İspanyol Sineması - Yakın ve Uzak: Her On Yıl İçin Bir Film

, işbirliğiyle düzenlediği Yakın ve Uzak: Her On Yıl İçin Bir Film adlı programı, altı filmlik bir seçkiyle izleyicileri İspanyol sineması tarihinde bir yolculuğa çıkarıp bellekleri tazeliyor.

1950′lerle başlayıp 2000′lerde son bulan yolculuk, İspanyol kültür ve sinemasının yenilikçi ve sıradışı yanlarını gözler önüne seriyor.

Filmlerin her biri, dönemlerini en özgün şekilde yansıtan ünlü yapıtlar.

Hoşgeldiniz Bay Marshall

Yönetmen: Luis García Berlanga
Oyuncular: José Isbert, Manolo Morán, Lolita Sevilla
1952, 75′, siyah-beyaz
İspanyolca, Türkçe altyazılı

Zeka dolu, çok katmanlı ve sarsıcı Hoşgeldiniz Bay Marshall, İkinci Dünya Savaşı sonrasında bir Kastilya köyünde, Avrupa Kalkınma Programı’nı (Marshall Planı) sunmak üzere Amerikalıların geleceği haberiyle çalkalanan köyde yaşanan entrikaları anlatır. Film, İspanyol sinema tarihinde bir dönüm noktasıdır. Berlanga’nın yanısıra Juan Antonio Bardem ile mizahçı Miguel Mihura’nın imzasını taşıyan filmde, valinin tüm adamlara geleneksel Endülüs kostümü giydirmesi ve kadınları da Flamenko dansçıları kılığına sokmasıyla, İspanyol konukseverliğine övgü gibi başlayan hikaye silik köylülerle beceriksiz liderlerine dair hain ve eleştirel bir güldürüye dönüşür. Jüri üyesi Edward G. Robinson’ın anti-Amerikan yaklaşıma ilişkin eleştirisi nedeniyle filmin Cannes’da ödül kaçırması da ironiktir.

Arı Kovanının Ruhu

Yönetmen: Victor Erice
Oyuncular: Ana Torrent, Isabel Tellería, Fernando Fernán Gómez, Teresa Gimpera, Queti de la Cámara
1973, 99′, Renkli
İspanyolca, Türkçe altyazılı

Victor Erice’nin bu büyüleyici güzellikteki filmi, sinema tarihinin en unutulmaz çocuk performanslarından birini de içeriyor. 1970′lerin en büyük İspanyol filmi olarak alkışlanan, görsel açıdan son derece zarif bir “uyanış şiiri” olan bu Erice filmi, 1940′ların ilk yıllarında, İspanya İç Savaşı’nın yankıları taşrada hala duyulurken, küçük bir Castilla köyünde geçiyor. Bu tam anlamıyla kırsal atmosferde, altı yaşındaki Ana, belediye binasında gösterilen James Whale’in Frankenstein’ına gittiğinde alternatif bir efsane ve hayal dünyasına giriyor ve bu deneyim, küçük Ana’nın çevresi hakkındaki algısını, gerçekliğe kendi yaratıcı amaçları için biçim verme yetisini sonsuza dek değiştiriyor.

Kim Olduğunu Biliyorum

Yönetmen: Patricia Ferreira
Oyuncular: Miguel Ángel Solá, Ana Fernández, Roberto Enríquez
2000, 100′, Renkli
İspanyolca, Türkçe altyazılı

Akıl hastanesinde görev yapan psikiyatrist Paloma, Mario adında bir hastayla çalışmaya başlar. Kısa ve uzun dönem hafızada bozukluklara yol açan Korsakov Sendromu’na tutulmuş olan Mario, 1977 yılından önce başına gelmiş hiçbir şeyi hatırlayamamaktadır. Geçmişini hatırlaması için adamla birlikte uğraş veren Paloma, Mario’yla gitgide yakınlaşır. Ancak bir gün hastaneye Mario’yu arayan silahlı bir grup adam gelir ve kadın, adamın hatırlayamadığı yaşamın sandığından daha karanlık ve tehlikeli olabileceğini fark eder.

Viridiana

Yönetmen: Luis Buñuel
Oyuncular: Silvia Pinal, Francisco Rabal, Fernando Rey, Margarita Lozano
1961, 90′, siyah-beyaz
İspanyolca, Türkçe altyazılı

İspanya’da yasaklanan ve Vatikan tarafından kınanan film, Luis Buñuel’in başyapıtı olarak kabul edilir ve cüretkar imgelemiyle bir sefiller şöleni resmedilir. Rahibe adayı Viridiana, Katolik ilkelerine bağlı kalmak adına var gücüyle çabalar, ancak şehvet düşkünü dayısı ve yoksullardan oluşan tuhaf bir grup onu idealizminin sınırlarıyla yüzleşmek zorunda bırakır. 1961 ’nde Altın Palmiye ödülünü kazanan Viridiana cüretkar bir yapıt olma özelliğini günümüzde de koruyor.

Masum Azizler

Yönetmen: Mario Camus
Oyuncular: Alfredo Landa, Terele Pávez, Belén Ballesteros
1984, 107′, Renkli
İspanyolca, Türkçe altyazılı

1960′ların Franco dönemi İspanyasında toplumun farklı kesimlerinin acı gerçeklerini gözler önüne seren düşük tempolu bu uzun hikaye, varlıklı bir aristokratın mülkünde çalışıp didinen yoksul bir ailenin hakkında. Bu küçük ailenin reisi olan Paco huysuz efendilerini memnun etmek için sürekli çabalar; bir yandan da onlara kuş avlamayı öğretir. Karısı Régula da Paco gibi itaatkardır. Ailenin diğer fertleri ise, dilsiz ve sakat bir kız, askerlik görevini yerine getirmek için uzaklarda olan bir oğul ve akli dengesi yerinde sayılmayan Azarias amcadır. Kayıtsız ve şuursuz bir tavırla, aileyi avladığı hayvanlardan pek de farklı görmeyen efendi Señor Iván (ile bu kişiler arasında bir zıtlık söz konusu. Alfredo Landa ve Francisco Rabal filmdeki rolleriyle 1984 Cannes Film Festivali’nde ödüle layık görüldüler ve “En İyi Aktör” ödülünü paylaştılar.

Astronotlar

Yönetmen: Santi Amodeo
Oyuncular: Nancho Novo, Teresa Hurtado de Ory, Juan Motilla
2003, 86′, Renkli
İspanyolca, Türkçe altyazılı

Görsel yeniliklerle dolu bu sıra dışı film orta yaşlı eroin bağımlısı Daniel’ın tuhaf detoksifikasyon sürecini anlatır. Psikiyatristler, “normal yaşama” yeniden kazandırılması için adama on aşamalı bir programı takip etmesini salık vermişlerdir. Tesadüf eseri yaşamına giren Laura adlı genç kız, adamın rehabilitasyonunda etkili olacaktır ve ikili arasında şaşırtıcı ve dokunaklı bir aşk filizlenir.

www.sanatlog.com

Pera Müzesi’nde Jacques Tati Filmleri Gösterime Giriyor…

, Fransız Kültür Merkezi işbirliğiyle 2 – 27 Mart 2011 tarihleri arasında Fransız yönetmen Jacques Tati’nin filmlerini sunuyor. Komik durumları ve sakarlıkları ustalıkla masaya yatıran sinemacı ve aktör Jacques Tati, izleyicilerin beklentilerini de göz önünde bulundurarak ve beyazperde için iddialı, bol ayrıntılı ve modern dünyaya özgü sayısız gizemi yakalamaya çalışarak birebir salon oyunları kurgulayarak durum komedisi sanatını yeni baştan yaratmıştır.

Programda 6 kurmaca, 3 kısa Tati filmi bulunuyor. Pera Film programında gösterilecek arasında: Şenlik, Bay Hulot’nun Tatili, Dayım, Oyun Zamanı, Trafik, Gösteri ve kısa filmleri yer alıyor.

1908 doğumlu Tati, ilk çalışması olan Tenis Şampiyonu Oscar adlı kısa filme 1931’de başlamış, ancak bu eseri tamamlayamamıştır. Yönetmen, 1947 tarihli kısa filmi Postacılar Okulu ile yarattığı Postacı François karakterine ilk uzun metrajlı eseri olan 1949 yapımı Şenlik’te (Jour de Fête) de yer vermiştir. Tati, Venedik Film Festivali’nde En İyi Senaryo Ödülü’ne layık görülen Şenlik ile ortaya koyduğu tekrara dayalı komedi formülünü, sesi temel bir güldürü unsuru olarak kullandığı sonraki uzun metrajlı filmlerinde de işlemiştir. Ancak François karakterini yetersiz bulan yönetmen bir süre sonra yeni bir karakter yaratmaya girişmiştir ve daima pardösüyle dolaşan, ağzından piposunu elinden de şemsiyesini eksik etmeyen, ifadesiz bir yüze sahip, sıradan bir adam olan Bay Hulot da böylece doğmuştur.

İlk olarak 1953 yapımı Akademi Ödülü adayı Bay Hulot’nun Tatili (Les Vacances de Monsieur Hulot) adlı filmle izleyici karşısına çıkan karakter inanılmaz bir şöhret kazanmış ve yıllar boyu Tati’nin ikinci benliği olmayı sürdürmüştür. Tati, Hulot filmlerinin karmaşık yapısını oluşturabilmek için yıllarca çalışmış ve serinin ikinci filmi olan Dayım (Mon Oncle) ancak 1958 yılında çıkabilmiştir. ’nde Melies Ödülü’ne layık görülen ve Yabancı Dilde En İyi Film dalında Oscar kazanan bu filmin ardından Tati on yıla yakın bir süre boyunca film yapmamıştır.

Yönetmen sessizliğini 1967 yılında, yüksek bütçeli 70 mm. bir yapım ve kendisinin başyapıtı olan Oyun Zamanı (Play Time) ile bozar. Hulot’yu konu alan dördüncü ve son uzun metrajlı film olan 1972 tarihli Trafik gişede başarısız olur. Videoya çekilmiş durum komedileri ve pantomimlerden oluşan düşük bütçeli bir toplama olan 1974 tarihli Gösteri (Parade) yönetmenin tamamlanmış son eseridir. Tati, 5 Kasım 1982’de hayatını kaybetmiştir.

Gösterim Programı

2 – 27 Mart

2 Çarşamba

18:00 Kısalar / Shorts

19:00 Şenlik / Jour de fête

5 Cumartesi

14:00 Bay Hulot’nun Tatili / Les Vacances de Monsieur Hulot

16:00 Dayım / Mon Oncle

6 Pazar

14:00 Gösteri / Parade

16:00 Trafik /

9 Çarşamba

18:00 Kısalar / Shorts

19:00 Bay Hulot’nun Tatili / Les Vacances de Monsieur Hulot

11 Cuma

18:00 Kısalar / Shorts

19:00 Gösteri / Parade

12 Cumartesi

14:00 Şenlik / Jour de fête

16:00 Trafik / Traffic

18:00 Oyun Zamanı / Play Time

13 Pazar

14:00 Dayım / Mon Oncle

16:00 Oyun Zaman / Play Time



www.peramuzesi.org.tr

Mesrutiyet Caddesi No: 65

Tepebasi – Beyoglu / Istanbul (212) 334 99 00

SanatLog Haber

www.sanatlog.com

Gangsterler Kralı: Jean-Pierre Melville

Fransız Yeni Dalgası’nın (Nouvelle Vague) “guru”su, film noir’ın majör isimlerinden Jean-Pierre Melville’in filmlerinden yapılan bir seçki, 16 – 27 Şubat 2011 tarihleri arasında ’nde izlenebilir…

Gösterim programında Melville üzerine bir de belgesel yer alıyor…

Gösterimi yapılacak filmler şöyle:

Le Silence de la Mer (Denizin Sessizliği)

Yönetmen: Jean-Pierre Melville
Oyuncular: Howard Vernon, Nicole Stéphane, Jean-Marie Robain, Ami Aaröe
Fransa, 88′, 1947, siyah-beyaz
Fransızca, Türkçe altyazıyla

Melville’in ilk filmi Denizin Sessizliği, 1942′de Fransa’nın Naziler tarafından işgali sırasında gizlice yazılıp dağıtılan aynı adlı romandan uyarlanmıştır. Melville’in uyarlaması, işgal altındaki Fransa’da geçer ve yaşlı bir adam ile yeğeninin evine yerleştirilen Alman subay Werner von Ebrennac’ı konu alır. İkinci Dünya Savaşı’na dair en önemli Fransız filmlerinden olan ve Melville’in seçkin yapıtları içinde bir kilometre taşı olan film, işgal ve direniş dönemi deneyim ve mücadelelerinin lirik ve zamana meydan okuyan bir betimi.

Le Doulos (Unutulmazlar)

Yönetmen: Jean-Pierre Melville
Oyuncular: Jean-Paul Belmondo, Serge Reggiani, Monique Hennessy, Jean Desailly, René Lefèvre, Phillippe March
Fransa, 109′, 1962, siyah-beyaz
Fransızca, Türkçe altyazıyla

Bu karmaşık ve karamsar gerilim filmi, kaderin cilvesi sonucu yolları kesişen iki adamın ilişkisini anlatır. Maurice Faugel hapishaneden yeni çıkmış bir hırsız, Silien ise “doulos” ya da “muhbir” olup olmadığı belirsiz bir adamdır. Maurice vakit kaybetmeden kanundışı işlere bulaşır ve Silien’in yardımıyla bir dizi soygun düzenler, bu sırada da adamın polis muhbiri olabileceğinden şüphelenmeye başlar. Etkileyici yönetmen Melville’den sadakat ve ihanete dair göz kamaştırıcı bir Fransız kara filmi.

Le Cercle Rouge (Kızıl Çember)

Yönetmen: Jean-Pierre Melville
Oyuncular: Alain Delon, André Bourvil, Gian Maria Volontè, Yves Montand, Paul Crauchet, Paul Amiot, Pierre Collet, André Ekyan, Jean-Pierre Posier, François Périer
Fransa, 140′, 1970, renkli
Fransızca, Türkçe altyazıyla

Usta hırsız Corey hapishaneden yeni çıkmıştır. Fakat yasalara saygılı bir özgürlüğün tadını çıkarmak yerine, namlı bir kaçak ile alkolik eski bir polisin peşine takılıp yeniden suçun karanlık dünyasına adım atar. Bu tuhaf üçlü başarı şansı olmayan bir soygun planlarlar, peşlerine amansız bir müfettiş takılır ve kader ağlarını örer. Onurlu anti kahramanlar, ortamı “cool” bir atmosfer yaratan sinematografi ve nefes kesici görüntüleri bir araya getiren Kızıl Çember ile Jean-Pierre Melville polisiye filmlerin başyapıtlarından birine imza atıyor.

Kod Adı Melville

Belgesel
Fransa, 2008, 76′
Yönetmenler: Olivier Bohler, Raphaël Millet

Yönetmenin 1973′teki ölümünün ardından, hatta 1971′de, kendisi hala hayattayken yapılmış belgeselden bu yana hazırlanan ilk belgeseldir. Film; bazı TV programlarından, yönetmenin evinden, film stüdyosundan ve filmlerin setlerinden Melville’e ait arşiv görüntüleri içeriyor. Ayrıca yönetmeni tanıyan ve onunla birlikte çalışma fırsatı bulmuş ünlülerle birlikte, yönetmenden etkilenmiş sinemacılarla 2008 yılında yapılmış röportajları ve Melville’in filmlerinden parçaları da bir araya getiriyor.

Les Enfants Terribles (Dehşet Çocuklar)

Yönetmen: Jean-Pierre Melville
Oyuncular: Nicole Stéphane, Edouard Dermithe, Renee Cosima, Jacques Bernard, Melvyn Martin, Roger Gaillard, Maurice Revel, Adeline Aucoc, Jean Cocteau
Fransa, 106′, 1950, siyah-beyaz
Fransızca, Türkçe altyazıyla

Melville’in ikinci filmi Fransız sinemacıları ciddi anlamda etkilemiş ve Melville’e, ülkesinin stüdyo sistemi dışında da harikalar yaratabilen bağımsız bir yönetmen olarak ün kazandırmıştır. Film, senaryo aşamasında da Melville’le birlikte çalışan şair ve sinemacı Jean Cocteau’nun 1929 tarihli romanını temel almaktadır. Gözlerden uzak dünyalarına çekilmiş, erotik imalarla yüklü dramlar oynayan bir kız ile kardeşinin hikayesi, görsel bir bütünlüğün parçası olan lirik ve akıcı bir devinime sahip.

L’armée des ombres (Gölgeler Ordusu)

Yönetmen: Jean-Pierre Melville
Oyuncular: Lino Ventura, Simone Signoret, Paul Meurisse, Jean-Pierre Cassel
Fransa, 140′, 1969, renkli
Fransızca, Türkçe altyazıyla

Fransız Direnişi üzerindeki bu başyapıt, 2006′daki görkemli ve başarılı gösterimine dek tam otuz yedi yıl boyunca Amerika Birleşik Devletleri’nde gösterilmedi. Lino Ventura, Paul Meurisse, Jean-Pierre Cassel ve müthiş oyuncu Simone Signoret’nin, Hitler rejimine karşı onur konusundaki düşüncelerini sorgulamak zorunda kalarak mücadele etmeye çalışan gözüpek yeraltı savaşçılarını canlandırdıkları sürükleyici bir atmosfer filmi olan Gölgeler Ordusu, Melville’in en öznel filmi.

GÖSTERİM PROGRAMI

16 – 27 Şubat

16 Çarşamba
19:00 Denizin Sessizliği / Le Silence de La Mer

18 Cuma
19:00 Les Enfants Terribles / Dehşet Çocuklar

19 Cumartesi
19:00 Unutulmazlar / Le Doulos

20 Pazar
15:00 Gölgeler Ordusu / L’Armee des Ombres
18:00 Kızıl Çember / Le Cercle Rouge

23 Çarşamba
17:00 Kod Adı Melville / Code Name Melville
19:00 Les Enfants Terribles / Dehşet Çocuklar

25 Cuma
17:00 Kod Adı Melville / Code Name Melville
19:00 Kızıl Çember / Le Cercle Rouge

26 Cumartesi
14:00 Denizin Sessizliği / Le Silence de La Mer
16:00 Kod Adı Melville / Code Name Melville
17:30 Konferans / Conference
19:00 Gölgeler Ordusu / L’Armee des Ombres

27 Pazar
13:00 Kod Adı Melville / Code Name Melville
15:00 Unutulmazlar / Le Doulos
17:00 Kod Adı Melville / Code Name Melville

SanatLog Haber

www.sanatlog.com

Meksika Devrimi Üzerine Filmler

Gelman Koleksiyonu’ndan Frida Kahlo ve Diego Rivera sergisine paralel, 14 – 30 Ocak 2011 tarihleri arasında Meksika Büyükelçiliği ve işbirliğiyle “Viva la Revolución: ” adlı programı düzenliyor. Meksika Devrim tarihinin farklı hikayelerle aktarıldığı film programında 1930’lar ve 40’lar arasında çekilen 4 kurmaca film ve Zapatistalar ile ilgili çekilen güncel bir belgesel yer alıyor.

Film Bilgileri:

Son Zapatistalar, Unutulmuş Kahramanlar

Yönetmenler:
Meksika, 70′
İspanyolca, Türkçe altyazılı

Son Zapatistalar, Unutulmuş Kahramanlar 1910 Meksika Devrimi’nde generalleri Emiliano Zapata’nın yanında savaşmış askerlerin ürpertici tanıklığıdır. Neredeyse yüz yıl sonra Güney’in efsanevi Özgürlük Ordusu’ndan sağ kalan bu insanlar hiçbir kitapta bulunmayacak bir gerçeği ortaya çıkarıyorlar. Devrim’in ve bugünün neoliberal hükümetlerinin başarısızlığından, ülkelerini tehdit eden tarımsal ve ekolojik felaketten ve temsil ettikleri Zapatista idealleri göz ardı edildikçe gerçekleşmesi an meselesi olan iç savaştan bahsediyorlar. Bu erkekler ve kadınlar haksız bir tarihin bölümleri, terk edilmiş bir bilgelik, Meksika’nın ayrıcalık sahibi olmayanlarının sembolleri vs.’dir. Onlar Unutulmuş Kahramanlardır. (Bu belgesel Zapatista Ulusal Özgürlük Ordusu üyeleriyle Zapatista’nın eski askerlerinin tarihsel karşılaşmasını da içermektedir.)

Dostum Mendoza

Yönetmen: Fernando de Fuentes, in collaboration with Juan Bustillo Oro
Oyuncular: Alfredo del Diestro, Carmen Guerrero, Antonio R. Frausto, Luis G. Barreiro
Meksika, 1934, 85′; siyah-beyaz
İspanyolca, Türkçe altyazılı

Rosalio Mendoza (Del Diestro) Meksika Devrimi sırasında her iki fraksiyona (hükümet güçleri ve Zapata’nın ordusu) kıyak yaparak ve onlardan kıyak görerek hayatta kalmaktadır. Malikânesi herkese açıktır ve Mendoza konuklarının iyi bir dostu olarak kabul edilmektedir. Sonunda bu durum sürdürülemez hale gelir ve bir taraf seçmek zorunda kalır. İhanet ve aldatma galip gelir ve Mendoza’nın karanlık tarafı ortaya çıkar.

Haydi Pancho Villa ile Gidelim

Yönetmen: Fernando de Fuentes
Oyuncular: Domingo Soler, Antonio R. Frausto, Ramón Vallarino, Manuel Tamés, Carlos López Chaflan
Meksika, 1936, 92,’ siyah-beyaz
İspanyolca, Türkçe altyazılı

Meksika Devrimi sürerken, “Los Leones de San Pablo” olarak bilinen altı cesur çiftçi, Pancho Villa’nın ordusuna katılmaya ve mücadeleye destek vererek kendi topluluklarındaki acıların sona erdirilmesine yardım etmeye karar verir. En baştaki grup birçok çatışma ve kahramanlıklardan sonra, sadece lider Tiburcio Maya (Frausto) ve genç Becerrillo’dan (Vallarino) kalır. Becerillo çiçek hastalılığına yakalanınca Villa, onu öldürmesini ve cesedi yakmasını Tiburcio’ya emreder. Tiburcio görevini gönülsüzce yerine getirdikten sonra, ona orduyu terk etmesi emri verilir ve eve döner. Bu film gelmiş geçmiş en iyi 100 Meksika filmi arasında bir numaraya yerleştirilmiştir.

Yönetmen:
Oyuncular: María Félix, Pedro Armendáriz, Fernando Fernández, José Morcillo
Meksika, 1946, 93′ siyah-beyaz
İspanyolca, Türkçe altyazılı

Hikaye Meksika Devrimi sırasında geçer. General José Juan Reyes’in (Pedro Armendáriz) birlikleri orduyu desteklemek için zenginlerden yardım alır. General, Cholula kasabasında topraklara ve mallara el koyarken, kasabanın en zengin adamının kızı olan Beatriz Peñafiel’le (María Felix) tanışır. Beatriz’in küçümseyişi ve ilgisizliği General’de merak ve en nihayetinde derin ve gerçek bir aşk uyandırır.

Mahkûm 13

Yönetmen: Fernando de Fuentes
Oyuncular: Alfredo del Diestro, Luis G. Barreiro, Adela Sequeyro
Meksika, 1933, 76,’ siyah-beyaz
İspanyolca, Türkçe altyazılı

Mahkum13, Fernando Fuentes’in Meksika Devrimi ile ilgili yaptığı üçlemenin bir parçasıdır. Film, karısı Marta’nın genç oğullarını da alarak kendisini terk ettiği ayyaş Albay Carrasco üzerine odaklanır. Juan büyüyünce hayranlık uyandıran, terbiyeli bir genç adam olur. Meksika Devrimi sırasında terfi eden düşkün ve yozlaşmış Albay, hapishanesinden bir devrimciyi, Felipe Martinez’i bırakması için rüşvet alır. Martinez bir idam mangası tarafından vurularak idam edilmeye mahkûm edilmiştir. Carrasco herhangi birisinin, devrimcinin yerini almasını talep eder. Kaderin bir cilvesi olarak bu herhangi birisinin, uzun süredir kayıp olan öz oğlu Juan olduğu ortaya çıkar.

Gösterim Programı;

14 – 30 Ocak
14 Cuma
19:00 Dostum Mendoza

15 Cumartesi
15:00 Mahkum 13

16 Pazar
15:00 Haydi Pancho Villa ile Gidelim

21 Cuma
19:00 Enamorada

23 Pazar
15:00 Son Zapatistalar, Unutulmuş Kahramanlar

26 Çarşamba
19:00 Mahkum 13

28 Cuma
19:00 Haydi Pancho Villa ile Gidelim

29 Cumartesi
15:00 Dostum Mendoza
18:00 Son Zapatistalar, Unutulmuş Kahramanlar

30 Pazar
15:00 Enamorada

www.peramuzesi.org.tr
Pera Müzesi Oditoryumu
Meşrutiyet Cad. No: 65, Tepebaşı
Tel: (212) 334 99 00
Gösterim ücreti: 5 TL
Türkçe altyazılıdır.

SanatLog Haber

www.sanatlog.com

The 49th Parallel (1941, Michael Powell & Emeric Pressburger)

5 Ocak 2011 Yazan:  
Kategori: Klasik Filmler, Manşet, Modern Klasikler, Sanat, Sinema

“Savaş bütün kötülüklerin ve ahlaksal bozulmanın kaynağıdır.” Immanuel Kant

“Savaş, büyük öneme haizdir, bu yolla insanların ahlaksal sağlıkları korunur… Ulusların bozulması “sürekli barış” sonucudur.” G.W.F. Hegel

“Savaşa yöneticiler değil, halk karar verir.” Immanuel Kant

“Yalnızca Monark silahlı güçlere emir verir, savaş ve barış yapar, her türlü anlaşmaya varır ve dış ilişkileri yürütür.” G.W.F. Hegel

Giriş, Sinema ve Sanat Arasındaki Bağlantı

“The 49th Parallel” ve Emeric Pressburger ikilisinin hem prodüktörlüğünü yaptığı hem de yönettiği ilk filmdir. Efsane ikili bu beraberliğin alamet-i farikası olarak “Stairway To Heaven” ve “Black Narcissus” gibi klasikleri yedinci sanata kazandırmışlardır. Bu filmlerin her biri sanat ve sinema arasında yeni bir bağlantıyı muştular. “The 49th Parallel” sadece sanat filmi olmayıp daha çok firar etmiş Nazileri konu alan bir thriller niteliğindedir. Ziyadesiyle Nazizmi lanetleyen, masum bir tabirle demokrasi aşkına, faşizme ve onun iddialarına karşı ortaya konulmuş bir çalışmadır. Bu minvalde film, özellikle de Amerikan seyircisine tarafsızlık diye bir şeyin varolmadığını anlatır.

Her ne kadar mütevazi artistik amaçları olsa da, “The 49th Parallel” kendi zamanına kadar çekilen hemen hemen bir çok filmden daha fazla, İngiliz Film Endüstrisini değiştirip dönüştürmüştür. Bu film aynı zamanda Powell’ın ilk dönemdeki çoğunlukla düşük bütçeli gerilimler ile daha olgun dönemlerini yansıtan (seyirci ve film yapımcılarına meydan okur niteliklere haiz olan) sanat filmleri arasındaki stilistik ve sinematik bağlantıyı temessül eder. Bununla birlikte, Powell ve Pressburger’in “composed film” olarak nitelediği, müzik ve görsel imgelerin tekil bağımsız bir bütüne dönüştüğü bir tarzın ilk adımlarını oluşturmaktadır bu film. Powell’ın “Magnum Opus’ları olarak kabul edilen “Black Narcissus”, “Red Shoes” ve “Tales of Hoffman” filmleri de “composed film” olarak nitelendirilebilir.

Nevi Şahsına Münhasır Bir Propaganda Filmi, Karakterler, Savaşsız Bir Dünya İllüzyonu

Tabi ki filmin İngiliz hükümetinin talebi üzerine propaganda amaçlı çekildiği bir gerçek olmakla birlikte (müspet ya da menfi buna alet olmuştur Powell) esas amaçlardan birisi, çekildiği dönemde tarafsız olan Amerika’yı galeyana getirip İngiltere safhında savaşa sokabilmektir. Filmin mekanlarının muhtelif olması, Vancouver’den Kanada’ya ya da Kuzey Kutbu’ndan Amerika sınırına, hatta hatta en tenhada yaşayan ve kökenine uzak kalmış Alman göçmenler olsanız bile savaşın küresel bir hal aldığını ve bundan kaçmanın imkansız olduğunu ifade eder. Aynı zamanda filmin ilk sahnelerinde gördüğümüz kuzeye doğru yelken açan Alman U-boat ve denizaltlarındaki simüle edilen Alman subayları filmin propaganda niteliğini dikkate değer anlamda belli eden sahnelerdir. Bu filmde de Powell’ın 1930’ların sonlarına kadar çektiği konusu savaş olan düşük bütçeli thriller’larından izler bulunmaktadır. Powell mezkur birlikteliğe kadar 30’larda 17 başarılı düşük bütçeli film çekmiştir. 1937’de “The Edge of the World” (on location çekimler ile yapılan basit gerçek temelli bir drama) isimli düşük bütçeli filmi ile dikkate değer bir başarı yakalamıştır. 1939’a doğru ise Powell’ın “The Lion Has Wings” isimli filmi vizyona sokulmuştur ki açıkçası bu film Alexander Korda tarafından Churchill’e söz verilmiş olan bir propaganda filmidir. Moral yükseltici bir film olmakla birlikte yarı gerçekçi yarı atmasyona dayanmaktadır. Bu arada filme adını veren 49. Paralel, Kanada’nın doğu kıyılarına tekabül eden, ileri bir karakol vazifesi gören bir mevkidir.

Powell’in Pressburger ile ilk filmi olan “Spy in Black”, 1939 Ağustosunda İngiltere’de sinemalarda gösterilmeye başlanmıştır. Film gerçek hayatta karşılaşabilecek bir hikayenin, gösterdiğinin çok çok ötesinde bir önemde olduğunu kısa sürede kanıtlmıştır. Film, Scapa Flow’daki İngiliz filosuna bir saldırı için görevlendirilen Alman Kumandan Captain Hardt’ın Orkney Island’a demir atması ve o adada yaşadıklarını konu alır. İşin ilginç tarafı aynı yılın 17 Aralık tarihinde (film 20 Ağustos’ta piyasaya sürülmüştür) U29 kumandanı Otto Schuhart tarafından düzenlenen saldırı ile HMS Courageous adlı İngiliz uçak gemisinin batırılmasındaki rastlantıdır. Bu İngiltere’nin savaştaki ilk büyük kaybıdır denebilir. Olaydan 3 yıl sonra Alman subayı Günter Prien’in yönetimindeki bir U-47 vasıtasıyla, Orkney adasındaki İngiliz savaş gemisi HMS Royal Oak batırılmıştır. 1939’da çekilen “Spy in Black” filmi döneminin denizaltı savaşlarını konu alan ilk filmlerden biridir ve İngiltere’de yılın en popüler filmi olmuştur.

49th parallel filminin çıkışı, 1940 yılında çekilen “Contraband” isimli filmin çekildiği zamana denk gelir. O zaman Denham Film Stüdyoları’nın yöneticisi Powell ile bağlantı kurarak İngiliz “Ministry of Information”ın savaşa dair mücadeleyi destekleyen prodüksiyonlarda daha aktif olacağını ve bu filmlere gereken yardımı yapacağını belirtir. Bu olayın gerçekleşmesinden iki ay sonra Powell bakanlığın film bölümünün başkanı olan Kenneth Clark ile görüşmüştür. İlerleyen dönemlerde ki özellikle bu dönem Almanya’nın Fransa’yı işgal dönemine (Almanların Dunkerk’e çıktığı zamana) tekabül eder, “Ministry of Information” bakanı Duff Cooper ile filmin seneryosunu oluşturmuşlardır. Bakanlığın filme prodüksiyon desteği vermesindeki amaç Amerika’da bir kamuoyu yaratarak Amerika’nın savaşa girmesini sağlamaktır. Filmde yer alan ve o dönemde ünlerinin doruğunda olan Raymond Massey ve Laurence Olivier gibi aktörler de alabilecekleri miktarın yarısını talep ederek filmin finansmanına katkıda bulunmuştur.

Filmin ilginç ve önemli, aynı zamanda eleştirmenler tarafından en çok kemal-i ihtimam gösterilen noktalarından birisi, filmde Almanlara karşı direkt bir saldırı ya da politik anlamda çok ciddi boyutlarda bir eleştiri olmamasıdır; sadece olanlara şahit oluruz!. Hatta filmin bu güne kadar ulaşmasını sağlayan en önemli özelliğidir. Hayali ya da kukla düşmanlar yaratarak eleştirmek yerine bir çeşit yabancılaştrırma tekniği kullanmış ve kitleleri harekete geçirmiştir. Lakin bu yönü bazı eleştirmenleri de rahatsız etmiştir. Filmin ilerleyen sahnelerinde Almanlara karşı bir hayranlık bile ortaya çıkmaya başlar neredeyse. Fakat filmin 1940 yılında çekildiği unutulmamalıdır; 1940 yılında bir çok insan Nazizm ve Hitler’in tam olarak ne anlama geldiğini bilmiyordu.

En önemli karakterlerden birini canlandıran Laurence Olivier, film içindeki stratejik anlamda konumlandırmış komedi anlarını ifade eder. Laurence Olivier’in filmde ilk defa göründüğü sahne; John Huston’un Key Largo filmindeki Edward G. Robinson karakterinin sahneye ilk girişini hatırlatmaktadır. Her ne kadar Johnny rolü biraz abartılı olarak görülse de Laurence Olivier’in her zamanki gibi başarılı olduğunu söylemek mümkün. Bu rolün aksanını tutturabilmek için Fransız Kanadası’ndaki Corporeal ile 1 hafta çalışmıştır. Lakin aksandaki abartılı detaylar eleştirmenlerin gözünden kaçmamıştır.

Film mekan olarak 2. Dünya Savaşı’nın tüm karmaşası ortasında etraftan tecrit edilmiş bir yere, izole bir Eskimo köyüne ve orada yaşayan insanlara odaklanır. Powell ve Pressburger bu yalnızlık ve uzaklık hissini yaratabilmiş, Eskimoların yaşadıkları yeri 2. Dünya Savaşı’nın kargaşasını hissetmeyen, ücralarda bir yer olarak değerlendirmişlerdir.

Johnny’nin ise savaşın varolduğuna dair bile bir bilgisi yoktur. Yılın hemen hemen tamamına yakın bir bölümünü bu Eskimo köyünde geçirmektedir. Film özellikle Kuzey Amerika’da yaşayan insanların sahip oldukları güvenlik duygusunun sadece bir illüzyondan ibaret olduğu üzerinde durur. Johnny aslında savaşın varolduğuna inamak istemez, hatta hatta Kanada’nın “bunch of poles” için savaşa girebileceği fikrini reddeder, bu fikirle dalga geçer (Bu durum bana Voltaire’in Fransa’nın Kanada’daki toprakları için söylediği sözü hatırlatır: “quelques arpents de neige”. Voltaire Kanada’nın bu kâr getirmeyen kolonyal macerasını küçümsemekte ve birkaç dönüm kar için fazlalıkla zarara girdiğini vurgulamaktadır. Lakin bu bakış açısı salt ekonomik açıdan temellendirilmiştir).

Powell’ın ana amacı Kanadalılara sesini duyurabilmek olsa da, asıl hedefinin Amerikalılar olduğu şüphe götürmez. Kanada 1940’ların ortalarına kadar bu konuda gereken hassasiyeti pek göstermemiş ve İngilizler’e gereken desteği vermekten kaçınmıştır. Dönemin Amerikan filmlerinde de bu tema işlene gelmektedir; insanları bir çeşit “tarafsızlık”a yönlendirme. 1. Dünya Savaşı’ndan sonra Wilson İlkeleri’ni dikkate almayan Avrupa Devletleri nedeniyle Amerika, iki dünya savaşı arasındaki dönemde tarafsızlığa sürüklenmiştir. Savaşa katılmakta yaşanan tereddüt bir noktaya kadar anlayışla karşılanabilir.

ve Inhuman Politicos

Johnny, Finlay Currie karakteri ve Eskimolar’ın ’le ilk karşılaştıkları sahneyi, içerdiği sembolizm nedeniyle biraz irdeleyeceğim. Bu sahne Powell’ın expresyonist özelliklerinin ortaya çıkmaya başladığı sahnedir. Penceredeki yüzün oluşturduğu gölge bunun en güzel örneklerinden birisidir. Filmin bu sekansının tamamı Powell’in ”Spy in Black” isimli filminden kalmış olan oldukça hareketli ve odaklanmış bir kamera kullanımını yansıtsa da, özellikleri itibariyle oldukça “Germanik”tir. Yönetmen olarak Powell’ın en önemli özelliklerinden biri de aktörün gözlerinden filmi anlatabilmesidir; bu da “” temelli bir yöntemdir. Zaten aktörün gözünün içinde baktığınızda bunu anlayabilrsiniz. Eric Portman bu konuda oldukça başarılıdır; bunun için Powell’in kendini neden bir sessiz film yönetmeni olarak addettiğini daha rahat anlayabiliriz. Aslında bu ifade ettiğimiz karakteristik yani aktörün yüzünün ifade ettiği anlamın filmi anlatabilmesi, Valerie Hobson, Conrad Veidt, Niall Mcginnis ve Eric Portman gibi oyuncular ile çalışan bir yönetmen için sıra dışı bir olay değildir.

Filmin devamında da Naziler’in Eskimo’ya uyguladıkları şiddet sahnesi ile karşılaşırız; İdeoloji adına her şeyi yapabilmektedirler. Bu durum onlarla doğal adam arasında konulması gereken bir sınırı ifade eder. Zihni ideoloji ile bulanmamış insanı bu “Inhuman politicos”un pisliklerinden sanitize eden George Orwell’da daha belirgindir (gerçi Orwell bunu işçi sınıfına uyarlar, lakin bu filmde biz bunu Eskimo’ya uyarlayabiliriz):

“The common man is wiser than the intellectuals, just as animals are wiser than men. Any intellectual can make you out a splendid case for smashing the German Trade Unions and torturing Jews. But common man, who has no intellect, only instinct and tradition, knows that it is not right” Complete works vol XII

Aslında bu Johnny açısından oldukça sıkıntılı bir durumdur; kötü olduğuna inanmadığı Almanlar ve o hiç inanmak istemediği savaş ona gerçeği anlatmıştır. Burada Eskimo imajı ve bu imajın konumlandırılması filmin Amerikan versiyonunda kesilen 18 dakikalık kısım için oldukça mantıklıdır. Eskimonun sindirilmesinden sonraki sahnenin devamında Eric Portman’ın ırk üzerine yaptığı yorumlar kesilmiştir. Bu yorumlarda bilhassa zenciler, Yahudiler ve Eskimolar’a olan nefretini belirtir. Bu Hitler’in “Kavgam” isimli kitabında Eskimolar’ı, zencileri ve Yahudiler’i aşağılık olarak kabul ettiği bölümden bir alıntıdır.

Nazilerin Hudson Bay’a gelişiyle birlikte film propaganda filmi ve gerilim tarzı arasında bir dengeye ulaşmıştır. Bu minvalde Almanlar’ı komuta eden iki komutan hakkında genel bilgiler elde ederiz. Teğmen Kuhnecke ve Teğmen Hirth arasında da belirgin karşıtlıklar olduğunu görürüz. Teğmen Kuhnecke tıka basa yemekle meşgulken, Hirth Johnny ile ideolojik bir tartışmaya yelken açmıştır. Hirth zeki ve gözlemci bir kimliğe sahipken Kuhnecke hantal ve açtır. Filmdeki ilginç sahnelerden birinde Finlay Currie, Winnipeg ile VHF frekansı aracılığı ile santranç oynar. Evet Naziler buna izin vermişlerdir. Ama bir başka santranç Johhny ile Hirth arasında oynanır. Bu anlamda Olivier’in karakteri oldukça hareketli olmakla birlikte Eric Portman bu durumda pasiftir. Fakat soğukkanlılığını korur.

Çökertilen Übermensch Kavramı

Film çekildikten hemen sonra sağladığı popülariteyle birlikte bazı Hollywood yapımcılarının dikkatini çekmiş ve Raoul Walsh tarafından “Northern Pursuit” ve “Desperate Journey” adı altında tekrar çekilmiştir (Bu arada “Desperate Journey” isimli filmde Raymond Massey’in oynadığını da ayrıca belirtelim; Powell’ın son filmlerinden biri olan Peeping Tom’da da kızı Anna Massey oynayacaktır). “49th Parallel” ile bu filmler arasındaki farklar bariz bir şekilde belli olmaktadır. Bu bilhassa Olivier’in özgürlük üzerine verdiği kişisel söylev ve Portman’ın Hitler’in kaderi üzerine yapılan çıkarım sonucu aşırıya kaçmayan bir şekilde verdiği tepki gibi dengeli konumlandırılmış ve abartıya kaçmayan sahnelerin, benzer konuda İngiltere hakkında aşırı teatral bir biçimde kameraya püsküren Eroll Flynn’in performansından hem daha etkili hem de daha inandırıcı olmasından kaynaklanmaktadırduğu bir gerçek. İlaveten filme hangi açıdan bakılırsa bakılsın Eric Portman, film içinde antagonistten ziyade bir protagonist olarak konumlandırılmıştır; her halükarda merkezdedir. Raymond Massey, Lawrence Olivier, Finley Currie, Leslie Howard gibi oyuncuların her biri her “act”da görünüp kaybolurlarken, ifade ettiğimiz gibi Eric Portman filmin her aşamasında merkezi konumdadır. Filmin maaliyeti açısından bakılıdığında aslında Powell’ın yapmaya çalıştığı oldukça mantıklıdır; rolleri belirgin bir şekilde yeterlidir. Hemen hemen her “act”da bir büyük yıldız görürüz.

Filmdeki en ilginç ve aslında seyretmekten pek hoşlanmadığım sahne Naziler’in Eskimolar’ı ve amfibik uçakla gelen iki kişiyi öldürdükleri, bir çeşit Eskimo kıyımı yaptıkları sahnedir. Bu sahne bana ağırlıklı olarak Renoir’in filmindeki “La regle du Jeu” filmindeki av sahnesini hatırlattı; bu sahne Renoir tarafından aslında metaforik olarak Nazilerin yaptığı kıyımı yansıtan bir öğe olarak kullanılmıştır. Filmimizde ise herhangi bir metafora gerek yoktur! Almanlar herhangi bir sembolizme kaymadan bu işi iyi becermektedir! Antonioni’nin de benzer bir tekniği olmakla birlikte onunki daha karmaşıktır. “L’eclisse” filminin bir sahnesinde zenciler ile dalga geçilerek yerin dibine batırılır, daha sonraki sahnede zencilerin hiçbir şekilde dalga geçilen insan gibi olmadıklarını görürüz.

Filmde değinilmesi gereken ilginç noktalardan birisi de amfibik uçağı ele geçiren Nazilerin fazla ağırlıktan dolayı kalkamamaları nedeniyle, uçağı hafifletmek amacıyla silahları attıkları sırada, içlerinden bir Nazi askerlerinin Eskimo tarafından keskin nişan alınarak öldürülmesidir. Bu sahne oldukça önemlidir; Powell burada Chaplin’in yaptığını yapmak istemiştir. Burada baş aşağı çevrilen bir “Übermensch” söz konusudur. (Unutulmamalıdır ki “Böyle Buyurdu Zerdüşt” Almanların sırt çantasında İncil ve Mein Kampf ile birlikte taşıdıkları üç kitaptan biridir. Zaten Eric Portman da İncil diye “Mein Kampf”ı çıkartmıştır.) Filmin sonunda Leslie Howard tarafından bu karşıtlık şu şekilde belirtilir: “One armed superman aganist one unarmed decadent democrat”. Nazilerin zannımca en nefret ettikleri şeylerden biri de budur: “Mein Kampf”da aşağılık ırk ve yarı maymun kategorisinde görülen bir ırk tarafından öldürülmek. Bu noktada, Chaplin de benzer bir tersyüz etmeyi “The Great Dictator” filmindeki Yahudi berber karakteri ile yapar. Yahudi berber aynı zamanda Sevgili Führer’in doppleganger’idir. Aslında komik olmaktan ziyade düşündürücüdür. Çünkü Chaplin’in hemen hemen her sahnesinde anlam kaynamaktadır. Fakat aynı sahnede bir Eskimo bile bir Nazi’yi öldürürken, Fransız Kanadalıların ya da İngiliz Kanadalıların oldukça pasifize ve Almanlarla savaşmakta başarısız olmaları ilginç değil midir? Bu arada uçaktan silahları atarken ölen Nazi olay örgüsünün işleyişi açısından da oldukça gereklidir. Çünkü uçağın kalkması için gerekli olan ağırlıktan kurtulmuşlardır. Bu sahne bir başka anlamda da yukarıda ifade edilen “übermensch” kavramının çökertilmesine hizmet eder; bu minvalde sahnede Nazi’nin öldürülmesi çifte işleve haizdir.

Naziler de İnsandır!

Johnny’nin ölüm sahnesinde, karakterimizin son sözünün “we will send missionary” olduğunu işitiriz. Bu, filmin daha önceki sahnelerini tekrar okumamızı gerektiren bir cümledir. Daha önceki sahnede Malotte isimli karakterin onlar arasında yaşadığını ve kendisinin bir Alman ajanı olduğunu, Naziler için harita yaptığını anlarız. Malotte sahnesi “49th Parallel”in Amerikan versiyonu olan “The Invaders” filminden çıkarıldığı için film hafızasının bir kısmı alınan Amerikalılar bu sahne ve referans verdiği nosyonu anlayamamıştır. Bu sahnenin sonunda Nial McGinnis’in ölmek üzere olan Johnny’ye tesbih verdiğini ve ardından da duvara Svastika çizdiğini görürüz. Bu hareket, karakterler arasında içsel anlamda bir farklılaşma olduğunun belirtisidir daha doğrusu öngörüsüdür. Aslında bu karakter oldukça ilginçtir. İlerleyen sahnelerde ondaki değişim ve dönüşümü yakından göreceğiz.

Uçak sahnesinde Hirth ve Kuhnocke’nin arasındaki diyalog iki komutan arasındaki eski sürtüşmeleri gün yüzüne çıkartır. Lakin Kuhnecke’nin ifade ettiği sadık Nazi partisi üyeliği, insan doğasının yargıcı, pilot, mühendis ve fotoğrafçı özellikleri uçağın düştüğü sahnede yerle bir olmuştur. İnsanları analiz eden birisi olarak başarısızdır, pilot olarak ise tam bir felakettir ve parti üyeliği ise tamamen bakış açısını kapatmış, onun düşünmeden karar almasına neden olmuş ve arkadaşlarının hayatını tehlikeye atmıştır. Genellikle bu tip filmlerde bilhassa Hollywood yapımlarında düşmanlar çoğunlukla “aptal” olarak değerlendirilmişlerdir; fakat burada herhangi bir mizah söz konusu değildir. Almanlar’ın bu şekilde tasavvur edilip gösterilmesi oldukça bilinçlidir; uçak düşmeden önce paniğe kapılmışlar, kalkmadan önce hesaplama hatası yapmışlardır. Bu çeşit bir dokunuş Almanları her şeyden önce insanlaştırmaya yönelik bir düşüncenin ürünüdür. Antinazi propagandası amaçlanan filmlerde olmayan karakteristiktir bu; bundan dolayı Powell ve Pressburger’ın Almanlara sempati beslediği iddia edilmiştir. Aslında bu her Alman’ın Nazi olmadığı gerçeği üzerine temellendirilen bir fikirdir ve oldukça da makuldur. Acaba her ne kadar bir propaganda filmi olsa da, bu muğlak imajda dönemin (tekrar hatırlatalım yıl 1941) kafa karışıklığının izlerini bulabilir miyiz?

Hutterite Komünitesi ve Elizabeth Bergner

Filmin 2. Act’ının başlangıcı, uçağın düştükten sonraki sahnede Naziler’le Hutterite topluluğu arasındaki macerasına denk gelir. Genellikle 2. Act’ta kullanılan aktörler sinema seyircisine pek aşina suratlar değildir; bu oldukça bilinçli bir seçimdir. Aslında her ne kadar seyirci büyük starları görmek istese de bir o kadar da yeni yüzlere ihtiyaç duymaktadır. Konumuza geri dönelim, Hutterite’ler 20. yy başında Almanya’dan göç eden Hıristiyan Fundemantalistler’dir. Onlar Almanya’da yapılan dini baskı nedeniyle göç etmişlerdir. Kendileri daha çok “Amish”lere benzemektedirler. Onların alamet-i farikası ise tecrit edilmiş ve kendi kendine yeten bir topluluk olmalarıdır. Hutterite komünitesi çekiminde en dikkate değer olaylardan biri de Elizabeth Bergner’in filmden ayrılması olmuştur. Normalde Elizabeth Bergner Anna rolündedir. Lakin filmde gördüğümüz gibi Anna roünde Glynis Johns oynamıştır.

Elizabeth Bergner’in filmden ayrılma nedeni, Bergner ve Hutteriteler arasında yaşanan bir olaydır. Hutteriteler’den bir kadın, Bergner’i kabinin dışında sigara içerken ve tırnaklarına oje sürerken görmüş, bunun üzerine çok sinirlenmiş, koşarak sigaraya vurmuş ve Bergner’i tokatlamıştır. Bergner ile komünite arasında arabuluculuk görevine Powell soyunmuştur. Hutterite kadınının bu kadar sinirlenmesinin ardında fikrimce Bergner’in eski bir Alman vatanseveri olması yatmaktadır. Bu gerginlik üzerine Bergner New York’a gönderilmiş, lakin Powell arkasından gittiğinde onu bulamamıştır. Daha sonra kocası Dr. Paul Zinner’ın yanına-Hollywood’a gittiği öğrenilecektir. Powell’ın kendisini arayıp çağırması üzerine hastalık bahane ederek dönmeyi reddetmiştir. Bu hadisenin ardındaki gerçek neden Bergner’in Nazilerin ölüm listesinde bulunmasıdır.

Hutterite komünitesinin sözkonusu olduğu sahne “49th Parallel”in en lirik sahnelerinden birini teşkil eder. Bu sahnede Almanlar’ı, hasatı kaldırmada Hutteriteler’e yardım ederken görürüz. Powell’in kariyerine bakıldığında bu hiç de sıradışı değildir. Kariyeri boyunca toprağı işleyen insanlar için özel bir sempati beslemesinin kökenini (“Black Narcissus” güzel bir örneğidir) çocukluğuna yapılan bir inceleme ile babasının şerbetçi otu üreten bir çiftçi olmasında bulabiliriz.

Bir İnsanlaşma Hikayesi: Fırıncı Vogel

Powell ve Pressburger’in Alman denizcilerin kötü durumunu anlatması ve Act 2’deki sempatik Alman denizci (Niall Mcginnis, Vogel) tiplemesi beraberinde derin tartışmaları da getirmiştir. Bu tip tartışmaları biraz olsun hafifleten olay ise Powell’ın, zamanın Ministry of Information’u Duff Cooper’a yaptığı, iyi Nazi’nin sadece ölü Nazi olduğu yorumudur. Ama daha ilginci ikinci sahne olan Hutterite sahnesinde Almanların ilk sahneye göre çok çok daha sempatik gösterilmeleridir. Ama bu sahnede bir değişim/dönüşüm durumu sözkonusudur. Bu sekansın dramatik amacı Vogel’in anti-Nazi’ye daha doğrusu insana dönüşümüdür. Bu ise bir revelasyondan ziyade bir hafıza yenilenmesi/ yeniden canlanmasıdır. Bu noktada tüm Almanların kafası karışıktır; ilk etapta lidersiz bir komünün işleyişindeki hariküladelik onları şaşırtmıştır. Salt bu da değil; Naziler’in etkisi altında o kadar fazla kalmışlardır ki sözümona Alman ırkının “Mein Kampf”da ifade edilenin dışında herhangi bir şekilde yaşama ihtimalini algılamakta zorlanmışlardır. Kuralsız bir kominitede yaşamanın rahatlığı, cezalandırmanın yoksunluğu, askeri disiplinin olmayışı bilhassa Vogel’i çok mutlu etmişe benzemektedir. Bu onun kafasındaki teorik zırvaları yok etmiş ve illüzyonu ortadan kaldırmıştır. Aynı zamanda Anna’ya gösterdiği sempati ile Alman arkadaşlarının saçma sapan sorularından ve grup tecavüzünden kurtarılmıştır diyebiliriz. İlerleyen sahnelerde Hutteriteler’in samimiyetine inanmamışlardır; Hirth dinin onlar için sadece bir kılıf olduğunu ifade etmiştir. Bu tavrı da yukarıda ifade ettiğimiz Inhuman Politicos’un uzantısı niteliğindedir. İdeoloji ile kirlenmiş insan sıradan insanın ya da doğal insanın verdiği insani tepkilerden çok daha farklısını verecektir.

Ikinci bölümün en dikkat çekici sahnelerinden biri Vogel’in fırıncıya yardım ettiği sahnedir. Filmdeki belki de en güzel ve neşeli sahnelerden biri olmakla birlikte Nazi denizcilerin körlüğünü göstermesi açısından dikkate değerdir. Hutterite topluluğu arasına girmek adına Vogel tarafından gösterilen samimi davranışların Hutterite Komünitesi içersinde bir nevi davranış tebdili olarak algılanması bu körlüğün ve ideoloji yönelimli bir zihniyetin vahim sonuçları olarak oldukça önemlidir. Ama bu sahne Powell’dan ziyade Pressburger kokmaktadır. Ekmek yapma bir anlamda Vogel için saflaşmanın ifadesidir; aynı zamanda insana özgü şeyleri yapmayı hatırlamıştır, “Bir kadını sevmek” gibi. Hitler’in iktidara gelmesinden önceki hayatına dönüşün ifadesi; bir insanlaşma hikayesidir.

Bu nedenle de Vogel Naziler tarafından kurşuna dizilerek idam edilir. Fakat iki kişi kalana kadar Almanların arasındaki disiplin kat’i surette bozulmaz. Her seferinde de kendi ideolojilerini yüceltirler ve Mein Kampf’tan alıntılar ile desteklerler. Amaç devletin korunması ve Monark’ın haklı gösterilmesi olunca birey ve zorunlu olarak bir araç haline dönüşmektedir.

Beklenen Münazara ve “Batı Düşüncesi”nin Virüsü, Bilincinin Kötüye Kullanılması

Filmin esas beklenen sahnesi Eric Portman (Hirth) ve Anton Wolbrook (Peter) arasındaki münazaradır. Beklenen sahne sinematograf Freddy Younger’ın kurduğu oldukça hoş mizansen ve gök gürültüleri arasında gerçekleşir. Hirth’in ideoloji ile bulanmış “Hitlerizm”ine karşılık Peter’in Hitlerizm virüsüne karşı yaptığı saldırılar oldukça dikkat çekici olmakla birlikte bu münazaranın galibinin kim olduğuna dair herhangi bir şüpheye yer bırakmaz. Keza bu söylev Chaplin’in “Great Dictator” filminin sonundaki Führer kılığına giren Chaplin’in Naziler’e karşı verdiği söylevi andırmaktadır. Lakin Naziler’in her gittiği yerdeki insanları sindirmeleri, ideolojik olarak kendilerine bağlamaya çalışmaları ve aynileştirmeye dair çabaları (Leslie Howard örneği ya da Hutterite Komünitesinde yapılan ajitasyon) ister istemez batı düşüncesinin kökenlerinden de kaynaklanan bir temele dayanır; yıkımın kökenini sorgulayan Levinas’a göre us-merkezcilik ya da us-mantık, idea kavram ve içkin olanın tüm kategorileri, bir “savaş ontolojisi” yaratmıştır. Ego temelli us, karşılaştığı her şeyi egonun bir anına özdeşliğe indirger. Bu bütünleştirme, aynılaştırma ve özdeş kılma aynı zamanda bireylerin politik olarak da tüketici-emici bir totaliteryanizme indirgenmesidir. Batı düşüncesi kökeninde bir “egoloji”, “güç”, “adaletsizlik” felsefesi ve savaş ontolojisidir.

Nietzsche, tarih bilincinin kötüye kullanılmasından kaynaklanan ve batı kültürünün dünyayı hastalıklı bir yere çevirmesine yol açan üç önemli nokta saptamaktadır. Birinci saptamaya göre, yeryüzüne egemen olma tutkusu, özgür batı bireyinin tarih yazma ve geleceği biçimlendirmede tek egemen olarak kendini görmesidir. Tarihin tinsel açılımının yeri ve tarihsel hakikatın doğal sahibi olarak kendini gören Batı’nın yeni savaşı çözümsüzlüklere karşı savaşmak değil, tam tersine uğruna ölünecek değerler için savaşmaktır. Birinci saptamayı destekleyen ürkütücü ikinci sonuç ise, kendi doğasını saptayan ve doğanın sözde hakikatını merkeze alan insanın, artık gereksinim duymadığı Tanrı’nın yerine insan imgesi olarak yarattığı yanlış bir Tanrı’yı koymasıydı. Nietzsche “Tanrı öldü” dediğinde belki de insan imgesinin psikopatça tanrılaştırılmasından söz ediyordu. Hirth, “Mein Kampf” için şöyle demiştir “Mein Kampf is Bible (İncil)”. Geriye, bu Tanrı olma sanrısı ile, tarihi bir güç olarak kullanan (tarih zaten bu imgenin istencinin yansımasıydı) Batı toplumlarının savaşları kalıyordu. Kendi istencini gerçekleştirme ve bu istencin doğal sonucu hakikatin heryerdeliğini sağlamak için yeryüzünün batı bilincinin bir deney laboratuarına dönüştürülmesi kalacaktır. Kendi imgesine sıkışıp kalan bu son insan, yaşamın parçalanmış ve kavranılamaz özelliğini kabul edip kahramanca yaşamayı seçmek yerine, usun somutlaşan yönü, hakikati tüm evrende kabul ettirecek istenç gösterisi içinde tutsak olmayı seçmiştir. Tıpkı faşizm ve faşistlerin yapmaya çalıştıkları gibi.

Hirth ile Vogel arasında bir karşılaştırma yaparsak; Hirth Hitler’i önderi kabul edip tüm ilhamını ondan alırken, Vogel aslında kabus gördüğünü bundan yavaş yavaş uyanmaya başladığını söylemiştir (bu cevap Hirth’in Vogel’in kim olduğunu unuttuğuna dair sözlerinden sonra verilen cevap ile şekillenmiştir; aslında dediği gibi kim olduğunu hatırlamaya başlamıştır). Bu durum faşizmin psikopatolojisinin (Bertolucci tarafından “Il Conformista”da çok ciddi anlamda işlendiği gibi) sıradan bir adamı nasıl bir canavara dönüştüreceği üzerinde bir tefekkür de içermektedir. Vogel’in değişim-dönüşümü bunu kanıtıdır. Savaş yabancılaşmadır: İnsana olması gerektiğini unutturur savaş zamanında tüm ekonominin savaşa alıştığı gibi (Japonya’da görünen Panasonik marka silahlar bunu kanıtıdır) savaş da insana doğasını unutturur. Peter ile Vogel arasındaki konuşma aslında bir açıdan oldukça dikkat çekicidir. Bize ağırlıklı olarak “Le Grand Illusion” filmindeki askercilik oynayan çocukları hatırlatır (yaşlı Alman kadınların askerde talim yapan ergen Almanlara bakarak üzüldükleri sahne). İnsanı yabancılaştıran bir öğe olarak görülen savaş Elizabeth Bowen’in “Şeytan Sevgili” isimli eserinde derinden derine “yabancılaşma” açısından irdelenir. Karakterler (iki sevgili) arasındaki gerilimin asıl nedeni savaştır ve Londra’daki evin duvarlarındaki bomba izleri kahramanlarımızın ruhunda açılan izlerin sembolik göstergeleridir. Aynı zamanda sevgilisinin üniformasının düğmesi kadın kahramanın elini kesmiştir. Bu de sembolik anlamda savaşın insan ilişkileri üzerindeki tahribatını göstermesi açısından ilginçtir. Yabancılaşma insanların birbirlerine olan güvenlerini kaybetmeleri neticesinde meydana gelir (bu güvensizlik filmin başından sonuna kadar tüm Nazilerde başattır). Marx’ın terimleri ile ifade edersek yabancılaşma insanın kendi bulduğu şeyin onun arzu hilafında davranmasına neden olmasıdır. Tıpkı savaş gibi ya da Vogel’in fırıncılığı unutması gibi!

Leslie Howard’ın Trajik Ölümü, Korda’dan Sonra İngiliz Sinemasındaki Otorite Boşluğu

Biraz Leslie Howard’dan bahsetmek gerekirse; kendisi film çekildikten 2 sene sonra trajik bir kazada ölmüştür. Aslında buna kaza demek hata olur. Biscay koyunun üzerinden uçan ve Portekiz ile Lizbon arasında seferi gerçekleştiren sivilleri taşıyan uçak Alman Junkers’ları tarafından düşürülmüştür. Onun Lizbon’da bulunma nedeni British Information Service’deki görevidir; amaç Shakespeare hakkında bir konferans vermektir. Ölüm nedeni ise biraz karmaşıktır; aslında bu konuda oldukça fazla spekülasyon vardır. Biz en mantıklılarına değinelim. Menajeri olan Alfred Chenhalls’ın Powell’a göre Winston Churchill’e fiziksel olarak ciddi bir benzerliği sözkonusuydu. O şişman ve keldi hatta bu benzerliği kullanarak rol bile yapar ve aynı tip sigarayı içerdi. Powell’a göre Chenhalls, Alman bir ajan tarafından Lizbon Havalimanı’nda görülmüş, bunun üzerine İngiltere’ye giden ve içinde Howard’ın da bulunduğu teyyare Alman uçakları tarafından düşürülmüştür. Konu ile alakalı daha farklı spekülasyonlar da bulunmaktadır; Aslında İngiliz Gizli Servisi’nin Howard’ın uçağının düşürüleceğini önceden bildiği fakat “Enigma”nın İngilizler tarafından çözüldüğünün Almanlar’ca anlaşılmaması için herhangi bir önlem almadığı gibi… Bu fikre göre açıkça söylemek gerkirse Howard av olarak kullanılmıştır. Bir başka spekülasyona göre uçakta Howard’ın olduğu Almanlar tarafından biliniyordu zira Howard yurtdışında filmler hakkında düzenlediği konferanslar yanında müttefik devletlerin propagandasını da yapıyordu. Son olarak bir filmde onlarla dalga geçtiği için Gobbels’ların Howard’ı hedef olarak belirlemeleriydi (49th Parallel’de de Howard tarafından Nazilere yapılan giydirmeler sözkonusu).

49th Parallel, İngiliz sineması açısından, tekrar tekrar ifade ediyorum, bir miladı teşkil eder. O dönemde İngiltere’de “Thief of Baghdat” filminin prodüktörü olan Alexander Korda dışında Amerikalı prodüktörler ile yarışabilecek güçlü bir İngiliz firma yoktu. Zaten kendisi de bu filmin devam eden çekimleri için Amerika’ya gitmeye karar vermiştir. O dönemde İngiltere, özellikle Amerikan prodüksiyon şirketlerinin etkisindedir. Bu şirketler İngiltere’de dikkate değer birşey gördükleri zaman hep beraber hücum etmekteydiler. Bunun en büyük örneği Alfred Hitchcock’un David O Selznick tarafından Amerika’ya götürülmesidir. Savaşın patlaması ile İngiliz sinemalarında bir iktidar boşluğu ortaya çıkmıştır. Bunun üzerine Korda bütün olanakları tüketmiş ve Amerika’ya gitmiştir. Bu aynı zamanda Amerika’daki prodüksiyon olanaklarının daha çok olmasıyla da alakalıdır. O dönemde Korda seviyesinde film prodüksiyonu yapacak hiçbir kişi ya da firma yoktu. İşte tam bu dönemde Michael Powell ortaya çıktı. Korda’nın savaştan önce İngiltere’de prodüktörlüğünü yaptığı son başarılı film üzerinde çalışmış ve düşük bütçeli B filmlerinden sonra başarılı çalışmalar da ortaya koymuştur. 1940’ın karanlık ve karışık günlerinde İngiltere’de hiç kimse film yapmayı düşünmüyordu. Onun zamanında çağdaşları küçük çaplı dökümanterler ya da moral yükseltici filmler çekmişlerdir. Onların bu filmleri çekerken içine düştükleri, İngiltere ve savaş hakkındaki sınırlı vizyondan Powell etkilenmemiştir. O aldığı devlet desteğiyle (her ne kadar propaganda filmleri olsa da) kendi ülkesindeki çağdaşlarında pek olmayan sinemaya dair bakış açısını genişletmiş ve tekniğini devlet desteği ile birlikte daha ileriye götürmüştür.

Demokrasi vs. Totalitarizm, Landmark Lokasyon: Hitchcock’a Selam

Değinmemiz gereken noktalardan biri de denizaltıdan kurtulan Naziler’den geriye kalan tek kişi olan Hirth’in nerede olduğunun sunucular tarafından duyurulmasıdır. Burada Powell’ın mizahı işbaşındadır. Sunucuların yaptıkları anonslar birbiri ile çelişkilidir; kimisi onları kahraman kabul ederken (ki bu Alman kanalıdır) kimisi (CBC ve NBC kanalları) ise sadece haberleri tarafsız bir şekilde yayınlamaktadırlar. Bu oldukça bilinçli düzenlenmiş bir sahne olmakla birlikte totaliterizm ile demokrasi arasındaki farkın yönetmen tarafından gösterilmesini terennüm etmektedir (demokrasi gibi yalancı bir kavramın goygoyculuğunu yapacak değilim; keza kendi fikirlerimden ziyade Powell’ın fikirlerini ifade ediyorum). Ama basının o kadar da masum olmadığını itiraf edelim çünkü çekilen film aslında bir propaganda filmidir. Medya bir savaşın meşrulaştırma aşamasında, öldürülen bebekler ve ırzına geçilen kadınlar olduğunu öne sürerek kaybedilecek zamanın olmadığına yer verir. Körfez Savaşı öncesinde, işgal edilen Kuveyt’te Iraklı askerler tarafından kuvözden çıkarılarak öldürülen bebekler hakkında ortaya atılan iddialara bir bakalım isterseniz; Olayı anlatan Nayirah isimli kızın, iddia edildiği gibi hastanede bir hemşire değil, Kuveyt’in ABD büyükelçisinin kızı olduğu ve bu olayın Hill and Knowlton adlı bir halkla ilişkiler şirketince düzenlendiği ortaya çıkmıştır. Bunun için bu tip propaganda filmlerinin medya tarafsızlığı gibi içi boşalmış kavramlarla tatlısu demokrasisini savunmasının 2010 yılından bakıldığında pek bir anlamı olmadığı kanaatindeyim.

Filmin sonuna doğru Niagara Şelalesi’ne yapılan çekimler oldukça dikkat çekicidir. Şelale aslında Amerika-Kanada komünitesinin bir sembolü olmakla birlikte, Powell’ın Niagara kelimesine duyduğu aşkla ilgilidir. Bununla birlikte Hitchcock’a sunduğu bir hediye olarak da kabul edilebilir; bu filmden 11 yıl önce Hitchcock ile Powell birlikte “Blackmail” filminde çalışmışlardır, Powell’ın müdahalesi ile filmin son mekanı değiştirilmiştir. Filmin son sahnesindeki kovalama sokaklarda yapılmak yerine, Powell’ın teklifi ile bir “landmark lokasyon” olan “British Museum”da yapılmıştır. Bu filmden sonra filmlerin “landmark lokasyon”larda bitişi bir Hitchcock özelliği olarak yer etmiştir (North by Northwest’in Mount Rushmore’da, The 39 Steps’in London Palladium’da bitişi örnek olarak verilebilir).

Sonuç olarak, iyi ya da kötü bir yana, hiçbirimizin kaçamayacağı bir fenomen olarak savaş varoluşumuzun karşısına düz bir duvar olarak çıkmaktadır. Bir insan bu konuda ne Kant kadar iyimser ve ilerlemeci ne de faşist ideolojiye giden yolun düşünsel temellerini atan Hegel kadar Alman devletçisi ve “Alman Devleti’nin Felsefecisi” kadar statükocu olamamaktadır. Geriye ise sadece “hayal kurmak” kalıyor, ideolojilerden ya da yuları devlet eline verilmiş “felsefeciler”den uzakta!

Kaynaklar:

-Doğu Batı Düşünce Dergisi - Savaş ve Barış - Sayı: 17 Doğu Batı Dergisi

(Kant, seçilmiş yazılar, Nejat Bozkurt, İstanbul: Remzi, 1984)

(Hegel, Essential Writings, Touchbooks, New York, Harpoer 1974)

(Emmanuel Levinas, Totality and Infinity: An essay on exteriority. Pittsburg: Duquesne University Press, 1969)

-Audio commentary by film and music historian Bruce Eder

-The 49th Parallel DVD, Criterion Collection

-George Orwell, Complete Works vol xii

-Saunders, Loraine. Unsung Artistry of George Orwell. Abingdon, Oxon, GBR: Ashgate Publishing, Limited, 2008.

-The Complete Works of George Orwell, 20 vols. ed. Peter Davison, asst. Ian Angus and Sheila Davison (London: Secker & Warburg, 1998).

Calderon de la barca

calderon@sanatlog.com

« Önceki Sayfa — Sonraki Sayfa »