Samurai Rebellion (1967; Masaki Kobayashi)

17 Şubat 2009 Yazan: admin  
Kategori: Klasik Filmler, Manşet, Sanat, Sinema

Samurai Rebellion / Jôi-uchi: Hairyô tsuma shimatsu (Samuray İsyanı)

Samuraylar, uzak doğu kültürünün özellikle Japonya dendiği zaman akla gelen en önemli dövüş sanatlarını icra eden kişiler olarak bilinirler. Kimi zaman kendilerini bir derebeye teslim ederken, kimileri kılıçlarını başka efendilere kiralayan onurlu savaşçı topluluklarıdır. Kendi aralarında yazılı olmayan kurallarla birbirine bağlanmış, katı bir yaşam tarzına sahip, ruh ve bedenlerini uzak doğu felsefesiyle harmanlayıp disiplinel bir hayatı benimsemiş kılıç ustalarıdır kısaca.

tarihinin anti-süper kahraman toplulukları arasında kimi zaman yer edinmeye çalışmış, izleyicinin kendisini özdeşleştirme olanağını cömertçe karşılayan bir tür olarak karşımıza çıkar “samuray sineması”… Her ne kadar diğer türlere uzak duruyor gibi görünse de akrabalık bağları Amerikan ve İtalyan westernlerine dayanmaktadır. Andre Bazin’in Amerikan westernlerindeki anti-kahramanları, kovboyları, Fransız şovalyelerine benzetmesi, bu türlerin aslında birbirine ne kadar yakın olduğunun altını çizmesi, dolaylı olarak samuray sineması’nında bu türlerle olan ilişkisini yeterince açıklamaktadır.

tarihinde detaylı olarak incelediğimizde ise, samuray kültürünün biçimsel olarak westernlere, kültürel olarak ise Ortaçağ’daki şovalye kültürüne daha yakın olduğunu görürüz. Yine bunun temelinde yaşam tarzı, gelenekler, yaşama alanları, Ortaçağ Japonya’sındaki emperyalist düzen ile Ortaçağ Avrupa’sındaki (feodalizm) sisteminin birbirine yakın olması, kimi zaman yaşanan siyasi boşluklardan yararlanan şovalye ile samurayların bu konuda şiddeti bir yaşam tarzı olarak benimsemeleri yatıyor. Aralarındaki bazı nüansları da ortaya koymak gerekirse şovalyelerin, siyasi iktidarı ele geçirip kendilerini derebey olarak ilan etmeleri, şatolarda yaşamaya başlayıp çevredeki halkları sömürmeye çalışmaları, buna karşın Samurayların kesinlikle bu konuda bir rekabete girmekten çok sadece kendi onurları ve varolan siyasi rejimi korumaya çalışmaları gösterilebilir.

Samuray kültürü başlı başına bir tez konusu. Bu nedenle bu konuyu başka platformlarda ayrıntılı olarak inceleme fırstatına nail oldukça bu konudaki fikirleri derinleştirebileceğiz.

Filmimizin yönetmeni Masaki Kobayashi, kendi ülkesinde bile az bilinen bir yönetmen olmasına rağmen, dünya sinemasına olan katkıları küçümsenmeyecek ölçüde değerlidir. Bir Yasujiro Ozu ya da Kenzi Mizoguchi kadar derin ve yalın dramalar yapmamıştır ya da Akira Kurosawa’nın samuray filmleri kadar epik, Shakespeare eserlerinden uyarlamalı samuray filmleri kadar sofistike değildir; ancak onun kullandığı dili ve kamerası alışılmışın dışında stilize ve bir o kadar berraktır. Kamera kaydırmaları takdire şayan ölçüde gelişkin, seçtiği temalar ise birçok türün birleşiminden meydana gelmiştir. (1954, Hayalet Öyküsü) filmi ise buna verilecek en önemli örneklerden biridir. Samuray kültürünü, geleneksel Japon korku hikâyeleri ile bir araya getirip harmanlamıştır bu yapıtında. Ve bu açıdan türe birçok alt tür ve kimlik kazandırmıştır.

Samurai Rebellion filmi tipik Kobayashi filmografisinden payına düşeni fazlasıyla almıştır. Her ne kadar bir samuray filmi olarak görünse de merkeze kadını, kadının aile ve toplumdaki yerini, değerini, insan olmanın ve insani değerlere fazlasıyla ehemmiyet vermenin ölçüsünü oturtmuştur.

Hikâyemiz 1725 yılının Japonya’sında, bugün Tokyo adıyla bilinen Edo’da feodal bir beyliğin çatısı altında geçmektedir. Sasahara ailesi bu feodal beyliğin hizmetinde çalışan tipik bir Japon ailesidir. Ailenin reisi ise –ki kendisini birçok samuray filminde görmek mümkün– Toshiro Mifune’nin canlandırdığı İsabura Sasahara’dır. İsabura Sasahara emekliliğine yakın bir zamanda, oğlunu evlendirip,- torun sahibi olmak isteyen bir samuraydır. Oğlunu mutlu bir şekilde evlendirmek isteyen İsabura’nın hayalleri Handedan Beyi’nden gelen emirle yıkılır. Gelen emir, İsabura’nın oğlunun Hanedan Beyi’nin eski metresiyle hemen evlendirilmesi yönündedir. Metres’in Bey’e karşı hoşnutsuz davranışları kendisinin kaleden kovulmasına neden olmuştur.

“Emir demiri keser.”

İsabura bu emri uygulamamak için dirense de oğlu bu emri kabul eder. Ancak hikâye Sasahara ailesini merkez almaktan çıkmaya başlar ve eve dışarıdan gelen metresin yaşamına odaklanır. Zorla feodal beyi ile evlendirilen metres İchi (Yôko Tsukasa), hem kendi hem de temsil etmiş olduğu “kadın” portresini üzerinde kederli bir şekilde taşır. Kendisi sadece soyun devamının sağlanması için bir kapatma olarak kaleye alınmış ve istenilen varisin doğumundan sonra atılmıştır.

’nin dediği gibi “Namus bazılarında erdemdir, fakat birçokları için ise bir yüktür.’’ İchi erdem olarak sakladığı kadınlığını ve namusunu artık bir yük olarak Sasahara ailesine getirmiş, bunun karşlığı olarak da bu ailede namusunu tekrar bir erdem olarak kazanmıştır.

Hanedanlığın aileye zorla dayatmış olduğu evililik, hanedanlıkta varisin ölmesi ve İchi’nin tekrardan kaleye geri gönderilmesi için yeniden emir çıkarılması, aile onurunun zedelenmesine yol açar. Ancak aile reisi İsabura Sasahara (Toshiro Mifune) ve İchi’nin kocası bu şekilde dayatılan emirlerden usanmış ve hanedanlığı karşılarına almak pahasına da olsa bu emri reddetmişlerdir.

Toshiro Mifune’nin -her ne kadar Kurosawa ile yolları ayrılmış olsa da- filmin geneline hâkim olan karakter oyunculuğu görülmeye değer. Ayrıca yönetmenin diğer gözde oyuncusu olan ’nin davudi sesini dinlemek için bile izlenebilecek türden bir başyapıt.

Masaki Kobayashi’nin filmografisi dikkatle incelendiği zaman bu türün merkezine özellikle aile ve aile konularını yerleştirdiğini görebiliriz. Özellikle (1962, Harakiri) filmi bu açıdan görülmesi gereken bir diğer Kobayashi filmidir. Samuray ilkeleri ile çatışan hümanizmanın, toplumun, ailenin ve bireyin toplum içerisindeki değeri ve öneminin nasıl bir süzgeçten geçirildiğine tanıklık etmek mümkündür.

Yazan: Kusagami

Dersu Uzala (1975, Akira Kurosawa)

27 Aralık 2008 Yazan: admin  
Kategori: Klasik Filmler, Manşet, Sanat, Sinema

Dostluğa, yaşlanma ve yürek parçalayıcı eskimeye dair alegorik bir vasiyetname… Bir büyük söz

Dersu Uzala (1975), Rus kâşif Vladimir Arsenyev’in 1923 yılında yazdığı, 1902-1910 yılları arasında Sibirya’nın Sikhote-Alin bölgesindeki keşiflerini anlattığı aynı adlı anılarından filme çekilmiştir. Film, büyük bir ormanın kesilip yerleşim yeri yapılması sırasında, orta yaşlı bir adamın filme adını da veren doğa âşığı avcı Dersu Uzala (Maxim Munzuk)’nın mezarının yerini sormasıyla başlıyor ve daha sonra geriye dönüşle 1902 yılında başlayan olayları anlatmaya başlıyor.

Sovyet hükümetinin görevlendirdiği yüzbaşı kâşif ve topograf Arsenyev (Yuri Solomin), askerleriyle birlikte yeni bir yerleşim yeri keşfetmek amacıyla Sibirya’nın Sikhote-Alin bölgesindeki balta girmemiş ormanlarında topografik araştırma yapmaktadır. Yüzbaşı Arsenyev’in liderliğindeki topografik keşif birliğinin yolu göçebe, avcı, aborjin Goldi Dersu Uzala ile kesişir ve bu karşılaşma sonrasında birliğin rehberi O olur. Bu eğitimsiz, eksantrik yaşlı adam, doğru önsezileri, zekası, keskin gözlem gücü ve iz sürme yeteneği sayesinde kısa sürede tüm birliğin ve tabii en çok Arsenyev’in saygısını kazanır.

Yağmurun dineceğini kuşların ötmesinden anlayabilecek kadar görmüş geçirmiş, terk edilmiş bir kulübenin varlığını bile fark edebilecek kadar gözlem gücü yüksek, ayak izlerinden yaşlı bir Çinlinin geçtiğini veya yakınlardaki bir kaplanın varlığını bilecek kadar iyi bir iz sürücü olan bu yaşlı adam, terk edilmiş kulübede daha sonra gelecek askerler için kibrit, pirinç ve tuz bıraktırabilecek kadar da öngörülü ve erdemlidir. Dersu Uzala ile Yüzbaşı arasındaki yakınlaşma giderek artmaktadır, defalarca birliği zor durumdan kurtaran Dersu Uzala ile Yüzbaşı’nın gerçek dostluğu Dersu’nun Yüzbaşı’nın hayatını kurtardığı o tipi gecesinden sonra daha da pekişecektir.

Bu film, Rusların yaygın olarak Goldi olarak adlandırdıkları Çin’deki 56 etnik gruptan biri olan ve gerçekte Nanai olan Dersu Uzala’nın hikâyesidir. Nanailer Şamandır. Büyük ayı Doonta ve kaplan Amba’ya büyük saygı gösterirler. Yüzyıllardır Şamanlar tanrılara edilen duaların kötü ruhu kovacağına inanırlar. Dersu da rüzgârla, kaplanla, yağmurla, ateşle konuşur. Güneşi, ayı, rüzgârı, suyu ve ateşi bir canlı gibi kabul ederek onlardan bir “adam” olarak bahseder. Yüzbaşıya güneşi göstererek “Kapitan, bu en önemli büyük adam, eğer bu sönerse her şey biter.” der, sonra da ayı işaret ederek “Bu da ikinci büyük adam.” der. O andaki görüntü gerçekten unutulmazdır, güneş tüm kızıllığıyla batmakta ve dolunay hafifçe göğe yükselmektedir ve bu manzarayı izleyen iki adamın ters ışıktaki görüntüleri tek kelimeyle muhteşem bir görsel şölen sunmaktadır bizlere. Diğer muhteşem görüntü ise o müthiş, neredeyse seyrederken nefesinizin tipiden kesildiğini düşündüğünüz tipi sahnesidir. İnanılmaz bir panik duygusu ama aynı zamanda kararlı ve vazgeçmeyen iki adamın çırpınışları ve de nefes almaya engel bir tipi. Akira Kurosawa görsel anlamda öylesine kocaman bir dünya sunuyor ki seyirciye olduğunuz yerde kalabiliyorsunuz ve sadece görsellik de değil, Akira Kurosawa’nın hümanizmi Dersu Uzala filminin tümüne hâkim… İnsanların birbirine çıkarsız yaklaşımları ve ilk bölümde kendi hayatını hiçe sayarak Yüzbaşı’yı kurtaran Dersu’nun davranışına karşın, ikinci bölümde de Yüzbaşının borcunu ödemek için elinden geleni yapmaya gayret etmesi ve Dersu’yu şehre götürmesi filmin ana temalarından biridir. En önemli ana tema ise insanın doğayla olan iletişimi, ona yakın olma çabası, ruh ve beden noktasından çıkıp tamamen bir yere ait olma, oraya kök salma düşüncesi ve modernleşmeden kaçma çabasıdır.

Modernleşmek için yapılan her gelişme veya teknolojinin gelişi beraberinde birtakım kayıplara neden olmuştur. Komünler halinde yaşayan insanoğlu ticaretle uğraşmaya başladıkça tamamen kendi ihtiyaçlarını karşılamaya kanalize olmuş; okuryazarlık arttıkça, ağızdan ağıza yayılan geleneklerde azalma olmuş, geniş alana yayılmış geçmiş ezberlerde disiplin kayıpları oluşmuş; teknoloji yayıldıkça artık yıldızları, gökyüzünü okumayı bırakmıştır.

Filmin ikinci yarısında, Dersu şehre geldikten sonra onun için kâbus dolu günler başlamıştır. Dersu, modern hayata uyum sağlamada öylesine zorluklar yaşar, sıla hasreti öylesine ağır basar ki, adeta gitmek için yalvarır ve bu yalvartıyı Arsenyev görmezden gelemez. Şehrin göbeğinde çadır kurma isteğini; suyu, odunu parayla satan adama karşı takındığı tavrı seyrederken aslında onun doğaya ne kadar bağlı olduğunu ve şehrin onun için hapisten hiç de farklı olmadığını anlarız.

Bu film Sovyetler Birliği’nde 20,4 milyon kişi tarafından izlenir ve 1975 yılında “Yabancı Dilde En İyi Film” Oscar’ını, yine aynı yıl Moskova Film Festivali’nde “En İyi Yönetmen” ödülünün yanında, İtalya, İspanya ve Fransa’da da “En İyi Film” ödülünü kazanır.

Kurosawa yabanıl Sibirya doğasının portresini, perdesine tıpkı bir ressamın boyaları tuvale aktarması gibi görsel bir hipnozla, dostluk ve hayatta kalma çabasını da birbirine katarak aktarmıştır. Dersu Uzala medeniyetleşmenin çevresel zararlarının yanı sıra dostluğa, yaşlanma ve yürek parçalayıcı eskimeye dair alegorik bir vasiyetname, bir büyük söz… Mutlaka izlemelisiniz…

İyi seyirler…

Yazan:

« Önceki Sayfa