsız ediyor. Yukarıda belirttiğim gibi bu şekilde sınırlama ve daraltma büyük bir tehlike arz edecektir. Türler arası akrabalıklar, ara geçişler elbette var olacaktır, nasıl ki bilim kurgu ve fantastik türlerini hem kendi içinde hem de farklı olarak ele alabiliyorsak, bu şekilde westerni ve spagetti westerni hem kendi içinde hem de birbirinden ayrı olarak ele alabiliriz. Birbirlerine bağlı oldukları kadar, biçim ve biçem olarak her iki türün de sahip olduğu kesin çizgilerle belirlenmiş ince ayrımlar vardır. Bu konu üzerinde durmak istiyorum, hali hazırda bu ayrımı konuşabileceğimiz ya da tartışabileceğimiz pek fazla film yok. (Acaba spagetti westerni bu çatı altında ele alanlar, türün sahip olduğu yetkin film sayısındaki azlıktan dolayı mı sıkıştırmaya çalışıyorlar, bu da ayrı bir tartışma konusu…)

Bir milleti millet yapan temel unsurlar, kültürü, dili, edebiyatı ve tarihidir. Bu süreç içerisinde birçok milletin yaratmış olduğu kahramanlar, mitleştirilen tarihi şahsiyetler, efsaneleştirilen hikâyeler devir daim halinde anlatılmıştır. Yukarıda saydığımız öğeler uzun süreli geçmişe sahip milletler için geçerlidir, ancak günümüzde ‘’Amerikalı’’ olarak tabir ettiğimiz ve zorunlu göçlerle yeni kıtaya yerleşen insanların kurduğu, tarihsel gelişimi oldukça kısa olan ülkelerde ise durum biraz daha farklıdır. Amerikan tarihindeki ünlü şahsiyetler gerçekçidir, çünkü mitleştirilecek ya da efsaneleştirilecek kadar uzun bir geçmişe sahip değildirler. Tam da burada sinema devreye giriyor. Sinemanın işlevlerinden biri yalan söylemek üzerine olduğu için, bu karakterlerin hikâyelerini nerdeyse birer mitosa dönüştürerek onları askılayıp istediği tarihin içine zerk edebiliyor, bu da bir nevi anlatılagelen hikâyeleri, arka plana alarak serbest bir şekilde işlemek anlamına gelmektedir. Henüz emekleme dönemindeki bir ülkeyi anlatan bu filmlerin, fondaki karakterleri efsaneleştirmesi bir anlamda toplumun birbiriyle kenetlenip milliyetçi bir çatı altında yaşamalarını sağlayıp sinemayı ‘amerikanlaştırma’ çabası, türün de millileştirilmesine neden olmuştur.

Sinemanın doğuşuyla yaşıt olan western türü, ilk olarak hiçbir sanatsal kaygı taşımayan, dönemin popüler kültürüne hizmet eden ve insanları eğlendiren bir türdü. 1903 yılında yapılan ve 11 dakikadan oluşan The Great Train Robbery / Büyük Tren Soygunu filmi ise türün ilk filmi olarak tarihteki yerini alacaktı.

Westernde alıntılanan hikâyelerin çoğu 1850–1890 tarihleri arasına denk gelmekteydi. Bu süreç arasında daha çok kullanılan motifler; altına hücumlar, Amerikan iç savaşı, kıtayı kat eden demiryolu inşaatları, Kızılderili savaşları ve sürekli batıya yapılan göçler vs. Tema zenginliği açısından ilk dönemlerinde fazla sıkıntı çekmeyen tür, sonradan çıkışını ‘Western’ filmlerinin unutulmaz yönetmeni olarak duyuracak John Ford ile yapacaktı. 1939 yılında Ford’un yönettiği Stagecoach / Posta Arabası ile tür farklı bir ivme kazanacak, 1940–1950 tarihleri arasında altın çağını yaşayacaktı. Stüdyolar ardı ardına birçok yönetmenle bu türde eserler vermeleri için anlaşacaktı.

Bu şekilde devam eden türün çıkışı 1950’lerin ilk yarısına kadar devam ederken, sürekli aynı konuların işlenmesi aynı karakterlerin tekrar ve tekrar ele alınması çekiciliğinin kaybolmasına neden olacaktı. Özellikle anlatılan karakterlere göz atarsak; Jesse James, Billy the Kid, Vahşi Bil Hickok, Wyatt Earp gibi amerikan tarihinde endam eden kişilikler beyazperdede vücut bulmuştur. 1950 yılında yapılan 300 küsur western filmi mevcut iken bu sayı 1960 yılında 30 küsurlara kadar inmiştir. Bu konuda söyleyecek bir şeyi kalmamış bir türe dönüşüyor western.

Çoğu ülke bu türü kendi tekeline alıp, kimi zaman ülkemizdeki gibi birebir taklit ederken–1973 yılındaki Cüneyt Arkın, İlker İnanoğlu’nun başrolünü paylaştığı Küçük Kovboy gibi– kimi zaman da bu türü kendi kültür ve tarihleriyle harmanlayarak bambaşka bir sinema ortaya çıkaracaklardı. Bunun en güzel yansımasını uzak doğu sinemasında Akira Kurosawa’nın başını çektiği ve kovboylar yerine samurayları, silahlar yerine kılıçları yerleştirerek kendi toplumunun geleneklerini, sıkıntılarını bu filmlerin alt metinlerinde gizleyerek yaptığı filmleri gösterebiliriz. Western bu şekilde deforme edilerek Eastern halini alacaktı. Tabi ki Uzakdoğu sadece görünen bir kısım olarak kalacaktı. Bunun yanında özellikle spagetti westernden etkiler görebileceğimiz Sovyet sinemasında da yetkin eserler verilen bir dönem yer almaktadır. 1970–1975 arasındaki bu dönemde dikkat çeken eserler; yönetmenliğini Nikita Mikhalkov’un yaptığı Svoy sredi chuzhikh, chuzhoy sredi svoikh / At Home Among Strangers, Stranger at Home (1974) ve Vladamir Motyl’un 1970 yılında çekmiş olduğu Beloe solntse pustyni / White Sun of the Desert filmleridir. Bu filmler ‘Kızıl Eastern’ olarak bilinecek yine benzer şekilde stilize edilmiş şiddet ve ‘kanlı’ soygunlarla isimlerini sinema tarihine yazdıracaklardı. Konuyu daha da dallandırmadan esas meseleye geçmek istiyorum.

Şiddetin Operası: Spagetti Western

Western yavaş yavaş ölen bir tür halini alırken, aynı kaderden muzdarip İtalyan sineması da bir tür arayış içerisindeydi. Her iki sinemanın yeniden canlanmasını ve yenilenmesini sağlayacak olan ilk kıvılcım Sergio Leone’nin 1964 yapımı Per un pugno di dollari / A Fistful of Dollars (Bir Avuç Dolar İçin) filmiyle geldi. Film Akira Kurosawa’nın 1961 yapımı Yojimbo / The Bodyguard adlı samuray filminden uyarlanmıştı. Bu da bizi aslında samuray sinemasının organik bağlarla western türüne değil, spagetti western türüne daha yakın olduğunu gösterir. Yojimbo filmindeki ismi olmayan samuray, bu filmde ismi olmayan ‘cowboy’a dönüşecek ve sonrasında devam edecek dolar üçlemesinin ana karakterlerinden ve türün ikonlarından biri haline gelecekti. Leone bu filminden sonra 1965 yılında Per qualche dollaro in più / For a Few Dollars More (Birkaç Dolar İçin) ve 1966 yılında Il buono, il brutto, il cattivo / The Good The Bad The Ugly (İyi, Kötü, Çirkin) filmlerini yaparak dolar üçlemesini tamamlamış oldu. Yapılan filmler sinema duayenlerini ikiye bölmüş, kimi zaman göklere çıkarılan bu filmler, aynı zamanda türü yok eden, öldüren filmler olarak bilinecekti. Leone ise türün ‘’mezar kazıcısı’’ olarak anılmaya başlayacaktı. Bu yaftaya mazur kalacak olan diğer bir yönetmen ise Sam Peckinpah olacaktı. Mezar kazıcısı kavramı daha çok olumsuzlamak üzerine kullanılıyordu. Peki, bu bize ilk başta bahsettiğimiz ‘sinemayı sınırlandırma’ kavramına yaklaştırmıyor muydu? Fransız yeni dalgasının, modern sinemanın yapıtaşlarından olduğunu kabul edersek ve ilk olarak sinema kavramına karşılık anti-sinema olduğunu düşünürsek spagetti westerni gerek getirdiği yenilikler ve türe sağladığı başkalaşımlar nedeniyle yenilikçi ve devrimci bir yapıda olduğunu belirtmek pek de yanlış sayılmayacaktır. Peter Greenaway’in, Jean-Luc Godard için ‘sinemayı öldürmüştür’ tümcesini hatırlayacak olursak aşağıdaki sözün ne kadar anlamlı olduğunu görmek işten bile değildir.

“Western ölmemiştir. Ne dün ne de bugün. Gerçekten ölen sinemanın kendisidir.” Sergio Leone

Spagetti westerni, türden ayıran bağlar nelerdi?

Spagetti western, türün sahip olduğu kahraman mitosunu yıkarak, ana karakterlere isim vermek yerine onları isimsiz ve ahlakçı bir yapıya yerleştiriyordu. Kahramanların isimleri artık Jesse James, Billy the Kid değil; iyi, kötü, çirkin, armonika’ydı. Bu şekilde karakterlere daha çok insani özellikler bahşedilerek onları kusursuz birer ‘süper’ kahraman (kovboy) yapmak yerine, iç hesaplaşmaları, psikolojik karmaşaları olan, anarşist bir ‘anti-kahraman’ düzlemine yerleştiriyordu. Daha önce de bahsettiğimiz türü millileştirme, düzeni sağlama, kanunlara karşı gelenleri cezalandırma, yerini tamamen kaos içerisindeki mekan ve karakterlere bırakıyordu. Ana temalar artık at, silah, Kızılderililer değil, kahramanların ahlaki değerleriydi. Bunun en güzel yansımasını şüphesiz The Good, The Bad, The Ugly / İyi Kötü Çirkin filmi veriyordu. Üç ana karakterin yüz ifadeleri verilen insani erdemle örtüşürken- İyi (Clint Eastwood) yüzüne baktığımıza iyi izlenimi veriyordu sadece, Kötü (Lee Van Cleef) de aynı şekilde-… Ancak İyi çok iyi değildi çünkü kanunlara karşı gelebiliyor, rahat bir şekilde insan öldürebiliyordu. Kötü ise çok kötü değildi, baktığımızda ‘kötü’ karakteri iç savaşın içerisinde ölü askerlerin etrafında gezinirken duygulanabiliyor, gözleri buğulanabiliyor (western filmlerinde gördüğümüz maço ve erkeksi kovboylardan ne kadar da uzak), kendi çıkarları için de olsa orduya katılıyordu. Çirkin ise açgözlü ve kanunsuz olmasına rağmen, seçtiği bu yolun sadece seçmek zorunda olduğu bir yol olduğunu söylüyordu. (Rahip olan abisiyle olan diyalogunu hatırlayalım)

— Yaşadığımız yerde ya rahip olurdun ya da kanunsuz; ben zor olanı seçtim, sen ise kolay olanı.

Filmimizin ismi her ne kadar kesin çizgilerle belirlenmiş olsa da, karakterlerdeki ruhsal çatışmalar bunun tam zıddı olarak vücut buluyor. İyi, kötü nedir? Nerde başlar? Nerde biter? gibi soruları sormak mümkündür. Kısacası aradaki çizgiler western filmlerinde gördüğümüz ve kalın çizgilerle ayrılmış iyi-kötü ayrımından oldukça uzak bir çizgide seyrediyordu.

Westernlerdeki dost-düşman çatışması nefret üzerine kurulu iken, spagetti westernlerde bu çatışma nerdeyse karşıdakine saygı ve romans olarak tezahür ediyordu. Biraz daha açarsak, Once Upon A Time in the West filminde Armonika’nın (Charles Bronson), can düşmanı Frank’i (Henry Fonda) kurtardığı sahneyi, İyi Kötü Çirkin’deki, İyi (Clint Eastwood) ile Çirkin (Eli Wallach) arasındaki kovalamaca ve buna rağmen gerçekleşen birlikteliklerini düşünelim. Bu aynı zamanda samuray filmlerinde rastlayabileceğimiz bir enstantanedir. Samuraylar da her ne kadar kötü olursa olsun düşmanına karşı büyük bir saygı beslemez mi? Karşı karşıya geldiklerinde boyunlarını eğerek saygı ifadesinde bulunur, sonra düelloya devam etmezler mi? Bunların cevabı yine kendi içindedir. Leone filmlerindeki düello sahnelerini hatırlayalım, aynı samuraylar gibi birbirlerine karşı saygı duruşunda bulunup silahlarını son olarak çıkarırlar. Buradaki amaç, iyiyi ya da kötüyü yok etmek değil, bir anlamda bu gerçekliği kabul etmektir. Sanırım bu da westernlerden ayrılan en önemli özelliklerden biridir.

“Ben bir karamsarım. Amerikan Western’lerinde kahramanlar çirkin bir biçimde arka fonda ölürler. Benim filmlerimde önde ölürler. Hem de en güzel biçimde.” Sergio Leone

Yukarıdaki söz sanırım samuraylar ile spagetti westernin anti-kahramanları arasındaki bağı açıkça ifade ediyor. Samurayların onur ve mücadele düşkünlüklerinin, bu anti-kahramanlara nasıl bulaştığını ve birbirlerine karşı olan saygılarını ve düşmanın ölse bile ölürken asil ve bir o kadar yavaş ölüm sahneleri sergilediklerini gözlerimizin önüne getirebiliriz.

Western filmlerindeki at sırtındaki adamlar Kızılderililerle, soyguncularla, katillerle uğraşırken aynı zamanda temel amaç barbarlığa karşı savaş, uygarlığı yaymak, beyaz adamın gücünü ispatlamak üzerine kurulmuştur. (Sizce de western, Kızılderili katliamlarını haklı göstermek için yapılan bir tür gösteri değil midir?) Spagetti western türünde karakterler daha çok kendi içlerinde savaşırlar ancak yenildikleri şey çoğu zaman modernizmdir. Bunun en güzel örneği Leone’nin Bir Zamanlar Batıda filmi ve Sam Peckinpah’ın The Wild Bunch / Vahşi Belde (1969) ve The Ballad of Cable Hogue / Çöl Şeytanı (1970) filmleridir.

Spagetti Westernlerde -ki en önemlisi de budur bana göre- öne çıkan, filmlerde kullanılan şiddetin boyutudur. Spagetti Western kimine göre kullanılan şiddet dozunun aşırı ve kanın fazla kullanılması nedeniyle ismini hak etmiş, kimisine göre de yönetmenlerin daha çok İtalyan kökenli olmasından kaynaklı olarak bu şekilde anılmaya layık görülmüştür. Şiddeti nerdeyse bir tür eğlenceye dönüştüren tür bu açıdan birçok eleştiri almıştır ve günümüzde halen bunun uzantıları olarak film yapan yönetmenler bulunmaktadır. (Bkz: Quentin Tarantino). Şiddetin operası ismini verdiğimiz kavramın altını Ennio Morricone’nin bu filmlerin müziklerinde kullandığı geniş tabanlı arazilerin üzerine yerleştirdiği soprano solistlerle doldurabiliriz.

Once Upon A Time in the West (Bir Zamanlar Batıda)

Batıda Kan Var olarak da bilinen Once Upon A Time in the West / Bir Zamanlar Batıda, aslında Sergio Leone’nin yeni bir ‘trilogy’ serisinin ilk halkası. İyi, Kötü, Çirkin’den sonra bir daha western filmi yapmayacağını ifade eden Leone, Dolar Üçlemesinin dünya çapında başarı sağlamasından sonra, yapımcıların da ısrarı sayesinde bir western filmi daha çekecekti. Dolar üçlemesinde arka planda tutmuş olduğu ‘Amerikan Tarihi’ motifini bu sefer ön plana alarak yeni bir üçleme fikrini sabitleyerek ilk olarak, Once Upon A Time in the West / Bir Zamanlar Batıda (1968) filmini çekti. Üçlemenin ikinci halkası olan A Fistful of Dynamite / Bir Avuç Dinamit üç yıl sonra 1971’de geldi. Ve serinin son halkası olan Once Upon a Time in America / Bir Zamanlar Amerika uzun bir ara geçtikten sonra -13 yıl- 1984 yılında gösterime girerek üçlemeyi tamamlayan film oldu. Bir Zamanlar Batıda filminin senaryosunu üç büyük yönetmen; Dario Argento, Bernardo Bertolucci ve Sergio Leone yazmıştır.

Bir Zamanlar Batıda, bomboş ve çorak bir arazi ortasında kurulmuş tren istasyonu sekansıyla başlar. Bu tren istasyonunda bekleyen uzun, sarı pardösülü üç kovboy vardır. Gizemli ve ketum tavırları seyircinin bütün odağının bu kovboylar üzerine yoğunlaşmasını sağlar. Yaklaşık on dakika süren uzun plan-sekanslara sadece dış sesler eşlik eder. Ennio Morricone’nin fikriyle meydana getirilen sessiz istasyon ve dış sesler (bir değirmenin gıcırtılı pervanesi, telgraf makinesinin sesi, tahta gıcırtıları, sinek vızıltısı) adeta filmin bir parçası olarak karşımıza çıkar. Leone’nin yakın plan çekimleri sayesinde filmlerinde gördüğümüz her tip, her eşya, her imge bir ana karaktere dönüşmektedir aslında. Yönetmen, kullandığı yakın planlar sayesinde insanın yüzünü adeta coğrafya olarak belleyerek, bir harita gibi kullanmayı başarır. Ve Leone filmlerinde birçok karakterin akılda kalmasının nedeni budur. Bu filmin başında görünen kovboyların nerdeyse ana karakter olarak bellenmesi ve buna karşın pek fazla hareket etmemeleri çok ilginçtir. İstasyon sekansında, akılda kalan en önemli sahneler sanırım kovboylardan birinin (Jack Elam), uyumaya çalışırken kendisini rahatsız eden sineği tabancasıyla yakalaması, bir diğerinin (Woody Strood) şapkasına yavaş yavaş damlayan suyun sesi ve bu suyu içtiği sahnedir. Aslında bu sahneler onları aynı zamanda rahatsız eden bir gerçekliğin de imgeleridir; bu gerçekliği yırtacak olan şey ise trenin çıkardığı rahatsız edici sestir. Bu gizemli üç adamın istasyonda ne yaptığı aşikârdır. Başka gizemli bir adamı bekleyen bu adamların eylemleri sırasında da ekrandaki boşluğu, jenerikte oyuncu isimleri doldurur. Bu arada trenimiz istasyona yaklaşır ve adamlarımız bekledikleri kişinin gelmediğini görünce, gitmeye yeltenirler ve bu sefer başka bir ses onları durdurur. Bu ismi olmayan ve Armonika (Charles Bronson) adıyla bilinen gizemli bir kovboydur. Yanında taşıdığı armonikasıyla çaldığı gizemli parçayla birlikte geri dönen üç adam, ona karşı düello hazırlığına başlar. Daha önce bahsettiğimiz üzere, birbirlerine saygıda kusur etmeyen bu adamlar, birbirlerine karşı laf dokundurmadan da geri kalmazlar.

— Frank nerde?
— Frank bizi gönderdi.
— Bana at getirdiniz mi?
— Görünen o ki, bir at eksik getirmişiz
— Hayır. Fazladan iki tane getirmişsiniz.

Her üç kovboyu da öldüren Armonika, kendisi yaralanmadan da kurtulamaz. Ancak burada kovboyların ölürken, ölüm şekilleri çok önemlidir. Nerdeyse her şeyin tadını çıkarırcasına hareket etmeleri gibi ölümleri de yavaş yavaş olmuştur, buna istinaden yavaş ve tiyatral bir şekilde düşerler. Leone filmlerinde sık rastladığımız karelerden biri. Kendisinin de deyimiyle ön planda ölen karakter özelliğine sahiplerdir. Armonika aldığı yarayla bohçasını alır gider.

Filmimizin ana mekân olarak belirlediği üç mekân vardır, İlk mekân olarak; İrlandalı bir ailenin yaşadığı ve dönemin Amerikan kasabalarındaki evlerden oldukça farklı bir yapıya sahip bir konağı andıran bir eve gideriz. Burada yaşayan İrlandalı ailemizin reisi, oğluyla kuş avlayıp gurbetten gelecek eşine vereceği ziyafet ile sürpriz yapmayı tasarlamaktadır. Ancak bunun yanında kızıyla ilerde daha çok zengin olacaklarını ima ederek, ekmek dilimlerini daha büyük, hatta bir kapı kadar kesebileceğini söyler. Ancak her şey bu kadar basit değildir, çalıların arkasından çıkan gizemli bir çete babayı, kızını, oğullarını acımasızca katleder. Kamera arkadan yavaş yavaş gelerek yüzü gizlenmiş adamın yüzünü ayyuka çıkarır ve karşımıza Frank rolüyle bileceğimiz Henry Fonda çıkar. Henry Fonda’yı kötü bir adam rolünde görmek aslında ufak çapta bir şok yaratır, Daha önce John Ford’un Wyatt Earp uyarlaması olan My Darling Clementine / Kanun Harici (1946) ve 1943 yapımı William Wellman’ın yönettiği The Ox-Bow Incident / Ox-Bow Olayı gibi ünlü westernlerde iyi adam rollerine bürünmüş bir karakter için alışılmadık bir durum açıkçası.

Frank (Henry Fonda), çetesiyle birlikte bütün aileyi katletmiştir. Daha önce bahsettiğimiz üzere, Leone filmlerinde Beyaz Adamın düşmanı yine Beyaz Adamın kendisidir.

Filmimiz ikinci ana mekân olarak kasabaya gider ve burada göçmen ailemizin karşılamak için gelemediği, eski eş rolündeki Jill (Claudia Cardinale) -ne güzellik ama- ile tanışırız. Jill çaresiz bir şekilde karşılanmayı beklemesine rağmen onu karşılamak için aileden kimse gelmez. Bu arada yeri gelmişken ‘western türüne’ haksız bir şekilde yüklendiğimi fark ettim. Çünkü türün gerçek anlamda farklılaşmasını sağlayan yapıtlar da mevcuttur. Bu yapıtların en önemlilerden addedebileceğimiz, yönetmenliğini Nicholas Ray’in yaptığı 1954 yapımı Johnny Guitar filmidir. Neden bu şekilde laf arasında girdiğimi açıklamak gerekirse; her iki filmde önemli derecede ortak noktaların kullanılmasıdır. Western ve spagetti western türleri arasında farklı olduğu kadar ortak yanlar da mevcuttur. Her iki türde erkek hegemonyasının baskın olması ve kadın karakterleri ikinci plana itmesi en temel benzerliklerden biridir. Ancak her iki türde de istisna olarak kabul edebileceğimiz, nadir örnekler vardır. Western’de Johnny Guitar, Spagetti Western’de ise Bir Zamanlar Batıda en temel örneklerdir. Sergio Leone’nin ilk filmlerinde gördüğümüz kadın karakterler tipik Akdeniz sinemasındaki kadın karakterlerle özdeşleşmektedir. Bunlar kimi zaman azizeler, rahibeler ve fahişelerdir. (Jill’in de daha önce fahişe olarak çalıştığını öğreniriz) Ancak bu filmde kadın karakter nerdeyse ana karaktere dönüşüyor. Ve bütün olay örgüleri kendisi etrafında dönmeye başlıyor. Şahsi görüşüm, buradaki Jill karakterinin kadın olması ve filmin de Amerika’nın kuruluş hikâyesini barındırması imgesel olarak ‘özgürlük anıtı’nı çağrıştırıyor.

Jill istasyona girer ve kamera onu izlemeye alır. Jill’in istasyondan çıktıktan sonra kameranın usulca yukarı çıkarak bir bütün olarak verdiği kasaba görüntüsü belki de filmin en can alıcı noktalarından biridir. Görünürde sıradan bir western kasabası gözükmesine rağmen, etrafta uçuşan toz ve tahta evlerin dışında seyirci olarak Amerika’nın gerçek anlamda kuruluşuna da tanıklık ederiz. Çünkü sahneyi dikkatli incelediğimizde tam anlamıyla kurulmuş bir kasaba görmekten çok, kurulmakta olan bir kasaba görürüz.

Jill kendisini kimse gelip almadığı için bir at arabasıyla eski ailesinin kaldığı yere, kocasının da verdiği isimle ‘’sweetwater’’a (tatlı su) doğru yol alır. At arabacısının geçerken notaların tekrardan yükseldiğini duyarız ve bir anda karşımıza John Ford filmlerinde gördüğümüz ve karşımıza, western türüyle adeta bütünleşen Monument Valley (Anıt Vadisi) çıkar. Leone dolar üçlemesini çekerken daha çok İtalya’daki Cinecitta stüdyolarından yararlanırken, bu filmde Amerika ve İspanya’daki Almeria film stüdyolarından yararlanmıştır. Bu arada vadiden çıkarken tren raylarının yeni inşa edildiğine tanıklık eder Jill. At arabacısının replikleri de uyumsuz bir şekilde eşlik eder sahnelere. İlk olarak ‘’Hangi kaçık çölün ortasındaki yere sweetwater ismini koyar.’’ der, ardından ray yapımının ortasından geçerken ‘İşte geldiler. O lanet raylarıyla buraya bile geldiler.’ diyerek rahatsızlığını ifade eder. At arabacısı aslında dönemin toplum yapısını yansıtan önemli bir karakterdir. Çünkü bilinçsizdir ve ona göre değişim sadece bozmaktan ileri gelir. Ve birçok şeyin farkında değildir. Belkide haklıdır da?

Trenler, sinema tarihinin en çok kullanılan ulaşım araçlarından biridir. Sinema tarihinin de bir tren sahnesiyle başladığını unutmamak gerekir. Ancak ‘tren’ imgesi ülkeye, kültüre, tarihe hatta yönetmenine göre değişen anlamlara sahiptir. Hitchcock sinemasında psikanalitik anlamlar yüklenirken, Rus sinemasında politik elementlerin bir sembolü haline gelmiştir. Amerikan sinemasında ise daha çok değişimi ve uygarlığı sembolize etmektedir trenler. Bu filmde de yayılmacı bir politikanın, modernitenin gelişinin simgesidir. Ayrıca ‘demir at’ olarak anılan tren imgesi at arabacısının korktuğu değişimin çok yakın olduğunun göstergesidir. Çünkü çok yakın bir tarihte ‘cowboy’lar tarihe karışacak, onların atları yerine ‘demir atlar’’ kullanılmaya başlayacaktır. İşte burada Leone’yi türün mezar kazıcısı olarak (olumlu bir şekilde) kabul edebiliriz. Böylece bir çağın sona erişine tanıklık ederiz. At arabacısının ray inşaatında çalışanlara bakarak ‘’yine bize yetiştiler’’ demesi aslında cowboyların bundan kaçışına (kaçamayışına) delalettir.

At arabası kısa bir mola verir. Jill aşağı iner ve barın sahibine New Orleans’ten geldiğini söyler, yani doğudan. Gelişim de aynı şekilde doğudan batıya doğru ilerlemiyor mu? Rayların inşaatı da aynı şekilde doğudan batıya doğru ilerlemektedir. Barın dışından gelen silah sesleri kesildikten sonra içeriye elleri kelepçeli bir suçlu girer. Kelepçelerinden kurtulmaya çalışırken istasyonda duyulan gizemli armonikanın sesi barda duyulmaya başlar ve suçlu -Cheyene (Jason Rabords)- Armonika’nın silahını alarak kelepçelerden kurtulur. Cheyene’nin adamları bu esnada bara girerler ve daha önce Armonika’nın istasyonda öldürmüş olduğu üç kovboyla aynı kıyafeti giymiş vaziyette dururlar. Ve filmin başlangıcından kırk dakika sonra Armonika konuşmaya başlar, Cheyene’nin adamları gibi çaputları giyinen adamlardan söz eder. Üç çaput içinde üç adam, her adamın içinde üç kurşun olduğunu söyler. Cheyene de buna karşılık bu çaputları giymeye cesaret edebilecek kimsenin olmadığını söyleyerek oradan uzaklaşır. Bütün bu konuşmalara tanıklık eden Jill, kocasının evine doğru yola koyulur ve dehşetengiz bir manzarayla karşılaşır. Bütün aile ölmüştür ve bunları yapan kişiler giderken artlarında imza niteliği taşıyan bir kumaş parçası bırakmışlardır. Bu kumaş parçası, Cheyene’nin adamlarının üzerindeki çaputun kumaşıdır. Kurt, kuzunun kılığına girmiştir bir nevi.

Jill, arabacının ısrarlarına rağmen burada kalmayı tercih eder ve eve girer girmez bir şeyleri aramaya koyulur; ancak ne aradığını bilemeyiz. Burada Leone’nin Bir Zamanlar Amerika filminden benzer bir sahne görürüz. Filmde hatırlayacağımız üzere Robert de Niro yatakta uzanırken kamera yukarıdan çekim yapar ve De Niro ile kamera arasında bir tül vardır. Aynı şekilde Jill yatağa uzanmış şekilde uzanırken yukarıdan çekim yapan kameraya bakar ve tül yine kamera ile karakter arasına girer. Jill aradığı şeyi bulamayınca gitmeye karar verir ancak beklemediği bir misafirle karşılaşır, bu Cheyene’dir. Cheyene ona herkesi öldürebileceğini ama asla bir çocuk öldürmeyeceğini, bunun bir rahip öldürmeyle eş değer olduğunu söyler. Bu da o dönemdeki anti-kahramanlarımızın temel prensiplere sahip olduğunu gösterir; ancak uygarlık o kadar temel prensiplere sahip değildir.

Üçüncü mekânımız bir trenin içerisidir. Kameramız yakın bir plan ile bu trenin küçük modelini gösterir ve trenin içinde yaşayan ‘baron’un isminin trenin üzerinde yazılmış olduğunu görürüz. Bu isim Morton’dur (Gabriele Farzetti). Morton, yürüme engelli zengin bir burjuvadır ve bir trenin içerisinde yaşamını sürdürmektedir. (Aslında Morton medeniyetin temsilcisidir ve sakat bir şekilde yürümektedir. Medeniyet sadece tek dişi kalmış değil, aynı zamanda ağır aksak bir şekilde yürüyen bir canavardır.) Frank ile Morton’ın aralarında şöyle bir diyalog yaşanır.

— Hepsini öldürmek zorunda mıydın? Ben sadece korkut demiştim.
— İnsanlar ölürken çok iyi korkuyorlar.

Morton gücü elinde tutan, oldukça zengin bir şahsiyettir. Ne istediğinin farkına filmin sonuna kadar varamayız; ancak bildiğimiz bir şey varsa, istediği şey oldukça büyük bir şey olsa gerek. Morton’ın yaşadığı tren odasının dizaynı önemlidir. Viktoryen bir şekilde döşenmiş tren odası, adeta bastırılmış duyguların sığınağı haline geliyor; tıpkı daha önce Psycho filminde alıntıladığımız gibi. Böylesine döşenmiş bir mekân filmde oldukça sıra dışı bir yerde durmaktadır. Özellikle daha önce bahsettiğimiz Johnny Guitar filmindeki bir kayanın yanına yerleştirilmiş ve ‘gothic’ bir mimariyle bezenmiş ‘saloon’la oldukça örtüşmektedir. Morton bütün duygularını böylesine bir mekânda sıkıştırmıştır, hatta bütün arzusu ‘’Atlantik kıyılarını’’ görmektir; bu yüzden kaldığı odada bir okyanus tablosu yer almaktadır. Morton’ın ‘rosebud’ı’ okyanusa ulaşmaktır. Leone de aslında az muzır değildir. Seyircisini aldatmayı seven bir yönetmendir. Karakterlerin birbirlerine karşı laf ebelikleri, kamerayı saklaması ve sahnenin sonuna göre final düzeyinde noktalar koyması çok önemlidir. Üçüncü mekânımıza girişte biz sadece odanın içerisindeyizdir. Ve bu odanın dayalı döşeli haline aldanıp bunun bir evin içerisi olduğunu sanırız, ancak oda yavaş yavaş hareket etmeye başlayıp trenin düdük sesini duyunca aslında buranın bir trenin kompartımanlarından biri olduğunu anlarız.

Frank, aslında gücün bir uzantısı konumundadır, Morton ise bu gücü elinde tutmaktadır, ancak her iki karakter arasında büyük bir uçurum söz konusudur. Morton’ın istediği tek şey kalıcı bir mirastır ve bu yüzden İrlandalı göçmenin bulunduğu yeri kendisinin olması için arzular, ancak Frank’in istediği şey sadece daha zengin olmaktır. Ancak Morton’ın hedefine ulaşmasını engelleyen bir durum peyda olur. Jill, konakta yaşamaya karar verir, aslında hem Cheyene hem de Armonika onun koruyuculuğunu üstlenerek, onun her şey meydana çıkıncaya kadar konakta kalmasını arzularlar. Ve Jill böylece bu plana bağlı kalarak, konakta yaşayarak Frank ile bir antlaşma sağlamaya çalışır. Kadın karakterimiz böylece filmdeki temel erkek karakterlerin (iyi-kötü-çirkin) tam merkezinde durur.

Böylece birlikte Frank’i tuzağa düşürmeyi gizlice planlayan Jill ile Armonika’nın gizemi de çözülmeye başlar. Frank ile karşılaştığı anda bulanık bir görüntüyle verilen ve nerdeyse filmin sonuna kadar devam eden sahne Armonika’nın kafasında önemli bir yer iştigal etmektedir. Frank’e yakalanan Armonika, trende alıkoyulur ve Frank, Jill ile anlaşmak için trenden ayrılır. Bu ayrılma esnasında aynı sahnede tren bir yandan hareket ederken, diğer yandan Frank ve adamları atlarıyla yolu kat etmeye başlarlar. Oldukça ilginç bir sahne, demir ata karşı gerçek atlar!

Bu esnada İrlandalı göçmenimizin ölmeden önce sipariş etmiş olduğu tahtalar, çiviler, katranlar gelir. Jill, daha önce gördüğü ancak farkına varmadığı her şeyi anlar. İrlandalı göçmenimizin amacı bir istasyon ve onun etrafında şekillenecek bir kasaba kurmaktı. (Bir anlamda Amerika’nın prototipi) Her şeyin ayyuka çıkmasıyla üzerine kavga edilen toprağın değeri de ve herkesin bunu neden istediği de şekillenir. Böylece arzu edilen şey bir kadın nesnesinden (biz ona özgürlük anıtı demiştik), mülkiyet nesnesine dönüşür; başka bir deyişle kadın nesnesi üzerinden mülke sahip olma arzusuna dönüşür. Ancak bu topraklara sahip olmanın bir koşulu vardır, demiryolu inşaatı bu boş alana varmadan önce kasabanın inşaatı tamamlanmış olacak. Böylece amerikan rüyasının kuruluşuna tanıklık ederiz. Eline çekiç çivi alan Armonika ve Cheyene ise elleriyle buna katkı da bulunurlar, yenileceklerini bile bile.

Morton bu arada Frank tarafından tartaklanır ve gücü artık zapt edememektedir. Bu yüzden Frank’in adamlarını tıpkı Frank’i satın aldığı gibi satın alır. Frank’in adamları, Frank’i bulup öldürmek için yola çıkar. Ancak Frank bu durumdan Armonika’nın da yardımıyla kurtulur. Jill ile aralarındaki konuşmalara yer verirsek bulmacamızın büyük bir kısmının çözüldüğünü de görmüş oluruz.

— Ama ölenler Frank’in adamlarıydı. Ve onu öldürmeye çalıştılar.
— Daha iyi ödeyen birini buldular.
— Ve sen! Sen onun hayatını kurtardın.
— Hayır. Öldürmelerine izin vermedim. Aynı şey değil.

Bu diyalogdan Armonika’nın, Frank’i kendi için istediğini anlarız. Bu esnada Frank Morton’ın trenine, yaptığı hareketin hesabını sormak için gider ancak bulduğu tek şey bütün adamlarının cesetleri ve Morton’ın yaralı bir şekilde bir su birikintisinin yanına uzanmış olduğunu görür. Morton yaşamı boyunca hayalini kurduğu okyanusun hayali içerisinde, küçük ve kirli bir su birikintisi içinde yavaş bir şekilde ölür. Ve doğal olarak kulağına çalınan okyanus dalgalarının sesi de bu sahneye eklenir. Bütün bu katliamın sorumlusu Cheyene’dir ve bu operasyondan sonra yaralanan Cheyene, yarasını saklayıp Jill’in yanına gelerek son düello sahnesi için hazır bulunur. Filmimiz boyunca bulanık olarak çakılan sahne tamamlanır ve Armonika’nın üzerindeki gizem bulutları dağılır.

Once Upon A Time In The West

Frank yıllar önce Armonika’nın abisini öldürmüştür ve Armonika bunun intikamını almak için Frank ile düello yapar.

Son olarak film boyunca çaldığı mızıka o ölüm anından kalan tek yadigârdır. Ve tıpkı Frank’in geçmişte kahramanımızın ağzına tıkıştırdığı gibi, Armonika da mızıkayı Frank’in ağzına tıkıştırır.

Cheyene ile Armonika atlarına binerek uzaklaşmaya başlamadan Cheyene atın üzerinden düşerek yere yığılır ve duygusal cowboyumuz onun ölüsüne saygıda kusur etmeyerek ölürken yanından uzaklaşır. Ve geriye sinema tarihine kazınmış büyük bir yapıt kalır.

Ennio Moricone ve Sergio Leone işbirliğinin yanı sıra –filmde her karakter için ayrı bir beste vardır ve sadece 4 tane eser yapmıştır Morricone– görüntü yönetmeni Tonino Delli Colli’yi anmadan olmaz. Umarım daha geniş içerikli bir Leone dosyasıyla bu perde arkasındaki kahramanları daha ayrıntılı bir şekilde inceleriz.

Yazan: Kusagami

Kaynaklar:
Geoffrey Nowell Smith, Dünya Sinema Tarihi, Kabalcı Yayınevi
Once Upon Time in the West, DVD Commentary

The Tall Men ve Clark Gable Üzerine

8 Haziran 2009 Yazan:  
Kategori: Klasik Filmler, Manşet, Sanat, Sinema

The Tall Men

Nella Turner: Sen hiç âşık oldun mu?
Ben Allison: Sanırım oluyorum…

The Tall MenGangster filmlerinden hafif komedi ve serüven filmlerine, western filmlerinden sert film noir’lara dek birçok türde ürün vermiş janr sinemasının usta ismi Raoul Walsh’ı izlemek apayrı bir keyif. 1955 yapımı sinemaskop western filmi The Tall Men de (Dev Adam) böyle keyifli bir film; fakat pek bilinmeyen, ustanın diğer filmleri arasında kıyıda köşede kalmış diyebileceğimiz filmlerinden.

 

The Tall Men’de karlarla çevrili sert dağları aşarken Nella Turner (Jane Russell canlandırıyor) ile karşılaşan Ben Allison rolünde Clark Gable’ı görüyoruz. Ve handiyse bu filmlerin olmazsa olmazı diyebileceğimiz bir rakibi izliyoruz: Nathan Stark rolünde Robert Ryan’ı. Zorlu doğa mücadelesinin akabinde üçlüyü Amerikan çöllerinde, sözümona western motifleri içerisinde, ölümcül kanun kaçakları, olası bir Kızılderili tehlikesi ve iç rekabet sarmalında buluyoruz. Bütün zor doğa şartları, ölümün kimi kez yokladığı bu insanları birbirlerine yaklaştıracaktır. Doğaya karşı verilen amansız mücadele aynı zamanda mezkûr üçlü arasındaki rekabete karşılık gelecek ve Clark’ı ne Kızılderililer, ne hapishane kaçakları ne de zor doğa şartları durduramayacaktır.

 

The Tall Men

 

The Tall Men

Evet, Clark’ı yine o hiç de yabancı olmadığımız serüvenci kompozisyonlarından birini omuzlamış olarak görüyoruz. Filmde Nathan’ın talimatları doğrultusunda Nella’yı giydiren modacı kadının Gable hakkında söyledikleri salt The Tall Men’deki Clark’ı değil, hiç abartısız, beyaz perdedeki Clark efsanesini özetler nitelikte bir argüman olarak karşımızda beliriyor. Şu:

 

 

- O sadece sever ve savaşır. Başka hiçbir şeye vakti yoktur.

 

 

Centilmen, nazik, kararlı, güçlü, korkusuz, çapkın serüvenci Clark…

 

Hikâyenin henüz başında Nella’nın “Bu uzun bir yolculuktu. Lütfen botlarımı çıkarır mısın?” yollu ricasına Clark hemen olumlu yanıt veriyor. Dahası, kadının ayaklarını da ısıtıyor :) Evet, sözgelimi, aynı eylemi Bogi’nin (Humphrey Bogart) yaptığını göremezsiniz. Clark öyle bir centilmen…

The Tall Men

 

The Tall Men

Clark, rakibi Nathan’a şöyle diyor:

 

 

- Büyük hayallerin büyük paraya ihtiyacı var. Nella sana öğretir. Benim küçük hayallerim var.

 

 

Burada Clark’ın Nathan ve Nella’dan farkı da iyice çizilmiş oluyor. Nathan, Clark’a göre zengin bir beyefendidir esasen. Onun mutlak rakibidir. Her şeye sahip olmaya alışmıştır. Kaybetmeye yabancı bir tip… Ortak yönleri ise kararlılıkları (ki bu da bir yere kadar) ve Nella’ya olan zaaflarıdır. Aşk ve romantizm oyunlarında Nathan daha ısrarcı iken, Clark hep bir adım geriden takip ediyor. Kendisinin Nella’ya yaklaşıtığı kadar onun da kendisine yaklaşması gerektiğini biliyor olmalı! Şu eski erkek taktiği… Elbette bu taktik bir erkeği daha gizemli kıldığı gibi bir beyaz perde efsanesi olarak Clark’ın vazgeçilmezliğini de iyice vurguluyor.

The Tall Men

 

Nathan, Nella’ya bir hayli “edebi” asılıyor:

 

 

- Gökkuşağı sen nerede istersen orada olabilir. Kar fırtınasının içinde bile

 

 

The Tall Men

 

The Tall Men

Bu romantik sözler Nella’yı bir dereceye kadar etkiliyor belki ama Clark’ın gizemi, Nathan’a nazaran daha güçlü ve cesur oluşu etki alanını çokça daraltıyor. Yine de Nathan’ın sözleri, güzel bir kadının sağaltıcı “aura”sını çok yerinde ifade ediyor.

The Tall Men

 

Dobra ve aksi Nella, erkeklerin yönettiği, kuralları kendilerinin belirlediği sert erkeklerin dünyasında, güzelliği ve asiliği sayesinde ayakta kalıyor; ama daha çok arzu nesnesi olmasından… Sahip olunmak istenen kadın olmasından…

The Tall Men

 

Büyük hayvan sürüsü ile birlikte Amerikan arazilerini kat eden kalabalıktan biri, Nella için şöyle diyor: –ki bu sahnede Clark da var–

 

 

- Bayanın burada olması bence uğursuzluk getirecek…

 

 

Hazırcevap Nella hemen yanıtlıyor:

 

 

- Siz iki salak kovboyculuğunuza devam etsenize!

 

 

Evet, kimi kez gülümsememize neden olan bir kadın… :)

The Tall Men

 

Öykünün giderek (ikinci paragrafta çıtlattığım gibi) Nella ve Clark için kurulmuş devasa bir dekor olduğunu anlamakta gecikmiyoruz. Geniş western peyzajı, renkli görüntüler, kimi kez doruğa çıkan tehlikeden mütevellit gerilim, ikili arasındaki aşk ve sevgi sınavının nabzını ölçmek için bir arka plan olarak beliriyor. Neredeyse bütün öykü boyunca Clark’a naz yapan ve fakat alttan alta ilgisini de üst seviyede tutmaya çalışan; yanı sıra Nathan ile de vakit geçirmeyi ihmal etmeyen Nella bunda başarılı da oluyor. Peki, bu aşk sınavının kazananı kim?

 

The Tall Men

 

Gable mı, Ryan mı?

 

Sanırım cevabı biliyorsunuz :)

 

Hakan Bilge 

hakanbilge@sanatlog.com 

Seven Samurai / Yedi Samuray (1954, Akira Kurosawa)

13 Mart 2009 Yazan:  
Kategori: Klasik Filmler, Manşet, Sanat, Sinema

Eastern sineması yüz küsur yıllık sinema tarihi boyunca bir zaman dilimine yerleştirilecekse bu 1950–1965 yılları arasında olmalıdır bana göre. Akira Kurosawa’nın John Ford ve Amerikan westerni hayranlığını bilmeyen yoktur. Western’in etkilerini ve formüllerini, Japon kültürüyle harmanlayarak bu türün doğmasına hatta gelişmesine de katkıda bulunmuştur Kurosawa. Doğal koşullar göz önünde bulundurulduğu zaman, rüzgâr yerini yağmura, toz yerini çamura, silahlar yerini kılıçlara (katana-wakizashi) bırakır. Bu nedenle kendi ülkesinde pek anlaşılamamıştır Kurosawa. John Ford westernlerinden etkilenmesine rağmen, kendine özgü sineması ve kamerasıyla tekrardan westernlere ilham vererek bu türün biraz daha yaşamasına katkıda bulunmuştur. Westernlerin 1940–1955 yılları arasındaki gelişimi, 1950–1965 yılları arasındaki eastern sinemasının gelişimi ve son olarak western’in kılık değiştirip spagetti westerne dönüşerek tekâmüle eriştiği 1965–1975 yılları arası şeklinde bir kronolojik ayırmaya kalkışsak sanırım yanlış olmayacaktır.

Yedi rakamının uğuruyla mı yoksa gerçekten diğer kültür, din veya coğrafyalarla ilintili bir sembol, bir imge olduğu için mi bu kadar kullanılıyor bu sayı araştırmak gerek. İmparator lakaplı ve geleneksel Japon sineması ile batı estetiğini harmanlayan büyük yönetmen Akira Kurosawa imzasını taşıyan Seven Samurai (Yedi Samuray) 1954 yapımı. Samuray denince akla gelen ilk filmdir dersek yanlış olmaz sanırım.

Filmimiz 16. yüzyılda, Japonya’nın bilinmedik bir yerinde, bilinmedik bir köyünde, tanrının ve devletin unutmuş olduğu bir köyde geçiyor. Dönemin Japonya’sında yaşayan halkın derebeylerin yönetiminde ve zalimliğin pençesinde yaşamlarını, geleneklerini ve çaresizliğini anlatır yönetmen. Adalet ve mülkiyet kavramlarına da yer veren bu başyapıt, her sahnesinde Kurosawa’nın diğer filmlerinde gördüğümüz hümanizmanın anlatıldığı bir mihenk taşı niteliğinde görsel bir şölen sunuyor bizlere. Filmin geçtiği dönem bize 16. yüzyıl Japonya’sından bir kesit sunuyor ve bakıldığı zaman her yerde bir karmaşanın ve kaosun hüküm sürdüğü bir yeryüzü cehennemini andırıyor.

Dünyanın bihaber bu dikta sisteminden döndüğü, buna mukabil aynı şekilde köylülerin de dünyadan bihaber ve korunaksız yaşadığı düşünüldüğü zaman, otorite boşluğunu dolduran ya da bundan faydalanan çetelerin, haramilerin oluşumunu yansıtmaktadır. Buradaki çetelerin amacı asla bir yönetime karşı başkaldırış ya da isyan değil, sadece sefalet içerisinde yaşayan köylülerin yıllık hasattan elde ettikleri ürünleri ele geçirmek, en güzel kızlarını almak vs. şeklinde kendi aralarında oluşturulan sistemden payını alma düşüncesi yatmaktadır.

Köylüler çaresizdir, ellerinde ne var ne yoksa çetelere vermektedirler; onlar tanrı tarafından unutulmuşluğun bir nevi abidesi konumundadırlar. Ve onlar için bazı şeyleri sorgulamanın vakti gelip geçmiştir aslında. Bu yaşam batağı içerisinde bu şekilde yaşamalarına neden olan kimdir? Nerededir? Ve bu şekilde sorguladıkları yaşamı köyde yaşayan yaşlı ulu bilgeye sorarlar. Ve sonunda bu işe bir çözüm getirmek amacıyla bir olup kendilerini bu beladan kurtarmak için yedi samuray bulmaları kanaatine varırlar. İşin iç yüzüne bakıldığı zaman, bana göre Kurosowa’nın Japon halkına, Japon milletine verdiği bu mesajı almamak elde değil, ki bunu Ran (1985, Kaos) filminde de kralın çocukları için söyledikleriyle pekiştirmek mümkündür.

Dört köylü kendilerini bu beladan kurtarmak amacıyla ellerinde kalmış son pirinç mahsulüyle birlikte yola koyulur. Köylüler erdem ve kahramanlığın el üstünde tutulduğu, saygı ve sevginin her şeyden önce geldiği; şeref, cesaret ve kahramanlığın düzen sardığı şehre gelirler ve karşılarına kendi köylerini kurtarmak için samuraylar sıralanır. Ne var ki bahsedilen erdemlerin sadece balon vazifesi gördüğü bir şehre geldiklerini samuraylarla tanıştıkları zaman anlarlar. Ve tabii ki bu kadar samuray içerisinde kendi kaderlerini değiştirecek insanı bulmak daha da zorlaşacaktır. Bu da aynı otorite boşluğunun şehirlerde de mevcut olduğunun bir göstergesidir. Çünkü samuray kelimesi, “bir koruma vazifesi üstlenen insan”, “o vasfı kendisinde gören savaşçı insan” anlamı taşır; şehirde başıboş ve kılıcını kiralama peşinde koşan birçok samuray görmemizin nedeni de budur.

Asıl hikâye bundan sonra başlar. Köylüler istedikleri samurayları her ne kadar zor aşamalardan geçse de bulmuşlardır. Hasat mevsimine çok az bir zaman kalmıştır ve bir elekten geçirilircesine seçilen kahraman samuraylarımız köylülerle birlikte yola çıkar. Gerçekten “samuraylığın” bilincinde olan ve gerekeni yapmak için yola çıkan samuraylarımızın hem kendilerini hem de köylüleri savaşa hazırlamak için pek az zamanları kalmıştır. Yine aynı şekilde, herkesin dediğini yerine bir emir gibi getiren ve bugüne kadar koyun gibi güdülen köylüler, yine aynı şekilde yedi samurayın dediklerine ve diktelerine karşı gelmeden itaat edeceklerdir.

“Denize düşen yılana sarılır.”

Köylüler ilk başlarda samuraylara güvenmemektedir. Onların, iktidar boşluğundan yararlanarak köylülere zarar veren, kızlarına göz diken, neredeyse haramilerle eş değer olduklarını, geçmişteki yaşantılarından bilmektedirler. Bir samurayın köyde, eski samuraylardan kalma bir zırh bulması ve bu meta üzerinden köylülerle alay edilmesi, bir başka samuray olan Kikuchiyo’yu (Toshiro Mifune) rahatsız eder. Ve diğer samuraylara çektiği nutuk görülmeye değer bir sahnedir.

dinleyin!
çiftçiler…
cimri, üçkâğıtçı, sulu göz,
kaba, aptal ve haindirler!
lanet olsun!
işte onlar bu!
ama onları bu hale kim getirdi?
sizler! sizin gibi samuraylar!
köylerini yaktınız!
çiftliklerini yıktınız!
yiyeceklerini çaldınız!
hepsini köle gibi çalıştırdınız!
kadınlarını ellerinden aldınız!
ve karşı koymaya kalkarlarsa onları öldürdünüz!
peki ya çiftçiler ne yapacaktı?
lanet olsun… lanet olsun…
(ağlayarak dışarı çıkar)

Evet, yukarıdaki sahne aslında yine aynı şekilde samuray düzeni hakkında da bilgi vermektedir bizlere. Çünkü bağlı bulunan kast sisteminde köylülerin hiçbir hakkı ya da samuray olma lüksleri yoktur. Samuraylık doğuştan kazanılmış bir yetenektir ve babadan oğula geçer. Kurosawa bir nevi bu zihniyeti de eleştirmiştir ve bu açıdan salt bir samuray filmi çekmediğini göstermiştir. —Masaki Kobayashi’nin Seppuku (1962, Harakiri) ile Samurai Rebellion (1967, Samuray İsyanı) filmlerini hatırlayalım.— Onlar her zaman sömürülen, hor görülen insanlardır. Lakin bu duygulu sahnenin ardından samurayların lideri olan Kambei Shimada (Takashi Shimura), Kikuchiyo’ya dönüp şöyle sorar:

Sen de bir çiftçinin oğlusun değil mi?

Diğer köylerde yaşayan insanları örnek almayıp bir başkaldırı, bir isyan başlatmaya hazırlanan bu ezilenlerin savaşı, kendisinden sonraki nesillere de örnek teşkil edip diğer köylerin de zalimlere karşı savaşmalarını sağlamada bir kıvılcım niteliği taşımaktadır. Ve tabii ister istemez bu benim aklıma “kurtuluş savaşı”nı getirmiştir. Aslında olayın (Kurosawa’nın bakış açısının) ne kadar evrensel olduğunu bu şekilde görmek mümkündür; çünkü anlatılan şey yine evrensel değerde bir toplumsal savaş, bir birlik olma savaşıdır. Köylüler için bu “pirinçlerini vermeme savaşı”, özgürlük mücadelesine dönüşecektir.

Filmdeki savaş sahnelerinin çoğunda kullanılan çoklu kamera yönetimi günümüzdeki birçok aksiyon filminde de kullanılmıştır… Ve yine bilindiği gibi yönetmenin yağmuru sevmesi, etrafın çamurla bulanması, atların çekimi ve birçok savaş sahnesi bu epik destanın daha da yücelmesine katkı sağlamıştır.

Yazan: Kusagami