Türkiye’nin Gericileşmesi, Sömürgeleşmesi ve Demirtaş Ceyhun’un “Haçlı Emperyalizm” Kitabı Üzerine Notlar

-I-        

Demirtaş Ceyhun’un daha önce Habora Kitabevi Yayınları tarafından baskısı yapılmış araştırma kitaplarından biri, Haçlı Emperyalizm. Güncelliğini yitirmeyen bu kitap Seyyit Nezir’in de geniş bir önsunumuyla yeniden yayımlandı, tam 42 yıl sonra. Kitabın arka kapağına bu tarihsel araştırma için iddialı bir not düşülmüştü:

“Dinler, geleceğe yönelik mutlu düzen özleminden doğmuş toplumsal olgulardır. Kapitalizmle halkların din olguları arasında teorik bir çatışma vardır. Ve bu teorik çatışma, uygulamada devlet erkini elinde tutan kapitalizmin başarısıyla sonuçlanmıştır. Gerek feodalite, gerekse ticaret ve sanayi kapitalizmi dini denetim altına alabilmek için elinden geleni yapmış, sayısız insan kanı dökmüştür. Bizce bankerlerin, sermayedarların, plütokratların yani kapitalizmin insanlığı sürekli olarak egemenlik altında tutabilmesi, ancak dini denetim altına alacak düzenleri kurmasıyla mümkün olmaktadır. Bu kitap Anadolu’da bunun nasıl oluştuğunun hikâyesidir.”

2009’un Temmuz’unda kendisini kaybettiğimizde kitabın henüz baskısı Broy Yayınlarınca yapılmamıştı sanırım. Çünkü kitap aynı yıl kasım ayında Seyyit Nezir tarafından kendi yayınevi tarafından yayımlanabilmişti (Broy Yayınevi/Sis Çanı Yayıncılık). Eski bir kitap olmasına rağmen konusu günceldi.

Seyyit Nezir’e gelirsek: O daha çok şair yönüyle tanınmış, buna bir de bastığı kitaplarla yayıncılık kimliğini de eklemiştir.  Tabii dergicilik geçmişi de olan yazar ilk şiir kitabı “Şili Duyarlılığı”nı basarak edindiği bu kimliği Broy Yayınevi’nin ardından kurduğu Sis Çanı Yayıncılık’la sürdürüyor.

Demirtaş Ceyhun’un daha önce ve çeşitli yayınevlerinden çıkmış araştırma-inceleme kitapları Sis Çanı Yayıncılık tarafından yeniden yayımlanıyor. Haçlı Emperyalizm, “Anadolu devletlerinde toprak düzeni ve devlet-din ilişkileri üzerine bir inceleme.” Ceyhun, Anadolu’da tam olarak kapitalistleşmemenin ve toprak düzeninin sonuçları üzerine kurduğu bu düşüncenin izini göç olgusu çerçevesinde “Ah Biz Karabıyıklı Türkler”, “Ah Biz Göçebeler” ve “Türk Edebiyatındaki Anadolu” kitaplarında da sürmüştü. Kitabın başındaki alıntı (epigraf) incelemede öne sürülen hipotezlerden de birisi:

“…ekonomisi fetihlere dayalı bütün Doğulu İmparatorluklarda olduğu gibi Osmanlılarda da, özel toprak mülkiyeti hakkı kavramından yoksun ve bütünüyle sultanların iradesine bağımlı üretim ilişkileri, bu süreçte öteki Batılı toplumlarla birlikte gerekli evrimleri geçirip feodal döneme sıçrayamamıştır. Dolayısıyla da kesinlikle kapitalistleşememiş, bu Doğulu karakterini 19.ty’ın ikinci yarısına kadar korumuştur. Bu nedenle, düşünce ve felsefesi de, öteki Batılı toplumlardakinden oldukça farklı yapıdadır.” (D. Ceyhun) 

Benzer geçmişe bağlayanlardan biri de Fransız tarihçi Fernand Braudel’dir. Braudel’e göre 19.yy’a kadar Avrupa’da modern devletin gelişmemesi kapitalizmden yoksunluğa bağlıdır. Friedrich Engels ise Anti-Dühring adlı yapıtında 19.yy’da yeniden şekillenen devletlerin (modern) kapitalist bir makine haline dönüşerek sermayenin de ulusal karakter kazanmasıyla ortaya çıkan sömürü düzeninin bir mülkiyet sorunu olduğunun altını çizer.  Toprak üzerinde ortaklaşa mülkiyetin bulunduğu eski doğal topluluklarda, kölelik ya kendini göstermez ya da çok ikincil bir rol oynardı. Özel mülkiyet kurumunun varlığı günümüzde olduğu gibi eski uygarlıklarda bile çok eski çağlardan beri zora dayalıydı. İşte bu tarihsel şiddetin (zorun) kısaca despotizmin rolü devletle din kurumları arasındaki ilişkileri de belirledi.  

Hikmet Kıvılcımlı, “Her toplumun temeli üretim  olduğuna göre prekapitalist üretimin yerine kapitalist üretimin geçişi bir toplumun bütünüyle tepeden tırnağa altüst olması demektir. Onun için tarihte sosyal ihtilalcilik kapitalizmin icadıdır.” der. (Üretim Nedir? Derleniş Yayınları, 5.Baskı, S.53). Kıvılcımlı’ya göre, kapitalizmin tarihte işbölümüyle açtığı ileri yol sonucu toplumun ortaklaşmasıdır, sosyalleşmesidir. Bunu derken Max Weber ve Werner Sombart gibi din ve kapitalizmi uzlaştıran modern kapitalist devlet kuramcılarını unutmamak gerekir. Weber, ünlü eseri Die protestantische Ethik und der Geist des Kapitalismus (Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu)’ta “Sermaye  sahipleri ve işverenler, hatta işçi sınıfının eğitim görmüş yüksek tabakası; özellikle çağdaş işkollarında yüksek düzeyde teknik ya da ticari eğitim görmüş personel, Protestan özellikleri taşır.” diyordu. Werner Sombart da “The Jews and Modern Capitalism (Kapitalizm ve Yahudiler)” adlı kitabında Yahudilik ve kapitalizm arasındaki uyumu irdelemiştir.

Osmanlı toplum yapısı ve   çözümlemeleri ile tanıdığımız ve Şeyh Bedreddin incelemeleriyle dikkatimizi çeken Alman tarihçi Ernst Werner, bu kitaplardan birisinde  F.Engels’in saptamasını ortaya koyar: “Yakındoğu’ya toprak mülkiyetini Türkler getirmiştir.”  (Şeyh Bedreddin ve Börklüce Mustafa, Kaynak Yayınları, 2.Basım, S.15)

Bu kitapta  Werner, Osmanlı’daki özellikle Mustafa Börklüce ve Şeyh Bedreddin’in  ayaklanmalarının  kökenlerine değinmiş, her ikisinin arasındaki farkı ve dünyadaki köylü hereketleriyle  Türklerin  tarihindeki en önemli olay olarak nitelediği Osmanlı toplum yapısında gerçekleşen bu hareketi karşılaştırmıştır.   

Osmanlı toprak düzeni ve devletçiliği hakkındaki görüşleriyle de bilinen Kemal Tahir, Yorgun Savaşçı’da şöyle demektedir: “Tarım topraklarının mülkiyetini elinde tutan, tekele alan, denetleyen sosyal örgütün ana özelliği talancılıkla belirlenemez. Bütün bu işleri başarabilmek kısacası toplumun varolabilmesini savunmak için sizin devletiniz sırasında despot da olmak zorundadır. Sizin beş bin yıllık toplum tarihinizde devletten başka kutsal hiçbir şey yoktur.” (Tekin Yayınevi, 14. Basım, S. 147-148) Tahir’e göre Batılılaşma ile birlikte bu karakteri  ortadan kaldırılmıştır. 

Hikmet Kıvılcımlı da bu tahlile katılmakta. Kıvılcımlı’ya göre Tanzimat, Kanuni Esasi, Meşrutiyet, Cumhuriyet vs reformlarla yani Batıcılık (Türkçesi kapitalistleşme) cereyanıyla milli topraklar  zenginlerin mülkiyetine geçirilmiştir. Bunlarla Modern Türkiye’nin yeni  emlak ve arazi sahipleri oluşmuştur:

“Gerek İslam gerek Bizans medeniyetinin son günlerinde toprak ilişkileri; toprakta çalışanların (köy üretmenlerinin) yaşayışını dayanılmaz işkence durumuna sokmuştu. Göçebe Türk geldi. Anadolu’nun ve Rumeli’nin ister İslam olsun ister Hristiyan olsun Selçuklu Bizanslı derebeğilerini kılıcı ile temizledi. Ve temizler temizlemez ele geçirdiği derebeği topraklarını bugün pek çok sosyalist ülkelere parmak ısırtacak eşitlikte çalışanlara dağıtıverdi. İşte Osmanlıcılığın gençlik çağı ve ilericiliği dediğimiz şey budur. Böyle köklü ve toprak ihtilali yapan Osmanlı Türkiyesi ilk günlerinde kadim çağların en çiçeklenmiş, en adaletli, en insancıl düzenlerinden birini yaşadı.” (Hikmet Kıvılcımlı, a.g.e.)

Yakup Kadri Karaosmanoğlu da “Ankara” romanında yerdiği Batılılaşmanın Türkiye toplumu üzerindeki olumsuz etkilerini benzer biçimde ifade eder: “Bizim ruhumuzdaki yeni hayat prensibinin, yeni hayat özünün tomurcuğu çatlamadı. Çatlamış olsaydı, memleketteki hayat şartlarının yalnız küçük bir ekalliyet lehine değil bütün millet için değişmiş olması lazım gelirdi.” (Ankara, İletişim Yayınları, 27.Baskı, S.123) Yazar yine Kemal Tahir’de olduğu gibi  “Selma Hanım’ın evindeki viskili, çaylı ziyafeti şerbetli mevlütten 2-3 km’lik bir mesafe ayırıyordu. Yarım saat evvel aksayı garpta (uzakbatı)  idi. Şimdi ortaçağ Asyasının göbeğinde. Bu kadar iri caçlı (eğri büğrü, engebeli) bir cemiyet içinde doğru yolu nasıl bulmalı?” diye de soruyordu.

Üretim Nedir?’de, “20.yy’da kapitalizmin derebeğiyleşmesi demek olan finans-kapital ile tefeci-bezirgânlığın derebeğileşmesi demek olan Osmanlı toplumu hemen hemen can cana, baş başa kuzu sarması oldular. Ve bu eşleşmeden bizim ‘karma ekonomi’ dediğimiz sistem dünyaya geldi.” diyordu Hikmet Kıvılcımlı.  Doğunun despotluğu ile Batı sömürüsü arasında yuvarlanıp duran Türkiye… 

Avrupa tarihindeki gelişmeler ve Eski Roma Hukuku, Avrupa hukukunun şekillenmesinde ve daha sonra ortaya çıkan Hristiyanlık idealist düşüncesinin gelişiminde etkili olmuştur. Güçlü bürokrasi ile idari mekanizma Roma devletinin yönetiminin temeliydi.   Roma hukuku özel hukuku savunuyor, imperium denilen kamu otoritesi ve gücünü imparatora (şefe) vekâlet yoluyla devrediyordu.  İmparatorluk döneminde yönetim erkinin tek bir kişinin elinde toplanması (princeps) yani halkın iktidarını princeps’e devretmiş olduğu kabul edildiğinden, Roma İmparatorları Roma’nın yüceliğini kendilerinin temsil ettiklerini ileri sürmüştür. Bir tür tanrısal güç kazanan İmparator, yurttaş olan ya da olmayan herkesi bu simge etrafında birleşmeye çağırıyordu.  

Antik Yunan stoacılığının Roma’ya da tabi kılınması, orada bu panteist akımın bir form oluşturması  tek bir dünya devletini savunmalarında yatar. Stoacılığın bu karakteri imparatorun ve kilisenin görüşüne de uygun düşüyordu.  Hristiyanlık dogma ve prensiplerini diğer felsefi fikirlere karşı savunma dönemi olarak anılan  Patristik dönemde  Augustinus adlı Hristiyan düşünür felsefeyi de dine tabi kılmıştı. Civitas Dei (Tanrı Devleti) adlı eserinde Hristiyan kilisesini Tanrı’nın şehri olarak nitelendiriyordu. Aziz Augustinus ile birlikte yaşanan bu ideolojik dönüşüm sayesinde Roma evrenselliğini ilan etmiş ve Roma’nın yazgısının dünyanın yazgısı olduğu kabul edilmiştir.

Hristiyanlık öncesi Roma toplumu sınıflı bir yapıya sahipti. Devletin yönetim örgeni centuria adı verilen mecliste söz sahibi olanlar ağırlıkla aristokratlardı (patrisyenler). Bu organlar askerler, büyük toprak sahipleri ile orta halli çiftçilerden oluşmaktaydı. Romalı soylulara göre iki asil meslek söz konusu idi: Tarım ve askerlik. Buna karşılık zanaatkârlar ve fakirlerden oluşan halk kitlesinin (plebyenler) mecliste temsil olanağı çok zayıftı.  9.yy’da, İmparator Valentinian II. Gratian ve Theodisius I’in fermanlarıyla Roma’nın resmi dini haline getirilmiştir Hristiyanlık. Aziz Paulus’a göre, “Tanrıdan gelmeyen yetki ve iktidar yoktur (Comnis potestos adeo)”. Böylece o zamana değin gayrı resmi olarak var olan kilise resmen toplumsal hayata giriyordu Hıristiyanlık düşüncesinin, Yunan-Roma düşünce geleneğinden temel farkı, akıldan ziyade “ruh”a hitap etmesinde yatar. Bu defa halk mutlakiyet yerine iki otoriteye boyun eğmek durumunda kalıyordu: Cismani ve ruhani iktidara (düalist iktidar). Yani Hz.İsa’nın dediği gibi, “Sezar’ın hakkı Sezar’a, Tanrı’nın hakkı Tanrı’ya” ait olacaktı.

Roma İmparatorluğu din sayesinde baskıları ve talanı (emperyalist emellerini) gizlemeyi ve bunlara meşruluk kazandırmayı hedeflemiştir. Roma İmparatorluğu İ.S. 9.yy’a gelindiğinde, çok farklı kavimleri bir arada tutmak için, yaklaşık dört yüz yıldır var olan Hristiyanlık dinini manevi bir çimento olarak kullanmak yoluna gitmiştir. George Sabine, “Dinin desteği olmaksızın dünya imparatorluğunu sürdürmek hiçbir zaman mümkün olmamıştı. Çağdaş ulusçuluk duyguları gibi sağlam bir bağdan yoksun olan halklar, şehirler ve  kavimler arasında ortak bir dinden başka bir birleştirici ilişki kuramıyorlardı.” der. İktidara karşı gelmek Tanrı’ya karşı gelmek anlamına geliyordu. Hristiyanlık idealist düşüncesine (metafiziğine) göre sosyal eşitsizlikler önemsenmiyordu; egemen-sınıfçı, statükocu idi ve eşitlik sadece öbür dünya için söz konusuydu.

Bizans yaklaşık 7 yüzyıl boyunca yönetim şekli olarak “thema” adı verilen idari birliklere ayrılarak yönetilmiş, daha sonra da imparatorluğun küçülüp birbirinden ayrı parçalara bölünmesiyle ortaçağdaki gibi yeniden “apandaj” sistemine geri dönülmüştür. Bu birlikler 7 ila 14.yy’lar arasında uygulanan askeri ve sivil yönetimi birleştiren ve tarıma dayanan  idari birimlerdi. Başında da “strategos” denen komutan-valiler bulunurdu.

Apandaj, ortaçağdaki liyej-vassal ilişkisine dayanan yönetim sistemi (derebeylik) idi ve İmparatorluk üç apandaj bolgesine bölünmüştü. Bizans’ın çöküş dönemindeki etkenlerden birisi de toprağın eşitsiz bölüşümü ile olmuştur. İmparatorluktaki büyük zenginlik küçük bir azınlığın elinde toplanmıştı ve çoğu, büyük arazilerden oluşan mülkler biçimindeydi. Büyük arazi sahipliği müessesesi İmparatorluğun başlangıcından itibaren Bizans toplumunun özelliklerinden birini oluşturmuştur. Büyük mülk sahipleri 9. yy sonlarından itibaren küçük köylü toprakları aleyhine arazilerini genişletmeye başlamışlardı. Bizans İmparatorluğu’nda da bir tür tımar sistemi, Pronoia uygulanmaktaydı. Çöküş döneminde imparatorun soyluların kendi başına buyruk hareket etmesi ve kralın desteğini yitirmemek için bunların tevarüs edilmesine göz yumması sonucunda pronoia iktaı yani imparatorca bağışlanmış mülklerin ve diğer varlıkların miras yoluyla bırakılabilmesine izin verilmişti. Bir tür derebeyliğe yol açan bu etken imtiyazlı sınıfların oluşumuna  yol açmıştır. Paleologos hanedanı zamanında hem dünyevi ve ruhani büyük arazi sahiplerine verilen imtiyazlarla büyük arazi sahiplerinin vergi yükümlülüğünün ortadan kalkmış olması hem de devletin asıl yükünü çeken yarı-özgür (paroikoi) köylülerle küçük toprak sahiplerinin varlıklarını kaybetmesinden dolayı devletin ekonomisi daha da bozulmuştur.

Umberto Eco, “La Ricerca Della Lingua Perfetta (Avrupa Kültüründe Kusursuz Dil Arayışı)” adlı kitapta şöyle demektedir: “Ancak Modern dünyanın kastettiği anlamda Avrupa’dan sözedebilmek için Roma İmparatorluğu’nun yıkılmasını ve Romalı-barbar krallıkların  doğuşunu beklemek gerekecektir.” Ne Haçlı yardımları ne de Doğu zenginlikleri  Bizans’ın yani Doğu Roma İmparatorluğu’nun çöküşünü engelleyemiştir. Bizans’ın çöküş nedenleriyle Batı Roma’nın çöküş nedenleri örtüşür (her ikisinde de meydana gelen toprakların imparator ve yakın çevresine paylaştırılması, ekonomik sebeplerle derebeyliğin desteklenmesi ve küçük üretmenliğin ortadan kaldırılması ile yabancı ve paralı askeri güce dayanması gibi nedenler).  

İktidarın güce dayanması fikrini İtalyan Rönesansı düşünürlerinden Makyavelli’de de görürüz. Prens sevilir ve korkulur olmalıdır. Makyavelli’ye göre de din devletin bir aracıydı. İlk eseri “Konuşmalar”da uzun erimli bir cumhuriyet rejimini ileri gören düşünür İtalya’nın işgal edilmesi üzerine İtalyan birliğinin sağlanması amacıyla hükümdara öğüt niteliği taşıyan  (Lorenzo de’ Medici) ve kısa erimde tek çözüm olarak monarşik ülke yönetimini ele alan bir yapıt yazar: Hükümdar (ya da Prens). Monarşi onun gözünde devlet-güç-uygarlık ilişkisine dayanır. Niccolò Machiavelli bu kitapta şöyle demektedir: “Roma İmparatorluğu’nun çöküşünü araştırmaya kalktığımızda birincil nedenin Gotlardan aldıkları paralı askerler olduğunu görürüz. İmparatorluğun güç yitirmesi buradan başlamıştır. Romalı saygınlığını yitirdikçe Gotlar saygınlık kazanıyordu. Kendi öz silahlarınız yoksa hiçbir hükümdarlık güvende değildir. Hükümdarın öz silahlı gücü ya uyruklarından, ya yurttaşlarından ya da kendi adamlarından oluşur, geri kalanı ya paralı ya da yardımcı askerlerdir.” (Hükümdar, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 5.Baskı, S.55-56)   

Hikmet Kıvılcımlı “Üretim Nedir?”de, “Osmanlı Türkiyesi ilk günlerindeki  en insancıl düzeninden bugünlere nasıl gelmişti?” sorusuna şöyle açıklık getiriyor: “Osmanlı ilk yıllarında beytül mal’i müslimin yani fethettiği toprakları müslümanların mal evine dönüştürüyor (miri arazi dediğimiz) sonra beğendiğine aktarıyordu. Devlet, 1695 yılında yayınlanan ferman ile mukataaların kayd-ı hayat (ömür boyu) şartıyla umuma açık müzayede ile satılmasını kararlaştırmıştır. Buna da kesimcilere ömür boyu kiralanan mülk, toprak anlamında  “malikâne” sistemi adı veriliyordu. Osmanlı mukataa (kesim düzeni) usulüyle miri toprakları şeriate yani Allahın emrine aykırı olarak (zındıklık)  kişilere aktarıyordu (yani aşırma). Vakıflarla hazineye para sağlamak bahanesiyle toprakların Allah’a adanması, aslında Müslüman malevi topraklarının kişilere mülk olarak satılması demekti.”

Dirlik düzeni (tımar sistemi) Osmanlı toprak ihtilali ile kurulmuş bir tarım ekonomisidir. Tımar sistemi Tanzimat Fermanı’na kadar uygulandı. Askerlere verilen -işgaliye- 20 ila 3  bin akçelik dirlik özetle merkezin taşra egemenliğini amaçlıyordu.   

Tımar sisteminin tam olarak işlediği Osmanlı Klasik Dönemi, Osmanlı Devleti’nin en parlak dönemi olmuştur. Sistemin kökeni Ortaçağ İslam dünyasındaki “ikta” sistemine dayanmaktadır. Büyük Selçuklular ve Anadolu Selçuklularında uygulanmış, daha sonra kuruluşundan itibaren (Osman Gazi) Osmanlı Devleti’nde de devam etmiştir Bursa’nın ve İznik’in fethinden itibaren Osmanlının tam olarak yerleşik düzene geçmeye başladığı dönemde daha da gelişmeye başlayan tımar (arazi) sistemi savaşçıların ganimet karşılığı aldığı paylardan (akçe ve bir parça toprak) oluşuyordu. Barış zamanlarında savaşçılar bu vergiden muaf olarak toprağını işleyen hayvancılık yapan çiftçilere dönüşüyordu.  

Daha sonra Osmanlı’da da tehdit olarak algılanan yerli halk ve göçebeler sorunu devşirmeler (yeniçeri) ve tımar sistemiyle çözümlenmeye çalışılmıştır. Seyyit Nezir de Osmanlı’dan bugüne Toplum ve Devlet’ten (Kaynak Yayınları) alıntılayarak Haçlı Emperyalizm’de benzer bir notu düşüyor: “Nizamülmülk Siyasetname’sinde halk kitlesiyle kan bağı bulunmayan bir ordu kurulması için farklı etnik soylara dayanma ilkesini getirir. Doğu Perinçek, Selçuklu ve Osmanlı’daki bu uygulamayla yönetimin kendisini güvenceye alışına dikkat çeker: Nizamülmülk’ün teorisini yaptığı yeni sınıflı toplum ve devlet, kan bağının çözülmesi temelinde kurulmuştur. Osmanlı, bu temelin daha da olgunlaştığı bir zeminde yükselir. Devşirme yeniçerilerin oluşturduğu bir merkezi ordu, geniş Türkmen kitlesi üzerindeki hâkimiyetin garantisidir.” (a.g.e., S. 122) Büyük Selçuklu Devletinin İran kökenli bu ünlü başveziri, toprak sisteminin merkezileşmesi ve medrese sisteminin oluşturulmasında önemli bir rol oynadı. Werner de Nizamülmülk’ün devlet felsefesinin (Siyasetname) temelinin büyük bir imparatorluk hayali ile boyunduruk altına alınan halkların baskı altında tutulmasına dayandığını ifade etmektedir.  

Dirlik sistemiyle hazineden para harcamadan güçlü ordular oluşturulmuş, dirlik bölgesinin asayişi sağlanmış ve devletin de iç ve dış güvenlik sorunları çözülmüştü. Üretimde süreklilik sağlanmış, ülke bayındır hale getirilmiş, göçebeler yerleşik hayata geçirilip halka zarar vermeleri önlenmiş, böylece sosyo-ekonomik dengeler korunmuştu. Timur’la yapılan savaştan dolayı bir duraklama dönemine giren tımar sisteminde Fatih Sultan Mehmet devrinde tımar topraklarının arttırılması ve aksaklıkların giderilmesi konusunda yeni düzenlenmelere gidilmiş, daha önceden devlete ait mülk veya vakıf haline gelmiş olan topraklar tekrar miri hale getirilmişti. Tımar teşkilatı Kanuni Sultan Süleyman devrinde tekâmülün zirvesine ulaşmıştı. Kanuni’nin tımarlarla ilgili fermanları bu hususta çok açık birer delil teşkil etmektedir. 

“Türk Edebiyatındaki Anadolu” ve “Edebiyatımı Geri istiyorum” adlı kitaplardan da yola çıkarak  “Ceyhun’un Şeyh Bedrettin’le özel olarak ilgilendiğini biliyoruz” diyor Nezir. Bu vurgusu Anadolu’daki ayaklanmalarla Avrupa’daki ayaklanmaların sosyal ve ekonomik nedenlerinin benzerliği ile sonuçlarının farklılığını vurgulaması açısından da dikkat çekici ve günümüze ışık tutmaktadır.  

Şeyh Bedreddin incelemesinde Ernst Werner, “Avrupa’da Türkiye’den farklı olarak görülen şey, hukuki ve iktisadi durumun iyileşmesidir. Bu da sınıf mücadelesinin boşuna olmadığının, ilerlemeye hizmet ettiğinin kanıtıdır.” demektedir: “Luther, prensleri, derebeyleri, üst kademe görevlileri papa ve piskoposlara karşı ayaklandırmayı başarmıştı. Müntzer’se  köylüleri  bütün bu kişilere karşı ayaklandırmıştı.(Maurice Pianzola, Thomas Müntzer ve Köylüler Savaşı, Evrensel Basım Yayın, S.11)  

Avrupa’da belki de en dikkat çekici olanı 1525’teki Thomas Müntzer’in başını çektiği köylü ayaklanmasıdır ve Almanya’da gerçekleşmiştir. Bin yıllık feodalitenin ardından yenileşme, Reform ve Rönesans hareketinin gelişmesiyle beraber aynı sırada köylüler, küçük toprak sahipleri ve kent üretmenleri (yani burjuvazinin ilk nüveleri) de eski düzenin egemen unsurlarına karşı (kilise  ve derebeylerine karşı) Omnia sunt communia, yani “her şey ortaktır” sloganıyla ayaklanmışlardı. “Alman Köylüler Savaşı”nda Friedrich Engels,  16. yy.’da gerçekleşen Köylüler Savaşını ve Reform hareketini, Almanya topraklarındaki ilk burjuva devrim olarak yorumlar.

Hem Ernst Werner hem Hikmet Kıvılcımlı, burada adı geçen kitaplarda, Anadolu’daki ayaklanmaların en büyük sebeplerine vurgu yapar. O da isyanların temelinin Anadolu’da hüküm süren gerici karakterli tefeci-bezirgân sınıfın hâkimiyetidir. Şeyh Bedreddin (özellikle Mustafa Börklüce’nin dayandığı temelde) ve daha sonraki Celali ayaklanmalarında da görülecek üzere isyanların gelişimini ateşleyen kıvılcım ile itici güç, sömürü düzeni ve köylünün artı değerine el konmasıydı. Mustafa Börklüce sınıf tandanslı tüketim komünizmine dayalı bir hareket planlıyor:  

“Mustafa’da hoşgörü düşüncesi, deyim yerindeyse yüksek İslamın yüzeysel, soğuk  ve yararcı sahasından koparılmış ve halkın bağrına taşınmıştı. Eski düzen yıkılmadan ne dinsel ne toplumsal eşitlik elde edilebilirdi.” (E.Werner, a.g.e., S. 108)  

Vakayinameler Börklüce’nin silahlı adamının 2-3 bin Ducas 6 bin adamdan oluştuğunu söylüyor (S. 99). M Fuat Köprülü ise Manisa yöresinde ayaklanan Torlak Kemal önderliğindeki Torlakların Osmanlı’nın Anadolu’yu merkezileştirmesine karşı ayaklanan Türkmenler olduğunu varsayıyor ve 7 bin taraftardan oluştuğunu belirtiyordu.  

Beyazıt’ın Timur’a yenilmesiyle başlayıp Çelebi Mehmet’in Musa Çelebi’yi yenmesiyle biten Fasıla-i Saltanat (saltanat boşluğu) da denilen Fetret Devri (1402-1413) içinde meydana gelen bu ayaklanmalar Avrupa’dakilerle mukayese edilecek olursa sayıca ve sürece daha geniş edimli bir isyana dönüşmüş harekettir. Beyazıt, I.Murad’dan farklı olarak Doğu’ya özgü despot hayatı sürüyor, yörüklerin basit yaşam kültürüne karşılık devletin yönetiminde saraylı yoz kültürü benimseyerek ulemaya dayanıyor, eski gazi düşüncesine aykırı yabancı ordulardan kurulu yardım birliklerini savaşa sürüyor, hazine biriktirip halkını vergilendiriyordu. Beyazıt her türlü yöntemi kullanarak devleti feodalleştirmeyi amaçlıyordu. I. Murad ve Beyazıt için, askeri demokrasiden  erken feodalizme geçiş döneminde fetih devletinin ihtiyaçlarını karşılayan tımar sistemi hedefledikleri asker aristokrasisinin oluşturulması için de gerekli idi. Ordunun güçlenmesi merkezi iktidarın güçlenmesine yarıyordu.  

Beyazıt’ın  Timur’a yenilmesi Osmanlı’nın merkezi despotluğuna karşı Anadolu beyliklerinin daha özgür olması demekti. Ancak Beyazıt’ın daha esaret altındayken ölümüyle  kardeşlerden en büyüğü  Süleyman’ın da onu izleyip Türk savaşçıları yerine yabancı güçlere dayanması Anadolulu göçebe (yörük) kabileleri Musa’ya yöneltmiştir. Musa ise taht kavgasına girişen dört kardeşten en küçüğü Çelebi Mehmet’e karşılık Anadolulu Türk beylerinin desteğini arıyor, Osmanlı aristokrasisinden uzak durmayı tercih ediyordu. Ancak Musa öldürüldükten sonra Çelebi Mehmet her türlü yöntemle kabile savaşçılığını bastırmaya çalışacaktır. Ernst Werner kitabında antifeodal ve antiaristokratik güçler  yanında Bedreddin’in de bir kazasker olarak Musa’nın safını seçtiğini belirtir. 

Kıvılcımlı’ya göre derebeylik düzeninin getirdiği noktada kapitalizmin gelişmesine ayak uyduramayan  medeniyetler çöküş içine girmiştir. Tüketim odaklı tarım ekonomisine dayalı devletler, Marx’ın ifadesiyle geniş yeniden üretim demek olan mükemmel alet ve metotlarla yapılan  daha çok ve daha ucuza mal (meta) üretiminin yani kapitalist sistemin karşısında allak bullak olmuşlardı. Öte yandan Osmanlı’da köylülerin ve çiftçilerin alınterleriyle bayındırlaştırdıkları topraklar  Tefeci Bezirgân sınıfın eline geçmiş, Osmanlı derebeyleşmişti: “Kendi anayurdu dışına matahlarını süren kapitalist üretim, oralarda dahi ekonomi ilişkilerini bire dek kırıp geçirdi. Örneğin Türkiye’de; Hindistan’da, Çin’de: Batı kapitalizmi ile yüzyıllardır süren ekonomik ilişkiler hep kapitalist matahlarının yaylım ateşi önünde  prekapitalist ekonomileri (küçük esnaf ve köylü ekonomilerini) darma duman etti. Böylece yeryüzünün geniş bölgeleri sömürge yahut yarı-sömürge durumuna girdi.”  (a.g.e.,Üretim Nedir?, S.54)   

Üretim Nedir?’de Osmanlı’nın sosyal yapısı ile toprak ilişkileri ve toprak düzenini inceleyen Kıvılcımlı daha sonra yayımlanan “Finans Kapital ve Türkiye” adlı metinde ise finans-kapitalin Türkiye’deki işleyişini ele almıştır. Kapitalizm gerici emperyalizme yani Finans kapitalizme döndü. Finans kapital ne demek; tıpkı derebeylik sonrası toprakları eline geçiren tefeci bezirgân para babaları gibi birkaç büyük şirketin ve uluslararası bankanın yani büyük kapitalin (sermayenin) yani yeni para babalarının tüm ekonomiye ve sosyal ilişkilere  egemen olması demek. Basit üretim sürecinden henüz çıkamamış, toprak reformunu da yapamamış Osmanlı Türkiye’si, Batı kapitalizminin gözünde hammadde ve pazar sunan bir ihtiyat sömürgesi idi.  İmtiyazlı borçlandırmalar yoluyla bunun önü açıldı ve Batı ticaret sermayesi hâlihazırdaki tefeci bezirgân sınıfı kompradorluk (acente bezirgânlık) vasıtasıyla ülkeye girdi. Ve bunların hepsi  pek azı dışında yabancı kökenli idi. İslamın fıkıh hükümleriyle yasaklanmış olan şeriat toprağının devrine bir de tefecilik (Kur’an’da riba) eklenmişti.

Kapitalizm 19.yy  sonuna kadar serbest rekabetçi idi. 20 yy başlarında bazıları diğerlerini de ezerek tekelci (büyük kapitalist) konumuna geldiler ve gelişmiş ülkelerde tamamen baskın konuma geçtiler. Bu bir avuç kapitalist (oligark) oligarşi düzeni kurdu. Oligarşi yani plütokrasi zenginlerin tahakkümü anlamına gelir. Bunlar  ekonomik yapı (alt yapı) temelinde bütün üst yapı ilişkilerine de (hukuk, kültür, politika, din)  el attılar.  

Terry Eagleton, “Eğer feodalizm, kapitalizmin yolunu açtıysa, bunun nedeni ikincisinin üretim güçlerini daha verimli hale getirmesi değildi, kırsal kesimde feodal sosyal ilişkiler, kapitalist ilişkiler tarafından yerinden edilmişti.” demiştir. (Marx Neden Haklıydı?, Yordam Kitap, S.66) 

Dünya Sistem Teorisi’nin kurucusu ve bağımlılık kuramının önde gelen savunucularından Immanuel Wallerstein ise, “tarihsel kapitalizmin ilerici burjuvazi tarafından alaşağı edilmesi yoluyla yıkılması imgesinin yanlış olduğunu savunarak, dağılmakta olan eski sistemin (feodalitenin) kendisinin, burjuvaziye dönüşen toprak sahibi yani soylularının, dağılmayı belirsiz sonlara doğru yol almaya bırakmaktansa, doğrudan üreticileri sömürme yetilerini ayakta tutmak ve önemli ölçüde büyütmek amacıyla köklü yapısal cerrahi işine giriştiklerini” öne sürmekte idi. (Tarihsel Kapitalizm, Metis Yayınları, 4. Basım, S. 90)

Sanayi devrimi dalga dalga ve birtakım aşamalarla (buhar gücü, kömür gücü, çelik işleme, elektrik, iletişim ve elektronik) gelişmişti. Jack London plütokrasiyi “Demir Ökçe” olarak adlandırmıştı. Emperyalist kapitalizmin henüz başlarında kaleme aldığı romanda şunları yazıyordu: “Kapitalist sınıf kötü ve yanlış bir ekonomik  sistem kurmuştur. Modern insanın mağara adamına bakarak bin defa daha fazla üretim kabiliyetine sahip olmasına rağmen, ondan sefil yaşaması gerçeği karşısında kapitalist sınıfın toplumu kötü yönettiğinden başka bir sonuca varılamaz.”(Demir Ökçe, Evrensel Basım Yayın, 2. Basım, S.72) 

Kapitalizmin ilk nüveleri kumpanyalar halinde ülkemize de girdi hem de daha 19.yy ortalarında. Bir gemicilik kumpanyası, adı Şirket-i Hayriye. Başında 4 hacıağa, yanlarında bir komprador Teodor Kurji diye biri. Şirket-i Hayriye, Türkiye’deki ilk  anonim şirket ve  ilk finans-kapital teşebbüsü. İkinci dünya savaşından sonra millileştirilerek Türkiye Denizcilik İşletmeleri adını almıştır. Neredeyse 1 yüzyıl kadar faaliyeti var bu şirketin. Osmanlı-Rus Harbi (Kırım Savaşı) Rusların güçlenmesi karşısında paniğe kapılan Fransızlar ve İngilizler Osmanlı’nın yanında savaşa giriyorlar. Savaşın sonunda da Osmanlı Devleti’ni birtakım dayatmalarla maddi kayıplarını bahane ederek borçlandırıyorlar. Duyunu Umumiye denen borç   kurumu bu zaman kurduruluyor. Yönetenlerin hepsi  yabancı, başlarında İngiliz ve Fransız, nöbetleşe idare ediyorlar. Osmanlı yarı-sömürgeye dönüşürken Batıdaki ilk liberal düşüncelerle tanışıyor. Tesadüfe bakın: Şirket-i Hayriye’nin kuruluş tarihi 1854.  Duyunu Umumiye’yi kurduran Osmanlı-Kırım Savaşı 1856’da çıkıyor. 

Savaşın arkasından kumpanyalar devam ediyor. Önce demiryoluyla işe başlıyorlar, demiryolu hatları kurulması için imtiyazlar veriliyor. 1851’de  Kahire-İskenderiye, 1856’da bugünkü milli sınırlar içinde, İzmir-Aydın arasında Osmanlı topraklarındaki ilk demiryolları kuruluyor. Ardından ilk borç (istikraz) 1858’de. Osmanlı Bankası’nı da yabancılar kuruyor. Osmanlı iflas ediyor. Bankaların, şirketlerin sayısı artıyor.  20.yy’a girildiğinde bütün kaynaklarıyla Finans-Kapital’e teslimiyet bayrağı çekilmiştir. 

Finans-Kapital özellikle mal ihracını kullanır ancak daha çok para transferi (sermaye ihracı)  yöntemiyle yani parasını satarak ülkelerin ekonomilerini ele geçirir ve o ülkelerde nüfus bölgeleri kurar. Halk içinden finans-kapitale karşı doğal, ilerici-devrimci tepkiler ortaya çıkar. Oligarşi kendisinin hâkim olduğu bu düzenin bozulmasını ister mi? Devrimcilerin tepkilerine karşı gericilikle baskı kurmaya ve önlem almaya çalışır.  

Türkiye’de finans-kapitalin ortağı kimdir? Bu başlığın altında başka bir broşüründe şöyle diyor Kıvılcımlı:  

“Türkiye’de, Finans-Kapital’in, yarınına güvensiz bıraktığı ‘vahşi kapitalist’ zümreleri, sosyal ve politik stratejide; Babil çağından kalma antika tefeci-bezirgân sınıfı ile hiç karıştırılmaya gelmez. Şehirlerde modern ‘vahşi’ kapitalistler işçilerle karşı karşıyadırlar. Ama Finans-Kapital ile de, az çok gırtlak gırtlağa gelirler. Taşranın Tefeci-Bezirgân sınıfı, dünkü bugünkü acemi çaylak sömürgenleri değildir. Binlerce yıllar tortulaşmış ve milletin ciğerine iliğine işlemiş gericiliğin en ağır değirmen taşıdır. Demokrat Parti gibi Türkiye yığınları için anlaşılmaz yabancı bir terimi yüzde yüz öztürkçe ‘Demir-Kır-At’ biçiminde somutlaştırıp popülarize eden ve en ücra köylere dek dev petrol şirketlerinin benzin istasyonları ile sokan sınıf odur. DP’nin açtığı, AP’nin geliştirdiği büyük Finans-Kapital kumarında en hırslı, en kinli ve en ateşli taşra oyuncuları  kasaba tefecileri, eşrafları, ayanları denilen vurgunculardır.” (Türkiye’de Sınıflar ve Politika, 4. Baskı, S.17-18)  

Yine tesadüfe bakın çok partili sisteme, sözde demokratik hayata geçiş ve DP’nin iktidara geliş tarihi: 1950. Peki Türkiye’nin kurucu kadroları bunu bilmeden mi yoksa bilinçli olarak mı yapmışlardı? Yani antika Tefeci Bezirgân zümrenin, tekelci kapitalizminin ortaklığına yani kompradorluğa soyunmasına göz yumulmuş muydu? Hikmet Kıvılcımlı şöyle yanıtlıyor, aynı kitaptan ve aynı sayfalarda:  

“Türkiye Finans-kapitalistlerinin sayıları parmakla sayılacak kadar azdır.  Bu azlık vaktiyle (1945’lerde) Amerikan telkini ve baskısı altında  çok partililiğe geçilirken, sırf sayısı yüzünden küçümsenmiş ve önemsenmemişti. Hâlâ da Türkiye’nin hatta sol düşünür ve sosyalist iktisatçı geçinir kişilerinde ve çevrelerinde ‘yok’ sanılacak kadar kendisini kamufle etmeyi bilmiştir. Bu ‘yolculara’ o zamanki CHP’yi salık verebiliriz. CHP uluları kendi kanatları altında üreyip türemiş Finans-Kapital palazlarını gülünç derecede azınlıkta ve Bayar ile Menderes kertesinde ‘Başıbozuk’ gördükleri için önemsememişlerdi. Tersine, okşayıp şımartarak, valisine, polisine öğüt ve garanti vererek, başa güreşe itmişlerdi.”  

“Durmayalım Düşeriz!”: Bunun CHP ve tek parti döneminde Amerikan bezlerine yazılıp sokak başlarına asılan bir slogan olduğunu hatırlatıyor Kıvılcımlı. Cumhuriyetin ilk yıllarında Sünuf’u Devlet yani Devlet Sınıfı’nın ( politik ve askeri idare)  kapitalist üretimi teşvik için giriştiği çabalardan birisi de budur. Celal Bayar’ın desteklenen özelleştirmeci politikaları-Milli Şef’in aşırı bulunan devletçi politikaları,  CHF ile SCF saflaşması, birinci dünya savaşı, 1929 büyük ekonomik krizi ve ikinci dünya savaşı… Bunlar genç cumhuriyet ekonomisinin kırılma evreleridir hem de devletin rotasını belirleyen dönemler. 

Osmanlı döneminde kestirmeden düzen atlamaya çalışan kapitalistliğe soyunan devlet,  yeni devletle beraber işçileri ve köylüleri yine sosyal-ekonomik gelişmelerin dışında tutup yok saymıştır. Tefeci Bezirgân takımının üstüne Sünuf’u Devlet’i koyan yönetici erki, yeni bir tüccar, yeni bir kapitalist sınıf yaratmak istiyordu. Batıyla boy ölçüşebilmek adına 1923’te İş Bankası kuruldu. Bakarsanız kurucularına çoğu milletvekili, devlet mümessilleridir. Geriye kalan Osmanlı’nın Tefeci Bezirgân döküntüleri (zadeler).  

İş Bankası kömür işine ve öbür madenlere el atıyor. Piyasaya tahvil sürüyor. Demiryollarının finansmanını yapıyor. 6 yıl içinde belli başlı bütün ekonomik alanlara üretim işlerine karışıyor. Türkiye’de yerli bir Finans-Kapital şirketine dönüşüyor. Emperyalist buhranının çıktığı o yıllarda İş Bankası  Türkiye’deki tek Finans Kapital müessese değil elbette çoğunluğu yabancı, dahası var.  Kapitalistlerin serbest faaliyet göstermesi için kanunlar çıkarılıyor. Kanunlar emperyalist ülkelerin kanunlarına uyduruluyor: Sermaye gelsin de Türk olsun, ecnebi olsun hiç fark etmez. 1954’te Yabancı Sermayeyi Teşvik Kanunu’nun yürürlüğe girmesi bu düşüncenin eseri. Celal Bayar, İş Bankası umum müdürlüğünden gelip de milli ekonominin dümenine oturmuş. 1960’lara gelindiğinde Finans Kapital sistemi içinde topu topu 340 tane mükellef en kodamanı, en para babasıdır. 

Üretim Nedir?’de de bunların modern kapitalist olmadığını belirten Kıvılcımlı, Tefecilikle ve vurguncu Bezirgânlıkla zengin olan kişilerin bizde kendisini eşraf yani şerefli kişi saydığını  ifade eder: “Vurguncu bezirgân bizde kendisini ‘Ayan’ (iri gözler: Ortaçağ’ın gözbebeği) durumuna getirmişti. Öyle bir ekonomik ve sosyal sınıf yapısı bulunan Türkiye’nin ‘şerefli gözleri’ Eşraf ve Ayanı Batı’nın  ilerici geniş sanayi üretimini göremezdi.  Yerli milli bezirgânlarımız ancak Batı’nın ticaret sermayesine kompradorluk (acente bezirgânlık) yapabilirdi. Yerli milli tefecilerimiz Batı’nın yalnız banka şirketlerine ajanlık ve aracılık yapabilirlerdi.  Türkiye ekonomisine ve politikasına böyle soysuzlaşmış Tefeci-Bezirgân sınıflar egemendi. Tefeci-Bezirgânları iğrenç ve haince dalaverelerine şanlı şevketli devletin sırmalı rütbeli “Büyük Adamları’ paravanlık ediyorlardı.” (a.g.e., S. 60-61).    

Y.Kadri de yerdiği bu karakterleri romanın sayfaları arasında, “Bahusus ki Selma Hanım, ne derece az liyakatli kimselerin, bu devrin nimetlerinden ne kadar kabaca istifade etmekte olduklarını yakından görebilecek bir durumda idi.” sözleriyle dile getirmektedir. (Ankara, S. 122)  

ABD bugünkü gibi süper emperyalist, birçok alanda daha o zaman üstün duruma gelmiştir. Buna karşılık Avrupa tek pazarı (Ortak Pazar) ve gümrük birliği kuruyor.  Kendi tek pazarını genişletmek için. 1963’te imzalanan Ankara Antlaşması’yla Türkiye gümrük birliğine dâhil oluyor.  Finans Kapital üretim tekelidir. Demektir ki bir ülkede hayatı pahalılaştıran, insanları işsizliğe iten kendi bindiği dalı kesen tekelci asalak ve gerici emperyalizm safında olmak,  o ülkede de Finans-Kapitalin, kapitalist emperyalizmin destekçisi olmak demektir, bunları savunmak anlamına gelir: 2000 yılında Portekiz’de Joseph Alois Schumpeter’in görüşlerinden hareketle mali bütünleşme, istihdamın arttırılması, büyüme, ar-ge  ve yatırım harcamalarının arttırılması vs. gerekçelerle toplanan Ortak Pazar, ABD, Japonya, Çin ve Hindistan gibi  ülkelere karşı tek pazarın genişletilmesi, telekomünikasyon ve elektrik gibi stratejik sahalarda rekabetin serbestleştirilmesi yani özelleştirme kararlarının altına imza atmıştır (Lizbon Stratejisi).    

Finans Kapitalin bizde başı Lenin’in “Emperyalizm: Kapitalizmin  Son Haddi” adlı eseriyle başlar, bilimsel tarif de oradadır, diyor Kıvılcımlı (Finans-Kapital ve Türkiye, S. 46). V.İ. Lenin 1916’da yazdığı “Der Imperialismus als höchstes Stadium des Kapitalismus (Kapitalizmin En Yüksek Aşaması-Emperyalizm)” adlı kitapta tarifi şöyle yapmaktadır: 

 “Emperyalizm; tekellerin ve mali sermaye egemenliğinin belirginleştiği, sermaye ihracının olağanüstü bir önem kazandığı, dünyanın uluslararası tröstlerce paylaşılmasının başladığı ve yeryüzü topraklarının en büyük kapitalist ülkeler arasında  paylaşılmasının tamamlandığı  bir gelişim aşamasındaki kapitalizmdir.”      

Lenin,  emperyalizm (yayılmacılık) kısaca tanımı yapılmak istenseydi kapitalizmin tekelci aşaması olarak söylemek gerekirdi ancak bu ekonomik tarif yanında ekonomi politik açıdan geçerli olanı da tekelci kapitalizmin tarihsel yerini de izah etmektir gereklidir, der. Finans-Kapital buna göre tekelci sanayi kuruluşlarıyla iç içe geçmiş az sayıdaki büyük bankanın sermayesini (mali sermayeyi) ifade etmekten öte kısaca şu beş maddeyi içermektedir:  Birincisi üretim ve sermayenin yoğunlaşıp tekel yaratacak olgunluğa ulaşmış olması, ikincisi büyük banka ve sanayi sermayesinin birleşerek mali oligarşiyi oluşturması, üçüncüsü meta dışında sermaye ihracının da büyük bir anlam kazanması, dördüncüsü Dünya’yı kendi aralarında paylaşan uluslararası tekelci kapitalist birliklerin ortaya çıkması ve son olarak yeryüzü topraklarının kapitalist büyük güçler arasında paylaşılmasının tamamlanması.

Emperyalizm,  genel anlamda kapitalizmin temel özelliklerinin gelişimi  ve doğrudan devamı olarak çıktı. Serbest rekabet, kapitalizmin ve genel anlamda meta üretiminin temel özelliği idi.  Bu sürecin temel özelliği kapitalist rekabetin yerini, kapitalist tekellerin almasıydı. Yani tekel, kapitalizmden daha yüksek bir düzene geçişti. Tekel, serbest rekabetin karşıtı olmasına rağmen onun yanında varlığını sürdürür ve şiddetli çelişki, sürtüşme ve çatışma yaratır. Çünkü tekeller yani büyük ölçekli üretim yapan işletmeler ufak çapta olanları dümdüz eder.  

Fernand Braudel, “Grammaire des Civilisations” (1963) adlı kitapta ABD’nin masalsı zenginliğinin yaklaşık yarısının çoğunluğu Anonim şirket olan  200 büyük ölçekli firmanın denetimi altında olduğunu belirtir: “Fakat bu kapitalizm, bu serbest oyun,  arz ile talebin bazen fazlasıyla serbest oyunu,  dünyada bir benzeri olmayan bir maddi ilerlemeyi harekete geçirmiştir. Ve artık siyasal rejimi ne olursa olsun, her ülke bunu taklit etmeye, aynı noktaya ulaşmaya çalışmaktadır. Nihayet, gücünü ve çoğu zaman gerçekten çıkar gözetmediğini inkâr etmenin olanaksız olduğu Amerikan idealizmi de, iş dünyasının bu istilacı maddeciliğinin bir cevabı, bir kaçışı, bir karşılığı olmaktadır.  Kapitalizm bu ülkede, çoğu zaman vicdani rahatsızlık yaratmaktadır. Gelişmiş yolu üzerinde frenlenen ve saptırılan bu gelişmiş kapitalizmin, Amerikan maddi hayatının ve bunun ötesinde siyasal hayatının ve uygarlığının harekete geçiricisi olmayı sürdürdüğü açıkça ortadadır. Kendi dönüşürken onlar da dönüşmüştür. Amerikan uygarlığının güncel ve sürekli bunalımının kökeni kısmen burada yer almaktadır.” (Uygarlıkların Grameri, İmge Kitabevi, 4. Baskı, S. 524-525)     

Kapitalizmin karakteristik belirtisi ise egemenlik ilişkileri ile baskı ve şiddeti kurmasıyla kendini gösterir. Bu eğilimlerin sonucu hangi politik sistem altında olursa olsun her alanda gericilik ve varolan çelişkilerin en uç noktaya kadar keskinleşmesidir. Emperyalizmle ulusal baskı da keskinleşir ve sermaye zor araçlarını da kullanarak egemenliğini sürdürür. Emperyalizm her yere özgürlük değil, egemenlik tutkusunu götüren mali sermayenin ve tekellerin çağıdır. Kapitalist serbest rekabetin bağrından çıkan tekeller daha yüksek bir toplumsal düzene geçişi ifade eder.  

Lenin’e göre  emperyalizmin dört tane temel olgusu vardır: Üretimin yüksek gelişme aşamasında tekel (tekel ve işveren birlikleri, karteller, tröstler vs.) doğmuştur. Özellikle kömür ve demir sanayisine el koyarak bu sanayiler üzerinde yükselmiştir. Bankaların bağrından çıkarak mali oligarşik bir yapı (ekonomik ve politik bütün modern burjuva toplum ilişkilerini denetleyen) doğurmuştur. Son olarak tekel sömürgecilik politikasından doğmuştur:

“İngiltere’nin sömürge fetihleri, 1860 ile 1880 yılları arasında büyük bir artış göstermekte ve 19. yy’ın son yirmi yılında da hızlı bir biçimde de sürmektedir. Fransa ve Almanya’nın sömürge fetihleri ise asıl olarak bu son yirmi yılda gerçekleşmiştir.”    

Lenin, kitabında bankacılık ve demiryollarının dünyanın paylaşılmasının bir aracı olduğunu belirtiyordu. Lenin’e göre “Demiryolları yapımı, basit, doğal, demokratik, kültürel, uygarlaştırıcı bir girişim gibi görünür: Gerçekte ise, bu girişimleri binlerce farklı düğümle üretim araçlarının özel mülkiyetine bağlayan kapitalist bağlar, demiryolu yapımını, (sömürge ve yarı sömürgelerdeki) bir milyar insanı, yani dünya nüfusunun yarısından çoğunu oluşturan bağımlı ülkelerdeki insanları ve ayrıca sermayenin ‘uygar’ ülkelerdeki ücretli kölelerini baskı altında tutmanın bir aracına dönüşmüştür.” (Kapitalizmin En Yüksek Aşaması-Emperyalizm, Evrensel Basım Yayın, 5. Basım, S. 30-31)

“Demiryolu ağı, sömürgeler ile bağımlı ve yarı bağımsız Asya ve Amerika ülkelerinde en hızlı gelişmiştir. Bilindiği gibi, dört veya beş en büyük kapitalist ülkenin mali sermayesi buralarda dilediği gibi at koşturmaktadır. Demiryolu toplamının yüzde 80’i beş büyük gücün (ABD, İngiltere, Rusya, Almanya ve Fransa) elinde toplanmış bulunuyor. Ancak bu demiryollarının mülkiyetinin yoğunlaşması, yani mali sermaye mülkiyetindeki yoğunlaşma daha büyüktür.” ( a.g.e., S. 128-129)

-II-

“Gelişim selinin hiçbir zaman geriye akmayacağını unutmayınız. O daima ileriye, serbest rekabetten birliğe, küçük birlikten büyüğe, büyükten dev gibilerine doğru akar ve nihayet sosyalizme, bütün birliklerin en dev gibisine dökülür.” (Jack London, Demir Ökçe)

Bütün sosyal olaylar ve hareketler kendinden önceki düşünce (a priori) ve eylemlerin etkisiyle doğar, gelişir, yetkinleşir (tez-antitez-sentez meselesi). “Burjuvazi dini şevki, kahramanca cesareti, en ilahi coşkuları bencil hesapların buzlu sularında boğdu.” diyen Karl Marx, diyalektik düşünceyi geliştirerek dinsel ortaçağ çatışmalarının yerini sınıfsal çelişki ve çatışmaların aldığını ileri sürüyor ve diğer sol hegelcilerle beraber Hegel’den aldığı kendi deyimiyle “başaşağı duran diyalektik yöntemi ayakları üstüne oturtarak” idealist değil “materyalist” felsefe için kullanıyordu. 

Lenin daha sosyalist devrim tamamlanmadan ve sosyalist devlet kurulmadan önce din konusundaki düşüncelerini kaleme almıştır.  Lenin’e göre din adamı, devlet adamı ve eğitimci olmamalıydı. Marksistler aristokrasinin başta bölücü ve gerici unsurlarına karşı politik hedefler doğrultusunda ve kitlesel ideolojik mücadele çerçevesinde tavır almışlardır. 

Simgesel antropolojinin kurusu sayılan Victor Turner, her toplumsal düzenin sürekli bozulmalarla ve yeniden bütünleşmelerle kendisini varettiğini belirtmektedir.  Toplumsal yapının ortaya çıkış ve çözülüşünü Komünitas fikriyle açıklayan Turner, Claude Lévi-Strauss’un yapısalcı yaklaşımına karşılık “anti-yapı (liminality communitas)”yı koymuştur. Yani toplumsal düzen hiçbir vakit statik değildir. Başka bir anlamda mevcut yapıdan sonra bir geçiş döneminin yani eşiktelik durumunun varolduğunu ve son aşamada topluluk ve kültürler arasında yeniden bütünleşme olduğunu  kabul etmektedir. Sosyal yapı, kendi içinde gerilim ve karşıtlıklar taşır. Victor Turner, eşiktelik görüşünü öne sürerken Fransız etnolog ve halk bilimci Arnold van Gennep’in 1960’ta yayınlanan “Les Rites de Passage (Geçiş Ritleri)”  adlı kitabındaki yaklaşımı derinleştirmişti. Rus düşünür ve edebiyat teorisyeni Mihail Mihayloviç Bahtin de “Diyalojizm” kavramını ortaya atarak olayların asla sabitlenemeyecek toplumsal bir akış içinde varolduğunu, insanların hayatlarını ancak bu akış içinde başka hayatlara bakarak anlamlandırdığını öne sürmüştür.  

Batının müspetçiliği ile doğunun metafiziğine (idealizmine) karşılık  gerçek materyalist kavrayışı şöyle ifade ediyor Kıvılcımlı: “Gerçek materyalizmin ana düşüncesi; gerçek dünyaya (doğaya ve tarihe) herhangi bir idealistçe kuruntu taşımadan bakmak, gerçek dünyayı olduğu gibi görmektir. Diyalektik materyalizmde bu anlayışın dışında atfedilecek  hiçbir mutlak ve sabit fikir, hiçbir doğma (nas), hiçbir başka gerçek yoktur. Olanı olduğu gibi görmek: “materyalizm bundan başka bir şey göstermez” (Engels). (Diyalektik Materyalizm, Derleniş Yayınları, 5. Baskı, S.29) “Ortaçağ toplumu da çok defa sanıldığı gibi durgun değildir. Zamanla bezirgân ilişkileri ilerledi. Büyük ulusları meydana getiren geniş pazarlar doğdu. Mal alışverişinin, endüstrinin ilerlemesi, burjuva iktisadiyatının gelişmesi, Eski Yunanlıların yahut Mekke Araplarının akıllarından bile geçmeyen olgu ve ilişkileri ortaya attı. Artık sadece eski kitapları kurcalamak sadra şifa (gönül ferahlığı) vermedi.” (S.35)   

Tarımsal ekonomileri ilerleten güç üretimdi. Düşünce dünyasında da bu atılım durmamış, çok tanrıcılıktan tek tanrılı dinlere geçişle çağın anlayışına uygun sürüp gitmişti. Sonra tıpkı tanrısal krallar gibi  bu dinlerin hepsinde yeniden şekil veren kendince yönetme yetkisi tanınan kimseler, topluluklar (tarikat, mezhep vs.) türemiştir. Ayaklanmaların nedenleri de bu toplumsal olayların kökeninde ve tarihsel koşullarda yani çelişki ve çatışmalarda aranmalıdır.  

İslam kültürü de diğer dinlerde olduğu gibi zamanla değişik yorumlara uğradı. Ortodoks anlayış, din veya öğretide inanç, kanun ve geleneklere sıkı bağlılık demekti. Ortodoksluğun tezatı sayılan heteredoksluk ise düşünce ve davranışta ana akımdan, kanonik alandan sapmış olmak, farklı düşünmek anlamına gelir. Kutsal metin ve din kurucusunun gösterdiğinden farklı düşünmek gibi bir mana çıkarılabilecek  heteredoks yaklaşıma göre Arapça doğru gerçek anlamında sahih olduğu varsayılan “yüksek İslam” yorumu, merkezinde medrese ve ulemanın olduğu, kaynağını Kur’an ve Hadis’ten alan, İslam medeniyeti tarihinde birçok devlete resmi ideoloji olmuş bir Ortodoks İslam yorumudur.  

Ortodoks İslam, şehirlerde yaşayan, sistematik kurallara bağlı, İslamın monoteist (tektanrıcı) yanlarını vurgulayan ve yazılı kültüre yaslanan bir yoruş biçimidir. Siyasal olması yani siyasal otorite ile yakın ilişkiye dayanması en göze çarpan özelliğidir. Buna karşılık “halk İslamı” heteredoks ögeleri barındırır, genelde kırsalda yaygınlık gösterir, sözlü kültüre dayanır, çoğulculuğu öne çıkarır, ibadetlerde cinsiyet ayrımı gözetmez, siyasal otoriteye mesafeli ve evliya kültürüne önem verici niteliklere haizdir.    

İsmet Zeki Eyuboğlu, “Ayaklanmalar, toplumların sarsıntılı dönemlerinde ortaya çıkan, toplumun yapısının özelliklerini taşıyan olaylardır.” diyordu. (Şeyh Bedreddin ve Varidat, Der Yayınları. 4. Basım, S. 32)

İnsanla Tanrı’nın bir olduğunu ileri süren Hallac-ı Mansur Enel Hak (Ben Tanrıyım) dediği için Bağdat’ta asılmıştır (922). Anadolu’daki ilk dini ayaklanma Selçuklu yönetimi ve zenginlerine karşı düzeni değiştirmek için Baba İshak  önderliğinde başlatılmış ama başarısız olmuştur (1239). Bütün bu olayların kökeninde de tarih boyunca uzun göç yolları  üstünde yer alan Anadolu’nun kadim halklarının ve kültürlerinin izlerini aramak gerekir. Mevcut düzene karşı ortaya çıkmış Batınilik kolları; Babailik, Mazdakilik, Babekilik, Kalenderilik, Haydarilik vs. birbirine benzer özellikler taşır.  

İsmet Zeki Eyüboğlu, “Beş İslam mezhebi, dört yüzü aşkın tarikat Kur’an’ın, hadis’in yorumlarından doğmuştur. Kur’an yorumlarının değişikliği, çokluğu, tarikatların, mezheplerin sayısızlığı toplum çalkalanmalarının birer yansıması olmaktan öteye geçmez.” demekte. “Mutlu azınlık hangi çağda çıkarı sarsılsa din adına ortaya çıkacak, toplum çalkantısı yaratabilecek  bir şeyh, bir tanrı adamı bulabilir kolayca ancak bu şeyhin de o mutlu azınlık adına çevresindekilere buyruk salabilmesi için onunla eş inanç düzeyinde olması gerekir. Selçuklularda, Osmanlılarda mutlu azınlık Sünni inançlara bağlıydı, bu yüzden Alevi denen karşıt görüşlüleri ezmede kendilerinden olan orduları kolayca kullanabilmişlerdi.” demektedir. (a.g.e., S.158)    

Bedreddin hareketini de toplumdaki üretimden başlayan bir dizi sosyo-ekonomik ilişkilerin neticesi olarak görmektedir: “İlk çağlarda yalnız egemenlik için yapılan savaşların yerini ortaçağda din yolunda, tanrı uğruna yapılanlar almıştır. Toplum çalkalanmalarının başlıca nedeni de din savaşları olmuştu. Oysa din ancak kandırıcı bir nedendir, onu ileri sürerek savaşanların başka çıkarlar sağlamak istedikleri, savaşta yaptıklarından anlaşılmaktadır. Bizans’ı, Anadolu’yu, Kudüs’ü soyan, tapınaklardaki değerli kutsal nesneleri bile çalan Haçlılar bunun en somut örneğidir. İslam dininde pek geçerli olan, savaşçıların ağızlarını sulandıran ganimet, yenilen düşmanın malını, kızını, kadınını ırgalamak, üstelik bunları tanrı adına yapmak arınmış bir din sevgisiyle olmasa gerek. Anadolu ortaçağ boyunca, böyle din yolunda savaşan soyguncuların yarattıkları çalkalanmalardan, sarsıntılardan kurtulamamıştır. Ortaçağda görülen toplum çalkalanmalarının kökeninde din kılığına bürünmüş çıkarcılığın yattığını görmek için bilici olmak gerekli değildir. Din, belli örtüler içinde, çıkarın aracı olmaktan öte geçememiştir.  Toplum, kendi yapısı gereği, değişik inançların ardından koşan kurumların doğmasına, gelişmesine elverişlidir. Özellikle Anadolu insanlarından oluşan inanç kurumlarının tek doğrultuda gitme olanağı yoktu. Anadolu’nun geçirdiği toplum çalkalanmaları onun üzerinde yaşayanların yarattıkları birer olay olmaktan öteye geçemez. Şeyh Bedreddin olayı da bu çalkantılar süreci içinde beliren fışkırmalardan biridir. O olmasa, başka bir benzeri olacaktı, toplum buna elverişliydi, bu kaçınılmaz bir tarih gerçeğidir.” (a.g.e., S. 163-164)  

İlk Haçlı seferlerinin de Müslümanların Hristiyanlara zulüm yaptığına ve Doğu’da büyük hazinelerin bulunduğuna dair  söylentilerle başladığı bilinir. Hristiyanlar İsa’nın doğum yerini Beytüllahim ya da Nasıra kabul ederler, bugünkü İsrail ve Filistin topraklarındaki “Galile (Celile)”yi Meryem, Yusuf ve İsa’nın vatanı sayarlar. İsa’nın doğum yeri gösterilen Nasıra adından yola çıkılarak Hristiyanlık aynı zamanda  “Nasranîlik” olarak da adlandırılmaktadır. 1095’te toplanan Clermont Konsili’nde yaptığı konuşmada Papa II. Urbanus, kilisenin çıkarlarını düşünerek Bizans İmparatoru I. Aleksios Komnenos’un da yardım istemesini öne sürerek, hem birbirleriyle çatışan derebeylerinin arasındaki düşmanlıkları başka tarafa çevirmek, hem de kutsal sayılan toprakların ele geçirilmesini sağlamak istemiştir. Haçlı seferlerine katılanların kiliseye borçlarının silineceği ve günahlarının bağışlanacağı da iddia edilmekteydi. Ne var ki, Kutsal yerlerin yağmalanıp yıkılması bir yana sadece Müslüman ve Yahudilerin değil, katliamdan payını alan Doğu Hristiyanlarının tapınakları da talan edilmiştir. Ortaçağ şövalyeleri ve yoksullarını zengin olmak hayaliyle iki asır sürecek bu seferlere iten ilk hareketin din adamlarının cevaz vermesiyle başladığı açıktır.  

Werner’e göre Bedreddin sınıf düzenini yıkmaya yönelmedi  Ona göre Osmanlı hanedanı ortadan kalkmalıydı. Toprağı fethedenle o topraklarda eskiden beri yaşayanlar birleşmeliydi. Fakat bu Mevlevilerdeki gibi üst kademede bir hoşgörü değil tersine aşağıdan olmalıydı. Böylece Avrupa’nın yeni başlayan sömürge düzeninin önüne güçlü bir Güneydoğu Avrupa Blogu çıkarılmış olacaktı: “Hareket, yalnız İslami tarikatların geleneksel eşitlik ve özgürlük düşünce yapısını yeniden üretmekle kalmıyordu, aynı zamanda esaslı yeni bir düşünceyi de getiriyordu: Dirlik içinde bir toplumun ifadesi olarak dinsel hoşgörü.” (a.g.e., S.110)  

Bedreddin hareketinin Werner’e göre stratejisi “dinlerin uzlaşması teorisiyle yerli halkın ve slav aristokrasisinin desteğini almaktı”. Bedreddin, Hristiyan ve Bulgar sipahilerini de kazanmaya çalışmıştır. Kitabından aktarılan görüşlerde Noviçev, özellikle köylüler söz konusu olduğunda ayaklanmayı antifeodal köylü hareketi olarak tanımlar. Trefinova ise hareketi değerlendirirken biri halkı radikal (Mustafa), diğeri halkı kendi amaçları için kullanan feodal ve ölçülü (Bedreddin) iki kanattan kurulduğunu belirtir. Ancak isyancılara destek anlamında sipahiler ve makam sahiplerinden bir şey gelmemiştir. Bedreddin’in maiyeti daha çok yörük, akıncı ve Hristiyan köylülerdir. Bedreddin bir komplo sonucunda padişahın eline düşer ve 18 Aralık 1416’da asılarak öldürülür.  

İsmet Zeki Eyüboğlu’na göre Şeyh Bedreddin yazdıklarından dolayı değil onun gibi düşünmeyenlerin tanıklıklarına inanılarak suçlanmıştır. Onu yargılayan tarih yan tutan, belli bir inancın etkisinde kalan, eleştirici bilinçten düşüncenin değerini bilmekten yoksundur: “Osmanlı toplumu, daha aydın, daha ileri bir uygarlık aşamasında olsaydı Şeyh Bedreddin, kendini ölüme götüren düşüncelerinden dolayı, bir dinsiz olarak değil, toplum düzenini maddeci bir yaşama anlayışı üzerine oturtmak isteyen devrimci bir kişi diye yargılanırdı.  Oysa böyle olmadı, onun olduğu ileri sürülen düşünceler maddeci bir felsefe akımı ile bağlantılı görülürken, yargılanması, ölüme çarptırılması dinsel inançlarından dolayı oldu.” diyordu. (a.g.e., S. 34) 

Müridi Börklüce Mustafa’nın sınıfsal yapının parçalanması ve toplumsal eşitlik gibi radikal ereklerinin yanında Bedreddin, Katolik Hristiyanlığa karşı Ortodoks ve Slavların bir İslam ve Hristiyanlık imparatorluğunda ekonomik ve düşünsel olarak birleştirilmesini hedefliyordu.    Buna göre Bedreddin ıslahatçı (reformcu) idi. Mevcut düzende bazı değişiklikler yapma ve onu yeniden biçimlendirme taraflısı görünüyordu.

Bedreddin dinsel eşitlenmeyi amaçlıyor, yeni dinin, yeni bir devlet idealinin birbirlerini yükseltmesini istiyor; insani ilişki ve sömürünün ortadan kalkmasını tasarlıyordu. Mustafa’da bu sınıfsal mücadele olarak hoşgörü ve hümanizmle yetinmeme şeklinde görülüyordu. Düşünceleri yaşadıkları dönemde başarısızlıkla sonuçlansa da tarihi bir parça ilerletme, Latin dünyasının yanına kendini sağlamlaştıran İslam ve Hristiyan bölge koyma olanağını içinde barındırıyordu. Bununla F.Engels’in kastettiği periyodik   çatışmaların mukadder dolaşımında gedikler açıyorlardı; ayrıca bununla dünyanın ilerlemesine katkıda bulunuyorlardı. (a.g.e., S.112) 

Bedreddin,  Mustafa’dan farklı olarak yalnız basit köylülere ve göçebelere değil, aynı zamanda sipahilere de sesleniyordu. Bedreddin’in ilk başta sancak düzenini ve tımar sistemini değiştirmeyi düşünmediği ortaya çıkar. Osmanlı hâkimiyeti altında bulunan topraklardan büyük bir kısmı doğrudan doğruya padişahın otoritesi altında idi. Fethedilen topraklar sancaklara bölünüyordu. Sancakların birleşmesiyle de eyaletler meydana geliyordu. Sancaklar subaşı gözetiminde vilayetlere ayrılır, buralarda tımar sistemi uygulanırdı. Devletin gelirleri, birtakım görevler karşılığı idarecilere ve sipahilere tahsis edilmekteydi ve padişahın buyruğuna tabi olan sipahiler kamu düzenini sağlamak, yeni fetih savaşlarına da katılmaktan mesuldu.  

Avrupa’da Rönesans (Yeniden Uyanış) hareketinin gelişmesine karşılık Şeyh Bedreddin’in yaşadığı dönemde, İslam ülkelerinde önemli gelişme olmadı. Oysa Ernst Werner’in de belirttiği gibi aynı dönemde Hristiyan Avrupa’da farklı olarak görülen şey, sınıfsal mücadelenin yükselmesiyle beraber hukuki ve ekonomik alanda ortaya çıkan gelişmelerdir. Ütopik güçlü serpintilerin üzerine ufku açıcı çok önemli kolektivist fikirler filizlenmişti. Osmanlı toplumu ise kadim dinlere ve inanç çeşitliliğine rağmen Arap ve İran olmak üzere dil ve din etkisiyle iki “büyük” ulus ve kültürün egemenliği altında sıkışıp kalmıştır. Hâlbuki Anadolu bunlardan önce gelişen sayısız  uygarlığın doğuşuna beşiklik, tanıklık etmişti. 14. ve 15.yy’da Anadolu’da Osmanlı ve Selçuklularda saray yönetimi ve çevresinde Arapça ve Fars  kültürü ile Fars dili egemen olmuş, Türk dili küçümsenmiş, köylü ve avam (halk) dili olarak görülmüş, arka plana itilmiştir. Türkçe konuşan yoksul, eğitim alamamış, topraksız göçebe ve yarı göçebe kesimler, aşiret bağlarını koparamamış ve yerleşik düzene geçememiş Türkmenler, Yörükler ve diğer halklar da bu nedenle benzer küçümsemenin ve dışlanmanın konusu olmuşlardır. Taner Timur bu durumu şöyle ifade etmektedir:  

“Geleneksel Osmanlı kaynaklarında Türkler  iki şekilde ele alınmışlardır. Bunlardan birincisi, Kutsal Tarih’i teşkil eden ‘silsilename’nin bir halkası oluşlarıdır. Bu anlamda İslam uygarlığı tarihinde onurlu bir yer işgal etmişler ve İslam’ın kılıcı olarak daima övgü konusu olmuşlardır. Osmanlılar da bu bağlamda Türk kökenli olduklarını hiçbir zaman unutmamışlardır. Bununla beraber Osmanlı toplumu klasik çağın kurumsal istikrarına kavuşurken, Türklük sorunu ikinci bir şekilde daha ortaya çıkıyordu. O da yerleşik bir uygarlığın geri kalmış, göçebelik halini korumuş unsurlar oluşlarıyla ilgiliydi. Burada söz konusu olan elbette ki Türklerin bir kısmıdır; Türkmen ve Yörük aşiretleridir; fakat yönetici zümre hem çeşitli karışımlarla etnik saflığını kaybettiği hem de -daha önemlisi- kendini dini terimlerle tanımladığı için Osmanlılarda ‘Türk’ terimi giderek küçültücü bir anlam kazanmaya başlamıştır. Gerçekten de 16.yüzyıldan itibaren Osmanlı vakayinameleri Türkleri aşağılayıcı sıfatlarla doludur ve ‘kaba Türk’, ‘cahil Türk’, ‘idraksiz Türk’ vb. gibi nitelemeler Osmanlı kroniklerinde bol bol rastlanan ifadelerdir. Ancak tekrarlayalım ki bu sıfatlar göçebe ve yarı göçebe hayat tarzından yerleşik uygarlıklara geçiş sürecinde ortaya çıkmış ve geçişe uyum sağlayamamış unsurlar için kullanılıyordu. Uygarlık gelişiminin ortaya çıkardığı bu horlayıcı davranış daha önceki devletlerde de kendini hissettirmişlerdi. Örneğin Mevlana Celaleddin Rumi ve Nizami’nin eserlerinde görüldüğü gibi, Selçuklu uygarlığında da Türkler köylü ve cahil olarak horlanmaktaydı.” (Osmanlı Kimliği, İmge Kitabevi, 5. Baskı, S. 166-167) 

Şeyh Bedreddin’in sünni din adamlarının hücumuna uğramış görüşleri temel alındığında “Panteizm”i  yani evrenin bütününü tanrı kabul eden bir düşünceyi ileri sürdüğü görülür. Panteistlik (Tüm Tanrıcılık) Tanrı’yı doğayla bütünleştirdiğinden doğa tanrıcılık olarak da adlandırılır. Bedreddin bu görüşlerini “Varidat” adlı kitabında dile getirir.  Arapça Tevhid yani birleme; Tanrı’nın birliği; tanrı-insan-evren üçlüsünün birliğidir. Vâridât’ta geçen tevhid sözcüğünden anladığı da bu üçlünün sağladığı birliktir.  

Ernst Werner’e göre Türkiye tarihinin en önemli olayı olarak  nitelendirilen Bedreddin ve yoldaşlarının isyanı başarılı olsaydı Avrupa’ya karşı güçlü bir blok ortaya çıkarılmış, Türkler ve Slavlar: Balkan halklarının yaşamış olduğu acılar da yaşanmamış olacaktı. Werner, “Türkiye halkının tarihi yeniden yazılmalıdır. Bu Türkiye Marksistlerinin bir görevi olarak durmaktadır.” diyor. Varılmak istenen yol, İslam ve Arap kültürü ile Fars Kültürü etkisinde eski uygarlıkların ve Türklerin inançlarından da beslenen,  Anadolu ve çevresinde etkisini sürdüren birtakım düşünceler ve  inançlar (mehdilik) gereği olarak insanlık var  olduğu müddetçe, daha doğru ve daha yetkin olana dönük bir arayış sonucudur. 

Günümüzde de Bedreddin, kimilerine göre dini kendi inançlarına göre yorumlayan, her türlü düşünce ve inanca saygı gösterilmesini isteyen sufi bir isyancı, kimilerine göre ortak mülkiyet ve eşitliği savunan devrimci, kimilerine göre de az olanın yanında onu yücelterek ve kendi de yücelterek  gönüllerde “şah” makamına oturmuş bir bilge olarak tanımlanmaktadır. Egemen ve sömürücü çevrelere karşı yoksul, ezilen halkların yanında, aydın ve kahraman bir kişi olarak taçlandırılmıştır. Şeyh Bedrettin, eserlerinden de çıkarılabileceği gibi yaşadığı dönemin kültürü içinde  geçerli olan ve el üstünde tutulan İslami bilgiler (Fıkıh, Hadis, Kelam, Tefsir vs.) konusunda da çok iyi bir eğitim almış, en üst makamlara kadar ulaşmış bir kişidir. Şeyh Bedreddin’i bu nitelikleriyle değerlendiren Süleyman Zaman düşüncelerinin gelişimi ve tatbik edilmesi konusunda şu görüşü paylaşır:  

“Her insan, özünde yaşadığı zaman ve mekânın bir ürünüdür. Bu anlamda, Şeyh Bedreddin de yaşadığı dönemin sosyo-politik; sosyo-ekonomik ve sosyo- kültürel verilerinden etkilenmiştir ve düşün gıdasını bu verilerden almıştır. O dönem, ortaçağ kültürünün en belirgin değeri olan ‘din kültürü’ tüm topluma egemendi. Anadolu’da, o süreçte, insanlar aç, yoksul, perişan ve gelecekle ilgili güvensizlik yaşamaktadır. Oysa hiçbir inanç, bu dirimsel gerçekliği duayla, ibadetle gideremez. İşte sorun da tam burada çıkmaktadır. Söz konusu bu toplumsal yapı içinde, ‘Ortodoks İnancın’ egemen yanlısı bir inanç olarak ortaya çıkması nedeniyle, ezilen ve baskı gören halkın da karşıt bir inanç geliştirmesi diyalektiğin bir sonucudur. Bu koşullarda, toplumun dinamik güçlerinin karşı tezleriyle, muhalif bir inanç da beden bulmuş ve böylece Heterodoksi gelişmiştir.  Yaşamın pratiğine uygun gelişen ve günün maddi dayatmalarına, dirimsel koşullarına göre beden bulan bu inanç, dünyasal yaşamı önemseyen, biçime değil, öze önem veren bir anlayışın yansıması olarak Bâtınilik ortaya çıkmıştır. Anadolu’da Bâtınilik, muhaliflerin inancı olmuştur. Bu inanç, kaynağını tasavvuftan almıştır.” (Süleyman Zaman, Şeyh Bedreddin Simavi, Yaşamı, Dünya Görüşü ve Eserleri)

-III-

Gerek feodalite devrinde ve gerekse ticaretin geliştiği manifaktür döneminde Avrupa ekonomisinin özellikle tarıma dayanması, büyük bir işgücü gerektiriyordu. Sömürgeler, bu statü içerisinde birer işgücü deposu ve tarımsal ürüne dayanan ticaretin pazarlarıydı. Bu nedenle, derebeylik döneminde, Avrupa topraklarının gereğince kullanılabilmesi için  insanların bulundukları topraklardan ayrılması yasaktı. Yabancı diyarlardaki topraklarla ilgilenmeleri istenmiyordu. 

kapitalizm-ve-emperyalizm

Demirtaş Ceyhun, Doçent Doktor Yılmaz Altuğ’un “Yabancıların Arazi İktisabı Meselesi”nden alıntılıyor: “Derebeylik esaslarına göre yabancı bir toprakta muayyen bir müddetten fazla kalanlar tabiiyetlerini değiştirmiş farz olunurdu. Devletler, tebaalarının üzerinde hakimiyetlerinin son bulması demek olan böyle bir vaziyeti yaratmamak için vatandaşlarının yurt dışı seyahat ve ikametlerini tahdit etmişlerdi.” 

Yeni sömürgecilik anlayışıyla derebeylik devrindeki yasak kendiliğinden ortadan kalkıyordu. Çünkü gelişen sanayi için yeni hammadde kaynakları bulmak, sömürge ürünleri yetiştirmek ve ticareti denetleyip emniyet altına almak için yabancı diyarlarda toprak sahibi olmak zorunlu hale geliyordu. 

Bu dönemden sonra dünyanın dört köşesine işgücü, sermaye ihracı başlar. Avrupalılarca sömürgelerde toprak yağmalanmaya başlar. Osmanlı da bu olgu dışında kalamaz. Kapitülasyonlar yoluyla Fransız ve İngilizlere geniş imtiyazlar verilir: 1835 ve 1838’de…  

1838’deki İngilizlerle Ticaret Antlaşması kapitalist İngiliz devletinin Osmanlıya attığı ilk çengeldir.  İngiliz ve Fransız  zoruyla başlayan Kırım Savaşı sonrası Paris-Viyana kongrelerinden sonra yine onların teşvikiyle Tanzimat, Hatt-ı Hümâyûn ve reform hareketleri başlar. 1854’te İngilizlerden ilk borç alınır. Azınlıklar ticari/dinsel özgürlükler kazanır.  Kültürel sömürgeleşmenin de yolu açılır. 

Yarı-sömürgeleşmenin ikinci basamağı ise 1858’deki  “Arazi Kanunname-i Hümayun”udur.  Yabancıların baskısıyla çıkartılan bu kanunla devlet topraklarının mülkiyeti şahıslara ve yabancılara aktarılıyor, hem idari düzen hem de merkeziyetçi yapı Asiatic toplumun sosyal ve ekonomik yapısıyla organik bir kaynaşma içinde gelişim ve ekonomik hayatın yapıcı ve yaratıcı gücünü koruyan statüsünü ortadan kaldırıyordu.  

Avrupalıların baskısıyla o zamana kadar İslam hukukuna uygun görülmeyen yabancılara toprak satışına da 1867’deki kanunla izin verilmiştir. Böylece Asiatic yapıdan yabancı uydusu kapitalist düzene dönüşümün temeli atılmıştır. 

Osmanlı Devleti’nin sömürge düzenine hazırlanmasının basamakları, 1838 Ticaret Antlaşması, 1839 Tanzimat Fermanı, 1856 Islahat Fermanı, 1858 Arazi Kanunu, 1867 Yabancılara toprak mülkiyeti hakkının sağlanması (Sefer Kanunu) ve 1883 Duyunu Umumiye İdaresi’nin kurulmasıdır. Bu ekonomik sömürünün son halkasıdır.  

1867’deki kanunun çıkmasıyla ilk yağmacı devletler de Fransız ve İngilizler (1868) olmuştur. 1874’te bu yağmaya ABD de katılmıştır. Birkaç aydın dışında da bu duruma sesini çıkartan da olmamıştır: Ziya Paşa, Namık Kemal, Ali Suavi vs. Ziya Paşa’nın 16 Kasım 1868 tarihli Hürriyet gazetesindeki yazısına da yer vermiştir, Demirtaş Ceyhun (S. 81/83: “Ziya Paşa Feryat Ediyor”:

“1856’da Avrupa’nın ihtiyaç duyduğu tarımsal hammaddenin sağlanması için İngilizler verimli Ege topraklarına ilk demiryolu hattını döşedi.” (S.35)

1894’te kısa hatlarla Fransızlar İzmir limanına bağlıyor, ardından Bağdat demiryolu hattının imtiyazını da İkinci Abdülhamit Almanlara veriyordu. Almanlar bira, İngilizler pamuklu dokuma sanayi için hammadde peşindeydi. Yabancı sermaye 40 yıl süreyle tütün tarımının da imtiyazını almıştır. İngilizler kömür ocaklarına da el koymuştu. Sonuçta siyasi egemenlik de emperyalistlere geçti. Sevr ve İstanbul’un işgali ardından Osmanlı Devleti’nin bölüşülmesi ve Cumhuriyetin kuruluşuna sömürgeleşmeyle başlanıyordu. 

Seyyit Nezir, Demirtaş Ceyhun’un “Türk Edebiyatındaki Anadolu”, “Ah Şu Biz Karabıyıklı Türkler” ve “Ah Şu Biz Göçebeler” adlı kitaplarda Anadolu Türklerinin göçebelikten yerleşik yaşamına geçemediğini, köylüleşmeyi bile başaramadığını birçok örnekle ifade ettiğini belirtmektedir (S.92). Türk Edebiyatındaki Anadolu adlı kırsal kesim romanları işleyen kitabında Demirtaş Ceyhun ekonomik ve sosyal kalkınma için ilk şart olarak kamulaştırmayı, sanayileşmeye yönelmek için önünde engel gördüğü toprak ticaretinin ortadan kaldırılmasını savunur (S.93). 

Din devlet ilişkilerine gelince… Din salt moral/metafizik bir olgu olarak ele alınamaz, bilimsel olarak.  Din insanı bütün edimlerine varıncaya kadar kuşatmakta, bilincine egemen olmakta. Bu nedenle dinin toplumun kendine özgü tarihsel gerçekliği ile eleştiriye tabi tutulmasını savunur. 

Devlet dini-halk dini ayrımına vurgu yapan Ceyhun, despotizm ve devlet gücünün kullanılmasında dinin yardımcı (afyon) olarak kullanılmasından dolayı dinsel açıdan halk ve devlet arasında bölünme ortaya çıktığını belirtir. Bunun ortadan kalkması için de din eleştirisinin; bilimsel çözümlemenin yapılması gerektiğini savunur.  

Sosyal ve  ekonomik açıdan mutluluğa erişemeyen halk (manevi kurtuluş özlemiyle) dine sarılmış, din, devlet erkinin denetiminden çıkmıştır. Kurtuluş savaşına bile yabancılaşan halk dini tabulaşmış, halk dini bölünmüştür (tarikatlara). 

Hristiyanlığın toplumsal ilkeleri de (kendisini gerekli kılan, toplumsal bozukluk dönemlerinde çıkmasına rağmen) insanlara alçalmayı, boyun eğmeyi öğütlüyor, diktatörler için elverişli olan bu özelliği dinin kitlesel etkisinin önemini bilen krallar tarafından da görülüyor. Hristiyanlık  devletin gücüne eklenerek  resmi dinine dönüşüyordu. (Bab-6, Luka İncil’i) (S.103) 

Halk dini, Hristiyanlığın yozlaşarak despot yönetimin çıkarına kullanışlı hale gelmesi ve dünya iktidarı için vasi hale gelmekten kurtarılması için keşişlik teşkilatının doğmasına yol açıyordu: Cluny (Kluni) reformu devlet ve halk dini ayrımının da başlangıcıdır. 

Halk kültürünün, sosyal-ekonomik gelişmelerin temelinde din eleştiri ve halk ayaklanmaları (hareketleri) yatar ki köle-efendi mücadeleleri sonucunda dinin baskı aracı olarak da kullanılmasına karşı halk dini arayışlarının bir sonucu olarak gelişmiştir; dinin siyasallaştırılmasına tepki olarak… 

Kur’an, hadis ve fıkıh’ta yer almadığı halde mesianik (mesihlik)  fikirleri (mehdilik) Hristiyanlarla 11.yy’da Batınilik yoluyla Müslümanlığa da girdi. Devlet dinini temsil eden siyasi erk Batınileri baskı altına almasına rağmen halk diniyle ilgili gelişmeleri etkileyememiştir (S.118). “Bu mehdilik inancı, Hristiyanlıktaki  mesihlikle hemen hemen aynı idi.  Mehdi de mesih gibi kötü yola sapmış, günahkâr olmuş yeryüzü insanlığını esenliğe kavuşturmak ve temizlemek için gökten inecek, kâfirlere, kötülere karşı cihat açacaktı (S.113). 

11.yy’da Muhammed-Halifeler tarafından kurulmuş Asiatic devlet sosyal fonksiyonlarını başaramaz duruma gelmiş, daha sonraki hilafet karşısında Batınilik hareketleri güçlenmiştir. 

Mehdi inancı ve halk dini hareketi devlet gücünün zayıfladığı 12.yy’da Selçukluların Anadolu’ya girmelerinden sonra devlet gücüne karşı gizli direniş hareketi olarak gelişti.  “Yani göçebelikten kurtulur kurtulmaz, bir bölgeye yerleşir yerleşmez, hemen kendisine yeni bir kurtarıcı arıyordu.” (S.119). Anadolu Selçuklu Devleti etnik yapıda kavimlerden oluştuğundan din ayrımına yol açmamak için yarı teokratik devlet düzeni kurdu. 

1699 Karlofça Anlaşması’yla  gerileyen Osmanlı İmparatorluğu’nda halk dini hareketleri yeniden şiddetlendi. 18.yy’da Vahabilik devlet dinine karşı kuruldu.  

Misyonerlik faaliyetleri ise 1867’deki Safer kanunu ile (yabancılara toprak  mülkiyet hakkı)   tanınmasından sonra hız kazandı: Alman, İngiliz, Amerikalı, İtalyan, Fransız, Avusturyalı vs. sömürgeleştirmek için Anadolu’da yabancı okullar açmaya başladılar. 19.yy’ın ikinci yarısında toplumun üst tabakalarında kültürel yabancılaşma başladı.   

Devlet dini-halk dini ayrımına yol açan tepkileri iki bölümde toplar Demirtaş Ceyhun: Antik toplumda feodalite, kapitalistin despotizmine karşı Asiatik toplumda yozlaşan üstün kabile despotizmine karşı tepki.  

Sömürgeleşmiş ülkelerde yabancı emperyalist devlet dinlerine ve onların işbirlikçisi  kendi devlet dinlerine karşı. Bağımsızlık, kurtuluş, halkçı devlet özlemi taşıyan tepkiler (Modern çağdaki tepkiler). 

Buna karşı Seyyit Nezir dipnotlarda Demirtaş Ceyhun’un halk dinine devrimci bir işlev yükleme çabasını, bu konuda kuramsal çerçeve oluşturma girişimini, dine dair olguları gözden kaçırması ve yanlış çıkarsamalara da yol açabilecek bir konu olduğunu vurguluyor.  

Direnişleri halk dini olgunlaştırsa da Ceyhun’a göre halkçı kültürün kurulmaması yüzünden iç ve dış etkiler nedeniyle halk dini yobazlık/gericilik şekline dönüşmüştür. Örneğin Nurculuk Hristiyanlık yerine  devlete yönelmiş, yabancı sermaye ile desteklenmiştir (S.147).  

986 adet Amerikan Barış Gönüllüsünün gayesi de modern misyonerliktir, halk dinini yozlaştırmaktır.  Amaç yerli kültürü tarihinden kopartmaktır.  

Birilerine karşıt gibi görünse de gerçek İslamiyetin karşısında ideolojik (siyasal) İslamiyet belirleme sorununu, örnek metinlerle bir yanılsama olarak gören Seyyit Nezir örneğin 31 Mart  karşı devriminde Osmanlının toplumsal dinamiğinde varolan din hareketlerini emperyalistlerin gerici amaçlarla kendi çıkarları için kullanmayı başardığını gösteren tipik bir  olay olarak gösterir. Halk katındaki geleneklerle, Kur’an düzenindeki katı/resmi teolojik yorumlar arasında, aynı dili konuşan insanlar arasında fark yoktur ve bu nedenle ne emperyalizm ne de küreselleşmeye karşı halk cephesi çıkarmayacağı besbellidir (S.149). 

Demirtaş Ceyhun kitabının son sözünde dini törenleri halk düşüncesinin sonucundan çok dinin sembolleşmesinin sonucu olarak görür, halkın dikkatini gerçek dünyadan uzaklaştırmayı amaçlayan bir fetişizm olarak tanımlar. 

Halk dinine devlet düzeninin yeniden kurulmasında ve toplumun gelişmesinde büyük rol yükler. Emperyalist Hristiyanlıkla işbirliği yapan Osmanlı’ya karşı kurtuluş savaşında dinsel hareketin başarısını yüceltir. 

Laisizmi Batının kültür emperyalizminin sonucu olarak görüp başarısının sürmemesinde tek engel görür. Zira kapitalist düzende laisizmi bilimsel olarak olanaksız görür.  

Seyyit Nezir ise bu yargıya katılmayarak sonunda yüzde 98’inin Müslüman olduğunun altını çizerek İslamcı ideolojinin gelip dayanacağı noktanın İran İslam Devrimi gibi bir sonuç olduğunu vurgular.

Dinin yozlaşmasının nedeni dini denetim altına almak istemesidir (kapitalizm ya da feodalitenin).

Sosyalizmi laisizmin uyuşabileceği en ileri aşamadaki sosyal devlet düzeni olarak görüp bunu elde etmek için toplumsal dinamizmin özü saydığı halk dinini değerlendirmekle  mümkün olacağını ifade eder. Toplumsal iç dinamizmin faşizme kaymak yerine bilinçlendirilerek ilerici, sosyalist, halkçı düzenci hareketlere yol açacağını aydınların yadsımamasını salık verir.

Tamer Uysal

dosteli16@hotmail.com

Kingdom of Heaven (2005, Ridley Scott)

Ülkemizde eleştiri, olumsuz anlamda kullanılan kavramların başında gelmektedir. Ortada bir eser varsa ve o eser kendini tanıtmak, anlatmak ve insanlara ulaşmak istiyorsa orada eleştiri de olacaktır, olması gereklidir ancak ülkemizde bir eser ortaya koyan insanlar eleştiri sözünü duyar duymaz irkilmekte, eleştiriyi en başından reddetmekte ve nihai olarak da ‘’iyisini biliyorsan gel de sen yap’’ ucuzluğuna başvurmaktadırlar. Eleştirinin esamisinin bile okunmadığı sinema alanında, medyada düzenli olarak sinema ‘’eleştirisi’’ yapan birçok yazarın suya sabuna dokunmayan yazılarının bile benzer akıbetlere uğraması, üzerinde durulması gereken bir tahammülsüzlük durumudur.

İnsanın yeryüzündeki mücadelesinde, insanileşmenin, onurun ve adaletin değil zamanın boşa harcanması, kitlelerin uyuşturulması, kötünün övülmesi, kadınların cinsel nesne olarak kullanılması, seri üretim ürünlerle düşüncenin geriletilmesi ve kitleler arasında yanlış bilincin yayılması başta olmak üzere sömürünün, hırsızlığın ve korkunun yanında yer alan ülkemiz sinemasının faydasından çok zarar verdiğini söylemek mümkündür. Yedi bin civarında filme sahip olan sinemamızda ‘’nitelikli’’ diyebileceğimiz film sayısının yüzde beşi geçmeyeceğini düşünüyorum. Çekilen her yüz filmden doksan beşinin faydadan çok zarar getirdiği bir ‘’endüstrinin’’ kimin yanında durduğunu, kimin sözcülüğünü ve kimin çıkarlarının bekçiliğini yaptığını anlamak için fazla düşünmeye gerek yoktur. Günümüz itibariyle ülkemizde en çok izlenen beş filme baktığımızda aralarında sömürüye, yabancılaşmaya, haksızlığa karşı çıkan, insanın onurlu mücadelesini ele alan hiçbir film olmaması ve bu filmleri sinema salonlarında izleyenlerin ezici çoğunluğunun üniversite öğrencisi veya üniversite eğitimi almış kişilerden oluşması düşündürücü ve üzücü değil midir?

Sinema eleştirmeninin sorumluluğu, yönetmene, oyuncuya, yapımcıya, özel gösterim veya ücretsiz bilet sağlayana, tanıtım maksatlı ürünler temin edene, cömert ikramlar, konaklama ve yeme içme ücretini karşılayana değil halka yani seyirciye olmalıdır. Nitelikli eleştirmenlerin bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az olduğu ülkemizdeki sinemanın ve sinema eleştirisinin durumunu anlamak adına yorumsuz olarak aktardığım aşağıdaki satırların okunması yeterli olacaktır, düşüncesindeyim:

‘’Kelebeğin Rüyası filminin basın gösterimi için gösterişli bir AVM sinemasındayız. Gösterim saati 10.00 olarak açıklanmasına rağmen aradan yarım saat geçtiği halde tık yok, herkes sabahın köründe kalkıp gelmiş bekliyor. Filmi izleyecek, dönüp yazısını yazacak… O esnada salon sorumlusu dedikleri yüksek tahsilli olduğu belli genç adam bir açıklama yapıyor “salondaki koltukları siz rahat edin diye yepyeni koltuklarla değiştirdik, o yüzden bekletiyoruz.” Basın gösterimlerinin en görmüş geçirmişi Atilla Dorsay itiraz ediyor, “yalan söylüyorsunuz, hatırlı birileri yetişsin diye bekletiyorsunuz bizi!”

Normalde karşınızdaki Atilla Dorsay gibi mesleğin aksakalıysa ezilir büzülür açıklama yaparsınız ama genç adam birden parlıyor “hadi oradan, ne yalanı, kapa çeneni, zaten hep sen gider yapıyorsun!” Atilla Dorsay’ın gider yapması? Bir an kendime yabancılaşıyorum, sonra salona giriyoruz ve eski pis koltuklarda filmi izlemeye başlıyoruz. Atilla Bey doğrusunu söylemiş, hem yalancı hem de terbiyesiz olan o gençmiş meğer!’’ (Murat Tolga Şen, Atilla Dorsay’a Saldırmak)

Nuri Bilge Ceylan’ın Kış Uykusu isimli filmiyle Cannes’da Altın Palmiye ödülünü almış olması sinemamızın yüzüncü yılında gurur duymamıza neden olmuşsa da başarıyı getiren bireysel çabalar olmuştur. Yılmaz Güney 1982’de Altın Palmiye ödülünü nasıl sadece kendisinin ve ekibinin gayretleriyle almışsa Nuri Bilge Ceylan da benzer şekilde ödüle ulaşmıştır. Türk sineması diyebileceğimiz çizgisi, tutarlılığı, bakış açısı olan bir sinema yoktur ancak olmayan Türk sinemasının nasıl olduğunu anlamakta zorlansam da yönetmenleri, oyuncuları, akademisyenleri vardır ancak eleştirmenleri yoktur. Konuyu fazla uzatmadan ciddi eleştirilerinin medya üzerinden değil de bloglar vasıtasıyla yapıldığını söyleyerek film hakkında devam edebilirim.

1096 yılında başlayan ilk haçlı seferi Kudüs’te bir Latin Krallığı kurulmasıyla sonuçlanmışsa da yaşanan büyük şokun etkisinden kurtularak tek bir komuta altında toplanmaya başlayan İslam ordularının başına geçen Selahaddin Eyyübi’nin, Kudüs’ü ‘’kılıçla alacağına’’ dair ettiği yeminin etkileri Avrupa’nın derinliklerine kadar ulaşmıştır. Kingdom of Heaven’in (2005, Cennetin Krallığı) anlattığı zaman diliminin başlangıcı Kudüs Latin Krallığını desteklemek maksadıyla yeni bir haçlı seferi düzenlenmesi için çağrı yapıldığı 1184’li yıllara denk düşmektedir.

Bir kasabada demircilik yapmakta olan Balian’ın karısı intihar etmiş, canına kıyanların büyük günah işledikleri için cehenneme gideceğini söyleyen Kilise’nin köydeki uygulayıcısı papaz olan abisi tarafından kafası kesilmiş ve bedeninden ayrı gömülmüştür. Bir şövalye, çaresizlik içindeki Balian’ı o günlerde ziyaret eder ve kendisiyle Kudüs’e gelmesini ister. Balian, babası olduğunu öğrendiği Şövalye’nin teklifini reddeder. Bu durum klasik anlatıda gündelik yaşamın bilindik ortamından ayrılarak bir maceraya atılacak cesareti bulamayan kahramanın ‘’çağrıyı’’ reddetmesine uygun düşer. Böyle durumlarda kahramanın önünde iki yol vardır. Ya macera çağrısı kahraman tarafından kabul edilene kadar sürekli olarak tekrarlanacak ve kahraman çağrıyı kabul ederek nihayetinde maceraya atılacaktır ya da kaçırdığı fırsat için bir ömür pişmanlıklar içinde yaşayacaktır. Karısının günahkâr bedeninin cehennemde yanacağını söyleyen kardeşini öldüren ve artık içinde yaşayamayacağı evini ateşe veren ve son çare olarak İsa’nın Mezarı’na ulaşarak karısı ve kendisinin bağışlanması için dua etmek isteyen Balian, babasının teklifini kabul etmekten başka çıkar yol bulamaz ve onlara katılır. Abisinin kışkırtıcı tavırları ve karısının büyük günah işlediğini düşünmesi macera çağrısına yanıtlaması için zorlayıcı etki yapan dış unsurlar olmuştur.

‘’Kahraman, öykünün ana karakteridir; hayatını yolculuğa adar, kendi gündelik dünyasından ayrılır; bilinmeyen, tekinsiz, tehlikeli bir evrene geçer ve öykünün sonunda değişmiş olarak geri döner. Hikâyedeki kişinin gerçek bir kahraman olabilmesi için öncelikle serüvene çağrıya olumlu yanıt vermesi, meydan okumayı kabullenerek arayışa çıkması gerekir. İster aşkı bulmak, ödül elde etmek, hataları düzeltmek gibi kendi kişisel amaçları için harekete geçsin, isterse özgürlük ve adalet getirmek, insanların yaşamlarını kurtarmak, dünyayı tehlikelerden uzaklaştırmak gibi toplumsal yararlar uğruna yola çıksın, kahraman en sonunda başkaları için hayatını feda etmeyi öğrenmelidir.’’ (Ömer Tecimer, Sinema Modern Mitoloji)

Çok sevdiği ve hâlâ kalbinde yaşattığı karısının cehenneme gitmiş olabileceği düşüncesine katlanamayan ve inancını yitirmek üzere olan Balian’ın maceraya atılarak babası tarafından şövalye ilan edilmesi demirci Balian’ın inisiyasyonu ve içsel yolculuğu olarak yorumlanmalıdır. Film boyunca Balian çetin sınavlardan geçerek kendini tanıyacak, aydınlanacak ve Tanrı’nın Krallığı’nın yeryüzünde değil vicdanlarda kurulması gerektiğini anlayarak Kudüs’ten bambaşka bir insan olarak geri dönecektir. Balian’ın ‘’demirci’’ olması boşuna değildir. ‘’Demirci’’ kralın kutsal silahını döven kişi olmakla birlikte savaşçıdır, şamandır, büyücüdür, yol göstericidir ve hem kutsal hem de şeytani güçleri olduğuna inanılır.

‘’Demirci ‘’ateşin efendisi’’dir. Maddeyi bir halden diğerine ateş aracılığıyla geçirir. Üstelik demirci, mucizevî denecek kadar kısa bir sürede maden filizlerinin ‘’büyümesini’’ hızlandırır, onları ‘’olgunlaştırır’’. Demir, daha hızlı yapmanın olduğu kadar, doğada var olandan farklı bir şey yapmanın da bir yolu olarak ortaya çıkar. İnsan, doğayı değiştirme sorumluluğunu üstlenerek zamanın yerini almıştır, eon’ların yeraltının derinliklerinde ‘’olgunlaşmak’’ için ihtiyaç duyduklarını zanaatkâr birkaç haftada verebileceği kanısındadır çünkü yeraltı rahminin yerini fırın almıştır.’’ (M.Eliada, Demirciler ve Simyacılar)

Balian’ın son sınavı içinde bulunduğu geminin batması ve bu felaketten sağ olarak kurtulmasıdır. Böylece demirci Balian’ın ölümü ve şövalye Balian’ın doğumu simgelenerek kutsal topraklara sıradan bir günahkâr olarak ayak basması önlenmiş olur. ‘’Sudan doğuş’’ hem vaftizi hem de ikinci doğumu ifade ettiğinden ‘’Tanrı’nın Krallığı’’ yolundaki Balian, Hıristiyan öğretiye uygun olarak yeniden biçimlendirilmiş oluyor.

‘’İsa ona şu karşılığı verdi. ‘’Sana doğrusunu söyleyeceğim, bir kimse yeniden doğmadıkça Tanrı’nın Krallığı’na giremez. Nikodim, ‘’Yaşlanmış olan bir adam nasıl doğabilir? Annesinin rahmine ikinci kez girip doğabilir mi? diye sordu. İsa ona şöyle cevap verdi. “Sana doğrusunu söyleyeyim, bir kimse sudan ve Ruh’tan doğmadıkça Tanrı’nın Krallığı’na giremez.” (Yuhanna, 3:3-5)

Günahkârların, zina yapanların, cinsel sapıkların, eşcinsellerin, hırsızların, ayyaşların ve ahlaki çöküntü içinde olanlarınTanrı’nın Krallığı’na mirasçı olamayacakları ancak ‘’aklananlar’’ ve Tanrı’ya yaraşır bir yaşam sürenlerin bunu başarabileceğine olan inanç kitlelerin ‘’bağışlanmak’’ için akın akın Kudüs’e gitmek istemelerine yol açmıştır. Bunlardan biri olan Balian’ın da Kudüs yolculuğuna çıkmasının ardında yatan en önemli etken karısı için şefaat ve bağışlanma umudu değil midir?

Batı’da Hıristiyanlığın resmi olarak kabul edilmesinden ve özellikle kral Charlemagne ile halife Harun Reşid arasında ilişki kurulmasından itibaren bağışlanmak için İsa’nın Mezarı’nı ziyaret etmek isteyenler için hacı kervanları düzenlenmeye başlanmıştır. Hayli kalabalık olan bu kafileler bin bir türlü zorlukla yol alır, hastalıklar, baskınlar, doğal afetler ve kavgalar üzerlerinden eksik olmaz ve daha Kudüs’e varmadan darmadağın olurlardı. Yalnızca küçük bir azınlık bu çetin yolculuğu başararak amacına ulaşabildiğinden, İsa’nın Mezarı’nı ziyaret etmek isteyen ama yaşanan zorluklar nedeniyle bunu yerine getiremeyenler, hac yolunun güvenliğinin sağlanması konusunda Kilise’yi sorumlu tutmaya ve baskı yapmaya başlamışlardı.

Kendi egemenliğinde bulunmayan yolun güvenliğini sağlayamayan Kilise baskılar karşısında İsa’nın Mezarı’nın yalnızca ağır bir günah veya suç işleyenlerin ziyaret etmesi gerektiğini ilan etmekten ve daha hafif günahlar için ‘’yerel’’ hac mekânları tavsiye etmekten başka çıkar yol bulamadı. Böylece bir taşla iki kuş vuruluyor, bir yandan kervanlar devam ederken diğer yandan günahkâr ve suçluların ülke dışına çıkması sağlanmış oluyordu ki, bu yolculuktan geri dönenlerin ne kadar az olduğu bilinen tarihi bir gerçekliktir.

Ne kadar çile çekilirse, o kadar çok günahın affedileceği düşünüldüğü için hac yolunda yaşanan zorluklar coşkuyu artırıyor, gerçek inananlarla suçlu güruhu aynı kafilede birleşip büyük bir kütle meydana getiriyorlardı. Çoğunlukla Avrupa dışına sürülmek istenen binlerce azılı suçludan oluşan ve cehennem ateşinden kurtulabilecekleri umuduyla hareket eden birer eşkıya çetesinden başka bir şey olmayan bu aşağılık ve sefil güruh, geçtiği ülkelerin huzur ve düzeni için büyük bir tehlike oluşturuyordu.

Türklerin Anadolu’ya ve dolayısıyla hac yolunun geçtiği yerlere egemen olmasıyla bu kervanlara gösterilen müsamaha sona erdi. Kargaşa çıkaranlar, suç işleyenler ve halkın huzurunu bozanlar cezalandırılmaya, İsa’nın Mezarı’nı ziyaret edip işi bitenlerin Kudüs’te kalmasını engelleyici tedbirler alınmaya başlandı. Türklerin uygulamaları hacıların işine gelmemeye başlayınca, Türklerden kötü muamele gördüğünü söyleyen ve uğurda Roma’ya kadar giderek Papa’nın ayaklarına kapanan keşiş Pierre isimli birisinin önderliğinde İsa’nın Mezarı’nın günahkârlardan temizlenmesi gerektiği dile getirilmeye başlanmıştı.

Keşiş Pierre’in konuşması geniş kitleler üzerinde müthiş bir etki yaratıyor, insanlar onun kutsal bir görev için seçildiğine inanıyorlardı. Onu kabul eden ve tanrı tarafından verilen bu kutsal görevin gerçekleştirilebilmesi için istediği yerde dolaşarak halka gerekli telkinlerde bulunmasına izin veren Papa, kalabalık büyüdükçe bundan menfaat sağlayabilmek hevesindeydi. Bizans İmparatoru’na yardım göndererek Doğu ve Batı Kiliselerini kendi egemenliğinde yeniden bir araya getirmek isteyen Papa aristokratlarla işbirliği yaparak huzuru bozan suçlu güruhu savaşa sokmak suretiyle hem onların kökünü kazımayı ve düşman ordusuna büyük zarar verdirmeyi hesaplıyor hem de İsa’nın Mezarı düşman elinden kurtulursa siyasi ve dini kudretini artıracağına inanıyordu.

‘’Bir kâfiri öldürmeyi cinayet değil, cennete giden yolun açılması’’ olarak ilan eden Papa İkinci Urbanus’ın haçlı seferi çağrısına Avrupa’daki bir tek hükümdarın bile katılmaması ve düzenli birliklere komuta edenlerin büyük bir çoğunluğunun dini bir görevi yerine getirmekten çok egemenlik kurabilecekleri topraklar bulup ele geçirmek için yola çıkan açgözlülerden oluştuğu bilinen bir gerçektir. Böylece ülkesinde bir evi bile olmayan bu insanlar, kutsal topraklarda bir şehrin sahibi olabilecek ve içine doğdukları sefaletten kurtularak hep olmak istedikleri gibi olacaktır.

‘’Kitlesel bir deliliğe yakalanmış halkın o sıralarda gösterdiği coşku ve heyecanın tarifi mümkün değildir. Bunların zekâca en geri kalanları ancak bu suretle Cennet’e gideceklerine inanırken, bir kısmı da gidecekleri o bilinmez memleketlerde kolayca zengin olup döneceklerine, bazıları da kendilerini istismar eden feodal efendilerinin gaddarlığından ancak bu suretle kurtulabileceklerine inanmakta idiler. Haksızlığa uğramış, toplumdan dışlanmış, bir zamanlar sahip oldukları zenginlikleri yitirmiş ve de zarara uğramış büyük kitle, Hıristiyanlığın iyiliği uğruna giriştikleri böylesine kutsal bir amaç nedeniyle tüm umut ve beklentilerinin gerçekleşmesini tamamen doğal bir hak olarak görüyor; bu durum da, tanrısal görevlerine duydukları sadakati bir kat daha artırıyordu.’’ (H.A.Nomiku, Haçlı Seferleri)

Avrupa’nın, dünyanın her yanına yayılarak karşısına çıkan her şeyi büyük bir açgözlülükle ele geçirme, ele geçiremediğini de yok etme düşüncesinin altında yatan en büyük etken kaybedecek hiçbir şeylerinin olmamasıdır. Kendi ülkelerinde bir avuç feodalin ve din adamının boyunduruğunda ‘’yaşayan’’ büyük çoğunluk, Doğu’da, Amerika kıtasında, Afrika’da ve Asya’da gördükleri düzen, saygı ve zenginlik karşısında kapıldıkları aşağılık duygusundan ancak karşılarına çıkan her şeyi yok etmekle kurtulabilmişlerdir. Meksika’nın fethi sırasında Cortes’in yardımcısı Castillo ‘’buradaki zenginlikler için geldik’’ derken Katolik din adamı Motolinia yerli halkın ‘’sinekler gibi’’ ölmesinin Hıristiyanlığın üstünlüğü olduğu iddiası karşısında ‘’Böylesine bir felaketin nedeni sorulacak olursa, bunun açgözlülük olduğunu, kasaya birkaç altın külçesi daha atma hırsı olduğunu söylerim’’ demekten kendini alamamıştır. Bu konudaki literatür hayli zengindir ve merak edenler Marc Ferro’nun Sömürgecilik Tarihi, Alaeddin Şenel’in Irk ve Irkçılık Düşüncesi, Cemal Bali Akal’ın Modern Düşüncenin Doğuşu ve Eduardo Galeano’nun Latin Amerika’nın Kesik Damarları isimli kitaplarına göz atabilirler. 1880 yılında senatör Henry Dawes, Çeroki kabilesi hakkında şöyle diyebiliyordu:

‘’Bu milletin içinde kendi evi olmayan kişi yoktu. Bütün kabile, bir tek dolara bile sahip değil; ama yine de aralarında hiç yoksul bulunmuyordu. Kabile, kendi okul ve hastanelerini kendisi inşa ediyordu. Ama sistemin kusuru da gözler önündeydi. Varabilecekleri yere kadar ulaşmışlardı; çünkü üzerinde yaşadıkları topraklar hepsinin ortak malıydı. Kendi evini komşununkinden daha iyi ve güzel yapamıyorsan, ortada girişim ve atılım yok demektir. Böyle bir yaşam düzeninde uygarlığın temel dürtüsü olan bencillik ögesini bulamazsınız.’’

Uygarlığın temel dürtüsünü bencilliğe ve tüketime indirgeyen ‘’tek dişi kalmış’’ ve Engelhardt’ın deyimiyle ‘’Hıristiyan toplumların kurduğu’’ uygarlık hakkında Doğulu bir sesin ne dediğine kulak verelim:

‘’Her yıl altı milyon çocuk kötü beslenme nedeniyle henüz beş yaşına basamadan can veriyor. Hırsızlık, gasp, soygun, ırza geçme, daha birçok suç türü ve ahlaksızlık aldı başını gidiyor. Uyuşturucu tüccarları ilköğretim çağını yaşayan çocuklar arasından kendine körpe müşteriler arayışına girişti. Peki, medeniyetler ne yapıyor? Medeniyetler askeri harcamalar için her saat başı yüz milyon doları tanka, topa, tüfeğe ve mermiye harcıyor. Eğer medeniyet dedikleri buysa ben medeni olmaktan çoktan vazgeçtim. Olmaz olsun böyle medeniyet. Medeniyet intihar ediyor. Gümbür gümbür yıkılıyor medeniyet. (Hahambaşı İshak Haleva)

Böylece 1096 yılının ilkbaharından itibaren Avrupa’nın dört bir yanından çeşitli hevesler peşindeki bir milyon üç yüz bin kişilik kalabalık bir araya gelmiş oldu. Yağma, baskın ve taşkınlıklarla vahşice hareket eden, geçtikleri yerleri birbirine katan, ortalığı kan gölüne çeviren, hırsızlık, ırz düşmanlığı, cinayetlerden usanmayan bu şuursuz kalabalık İznik önüne gelince şehri kuşatarak ellerine geçirdikleri herkesi öldürdüler. Aylar süren kuşatmayla şehri ele geçiremeyince kuduz köpek misali esirlerin kafalarını ve kollarını kesmeye, karınlarını deşmeye, çocukları parçalamaya ve onlara işkence etmeye başlayınca dehşete kapılan İznik halkı ölümden kurtulmak için Bizans İmparatoru’na teslim olmaktan başka çare bulamamıştır. İznik’in ve İstanbul’un Latinlerce işgal edilmesi ve yapılan zulüm Latin ‘’şapkasına’’ olan nefreti geri dönülemeyecek şekilde artırmıştı.

‘’Sonra, her zaman görülmeyecek sıra dışı bir şey oldu; bizim şövalye silahtarlarımız ve fakir insanlarımız, ölü Sarakenlerin (Müslüman) karınlarını deşmeye başladılar. Amaçları sağ iken boğazlarından midelerine inmiş olan Bizans sikkelerini onların bağırsaklarından çıkarmaktı.’’ (Chartres’li Fulcher, I.Haçlı Seferi ve Kudüs Kuşatması)

Ayak bastıkları hemen her yerde eşi benzeri görülmemiş bir yıkıma neden olan haçlı sürüsü bir süre sonra, her şeyi yakıp yıktıkları için kendileri de yiyecek bir şey bulamadığından açlığa mahkûm olmuştur. Hatta Keşiş Pierre firar etmek istemiş ancak yakalanarak meydan dayağına çekilmiştir. Firar edenlerin sayısının baş edilmeyecek kadar artması üzerine ‘’hain ve kaçakların parçalara ayrılıp açlıktan kırılan askerler için hazırlanan yemeğe et olarak katılacağı’’ şeklindeki akıl dışı emir bile çözülmeyi durdurmaya yetmemiştir. Karşılarına çıkan tüm çocukları kılıçtan geçiren, parçalara ayıran ve ateşte pişiren katil sürüsü için İranlı Sadi ‘’onları insan olarak tanımlamak dahi uygun olmaz’’ demiştir.

‘’İlk Haçlı seferi sırasında Tafur denilen yoksul düşmüş kimi Flemenkler, öldürdükleri Türkleri yiyorlardı. ‘’Askerlerimiz’’ diyordu Frenk tarihçi Raoul de Caen ‘’yetişkin puta taparları kazanlarda kaynatıyor, çocukları şişe geçiriyor ve kızartarak yiyorlardı.’’ (Amin Maalouf, Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri)

Kudüs’e ayak basar basmaz İsa’nın Mezarı’na çıkan, gün ağarana kadar dua eden, af dileyen ve ‘’Tanrım, benden istediğin nedir’’ diye soran Balian, Tanrı’nın kendisiyle konuşmadığını düşünerek, inancını tamamen kaybetmiş olduğu sanısına kapılır. Karşılaştığı bir şövalye ona ‘’Tanrı’nın gerçek krallığının akıl ve kalpte yani vicdanlarda olduğunu’’ söylemesiyle umutlansa da karısının bağışlanıp bağışlanmadığından emin olamaz.

Kıraç ve verimsiz toprakların efendisi olarak babasının evine yerleşen Balian, verimsizliğin kaynağının ‘’susuzluk’’ olduğunu görür ve kuyu kazılması için emir verir hatta çalışmalara bizzat katılır ancak feodalin uyruğu ile birlikte çalışması ve kraliçenin perde arkasından hayranlıkla izlemesi dönemin gerçekleriyle bağdaşmaz. Balian soylu olarak yetiştirilmediğinden tebaası ile birlikte çalışıyor olması doğal görülebilirse de kraliçenin beğenmesi ve hayranlık duyması bir yana ayıplaması gerekirdi, diye düşünüyorum. Aynı zihniyet Haçlı seferlerinden yüzlerce yıl sonra Afrika, Asya ve Amerika kıtalarında harekete geçecek, eski Yunan’dan miras aldığı sömürü, kölelik ve tüketim zihniyetini günümüzün hâkim anlayışı haline getirecektir. Kısa bir süre sonra yerin birkaç metre altında suya ulaşılır ve böylece ‘’sudan doğan’’ Balian sınavlarından birini daha başarıyla yerine getirmiş olur. Bu ‘’sınavı’’ açıklayabilmek için ‘’Tanrı’nın Krallığı’’ kavramının ne anlama geldiğine bakmak gerekecektir.

Yahudi düşüncesine göre Yahve, dünyanın sonuna doğru yeryüzüne müdahalede bulunarak alışılmış her şeyi değiştirecek, seçkin kullarını zulümden kurtaracak ve onları esareti altında inledikleri toplumların başına geçirmek suretiyle yeni bir düzen inşa edecektir. Eski Ahit’e göre tarihin en üst, en mükemmel ve en son noktası olarak kabul edilen ‘’Tanrının Krallığı’’ tarihin yegâne gayesidir ancak Yahve’nin bu müdahalesi Yahudilerin sözünde durması şartına bağlıdır. Özellikle Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından bazı Amerikalı yazarların ‘’tarihin sonu’’ iddialarını ortaya atan ‘’yazılar’’ kaleme alması Eski Ahit’teki bu kavrama dayanmaktadır.

Tanrı, sevgili kullarını tam bir eşitliğin, tam bir adaletin ve tam bir mutluluğun yaşanacağı yer olan kendi krallığında toplayacak ve onlara kaybettikleri her şeyi geri verecektir. Vaad edilmiş topraklara dönülecek, mabet yeniden inşa edilecek ve ölen İsrailoğulları dirilecektir. Tanrı, krallığını gerçekleştirdiğinde çöl ve kurak yerler yeşerecek, bozkırlar sevinecek, her taraf çiçeklerle kaplanacak, körlerin gözleri, sağırların kulakları açılacak, topallar geyikler gibi koşacak, dilsizler konuşacak, çölde sular fışkıracak, kızgın kumlar havuza dönüşecek, susuz topraklar su kaynağı olacaktır. Kurtla kuzu bir arada duracak, kaplan oğlakla yatacak, buzağı aslanla bir arada olacak ve bunların hepsini bir çocuk güdecektir. Emzikteki çocuk yılan deliğinin üstünde oynayacak ve sütten kesilmiş çocuk elini engerek kovuğu üstüne koyacaktır. İnsanlar kılıçlarını saban demirlerine, mızraklarını ise bağ bıçaklarına dönüştürecekler ve Yahve’nin milleti artık kendinden olana kılıç kaldırmayacak, savaşlara karşı çıkılacaktır.

‘’İşte dininiz, katranlaşmış çalıya bir kıvılcım, işte Musa’nız’’ diyerek Yahudiliği reddeden bir bakışaçısına sahip Balian’ın kuyudan su çıkarması sahnesi Yahudi öğretisine göre kurulması beklenen Tanrı’nın Krallığı ‘’mitosu’’ yerine İsa’nın öğretisinin ikame edildiğini göstermesi bakımından anlam kazanmaktadır. Balian’ın gelişiyle susuz topraklar sulanır, kıraç tarlalar yeşerir ve Tanrı’nın Krallığının kurulacak olduğu izlenimi verilirken ilerleyen sahnelerde Hıristiyan din adamları tarafından dile getirilen Eski Ahit’te bahsedilen Tanrı’nın Krallığı deyiminin mecazi olduğu ve gerçek bir krallık ifade etmediği görüşü ağırlık kazanacaktır. Eski Ahit’te Tanrı’nın Krallığı dünyanın sonunda gerçekleşecek bir olayken, İsa’ya göre içinde bulunulan anda yaşanan bir gerçekliktir ve her şey insanın içinde başlamakta, orada bitmektedir. Kirlenmemiş bir kalbe, saf ve temiz duygulara sahip olmak Tanrı’nın Krallığı’na girmek için gerekli temel şeylerdir. Kilise babalarından Clement, ‘’Tanrı’nın Krallığı’’nı manevi ve ahlaki bir şey olarak görmekte, Origen ‘’Tanrı’nın Krallığı içinizdedir’’ diyerek kavramın her ruhun bireysel kurtuluşu olarak anlaşılması gerektiğini ifade etmektedir. Buda’dan Zerdüşt’e Konfüçyüs’ten İsa’ya ve Hz.Muhammed’e kadar pek çok din ve öğreti ‘’içsel yolculuğun, kendini tanımanın, temizliğin ve ahlakın’’ önemli olduğunu vurgulamış ve insanın kendine yabancılaşmasının önüne geçmeye çalışmışlardır. Oysa yardımlaşmadan çok tüketmeyi esas alan kapitalizm yabancılaşma sürdüğü müddetçe varlığını sürdürebileceğinden insanları birbirine bağlayan her şeyi parçalamayı varoluşunun temel şartı olarak görmekte ve bunu sürdürebilmek için elinden geleni ardına koymamaktadır.

‘’Tanrı’nın Krallığı, göze görünür bir şekilde gelmez. İnsanlar da ‘’işte burada’’ ya da ‘’’işte şurada’’ demeyecekler. Çünkü Tanrı’nın Krallığı, içinizdedir.’’ (Luka 17.20-21)

Her an ölümü beklenen cüzam hastası Kudüs Kralının oğlu olmadığından yerine kız kardeşinin oğlunun geçmesi beklenmektedir. Kralın ölümüyle Latin Krallığı, çocuk yaştaki yeğenine geçse de, çocuğun da cüzamlı olduğu anlaşılır. ‘’Hiçbir krallık cehennemi yaşayacak oğluma değmez’’ diyen kraliçenin hiçbir şeyden haberi olmadan dünyanın en güvenli yeri olarak bildiği anne göğsünde oyun oynadığı bir sırada zehirleyerek oğlunu öldürmesi filmdeki en dramatik sahnedir. Annesinin kulağına zehir dökerek oğlunu öldürmesi, öz kardeşi tarafından zehirlenerek öldürülen Hamlet’in kral babasını akla getirse de orada dünyevi bir hırs varken burada dünyevi hırslardan kaçış olduğu unutulmamalıdır. Bu sahne ile Yahudi düşüncesinde yeryüzünde kurulması beklenen ‘’Tanrının Krallığı’’ fikrine başka bir darbe vurulur.

Cüzamlı kral, ölmeden önce Balian’ı yanına çağırmış ve kız kardeşiyle evlenmesini istemiştir. Böylece Latin Krallığı emin ellerde olacak, savaş yanlısı olanlar öldürülecektir. Bu teklif aslında sınavlardan birisidir ve Tanrı’nın Krallığı’nın önce ‘’vicdanlarda’’ kurulması gerektiği düşüncesindeki Balian bu ‘’ayartmayı’’ reddederek sınavı başarıyla geçer. Büyük çoğunluk Balian’ın kralın teklifini kabul etmesi gerektiğini düşünse de burada Hıristiyanlığa ve İsa peygambere açık bir öykünme olduğu göze çarpmaktadır. Bu hikâye İncil’de şöyle anlatılır:
‘’İsa kırk gün kırk gece oruç tutar ve İblis onu ‘’ayartmaya’’ çalışır: Önce mucizeler gerçekleştirmesini ister sonra ona mutlak iktidar vaat eder: ‘’Bütün buraların yönetimini ve zenginliğini sana vereceğim’’. Başka bir deyişle, İblis ona, kendisine tapması koşuluyla Roma İmparatorluğu’nu yok etme gücünü sunmaktadır’’ (Matta 4:1-9)

Çocuk ölünce kraliçe, kocası Gui’yi kral ilan eder. Gui krallık tacını giyer giymez savaşı başlatacak adımları atmaya başlar. Köyler basılır, evler yakılır, insanlar öldürülür hatta öldürülenler arasında Selahaddin’in kız kardeşi de bulunmaktadır. Selahaddin Gui’ye elçi göndererek ‘’kız kardeşinin ölümünden sorumlu olanların ve Kudüs’ün kendisine teslim edilmesini’’ ister. Asıl amacı savaşmak olan Gui savaşı kaçınılmaz hale getirecek son adımı atar ve elçiyi öldürerek orduya savaş emri verir. 

Selahaddin üzerine yürüyen ve bir tapınakçı olan Gui, Balian’ı da unutmamıştır. Balian’ı öldürmek için gönderdiği tapınak şövalyelerinin ölürken çıkardıkları seslerin ‘’domuz’’ sesi olması dikkat çekicidir. Balian Kudüs’e ayak bastığında şehrin meydanında asılarak öldürülenlerin de tapınak şövalyeleri olması filmin tapınakçılara olumsuz bakışını göstermektedir. Yeri gelmişken Amerikan düşüncesinin kendi topraklarında ortaya çıkmamışsa hiçbir ideoloji ve görüşe değer vermeyen bir yapıya sahip olduğunu, sağcı Amerikan politikalarının sözcülüğünü yapan Scott biraderlerin de aynı doğrultuda hareket ettiklerini düşündüğümü söylemeliyim.

Selahaddin, ‘’savaşın sonuçlarına Allah karar verir ancak silah gücü, hazırlık, asker sayısı, hastalıklar ve su durumu bu kararda etkilidir’’ diyerek adamlarına tedbiri elden bırakmayacağını göstererek bir ders vermiştir. Ancak Selahaddin’in adamlarından birinin daha önceki savaşları kaybetmiş olmalarını ‘’günahkâr olmalarına’’ bağlamasının İslam düşünce sistemi ile bağdaşmadığını söylemeliyim. Hayrın ve şerrin Allah’tan geldiğine inanan Müslüman, günahkâr olduğu için başına şeytan tarafından sarılmış bir bela olduğuna inanamaz. Bu durum açık bir şirk’tir. Böyle bir bakış açısı taşımayan İslam’da şeytan başına buyruk hareket eden bir varlık değildir. Şeytan, birçok din ve mitolojide, insanları kötülüğe teşvik ettiğine inanılan, adaletsizliğin ve tüm kötülüklerin kaynağı kabul edilen varlık olarak tanımlanırken, İslam düşüncesinde Allah ile rekabet edebilecek güçlere sahip bir varlık değil insandan ve insani değerlerden ‘’uzaklaştıran, uzak olan’’ anlamlarına gelmektedir. Kapitalizm ile birlikte kendinden, türünden, üzerinde yaşadığı dünyadan, yeryüzündeki canlılardan, doğadan hemen hemen her şeyden gittikçe uzaklaşan insanoğlu suçu şeytana atmakla kurtulabileceğini zannetmektedir. Her ne kadar İslam’da olmasa da, tüm yanlışlığına karşın Müslümanlar arasında şeytana varlık ve güç atfeden bir zihniyetin var olduğunu kabul etmek gerekir.

Böylece iki ordu Hittin bölgesi yakınlarında karşılaşırlar ve tarih 5 Temmuz 1187’yi gösterirken Latinler büyük bir bozguna uğrarlar. Kral Gui dâhil pek çok şövalye esir düşer. Bu büyük zaferin ardından Kudüs üzerine yürüyen ancak hiç beklemediği bir savunma ile karşılaşan Selahaddin, Balian yüz yüze görüştüğünde sonsuza dek sürse de Kudüs’ü almak için mücadele edeceğini, Balian da en son adamı ölene kadar şehri savunacağını söylese de ikisi de artık Kudüs’teki Latin Krallığı’nın sonunun geldiğini sezmektedirler.

Şehri teslim etmekten çok Selahaddin’in, Kudüs’ü ele geçirdikten sonra geçmişin intikamını alacağından korkan Balian bu düşüncesinde haklıdır çünkü Anadolu’yu yakıp yıktıktan sonra Kudüs’e ulaşan ve 15 Temmuz 1099’da Kudüs’ü ele geçirmeyi başaran haçlılar tarihte eşine az rastlanır bir katliama sebebiyet vermiştir. Bu konuda Kudüs’ün alınmasında olaylara tanıklık etmiş olan Piskopos Raymond d’Agiles şöyle demektedir:

‘’Şehrin sokakları kesilmiş kol ve bacaklarla dolmuştu; yollarda öylesine ceset bolluğu vardı ki, insanın oralardan geçmesi mümkün olmuyordu. Bizimkiler Süleyman’ın Mabedi’nde öyle kan akıtmışlardı ki, cesetler kızıl bir ummanda yüzüyor, akıntının etkisi ile bir bu yana bir şu yana sürüklenip gidiyorlardı. Sağda solda yüzen bacaklarla kafalar bazen başka bir cesede yapışıyordu. İğrenç bir karmaşa her yere hâkim olmuştu. Gerçekleştirilen bu vahşete rağmen Haçlıların gözünde ilk günün olayları ‘’yetersiz’’ olarak değerlendirilmiş ve bir heyet toplanarakKatolik olmayan tüm halkın kılıçtan geçirilmesi kararı alınmıştır. Hemen uygulanmaya başlanan bu kararın yerine getirilmesi tam sekiz gün sürmüş, altmış binden fazla insan öldürülmüş, erkek, kadın, çocuk, hasta, ihtiyar hiç kimse bu vahşetten kurtulamamıştır.’’

Hiçbir Hıristiyan’ın rahatsız edilmemesini emreden, katliam ve yağma yapılmasını yasaklayan Selahaddin yalnızca Kahire’deki kız kardeşine haber göndererek şehrin yıkanıp arınması için elli deve yükü gülsuyu istemiştir. Haysiyetten yoksun derebeylerine gurur ve asaletin ne olduğunu gösteren, kahramanca kazandığı zaferini kanla, vahşetle sulamayan, ardında kişisel hiçbir mal varlığı bırakmayan Selahaddin’in kefen parası dâhil cenaze için tüm gerekenler borç para ile alınarak yerine getirilebilmiştir. 

Özellikle 11 Eylül’ün ardından hemen her yerde ‘’terör’’ kelimesiyle özdeşleştirilmeye çalışılan İslam’a tipik Hollywood yaklaşımlarına göre nesnel yaklaşma isteğinin görüldüğü filmde bazı yanlışlıkların göze çarptığını söylemeliyim. Örneğin Selahaddin’in Fatiha suresini yanlış ve eksik okuduğu gözlerden kaçmayacak kadar belirgin ve Müslümanlar ne namaz kılmayı, ne saf tutmayı ne de dua etmeyi biliyorlar. Bunların en küçük ayrıntılara dikkat eden yönetmen ve ekibinin kötü niyetli olmaktan çok İslami ritüelleri önemsemedikleri için böyle olduğunu, saygı duyulmadan ve önemsemeden yapılan işlerin ‘’başkalarının’’ isteği doğrultusunda gerçekleştirildiğini de unutmamak gerektiğini düşünüyorum.

Ancak ‘’bir kral bir kralı öldürmez’’ diyen Selahaddin’in, vahim bir yanlışa düşerek esir aldığı kralı yarı çıplak vaziyette, bir eşeğe ters bindirerek ordusunun önünde dolaştırması iyi niyetli olarak okunması hayli güç bir sahnedir. Burada tapınakçıları aşağılama gayreti görülüyor olsa da Balian ile konuşurken ‘’…kralınız, nasıl bir kralsa artık…’’ diyerek dalga geçmesi mümkün olabilir mi? Bu denli soylu davranışlar sergileyen ve ben ‘’dinin barışıyım’’ diyen Selahaddin’in böylesine ucuz numaralara başvuruyor gösterilmesi filmin değerini azaltmıştır. Ayrıca Kudüs’ü kuşatmasına karşın ciddi bir saldırı planının olmadığının ima edilmesi, Balian’ın ‘’soylu direnişinin’’ öne çıkarılması için Selahaddin’in ‘’harcanması’’ gerektiği içindir. Aralarında benzerliğin şaşırtıcı olduğu bir metni aşağıya alıntılıyorum:

‘’Alparslan, ölüme meydan okuyarak savaşın ilk hattına kendisini atmaktan çekinmeyen cesur bir savaşçı olmasının yanı sıra karakter asaleti ve Allah korkusu ile savaş kahramanlığını kişiliğinde birleştiren homerik kahramanlar cinsinden güçlü serhat cengâveri ve ahlak dolu kraldı da. Her ne kadar Müslüman idi ise de, genel ahlak açısından, Konstantinopolis’teki her zaman pek çok Hıristiyan hükümdardan üstündü. Zira beklenen ahlak üstünlüklerini taşımayan bir kimsenin Hıristiyan olması ne ifade eder ki? Ve işte şimdi, olaylardan, hayatında İslam ahlakını gerçek anlamda ciddiyetle uygulayan bir Müslüman’ın, Hıristiyan ahlak kaidelerine saygı duymayan bir Hıristiyan’dan çok daha yüksek bir ahlak seviyesinde bulunabileceği kanıtlanmış bulunuyor.’’ (Pavlos Karolidis, Romanos Diogenis)

Hemen her karesinde Balian’ın vicdanlara seslenen bir adam olduğu hatta Kudüs’ü bile bu sebeple Selahaddin’e teslim ettiği vurgulanır. Filmin bakış açısına göre Balian zaten Hıristiyan oluşundan dolayı ‘’doğuştan’’ yüksek ahlaka sahip olduğundan karşısındaki kaybetmeye mahkûmdur. Hiçbir derinliği olmasa da Balian’ın karşısına karikatürize bir tip yerine (örneğin 300 Spartalı filminde olduğu gibi) ayakları yere basan bir karakter çıkartılmış olması olumlu olarak görülmelidir. Vicdanlı olmadıktan sonra ne ‘’Tanrının Krallığı’’, ne kutsal topraklar ne de ibadet etmenin bir anlamı olmayacağı vurgusu yapılan filmde Balian Selahaddin’e Kudüs’ün önemini sorduğundan aldığı yanıt ‘’Hiçbir şey ya da her şey’’ olur.

‘’Avrupalılar kişi ve de millet olarak, kendilerini Haçlıların ahfadı olarak görürken ‘’dedelerinin imansız Araplar ile savaşmış olmaları’’ nedeniyle kendilerini diğer insanlardan üstün gördükleri gibi, tüm insanlığın ve Tanrı’nın kendilerine sonsuza kadar minnet duymaları gerektiğine inanmaktadırlar. Oysa tüm tarih gelişimi içinde kendilerini insan olarak kabul eden kimseler için Haçlı Seferleri’nden daha aşağılık, daha barbar ve daha sefil bir devir yaşanmamıştır.’’ (H.A.Nomiku, Haçlı Seferleri)

Ümit Burnu’nun keşfiyle Türklerin egemenliğindeki ticaret yollarına rakip olacak şekilde Afrika içinden Hindistan’a bir güzergâh arayan Batılı güçleri engellemek maksadıyla o güne dek atalarının yaptığının aksine Doğu’ya sefer düzenlemeye karar veren Yavuz Sultan Selim altı ay içinde iki yüz parça gemi inşa edilerek donanmanın güçlendirilmesini emreder. Gizliliği sağlamak için gemilerin yapılacağı yer olan Haliç Tersanesi, kimse böyle bir şeyi tahmin edemeyeceği düşüncesiyle, mezarlıkların olduğu yöne doğru büyütülür ve çıkan kemikler kimselere duyurulmadan Doymazdere’ye gömülür. Batılı güçlerin sefer hazırlığından haberdar olması halinde aralarında birleşebileceği olasılığı Padişah’ı bu tedbirleri almaya zorlamıştır. Dönemin en güçlü ve kudretli devletinde yaşayan Müslümanları gizlilik uğruna mezarlarını bozacak ve Doğulu Hıristiyanları egemenleri olarak şapkalı Latinleri görmektense sarıklı Müslümanları tercih edecek kadar kendilerine yabancılaştıran olgunun haçlı seferlerinin yol açtığı travma olduğunu söylemeliyim.

‘’Eğer böylesine menfur, soysuz ve iblislerin kölesi olmuş bir kavim (Türkleri kastediyor) Her Şeye Gücü Yeten Tanrı’nın güvenine mazhar olmuş ve İsa’nın yoluna baş koymuş bizlerin hakkından gelirse, bu bizim için ne büyük bir utanç olur biliyor musunuz?’’ (Chartres’li Fulcher, I.Haçlı Seferi ve Kudüs Kuşatması)

Keşiflerle ve sömürüyle sağlanan zenginlik Avrupa’da Hıristiyanlığın zaferi olarak görüldüğünden, Haçlı Seferleri başarısızlığa uğramışsa da eskatolojik umutları yok etmemiştir ve etmeyecektir de. Tommaso Campanella De Monarchia Hispanica (1600) isimli eserinde, Türkler üzerine yeni bir Haçlı Seferini finanse etmesi için İspanya kralına yalvardığı, 11 Eylül 2001 tarihi ile birlikte haçlı seferine çıkıldığı en yetkili ağızlardan ifade edildiği, bazı askeri birliklerinin atış talimi için kullandıkları hedef tahtalarına cami resimleri koyduğu, Batı’nın, Doğu, Türk ve İslam düşmanı eylem, söz ve tasarılarının toplumdan, insanlardan, kitlelerden elbirliği ile gizlenerek alçakça bir boyun eğiş ve kabulleniş hatta sorgulamaksızın destekleme çabaları içine girilmesi ‘’milli’’ yönü pek şüpheli burjuvazinin ve onun hizmetindeki ‘’aydın’’ tabakanın onursuzluğu ile açıklanabilir. Burjuvazi ne demektir sorusuna bakın Kemal Tahir nasıl cevap veriyor:

‘’…burjuva, ‘zengin’ demek değildir. Burjuva, ‘üretim’ çılgınlığına kapılmış, üretmek-satmak, üretmet-satmak için, ahlak, namus, din, aile, millet, insanlık gibi sosyal varlıkların topunu birden gözden çıkarmış bir rezillik toplamıdır. . Bunu yetiştirmek kolay değil! . . Yetiştirilemez bu meret! . . Onu, şartlar hazırlar! . . O şartların dışında hiçbir yerde, insandan sabun yapan canavar yetiştirilemez! Eğer burjuva, zaten böyle canavar olmamış olsaydı, Marx, emekçi çoğunluğunu, bu üretim çılgını azınlığın elinden kurtarmak için, ‘Sınıf olarak Burjuva sınıfı ile kafa kafaya gelmek zorunludur’ diye fetva verir miydi? Doğu’daki zengin’le, ekonomi’nin namusunda anlaşmak olasıdır, ama Batı’daki burjuva ile namusta anlaşmanın - bugüne kadar- yolu bulunamamıştır.’’ (İsmet Bozdağ, Kemal Tahir’in Sohbetleri)

Bu zihniyetin saklanmasına örnek olarak ırkçılığın, onursuzluğun, haklara duyulan nefretin ve aşağılamanın filmi olan Indiana Jones serisinin 1989’daki ‘’Indiana Jones and the Last Crusade’’ adlı bölümü ülkemizde ‘’Son Macera’’ adıyla gösterilmiş, Batman - Whatever Happened To The Caped Crusader? isimli çizgi roman Batman - Pelerinli Süvari’ye Ne Oldu? adıyla yayımlanmış, en vahimlerinden biri olan World War Z filmindeki İsrail ve onu ifade eden tüm kavramlar ‘’Ortadoğu’’ olarak çevrilmiştir. Liste uzatılabilirse de söylediklerimin anlaşılabilmesi için bu örneklerin yeterli olduğunu düşünüyorum.

Emperyalizmin en büyük başarısı, kişinin kendi mülkiyetinde olmayan, başkalarının yaşadığı, başkalarının sahip olduğu ve ‘’bizlere’’ çok uzaktaki toprakların ele geçirilmesi olarak tanıtılmış olması yani kitleleri kendisinin var olmadığına ve kendilerine dokunmayacağına inandırmış olmasıdır. Sorun Fransa ile Cezayir, Portekiz ile Brezilya, Belçika ile Kongo arasındadır ve ‘’bizleri’’ ilgilendirmemektedir. İnsan kendisine ve türüne yabancılaştıkça aradaki ayrım daha da artacak ve bundan güçlenen yalnızca emperyalizm olacaktır.

İslam ordularının hezimete uğraması ve Kudüs’ün ele geçirilmesinden sonra Ebu Saad el-Haravi önderliğinde bir grup Bağdat’a ulaşır. 19 Ağustos 1099 Cuma günü arkadaşlarıyla beraber Bağdat camiine giderler. Namaz için camiyi dolduran kalabalık önünde El-Haravi ve arkadaşları Ramazan ayı olmasına karşın yemek yemeye başlarlar. Öfkeli bir kalabalık hınçla etraflarını sardıklarında El-Haravi ayağa kalkar ve etrafında toplananlara ‘’binlerce Müslüman’ın katledilmesi ve İslamiyet’in kutsal yerlerinin tahrip edilmesine tamamen kayıtsız kalırlarken, birinin orucunu bozması karşısında nasıl bu kadar öfkelenebildiklerini’’ sorar. Sonrası… Sonrasını yazmaya gerek yok. Bu yazı vesilesiyle onurlu insan El-Haravi’yi anmak ve rahmet dilemek yerinde olacaktır. Umarım bir gün Türk sinemasında insanın insanileşmesine ve onurlu mücadelesine katkıda bulunan filmlerin sayısının arttığını görebiliriz.

Salim Olcay

salimolcay@hotmail.com.tr

Yazarın öteki film analizlerini okumak için yazar sayfasına bakınız.

span style=”color: #000000;”