The Birth of a Nation (1915, D.W. Griffth)

1915 yapımı The Birth of a Nation, Amerikan sinema endüstrisinin standartlarını belirlediği kabul edilen, üç saatlik süresi ile o zamana dek çekilen en uzun film olması yanı sıra sinema dilinin kullanımı konusunda ders olarak okutulabilecek kadar görkemli ve dönemine göre olağanüstü çekim ve anlatım teknikleri kullanılarak çekilmiş bir yapımdır.

Çocukluğu İç Savaş sonrasına rastlayan ve savaşı kazanan Yankee’lerin (Kuzeylilere Yankee, Güneylilere Dixie derlerdi), her türlü pis işlerini gören Thomas Dixon, İç Savaş’ta albay olarak görev yapmış olan dayısının askerlerinden birinin dul eşinin kızına bir zencinin tecavüz ettiğine şahit olur. Kasaba halkı çıldırır ve gece olunca Ku Klux Klan kasabaya gelerek tecavüzcü ‘’zenciyi’’ linç eder ve cesedini bir dala asarak giderler. Bayan Dixon oğluna ‘’Onlar, Klan üyeleri, bizim insanımız ve bizim çiftliğimizi koruyorlar’’ der ve hep beraber KKK’ya katılırlar. Film işte bu yaşadıklarını kaleme alan ve zenci düşmanlığıyla dolu Baptist papazının “The Clansman” adlı kitabından uyarlanmıştır. Filmin asıl adı olan The Clansman olarak belirlenmişti ancak Thomas Dixon ‘’Klan Üyesi’’ isminin filme uygun olmayacağını daha görkemli bir isim olan The Birh of a Nation’un kullanılmasının gerektiğini söylemesi üzerine isim değiştirilmiş, zenci karşıtı hayli sert olan romanın havası biraz yumuşatılmıştır.

Film iki bölüm olarak okunmalıdır. İlk bölüm ‘’kardeşin kardeşi vurduğu’’ anlamsız bir Kuzey-Güney savaşını anlatırken, ikinci bölüm zaferi kazanan Kuzey’in ‘’beyaz Güney’i siyah Güney’in topukları altında ezmesi’ gösterilmektedir. Filmin başlangıcında yer alan ‘’Savaşın yıkıcılığını vurgulamak istediğimiz bu çalışmamız savaştan nefret edilmesini sağlayarak sonuçlanırsa çalışmamız boşa gitmemiş olacaktır’’ sözleri genel anlamda insanlığın içine düştüğü savaşı lanetleme olarak değil ‘’üstün Aryan ırka mensup Kuzey ve Güney’li kardeş’’ arasındaki savaşın yıkıcılığının tekrarlanmaması isteği sonucu yazılmıştır diye düşünüyorum. Çünkü hemen ardından gelen ‘’Afrikalıların Amerika’ya getirilmesi birliğin bozulmasının ilk tohumlarını attı’’ sözleri bu görüşümü doğrulamaktadır. Kuzey ile Güney’in arasının açılarak birliğin bozulmasına ve ardından İç Savaş’a yol açan olayların temeli olarak ‘’kölelik karşıtlarının köleliğin kaldırılmasını istemesi’’ gösterilmektedir. Yönetmene göre Afrikalılar –zenciler- bu kutsal topraklara ayak basmamış olsalar bir İç Savaş olmayacak, kardeş kardeşle savaşmayacaktır.

“Batı düşünce sistemi Amerika’nın yağmalanmasını ve köleleştirilmesini ırkçı açıdan da savunuyordu. Irkçılık Batı sömürgeciliğinin ve emperyalizminin doğal dinamiğidir. Irkçı öğretilerin öncülüğünü kilise yapıyordu. 1512 yılına kadar kilise Amerika yerlilerinin ‘’insan olmadıkları’’ tezini benimsemişti. İspanya Kralı Charles’ın 1517’de topladığı danışma kurulu, yerlilerin insan olmakla beraber ‘’doğalarının yozlaşmış’’ olduğu, Tanrı’nın onları günahtan kurtarma görevini İspanyollara verdiği sonucunda karar kılıyordu. İspanyol fethinin resmi tarihçisi Gonzalo Fernandez de Oriedo yerlileri şöyle tasvir ediyordu. ‘’Doğuştan tembel, kötü, melankolik, korkak ve genellikle yalancı, dönek bir halk. Evlilikleri kutsal değil murdardır. Şehvet düşkünü ve homoseksüeldirler. İspanyolların kendileriyle savaşırken, körelmesin diye kılıçlarını kafalarına vurmamaya çaba göstermelerine yol açacak derecede kalın kafalı olan böyle bir halktan ne beklenir ki.’’ İspanyol sömürge ideoloğu Joan Gines de Sepulveda ise 1550’de yazdığı bir yazıda ‘’Köle düzeyinde, mantıksız kimseler, insanlar maymunlardan ne kadar farklıysa, İspanyollardan o kadar farklı varlıklar’’ olarak nitelendirdiği Amerika yerlilerini insan ile hayvan arası bir tür sayıyordu.” (Alaeddin Şenel-Irk ve Irkçılık Düşüncesi)

‘’Amerikan imparatorluğu sömürge sistemi ile bütünleşen muazzam bir köle ticaretine dayanıyordu. İnsan hırsızlığını örgütlü bir biçimde işleten Avrupalı sömürgeciler Afrika’nın kanını emdiler. ‘’Yalnız 1486–1641 yılları arasında yılda ortalama 9.000 hesabıyla sadece Angola’dan 1.389.000 köle getirilmişti. 1580 ile 1680 arasındaki yüzyıl içinde Angola ve Mozambik’ten Brezilya’ya 1 milyondan fazla köle taşındı. 1783–1793 arasındaki 10 yıllık dönemde zenci taşıyan Liverpool limanının gemileri Yeni Dünya’ya 300.000’den fazla köle getirdiler. Ortalama 350 yılda Afrika’dan 11.5 milyon zenci taşındı. Bu miktara yola çıkmadan ve yol esnasında ölenler de eklenirse, akıl almaz rakamlara varılır. Köle ticareti yapanların özellikle en sağlam, en güçlü, en genç ve en sağlıklı kişileri aradıkları göz önünde tutulursa Afrika’nın en yaratıcı ve en gerekli güçlerinden yoksun bırakıldığı sonucuna varılır.’’ (Raimondo Luraghi-Sömürgecilik Tarihi)

Gerçekler bu kadar ortadayken yönetmenin böyle bir düşünceyi savunmasını izah edebilecek kelime bulamıyorum.

Günümüzde de klasik Amerikan düşüncesinin özgüveni şöyle dile getirilmektedir.

‘’Aydınlatıcı bir ışıldak olması veya kendi değerlerini bütün dünyaya yayma görevi yapması, demokrasi, serbest ticaret ve uluslar arası hukuka dayanan bir küresel uluslar arası düzeni öngören Amerikan düşünce ekolü diğer uluslar tarafından aptalca değilse bile ütopik olarak görülmüş ve şüpheyle yaklaşılmıştır. Ancak bu şüphe Woodrow Wilson, Franklin Roosevelt yahut Ronald Reagan’ın veya 20. yüzyıldaki herhangi bir Amerikan başkanının idealizmini hiçbir zaman söndürememiştir. Yabancıların bu şüpheciliğinin bir etkisi olduysa,  bu ancak Amerika’nın, tarihin üstesinden gelinebileceği ve dünya gerçekten barış istiyorsa, Amerikan ahlaki reçetelerini uygulamasının şart olduğuna olan inancını güçlendirmek olmuştur.’’

(Henry Kissinger-Diplomasi)

Film, Kuzeyli Stoneman ve Güneyli Cameron ailelerinin gözünden olaylar anlatılır. İlk bölümde Stoneman ve Cameron ailelerinin birbirleri ile olan sıkı dostlukları anlatılır. Karşılıklı ziyaretler birbirini izler hatta Cameron ailesinden biri Stoneman ailesinin kızlarına âşık olarak ‘’arkadaşının, hiç görmemiş olduğu kız kardeşi Elsie Stoneman’ın fotoğrafında hayallerindeki kızı bulur.’’

Günümüz Hollywood yapımlarında iki erkeğin birbirlerine sarıldığı bir sahne bulabilmek olanaksız olduğu gibi sokaklarda da bu durum böyledir. Amerika ve Avrupa’da sokaklarda birbirlerine sarılan iki erkeğin verdiği mesaj kesinlikle eşcinsel içerikli olarak okunmaktadır. Oysa yıllar önce dünyanın her yerinde arkadaşlar, dostlar içtenlikle birbirlerine sarılırlardı. Bu filmde de Stoneman ve Cameron aileleri çocuklarının birbirlerine sarılmaları, dostluklarını göstermeleri Batı kültürünün zamanla değiştiğinin, insanların birbirlerinden uzaklaştığının, ‘’insanın insana yabancılaştığının’’ göstergelerindendir.

Abraham Lincoln’ün 1860 seçimlerini kazanmasının ardından köleliği kaldıracağını söylemesi filmde şöyle anlatılmaktadır. ‘’Büyük liderin zayıflığı bir ulusu kargaşaya sürüklemek üzereydi.’’ Kuzey’in köleliğin kaldırılmasını istemesi Güney’de dengelerin bütünüyle değişmesi demekti ve kabul edilemezdi. İstenmeyen gerçekleşir ve dostluklar sona erer. Yedi Güney eyaleti (South Carolina, Mississippi, Florida, Alabama, Teksas, Georgia ve Louisiana) bağımsızlıklarını ilan eder ve 12 Nisan’da Charleston limanını ele geçirmesiyle savaş başlar. Dört eyalet daha Güney Konfederasyonu’na katılır (Arkansas, Virginia, North Carolina ve Tennessee). Bu 11 eyalet Amerikan İç Savaşı’nda güneyli Konfederasyon tarafını, geri kalan kısmı (özellikle kuzeydoğu kısmı) da kuzeyli Union (birlik) tarafını oluştururlar. Bir süre sonra iki devlet arasında savaş patlak verir, ilk büyük çarpışma Washington civarındaki ‘’Bull Run’’ denilen mevkide gerçekleşir ve Güneylilerin zaferiyle sonuçlanır.

Savaş sürerken Güneyli Cameron ailesinin yaşadığı Piedmont kasabası düzensiz bir çeteninsaldırısına uğrar. Kasabanın eli silah tutan erkekleri cephede olduğundan kadın ve çocukları koruyacak kimse kalmamıştır. Bunun üzerine ‘’Savaştaki ilk zenci askeri alayı Güney Carolina’da oluşturulmuştur.’’ Kölelerin beyazlar tarafından kullandığına dair bir örnek olması filmin barındığı ırkçılık zihniyetini bir parça olsun gizlemeye yöneliktir.

1865’de teslim olan General Lee birlik Amerika’sına şöyle seslenilir: “Özgürlük ve birlik, bugün ve sonsuza dek, tek ve birbirinden ayrılmaz.” Savaştan Kuzey zaferle çıkar. Kuzeyli politikacılar ‘’Güneyli liderlerin asılmalarını, eyaletlerine de fethedilmiş bölgeler muamelesi yapılmasını” isterler. Ancak Abraham Lincoln’ün ‘’Onlara asla ayrılıp kopmamışlar gibi davranacağım” demesi, Güney’i sömürmek yerine onları kalkındırmak için çaba göstermesi kabul edilmez ve 14 Nisan 1685’de bir suikast sonucu öldürülür. Başkan’ı öldüren John Wilkes Booth “Zorbaların sonu hep böyle!” diye haykırır. Haber Güney’ ulaştığında verilen tepki ‘’En iyi dostumuz gitti. Bize ne olacak şimdi!” şeklinde olur.

Büyük tarih bilgini Hobsbawm şöyle demektedir. ‘’Amerikan İç Savaşı endüstrileşmiş Kuzey’in tarımsal Güney üzerindeki zaferiyle hatta Güney’in gayri resmi İngiliz İmparatorluğundan Birleşik Devletler’in yeni ve büyük endüstriyel ekonomisine nakledilmesiyle son buldu.’’

Kuzeyli politikacılar Abraham Lincoln’ün tersine Güney’e ‘’fethedilmiş topraklar’’ muamelesi yapmaya başlarlar. Çeteciler çiftlik sahiplerine saldırır ve ailelerine göz açtırmazlar. Zenci ve melez milis güçleri beyazları ve kadınları taciz eder. Eski günlerin görkemiyle kendisine yol verilmesini bekleyen Cameron ailesi özelinde soylu beyazların aldığı yanıt Güney’in gurunu kırmaktadır. “Bu kaldırım size olduğu kadar, bize de aittir, Albay Cameron”. Bunun sonucunda ‘’Beyazlar tam bir kendini koruma içgüdüsüyle harekete geçtiler. Güney’i korumak için, Güney’in gerçek hükümranı büyük bir Ku Klux Klan’ın varlığı patlak verene dek.”

“…Bir ırkın diğerine düşman olması gibi, maceraperestler de zencileri kandırmak akıllarını çelmek ve onları kullanmak amacıyla Kuzey’den sürüler halinde yola koyuldular. Zenciler köylerde yetki sahibi oldular, cüretkârlık dışında kullandıkları bu yetkiler hakkında hiçbir şey bilmiyorlardı. Parlamentodaki liderlerin politikası şekillenmişti. Güney’deki uygarlığın tam bir tahribatı (…) beyaz Güney’i, siyah Güney’in topukları altına alma kararlılığı.” Woodrow WILSON-Amerikan Halkının Tarihi (filmden alınmıştır)

Kuzeyli politikacıların adamı olan zenci Silas Lynch filmde şöyle tanımlanmaktadır. ‘’Kötü emellerle, yükselen güçten yararlanarak, kendisine bir taht kurmayı planlayan Lynch beyaz hamisine karşı bir hain olur, kendi halkına karşı ise daha büyük bir hain.’’

Galip Kuzey’in yaptığı anayasa değişikliği ile kölelik kaldırılır, Amerika’da yaşayan her birey Amerikan vatandaşı kabul edilir ve vatandaşlık hakları garanti altına alınır. Ayrıca siyah-beyaz ayrımı gözetmeksizin vatandaşlara oy hakkı verilir ancak Kızılderililer ve kadınlar oy verme hakkından muaf tutulurlar. Güney’de ise bu gerçekleşmez. İleri gelen beyazlara oy verme hakkı sağlanmamışken, tüm siyahlara oy pusulası verilir ve bunun sonucunda da ‘’Zenciler ve Kuzey’den gelen politikacılar oyları silip süpürürler.’’

‘’Master Hall’de başarının şamatası. Zenci partisi Temsilciler Meclisi’nde 23 beyaza karşı 101 siyahla kontrolü alır. 1871′in oturumu.’’ Bu sözlerle başlayan sahnede seçilmiş zenci temsilciler salonda yemek yemekte, taşkınlık yapmakta hatta ayakkabılarını çıkartmaktadır. Bu sahneler buram buram ırkçılık kokmakta, zencilerin görgüsüz, kültürsüz ve aşağılık insanlar olduğu gösterilmeye çalışılmaktadır. Pamuk tarlalarında ve plantasyonlarda çalışmaktan başka bir şey bilmeyen ‘’zenci’’ kölelerin mecliste oldukları gerçeği tüm Güney soylularını ve beyazlarını endişeye sürüklemektedir. Bu Meclis’te ‘’siyahlarla beyazların evlenmelerine olanak sağlayan’’ bir yasa çıkarılır. ‘’Beyaz azınlık aciz durumdadır.’’

Köleleri olan zencilerin kendileriyle aynı haklara sahip olması dâhil pek çok şeye dayanamayan ve yapılanları içlerine sindiremeyen Güneyliler kendilerini yasal yollardan koruyamadıklarını görünce değişik bir yapılanmaya giderler. KKK, çaresizlik içinde kırlarda dolaşan Cameron ailesinin savaşta albaylık yapmış ve idamdan Lincoln’ün affetmesiyle kurtulmuş olan büyük oğlu tarafından kurulur ve amaç belirlenir: ‘’Güney’i siyah yönetim anarşisinden kurtarma örgütü, Ku Klux Klan.’’

‘’Ku Klux Klan’ı 1865’de birkaç Confederate Army (Ayrılıkçı Güney Ordusu) subayı kuruyor; bunlardan biri de Birth of Nation’un yapımcı/yönetmeni D.W.Griffith’in babası. Başıbozuk bir yapılanma ama Grand Wizard veya Grand Dragon dedikleri bir başkanları var, o da köle tüccarı iken Güney ordusunda General olan Nathan Bedford Forrest.

Resmi kuruluşlarından sadece 18 ay sonra ve sadece bir ayda (Haziran 1867) 197 kişiyi işkenceyle öldürdükleri, 548 kişiyi de ağır yaraladıkları bilinir. Yıllar içinde bu rakam yüz binleri bulur. Nihai hedefleri zencilerdi ama Yahudiler, Katolikler, hatta işçi sendikaları, KKK’nın terör, şiddet ve linç eylemlerinden nasiplerini aldılar.’’

(Alev Alatlı-Hollywood’u Kapattığım Gün)

Ku Klux Klan örgütü Amerikan İç Savaşı sonrasında zencilerin kazanmaya başladığı haklara, özgürlüklere ve zenci-beyaz eşitliğine karşı çıkmıştır. Amaçlarına ulaşmak için şiddet ve teröre başvurmuşlardır. Örgüt üyeleri kapşonlu beyaz cüppe giyer ve genellikle yanan bir haç örgüt amblemi olarak kullanılır.

Cameron ailesinin küçük kızı Flora su almak için dışarıya çıkar. Bu esnada kendisini gören Gus isimli bir zenci ‘’Gördüğün gibi, artık Yüzbaşı’yım ve seninle evlenmek istiyorum” der. Kendisine zarar vereceği endişesiyle adamdan korkan kız kaçmaya başlar. Ancak zenci ‘’Bekle, Missie, seni incitmeyeceğim’’ der. Kız kaçar, zenci kendini affettirmek için kovalar ve nihayetinde kaçma-kovalamaca yüksek bir yere sona erer. Kız zencinin üzerine geldiğini görünce kendini yere atar ve ölür. Kardeşinin zamanında gelmemesi üzerine aramaya çıkan abisi, yaşananlara tam da bu anda tanık olur.

Örgüt suçlu olduğunu düşündükleri zenciyi yakalar, öldürür ve Vali Yardımcısı olan Silas Lynch’in evinin merdivenlerine bırakırlar. Ku Klux Klan bir ‘’direniş hatta kurtuluş hareketi’’ olarak kendilerine yapılanları içlerine sindiremeyen Güneylilerin içinden çıkmıştır. Ki daha sonraki sahnelerde KKK’nın yanında yer alan ‘’sadık zenciler’’den bahsedecektir. Yönetmen bu konuda kendisi ve tarihsel gerçeklerle çelişmekte, Kuzeyliler tarafından akılları çelinmese zencilerle hiçbir sorunları olmayacağını vurgulamaktadır, tabii herkesin haddini bilmesi kaydıyla.

Klan’a devlet eliyle saldırılar artmaya başlayınca ve Silas Kuzeyli politikacı Stoneman’ın kızıyla zor kullanarak evlenmek isteyince ‘’Kuzey ve Güney’in eski düşmanları, Aryan olarak doğmalarından kaynaklanan ortak hakkı korumak için yeniden bir araya gelirler.’’ Ve ‘’400 binden fazla Ku Klux kıyafeti diken Güney kadınlarından birisi bile güvene ihanet etmez.’’

Film sona ererken KKK adamları bir kulübede zencilerin saldırısına maruz kalan Cameron’ları kurtarmak için gelir. Saldırılar sürerken at üstünde dörtnala koşturan kurtarıcı KKK mensuplarının gözüktüğü sahneler günümüz sinemasına ışık tutacak düzeydedir. Ki film sinemalarda gösterildiğinde seyircilerin bu sahneyi çığlık çığlığa ve alkışlayarak seyrettikleri söylenir. ‘’Vahşi savaş artık hüküm sürmediği zaman mutlu gün düşlemeye cesaret edebiliriz. Özgürlük ve birlik, bugün ve sonsuza dek,’’ sözleriyle Hz. İsa’nın dev boyutta simgesiyle film sona erer.

ABD’nin en ünlü film eleştirmenlerinden Tom Dirks film için şöyle yazıyor: ‘’Tartışmalı, alenen ırkçı ama Amerikan başyapıtı, Amerikan filmlerinin mihenk taşlarından birisi. Filmin zarf ve mazrufuna ilişkin tartışmalar hiçbir zaman bitmeyecek. Filmin birden fazla niteliği var: itici, naif, taraflı, indirgemeci, tarihsel açıdan hatalı, tarih görüşü ve KKK’nın ırkçı yüceltilmesi açılarından hayret verici. Aynı zamanda, olağanüstü efektleri ve dâhiyane çekimleriyle, fevkalade önemli ve güçlü bir sanat eseri ve sinema propagandası örneği.’’

‘’Amerika’nın biri ırklar arası cinsel ilişki ve evlilik diğeri ise siyahların iktidarı ele geçirmeleri gibi en büyük iki kâbusunu irdeler, muhteşem KKK’nın kara belayı nasıl savuşturduğunu gösterir.’’ (Alev Alatlı-Hollywood’u Kapattığım Gün)

Kant insanlığa ‘’aklını kullanabilme cesaretini göster’’ diye haykırmıştı. Tüm ırkçı yapısına ve şiddeti meşru gösterme çabalarına karşın yine de filmi ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirirsek kötüyü savunuyor olmasının filmin kötü olması anlamına gelmediği düşüncesindeyim. Sinemanın gelişim sürecini merak edenler için, ırkçılık fikrinin hangi gerekçelerle ortaya çıktığına ve belirli bir ideoloji doğrultusunda tarihin ters yüz edilmesine dair önemli dersler çıkarılabilecek ve döneminin çok ilerisinde olduğunu rahatlıkla söyleyebileceğim olağanüstü bir film. Bu filmi izledikten sonra kurgu, bütünlük, çekim ve anlatım teknikleri bakımından Türk sinemasının henüz bu filmi aşabilecek ölçüde bir filme sahip olmadığını görmem üzüntümü artırmıştır.

Bir gazetede şöyle bir yazı okumuştum: ‘’Irza tecavüz içeren filmlerin en eskilerinden biri olarak D.W.Griffith’in ‘başyapıtı’ “Birth of a Nation / Bir Milletin Doğuşu” (1915) gösteriliyor. Bu düpedüz ırkçı filmin en kötü-ünlü sahnesinde, beyaz kadınların namusuna kasteden ırz düşmanı (teni siyaha boyanmış beyaz bir oyuncu tarafından canlandırılan!) bir siyah, ‘kahramanlar’ olarak tasvir edilen Ku Klux Klan tarafından linç edilir.’’ Bu yazıları kaleme alan kişinin filmi izlediğinden şüphe duyduğumu söylemek durumundayım. Bahse konu sahnede bir tecavüz hatta tecavüz girişimi dahi bulunmamaktadır. Kopyala yapıştır zihniyeti ile sinema yazısı kaleme almak ne derecede ciddiyetle bağdaşır, bilemiyorum.

Salim Olcay

salimolcay@yahoo.com

Yazarımızın diğer incelemeleri için tıklayınız.

Bilinmeyen Kıtaya Yolculuk: The Unknown

6 Aralık 2011 Yazan:  
Kategori: Klasik Filmler, Sanat, Sinema

Sinemanın ‘sessiz’liğini bozmaya başladığı dönemin son başyapıtlardan olan The Unknown (Bilinmeyen, 1927, Tod Browning) filminin birazda sessizliğini bozmak adına bu yazıya girişmek ya da incelemek filmin eksikliğini gidermeyecektir. 1968 yılına kadar olan süre zarfı içerisinde yalnızca 9,5 mm kopyası bulunan filmin, Cinematheque Francaise’da bulunan 35 mm kopyasının hâlihazırdaki durumuna rağmen hala kayıp sahneleri bulunamamıştır. Ancak yapılan yorumlar bu eksik sahnelerin filmin bütünlüğüne zarar vermediği şeklinde olsa da ben tam aksini düşünüyorum. Film başlı başına bir eksik olmasına rağmen ele aldığı tema açısından döneminin oldukça üstünde olan filmin bu durumu oldukça ironiktir. Bu konuyu daha ayrıntılı bir şekilde aşağıda ele alacağız.

Tod Browning’in filmi gerçek anlamda psikanalitik söylemlere sırtını dayamış bir film. Dönem itibariyle bu alanda yapılan filmlere kıyasla diğer filmlerden bir adım öndedir diyebiliriz. Bunu özellikle belirtmemizin nedeni Freud’un altını çizdiği kadın cinselliğidir. Kadın cinselliği üzerine lakin sinemada nerdeyse iki elin parmakları kadar yapılan film sayısı bu tür filmleri incelemenin yükümlülüğünü biraz daha ağırlaştırmaktadır. Özellikle erkek-egemen bir bakış açısının tekelinde bulunan sinemanın kadına bakışı onu nesneleştirmek, baskılamak üzerine kurulmuştur demeyi çok isterdim. Ancak sorun bundan daha ötedir. Sorun kadının erkek tarafından nesneleştirilmesi değil, sorun kadının kendisini erkeğe nesneleştirmesidir diyebiliriz. Feminist söylem bu konuyu ne kadar tartışırsa tartışsın, sanat biraz da var olan çarpıklığı göstermek adına vardır.

Filmi, günümüz kadın cinselliği üzerine yapılan yorumlar açısından değerlendirmenin mantıksız olduğunu düşünüyorum. Çünkü filmde görselleştirilen, kavramlar ve olgular dönemin kadın-erkek cinselliği üzerine yazılan çizilenleriyle paralellik göstermektedir. Filmi sağlıklı algılamak için böylesine bir bakış açısı geliştirmek gerekir. Çünkü sonradan geliştirilen bu alandaki teoriler ya da denemeler filme yönelik bir anti-tez niteliği taşıyacaktır. Bu da filmi çok daha geniş bir yelpazede almamız gerektiğine işaret eder-ki bu birkaç sayfa bunun için yeterli değildir.

Filmin adı bizlere ne izleyeceğimiz konusunda bir fikir vermekten çok uzaktır. Çünkü bilinmeyen aynı zamanda neyi bilmediğimizi de kendimize sormamıza salık verir. Bu yüzden ilk başta hayal edilen; dünya dışı varlıkların dünyayı istilası mı, ya da fantastik öğeler barındıran bir hayal dünyası mı? Gibi birçok şey geliştirebiliriz. Stanley Kubrick’in 2001: A Space Odyssey filmindeki İnsanın Şafağı adlı bölümü hatırlayalım. Kubrick bu bölümü The Sentinel adlı kısa bir öyküden görselleştirmiştir. Bu öyküde uzaylılar filmin başında gördüğümüz Monolith taşı bırakıp insanların gelişimini takip etmeye koyulurlar. Bu, ayın yüzeyine ve Jüpiter’e benzer bir işaret bırakırlar. Filmin içerisinde ilk başta uzaylıların olması fikri benimsenmiş olmasına rağmen, hayal edilemeyeni görselleştirmenin mümkün olmadığı konusuna gelinmiş, Kubrick ve Clark, Jungvari siyah ve oldukça minimal yapıda monolith koymayı uygun bulmuşlardır. Bilinmeyen şey aynı zamanda görülmeyen hatta hayal bile edilemeyendir. Bu nedenle bilim-kurgu, fantastik gibi sinema türlerinde gördüğümüz her türlü yaratık ya da olgu tamamen insanın saf bilinçaltından kaynaklanan bir iz düşüme sahiptir.

Acaba Freud’un kadınları bilinmeyenden çok ‘kara kıta’ olarak tanımlanmasında gerçekten hayal edilemezlikleri mi yatmaktadır. Monolit taşın rengi gibi hem minimal ve karmaşa yüklü bir anlam yüklemek oldukça ilginç olurdu.

Film gezici bir sirkte çalışan oyuncuların kendi aralarındaki ilişkileri anlatır. Browning’in bu seçimi aynı zamanda kendisinin magnum opus’u olarak tanımlayacağımız Freaks (Ucubeler, 1931) filmine de bir ön hazırlık niteliği taşır. Filmlerinin altında yatan grotesk atmosferi özellikle toplum dışına itilmiş insanların etrafında işleyen yönetmenin, bu konuda yüklediği nevroz ve psikozları da eklediğimizde karşımıza ister istemez cinselliği sınıflar arası bir alana taşıma mecburiyeti doğmaktadır. Özellikle David Lynch’in deformasyona uğramış bedenlerin altında hissettirdiği duygulanım ve sapınçlarda aynı rotada ilerlediğini söylemek mümkündür. Eraserhead (Silgikafa, 1978), Elephant Man (Fil Adam, 1980) filmleri bu alana hizmet eden Browningvari bir dünya yaratır. Fil Adam’ın doğduğu sirk aslında Browning’in sirkidir.


Bir ucube olmasına rağmen Fil Adam’ın “I’am a Human” deyişi dışlanmışlığı öteler. Bu aynı zamanda burjuvazi ile ayak takımı arasındaki çizginin, sınırların yok olduğu bir sahnedir. Doktor Frederik’in Fil Adamı gördükten sonraki gözyaşları burjuvazinin döktüğü timsahın gözyaşlarıdır. Bu insana nasıl yardım edebilirim sorusundan çok onu nasıl iyileştirip kendimi kanıtlayabilirimdir. Fil Adam insanlığa! Kendi çarpıtılmış ve deforme olmuş yüzünü gösterir. Freaks filmi de aynı ölçüde bizlere kendi çarpık benliğimizi göstermez mi? Filmin gerçek anlamda korku filmi olarak algılanması gerçekleşmesini ve karşımıza çıkmasını istemediğimiz şeylerin çıktığı zaman tepkimizden dolayıdır. Hâlbuki film hiç de korkutucu değildir. The Unknown filminin de bu türe dâhil edilmesi hiç şaşırtıcı değildir. Bilinçaltına bastırdığımız, halı altına süpürdüğümüz bu korkuların ortaya çıkması, sapkın personamızla yüzleşmekten korktuğumuz içindir.

Eraserhead filminde ise bu iki dünya arasındaki boşlukta geçen bir uyuşmuşluk görürüz. Bu filmde bilinçaltına dair bir imge yoktur çünkü filmin kendisi bilinçaltının kendisidir.

The Unknown filmini baştanbaşa fetişist ve iğdiş edilmişlik hissiyatı üzerine kurulmuştur. Bu yüzden filmi bir an önce alt-üst sınıf dünyasından ayırmamız gerekir. Filmi fetişist imgeler ve iğdiş edilme travmaları açısından incelediğimizde karşımıza kadın-erkek cinselliği arasındaki ayrımla karşı karşıya bırakılırız. Ancak durum daha çok yukarıda bahsettiğimiz üzere kadının kendini cinsel olarak nesneleştirmesinden kaynaklanmaktadır.

Filmde ilk başrollerinden birini oynayan Joan Crawford (Nanon), aynı zamanda sirkin sahibinin de kızıdır. Ancak babası bir gece öldürülür. Öldürülme nedeni aynı sirkte çalıştığı işçilerden birinin hırsızlık suçundan arandığının farkına varmasıdır. Hırsızlık yapan kişi ise Lon Chaney’nin hayat verdiği Alonzo karakteridir. Alonzo, yaptığı suçları gizlemek için sirkte çalışmaya başlar ve bu sırada sirkin sahibinin kızına yani Manon’a âşık olur. Sirkte kendini kolsuz olarak tanıtır ve ayaklarını kullanarak dönen çemberdeki kişiye bıçak fırlatarak maharetlerini sergiler. Burada karşımıza çıkan ilksel olay baba figürünün mülkiyetine giriş ve baba otoritesinin yok sayılmasıdır. Manon’un Alonzo’yla ilişkisi ise daha çok farklılık gösterir. Manon’un dokunabildiği tek erkek Alonzo’dur çünkü Alonzo’nun kolları yoktur. Manon kolları ile rahatça Alonzo’ya dokunur ve sarılır.  Kolların bu durumdaki işlevi fallik bir objeye dönüşmesinde yatar. Kollar burada aynı zamanda penisin yerine geçeni durumundadır. Manon’un dokunabildiği tek insan Alonzo’dur çünkü kendisinde var olmayan iğdiş edilmişlik hissiyatını Alonzo’nun da yaşadığına inanır. Alonzo aynı zamanda Manon için çocukluğunda düşündüğü iğdiş edilmişlik halini hatırlatan bir paravandır. Alonzo ise bu durumdan gayet memnundur. Böylece Manon ile en azından bu şekilde yakınlık kurabilmektedir. Lakin bu durum çok uzun sürmeyecektir. Manon’un babası Alonzo’nun kolları olduğunun ve aranan bir suçlu olduğunun farkına varacaktır. En saf haliyle bizlere cenneten kovulma sahnesini hatırlatan bir sahne yaşanırken, Alonzo kollarını kullanarak Manon’un babasını öldürür. Karşımıza bu sefer daha farklı bir durum ortaya çıkar. Çünkü Alonzo’nun iki başparmağı vardır. Manon her ne kadar babasını öldüren kişiyi arka profilden görmüş olsa da, katilin iki başparmağı olduğunu fark eder. Böylece Manon için bu iki başparmağı görmek, tıpkı kız çocuklarının ilk defa karşı cinste kendilerinde var olan cinsel organdan daha farklı bir cinsel organ görmelerine benzer bir eş durum yaratır. Alonzo ise baba otoritesini yok ederek bu hadımlaştırıcı etkeni saf dışı eder. Ancak bu sefer kendi kimliğini daha da çok gizlemesi gerekmektedir. Manon için kendi kimliğini açıklayıp ona ilan-ı aşk edecek iken bir anda aklına onun iki başparmağından bilineceği korkusu ortaya çıkar.


Filmin eksikliği de burada başlar. Alonzo gerçek anlamda olmasa bile eksiktir. Manon’un eksikliğini yaşamaktadır. Manon’un eksikliğini hissettiği durumu yaşayarak kendini eksiltmeye çalışır. Bunun en güzel kanıtı Manon için kollarını kesmesidir. Böylece hem katil olarak aklanacak hem de Manon’a sahip olacaktır. Olayın bir trajediye dönüşmesini sağlayan şey bu işin birey tarafından yapılmasıdır. Çünkü ortada iğdiş edecek otorite yoktur. Özne kendi kendini hadımlaştırarak aşk unsuru için kendini feda eder. Ancak durum deyim yerindeyse çözümsüz bir sürüncemeye dönüşür. Alonzo kolları kesildikten sonra geri döndüğünde Manon’u bıraktığı gibi bulmaz. Manon sirkte çalışan başka birine âşık olmuştur. Hatta kolları olan birine. Sinema tarihinin belki de en hazin duygu karmaşıklığının yaşandığını sahnenin bu olduğunu söylesek abartmamış oluruz. Chaney’nin buradaki yüz ifadesi bin bir duyguyu ifade eder. Aşağılanmışlık, öfke, kıskançlık, sevgi, nefret içeren bu sahne adeta Oedipus’un gerçeği öğrendiği ve gözlerini kendi elleriyle oyduğu sahneyi akla getirir. Bu açıdan trajik unsurlarıyla birlikte çözülemez bir hal alan olaylar zinciri tipik bir ‘Deus-Ex Machine’’ durumuyla çözülmektedir. Filmin sonunda göreceğimiz üzere Manon sevgilisinin kollarını iki ata bağlayarak bir gösteri gerçekleştirmek ister. Ancak Alonzo aşkının intikamını almak istediği için atların bulunduğu platformun hız ayarlarını değiştirir. Böylece Manon’un sevgilisinin kollarının kopmasını sağlamaya çalışır. Manon tipik bir âşık olarak bunu engellemeye çalışır, Alonzo ise bu duruma karşı Manon’u atlardan korumaya çalışır. Sonuçta Manon ve sevgilisi kurtulurken (heteroseksüel ilişkinin sağlıklı bir şekilde gerçekleşmesi sağlanır böylece), Alonzo’da atlar tarafından ezilir.

Öncelikle yukarıda bahsettiğimiz filmin kayıp sahnelerinin bu açıdan ne derece önemli olduğunun altını çizmek gerekmektedir. Manon’un kendi korkusunu yenmesindeki sebep nereden kaynaklanıyor? Öncelikle babanın öldürülmesi sahnesi kilit sahnelerden biri gibi görünmektedir. Manon’un babası kendi üzerinde hadımlaştırıcı bir etki bıraktığını ve Manon’un kendi cinselliğini yaşayamadığını görebiliriz. Alonzo, baba figürünü ortadan kaldırarak Manon’un içindeki engelleri ve ketleri ortadan kaldırmıştır. Ancak bu durumda Alonzo’nun başparmakları devreye giriyor ve bu teoriyi çürütüyor. Çünkü başparmaklar aynı zamanda cinsel organ yerine geçmektedir. Bu durumda Manon’un korkularından kurtulmuş olması değil, daha da korkması gerekmektedir. Manon’u diğer erkeğe bağlayan olaylar zinciri büyük ihtimalle bu kayıp sahnelerde yatmaktadır. Yani Manon’un cinselliği aynı zamanda kadın cinselliği karartılmıştır. Film kadının eksikliğini kendini eksilterek vermiştir. Filmimiz Alonzo’nun kollarını kesmesi gibi kendini eksilterek kadının konumunu belirsizleştirmiştir.

Kusagami (Orhan Miçooğulları)

kusagami@sanatlog.com