Issız Adam’da Issızlığın Niteliği Üzerine

Başı öne eğik, yaşadıkları beyninde bir uğultu şeklinde sıralanıyor, sokağa doğru sessizce süzülüyor. Gittiği yön içindeki acelecilik ve sancıyla çelişiyor; tıpkı aldığı komutları bir mekanik arızadan dolayı yerine getiremeyen robot gibi, beyin ve yürekteki uyumsuzluğun çelişkisi adımlarına yansıyor. Varlığı ve yokluğu belli belirsiz bir duyguyu ve bulanıklığı yaşatmak istercesine gidiyor, geliyor, sonra aynı yöne tekrar dönüyor; bir yangın yerinde yüreği ateşlerde, kendi dışarıda acılı bir annenin her defasında uzaklaştırılıp tekrar kendini ateşlere atması gibi…

Alper (Cemal Hünal) ve Ada (Melis Birkan) her ikisi de aşk ve yaşam biçimi üzerine farklı gerçeklikle ilşkilendirilebilecek karakterlerdir. Kent yaşamı üzerine kurgulanmış ve bu yaşamda herkesin kendi payına düşeni aldığı bir anlatı diyemeyeceğim. Paylaşmak her şeyden önce adil olması gereken, insancıl birlikteliğe işaret eder. Filmimizde paylaşılanın ne olduğu ve izleyiciyi bu kadar etkileyen kurgunun ve dilin (hatta sinema büyüsünden sıyrılarak insanların öykündüğü durum) üzerinde durmak istiyorum. Filmin konusu üzerine biraz eğildiğimizde ortaya çıkan kahramanımızın çarpık yaşantısı, düzene sokamadığı duyguları; ilişkilerindeki yer yer sapkınlık derecesine varan gel-gitler; hepsi çağımızın insan üzerine düşmüş ağır gölgesidir.

Alper

Ada bir bakıma Alper tarafından kullanılmaya çalışılan bir denek rolündedir. Bir karşıtlığın sunumu gibi algılanabilir. Bir tarafta olanca saflığıyla başlangıçta sevmekten ve aşktan korkan; ama kendince büyülü dünyayı, aşkı keşfettiğini sanarak karşı tarafın akış yönüne teslim ettiği duyguları… İlişkiler yumağı izlence süresince insanda hem tiksinti hem de acıma dürtüsünü birçok kez harekete geçiriyor. Modern zamanlarda gerek edebiyat gerekse sinema ve sanatın birçok dalı tarafından sıkça işlenen kimlik karmaşası ve kent yaşamının çarpıklığının insan ruhu üzerindeki yansımaları derin bir izlek oluşturuyor. Ömer Kavur’un Yusuf Atılgan’ın aynı adlı romanından uyarladığı Anayurt Oteli (1987) filmdeki isimli hastalıklı karakterle yukarıda bahsettiğim çelişkili kimlik bir yönüyle uyuşmakta.

Yönetmenimizin (Çağan Irmak) filmin asıl yükünü son sahnelere bindirmesi ve birçok kişiyi duygu yüklü sahnelerle baş başa bırakarak ve gözyaşlarıyla mendili yine klasik biçimde buluşturması, Alper kahramanımızıa realite açısından hiç de hak etmediği bir üne kavuşturmuştur. Asıl sorgulanması gereken noktanın bu olduğu kanısındayım. Neden izleyici birden film boyunca yaşananları bir kenara atarak kendini bırakır? Hak edip etmediğini düşünmez ve kavuşamadıkları için üzülürüz. Yoksa üzüldüğümüz orada baskın olmayan Ada’nın düştüğü durum mudur acaba? Tutulan safta ortada modern bir aşk öyküsünün dramı olarak mı algılanmıştır izleyici tarafından? Yazının giriş paragrafında yapılan betimleme, aslında izleyici kitlesinin film sonundaki genel ruh halidir. Buradan da neyi ve nasıl izlediğimiz sorunsalı ortaya çıkıyor. Elbette ki insanların beğenisi ve nelere karşı tepki göstereceği farklıdır; ama beğeni ve etkileşim de yetişme tarzı ve kültürle alakalıdır. Yıllarca sinemamızda geniş izleyici kitlesine sunulan ve beğenilen filmler, arabesk bir çığırtkanlık ve yoğun bir duygu istismarı kimliğiyle öne çıktılar. (Sanatının doruk noktasına çıkmış ve belli başlı filmlerimizi de ayrı tutuyorum tabii ki.) İnsanın beğenisini sorgulamak haklı mıdır bu da ayrı bir soru; ama üretkenlik güdülen amaçsa tabii ki sorgulanabilir.

Ada

Yine Babam ve Oğlum (2005) filmini izleyenlerin gönlünde taht kuran sahneler duygu yüklü bölümlerdir. Demek istediğim sinemamızda işin içine biraz duygu yoğunluğu, biraz da aşk soslandığı zaman oluyor mu bu işler? İzleyici oranı kriter ise oluyor demek ki… Issız adam filminde de bu bakış açısından yer yer bölümler olduğunu da belirtmek isterim.

Her şeye rağmen film, “aslolan aşktır” felsefesini sağlam bir örgü ve müzikle süsleyerek ruhlarımıza “ıssız adam” motifini yüklemiş ve birçok izleyiciyi etkisi altına almıştır.

Yazan:

Aşk ve Sevginin Filmi: Selvi Boylum Al Yazmalım

10 Mart 2009 Yazan: admin  
Kategori: Klasik Filmler, Manşet, Sanat, Sinema, Yeşilçam Klasikleri

İçmonolog ve Diyaloglardan Çağrışımlarla…

“Sevgi neydi? Sevgi insan eliydi, sevgi iyilikti, sevgi emekti.” (Asya)

Asya’nın (Türkan Şoray) tiradı, İlyas’ın (Kadir İnanır) vefasızlığına direkt bir yanıttır burada. Şiir gibi kulaklarda çınlayan bu içmonolog; seyirciye dönüktür, seyirciden yorum bekler.

Sevgiyi emek gibi kutsal bir sözcükle ilişkilendiren bu naif bakış açısı, dolaylı yoldan maddi yaşam pratiklerine de vurgu yapar. İlyas, Asya’yı, beraberinde de Samet’i -yani oğlunu- terk etmiştir. Asya’yı -savunmasız bir kadını- “yarım” bırakmıştır. Ondan “sevgi”sini çekince Asya’nın kolu kanadı kırılmıştır. “Yarım” kalan Asya; Cemşid’e (Ahmet Mekin) sığınmış, “bütünlüğe” ulaşmaya çabalamaktadır. İlyas tertemiz “sevgi” için yeterince emek vermemiştir.

Şöyle der İlyas, içinden: “Gözlerime bak sevdiğim, gözlerime bak. Seni çok özledim.”

Özlemiştir Asya’yı İlyas, hem delicesine seviyordur; fakat Asya’nın belirttiği üzere “Cemşid, kaderlerini çizmiştir.”

Üstelik Asya’nın, “Samet ona baba demişti, Cemşid’i babalığa seçmişti.” sözleri hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını belli eder. Yani ok yaydan çıkmıştır artık, geriye dönüşün mümkünü yoktur.

Yine de içinden şöyle geçirir Asya: “Hala seviyorum, unutamamışım belli ki.”

Sanki Asya’yı işitmiş gibi Cemşid de şöyle soruyordur içinden: “İlk kocasını unutabilir mi?” Ve ekler: “Hala onu bekliyor.”

Tereddüt devam ediyor, Asya’nın içinde fırtınalar kopuyordur: “Çekip gitsem diyordum… Yeni bir hayata başlamak istiyordum”… “Neden döndün buralara? Ne yaparım ben şimdi. Allahım, ne yaparım?”

Ağlar, sessizce ağlar Asya.

Ve eyvah, Samet girer devreye:

— Bu amca kim anne?

“Yapamıyorum” der içinden Asya.

İlyas’a -babası olduğunu bilmediği adama- şöyle sorar Samet:

— Başına n’oldu, seni dövdüler mi?… Adın ne senin?

— İlyas

— Babamın arkadaşı mısın?

İçinden “Oğlum!” der İlyas.

Bu kez;

— Oğlunuz mu? diye sorar İlyas, Cemşid’e.

(Arafta kamıştır İlyas)

— Oğlum der Cemşid.

Ve İlyas, şöyle sorar kendine: “Kimim ben, neyim?” Bu soru, varoluş sebebini aşk ve birliktelikle, dolayısıyla ailenin “birleştirici” yapısıyla açıklayan bir duruma işaret eder. Giderek kimlik kargaşasına da dönüşür. İlyas kimdir? Samet’in “amca” dediği biri midir? Yoksa Samet’in gerçek babası mıdır? Aradan geçen zaman kan bağını silip atmış mıdır?

Aslında her şey olması gerektiği gibidir.

Geriye dönüşün mümkünü yoktur ve nitekim öyle olur.

Film farklı bir “mutlu son”la biter.

Yazan: sinefil78 (Hakan Bilge)

hakan@sanatlog.com

Uzak (2002; Nuri Bilge Ceylan)

İstanbul: UZAK Yarim

İstanbul’a ne zaman insem kent uğultuyla üzerime gelir, beni bilmediğim köşelere alıp götürüverecekmiş hissi içime korkunç bir çığlık gibi dolar. Uğultular beynimde titreşimlerle ayaklarımı birbirine dolaştırır ve yürümeyi yeni öğrenmiş bir çocuk ürkekliğiyle korkarım. Korkarım, kocaman avcı kentin ellerine düşmekten, ellerindeyim zaten; beni nereye isterse oraya savuracağını da iyi bilirim, uzağım bu kente, bir o kadar da yakın. İlk gençlik yıllarımın, duygusal patlamaların, kendimi ortaya koyuşların ta göbeğindeydi avuçlarını tarihle nasırlaştırmış büyülü kent… Aslında herkesin bir şehri vardır düşlerinde ve yaşanmışlığında büyüttüğü, ben bu kenti yüreğimde taşırken, Uzak beni benliğime attı.

Filmi Ankara’nın memur ve bürokrasi kokan caddelerinde yapayalnız kendimi ararken bir sinema afişinde görmüştüm ilk defa; önünde durdum: UZAK dedim, düşündüm; o karda durup bütün çığlığını denize kusan beyaz ve siyahın içimde uyandırdığı dayanılmaz uzaklıktaki yalnız adamın anlam arayışını. Filmden sonra kendi kendime dedim ki, acaba Nuri Bilge Ceylan bu kadar doğal ve gerçekçi bir yapıyı nasıl oluşturabildi? Benim asıl çıkış noktam Yusuf (Mehmet Emin Toprak) üzerinden olacaktır. Çünkü Yusuf karakteri yukarıda da bahsettiğim gibi herkesin düşlerinde büyüttüğü kentte anlam arayışında bir yansımadır. Kendimle bağdaştırdığım birçok ortak noktası vardır, zaten insanlar da hep kendi duygularıyla eşdeğer bağdaşıklıklara daha yakın olurlar. Daha filmin başında başlıyor Yusuf’un dramı; köyden çıkışla birlikte atılan adımların yalnızlığa doğru kürek çektiği ayakizlerinde yansıyor… Sanatçı (fotoğraf sanatçısı) akrabasının yanına gelmesiyle daha apartman girişinde Yusuf’un benliği dışavuruluyor (ürkek, ses tonundaki doğallık ve beyninden geçenlerin tıpkı bir fotoğraf gibi ölümsüzleştirilmesi…) Hangimiz ev içindeki yaşanılanları yaşamadık? Karakterin davranışları, çekingenliği ve doğal bir gerçeklikle hareket etmesi, ev sahibine karşı tutuk olması, kendisinin orada adeta bir yabancı olduğunun hissettirilmesi… şehre karşı da yabancılık çekeceğinin göstegeleridir. Yusuf’un umutları vardır, hepimizin yüreğinde varolan gelecekle ilgili kaygılarının gölgesinde kalan… Yönetmenimiz Yusuf’u umutlarının peşinde koştururken bizi de kendimizle yüzleştiriyor aslında. Roller değişiyor, kahramanların yerine geçiveriyoruz, birden biz “onlar” oluyoruz. İlişkilerimizi, kenti ve insanları sorgulamaya başlıyoruz. Koskoca bir kentte boğulmamak için çırpınmak ne demek? Gemilerde iş bulabilmek için uğradığı liman, temas kurmaya çalıştığı insanlar, insanların yüzlerindeki tutum, sonra kendini kaptırış, şehre karşı koymaya çalışması, sokak sokak dolaşması, sokaklardaki yaşadıkları demeyeceğim; arayış içindeki yalnız bir adamın düştüğü durumlar… Bir ara sevmeye yeltenir, beğendiği bir kızı sürekli takip eder; bir türlü duygularını açıklamayı beceremez, yine Yusuf’un kırılgan bir yapısı da var; zaten filmde pek güldüğü görülmüyor. Bir ara Mahmut’la (Muzaffer Özdemir) çıkıp fotoğraf çekimi için dolaşması, kırlara gidip değişik kareler yakalamaya çalışmaları, sonunda kendisine verilen bir miktar paranın onu şaşırtması farklı ele alınabilir. Sanatçı akrabasının tutumu da, yapmak istedikleri de tam olarak belli değil; sanatla uğraşırken aslında derin bir arayış içinde olduğu, tutarsızlıklarla boğulduğu apaçıktır. Duruş olarak Yusuf’un yeri Mahmut’a göre daha sağlam. Mahmut, sanatçının içinde barındırması gereken insani duyguların dışına çıkmıştır, yer yer bencildir; kendisinin yardımına muhtaç Yusuf’u bir an önce evden uzaklaştırmak istemektedir. Çünkü oraya ve kente ait olmadığını düşündüğü Yusuf, sanatçı dostlarına ve dünyasına yakışmamaktadır.

Ceylan filmde diyaloglardan ve konuşmalardan kaçınmıştır; zaten böyle bir doğallıkta da söze gerek kalmamış. Sinemanın görselliğinin fotoğraf gibi canlı tutulması, konuşmalar yerine birkaç saniyelik fotoğraf sunulması, anlatıdaki derinliği sağlayan asıl unsur olsa gerek.

Filmin beni en etkileyen yönünü anlatabildiğimi düşünüyorum. Hiç bir kente gelip de yoksunluğunuz oldu mu? Sokakların diliyle dertleştiğiniz oldu mu? Dünyanın neresinde olursa olsun insani değerler ve yaşam kuralları soyut olarak birbirine yakındır; büyük çoğunluk aynı şeyler karşısında duygulanır, aynı olaylara yaklaşık tepkilerde bulunur, ağlar ve gülerler…

Amerikan sinemasından bağımsız olarak Ceylan’ın yönetmenliğini yaptığı filmin başarısının altında bence bu “doğal olan” yatmaktadır. Filmde herkes kendi payına düşeni yaşamıştır, bunca ödülü almasının ana nedenlerinden biri de sinema tekniğini sağlam motiflerle süsleyerek payımıza düşenlerin oranını çoğaltmasından geçer… Yukarıdaki soruya da verilmiş cevabım budur.

Film, Yusuf ve Mahmut karakterlerinin üzerinden bir yabancılaşmaya da işaret eder gibi olsa da bu uzak ihtimaldir.

Başta söylediğim gibi bu yazıyı ele alırken amacım bir yapmak değildi. Kendimden yola çıkarak, izlediğim anda beynimde canlanan ve geçmişime ait izlere yapılan göndermeleri biraz olsun yazı vasıtasıyla aktarmaktı…

Koca şehirlerden kimler gelip geçmedi, ne dünyalar düşlendi, ne dünyalar pislendi; kimi tutsak, kimi yeni bir gül bahçesi… Hepsi de bizim ürettiklerimizdi. İstanbul Uzak diyorum: Büyüsünde kayboluyorum. İstanbul YARİM diyorum: Her şeye rağmen yine beni çağırıyor…

Yazan:

Kader (2006; Zeki Demirkubuz)

Bir Vazgeçememe Öyküsü

Bir aşk filminden önce, hayatın filmi diyebilirim “Kader” için. Belki herkesin yaşadığı hayata benzer bir hayat değil ama birçok insanın yaşadıklarına çok yakın bir film. Belki de filmin bu kadar sevilmesinin en önemli nedenlerinden biri bu.

……….

inancına göre:

Kaderin etrafında dönen olaylar kulun niyetince verilir.

“Neden olmadı” denemeyeceği gibi “nasıl oldu” da denemez.

Olaylar niyetin olgunluğunu, kulun hamlığını bildirir.

Konuşan da O, konuşturan da; bize ne düşer.

Ayağına takılan, takılacak olan her taş, hak yolunun halidir.

Hayır bekleyen hayırla, şer bekleyen şerle karşılaşır; ne var ki, şer denen de kulun yorumudur.

“Gördüğüm cezaya layık mıyım” demeyin. Olayları ceza diye görmeyin.

Olaylara değil, dolaylara kati konuş. Olay hakkındır; sana verdiği olay, yazılan dolay, sana verilen olaylar, kulun yönüne göre görülür.

Gereken gerektiği günde olur.

Deniz dalgaya meyyal ise yelkeni denersin, sakin oldukta küreğe dönersin; demek ki olaylar sana değil, sen olaylarda kendine yön vereceksin.

……….

Film kurgusunda her ne kadar “kader” olgusuyla ilgili fazla bir şey hissetmiyorsak da, Bekir’in final konuşmasında “kader” olgusunu, filmin tam orta yerine oturtabiliyoruz.

Filmin konusuna gelince:

Bekir orta halli bir ailenin tek oğlu, sessiz ve sakin bir çocuktur. Anne ve babası Bekir’e karşı anlayışlıdır, fakat çok ilgili değillerdir. Babası, Bekir’e bir mobilya mağazası açmıştır, fakat hayatta pek amacı olmayan Bekir, günlerini mobilya dükkânında miskinlik yaparak geçirmektedir. Uyuşmuş bir dünyaya hapsolmuş gibidir Bekir. Uyuşukluğu akşamları iki arkadaşıyla beraber çıktığı kahvehane muhabbetiyle azalır gibi olmaktadır; bu da aslında olayların sıradan olağanlığında, Bekir’in uyuşuk hayatındaki, R.E.M. uykusunun bir diğer hali gibidir.

Uğur, Bekir ile aynı mahallede yaşamaktadır. Nedense Bekir’in tüm arkadaşlarının tanıdığı, Bekir’in o uyuşuk dünyasında belki de bakmayı aklına bile getirmediği haylaz, şımarık, dobra, alaycı, kız çocuğudur. Mobilya mağazasına geldiğinde tanışır, Uğur ve Bekir; ancak fotoğraflarını unutur mağazada. Zaten Bekir’in aklına girmesi fotoğraflarına bakarken olur. O uyuşuk hayatındaki uyanma nedenidir Uğur. Çünkü başka bir hayata ait gibidir, bir başkaldırıdır, bir isyandır Uğur. Bekir’den çok farklı, mahallenin en azılı adamıyla aşk yaşayan bir asidir; belki de Bekir’in olmak istediği şeydir.

Uğur’un uğruna hayattan kaçıp her şeyini onun için vereceği Zagor, gözünü kırpmadan adam öldürebilen mahallenin korkulan adamıdır. Uğur’un ömrü Zagor’un hapishaneden çıkmasını beklemekle geçmektedir. Hapisten çıktığı ilk gece bir adam daha öldürerek Uğur’la birlikte kaçan Zagor, beraberinde, bilmeden, Uğur’dan dolayı Bekir’i de sürükleyecektir.

Cevat, Uğur’un annesinin âşığı; hem Uğur’un yatalak babasına bakan, hem kardeşi Kudret’i kollayan, hem de içten içe Uğur’a yakın olma çabaları besleyen mahallenin bıçkın delikanlısıdır.

Uğur’un annesi, felçli kocasını terk etmeyecek kadar asil; aynı zamanda, çocukları ve kocası sevişme seslerini duydukları halde Cevat’la yatmaktan çekinmeyecek kadar Cevat’a âşık bir kadın.

Kudret, Uğur’un erkek kardeşi ve uğrunda cinayet işlenmesine neden olacak kahvehanede çaycılık yapan, sübyancıların av niyetiyle baktığı bir çocuk.

Emine, Bekir’in sabreden, seven ve beklemekte başka çaresi olmadığını düşünen, “belki kocam gitmekten vazgeçer, bir çocuk daha yapayım” diye ikinci çocuğunu da yapacak kadar umutsuz karısı. Bir yandan bu kadar sabrederken, diğer yandan “yemek hazır” ve “bugün hava soğudu” cümlelerinden başka cümleler kurmayan, iletişim sorunu olan kocasını gerçek anlamda kendine bağlamak için yaptığı çabanın yeterli olacağını düşünen; ama diğer yandan kocası kurduğu sofraya gelmedi diye sinirlenip kocasını iyice evden uzaklaştıracak bir kaybeden aslında.

……….

Zaman, arabalardan anlaşıldığı üzere ’80 ve ‘90 arası görünüyor ama bir yandan da cep telefonu kullanılıyor. Bir sahnesinde bu filmin devam filmi olan Masumiyet izleniyor. Bunun için zaman geçişleri tamamen izleyicinin filmi izleme zamanı diye de adlandırılabilir. Televizyon dizisi “Kadın İsterse” sesleri geliyor arkadan. Yönetmen filmde birçok yerde TV sesini kullanmış, en çok Haluk Bilginer’in “orospu orospu” diye bağıran sesi aklımda.

Yer, İstanbul’un kenar mahallelerinden biri ve yurdun birçok ili.

Filmi izlerken kurgusal açıdan kopukluk varmış gibi hissedilse de film bittikten sonra bu duygudan eser kalmıyor ve izleyicinin filmden kopmasına izin verilmiyor.

Her şey Bekir’in dükkânına Uğur’un gelmesiyle başlıyor. Bekir’in o üzerindeki o uyku halinin yok olması Uğur’un dükkâna gelip, fotoğraflarını yanlışlıkla bırakmasıyla başlıyor. Uğur’un fotoğraflarıyla bir gece geçiren Bekir, kafasında Uğur’a hangi anlamları yüklüyor bilinmez ama sonrasında Uğura âşık olarak uyanıyor. O uyanış sonrasıysa ömrü Uğur’un peşinden oradan oraya sürüklenmekle geçiyor.

Filmin ilk 40 dakikasından sonra Bekir’deki inanılmaz değişimi görüyoruz ve yönetmenin filmi çekim sırasında dört mevsimi ve akan yılları seyirciye sunuşundaki usta sahneleri… Bekir’in mazbut biriyken, birden pavyonlarda racon kesen delikanlıya dönüşmesinin bir tünelden geçişiyle beraber anlatmasını izliyoruz. Bekir o kadar büyürken, ne hikmetse Uğur, sanki hep aynı yaşta kalıyor, ne saç rengi değişiyor ne saç kesimi ve hatta ne de tavırları. Bu arada Bekir evleniyor, iki çocuk sahibi oluyor; ama hiçbir zaman kendini ne bir baba, ne de bir koca olarak görüyor. İlk kez, daha 4 aylık evliyken hamile karısını terk ederek Uğur’un peşinden İzmir’e gidiyor ve geri dönüşü, vurulması sonrası yaklaşık 8–9 ay sonra oluyor ve sonra ömrü il il Uğur’un peşinden koşmakla geçiyor.

Uğur her ne kadar Zagor’a âşık ve onu hayatının merkezine oturtmuş olsa da, bir pervane gibi ateşe doğru koşturmakla geçse de ömrü, Bekir’in hayatından gitmesini istemiyor. Bunu, Zagor’la olan fotoğrafıyla beraber, Bekir’le olan fotoğrafını başucuna veya duvarının başköşesine yerleştirmesinden anlıyoruz. Filmde Zagor iki sahnede görülüyor ve sonrası muamma. İşin garibi öncesi de muamma. Uğur’la Zagor nasıl tanışmış, aşkları bu kadar depreşecek neler geçirmiş bilemiyoruz. Seyirci bu konuda kısır kalıyor. Yönetmenin özellikle bir tek sahnede bile Uğur’un Zagor’u ziyaret ettiği sahneleri koymamasının özel bir nedeni var mıdır bilinmez ama ben Uğur-Zagor aşkını yaşayamadım filmde. Bir tek aşk vardı o da Bekir’in Uğur’a duyduğu ve asla vazgeçemeyeceğini söylediği aşkı ve hatta final cümlesi olan “Bu âlemde herkesin inandığı bir şey varsa, benimki de sensin.” repliğiyle de biz seyircinin beynine yerleştiriyor bunu.

Film bittiğinde içinizde oluşan garip hüzün dalgasına engel olamıyorsunuz. Sonrasında da sürekli Bekir’i düşünür buluyorsunuz kendinizi. Filmde Bekir rolünü oynayan ’ın film boyunca değişen mevsimlerle birlikte –ki bu konuda kesinlikle yönetmeni kutluyorum– oyunculuk açısından gelişmesine tanık oluyorsunuz. Hele İzmir’deki bank sahnesinde Uğur’la konuşurken, “oynamıyor, yaşıyor” diyorsunuz. Bunun dışında yine aynı bank sahnesinde Vildan Atasever’i başarılı buldum; özellikle çekip gitme sahnesinde, ama onun dışında genel çerçevede oyunculuğunun vasatın üstüne çıkmadığı da bir gerçek.

Ufak olmasına rağmen rolleri, Settar Tanrıöğen, ve tam anlamıyla göz dolduruyor. “Uçurtmayı Vurmasınlar” filmindeki Ozan’ı bu filmde Zagor olarak izledik, daha fazla sahnede görmeyi umardım.

Yazan: reyan yüksel

______________________________________________________

FİLMİN KÜNYESİ

Yönetmen: Zeki Demirkubuz

Senaryo: Zeki Demirkubuz

Filmin Türü:

Yapım Yılı: 2006

Filmin Süresi: 103 dakika

Resmi Sitesi: www.demirkubuz.com

Oyuncular: , Vildan Atasever, Engin Akyürek, , Ozan Bilen, Settar Tanrıöğen, , Mustafa Uzunyılmaz, Güzin Alkan, Hikmet Demir, Gönül Çalgan

Kurgu ve Görüntü Yönetmeni: Zeki Demirkubuz

Müzik: Edward Artemiev

Ses: İsmail Karadaş

Ödülleri:

Kader; 2006 Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Film ve Jüri Özel Ödülü’nü (); 2007 yılında Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde En İyi Aktör () Ödülü’nü (Takva’daki rolüyle ile birlikte) ve En İyi Yönetmen Ödülü’nü; 2007 yılında Ankara Film Festivali’nde, En İyi Kadın Oyuncu (Vildan Atasever), En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu () ve En İyi Yönetmen Ödülü’nü; yine 2007 yılında Nuremberg Film Festivali’nde, En İyi Film Ödülü’nü ve Seyirci En İyi Film Ödülü’nü kazanmıştır.

ModernZamanlar’dan 2008 Değerlendirmesi

Türk Sineması’nın son dönemi üzerine yapılacak değerlendirmelerde öne çıkacağına kesin gözüyle bakılan bir yılı geride bırakıyoruz. Ulusal / uluslararası film festivalleri göz önüne alındığında ilgiye ve ödüle değer bulunan bir sinemamız olduğu rahatlıkla söylenebilir. Gösterime giren ve gişede seyircinin yoğun ilgisiyle karşılaşan film sayısındaki mutlak artış, yaşanan kriz ortamına rağmen sinema sektörü adına önümüzdeki dönemin çok da karanlık olmayabileceğine işaret ediyor. İlk anda birbirinden farklı türlerde gibi görünen filmler popüler mecrada yeni gündemler oluşturuyor, tohumlarının 90’larda atıldığını düşündüğümüz bir mizah anlayışı, özellikle genç kesimlerde yankı buluyor. Benzer bir durum özelikle bu yıl yoğun bir biçimde karşımıza çıkan ‘yakın siyasal tarih’ merkezli filmler için de göze çarpıyor. “Sanat sineması” ise yıl içinde gerçekleştirdiği farklı denemelerle gerek anlatım modelleri, gerek de biçemsel tavır anlamında arayışlarını sürdürdüğünü gösterdi.

Bu yoğunluk içinde 2008 değerlendirmesinde bulunurken, farklı çevrelerden ve düşünüşlerden gelen yönetmen ve yazarların görüşlerini aktarmaya, yorumlamalarda bulunurken çokça soru sormaya, elden geldiğince de yanıtlar aramaya; bir başka deyişle hayatı ve sinemayı anlamaya dönük bir platform oluşturmaya özen gösterdik.

Dokuzuncu sayımızın temel başlıklarını aşağıdaki şekilde özetleyebiliriz:

Halit Refiğ, Tolga Örnek ve Hüseyin Atabey ile söyleşiler…

İvedi Medenileşmenin ‘Ötekisi’: Recep İvedik

Minimalist Sinema Nereye?

Derviş Zaim Sinemasına Yakın Plan

TV Dizilerinin Sinemaya Yansımaları

Sinemanın ‘Yerli’liğine Dair

Üç Maymun, Issız Adam, Süt, Sonbahar vd. filmler üzerine değerlendirmeler

2008’de sinema yazınımız ve eleştirilerin eleştirisi…

Kenan Pars’tan Orhan Günşıray ve Suna Pekuysal’a…

Onat Kutlar ve Türk Sinematek Derneği’nin Kuruluşu

“Türk Sinemasının 2008 Serüveni” temalı son sayımıza Veysel Atayman, Agâh Özgüç, Mustafa Sözen, Gülseren Şendur Atabek, Ali Şimşek, Cahit Düşüner, Gönül Demez, Pınar Alyağut, Mehmet Selçuk, Ersin Atayman gibi yazar ve çizerlerin katkı sağladığını hatırlatalım.

TUNCER ÇETİNKAYA

ModernZamanlar Editörü

WEB: www.modernzamanlar.com

E-MAIL: m_zamanlar@hotmail.com

TEL: 0 505 843 10 33

Not: Basın metnini tarafımıza ulaştıran Tuncer Çetinkaya’ya teşekkür ediyoruz. (sinefil78)

SanatLog.com

« Önceki SayfaSonraki Sayfa »