Pak Parti

15 Ocak 2013 Yazan:  
Kategori: Deneme, Edebiyat, Manşet, Sanat

PKK kendisine Pak Parti denmesini istedi.

Bu haber başlığını görenler uzun süre düşündükleri halde bir anlam veremediler. Neydi bu PKK, nereden çıkmıştı, neden şimdi böyle bir açıklama yapıyordu?

Bazıları yaşadıkları hızlı iletişim çağının gereklerini yerine getirerek hemen unuttular, başka dünyalara dalıp bir daldan diğerine sekerek gezintilerini sürdürdüler.

Pek azı konuyu araştırmaya değer gördü. Kısa bir uğraştan sonra bazı bilgilere ulaşabildiler.

….

İlk izlenimleri haber yeni olsa da konunun epey geride kalmış olmasıydı. Geçmişteki bazı olaylarla ilgili yeni kaynaklar bulunmuştu. Anlamakta zorlandıkları bir kavrama ulaşmışlardı. Bölücülük. Uzun süredir çatışmalardan, savaşlardan uzak yaşadıkları için ayrı düşmek nedir bilmiyorlardı. Nefretten, düşmanlıktan tümüyle habersizdiler. Konuyla ilgili buldukları bir metni yorumlayarak anlamaya çalıştılar.

“Bölücülük. Bunu anlatmak kolay değil. Bir örnek vereyim. Yağmur yağdı yağacak bulutlu bir sonbahar gününde Tayyar Bey eline keskin bir bıçak alıp olgunlaşmış parlak, bir yanı kırmızı elmayı ikiye ayırırsa kim bölücü olur? Yarısı yeşil elmanın parçalarından biri mi? Onu kesen bıçak mı? Bıçağı elinde tutan Tayyar Bey mi? Yoksa ona “Bu elmanın yarısı yeşil, yarısı kırmızı. Bir yanı güneş görmüş, olgunlaşmış, serpilip gelişmiş. Diğer yanı geri kalmış. Toprağın suyundan, güneşin sıcaklığından yararlanamamış. Kesip ayırmalısın ikisini birbirinden” diyen bir başkası mı?”

Bu tuhaf paragrafı kim, ne zaman yazmıştı? Bu konuda bilgi yoktu. Ama şu an içinde oldukları kardeşlik ortamından çok önce olmalıydı mutlaka. Çünkü gördükleri diğer yazılar, haberler hiç de güzel bir ilişkiyi anlatmıyordu. Çıkar çatışmasıyla beslenen nefret ve hoşgörüsüzlüğün getirebileceği sonuçların en acı örneklerini görüyorlar, bunlarla karşılaşmaya alışmamış yürekleri derin bir acıyla yanıyordu.

….

Pak Parti’yle ilgili araştırmalarından bir sonuç alamadan bu kez bir Akça Parti’yle karşılaştılar.

Buldukları not “Akça Parti kararıyor mu?” diye başlıyor ve içinde şöyle deniyordu:

“Öteden beri AKP’nin kısaltma olarak Akça Parti kullanılmasını istemesini pek anlayamadım. Aydınlanma ve Kurtuluş Partisi’ne niçin böyle densin ki? Ya PKK bu kısaltma bizi kötü gösteriyor, bize Pak Parti densin derse ne olacak? Ama sonuçta her bireyin, her kurumun başkalarına zarar vermediği sürece dilediğini düşünme, söyleme ve isteme hakkı vardır.”

Daha sonra anayasa tartışmalarından söz ediliyordu. Notları okumadan önce bunun anlamını öğrenmeleri gerekti. Çünkü yaşamlarında yasaların ne kendisi, ne anası, ne de babası vardı. Epey çaba harcadıktan sonra bunların ilkel toplumlardaki insanlar ve gruplar arasındaki ilişkileri düzenleyen kurallar dizisi olduğunu anlar gibi oldular. Bir gezegende yaşayanların ne kendilerine, ne birbirlerine, ne geçmişlerine, ne de çocuklarının geleceğine saygısı yoksa, davranışlarını tümüyle bencillikleri ve çıkarları belirliyor, çatışmalarda üstün gelen her istediğini yapabiliyorsa işlerin çok da kötüye gitmemesi için bazı önlemler alınması gerekiyordu. Hukuk denilen genel bir doğruya uymaya çalışarak önce genel, sonra özel kurallar hazırlanıyordu. Yine de bu uygulamalar kesin çözüm getirmiyordu, çünkü gücü eline geçiren hepsini dilediği gibi çarpıtıyor, değiştiriyor, bildiğini okuyordu.

Anayasayı araştırırken bir yazıda (1) karşılaştıkları sansür sözcüğü başlarına iş açtı. Bunun ne olduğunu anlamak için epey kafa yordular.

O koşulları tümüyle anlamaları olanaksızdı. Yine de bir an için orada olduklarını düşündüklerinde büyük bir üzüntü duydular. Acımasız kalabalığın içine düşmüş duyarlı, güzel insanlar büyük zorluklara katlanmış olmalıydı.

Sonra insanların hak ve özgürlüklerini korumayı güvence altına alması beklenen anayasayla ilgili buldukları notları anlamaya çalıştılar.

“Ama anayasanın eşitlikle ilgili maddesinde yürütme ve yasama gücünü elinde tutan tarafın mutlak anlamda eşitliğe, ayrımcılık yasağına, sosyal dışlanmaya karşı güvence verilmesine, devletin pozitif yükümlülüğü ve kadın erkek eşitliği gibi temel kavramlarda düzenleme yapılmasına karşı çıkmasına bir anlam veremedim. Yönetimde olmak, güç, insanı değiştirebilir. Ama yine de sorumluluk, sağduyu ağır basmalı. Haklı isteklere kulak tıkamak, zorla, baskıyla, katı sınırlarla insanları ve toplumu dönüştürmeye çalışmak olumlu sonuçlar vermiyor. Üstelik çok ağır bedeller ödenmesine yol açabiliyor. İletişimin, düşüncenin, bilimin önünün en azından teknik olarak böylesine açılmış olduğu bir çağda özgür bir gelecek diliyorum.”

Geçmişi anlamak kolay değildi. İletişim, düşünce ve bilim sözcüklerinde bir sorun yoktu. Artık bunların tümü sonsuz bir özgürlüğe kavuşmuştu. Yeryüzünü paylaşan insanlar doğanın bir parçası olduklarının bilincindeydiler. Hem birbirlerini, hem de gezegeni paylaştıkları tüm canlıları her an yüreklerinde hissediyorlardı. Ama baskı ve sınır kavramları onlar için bir anlam taşımıyordu. Ancak çok uzun bir araştırma ve okuma programından sonra biraz olsun atalarının bir zamanlar yaşadığı sıkıntıları anlayabildiler.

Bir başka notta “Anayasayı cinsellik ve mahalle baskısı tıkadı” deniyordu. Cinselliğin yalnızca nüfus artışı sağlamak ve çocuk yapmak için yaşanması isteniyor, bunun dışındaki yaklaşımların yanlış olduğu söyleniyordu. Özgürlüklerinin gücüyle yaşadıkları mutluluğu düşününce bunu da anlamaları kolay değildi.

“En az üç çocuk önerisi batıda kabul görse bile artış hızı uzak bölgelerdekine yetişemez. On yıl, yirmi yıl sonra oradaki nüfus ezici bir çoğunluğa ulaşabilir. Geçmişte bugünün güçlü partisine kayan avantaj o bölgede yaşayanların destekleyeceği bir başkasına kayabilir.”

Burada ne söylendiğini pek anlamadılar. Seçim, propaganda, oy almak ya da satın almak, yönetimi ele geçirmek için her türlü yolu deneyerek kendi çıkarlarına yatırım yapmak tanıdıkları kavramlar değildi. Fazla üzerinde durmadan geçtiler.

Beynin değişkenliği ve aşkı konu alan not epey ilgilerini çekti. Onlar için geçmişten gelen böyle bir not bulmak, taş devrinden kalmış bir bilgisayar bulmaktan farksızdı. Notta bilim insanlarının cinsel tercih konusundaki çalışmalarından söz ediliyor, bazıları cinsel tercihin doğuştan geldiğini söylese de yıllarca heteroseksüel olan ve hiçbir biseksüel geçmişi olmayan insanların bile homoseksüel aşk yaşayabildiği anlatılıyordu.

Notlardan birinde insanın doğaya verdiği zarardan söz ediliyordu. (2)

Çevreye ve topluma karşı duyarlı olmaya çağıran notlar onları duygulandırıyor, kendilerini borçlu hissediyorlardı. Yaşadıkları güzel dünyayı işte bu tür kişilere borçluydular, kim olduklarını bilmeseler de onları kendi ataları olarak kabul ediyor, seviyor, saygı ve minnet duyuyorlardı.

….

“PKK kendisine Pak Parti denmesini istedi.”

Haberin kaynağı olan notta böyle yazıyordu.

Tarih 29 Ekim 2023 olarak atılmıştı ama ayrıntılı bir inceleme yapmadan bunun gerçekten bu zamanda mı, yoksa çok daha önce mi yazıldığını bilebilmek olanaksızdı.

Amed adı verilen bir yerde yapılan açıklamadan söz ediliyordu.

Yazıda geçmişte karşılıklı yanlışlar yapıldığı, ancak dönemin başbakanının önerilerini dikkate alan yoksul bölge insanlarının üstün doğurganlığının önce bölgede, sonra da genelde diğerlerini azınlık durumuna getirdiği belirtiliyordu. Bundan sonra yeni bir sayfa açılacağı, partinin eski kısaltmasının hem kötü çağrışımlar yapan söyleniş biçimi, hem de geçmişte yaşanan üzücü olayları anımsatması nedeniyle artık kullanılmayacağı söyleniyordu.

“Partilerin Kardeşlik Kuruluşu olarak açıldığımızda kısaltmamızın PKK olacağını hiç düşünmemiştik. Geçen yıllarda kısaltmamız adımızdan çok yıprandı. Sorunları geride bıraktığımız, gerçek kardeşlik, barış ve dayanışmanın ışıklarını gördüğümüz bu koşullarda yaptığımız değişiklikle “Partiler Arası Kardeşlik” oluşumunun yaşama geçmesinin mutluluğunu yaşıyoruz.”

….

Gördükleri haberle ilgili gerçeği araştıranların buldukları son not bu oldu. Geçmişle ilgili yeni izler taşıyarak günlük yaşamlarına döndüler.

1. Burcu Cebesoy, Sinemada Sansür, http://www.sanatlog.com/etiket/sansur-sistemi-ve-anayasa/

2. Mehmet Arat, Doğanın En Büyük Yanlışı: İnsan, http://blog.milliyet.com.tr/doga-nin-en-buyuk-yanlisi-insan/Blog/?BlogNo=352989

Mehmet Arat

mehmetarat@ymail.com

Yazarın öteki yazıları için tıklayınız.

New York’ta Beş Minare (2010, Mahsun Kırmızıgül)

Aksiyon Her Şeyi Halleder mi?

Beyaz Melek ve Güneşi Gördüm filmleri ile iddialı çıkışlar yapabilmiş ve yakaladığı gişe başarıları kendisini sevindirmiş olsa da, filmlerine getirilen eleştirileri göğüslemek yerine sert ve anlaşılması çok güç bir tepki koyan Mahsun Kırmızıgül son filmi olan New York’ta Beş Minare filminin ön gösterimine devlet bakanları, gazetelerin genel yayın yönetmenleri ve magazin dünyasının renkli kişiliklerini davet etmiş ancak hiçbir sinema eleştirmenini çağırmaya gerek duymamıştır. Daha iyisini sen yap diyenlerin ve eleştiriye tahammülü olmayanların fikirlerine ne derece saygı duyulmalıdır ve böyle bir zihin yapısı kendisini ne kadar geliştirerek Türk sinemasına nasıl bir katkıda bulunabilir, bilemiyorum.

Sinemada izlemediğim Beyaz Melek ve Güneşi Gördüm filmlerinin oyuncu kadrolarının geniş ve nitelikli olmasına karşın senaryo, kurgu ve yönetmenliğin zayıf olduğu, artık Mahsun Kırmızıgül ile özdeşleşmiş sayılan ‘’mesaj verme’’ kaygısının da filmlere egemen olduğu görülüyordu. Eşimin ısrarları üzerine New York’ta Beş Minare filmini sinemada izlemek için yola düştüğümüzü ve sağ olsun, yer gösterici arkadaşın ‘’mükemmel bir film abi’’ şeklindeki telkinleri eşliğinde yerimize oturduğumuzu söylemeliyim.

Eski sinema geleneğinde aksiyon, filmin her alanında değil genellikle finaline doğru yaşanır ve film seyirciyi bu ana hazırlardı. Speed (1994) ile ilk karesinden son sahnesine dek aksiyonun hiç bitmediği bir dönem başlamış oldu. Böylece aksiyon finale sıkıştırılmaya çalışılmıyor, seyirci filmin her anında aksiyona doyuyordu. Salt aksiyona bulaşmış ama niteliksiz pek çok film bu dönemde ortaya çıkmıştır. New York’ta Beş Minare filminin açılış sahneleri ve devam eden aksiyon sahneleri göz önüne alındığında kendisine Yeşilçam’ın avantür geleneğini değil Hollywood’un 90’lı yıllarda geliştirmiş olduğu akımı örnek aldığı açıkça görülebilir.

Işıkların sönmesiyle birlikte patlayan arabalar, komünizme, faşizme geçit vermeyeceğine and içen ülkücüler, mezuniyet törenindeki polisler derken bir terörist grubun hücre evine düzenlenen baskınla aksiyon fırtınası başlamış oldu. Her ne kadar çatışma sahnelerinde, Türk aksiyon filmleri ile kıyaslanınca belli bir ustalığın tutturulduğu söylenebilirse de, bu işte teknik yönün yönetmenlikten önce geldiği ve çoğu zaman parayı verenin düdüğü çaldığı aşikârdır. Ustalığın gösterilebileceği yerler olan kurgu ve sahne geçişlerinin ise kopuk, oyunculukların zayıf ve göstermelik, karakter analizlerinin ve derinliklerinin sığ, söyleminin naif olduğu göze çarpıyor. İlk andaki çatışma sahneleri için Doom veya Counter Strike tarzı her odada bir teröristin elinde silahla ‘’beklediği’’ ve izledikçe heyecanın yerini sıkıntının almaya başladığını söyleyebilirim.

Sanat, kendini ifade etme biçimlerinden bir tanesidir ve ‘’insanın insanileşmesine’’ katkı sağladığı ölçüde değerlidir. Sanat, doğa ile insanın birleşmesidir. İnsanın, doğada ‘’kendiliğinden’’ olmamış, olmayan ve olmayacak olan ancak olabilirliği de asla yadsınamayacak ‘’şeylerin’’ -ki bu sonsuzdur- insanileştirilmesidir. Bu insanileştirme esnasında kullanılan yöntemlere ‘’güzel’’, güzeli arayan bilime de ‘’estetik’’ denir. Sanat olmayandan bir şeyler oldurma değildir. Sanat olabilirliği her zaman var olan ancak daha önce ol(a)mamış ve ol(a)mayacak ‘’olabilenin’’ bilinçli bir üretim ve güzellikle ortaya konmasıdır. Sanatçı, insanı, doğayı, toplumu inceler ve öğrendikleri neticesinde tam bir bilinçle insanın insanileşmesi yönünde yeni dönüşümleri tetikleyecek ürünlerini insanlığa sunar.

Estetik güzelin bilimidir, güzelliğin değil. Güzellik bütünüyle göreceli bir kavramdır. Böyle olmamış olsaydı tüm erkeklerin aynı kadına -ya da tam tersi- âşık olması beklenir ve âşık olmayanların güzellikten anlamadığından söz edilebilirdi. Oysa güzelliğin algılanmasında eğitim, kültür, çevre, ortak din, ortak dil gibi pek çok faktör etkilidir. Oysa estetik sanat yapıtındaki güzeli araştırmakla yükümlüdür, doğadaki değil. Yoksa her bir ulus ve kültür yalnızca kendi sanat yapıtını göklere çıkarır diğerlerine yüz vermezdi. Yine de bütün bu idealist tanımlara rağmen yıllar boyunca pek çok ülke ve toplum kendi güzelini en üst seviyede tutma amacıyla başarısız eserlerini körü körüne savunmaktan geri durmamış yalnızca bir avuç insan güzele güzel diyebilmiştir. Bu açıdan bakıldığında New York’ta Beş Minare filmine güzel diyebilmek için ya güzelin tanımını hayli zorlamak ya da fanatik olmak gerekecektir.

Filmin gösterime girmesiyle taraf tutmayı pek seven insanımız hemen ikiye bölündü. Bir kısım Türkiye’de örneğinin olmadığından hareketle filmi başyapıt kategorisine yükseltmekten ve Mahsun Kırmızıgül’ün ustalık eseri olduğunu söylemekten geri durmazken diğerleri filmin içeriğinden ziyade yönetmenin mazisinden dem vurarak eleştirme yoluna gittiler. Bazı yorumlarda Deccal’in boyunun iki metre olacağından hareketle New York’ta Beş Minare isminin seçilmiş olabileceğini ve muazzam bir gönderme olduğunu okudum ki, pes doğrusu. Tüm bu ‘’gaz vermeler’’ yönetmene hakarettir. Sinemaya gönül verdiyse ve bu yolda yürümeye devam edecekse bu filmler ancak emekleme ve öğrenme dönemlerine ait olmalıdır, ustalık değil.

Deccal lakaplı bir terörist için Türkiye kırmızı bülten çıkartmıştır. Bu teröristin ABD tarafından yakalandığı haberi gelmesi üzerine Türk yetkililerin Deccal’i teslim almak üzere görevlendirdiği iki polis Amerika topraklarına ayak basar. Ergenlik dönemi etkilerini hala üzerinden atamadığını düşündüğüm kıdemsiz ‘’acar’’ polisin gençlik günlerinin Amerika sokaklarında geçtiğini ve anadili gibi İngilizce konuştuğunu New York sokaklarında araba ile giderken ‘’Hey Amerika, sokaklarında ne günlerim geçti’’ demesinden anlarız. Tabii bu sahne tipik ergen yöntemi olup şımarma yoluyla çevresini etkileme çabasından başka bir şey değildir.

Kıdemli polis Fırat ise İngilizce bilmediğinden garip bir şekilde çevreye bakmaktadır. Gençlik günleri Amerika sokaklarında geçen ‘’acar’’ polisin Arapça, Kürtçe ve Kur’an bilgisine sahip olmadan ‘’İslamcı’’ ‘’terörist’’ grupların içine sızabilmeyi nasıl başardığını çok merak ettiğimi söylemeliyim. Kısa ve öz söylemek gerekirse, iki polis ancak bir adam etmektedir. Bu iki yetersiz polisin hangi özellikleriyle emsalleri arasında temayüz ettiğini çözemediğim gibi, gizli görevlerde bulunan bu adamlar niçin bir tutukluyu adamı teslim almak uğruna kendilerini deşifre ederler. Gizli örgütlere, terör yuvalarına adam sokmak üç ay sakal uzatmakla olabilecek kadar basit bir iş midir? Deccal’in ele geçirilmesiyle her şey sona ermeyeceğine, lideri ele geçirilen kadrolar kendi kendilerine teslim olmayacağına ve hatta eylemlerini artırabileceklerine göre polis teşkilatının ‘’gizli’’ adamlarını açığa çıkarmaları hangi mantıkla açıklanabilir?

Elçilik görevlilerinin nerede olduğunu merak ediyorum, tak filmden yanıt geliyor. Savcı bu işin neresinde diye düşünüyorum, yine film yanıtlıyor sorumu. Mahsun Kırmızıgül de senaryonun delik deşik olduğunu, iler tutar bir yanının olmadığını film ilerledikçe görmüş olmalı ki -iş işten geçmiş tabii ki, bir sürü para harcanmış, çekimler yapılmış, yeni sahneleri çekecek ne para ne istek kalmış ve Türk seyircisinin ‘’yiyeceği’’ düşünülerek- oraya buraya sıkıştırdığı sözlerle zevahiri kurtarmaya çalışıyor. Oluyor mu, peki?

Deccal, İslam dâhil pek çok dinde insanları doğru yoldan saptırmaya çalışan olağanüstü güçlere sahip birisi olarak tanımlanmıştır. Adı, bir şeyi örtmek, boyalayıp yaldızlamak anlamına gelir. Kıyamet alametlerinden olduğu kabul edilen ancak Kur’an-ı Kerim’de geçmeyen, yanında ateş ve su taşıdığına, bir gözünün kör ve alnında kâfir olduğunu gösteren yazının bulunduğuna, önce peygamberlik, sonra tanrılık iddiasında bulunacağı söylenen Deccal’in Hz. İsa tarafından Filistin’de Lud denilen bir yerde öldürüleceğine inanılmaktadır. Hacı Gümüş’e bu ismi kimin taktığı konusunda şüphelerim bulunduğunu söyleyerek bu bahsi kapatıyorum. Zaten her şey ortada iken hacı, İslamiyet, gümüş, Deccal sembollerinin beceriksizce senaryoya serpiştirildiğini düşünüyorum.

Bir sineği bile incitmeyecek bir kişi olarak bahsedilen ‘’Deccal’’ Hacı -Danny Glover, ‘’Hacı’yı 30 yıldır tanırım, öyle biri değildir’’ demekten başka bir şey yapmıyor- hem de Amerika topraklarında FBI aracına tuzak kuracak ve onlarla çatışmaya girebilecek cesareti nerden alıyor acaba? ABD Başkanı Bush’un, 20 Kasım 2001 tarihinde imzaladığı bir kararname uluslararası teröre karışan zanlıların ABD’de, temyiz yolu kapalı özel bir askeri mahkemede yargılanmasının önünü açmıştır. Böylesine etkili bir kanunu uygulayan Amerikalı yetkililer topraklarında kendilerine saldıran insanların ellerini kollarını sallayarak ayrılmasına izin veriyor ve karıncaezmez Hacı, çevresini etten bir duvar gibi ören bu silahlı yarmaların varlığından rahatsızlık duymuyor.

Terör kelimesi; Latince kökenli “terre” kelimesinden gelmektedir. Kelime olarak ‘’korkudan titreme” veya “titremeye sebep olma” anlamına gelir. Terör kavramının dilimizdeki karşılığı ise “yıldırma, korkutma”dır. Jakobenler kendileri hakkında konuşur ve yazarken teröristi olumlu anlamda kullanmışlardır. Thermidor’dan sonra cani anlamında kullanılmaya başlanan terör kelimesi bugünkü anlamında, ilk defa Fransız Devriminden sonra kullanılmış, 1793 Martından 1794 Temmuzuna kadar süren dönem “Terör Rejimi” veya “Terör dönemi” olarak adlandırılmıştır. (Faruk ÖRGÜN: Küresel Terör, Okumuş Adam Yayınları, 2001)

Günümüzde, çok kullanılan bir kavram olmasına rağmen terörün hâlihazırda 100’den fazla tanımı bulunmaktadır. Ülkelerin çıkarları nedeniyle farklı düşüncelerden hareket edilmekte, değişik tanımlar ortaya çıkmaktadır. Bir tarafın “terörist” ilan ettiğini, diğer taraf “özgürlük savaşçısı” olarak niteleyebilmektedir. Nitekim 1980 yılında tespit edilen Türkiye’de eylem yapan 45 sol örgüt, 7 sağ örgüt, 15 bölücü örgütün; Almanya’da 289; Hollanda’da 29; İngiltere’de 23; Belçika’da 17; İsveç’te 13; Fransa’da 12 olmak üzere toplam 408 adet destekleyici yan kuruluşu tespit edilmiştir.

ABD, 11 Eylül terör saldırısının ardından “terör” ve “terörist” kavramlarını bir örgüt, tarikat ya da cemaatle değil de, doğrudan İslamiyet ile özdeşleştirme yanılgısına düşmüştür. Çünkü binlerce masum insanın ölümünden sorumlu “17 Kasım Örgütü”, “Kızıl Tugaylar”, “ASALA”, “IRA”, “ETA” gibi terör örgütlerinin kanlı eylemleri, “Hıristiyancı Terör” ya da “Katolik-Protestan-Ortodoks Terörü” olarak nitelendirilmemiştir. Bu açıdan bakıldığında, en az 1.300.000.000 insanın inandığı bir dini doğrudan terör kavramı ile özdeşleştirmek, sadece haksızlık olmayacak, diyalogu geliştirmek yerine, dinsel çatışmaları ve de insan hakları ihlâllerini yaygınlaştırabilecektir. (Necip HABLEMİTOĞLU: Şeriatçı Terör ve Batı’nın Kıskacındaki Ülke: Türkiye, 28 Ocak 2002’de The Marmara Otelinde düzenlenen “Uluslararası Eğitim ve Terör Sempozyumu”ndaki bildirisi)

Herkesin terörizm kavramı farklı olduğu için ittifaklar kurmak zor, yaşatmak daha zordur. Makedonya’daki Arnavut gerillalar bundan böyle terörist midir? (11 Eylül 2001 olaylarından sonra Makedonya’ya giden ABD temsilcisi bu doğrultuda yorumlar yapan Makedon yetkililere karşı çıkmıştır.) 1994-96 senelerinde hürriyet savaşçısı olan ve görmezden gelinen Çeçenler hangi sıfatı hak edeceklerdir? Bir İsrail helikopterinden atılan füze ile ölen bir FKÖ subayının cenazesinin kaldırılmasının ardından İsrail’de bir otobüste kendini havaya uçuran bir Hamas militanının terörist olduğuna Kahire, Şam veya İslamabad’daki insanlar nasıl inanacaktır?

Terörizmi önleme çabalarını güçleştiren en önemli sorun, ulusların terörizm ve uluslararası terörizmin tanımı konusunda henüz bir uzlaşmaya varamamış olmalarıdır. Bütün dünya devletleri ya da en azından etkili olduğu kabul edilebilecek çoğunluğu tarafından onaylanmış bir terörizm tanımı yoktur. Aksine hemen herkesin kendine göre başka bir terörizm tanımı vardır. Hatta bazen aynı devletin değişen zaman içinde farklı tanımlar yaptığı görülmektedir. ABD’nin resmi belgelerinde yarım düzine kadar değişik terörizm tanımı kullandığı bilinmektedir. (Terörizm İncelemeleri, Doç. Dr. Ümit ÖZDAĞ, Doç. Dr. Osman Metin ÖZTÜRK)

Nitekim pek çok örgüt Batı’nın bilgisi dâhilinde, hatta bazı örneklerde Batılı istihbarat örgütlerinin desteğiyle kurulmuştur. Bu nedenledir ki terörle mücadele eden hemen her ülkede, terör olaylarında Batı’nın pek de masum olmadığını savunan ciddi bir görüş varken New York’ta Beş Minare filminin tanımı başkaları tarafından belirlenen terör tanımı sahipleniyor olması vermek istediği mesajla asla örtüşmüyor ve kendi ayağına kurşun sıkıyor.

Başarılı bir İngiliz savaş muhabiri olan Robert Fisk son kitabı Büyük Medeniyet Savaşı Ortadoğu’nun Fethi isimli kitabında kendisine şöyle denildiğini yazıyor. ‘’(…) Amerikalıların bölgeyi işgalindeki sebep doğrudan petrol değil; işgalden önce petrolü son derece cazip fiyatlardan satın alıyorlardı zaten. Başka sebepler de var ki en önemlisi İslam’ın gücünden ve İslami bir rönesansın kendilerini boğacağından korkmaları…’’ Doğru ya da değil, aşırı ya da değil bir ülkenin yöneticileri ve istihbarat örgütünün aklına böyle bir şey gelmez mi, acaba böyle bir durum olabilir mi diye düşünmez mi ve her iki duruma da uygun çözümler bulmaya çalışmaz mı? Filmde böyle bir akıl yürütmeye ve çözüm aramaya ilişkin ipuçları bulamıyoruz.

11 Eylül’ün ardından bazı ülkelerin terörü önlemek yerine terörden yararlandıkları bilinmekteyken, zaten bu ülkelerin istihbarat birimlerinin isteği doğrultusunda kendi toplumunun dini tarikat ve oluşumlarını potansiyel terörist ya da terörizme destek vermesi olası kategorisine dâhil ederek aralarına ‘’sızmışken’’ sıradan bir Amerikalı yetkilinin karşısına geçip –hem de Amerika topraklarında- ‘’Irak’ta 1 milyon adam öldürdünüz’’ demek hiçbir anlam ifade etmiyor. Hele bu sahnede İngilizce bilmeyen kıdemli polis bir dışlanmışlık havası içerisinde bön bön etrafa bakarken belki de amirinden izinsiz konuşmaması gereken ‘’acar’’ polisimiz konuşmaları amirine aktarmak yerine ‘’bi saniye’’ diyerek kendi bildiğini okumaya devam ediyor. ‘’11 Eylül ile had safhaya ulaşan İslam karşıtı hareketlere bir yanıt verme amacıyla’’ çekildiği söylenen filmin bunu başaramaması bir yana İslam eşittir terörizm algısını kabullendiğini söylemek mümkün. Bir insanın Müslüman olduğu için terörizme destek verdiğini söylemek hakkaniyetle sığmazken o dinin kendisini terörle eşdeğer görmek en hafif deyimiyle yozluğun ve alçaklığın en açık göstergesidir. Film tüm bu tartışmaların ortasına girermiş gibi yapıyor ve tipik bir kan davası, kişisel bir intikam (vendetta) biçimine bürünerek olay yerinden hızla uzaklaşıyor.

ABD’nin güdümünde yürütülen bir hareketin kilit noktalarından birini işgal eden Deccal lakaplı kişiden Amerikan istihbarat örgütlerinin haberdar olmaması da işin ayrı bir noktası. Çünkü gerçekten bir Deccal var ve ele geçiriliyor. Bu insanların terörist sayılmaması için mutlaka Amerikan topraklarında dolaşması ve onu suyundan içmesi mi gerekiyor. ABD topraklarında mutlu günler geçirmiş olan acar polisimiz Hacı’nın masumluğuna ilk şahadet eden oluyor. Suyundan içip vakit geçirmeye başladıktan sonra da Fırat ikna oluyor ve 40 yıllık kininden ve intikamından iki dakikada vazgeçiyor. Mahkeme süreci sona ermeden Emniyet müdürü özür diliyor, acar polisimiz tesadüfen bir kapı dinlemesi sonucu Hacı’nın suçsuzluğuna inanmaya başlıyor. Ne romantik ve naif karakterli adamlarmış demekten başka bir söz bulamıyorum.

ABD-Alman Marshall Fonu ile Chicago Dış İlişkiler Konseyi’nin 9000’den fazla kişiyle yaptığı anket, Avrupalıların yüzde 55’inin ‘ABD’nin dış politikasının 11 Eylül 2001’deki trajik olaylara katkısı bulunduğuna inandığını’ ortaya koymaktadır. ABD’nin saldırılarla ilgili olarak kendini de suçlaması gerektiğini düşünenlerin çoğunluğunu % 63 ile Fransızlar oluştururken bu görüşün en az paylaşıldığı ülke ise % 51 ile İtalya’dır. Batı ülkelerinde yaşayan insanların bile ikna olmakta zorlandığı bu duruma her şeye şüphe ile yaklaşmaları gereken istihbarat eğitimi almış polislerimiz hemencecik ikna oluyorlar.

Fırat, döverek, işkence ederek adamı konuşturduğu sırada içeri giren polis müdürü, iki elini beline dayayarak, çaresizce, bıkkın ve elinden bir şey gelmiyormuşçasına ‘’Fıraaat’’ diyor, dudaklarını büzerek ve gözlerini yuvarlayarak. Sanki halıya tuvaletini yapan evcil hayvanına kızarmış gibi… Amirsen cezasını verirsin. Ağzında diş kalmamış amirimizin suça göz yummaktan veya ‘’AB müktesebatından’’ ve ‘’İşkencenin kalktığından’’ haberi yok galiba.

FBI ajanı David Becker, kendini her tanıttığında aklıma David Beckham ismi gelmedi desem yalan olur. Milyonlarca lira harcanan bir filmde bu kadar basit isim benzeşmelerinin olması vahim hatadır.

Hacı, kendisini annesine tanıttığı anda sırtından vurularak öldürülmüş olsaydı, senaryoda bulunan bazı boşlukları affetmeye hazırdım ancak olmadı. Çünkü iyi adamlar her zaman sırtlarından vurulurlar. Acaba yönetmen Hacı’nın sırtından değil de göğsünden vurulması ile bir mesaj veriyor olabilir mi?

Pek çok okur filmi ‘’Amerikan tarzında’’, ‘’bol aksiyon sahnesine sahip’’, ‘’Amerikan sinemasından ayırt edilemeyecek kadar gerçekçi’’, Türk sinemasının ‘’çıtasını yükselten’’, ‘’seviyeyi oldukça yükselten’’, ‘’Türk sinemasının üstünde’’, ‘’Türk sinemasının en iyi açılış sahnelerine sahip’’, ‘’Hollywood filmlerine taş çıkartacak’’ olarak nitelendirmiştir ki bu anlatımlara katılabilmem mümkün değil. New York’ta Beş Minare filmi Yeşilçam gelenekleriyle örtüşmeyen, bakış açısı ve sırtını dayadığı anlayışın tipik Hollywood olduğunu söylemeliyim. Kaya Genç’in sözleriyle yazmak istersem, ‘’New York’ta Beş Minare, Türklerin çektiği ilk Hollywood filmi olarak tarihe geçebilir ama (…) maalesef ruhu yok.’’

Yazımın başlığını oluşturan soruya eski bir pop şarkısında olduğu gibi ‘’güzel günlerin hatırına’’ demek isterdim ancak Mahsun Kırmızıgül’ün sinemayı kendine yontmaya çalışan anlayışı buna izin vermiyor ve maalesef aksiyon her şeyi halletmiyor. Mesaj verme kaygısını içinden atamayan Mahsun Kırmızıgül filmleriyle dünyayı kurtaramayacağını, sinema salonlarından çıkan herkesin ilahi bir erginlenmeyle ‘’doğru yola’’ girmeyeceğini idrak etmelidir. İşlediği konu olan İslamiyet’in 23 yılda tamamlandığını, her şeyin başının sabır olduğunu, seyirciye, verilmek isteneni anlayabilecek kadar saygı duyması gerektiğini hatırlatmak isterim. New York’ta Beş Minare, yönetmenin ustalık eseri değildir, umarım kendisi de aynı fikirdedir.

Salim Olcay

salimolcay@yahoo.com

Yazarımızın diğer film eleştirileri için tıklayınız.