Tutsaklık Çağı

25 Mart 2013 Yazan:  
Kategori: Deneme, Edebiyat, Sanat

Superman, Örümcek Adam ve Batman süper kahramanlar olarak nitelendirilen çizgi roman karakterleridir. İnsanların sürekli kurtarıcılara gereksinim duydukları bir çağda yaratılmışlardır. Sinemanın kitle iletişim araçlarındaki etkin yönlendirme gücünün farkına varılmasıyla birlikte bu alanda da kullanılmışlardır. İnsanların başlarına gelebilecek günlük kazalardan, dünyanın başındaki büyük (!) tehlikelere kadar ne kadar sorun varsa bu üç kahramana bırakılmış ve insanların bu korku ve kaotik ortamdan kurtulabilmelerinin yolu kahramanlara güvenilerek gerçekleşebileceği umudu verilmiştir. 

superman_sanatlog.com-sanatlog-yazilari

Özellikle Superman kimliğinde topluma verilen mesaj dünyayı tehdit edecek gücün Süper bir güç tarafından bertaraf edileceği gerçeğidir. Tabii ki bu süper güç de Amerika’da kendini gösterecektir. Yaratılan çeşitli felaket senaryolarının ve düşmanların bireylerde yarattığı asal gösterge Soğuk savaş öncesi Sovyetler Birliği’ydi. Çeşitli korku filmlerinde de uzaylı imgesi hep bu düşmanın çağrışımlarını yarattı. İnsanların birey olamamasından kaynaklı olarak hep birer kurtarıcıya ihtiyaçları oldu. 

Modern kapitalist sistem bu güdü ile beslenerek insanlara korku yayıyor ve onları edilgen hale getiriyor. Süper kahramanlar dünya tarihindeki benzer tarihsel kurtarıcıların devamıdır. Kendi gücüne ve kendi iradesine güvenemeyen insanoğlu kahramanlık kültürünü uzun yıllardır devam ettirmektedir. Yaratılan bu kahraman imgelerinde, onlarında tükenmişliği artık bireylerin sanal kurtarıcılarının bile yok olma tehlikesi ile karşı karşıya olduğu gerçeğini doğurur. Dinler gibi tıpkı siyasal sistemler de bu kurtarıcı metaforunun peşinde binlerce yıldır arayışlarını sürdürmüşlerdir. Ancak Baudrillard’ın ve Lyotard’ın çalışmalarında görmüş olduğumuz gibi, kapitalist sistemin bu son aşamasında imaj dünyasının ortaya çıkardığı görüntüler birer “kahraman” haline gelmişlerdir. Reklam dünyasının her gün milyonlarca gösterge ile pazarladığı bu sanal gerçekliğin kahramanları, artık otomobiller, parfüm şişeleri ya da sigara paketleri haline gelmişlerdir. Tüketim toplumu doğanın sınırlarını zorlar hale gelmiştir. İkon yaratımı sürekli zihinleri bombardıman eder haldedir. İnsanlığın binlerce yıl öncesi korkularının sonucu olan mitolojik tanrıların merkezi şimdi sadece kitle iletişim araçlarıdır.

Günümüzde başkaldırının ve özgürlük tutkusunun yerini tüketim arzusu almıştır. C. Lasch, Narsizm Kültürü adlı yapıtında bu noktaya dikkat çeker. İnsanlar kapandıkları evciklerinden, sadece birbirleri ile yarışmak ve rekabet etmek için çıkarlar. Güncel siyasetten uzaklaşan ve kendi kamusal alanlarına çekilen bireyler, bir gösterinin edilgen izleyicileri haline gelirler. Onlar için sorunların çözümü zaten toplumsal değildir. Hem toplumsalın kurtuluşu için birçok süper kahraman vardır nasıl olsa değil mi?

Serkan Fırtına

serkanfirtina35@gmail.com

Yazarın öteki yazılarını okumak için tıklayınız.

Coca Cola İçen Terminatör

14 Şubat 2013 Yazan:  
Kategori: Deneme, Edebiyat, Sanat

Terminatör (1) filmlerinde bu insansı makinelerden herhangi biri hiç Coca Cola içmiş miydi?

Filmin yazarları olarak yönetmen James Cameron’la birlikte Gale Anne Hurd ve ek diyaloglarda William Wisher Jr. adları geçiyor. Yenilmez bir robot suikastçı, kendi halinde yaşayan ama gelecek için tarihsel bir önem taşıyan garson bir kız, büyüdüğünde insanlığın makinelere karşı savaşına önderlik edecek doğmamış bir çocuk. Bunlar belirli kalıplara yaslanarak izleyiciyi etkilemek için bir araya getirilmiş ayrıntılar olarak değerlendirilebilir ama yine de insana seslenen bazı nitelikleri olduğuna kuşku yok. Amaçları ve düşünceleri yönlendirme çabalarıysa araştırılması gereken önemli konular. Bana gelince, korunmasız çocukluk dönemlerimde Süpermen gibi kahramanları dünyama kabul etmiş birisi olarak en azından bazı klişelerin üzerimde epey etkili olabildiğini itiraf etmeliyim.

Filmde böyle bir sahne var mıydı bilmiyorum, ama eğer gerçekten içtiyse rastlantı değildir kuşkusuz. Klişe bir espri bu içeceğin gücüne güç katmak için küçük bir araç olabilir. Aralara yerleştirilecek küçük ayrıntılar belleklere kazınarak davranışları etkilemeyi yıllarca sürdürebilir.

Arnold Schwarzenegger ile simgeleşen bu karakter tipinin filmlerinin gişe başarısı kuşkusuz bir rastlantıya dayanmıyordu. Yenilmez güç değişmez sistemin güvencesi olduğu için her zaman başvurulan bir simgedir.

Hakan Bilge soruyor: “Peki, neden A Clockwork Orange gibi filmler tehlikeli bulunuyor da Terminatör gibi metrekareye üç cesedin düştüğü filmler tehlikeli bulunmuyor? Hıh… Cevabı net değil mi? İktidarlar, hükümetler, ideolojiler veya sosyal sistemler kendilerine dönük tehlike arz eden filmleri eleştirirler, sansürlerler, olmadı yasaklarlar. Ama Terminatör gibi etliye sütlüye dokunmayan filmleri de uluslararası bir fenomen haline getirirler. Olup-biten aşağı yukarı budur. “A Clockwork Orange 2: Alex’in Yükselişi” veya “A Clockwork Orange 3: İngiltere Cadı Kazanı” gibi devam filmleri neden çekilmiyor zannediyorsunuz!…” (2)

Kuşkusuz benzer biçimde televizyonlarda çocukları korumak adına cinsellik katı sınırlarla yasaklanırken kanın, vahşetin ve öldürmenin nasıl bu denli rahat yayınlanabildiği sorulabilir.

Yenilmez robot savaşçılar ezilenler savaşmayı reddettiğinde yönetenlerin savaşacak kitleleri nereden bulacağını soran Brecht’in sorusuna acımasız bir yanıt veriyor. Günümüz egemenleri gerçekten geleceğin askeri, insansız hava ve kara araçları gibi teknolojilere yöneliyorlar. Bunda savaşın getirdiği acıların gittikçe daha fazla tepkiye yol açmasının, özellikle gelişmiş ülkelerde gerçek insanları ölüme göndermenin zorlaşmasının payı büyük. Bitmek bilmeyen güç ve egemenlik savaşı, kontrollü bir baskının sürdürülmesini dünyayı yönetebilmek için zorunlu kılıyor. İnsanlık ve felsefe gibi kavramlar bu genel resmin içinde cephede okunan bir şiire benziyor. Politika ve ideolojiler ekonomik çıkarları korumak adına en az silahlar kadar öldürücü olabiliyor. Sanat ve psikoloji tartışmaları sanki başka bir dünyada yapılıyor. Gerçeğin pek uzağında kalıyorlar.

Coca Cola terminatörden güçsüz görünmüyor. Büyük sanayi ve finans devleri kriz fırtınalarında yaprak gibi sallanır, bazıları dökülüp kururken o canlılığını koruyor.

Nasıl?

Basitmiş.

“Şaşırt, konuştur, yayılsın!” (3)

Marka ve pazarlama konularında yazan Fatoş Karahasan’ın Coca-Cola Şirketi Entegre Pazarlama İletişimi Kıdemli Başkan Yardımcısı Wendy Clark’tan aktardıklarını okuyunca nedense aklıma bir soru takıldı. İnsanlığın sonu bile gelse gazlı içecek fabrikaları robotlar için üretim yapmayı sürdürür mü? Coca Cola terminatörden bile güçlü mü?

İstanbul’a gelen Clark’ın üç sözcükle özetlediği formül bize ne anlatıyor? Yeni iletişim olanaklarından yararlanarak yapılan “Daha iyi bir dünyaya inanmak için tam #bimilyonnedenvar!” gibi kampanyalar izleyicileri mutluluk üzerine düşünmeye davet ediyormuş. Hedefleri gençler olduğu için öncelikleri müzik ve spormuş. Clark şirketiyle gurur duyuyormuş. Geçmişte dünyanın en fazla su kullanan üreticilerinden biriyken 2020′de bunu tümüyle nötr hale getirmeyi hedefliyorlarmış. Dünya Doğal Yaşam Federasyonu (WWF) ile işbirliği yapıyorlar, karbon salınımı konusunda Greenpeace ile çalışıyorlarmış. 2020′ye dek beş milyon kadın girişimciye yer vereceklermiş. Amerikan karşıtı tavırlar bile markalarını çok etkilemiyormuş. Amerika’ya tepkilerin yüksek olduğu dönemlerde bile marka skorlarının yükseldiğini gözlemişler. Küresel ölçekte oldukları halde yerel kültürlere de yakın olmayı ve davranmayı istiyorlarmış. Çok yerel olup küresel davranmaktan vazgeçince marka özlerinden, çok küresel davranınca da yerel kültürlerden uzaklaşıyorlarmış, bu yüzden dengeyi doğru ayarlamaya çalışıyorlarmış.

Wendy Clark’ı bu söyleşiyle tanıtan Fatoş Karahasan Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi Reklamcılık Bölümü’nde öğretim üyesiymiş. Bütünleşik Pazarlama İletişimi, Dijital Pazarlama, İletişim Becerileri, Reklamda Güncel Konular başlıklı dersler veriyormuş. Milliyet gazetesinde “Markalar-Trendler” köşesinin, Capital dergisinde “Pazarlama” bölümünün yazarıymış. İş yaşamına 1989′da bir reklam ajansında direktör olarak başlamış. Procter&Gamble, Fiat, Philips, Arçelik, Milliyet, Radikal, Posta, Beko, Toys ‘R Us, Kent, Alarko, HP, British Airways, BAT, İstikbal, TEB gibi markalara hizmet vermiş. 2000–2002 arasında D’Arcy Istanbul üst yöneticiliğini yapmış. Daha sonra kariyerine danışman olarak devam etme kararı alarak gıda, mobilya, ev dekorasyonu, yapı ve inşaat, giyim, medya, finans ve perakende sektörlerinde faaliyet gösteren kuruluşlara marka yönetim projeleri oluşturmuş, eğitim çalışmaları yürütmüş. Pek çok konferansta moderatörlük ve sunuculuk görevi üstlenmiş. Capital ve Ekonomist dergilerinin “Anadolu Markaları” projesi çerçevesinde, Anadolu’daki illerde sunumlar yapmış. Dergi ve gazetelerde makaleleri yayınlanmış. Fransızca’dan “Reklamcılık” ve “Siyası Pazarlama” kitaplarını çevirmiş. “Vasat Reklamdan Nasıl Kurtulunur?” ve “Taşlar Yerinden Oynarken” Dijital Pazarlamanın Kuralları” başlıklı kitapları varmış. (4)

“Birçok kez hayranlıkla fotoğrafını seyrettiğim bu eşsiz manzaranın içinde dolaşmak inanılmaz bir duygu. Bugünlerde kıyamet söylentileriyle gündemde olan Peru’nun her köşesi ayrı bir sahne… Ruhlarında barış olan ve kıskançlık taşımayan bir halk…” (5)

Koka yapraklarının Coca Cola ve anestezi için kullanıldığını yazan Ömer Burhanoğlu böyle bir tanıtım yapmış. Peru’nun Cusco havaalanına inenler önce oksijen tüpü ve koka çayıyla tanışıyorlarmış. Bunların her ikisi de yüksekliğe bağlı rahatsızlıklara iyi geliyormuş. Peru’yu “başkasının patatesinde gözü olmayanların ülkesi” olarak nitelemiş. Ama galiba koka yapraklarında gözü olanların sayısı epey fazla. Bunlar trans alemlerinin de başoyuncusuymuş. Üç yaprak kokayı üfleyip dilek tutmak kutsal bir ritüelmiş.

Ruhlarında barış olan ve kıskançlık taşımayan bir halk. “Bana yetecek kadar patatesim varsa başkasının patatesinde neden gözüm olsun ki?” örneği veren bir rehber. “Servet eşittir patates” söyleminin yarattığı sevimli kavram karmaşası. Metropollerin telaşıyla göstermek ve anlatmak için yaşayan günümüz insanının çaresizliği. Peru’da basitlikle gelen bir mutluluk.

Coca Cola fabrikası Türkiye’de ilk yerli otomobil tesislerinden epey önce açılmıştı. Çok tepki de çekmişti ama inşaatlardaki bol ekmekli öğünlerden lüks iftar sofralarına yoksulların ve zenginlerin umulmayacak bir ortak yanı olarak günümüzde bile dimdik ayakta.

Geleceği kestirmek zor. Ama geçen onca zamana karşın tüketiminin ve marka değerinin bu denli yüksek olması Coca Cola’yı sistem için önemli bir simge yapıyor. Ya da kitlelere önerilen yaşam biçimi için gerekli olduğundan sürekli yükseltiliyor.

Coca Cola sistemin son kalesi mi? Onun, gazla şişirilmiş bu şekerli suyun sonu geldiğinde serbest piyasanın, yeni denen dünya düzeninin ve tüm mekanizmalarının da sonu gelmiş mi olacak? Bağımlılık yapan ucuz kolayla ve yalnızca bol enerji veren değersiz besinlerle yaşamlarını sürdürenler bir gün “Uyuşturulmaya ve uyutulmaya hayır” derler mi?

….

“Afişe Çıkmak, 1963–1980: Solun Görsel Serüveni” Yılmaz Aysan’ın bir belgeleme çalışmasına dayanıyor, 60’lar ve 70’lerden esintiler getiriyormuş. (6) O yıllarda Coca Cola da önemli oyunculardan ve simgelerden biriydi. Dönemi düşününce Selçuk Demirel, “Devrimle cennet aşağı yukarı aynı anlamdaydı.” demiş. (7)

Coca Cola satışlarını sürekli artırdı. Cennete inananlar ona yaklaşma çabalarında ne ölçüde başarılı oldular? Öğrendiler, geliştiler, yeniden doğdular mı?

Ece Temelkuran son yılın büyük bölümünü Tunus’ta geçirip “Düğümlere Üfleyen Kadınlar” romanıyla dönmüş. (8) “Ben bu kitabı yazmadan önceki bir yıl Kuran-ı Kerim çalıştım. Bu kadar kadim bir metne Türkiye edebiyatında niye doğru dürüst atıf yapılmıyor?” diye sormuş. “Keşke erkek olsaydım da beni de kadınlar sevseydi.” yorumunu yapmış.

ABD Ankara büyükelçiliğinde intihar eylemiyle güvenlik görevlisi Mustafa Karasu’yla birlikte yaşamını yitiren Ecevit Şanlı, Gülsüm ve Sadık Şanlı’nın yedi çocuğundan biriymiş. Örgüt üyeliğine varan öyküsü ilk gençlik yıllarında köyünü terk etmesiyle başlamış. (9)

Yaşam hep bu kadar zor mu olmak zorunda? Doğanın umutlu güzelliği niçin insana böyle uzak?

….

İnsanın bugünkü düzeninin doğanın en büyük yanlışı (10) olduğunu anlayanların sayısının artmasını iyimser bir umutla ya da gerçekçi bir karamsarlıkla, ama mutlaka sabırla beklemek gerekiyor. Sanırım temel soru da bu süreçte ne yapılması gerektiği.

Kaynaklar

1. James Cameron, The Terminator, 1984, http://www.imdb.com/title/tt0088247/

2. Hakan Bilge, Tom & Jerry ve Çizgi Filmlerde Şiddetin Parametreleri, http://www.sanatlog.com/sanat/tom-jerry-ve-cizgi-filmlerde-siddetin-parametreleri/

3. Fatoş Karahasan, Şaşırt, konuştur, yayılsın!, http://www.milliyet.com.tr/-sasirt-konustur-yayilsin-/fatos-karahasan/pazar/yazardetay/09.12.2012/1639105/default.htm

4. Fatoş Karahasan, Kimdir?, http://www.fatoskarahasan.com/kimdir/

5. Ömer Burhanoğlu, Başkasının patatesinde gözü olmayanların ülkesi, http://www.milliyet.com.tr/baskasinin-patatesinde-gozu-olmayanlarin-ulkesi/pazar/haberdetay/09.12.2012/1639085/default.htm

6. Yılmaz Aysan, “Afişe Çıkmak, 1963-1980: Solun Görsel Serüveni”, İletişim, 2013

7. Afişe çıkmak bir kızla veya oğlanla çıkmaya benzemez, http://www.milliyet.com.tr/-afise-cikmak-bir-kizla-veya-oglanla-cikmaya-benzemez-/pazar/haberdetay/03.02.2013/1663946/default.htm

8. Asu Maro, Politika da yaparım, kahkaha da atarım, http://cadde.milliyet.com.tr/2013/02/08/YazarDetay/1663920/Politika_da_yaparim__kahkaha_da_atarim

9. Eylemcinin profili, http://gundem.milliyet.com.tr/eylemcinin-profili/gundem/gundemdetay/03.02.2013/1663784/default.htm

10. Mehmet Arat, Doğanın En Büyük Yanlışı: İnsan, http://blog.milliyet.com.tr/doga-nin-en-buyuk-yanlisi-insan/Blog/?BlogNo=352989

Mehmet Arat

mehmetarat@ymail.com

Yazarımızın diğer metinleri için yazar sayfasına göz atınız.

Fight Club (1999, David Fincher)

 

1.    Giriş

“I want you to hit me as hard as you can.” (Tyler Durden)

Film, ne olduğunu sonradan kavrayacağımız bir jenerikle başlar. Kamera anlatıcının beyninin kıvrımları arasında geriye doğru hareket etmektedir. Kimyasal ve elektriksel tepkimeler arasında dolaşmaktadır. Böyle bir başlangıç, aslında bütün gerçekliğimizin asıl mekânının bedenimiz olduğunu dile getirir gibidir. Algılarımızı belirleyenin beynimizdeki kimyasal salınımlar ve elektrik sinyalleri olduğunu anlatır. Filmin böyle başlıyor olması bedene ve uygarlığa bakışını da en başından ele verir. Tıpkı kamera geriye doğru hareketine devam ettiğinde göreceğimiz Tyler Durden’ın, Anlatıcının zihninin ürünü olan bir imge olması gibi uygarlık da insanların zihinlerinde kolektif olarak üretilmiş ve orada yer etmiştir. İçine doğduğu uygar dünyanın ona sağladığı güven hissinin yıkılması modern insanın en büyük korkularından birisidir. Tüm olumsuzluklarına rağmen kurulu düzenin devamı için çabalamaya devam edecektir. Matrix bu türden bir dünyayı anlatan bir distopyadır. Gerçekte var olmayan bir düzenin insanların zihinlerinde yaşandığı bir dünya söz konusudur. Fakat üçlemenin sonunda dijital sistem işletilmeye devam eder.

Uykusuzluktan muzdarip olan Anlatıcı için de onu sarmalayan gerçeklikte bir problem vardır. Ofisteki bir fotokopi makinesinin başında iken her şeyin ‘bir kopyanın kopyasının kopyası gibi’ göründüğünü söyler. Her şeyin suretlerden ibaret olduğu bir dünyada film sistemden çıkış yolunu gerçekliğinden emin olabileceğimiz ve bize ait olan bir şeyde arar ve bunun kendi bedenlerimiz olduğunu öne sürer. Simülasyon dünyasında gerçekliğinden emin olabileceğimiz tek şey fiziksel acıdır. İnsanın yaşayabileceği tek gerçek deneyim budur.

Kapitalizmin bir tüketim nesnesi olarak öne çıkardığı bedenin önemli figürlerinden birisi de Calvin Klein erkeğidir. Sağlıklı, sportif ve çekici vücudu ile bir erkeğin nasıl olması gerektiğini tanımlamaktadır. Tıpkı şimdilerde kocaman kadın göğüslerine sahip Bob’un bir vücut geliştirme şampiyonu iken olduğu gibi. Fakat aldığı ilaçlar nedeniyle testis kanseri olan Bob’un vücudu bir zamanlar simgeleştirdiği idealden çok uzaktır artık. Hatta ironik bir biçimde vücudu bir kadınınkine benzemektedir.

Uykusuzluk nedeniyle acı çektiğinden şikâyet eden Anlatıcıya doktorunun tavsiyesi gerçekten acı çekenleri görmek istiyorsa testis kanseri olan erkeklerin dayanışma grubuna uğraması yönünde olur. Bu dayanışma grupları iyimser isimler taşır; ‘temiz ve arınmış’, ‘yarınlara doğru’, ‘omuz omuza erkekçe’. Sonuncusu biyolojik anlamda erkekliklerini tanımlayan hormonu üreten organlarını kaybetmiş erkeklerin birlikte erkek kalmaya çabaladığı yerdir. Bunu hikâyelerini, acılarını paylaşarak, erkeklere değil de normalde kadınlara yakıştırıldığı biçimiyle birbirlerine sarılarak ağlamak suretiyle başarmaya çalışmaktadırlar. Bu seanslardan birisini gösteren sahnede, toplantının yapıldığı salonun karanlıkta kalan arka kısmında özel olarak aydınlatılmış bir ABD bayrağı dikkati çekmektedir. Bu bayrak adeta toplantıya katılanların güvendiği modern, kapitalist değerleri temsil etmektedir. Fakat bu toplantıya katılmalarına sebep olan da aynı değerlerdir. Bir anlamda modern kapitalizmin erkekleri getirdiği hal sahnelenmektedir. Bunlar simgesel olarak hadım edilmiş erkeklerdir.

Modernizm bu hadım etme işini çeşitli yollardan yerine getirmiştir. Filmin ana karakterlerinin de dâhil olduğu kuşak eril tarafının törpülenmesi konusuyla, uygarlığın sahip olduğu genel eğilimle birlikte, nispeten travmatik sayılabilecek bir deneyimle karşılaşmışlardır. İkinci Dünya Savaşı sonucu kitlesel ölümler sebebiyle babasız kalan çocuklar anneleri tarafından büyütülmüştür. Erkek nüfusun azalması ile geçinmenin bir gereği olarak bu dönemde kadınlar istihdamda önemli bir yer edinmişlerdir. Kadınların iş gücüne katılmaları toplumda edindikleri konuma önemli bir katkı sağlamıştır. Bununla birlikte ailede erkeğe rücû edilen rolleri de üstlenmek durumunda kalması kadının dişi niteliklerine olumsuz bir etkide bulunmuştur. Fakat bununla, kadının dişiliğinden sıyrılarak çokça erilleştiğini iddia etmek istemiyoruz. Söylemeye çalıştığımız, modern kurguda eril nitelikler arz etmesi gereken rollerin dişil sâiklerle yerine getirilmesidir. Bu durumdan en az dönemin kadınları kadar etkilenen bir başka grup ise onların çocukları olmuştur. Önlerinde eril bir baba figürü olmayan, bu boşluğu anneleri ile doldurmaya çalışan bir nesil söz konusudur. Bu şekilde büyümüş bir neslin kendi babalık rolleri hakkında ne düşündüğü konusu ise aynı travmanın artçı sarsıntılarını oluşturmaktadır.

Nitekim Anlatıcı babasını tanımamıştır. Tyler Durden, “Biz kadınlar tarafından büyütülmüş bir erkek nesliyiz; acaba aradığımız cevap başka bir kadın mı bilemiyorum.” derken bahsettiğimiz bu tarihsel durumdan söz etmektedir. Bununla birlikte bu düşüncelerde uygarlığın dişil karakteri ile de bağlar kurmak mümkün. Kastettiğimiz, üretkenlik ve terbiye etme bağlamında uygarlık fikrinin eril olmaktan uzak olduğudur. Bu dişil nitelik uygarlığın kadın bireylerini olduğu kadar erkek bireylerini de kapsamakta ve her iki cinsiyetin mensuplarınca da temsil edilmektedir. Bu anlamda Dövüş Kulübü’nün üyelerinin erkeklerden meydana gelmesinin ve kadınların üye kabul edilmemesinin aslında erillik ve dişillik bağlamında anlaşılması gerektiğini düşündürür. Tyler Durden gibi diğer karakterlerin de Anlatıcının zihninin ürünleri olabileceği, gerçek dünyada var olmayabilecekleri ihtimalini göz önünde bulundurursak ve jeneriğin Anlatıcının beyninin kıvrımları arasında aktığını hatırlarsak bu tespitimizde son derece haklı olduğumuz gün ışığına çıkar. Dövüş Kulübü üyelerinin yalnızca erkeklerden oluşmasının metaforik bir anlamla yüklü olabileceği fikri böylece güç kazanır.

Bir fikir olarak Dövüş Kulübü’nün yıkım düşüncesine olan vurgusu bahsi geçen noktalar arasındaki bağı oluşturuyor. Filmde insanın öncelikle kendisini sonra kendi ürünü olan uygarlığı yıkması öne sürülürken, yıkılanın yerine bir yenisini, daha iyisini inşa etmesi önerilmiyor. Eril bir nitelik arz eden yıkma işinin yeni bir yapılanmayı amaçlaması dolayısıyla kolayca dişil niteliklerle donanabileceğini biliyoruz. Fakat Dövüş Kulübü yeniden üretime dönüşmeyecek bir yıkımı arzulamaktadır. Bunun için üyelerinin tüm üretken tutkularından arınmış eriller olmasını talep etmektedir.

Modernizmin erillikleri törpüleme faaliyetinde iş bölümü ve uzmanlaşma, sürecin diğer önemli unsurlarındandır. Modern insanın ihtiyaçlarını gidermek için konunun ‘uzman’ları ve/veya ‘satıcı’larına başvurması da bir tür pasifleştirmedir. Bir ürün elde etmek için ekip-biçen, el emeği sarf eden insanın aksine kapitalizm bu tür ihtiyaçların giderilmesi için marketleri ikame etmiştir. Kapitalist bir dünyada insanların hayatlarını idame ettirebilmeleri için yeni yeteneklere sahip olmaları gerekir ve avcı-toplayıcı atalarından miras kalanlara itibar etmemelidirler. Böyle bir dünyada sahip olunması gereken en önemli yetenek daha fazla para kazanabilme, dolayısıyla daha fazla tüketebilme yeteneği gibi görünmektedir. Avcı-toplayıcı insan günlük ihtiyacından fazlasının peşinde koşmazdı. Kısa sürede tüketebileceğinden fazlası bozulmaya mahkûmdur ve ihtiyaç fazlasıdır. Ayrıca tekrar ihtiyaç duyduğunda doğadan elde edebileceğini bilmektedir. Fakat modern insanın geliştirdiği teknolojiler bu bozulmayı geciktirmiştir. İhtiyaçlarını doğadan başkasına bağlı olmadan giderebilen avcı-toplayıcı insana karşın modernler böyle bir güvenceye sahip değillerdir. Bu durumda ‘ihtiyaç fazlası’ bir değer olarak ortaya çıkmaktadır. Kapitalizmin her şeye dönüştürülebilme yeteneğine sahip bir değer biriktirme aracı olarak para bozulmanın ötesine geçebilecek ve modern dünyada iş görecek faklı statü araçlarına da çevrilmektedir.

Bu durum tüketim olgusu ile birlikte düşünüldüğünde günümüz modern insanının ihtiyaçlarını belki de eskisine nazaran daha günlük hale getirmektedir. Metaların ‘kullanım değeri’ yerine ‘değişim değeri’nin önem kazandığı bir sistemdir. Dövüş Kulübü’nde bu durum Marla Singer’ın sözleri ile ifade edilir. Şöyle der Marla;

“Bizim kuşağın camdan ayakkabısı ne biliyor musun? Prezervatif. Bir yabancı ile tanıştığında onu üstüne geçiriyorsun. Bütün gece dans ediyor, sonra kaldırıp atıyorsun.” Sonra üzerindeki el yapımı nedime elbisesini bir dolara aldığından bahsederek devam eder. “Ben,[...], insanların büyük bir aşkla sevdiği ve sonra bir saat ya da bir gün geçmeden kaldırıp attığı şeyleri seviyorum. Noel ağaçları gibi mesela. Bir süre için bütün dikkatler onların üzerindedir, ama Noel’den sonra otoyol kıyısına atılmış o ölü ağaçları görürsün. Yılbaşı süsleri hâlâ üstlerindedir. O ağaçları görünce arabaların altında kalmış hayvanları düşünürsün. Ya da seks saldırılarının kurbanlarını, donlarını ters giymiş, ağızları siyah izolasyon bandıyla kapatılmış insanları.” Filmin diliyle söylersek, kullanmak tecavüz etmekle aynı anlama gelmektedir.

Anlatıcının hayatında büyük bir yeri dolduran bu türden araçlar modern insanın sorunlarını çözmekte önemli enstrümanlardır. Aslında modern hayat tarzı içinde bulunanlar için oldukça basit olsa da dışarıdan gelen birisi için son derece karmaşıktır. Tıpkı bilmediğimiz bir dilde yazılmış bir metin gibi. Örneğin okur-yazarlık modernlerin sahip olması gereken temel niteliklerden birisidir. Eskimoların veya yerlilerin bir takım izleri ve kokuları takip ederek avlarını bulmak konusundaki yetenekleri şehirde işe yaramayacak, buna karşılık tabelaları takip etmeleri gerekecektir. Anlatıcı tıpkı bu örnekte olduğu gibi modern yaşamın jungle’ında yolunu bulmaya yarayan, faydalı ve ayrıcalık kazandıran kabiliyetlerle donanmıştır. Bu özelliklerden bir kısmı onun günlük hayatını kolaylaştıracak niteliktedir. Üniversite diploması ve kariyeri gibi bazıları ise modern yaşamın farklı alanlarında ayrıcalıklar sağlamaktadır. Anlatıcının entelektüel zekâsı da bu türden bir yetenektir. Doğrusu iş dünyasından kişisel ilişkilere kadar modern yaşamın birçok alanında işe yarayan bu özelliği ile Anlatıcı övünür. Uçakta Tyler Durden ile ilk kez karşılaştıkları sahnede iş seyahatleri için kaldığı otellerde, uçaklarda her şeyin ‘tek kullanımlık’ olduğundan bahseder, hatta arkadaşlıkların bile. Tyler Durden ‘akıllıca’ diyerek karşılık verir. Fakat devamında ‘işe yarıyor mu bari?’ diyerek Anlatıcının şaşırmasına sebep olur. Belki de sahip olduğu ve kendisini ayrıcalıklı kıldığını hissettiği en önemli yeteneğinin gerçekten bir işe yarayıp yaramadığını sorgulamak ve olumsuz bir sonuca varmak korkusu Anlatıcıyı şaşkına çevirir ve tamamıyla çaresiz bırakır. Tyler Durden ‘gülüşünde iğrenç bir çaresizlik seziliyor’ derken bu durumu ifade etmektedir.

Bir araç, araç değilse nedir? Bu soruya verilebilecek belki de tek yanıt ‘hiçbir şeydir’ olacaktır. Bir araca araç olma vasfını kazandıran hedefimizi gerçekleştirmek hususunda bize sağladığı katkıdır. Fakat kapitalizm insan dâhil her şeyi metalaştırmış ve elde edilmesi gereken hedefler haline getirmiştir.

Anlatıcı, Tyler Durden ile tanıştığı uçaktan indiğinde iş seyahatlerinde yanında götürmek için hazırladığı şu mükemmel valizinin güvenlik prosedürleri nedeniyle başka bir şehirde kaldığını öğreniyor. Dairesine geldiğinde büyük bir sürprizle karşılaşıyor ve dairesinin havaya uçurulduğunu öğreniyor. Dairesindeki tüm eşyaları ile birlikte arabasının da kullanılamaz halde olduğunu fark ediyor. Modern yaşamın sorunlarına çözüm bulan her şey elinden alınmış oluyor böylece. Bunun üzerine Anlatıcının telefon kulübesinden Tyler Durden’ı aradığında kendisini hatırlatmak için ‘şu akıllı adam’ derken aslında söylemek istediğini ‘şu çaresiz adam’ olarak yeniden okumak mümkündür. Zira bugüne kadar edindiği tüm donanım elinden alınmıştır.

Anlatıcı Tyler Durden’ı arar çünkü böyle bir durumda hayatta kalmasına yardımcı olacak, modern araçlara bağlı olmayan, onlar olmadığında çaresiz kalmayan bir yol göstericiye ihtiyacı vardır. Tyler Durden tıpkı bir izci gibi ‘faydalı bilgilerle dolu’dur. Atık yağlardan sabun elde edebilmek veya evdeki malzemelerle patlayıcı yapabilmek gibi. Böylece Tyler Durden ‘tarihin ortanca çocukları’ olarak adlandırdığı bir kuşağa rehberlik edecektir.

2. Kişisel Dövüş

Filmdeki kırılma noktası Tyler Durden’ın Anlatıcıdan ona vurmasını istemesi ile gerçekleşir. Bu noktadan sonra Anlatıcının hayatı geriye dönüşü olmayacak bir sürece girer. Uykusuzluk çektiği zamanlarda “ne uyanıksındır ne de uyuyorsundur” diyerek anlatmaya çalıştığı ‘kopyanın kopyasının kopyası’ gibi görünen gerçeklik hissinden uzak hayatında ilk gerçek deneyimini yaşamıştır. Bir önceki sahnede evinin havaya uçurulmuş olması Anlatıcının hayatında gerçek bir deneyime dönüşmemiştir. Bunun nedeni sigorta şirketinin tüm zararı karşılayıp sahip olduğu her şeyi yerine koyacağı bilgisi değildir. Tıpkı edindiği eşyalar gibi bu eşyalar hakkındaki bilgisi ve hisleri de sonradan edinilmiş, öğrenilmiş bilgilerdir. Fakat bedensel acı, insanın doğuştan sahip olduğu ve hayatının sonuna kadar kaybetmediği tek gerçek hissiyattır. Bunun için Dövüş Kulübü bedensel acıyı öncelikle bu gerçekliğin farkına varmak ve gerçek bir deneyim yaşamak üzere kullanır.

Dövüşlerin niyetlerinden bir diğeri ise bedeni yıkmak olarak tespit edilebilir. Bu bağlamda Dövüş Kulübü Antik Yunan ve Roma’nın ‘kamu’ya, modernitenin ‘üretime’ ait gördüğü, günümüzde ise tüketim toplumunun haz ve arzu politikaları ile şekillenen bedeni yıkarak acı aracılığıyla gerçek sahibine geri kazandırmayı amaçlamaktadır. Geleneksel olarak bedensel acı, onu işleyerek ve bazı durumlarda cezalandırarak terbiye etme amacını güder. Dövüş Kulübü’ndeki acı ise bedeni terbiye etmekten uzak, hatta buna sembolik olarak karşıdır.

Aslında Dövüş Kulübü pratiğinin açıkça mazoşist olduğu ortadadır. Kendilerinin de belirttiği gibi “mazoşist, tanımı itibariyle kendi adaletini uygulayan kimsedir. [...] Mazoşist, kastrasyon acısını arzulayan kimsedir; adaletin vereceği cezayı istemektedir, bu yüzden de bu cezayı kendi kendine uygulamayı kabullenmiştir.” Fakat Dövüş Kulübü ne adaleti vaat etmekte ne de cezadan söz etmektedir. “Dövüş bittiğinde hiçbir şey çözülmemişti[r], ama hiçbir şeyin önemi yoktu[r].” Ayrıca Dövüş Kulübü bedenin terbiyesini amaçlamamakta, buna açıkça direnmektedir. Kulüp üyeliğine yalnızca erkeklerin kabul edilmesi hakkında, erillik dişillik bağlamında belirttiklerimizi, bu noktada bir kez daha hatırlayabiliriz. Hedeflenen bedenin yeniden şekillendirilmesi değil, yıkılmasıdır.

Filmdeki ilk dövüşün Anlatıcı ile onun hayalî yansıması olan Tyler Durden arasında yapılmasının mazoşist niteliğinin bir neticesi olduğunu açıkça ortaya koyar. Bizce Anlatıcının ilk dövüşünü kendi ile yapması, aslında Dövüş Kulübü’nde dövüşenlerin birbirleri ile değil, kendileri ile dövüştüğünün bir ifadesidir. Aralarında bir husumet, çözülmesi gereken bir problem yoktur. “Dövüş kulübünde kiminle dövüştüğünüzün hiçbir şahsi yanı yoktur. Dövüşmek için dövüşürsünüz.”

Dövüş Kulübü’nün son kuralı olan “Eğer dövüş kulübünde ilk geceniz ise dövüşmek zorundasınız.” kuralı da dövüşlerin bireyselliğine ve gerçekliğine bir göndermedir. Modern insan onu sarmalayan birçok olayı güvenli bir mesafeden izlemekte ve etkilerine maruz kalsa da inisiyatif almaktan kaçınmaktadır. Böylece modernlerin gerçek bir deneyimden uzak yaşamalarının bir nedeni daha ortaya çıkmış olur. Gerçeklik hissinin kaybolmasında gelişmekte olan dijital teknolojinin de etkisi göz ardı edilemez. Uydu yayınları sayesinde dünyanın diğer ucundaki spor müsabakaları ve törenler, savaşlar ve ayaklanmalar, insanlar ve yaşamlar yanı başımıza gelmekte; salonumuzda yaşanıyormuş gibi evimizi doldurmaktadır. Bu yayınlar aracılığıyla asla gitmediğimiz yerler, şahit olmadığımız olaylar hakkında detaylı bilgi sahibi olabiliriz.

Fakat dövüş kulübünde iseniz yalnızca neler olup bittiğini izlemek için orada bulunamazsınız. Olayın içinde olmak zorundasınızdır. Dövüşlerin yapıldığı bodrum katlarında gösteriler sergilenmemektedir. Dövüşmek, gerçek bir yumruk yemek, uydudan iki saniye gecikme ile izlenen boks karşılaşmalarına benzemez. Canlı yayında izlenen ayaklanmalardan da farklıdır. Aynı şekilde sokağımızda olup biten olayları camdan izlemek ve olduğumuz yerden desteklemekle de anlaşılamaz. Çünkü bu bizim bedenimiz ve bizim kurtuluşumuzdur. Bir başkası bizim adımıza bu kurtuluşu gerçekleştiremez. Biz ise olanlarla aramızdaki güvenli mesafeyi aşmadan, bir başka deyişle olanların bir parçası haline gelmeden hiçbir şey yapmış sayılmayız.

Bu nokta Dövüş Kulübü’nün diğer devrimci hareketlerle olan ayrılığını ifade eder. Ayrıca, filmi neden faşist olarak niteleyemeyeceğimizi de aydınlığa kavuşturur. “Faşizmin en belirgin özelliklerinden birisi, ideal sosyo-politik düzeni kurgularken bireyden hareket etmemesidir; diğer bir ifadeyle, bireyi temel aktör olarak görmemesidir.” Oysa Dövüş Kulübü temel çıkış noktası olarak bireyi alır. Ayrıca faşizm tam insana/mükemmel insana ulaşmak için çabalamaktadır. Dövüş Kulübü ise bunun bir sanrıdan ibaret olduğunu ve asıl olanın kendini yıkmak olduğunu dile getirir. Yine faşizm insanı “ancak toplumun bir parçası olması hasebiyle bir değer, anlam ve işlev kazanmasından itibaren tanımlayan “organizmacı” ve “dayanışmacı” toplum anlayışının hâkim olduğu” bir ideolojidir. Fakat Dövüş Kulübü’nde organların birinci ağzından konuşmaları her ne kadar organizmacı toplum anlayışını simgelese de burada dayanışmanın aksine bu organların yıkım potansiyelleri değer kazanır; “Ben Jack’in kalın bağırsağıyım, istersem kanser olur, Jack’i öldürürüm.”

3. Uygarlıkla Kişisel Dövüş

Dövüş Kulübü’nün yazarı Chuck Palahniuk’ın kişisel tarihinin eserlerine etkisi oldukça çoktur. Aile geçmişindeki travmatik şiddet olayları, tatil için gittiği bir kampta çıkan kavgada aldığı yaralara etrafındakilerin ilgisiz kalması, bir bakımevi için yaptığı hasta refakatçiliği ve dayanışma grubu gözlemleri not edilmesi gereken olaylardır. Bunlar arasında çalışmamız itibariyle en kayda değer olanı yazarın ‘Kakofoni Topluluğu’ üyeliği ve dolayısıyla edindiği deneyimlerdir.

Robert Louis Stevenson İntihar Kulübü isimli romanında kendilerini yok etmek amacıyla biraraya gelen bir grup öğrencinin hikâyesini kaleme almıştı. Stevenson’ın bir diğer romanı olan Dr. Jekyll ve Bay Hyde ise bu değerler ile çekişmeyi, aynı bedende yaşayan karşıt karakterler ile anlatmaktadır. Yazıldığı dönemin burjuva değerlerine eleştiriler getiren bu romanlar aynı zamanda Dövüş Kulübü’ne de ilham kaynağı olmuştur. Kakofoni Topluluğu‘nun kuruluşu da bugün dağılmış olan San Francisco’daki İntihar Kulübü’nün eski üyeleri tarafından gerçekleştirilmiştir. Bu topluluklar da aynı amacı gütmekte, yaptığı eylemlerle toplumsal değerlere saldırmaktadır.

Amerika Birleşik Devletleri’nde 38 eyalet ve Amerika dışında 11 ülkede karşımıza çıkan Kakofoni için birbirleri ile bağlı ama diğerlerinden bağımsız organik topluluklar şeklinde yapılandığını söyleyebiliriz. Çoğunlukla entelektüellerden meydana gelen topluluk üyeleri eylemler vasıtasıyla biraraya gelmektedir ve bu zamanlar dışında herhangi bir birliktelik söz konusu değildir. Topluluğun eylem biçimleri ise alışılmış yöntemlerin oldukça dışındadır. En çok akılda kalan eylemleri topluluk üyelerinin Noel Baba kıyafetleri ile şehrin sokakları ve alışveriş merkezleri gibi mekânlarında dolaşmaları, koşmaları, şarkı söylemeleri, gürültü yapmaları vb. günlük, sıradan davranışlarda bulunmalarıdır. Bu eylemlerde bir slogan söz konusu değildir.

Kakofoni Topluluğu’nun eylemleri suç barındırmamaktadır. Bununla birlikte uygar davranışı ihlal ederler. Kendi istekleri doğrultusunda, bize göre ‘yabancı’ olarak tanımladığı durum haline gelirler. Bir süreliğine şehri bir ‘karnaval’ havasına büründürürler. Topluluğun eylemleri ile meydana gelen durum uygarlığa bir anlamda ‘kısa devre’ yaptırmaktadır. Dolayısıyla bu türden durumlarla karşı karşıya kalan kent sakinleri ortada bir gariplik görmekle birlikte olanlara bir anlam vermekte zorlanmaktadır. Polis ise ortada ne bir talep ne de bir suç unsuru olması karşısında nasıl davranması gerektiği konusunda bir şaşkınlık yaşamakla birlikte durumdan rahatsız olmaktadır ve çoğu zaman eylemlere müdahale ederek sonlandırılmasını talep etmektedir. Kakofoni Topluluğu’nun eylemleri ile bir anlamda iktidara -tabiri caizse- ‘nanik’ yaptığını dile getirebiliriz.

Başka şartlarda birbirlerinden bağımsız olarak son derece sıradan olan davranış biçimlerinin bu yolla biraraya gelmesinin iktidarı rahatsız etmesi kayda değer bir durumdur. Bu hususta önemli unsurlardan birisi bir raya getirilen ögelerin bağlamlarından koparılmış olmasında aranabilir. Örneğin Noel zamanı tüketim kültürünün bir elemanı olarak Noel Baba kostümlü kişiler görmek normalken, yılın ortasında aynı kostümlerle günlük hayatlarını sürdüren insanlara rastlamak tehdit olarak algılanıyor.

Bazı açılardan farklılıklar göstermekle birlikte uygarlık için oluşturdukları tehdit bağlamında birinci bölümde tanımlamaya çalıştığımız anlamıyla bir şiddet içermeleri dolayısıyla Kakofoni Topluluğu’nun eylemleri ile birlikte anılması gereken bir başka eylem biçimi de ‘sivil itaatsizlik’tir. Aslında en belirgin özelliğinin şiddet içermemesi olduğu belirtilen sivil itaatsizliğin burada bir tür şiddet olarak adlandırılması kafaları karıştırabilir. Fakat her iki eylem türü de fiziksel şiddete başvurmamalarına rağmen iktidar için tehdit olarak algılanmaktadır. İktidar için oluşturdukları bu tehlike dolayısıyla bunları şiddetli durumlar olarak değerlendirmek mümkündür.

Kakofoni Topluluğu’nun eylem biçimleri ile sivil itaatsizlik eylemleri arasında birtakım farklar olduğunu belirttik. Burada belirtebileceğimiz en önemli fark, sivil itaatsizlik mevcut bir yasaya uymamak biçiminde gerçekleşirken, Kakofoni Topluluğu’nun eylemlerinde herhangi bir yasanın çiğnenmemekte olmasıdır. Bir diğer önemli fark ise birincinin uymamakla gerçekleşen pasif direnişine karşılık ikincilerin aktif olarak eyleme geçmeleridir.

Dövüş Kulübü de üyelerini aktif olmaya yönlendirir. Tyler Durden bunu öncelikle kendisi hizmet sektörünün çeşitli dallarında çalıştığı işlerde yaptığı çeşitli sabotajlarla gerçekleştirir. Dövüş Kulübü’nün üyeleri ise Tyler’ın verdiği çeşitli ev ödevlerini yerine getirerek uygarlığın ‘güvenli’, ‘tanıdık’ düzenine saldırırlar. Ev ödevlerinden ilki ve daimi olanı, yani üyenin tanımadığı birisi ile dövüş başlatmak için bir bahane bulması ve sonuçta dövüşü kaybetmesi, kulübe üye olmayanları da harekete geçirmeyi amaçlamaktadır. Anlatıcının dövüşmek istediği tarihi karakter olan Gandhi’ye özel bir vurgu yapılmasının nedeni de pasif direniş yöntemine olan itiraz ve buna karşı salık verilen aktif eylem biçimidir.

Özellikle yöntem konusunda beliren bu türden bazı farklarla birlikte Sivil İtaatsizlik, Kakofoni Topluluğu ve Dövüş Kulübü arasında temel bir benzerlikten bahsedebiliriz. Nihai tahlilde her biri politik konumlanışlar, tavır alışlar olmakla birlikte her üçü de toplumun bir kesimini diğerlerinden ayrıştırmak ve ötekileştirmek yoluna gitmez. Bu düşüncede mevcut durumdan memnun olmamak ve bunu dile getirmek bir mazlum söylemini, bir intikam ruhunu beraberinde taşımaz. Farklılıkların farkında olmak bu farklılıkların bir çatışma unsuruna dönüşmediği bir diğerini kabul edişle birlikte var olabilir.

Kakofoni Topluluğu’nun sloganı “Zaten bir üye olabilirsiniz!”dir. Dövüş Kulübü üyelerinin ilk ev ödevinin bir diğer amacı da bu üyeliğe farkındalık yaratmaktır. Çünkü filmin söyleminde her kesimden insanlar bir şekilde modernitenin olumsuz etkilerine maruz kalmıştır. Bunun için kulübün üyeleri beyaz yakalılardan vasıfsız çalışanlara kadar toplumun değişik katmanlarındaki kişilerden meydana gelmektedir. Hatta Tyler Durden’ın ev ödevlerini ilan ettiği toplantıda dövüştüğü ve kaybettiği bar sahibi Lou, kusursuz bir sermaye sahibi imgesidir ve O da kulübe davet edilir. Bu durum, anarşist düşüncede dile getirilen, ‘iktidar sahipleri de ellerinde tuttukları zincirlerle bağlıdır’ diyerek özetleyebileceğimiz görüşlerle bir paralellik arz etmektedir.

Daha kapsamlı ev ödevleri ise doğrudan kişilerden ziyade toplumun kendisine saldırmaktadır. Kakofoni Topluluğu’nun eylemlerinde kişilerin kendilerini bir süreliğine bilinçli olarak ‘yabancı’ konumuna getirdiğinden bahsetmiştik. Dövüş Kulübü üyeleri de dövüşlerde aldıkları yaralar ile sürdürdükleri günlük hayatlarında bu görüntüleri ile diğerleri için birer ‘yabancı’ haline gelmektedirler. Kargaşa projesinin amacı da gerçekleştirdiği değişik türden eylemlerle, ki bir sanat eserini havaya uçurmaktan güvercinlere müshil ilaçlı yem yedirmeye; bir binaya beş kat boyunca alevden bir gülen surat çizmekten otomobillerin hırsız alarmları ve hava yastıklarını çalıştırmaya dek uzanan farklılıktaki eylemlerle, uygarlığın kendisini bir yabancı haline getirmektir. Düzenin kendisinin yabancılığı, dolayısıyla güvensizliği insanların hayatta kalmak için, yani filme göre sahip oldukları tek gerçek şey olan hayatlarına sahip çıkmak için harekete geçmelerine ve gerçek tepkiler vermelerine neden olacak bir ortam sunmaktadır. Ayrıca Kargaşa Projesi üyelerine öfkelerini kızgınlıklarının gerçek sebebi olan uygarlığa yönlendirebilmelerine olanak sağlamaktadır.

4. Uygarlıkla Toptan Dövüş

Devrim fikri modern düşüncede önemli bir yere sahiptir. Dahası modern zamanlara ait bir düşüncedir. Eski çağlarda zaman döngüsel bir süreç olarak tasavvur ediliyordu. Bu, doğanın belirli bir düzen içerisinde işlemesinden ortaya çıkan bir algıdır. Bu duruma uygun olarak tıpkı doğa gibi insan hayatı da bu çembersel süreci takip ederdi. İnsanlar atalarından devraldıkları düzeni devam ettirirlerdi. Bu algı yeniliğin olmadığı bir dünya görüşünü beraberinde getirir. Hıristiyan Mesihçiliği ile birlikte bu anlayış değişmiş, modern zihin yapısını da mümkün kılacak biçimde düzçizgisel, ilerleyen bir zaman tasavvuruna kavuşulmuştur. İnsanın muktedirliği fikri ile birlikte ilerlemeci zaman anlayışı, toplumların mühendislik bir akıl yürütme ile şekillendirilmesi gerektiği fikri dolayısıyla devrimler yapmak için gerekli düşünsel imkânları oluşturmuştur. Her ne kadar günümüzde reklam sektörünün elinde içi son derece boşaltılmış olsa da, -artık piyasaya sunulan her yeni ürünün devrim niteliğinde bir buluş olduğu iddia edilmektedir-, devrim fikri köklü bir dönüşümü ifade eder. Devrimle gerçekleştirilecek esaslı dönüşümle birlikte artık hiçbir şey eskisi gibi olamayacaktır.

Devrim fikrinin kökenindeki anlamlar ile günümüzde çağrıştırdığı anlamlar arasındaki ilişkinin tuhaflığını terimin türetildiği sözcüklerde bulabiliriz. Devrim teriminin ‘devirmek’ sözcüğü ile olan yakınlığı aşikârdır. Mevcut olanı alaşağı etmek devrimlerin en belirgin ifade ediliş biçimidir. Kavramın ilişkili olduğu bir diğer sözcük olan ‘devir etmek’ ise devrimin bir başka yönüne işaret eder; yıkılanın yerine eskisinden farklı nitelikler arz eden yeni bir düzen kurmak. İkinci anlam yakınlığı devrimin ilerleme fikri ile bağını bir kez daha gözler önüne sermektedir. Devrimler artık devinmeyen, hantallaşmış bir sistemi devirerek toplumsal ilerlemenin dinamiklerini harekete geçirme, ona yeniden hız verme çabasının ürünüdürler. Marx, Anarşistleri yerine ne koyacağını bilmeden yıkmak ile suçlardı. Anarşistler ise devrimin yok etmeyi amaçladığı şeyleri yeniden üretmemesi gerektiğini dile getirirler.

Dövüş Kulübü’nde devrim olarak nitelendirilebilecek olay ise finans merkezlerinin yıkılması girişimidir. Bu olay aslında, öncesinde Dövüş Kulübü ve devamında Kargaşa Projesi ile başlayan bir devrimin kırılma noktasını oluşturmaktadır. Mevcut ekonomik düzende tüm borç ve kredi kayıtlarının tutulduğu binaların çökertilmesi, sistemin de yıkılması sonucunu doğuracaktır. Fakat devrimden sonra ortadan kaldırılan düzenin yerine bir yenisi inşa edilmez. İnsanlar arasında barışçıl ilişkilerin türeyeceği de varsayılmaz. Devrimin amacı uygarlık düşüncesinin kendisini yıkmaktır. İnsanın doğadaki diğer canlılar arasında bir türden başkası olmadığı, doğanın bir parçası olduğu bir dünyayı düşler, bu düş doğaya tam bir teslimiyeti dile getirir. Ayrıca yıkım sonrasında insanlar arasında ilişkilerin nasıl olacağı hakkında bize bir şey söylemez.

Filmde Anlatıcı ‘her şey yoluna girecek’ dedikten hemen sonra binalar yıkılmaya başlar. Kitapta ise patlayıcıların yapımında kullanılan parafin maddesi nedeniyle yıkım gerçekleşmez. Bu noktada film kitaptan ayrılıyormuş gibi görünür. Devrimin gerçekleşme anı konusunda bir farklılık olsa da, devrimin kaçınılmazlığı konusunda aynı yorum yapılamaz. Kitapta Anlatıcının kendini vurduktan sonra gözlerini açtığı ve cennet olarak adlandırdığı yer açıkça bir hastanedir. Bu yerde görevli personel zaman zaman kendisine Kargaşa Projesinin devam ettiğini ve uygarlığın yıkımının çok da uzak olmadığını fısıldamaktadır.

Devrimin kaçınılmazlığına bir başka vurgu ise filmin önceki sahnelerinde durumun farkına varan Anlatıcının, Kargaşa Projesine son vermek üzere militanlara verdiği talimatın reddedilmesi ile belirginleşir. Buna alacağı cevap hadım edilmesi girişimi olur. Militanlar için Anlatıcı ile Tyler Durden karakterinin bir farkının olmadığını hatırlarsak, liderin iktidarını elinden alma girişimi, başlamış bir süreç olarak devrimin önünde liderin dahi duramayacağını dile getirir gibidir. Hiç kimsenin eşsiz bir kar tanesi olmadığını belirten film, Tyler Durden’ı da bunun dışında tutmamıştır. Filmin, gerçekleşecek devrimin bir kişi veya zümreye bağlı olmadığını, olmaması gerektiğini savunduğunu söyleyebiliriz böylece.

Dövüş Kulübü daha önce de belirttiğimiz gibi toplumun değişik kesimlerinden insanları biraraya getirmektedir. Fakat Anlatıcının bir ‘beyaz yakalı’ olması, her ne kadar toplumsal sınıfların günümüzde ortadan kalktığı tartışılsa da, bu kesime özel bir önem atfedildiği anlamına gelebilir mi? Marx’ın devrimi gerçekleştirecek sınıf olarak işçileri görmesine benzer bir biçimde Dövüş Kulübü aynı potansiyelin artık ‘beyaz yakalı’larda olduğunu savunmaktadır diyebilir miyiz? Filmin Marksist analizi bu çalışmanın konusunu aşmakla birlikte bu soruları tartışılmaya değer bulduğumu belirtmeliyim.

Marx kapitalizm analizini emek gücünün ve sanayi kapitalizminin yoğun olduğu bir dönemde yapmıştı. Fakat iktisadi koşulların dönemlere göre farklılık göstereceğini dile getiriyordu. Tüketimin egemen konuma geçmesi ile hizmet ve finans sektörlerinde çalışanların sayısının artması, yani kapitalizmin yeni bir biçimde işliyor olması neticesinde klasik anlamda sınıf yapılarının bozulduğunu söyleyebiliriz. Fakat bu durum insanların başka platformlarda ortak düşüncelerle biraraya gelmesine engel olmadı. Bununla birlikte belki de en kayda değer fark, yeni grupların devrimi gerçekleştirecek entelektüel birikime sahip olmasıdır. Ayrıca değişik iş kollarında çalışan insanların biraraya gelmesi de hareketi güçlendirebilecek bir unsur olarak anılabilir.

Bununla birlikte filmin şüpheye yer bırakmayacak bir şekilde uygarlığın yıkımının kaçınılmazlığını dile getirdiğini söyleyebiliriz. Dahası bu yıkıma sebep olacak olan bizatihi uygarlığın kendisidir. Tyler Durden karakterinin Anlatıcının şizofren bir yansıması olması, gerçekleşecek yıkımın modernitenin karanlık yüzü olmasını anlatır. Finans merkezlerinin yıkımında kolayca temin edilebilecek güçlü patlayıcılar yerine sabun kullanılması da, uygarlık fikrinin temellerindeki sabunun yıkımın asıl sebebi haline gelmesini simgeler. Böylece diyebiliriz ki Dövüş Kulübü, modern uygarlığın temel varsayımları dolayısıyla en başından bu yana kendi sonunu hazırlayan bir süreç olduğunu anlatmaktadır.

İbrahim Karabiber

ikarabiber27@gmail.com

Yazarın öteki incelemeleri için tıklayınız.

Earthlings (2003)

Biraz sonra bahsedeceğim yapım, insanı asla rahat bırakmayan, huzursuz edici, bir an önce bitse de kurtulsam dedirtebilecek hatta kapatmak ve bir daha izlememek üzere ortadan kaldırmak isteyebileceğiniz cinsten bir belgesel. Zaman zaman kapatmak, bu kadar da olmaz mutlaka bir yanlışlık olmalı diyerek vicdanımı rahatlatmak için ‘’gerekli’’ bir yanı olabileceğini düşünmeye çalışmak ve bu ‘’vahşete’’ tanıklık etmemek için kolaycılığa kaçma isteğim oluşsa da, pek çok sahnede gözyaşlarımı tutamayarak baştan sona kadar izlemeyi başardım.

‘’Birazdan izleyeceğiniz film hayvanların insanlara beş ayrı şekilde nasıl hizmet ettiğini anlatıyor ola ki unutursak diye. Birinci Kısım: EVCİL HAYVANLAR, İkinci Kısım: YEMEK, Üçüncü Kısım: KIYAFETLER, Dördüncü Kısım: EĞLENCE, Beşinci Kısım: BİLİM’’

Yönetmenliğini Shaun Monson’ın, anlatıcılığını aktör Joaquin Phoenix ve Persia White’in yaptığı 2003 yapımı bir belgesel: Earthlings. Kelimenin sözlük anlamı, earth’ling ‘’dünyada yaşayan kimse’’ anlamına geliyor. Konusunu kısaca özetlemek gerekirse ‘’insan türünün kullandığı hayvan kaynaklı ürünleri elde ederken kullandığı yöntemleri’’ anlatan, evcil hayvan mağazalarının, köpek yetiştirme yurtlarının, hayvan barınaklarının, tavuk, inek ve domuz fabrika çiftliklerinin, deri ve kürk ticaretinin, kobay laboratuarlarının ve fillerle büyük vahşi kedi cinslerine sirk numaralarını öğrenmeleri için dayatılan uygulamaların acımasızlıkları sorgulayan bir belgesel diyebiliriz.

‘’Hepimiz dünyada yaşadığımız için, hepimiz earthling sayılırız. Earthling teriminde, seksizm, ırkçılık veya tür ayrımcılığı yoktur. Bu söz tek tek hepimizi kapsıyor. Soğuk veya sıcakkanlı, memeli, omurgalı veya omurgasız kuş, sürüngen, amfibik, balık, insan vb. yani insanoğlu, dünyadaki tek tür değildir. Dünyayı tıpkı insanlar gibi evrimleşen başka milyonlarca canlıyla paylaşmaktadır. Fakat insanoğlu earthling’i dünyayı domine etmeye meyillidir; çoğu zaman diğer earthling’lere bir objeymiş gibi davranarak. Tür ayrımcılığından kastedilen budur.’’

‘’Irkçılık ve seksizim gibi, tür ayrımcılığı da bir grubun üyelerinin menfaatini korumaya karşın diğer grupların menfaatini kısıtlayacak davranışlar veya önyargılardır. Eğer bir canlı acı çekiyorsa, bu acıyı dikkate almayı reddedecek ahlaki bir açıklama olamaz. Canlının doğası ne olursa olsun, eşitlik prensibi der ki birinin acısı başka bir canlının acısıyla eşdeğer tutulabilir.’’ Belgeseldeki en can alıcı olduğunu düşündüğüm sözlerden birisi bu paragrafta anlatılmak istenendir. Pek çoğumuzun çocukken hayvanlarla yaşadığı ve hayvanın acı çektiğinin umursanmadığı deneyimleri az ya da çok olmuştur. Kedilerin kuyruklarına çeşitli nesneler bağlamak, sokak köpeklerini taşlamak, küçük karınca, sinek gibi hayvanların kanatlarını koparmak vs. Hatta bir arkadaşım yılanları toplayıp üzerine kaynar su döktüğü ve bu sırada yılanın çığlık attığını duyduğunu söylemişti. Yazarken bile tüylerimi ürpertir. Buna çocukluk, cahillik deyip geçebiliriz ancak ‘’biz çocukların’’ bunları yaptığı esnada durumu gören ‘’büyüklerin’’ bu duruma müdahale etmemesine ne demeliyiz, bilemiyorum.

‘’Çoğu insan tür ayrımcısıdır. Bu film sıradan insanların (birkaç aşırı kaba ve kalpsiz istisnanın değil de insanların büyük bir çoğunluğunun) aktif olarak katıldığı, kabullendiği, vergilerinin kullanılmasına izin verdiği bir durumu görüyoruz: kendi türümüzün önemsiz çıkarları için başka türlerin en önemli hakkının ellerinden alınmasını.’’

Belgesel ekibinin çok dikkatli davrandığını, hiçbir gruba ayrıcalık tanımadığını, hemen her ülkeden ve her inanıştan insanların hayvanlara yaptıklarını ‘’rahatsız edici’’ bir şekilde ortaya koyduğunu düşünüyorum. ‘’Birazdan görecekleriniz özellikle seçilmiş değildir. Aksine, evcil hayvan, yemek, giysi, eğlence ve araştırma amacıyla yetiştirilen hayvanlar için endüstri standartlarıdır’’ diyerek insanın ‘’hayvan hakları’’ denilen bir kavramdan habersiz olduğunu daha kestirmeden söylemek gerekirse ‘’umurunda olmadığını’’ söylemek yerine olacaktır. Hayvan hakları konusunda ülkemizin de sicilinin hiç de iyi olmadığını söylemeliyim. Yalnızca ülkemizin değil, tüm dünya aynı şekilde. Avrupa ülkelerinin bazılarının iyi niyetli çabaları sonucunda bazı iyileştirmeler için adımlar atılsa da yeterli olmadığı çok açıktır.

‘’Eğer mezbahaların duvarları camdan olsaydı, hepimiz vejetaryen olmaz mıydık? Ama mezbahaların duvarları camdan değil. Mezbahaların mimarisi inkâr için tasarlanmış, bakmak istesek bile göremememiz için. Zaten kim bakmak istiyor ki?’’ Filmi tavsiye ettiğim pek çok arkadaşım daha anlattıklarım karşısında dayanamadılar ve filmi izlemekten kaçındılar. Zaten pek çok konuda böyle yapmaz mıyız? Herhangi bir olaya ‘’şahit’’ olmaktan ve elini taşın altına sokmaktan kaçınmak galiba insanoğlunun doğası diye düşünüyorum.

Hayvancılıkta verimi en yüksek ülkelerden olan ABD’de yaklaşık 7 kilo mısır veya soya (yemi) yedirilerek 1 kilo sığır eti elde edilmektedir. Eski Sovyetler Birliği’nde ise aynı miktar tavuk eti için ABD’den iki kat fazla yem kullanılmakta idi. 1990 yılı verilerine göre ortalama bir Amerikalı tarafından her yıl tüketilen toplam etin (112 kg) üretilmesi için gerekli enerji 190 litre benzine eşdeğerdir. A.B.D. koşullarında 1/2 kg sığır eti; 1/2 kg buğdaydan 100 misli fazla su tüketimine yol açmaktadır. Dünya tahıl üretiminin yaklaşık % 38′i hayvan yemi olarak kullanılmaktadır. Birçok ülke özellikle hatalı tarım politikalarının yanı sıra su kıtlığı nedeniyle tahıl ithalatlarının % 50′sini ABD’den karşılamak zorunda kalarak tehlikeli bir biçimde ABD’ye bağımlılıklarını arttırmışlardır. ABD’de sığırların yediği hububat ve soya fasulyesi ile fakir ülkelerdeki bir milyar insan doyabilir. İnsanlar et tüketimlerini % 10 azaltırlarsa hububat ve soya fasulyesindeki tasarrufla Türkiye’de yaklaşık 6,6 milyon, A.B.D.’de 60 milyon insan doyabilir. Yaklaşık yarım kilo sığır eti için 7,2 kg hububat ve soya; 9460 litre su ve 3,7 litre benzin tüketilir. Bir pilicin yenebilir hale gelmesi için 1.200 litre su gerekmektedir. Dünya et tüketimi 1950′den 1999 yılına yaklaşık elli kat artarak 217 milyon tona çıkmıştır. Dünya nüfusu ve kişi başına et tüketimi ise bu dönemde sadece iki kat artmıştır. Her kilo sığır eti için yaklaşık 7 kilo konsantre yem kullanılırken, domuz etinde bu oran yaklaşık 4; tavuk ve balık eti için 2 kilo yemdir. Dr.Umur GÜRSOY

Dünya genelinde bir kişi günde ortalama 100 gr. et tüketmektedir. Ancak tüketim miktarının gelişmiş ülkelerde 200–250 gr. fakir ülkelerdeyse 20–25 gr. olarak gerçekleşmektedir. Japon bilim adamlarının yaptığı bir araştırmada 1 kg. sığır eti tüketiminin 36,4 kg. karbondioksitin neden olduğu ısınmaya eşdeğer sera gazı salımına yol açtığını, yani 1 kg. et yemenin üç saat araba kullanıp bu arada evdeki bütün ışıkları açık bırakmakla verilen zararla eşdeğer olduğunu ortaya koymuştu.-Hürriyet Gazetesi

‘’Bu gezegende üç çeşit ana yaşam kuvveti var: Doğa, Hayvanlar ve insanoğlu. Biz Earthling’iz. Bağlantıyı kurun.’’

‘’İnsanlarla hayvanlar arasında, hayvanları ahlakî arenadan ya da ahlakî kaygıların kapsamından dışlamamızı haklı gösterebilecek ahlaken geçerli herhangi bir fark olmadığından, hayvanlara karşı muamelemiz, toplumsal ahlak mekanizmamızın tamamından soyutlanamaz. (…)

Ancak hayvanların da, bizim için insanlara özgü çıkarlar ne kadar önemliyse onlar için de o kadar önemli olan, doğalarından kaynaklanan çıkarları vardır. Eğer insanlarla hayvanlar arasında ahlaken geçerli hiçbir fark yoksa hayvanların çıkarları da haklarla korunmalı ve hayvanların hukuki statüsü, taşınır mal statüsünden daha yükseğe çıkarılmalıdır.

Çok açıktır ki, hayvanlara muamelemizde kayda değer bir değişim, ancak toplumun çoğunluğunu oluşturan kesimlerin, onları insan amaçları için ucuz, harcanabilir araçlar olarak görmekten vazgeçip Kant’ın “kendinde amaç” diye adlandırdığı biçimde görmeleriyle gerçekleşebilir.’’ (Bernard Rollin-Hayvan Haklarına Felsefi Yaklaşım: Birikim Dergisi)

Son söz olarak söyleyebileceğim, belgeselin kesinlikle izlenmesi gerektiğidir. İzlemeniz ve ‘’hayvan hakları’’ diye bir kavramın varlığından haberdar olmanız dileğiyle…

http://www.earthlings.com/

Konuyla ilgili olarak okunmasının faydalı olacağını düşündüğüm birkaç makale ve site;

http://www.vejetaryen.net/makale/et_mi_yiy…an_hakki_mi.asp

http://www.fatihbelediyesiyedikulehayvanba…erlendirilmesi/

http://www.haytap.org/index.php

15 Ekim 1978′de Paris UNESCO evinde ilan edilen Hayvan hakları evrensel bildirisi.

1. Bütün hayvanlar yaşam önünde eşit doğarlar ve aynı var olma hakkına sahiptirler.

2. Bütün hayvanlar saygı görme hakkına sahiptir. Bir hayvan türü olan insan, öbür hayvanları yok edemez. Bu hakkı çiğneyerek onları sömüremez. Bilgilerini hayvanların hizmetine sunmakla görevlidir. Bütün hayvanların insanca gözetilme, bakılma ve korunma hakları vardır.

3. Hiçbir hayvana kötü davranılamaz, acımasız ve zalimce eylem yapılamaz. Bir hayvanın öldürülmesi zorunlu olursa, bu bir anda, acı çektirmeden ve korkutmadan yapılmalıdır.

4. Yabani türden olan bütün hayvanlar, kendi özel doğal çevrelerinde karada, havada ve suda yaşama ve üretme hakkına sahiptir. Eğitim amaçlı olsa bile özgürlükten yoksun kılmanın her çeşidi bu hakka aykırıdır.

5. Geleneksel olarak insanların çevresinde yaşayan bir türden olan bütün hayvanlar uyumlu bir biçimde türüne özgü yaşam koşulları ve özgürlük içinde yaşama ve üreme hakkına sahiptir.

6. İnsanların yanlarına aldıkları bütün hayvanlar doğal ömür uzunluklarına uygun sürece yaşama hakkına sahiptir. Bir hayvanı terk etmek acımasız ve aşağılık bir davranıştır.

7. Bütün çalışan hayvanlar iş süresi ve yoğunluğunun sınırlandırılması ve güçlerini artırıcı bir beslenme ve dinlenme hakkına sahiptir.

8. Hayvanlara fiziki ya da psikolojik bir acı çektiren deneyler yapmak hayvan haklarına aykırıdır. Tıbbi, bilimsel, ticari ve başkaca biçimlerdeki her türlü deneyler için de durum böyledir.

9. Hayvan beslenmek için yetiştirilmişse de bakılmalı, barındırılmalı, taşınmalı, ölümü de acı çektirmeden ve korkutmadan olmalıdır.

10. Hayvanlardan insanların eğlencesi olsun diye yararlanılamaz, hayvanların seyrettirilmesi ve hayvanlardan yararlanılan gösteriler hayvan onuruna aykırıdır.

11. Zorunluluk olmaksızın bir hayvanın öldürülmesi yaşama karşı suçtur.

12. Çok sayıda yabani hayvanın öldürülmesi demek olan her davranış bir soykırım, yani bir suçtur.

13. Hayvan ölümüne de saygı göstermek gerekir. Hayvanın öldürüldüğü şiddet sahneleri sinema ve televizyonda yasaklanmalıdır.

14. Hayvanları koruma ve savunma kuralları, hükümet düzeyinde temsil olunmalıdır. Hayvan hakları da insan hakları gibi yasayla korunmalıdır.

Salim Olcay

salimolcay@hotmail.com.tr

Erotizm ve Pornografinin Sınırında: Crash

Erotizmin Dili

“Erotizm, basit cinsel faaliyetten farklı olarak, doğal üreme ortamından ve çocuk sahibi olma arzusundan bağımsız ruhsal bir arayıştır… Erotizm, yaşamı kabullenmek ama ölümü de içerecek ölçüde kabullenmek demektir.” Georges Bataille

Sayısı günbegün azalan auteur’lerden Kanadalı yönetmen David Cronenberg’in yeraltı edebiyatının önemli isimlerinden J.G. Ballard’ın (Türkçede yayımlanan diğer eserleri arasında Steven Spielberg’in filme aldığı Güneş İmparatorluğu’nu ve de Rüyalar Diyarı’nı anabiliriz.) 1973’te yayımlanan aynı adlı kült romanından uyarladığı Crash (1996, Çarpışma), otomobil kazaları ile cinsel doyum / orgazm arasında kurduğu koşutluklarla öne çıkan bir yapıt. Başfigür James Ballard aracılığıyla cinsellik arama saplantısının doğasına konuk ediliyoruz. Yalnız bu “sisli” ve “içine girilmesi meşakkatli” dünyanın tuhaf ve çarpıcı mekanlarında bize kılavuzluk eden kişi, yani James Ballard (James Spader) özdeşleşimi imkansız bir karakter, bunu baştan söylemek gerek. James Ballard’ın Catherine Ballard (Deborah Kara Unger) ile yaşadığı rutin ve olağan, renksiz ve silik evliliği, hülasa hayatının yavaşlığı / durağanlığı yerini otomobillerin hızına ve bu hızın coşku, keşif ve heyecanına bırakıyor; fakat bu hızlı serüvende Ballard da bizi yalnız bırakıyor, bize ise bu serüveni salt gözlemci olarak takip etmek kalıyor… Fakat riskli ve kolay olmayan bir iş bu.

Helen Remington’ın (Holly Hunter) kullandığı aracın Ballard’ın aracına çarpması, Ballard için farklı bir evrene giriş bileti olacaktır. Helen Remington’ın rehberliğinde James Dean’in trafik kazasında ölümünün yeniden-sunumunu bir ayini izliyormuşçasına zevk ve tutkuyla izleyen bir cemaatin içine dalan Ballard, önce biraz ürkecek, sonra bundan, yani otomobil kazalarından zevk duymaya başlayacaktır. Helen aracılığıyla Vaughan (Elias Koteas) ve Gabrielle (Rosanna Arquette) ile de yolu kesişen Ballard için bundan sonrası cinsellik ile teknoloji bebeklerinin içi içe geçtiği bir dünyada zevk ve hazzın sınırlarını keşfe çıkmak, ölüm’ün sınırlarını zorlamak olacaktır.

Film boyunca, otomobillerin sapkın cinsel eylemlerin (Ballard ile Catherine, Vaughan ile Catherine ve yine Vaughan ile bir fahişe özelinde heteroseksüelizm, Gabrielle ile Helen özelinde lezbiyenlik, yine Vaughan ile Ballard üzerinden eşcinsellik film boyunca karşımıza çıkan türlü çeşitli cinsel tercih biçimleridir; yalnız eş ya da eküri değiştirmenin bilinçli olarak benimsendiğini de yine söylemekte yarar var. Arabaların hızı da cinsel birleşmelerin hızına paralel.) teknolojik mekanı olduğunu görüyoruz. Otomobillerin bir arzu nesnesi olarak çekiciliği, hatta bedenin/etin yerini alması, otomobillerin çarpışmasının birer cinsel birleşme örneği biçiminde algılanması, kazalardan alınan yaralardan erotik arzu ve heyecan duyulması, yara ve kesiklerin bizzat cinsel organların yerine geçmesi ve dahası bu yara ve kesiklerden dolayı bedenin/etin organdan yoksun kılınması, sürreal bir fantasmalar alemi yaratıyor. Buradan itibaren Crash; yabancılaştırıcı, özdeşleşimi olanaksız kılan araçları nedeniyle simgesel bir yapıt sıfatını kazanıyor: logos’un yerine teknoloji-beden’in konuştuğu… Zira karakterleri tanımada baskın sinemasal bir araç olan diyalog yerine bedenin ve bu yolla cinselliğin dillendiği bir film Crash. Açıklamaların, tahlillerin geri plana itildiği, salt görüntülerin konuştuğu… Erotizm ve pornografi arasındaki ince çizgide gidip gelerek… Yine de seksi bayat ve sığ, yani işlenmemiş haliyle sunarak salt “uyarma” veya “tatmin etme” ereğindeki pornografiden; bir başka deyişle, cinsel eylemi sosyal ya da psikolojik/psikopatolojik konumundan sıyırması ve cinsel eylemle başlayıp orada tıkanması kaçınılmaz olan pornografiden farklı olarak Crash, kendisine dayanak ve çıkış noktası olarak refah toplumlarındaki “cinsel arzu üretimi” veya “cinsel arzu tüketimi” gibi psikolojik, bir başka tarafıyla da ekonomik kavramları baz alması, bunları eleştirel yollu sorunsallaştırması yönüyle pornografiden sapmasını beceriyor. Cinsel eyleme kilitlenen ve orada tıkanıp kalan “özne formülü”, Crash’te yerini, Nietzsche’nin deyimiyle, “arzuladıklarını değil de, arzularını seven” özneye bırakıyor. Arzuyu üretip çarçabuk tüketen, sonunda arzunun kendisine dönüşen özne formülü… Böylece Crash, Marquis de Sade’ın, “Bedenin arzusu ancak öteki bir bedende tatmin olur; fakat düşünce olarak arzu bir sınır tanımaz.” yollu önermesini akıllara getirirken, Wilhelm Reich’in “Cinsellik politik açıdan ele alınmalı.” öğüdünü politiği de içeren ekonomik ve sosyal bir alana yayıyor.

Crash’te, rüya atmosferini görünür kılmada ipnotize edici metalik müziğin (Müzikler; The Fly, Naked Lunch, Dead Ringers gibi birçok filmde David Cronenberg ile birlikte çalışan Howard Shore imzalı) katkısı ve etkileyiciliği de vurgulanmalı.

Erdemi, tözsel içeriği haz ve gösteriye içkin postmodern cemaat toplumuna evrilen yeni-dünyanın tasvir edildiği cesur, farklı ve önemli bir film Crash. Tekrar tekrar seyredilesi…

…….

Meraklısı için notlar:

Crash, 1996’da Francis Ford Coppola başkanlığında biraraya gelen Cannes Film Festivali jürisince Jüri Özel Ödülü’ne değer bulundu.

David Cronenberg, oyuncularına doğaçlama yapmalarına izin vermediğinden, Crash’te de konsantrasyon sorunu yaşayan oyuncularını istediği havaya kanalize edebilmek için çok çaba harcamış.

Crash, gösterildiği kimi ülkelerde yuhalanarak protesto edilmiş, kimilerinde de yasaklanmıştır.

Ülkemizde ise, Vaughan ve Ballard’ın otomobildeki cinsel birleşme sahnesi sansürlenmiştir, bunu da anımsatalım.

Hakan Bilge

hakanbilge@sanatlog.com