Küfür, Şiir ve İşçi Sınıfı

19 Kasım 2011 Yazan:  
Kategori: Deneme, Edebiyat, Sanat, Siir

“İnsani olan hiçbir şey bana yabancı değildir” diyen Kartacalı Terentius’u şiar edinen Marksizmin izinden gidenlerin, sahtekar aristokrat tavrıyla, küfrü ve küfürlü şiirleri küçümsemesi, Marksizmin insana dair tüm durumları algılayıp çözümleme paradigmasına aykırıdır, çünkü “ruhun yellenmesi” olan küfür, insani bir “hâl”in dışavurumudur. Ereğine ulaşamayan yaşam pratiğinin sözlü isyanıdır küfür. Evet, ne yazık ki küfürlerin çoğu, sözel eril şiddet içermektedir. Ne var ki henüz, bunların yerine ikame edebileceğimiz, aynı dozda “ruh yellenmesi” etkisi veren sözcükler bulamadık. 

Bu coğrafyada entelijansiya dahil (hatta kişisel gözlemlerime göre diğer toplumsal kesimlerine göre en çok) 7’den 70’e hemen herkes küfreder.  Freudyen bir bakış açısıyla küfür, yeterince tatmin edilememiş cinsel dürtünün bir süblimleştirme yöntemidir. Bekaret kavramının halihazırda etkisini yitirmediği, dolayısıyla insanların genç yaşlardan itibaren sağlıklı bir cinsel hayat süremediği, bir o kadar da tabular nedeniyle cinsel sorunlar için yetişkinlerin ürolog ve pskiyatristlere gitmekten kaçındığı ülkemizde, çokça küfür edilmesi anlaşılabilir bir durumdur.

Küfürlerin içeriği eril seksüel şiddet düzleminde olsa da kadınların dahi aynı küfürleri kullanıyor olması, “ruh yellenmesi” talebinin kadın-erkek ayrımı yapmadığını, kadınların seksüel şiddet içeren küfürleri görece erkeklere göre daha az ediyor olmalarının ise sadece yerleşik toplumsal algıda bu durumun, kendileri için “kınanma” unsuru olmasından kaynaklanmaktadır.

Türkçe Şiir’de küfrü izlek olarak yoğun biçimde kullananların başında şüphesiz Can Yücel ve Neyzen Tevfik gelmektedir. Can Yücel’in birkaç şiiri dışında kalanlar vasat olmasına rağmen, kendisine okurların gösterdiği bunca yoğun ilgi, okur öznenin düşünsel ve duyusal algısı ile şair öznenin düşünsel ve duyusal algısının çakışmasına bağlıdır. Bu da halkın, küfrü “ruh yellenmesi” aracı olarak, ereğine ulaşmamış yaşam pratiğine karşı isyan ve bu eksiliğin dışavurumu amacıyla kullanmakta olduğunun ispatı olsa gerek. Nitelik açısından bence Can Yücel’in en iyi şiiri olan “Danton’un Çaydanlığı” şiiri -içinde küfür geçmediği için- ortalama okurlar tarafından pek bilinmezken, “Seke Seke” şiirini hemen hemen tüm şiir okurları bilir. Keza Neyzen Tevfik de ortalamanın pek üstünde bir şair olmamasına karşın, aynı gerekçelerle okur tarafından özel bir yerde tutulan ve hâlâ küfürlü şiirleri iştahla okunan bir şairdir. Zaten sistem tarafından dört bir koldan kuşatma altına alınan işçi sınıfının ve tüm emekçilerin günlük konuşma pratiklerine koşut olan küfürlü şiirlerin, sol entelijansiya arasında yadsınması ise dünden bugüne sol entelijansiya erkinin sınıfa değil küçük burjuva ve aristokrat kökenli devrimcilerden ait olmasından kaynaklanmaktadır.  Hiç şüphesiz sınıfa bilinç kazandırma yöntemi olmayan, ama sözel deşarj yoluyla yaşam pratiğinde burjuvazi ve faşizan uygulamalı burjuva devlet tarafından ezilen, sömürülen işçi ve emekçi sınıfların “ruh yellenmesi” olan küfürlü şiir, insana dairdir, bu coğrafyanın realitesidir.  Can Yücel’in dediği gibi: “Bunca o.. çocuğunu küfürsüz nasıl anlatayım”.

Serkan Engin

sekoengo@gmail.com 

Kasım 2011

Can Yücel’e Canhıraş Şikayet

5 Aralık 2010 Yazan:  
Kategori: Deneme, Edebiyat, Sanat

Can Abi, hani sen sağken, sanki bazılarının analarını sikmişsin gibi; ya da Orhan Gencebay, Müslüm Gürses, Ferdi Tayfur ile birlikte arabeskin kare asıymışsınız gibi,“Can Baba, Can Babaa” diyor ya sana bazıları; ben özellikle ve inadına demiyorum, Can Abi.

Bilirsin çoğu, ünperest ve erkperesttir, bu insan denen memeli türündekilerin. Hani, hiçbir aslan, sürüdeki en iyi avlanan aslana yalakalık etmez, onun başarısından pay çıkarmak için kendine. Ya da hiçbir arı, kovandaki polen toplamakta en başarılı arının kıçında dolaşmaz, kendisini de adamdan saysınlar diye…

Ne zamanki sen, şiirde ünlendin kırkından sonra ve bira köpüğü saçlı, dağ sakallı bir adam oldun, bayıldılar senin küfretmene. Ağzının içine bakarlardı, “aman, can baba benim de anama küfretsin” diye.

Sonra sen basıp gittin “kıçımın fosforuyla aydınlanın”, diyerek. Peki, küfür bitti mi senden sonra; hâşâ. Zaten senden önce de ve sağken sen, 7’den 77’ye küfürbazdı bu ülke, sen gittikten sonra da, yine ve hâlâ. Evde, sokakta, ka’vede, kışlada, fabrikada, ofiste, pazarda, yani bilcümle insanların dolandığı her yerde, şakır şakır kol geziyor küfür bu coğrafyada.

Uzatmayalım, zaten bildiğin şeyler buraya kadar olanı; şikâyetime geleyim Can Abi de, kamu âlem sen anla: Ben ne zaman dellenip arsızlığa, yüzsüzlüğe, şerefsizliğe küfretsem uzun boylu; “uzaylı görmüş köylü” gibi şaşarak bakıyor pek çokları bana; sanırsın hepsi sadrazamın sol testisinden firar etme, hepsi asilzade torunu. E, daha “ünlü” harf değiliz henüz şiirin alfabesinde tabi. Saçımızdan bira köpükleri de düşmüyor daha sakalımızın dağlarına. Ne zaman ağız dolusu küfredecek olsam, birileri çıkıp başöğretmen gibi parmak sallıyor bana.

Sen söyle şimdi Can Abi, “ün”leyip “ün”leyip de, nerelerine sokmalı bunların parmaklarını?

Serkan Engin

Kasım 2010

sekoengo@gmail.com