Ankara Ekspresi (1971, Muzaffer Aslan)

11 Ağustos 2014 Yazan:  
Kategori: Manşet, Sanat, Sinema, Türk Sineması

Altın Portakal Film Festivali’nde ‘’en iyi film’’ ödülü almış filmler hakkında yazmaya devam ederken elli yılı geride bırakan festivalin ‘’en iyi film’’ seçme karnesinin hayli kötü olduğunu gördükçe vazgeçmemek için kendimi zor tuttuğumu belirtmeliyim. İnternet sitesinde yer alan festival tarihçesi bölümünde, ‘’1964 yılında güç koşullarla gerçekleştirilen ilk festivale ilgi gerçekten çok büyük olmuştur. Festivalin özdeki misyonu ise Türk sinema sektörünü maddi manevi desteklemek, Türk film yapımcısını nitelikli yapıtlar üretmeye teşvik ederek; Türk Sinemasının uluslararası platforma açılmasına zemin hazırlamak” olarak belirlenir. “1964-1973 yılları arasında bu çizgide devam eden Altın Portakal Film Festivali 1973 yılında Belediye Başkanlığına seçilen Selahattin Tonguç tarafından da devam ettirilir.” denmesine karşın okuduklarımdan anladıklarım ve izlediklerimden gördüklerim kadarıyla ifade edilen misyona uygun bir destek ve teşvikle karşılaşmadım, tabii benim ‘’vakıf olamadığım’’  başka bir ‘’çizgi’’ yoksa…

Senaryo yazarı Bülent Oran’ın babasının Cevat Rıfat Atilhan olduğunu öğrenmek, ‘’kudretli’’ olduğunu ispatlamak uğruna abuk sabuk işler yapan yenilmez, başa çıkılmaz, yemez, içmez, uyumaz ‘’kahraman’’ imgesinin esin kaynağını anlamamızı sağlasa da kabullenmeyi sağlamıyor. Zaten böyle bir şey mümkün değil. ‘’Atilhan hem Osmanlı Ordusu’nda hem de Kurtuluş Savaşı sırasında savaşmış askeri sicili takdire şayan bir eski subaydır. Filistin cephesinde savaşmış ve Siyonist NİLİ casus örgütü ajanlarına karşı bizzat mücadele vermiştir.’’ diyen Rıfat Bali, bu mücadelenin ‘’onda unutulmaz bir travma yarattığını’’ söylemektedir. Yahudiler tarafından ‘’Türkiye’nin Hitler’’i olarak nitelendirilen ve önde gelen bir Nazi sempatizanı olan Atilhan’ın oğlunun yıllar sonra Nazi karşıtı bir filmin senaryosunu yazması tarihin bir cilvesi olsa gerek. Filmde Türkiye’yi işgal etmek üzere hareket geçen Alman komandoların gemiyle geliyor olmaları Birinci Dünya Savaşı’na girilmesine sebep olan Yavuz ve Midilli emrivakisine bir gönderme sayılabilir mi, bilemiyorum.

Elli yıl önceki savaşta genelkurmay başkanlığını bir Alman generalinin yaptığı, yirmi beş yıl önceki savaşta ‘’İngilizlerle müttefik, Almanlarla dostuz’’ denildiği bir ülkede Alman karşıtlığına gelinmiş olmasının büyük bir başarı olduğunu söylemeliyim. Mahmut Esat Bozkurt ile aralarında bir irtibat olup olamadığını bilemediğim ve belki de Karakurt soyadını nazire olsun diye seçen Esat Mahmut için Behçet Necatigil şöyle demektedir: ‘’Aşk, ihtiras ve macera romanları orta okuyucu kesiminde geniş ilgi gördü. Romanlarının çoğu sekizer, onar kere basılmış, hemen hepsinin filme alınmasıyla da rekor kırmıştır.’’ Filme esin kaynağı olan ve 1946 yılında Mahmut Esat Karakurt tarafından yazılan Ankara Ekspresi ilk Türk casus romanı sayılmaktadır.

İkinci Dünya Savaşı devam ederken İngilizler Türkiye’yi Almanlara karşı kendi yanlarında savaşması için ikna etmeye çalışmaktadır. Churchill ile İnönü’nün Adana’da buluştuğunu savaş görüntüleri eşliğinde aktaran film aniden bir gece kulübünde şarkı söyleyen bir kadına odaklanır. Uzun sayılabilecek bir süre boyunca şarkı dinlenildikten sonra Türkiye’deki Alman casuslarının gizli toplantısına geçilir. Filmin en az on dakikasının ayrıldığı bu şarkı faslı film boyunca gereksiz bir şekilde sık sık tekrar edecektir. Şarkıcı kadının bu toplantıda yer aldığını görmek, akla hemen Birinci Dünya Savaşı’nda Almanlar hesabına çalışan ve en önemli özelliği çırılçıplak dans etmek olan Mata Hari’yi getirir. Gündüzleri Alman hastanesinde doktorluk yapan, akşamları bir gece kulübünde şarkı söyleyen ve ülkesi adına casusluk yapan bu kadının adı Hilda’dır (Filiz Akın). Sorgulama teknikleri ve işkencede uzman kardeşi de casustur ve konsoloslukta çalışan bir memur kimliğini kullanarak gizlenmektedir. Kadının bir sahnede durup dururken ‘’ben Mata Hari’yim’’ demesi, Mata Hari ile Hilda arasında oluşturulmaya çalışılan zoraki benzerliği hâlâ anlayamamış seyirciyi şaşırtmak ve etkilemek için yamanmaya çalışılmış yapay bir sahneden fazlası değildir.

Hitler tarafından özel olarak gönderilen istasyon şefi diyebileceğimiz albay, İstanbul’daki bütün Alman ajanlarını konsoloslukta bir araya getirmiştir. Türkiye’nin işgal edilmesine karar verildiğini söyleyen albay, işgal planının ayrıntılarını anlatarak görev dağılımını yapar. İşgal planının ismi Ankara Ekspresi’dir. Türkiye’deki etkili sivil ve asker kişilerin esir alınması ve bu mevkilere Alman yanlılarının getirilmesiyle kan dökülmeden tamamlanması düşünülen işgalin ardından Rusları arkadan vurmak üzere harekete geçilecektir. Hilda’nın işgal planını duyar duymaz ‘’Türk askeri kanının son damlasına kadar savaşmadan teslim olmaz’’ sözleri üzerine albayın ‘’bunu bildiğimiz için Türklerle doğrudan savaşmak yerine böyle bir plan hazırlamayı uygun gördük’’ şeklindeki uyduruk cevabıyla Almanların hem korkak hem beceriksiz hem de ahmak oldukları anlaşılır.

Bir sonraki sahnede Türklerin de bir ‘’gizli teşkilatı’’ olduğu görülür. Almanların gizli işgal planını ele geçirdiğini iddia eden ‘’gizli teşkilatın’’ komutanı ‘’bir savaş olsa Almanları ezeriz ancak savaşmak istemiyoruz. Bizim amacımız bu hamleyi boşa çıkarmak olmalıdır’’ der ve Almanların faaliyetlerini bertaraf etmek maksadıyla teşkilatın İstanbul şefi Binbaşı Seyfi’yi (Ediz Hun) görevlendirir.

‘’Gizli teşkilata’’ bilgileri kimler temin ediyor, nasıl bir çabayla bu bilgiler ele geçiriliyor belli değil. İkinci Dünya Savaşı sırasında İngiliz elçiliğinde çalışan ancak babasının ölümünden sorumlu tuttuğu İngilizlerden nefret ettiği için Almanlara bilgi satan Çiçero kod adlı ünlü bir casusun varlığı bilinmektedir. Filmde Türklerin İngilizlerle işbirliği yaptığı çok açıktır. İngilizlerle içli dışlı olan ‘’gizli teşkilat’’ bazı bilgileri onlarla paylaşmış ve İngilizlerin arasında bulunan bir köstebek de bu bilgileri Almanlara vermiş olabilir ancak filmde buna yönelik bir sahne yer almaz. ‘’Teşkilatın’’ bilgi temin etmesi ailesinin ölümünden Almanları sorumlu tutan Yahudi asıllı Almanlardan sağlanmaktadır diyebiliriz. Kitap yazıldığı sırada henüz kimliği açığa çıkmadığı için Çiçero’dan bahsedilmez ancak filmin çekildiği dönemde casusluğu açığa çıkmasına ve 1952 tarihli Five Fingers isimli filmde hikâyesi anlatılmasına karşın Ankara Eksperi’nde Çiçero’dan bahsedilmemesi gariptir.

Five Fingers demişken, filmde yer alan ve anlatmadan geçemeyeceğim bir sahne var. Bu sahnede Çiçero bir camide buluşmalarını istediği Almanlardan, ortama uyum sağlamaları için ‘’ayakkabılarını’’ çıkarmalarını ister. Almanlar ayakkabılarını çıkarmayı ”çocukça” bulurlar ancak Çiçero, ”Sizin kiliseye şapkayla giren birine bozulmanızdan daha çocukça değil” diyerek ısrar eder. Faaliyet gösterdiği ülkenin dil, din, kültür, gelenek ve göreneklerine yabancı olmanın kendini ele vermek demek olduğunu anlatan güzel bir sahnedir çünkü kameralar camiye döndüğünde ”akılsız” Almanların yarım saattir ıslak ve soğuk cami avlusunda ayakkabısız beklediklerini görürüz.

‘’Almanlar casusluğa karşı bizim o kadar hassas davranmamızı istemiyorlardı. Galiba memleketin her tarafına dağılmış olan Alman casuslarının vazifelerine zarar geleceğinden korkuyorlardı. Barış zamanı çalışmalarımızda bile gizli evrakın üstüne kocaman kırmızı bir hilal koyduruyorlar ve böylece masamıza gelen bu tür kâğıtları karşıdan görerek kendilerine haber verip vermediğimizi kontrol ediyorlardı. Seferberlikte “Casuslardan sakınınız” diye duvar ilanları asmamızı istemediler. Hâlbuki Almanya’da bu tür özel ve genel ilanlar yapıldığını öğreniyorduk. Bu ilanda koca kulaklı bir Fransız subayının resminin üstünde kalın harflerle “Dikkat”, altında da “Düşman bizi dinliyor” yazısı bulunuyordu.’’ (Kazım Karabekir, Gizli Harp İstihbarat)

Batı’da ‘’intelligence’’, Doğu’da ‘’muhaberat’’ kelimeleriyle karşılanan istihbarat bu topraklarda, Doğu’lu kullanıma daha yakındır. Haber alma öne çıkarken, zekâya fazla fırsat verilmez. İstihbarat, bir yanıyla vatanın menfaatleri için ülke dışında yürütülen faaliyetleri ifade ederken diğer yanıyla benzer faaliyetlerin ülke içinde ve kendi vatandaşlarına karşı yürütülmesini içerir. Tehdit olarak algılanan devletlerin benzer faaliyetlerinin engellenmesi çabası denilebilecek olan karşı-casusluk genellikle ülke içinde yürütülmesine karşın ilk tür kapsamında değerlendirilmelidir. İstihbarat örgütleri doğrudan yürütmeye yani siyasi iktidara bağlı görev yaptıklarından, ülke içindeki çalışmalarına egemen siyasi bakış açısı kılavuzluk edeceğinden sonuç bir yönüyle kaçınılmaz olarak siyasallaşacaktır. Ülke içinde yürütülen istihbarat faaliyetlerinin vatanın bekası için mi yoksa muhaliflerin sindirilmesi için mi yapıldığı çoğu zaman meçhul olarak kalmaya mahkûmdur.

Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa’da kurduğu, çoğunlukla Yahudilerin ve ihtiyaç duyulduğunda Hıristiyanların kullanıldığı, özel olarak yetiştirilen, gizlenmek ve ilgi çekmemek için çeşitli işler yaparak bulundukları ülkenin gelenek, göreneklerine uygun olarak yaşayan, ‘’martolos’’ isimli örgüt istihbaratın bir yanına güzel bir örnektir. Avrupa devletlerinin mevcut durumlarını, askeri güçlerini, savaş yeteneklerini ve işe yarayabilecek çeşitli bilgileri doğrudan padişaha ulaştıran martoloslar savaş esnasında halkın arasına karışarak Osmanlı’nın gücünü ve üstünlüğünü anlatmak suretiyle kitlelerin moralini bozardı.

yesilcam-filmleri-sanatlog.com

II. Abdülhamid’in, padişahlığı sırasında hoşuna gitmeyen yayınları, faaliyetleri, konuşmaları ve kişileri gizlice saraya haber veren ve böylelikle kendi vatandaşını ‘’mimleyen’’ özel casuslardan oluşan Yıldız İstihbarat Teşkilatı ise istihbaratın diğer yanına iyi bir örnektir.

Savaş yıllarında elçiliklerdeki casuslar, çift taraflı çalışanlar, para karşılığı ihanet edenler, tehdit veya şantajla konuşanların olabileceği müthiş bir güvensizliğe sebep olmuş, her yerde türeyen ‘’casus avcılığı’’ çılgınlığı sonucu herkes birbirini ihbar etmeye başlamıştır. Her zaman asık suratlı düşülen istihbarat alanında komik olaylar da yaşandığı bilinmelidir. Bu olaylardan birisi Dünya Casusluk Tarihi Ansiklopedisi’nde şöyle anlatılır: ‘’Savaş yıllarında İngiltere’de güvensizlik o kadar yaygınlaştık ki, Alman yayınlarını dinlemekle görevli ekip kendini cezaevinde buldu. Durum anlaşılınca, aynı gün serbest bırakıldılar ama gece yarısı soluğu gene demir parmaklıkların ardında aldılar. Olup bitenlerden iyice sinirleri bozulup, korkan zavallı telgraf görevlileri, yanlarına resmi elbiseli bir subay verilmedikçe yollarına devam edemeyeceklerini söylediler. Resmi makamlar bu isteği kabul ederek refakatçi bir subay gönderdiler. Ama ertesi gün sabahın ilk saatlerinde bir başka cezaevinden şu mesaj geliyordu: ‘’Otomobilli üç Alman casusu yakalandı, yanlarında bir telsiz cihazı var. İçlerinden biri İngiliz üniforması giyiyor.’’

‘’Gizli teşkilat’’ın en gözü pek adamlarından Seyfi, Almanlara yakınlaşabilmek için çift taraflı çalışan Yahudi kökenli dansöz bir kadını kullanmayı düşünmektedir. Kadının Yahudi kökenli olduğunun film boyunca vurgulanması Almanlara kolaylıkla ihanet etmesi için geçerli bir sebebi olduğunun vurgulanmasından, dans ederken gösterilmesi ise casusluk yapan bütün kadınların dansöz olduğunun zannedilmesinden kaynaklanıyor olabilir. Kadının ona Seyfi diye hitap etmesi sonucu Seyfi’nin önüne gelene gerçek adını vermekte sakınca görmediği ve düşük profilli kalamadığı anlaşılır. Kadın, Seyfi’nin istediği bilgilere sahiptir ancak ona da ihanet etmeyeceğinin garantisi yoktur ve ikili oynayan her ajanın başına geldiği gibi, beklenmedik bir şekilde açık vermesi sonucu öldürülür.

‘’Casuslukta kadınlardan da çok faydalanılır. Romanya’da Fransızlar, işgalden sonra Almanlar yüzlerce kadın casusla iş gördüler. Beyoğlu âlemlerinde kadın casusların bilgi almak ve propaganda yapmak hususundaki hizmetleri Birinci Dünya Harbi’nde büyük olmuştur. Bunlar şu durumda bile varlıklarını sürdürmektedirler. Fuhuş ve para karşılığı çok şey yapılabilir. Subaylarımızın, özellikle kurmay subaylarımızın yabancı kadınlarla ilgilenmesi ve evlenmesi affedilemez bir suçtur.’’ (Kazım Karabekir, Gizli Harp İstihbarat)

Seyfi’nin ikinci görevini yerine getirebilmesi için Alman hastanesine girmesi gerekmektedir. Bunun en uygun yolunun yaralı gözükmek olduğuna karar veren Seyfi, arkadaşının bunu yapmaya cesaret edememesi üzerine silahı alarak kendini kalbinin hemen üzerinden vurur ve hiçbir şey olmamış gibi yürüyerek hastaneye gider. Kendisini ameliyat edecek olan doktorun güzelliği karşısında yıldırım aşkına tutulan Seyfi kendisine narkoz verilmemesini ister. Doktorun ‘’acıya nasıl dayanacaksınız’’ sözlerine ‘’sizin güzelliğinizi seyrederken acıyı hissetmem’’ diye karşılık veren binbaşının bir ‘’insan’’ olduğu, ameliyat edilirken acısını arada bir yüzünü ekşitmesi sayesinde anlaşılır.

Romanda Seyfi’nin Alman hastanesine girişi doğum yapmak üzere olan bir kadına eşlik etmek suretiyle gerçekleşmiştir. Bu kurgunun kendisinden yirmi beş yıl sonra çekilen filmdeki ‘’soytarılıktan’’ daha iyi bir bahane olduğunu söylemeliyim. Mesela, Askeri Ceza Kanunu ‘’Kendisini kasten sakatlayan veya kendi rızasıyla bu hale getirten’’ kişinin bir ila beş yıl arasında hapisle, fiil seferberlikte yapılmışsa on seneye kadar ağır hapis, düşman karşısında yapılmışsa ölüm cezasıyla cezalandırılır’’ demektedir. Yaptığı işin sonuçları ihanete ve idama kadar gidebilecekken ‘’cesur’’ olduğunu göstermek için kendini kalbinin üstünden vuran bir adamı niteleyecek sıfat kahraman değil ‘’ahmak’’ olmalıdır.

Akşam olunca Seyfi gizlice odasından çıkar ve hastaneyi araştırmaya başlar. Hastanenin bodrum katı silah ve cephane ile doludur ancak nedense tek bir nöbetçi bile yoktur. Yanlışlıkla bir cephane sandığını düşürmesiyle ortaya çıkan gürültüye koşup gelen birkaç adamla tek koluna rağmen mücadele eden ve yüzünü göstermeden kaçmayı başaran Seyfi kendini ameliyat eden doktora âşık olmuştur. Sabah vizite için odasına gelen kadına güzel sözler söylemeye, onu etkilemeye çalışır. ‘’Tabiat güzel kadınları sevmek ve sevilmek için yaratmıştır, doktor olmak için değil’’ demesiyle birlikte kadın yelkenleri suya indirir ve Seyfi’nin aşkına karşılık verir. Birbirlerine sarılsalar da kadın ‘’biz ayrı dünyaların insanlarıyız, lütfen bunları unutalım’’ diyerek uzaklaşmak ister ancak iş işten geçmiştir. Seyfi kadının, kadın da Seyfi’nin ‘’ajan’’ olduğunu bilmeden bir aşka yelken açarlar.

Filmin asıl izleği bu aşktır ancak bu samimiyetten çok yapaylık aşk dâhil her yere sinmiştir. Örneğin hiçbir Türk askerinin hele kurmay bir subayın uzun saçlar ve uzun favorilerle üniforma giyebilmesi olası değildir. Bu durumun başta oyuncu ve yönetmen olmak üzere film ekibi tarafından bilinmemesi mümkün olamayacağına göre böyle bir saçmalığa göz yumulması yaptığı işe hakkını vermenin yeterince değerli sayılmaması ve seyircinin umursanmamasıdır. Aktörün bir rol için saçını kesmesi, görünüşünde değişiklik yapması veya rolüne çalışması Yeşilçam’a yabancı bir olgudur. Yeşilçam aktörü, rolün kendisine uydurulması gerektiğini düşünür, kendisinin role uyması gerektiğini değil.

Alman ajanı olduğunun er geç ortaya çıkacağını ve aşklarının uzun ömürlü olamayacağını sezen kadın ‘’Belki de bir daha kollarının arasında saadetten titreyemeyeceğim’’ diyerek Seyfi’ye sarılmaktadır ancak ‘’kudretli’’ Seyfi ‘’kurt’’ bir ajan olmanın kendisine kazandırdığı soğukkanlılık, kararlılık, ihtiyat ve tecrübe gereği ‘’teşkilattan’’ Hilda’nın araştırılmasını istemiştir. Yapılan araştırmada kadının ‘’şüpheli hareketlerine rastlanılmaması’’ sevgilisi masum çıkan Seyfi’yi çok mutlu etmiştir. Almanların gizli işgal planından anında haberdar olan ve her türlü karşı tedbiri aldığını iddia eden ‘’gizli teşkilat’’ nedense kardeşi Alman Konsolosluğu’nda, kendisi ise bodrumunun cephanelikten farksız olduğu ortaya çıkan Alman hastanesinde çalışan kadın hakkında hiçbir şey bilmez. Veya Seyfi böyle bir araştırmayı neden istemiştir? Kadının bir ajan olduğu ortaya çıksa ilişkisini bitirecek midir yoksa vatanına ihanet etmeyi göze alarak gizleyecek midir? İçinde şüphenin istediği haberi alana kadar aşkından üstün geldiğini söyleyebiliriz. ‘’Teşkilattan’’ gelen rahatlatıcı haber Seyfi için ‘’âşık olabilmesi’’ için verilen izin sayılabilir. Böylece korkularından arınan Seyfi kadını büyükannesi ile tanışmaya götürür

Alman albayın ‘’kendileriyle dalga geçtiğini düşündüğü’’ Türk gizli teşkilatının önde gelen bir ajanının kimliğini açığa çıkarmasına ramak kalmıştır. ‘’Temas’’ etme görevi Hilda’ya verilen bu adamın Seyfi olduğu henüz bilinmemektedir. Almanların kendisini deşifre etmeye çok yaklaştığı Seyfi’ye iletilmiş olsa da, hiçbir tedbir almaya gerek duymaz. Kimliği açığa çıkmadan önce Seyfi ile Hilda’yı öpüşürken gören erkek kardeşinin ‘’Bir Türk ile ilişki kurman vatana ihanet sayılır’’ demesine ‘’Unutma ama ben bir kadınım’’ diye cevap vermesi unutulması güç anlamsız repliklerden bir diğeridir. Zaten film, erkeğin ısrarlı öpüşüne ve gücüne karşı koyamayan hatta bu durumdan memnun kalan hırçın kadının zayıflığının farkında olduğunu bilmesi gerektiğini düşünen ve kadını ikinci sınıf gören, erkek egemen bir bakış açısıyla çekilmiştir.

Gizli teşkilatın en önemli adamının Seyfi olduğu ortaya çıkınca şaşıran kadın ‘’demek benimle görev için âşık rolü oynadın’’ der. Birbirlerini suçlasalar da aşk üstün gelir. Hilda albaya aradıkları adamın o olmadığını söyler. Seyfi de Türk makamlarına ihbarda bulunmaz. Erkek kardeşi Hilda’ya inanmaz ve kadına işkence etmeye başlar. Hiçbir şey söylemeyen kadının işbirliğine yanaşmaması ancak geçmişteki yararlılıklarından dolayı öldürülmek istenmemesi sonucu Alman komandolarını getirecek olan gemiye bindirilerek geri gönderilmesine karar verilir.

Alman komandolarını getiren bir şilebin boğazlardan gireceği öğrenilir. Gizli teşkilat bu çıkarmayı engelleme görevini emrine bir denizaltı tahsis ettiği Seyfi’ye verir. Denizaltı tarafından tespit edilen gemiye çıkan Seyfi ‘’Türkiye’yi işgal edebilecek kabiliyette’’ bir gemi dolusu komandoyu ‘’teslim alır.’’ Gemide Hilda’yı gören ve kendisini kandırdığını düşünen Seyfi kadına yüz vermez. Açık denizdeki bir gemiye Hilda nasıl ve ne zaman binmiştir, kesinlikle mantığın açıklayamayacağı, ‘’bir şekilde binmiş işte, sorgulamaya ne gerek var’’  şeklindeki umursamazlık ve aymazlık burada da kendisini gösterir.

Gemideyken Seyfi’nin Hilda’ya, ‘’emrediyorum, kımıldama’’ hitabına karşılık ‘’ben bir kadınım, emir almam’’ demesine karşılık ‘’ben de bir askerim ve emir veririm’’ şeklindeki absürd yanıtı Seyfi’nin askerlikle uzaktan yakından ilgisi olmadığını gösterir. Askerlik mesleği özünde emir verme değil emir alma mesleğidir. Emir-komuta zincirinde emir vermeksizin değil emir almaksızın bir iş yapılmayacağına göre henüz binbaşı rütbesindeki bir adamın böyle bir özgüvenle konuşması nasıl mümkün olabilir, bilemiyorum.

Seyfi harekâtı ‘’akim bıraktığını’’ ve sınır dışı etmek üzere ‘’enterne edildiğini’’ söylediğinde Alman albay ‘’iyi başardınız binbaşı’’ diye iltifat ederek Türk’ün gücü karşısında boyun eğmekten başka çaresi olmadığını itiraf eder. Albay ülkeden çıkarılmadan önce intikamını almak için kendilerini yenilgiye uğratan Seyfi’nin öldürülmesi gerektiğini söyler. Görevi üstlenen Hilda’nın aşkı üstün gelir ve Seyfi’yi öldüremez. ‘’Benim eşsiz kudretli sahibim’’ dediği sevdiği adamın kollarında titreyen Hilda onunla sevişir ve ‘’bakire’’ olduğu anlaşılır. Hilda’nın şahsında Almanların kendilerine kudretli bir ‘’koca’’ bulduklarını söyleyebilir miyiz acaba? ‘’Niçin bana söylemedin’’ diyen ve bu duruma şaşıran Seyfi kendini sorumlu hisseder. Erkek egemen bakış açısıyla çekilen bu sahnede evlenilecek kadının bakire olması gerektiğinin bilinçli olarak zihinlere yerleştirildiğini söylemeliyim. Kadının bakire olması kötü bir şey değildir ancak erkeğe her şeyin serbest olduğu, kadının ise ‘’sırtının yere gelmemesinin’’ gerektiği bu ikiyüzlü ve aşağılık zihniyet filmde kendisine yer bulmuştur.

İkinci Dünya Savaşı günlerinde Amerikalıların istihbarat ödeneği bulamadıkları yerlere zengin subayları gönderdikleri biliniyor. Zengin olduğu belli olan Seyfi, parasını kendi cebinden harcıyor olabilir çünkü fakir bir devletin her ajanına viski alacak kadar parasının olmayacağını düşünüyorum. Sınırsız yetkiye sahip ve devletin tüm imkânlarını kullanabilen Bond karakterinin çekici gelmiş olması üzerine benzer bir karakter yaratılmaya girişilir ancak ortaya karikatür bir tip çıkar. Emrine denizaltı verilir ancak parsayı toplayan lastik bottaki Seyfi olur. Bond karakteri sanayi devriminin ve kapitalizmin bekçiliğini yaparken ve bu misyona uygun olarak son teknoloji ürünlerini kullanırken Seyfi modern olan hiçbir şeyi kullanmaz. Bond karakterinden daha çok ‘’Komiser Kolombo’’ tiplemesine daha yakındır. Pardösü giymekle ve viski içmekle ajan olunacağını zanneden zihniyetin karikatürden ileri gidemeyen Seyfi karakterinde ne bir zekâ pırıltısına ne de bir tutam yeteneğin izine rastlanır.

Filmin başlangıcındaki silah, silah tutan el ve siluetler görüntüleri James Bond filmlerine özenildiğini açıkça ortaya koyar. Esinlenme ve etkileşimlerin olması doğaldır ancak doğal olmayan, Bond’un ucuz, bayağı ve sıradan bir kopyasının ‘’en iyi film’’ olarak ödüllendirilmesidir. Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni isimli muhteşem filmde yönetmen Haşmet Asilkan’ın (Şener Şen) filmini tamamlayabilmek için ‘negatif’’ çalmak zorunda kaldığı sahne aklıma geldikçe, Ankara Ekspresi’nin değil ödüle layık görülmesi, çekilmiş olmasının bile harcanan emeğe yazık edildiği düşüncesini zihnimden atamadığımı söylemeliyim. Türk sinemasının en uyduruk, geriletici, komik bile denemeyecek kadar yoz ve palavracı filmlerinden olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Tabii birileri böyle bir film çekebilir, kimse karışamaz ancak böyle bir saçmalığı ödüllendirmek ne anlama geliyor, hâlâ anlamış değilim.

Salim Olcay

salimolcay@hotmail.com.tr

Yazarın diğer film analizlerini okumak için tıklayınız.

Gurbet Kuşları (1964, Halit Refiğ)

1950’li yıllar boyunca Demokrat Parti iktidarını yaşayan Türkiye’de, devletçi uygulamaların yerini serbest piyasaya ve dolayısıyla tüketime dayalı politikalara bırakmasıyla birlikte bulundukları yerlerde ‘’fırsatlara’’ ulaşmakta zorluk çektiğini düşünenler bir göç dalgasına sebep olmuşlardır. Endüstrileşmenin hızlanması, şehirlerin büyümesi, fabrikaların açılmasıyla birlikte gerek işgücü gerekse ‘’şehirdekiler’’ gibi rahat yaşama arzusu, iktidarın girişimciliği ve fırsatçılığı körükleyen politikalarından pay kapmak isteyen köylülerin hızla şehirlere göç etmeye başlamasına yol açmıştır. Şehre gelenlerin sayısının çokluğu şehirlerin yanı başında ‘’gecekondu’’ mahallelerinin ortaya çıkmasına sebep oluyor, ‘’taşı toprağı altın İstanbul’un’’ sunduğu fırsatlardan yararlanmak isteyen ancak çoğunlukla vasıfsız işlerde çalıştırıldığı için sağlık ve sosyal güvenceleri olmayan ve suçla özdeşleştirilmeye başlanan gecekondu insanları şehirlilerin nefretinin odağında yer almaya başlıyordu.

Bu göç dalgası ve beraberinde getirdiği sorunlar gerek köylünün gerekse iktidarın istediği bir şey değil, kapitalizmin zorunlu aşamalarından birisidir aslında. Bir tartışma programında ‘’Ben elektrik getirdim, ben baraj yaptırdım, ben yol yaptırdım’’ diyen ismi lazım değil bir siyasetçiye şu an gazetecilik yapan bir üniversite öğrencisinin ‘’Bu yaptıklarınızı sömürge valileri bile yapıyor. Siz halkın eğitiminden, bilincinden ve yetişmesinden sorumluydunuz, onlar için ne yaptınız?’’ diye sorması gibi 1950’li yıllarda ortaya çıkan ‘’aşamayı’’ bir siyaset hamlesinden çok kapitalizmin yeni pazarlar arama hamlesi olarak değerlendirmek daha doğru olacaktır. Bu yazı herhangi bir siyasi partinin yaptıklarını eleştirme veya savunma amacını değil, her şart ve ahvalde kendini vatanın sahibi olarak gören zihniyetin halka ve köylüye bakışını ele almaya çalışacaktır.

‘’Kapitalist gıda üretimi yalnızca bir modernleşme sorunu değildir. Köylülere gerek duymayabilir ama kendine kâr sağlamak için üretmeye ve ürettiklerini bütün dünyaya satmaya gerek duyar. Bu durumun yarattığı sonuçlar, bundan etkilenen her yoksul köylü toplumunu mahvetmektedir. Köylüler, işsizliğe ve kıtlığa karşı şimdiye kadar hiç olmadıkları ölçüde korumasız bırakılırlar. Kırsal kesimdeki insanlar, yiyeceklerini kentsel bölgelerden satın almaya zorlanıyorlar. Gecekondu bölgeleri beş yılda bir iki katına çıkıyor. Bu nokta üzerinde ısrarla durmak önemlidir. Kapitalist üretim tarzı kadar sürekli ve kapsayıcı bir biçimde geleneği parçalayan, geçmişi değersiz kılan ve yadsıyan başka hiçbir şey yoktur. Brecht’in dediği gibi ‘radikal olan, komünizm değil kapitalizmdir.’’ (John Berger, Köylü Deneyim ve Modern Dünya)

Kendileri de Amerikan kültürü ile tanışan ve bir fırsatını bulup Amerika’ya gitmek isteyen şehirlilerin gecekondulardan ve oralarda yaşayan insanlardan nefret etmesi filmde üniversitede okuyan kızın ailesi tarafından simgelenmiştir. Eski İstanbullu oldukları vurgulanan bu ailenin büyük oğlu Amerika’ya gitmiş, küçük kızları ise tıp fakültesinde okumaktadır. Köylü ailenin dört çocuğuna karşın şehirli ailenin iki çocuğu vardır. Burada da nüfus planlaması yapılması yönünde bir özendirme görülebilir. Şehirli kızın İstanbul’a gelen köylülerden nefret ettiğini söylemesi ancak gecekonduda yaşayan ailenin oğlu ile nişanlanması, nefret ve tiksinti duyduğunu dile getirmesine karşın onlarla sıcak ve samimi bir ilişki kurması hatta okulu bitirdikten sonra Amerika’ya gitme isteğinden vazgeçerek Anadolu’ya gideceğini söylemesi çelişkili ve iğreti durmaktadır. Halk nedir, halkçılık nedir, halka gitmek ne demektir Niyazi Berkes’ten okuyalım:

‘’Sabaha yakın saatlerde Halkevi’ndeki odamda alışık olmadığım inlemeye benzer, kulakları tırmalayan, gıcırtılı sesler çıkaran kağnı sesleri ile uyanırdım. Bunlar köylerden Hergele Meydanı denilen yere satılacak şeyler getiren köylülerin kağnılarıydı. Yerli ya da yabancı efendiler görmesin diye bunların herkesin uyuduğu bir zamanda kente girmelerine izin veriliyormuş. Atatürk’ün çevresini kuşatan kişilerin modernlik anlayışı böyleydi.

Halkevi’nin çalışma bölümlerinden birinin adı köycülük şubesiydi. Üyelerin köylere gitmesi şöyle dursun, tek köylünün oraya gelmesi akla bile gelecek bir şey değildi. O zaman ‘’halk’’ kavramının içine ‘’köylü’’ kavramı girmiş değildir. Gerçekte asıl ‘’halk’’ bir tür ‘’parya’’ idi. Halkçılık bölümü toplantılarında bir alay halkçılık yapılır, Behçet Kemal’in palavraları ve şiirleri dinlenilirdi.’’ (Niyazi Berkes, Unutulan Yıllar)

27 Mayıs ve ardından gelen politika değişiklikleri Demokrat Parti iktidarının başlattığı bu göç hareketini tersine çevirme ve mümkünse durdurma amacını güdüyordu. Halit Refiğ’in Gurbet Kuşları (1964) isimli filmini bu açıdan okumak faydalı olacaktır. Turgut Özakman’ın Ocak isimli oyunundan alındığı, senaryonun Halit Refiğ tarafından uyarlandığı ve diyalogların Orhan Kemal tarafından yazıldığı filmin başında belirtilmiş olsa da esinlenildiği belirtilen Ocak isimli oyunun tam aksi bir neticenin ortaya çıkmış olduğu görülecektir.

Turgut Özakman’ın Ocak isimli oyunu bir ailenin ekonomik güçlüklere ve geçim sıkıntısının getirdiği zorluklara karşın bir arada durma çabasını anlatmaktadır. Hiçbir güvencesi olmayan aileyi bir arada tutan en önemli etkenin sevgi ve dayanışma olduğu vurgulanır. Aileye ocak da denildiği ve soyun devam ettiği ‘’ocağın tütmesi’’ olarak bilindiği için oyuna isim olarak seçilmiştir. Eli kalem tutan her çocuğun ev deyince dumanı tüten bir baca çizmesi bu fikrin yerleşikliğini gösteren simgelerden yalnızca birisidir. Gerek filmde gerekse oyunda babanın çocuklarına da geçen ümidi yirmi akçe borç para bulabilse bir çift öküz alacak olan ve böylece önünde kimseciklerin duramayacağını düşünen Karabibik’in hikâyesini hatırlatır.

Savaşın sonlarına doğru yaşla değil kiloyla askere alınmaya başlarken, kırk beş kiloyu geçen her çocuk cepheden cepheye koşarken, erkeksizlikten ekilip dikilemeyen tarlalar, ödenmeyen borçlar neticesinde ağaların eline geçerken, zavallı Anadolu’nun erkekleri birer birer vatan için şehit olurken her şey iyidir. Devlet eliyle ‘’milli burjuvazi’’ yaratılırken, köylünün bedel ödemesiyle sermaye biriktirilirken, savaş sonrasında açgözlü fırsatçılar türerken her şey güzeldir. Ulusal bağımsızlık savaşına karşı çıkan, vatana ihanet eden, fırsatını bulup yurt dışına kaçan, sözde tedaviye giden ve bir yolunu bulup cepheden kaçanların Mustafa Kemal Atatürk’ün ölmesini fırsat bilip ‘’ihtiyaç nedeniyle’’ devletin kadrolarına egemen olurken, ülkenin kalkındırılması ve halkın çağdaşlaştırılması hedefi ‘’kendi çıkarlarını vatanın menfaatinden yüksek tutan’’ bir avuç ‘’alçağın’’ elinde istekleri doğrultusunda şekillendirilmesi projesine dönüştürülmüşken her şey olması gerektiği gibidir. İsmet İnönü’nün ‘’Bir ülkede namusluların da namussuzlar kadar cesur olması’’ gerektiği sözü bu açıdan okunmalıdır.

Şimdi bu fırsatlardan pay isteyen ve beğenilmeyen yine aynı Anadolu’dur. Anadolu insanı bedel ödemeye devam ettikçe, sesi çıkmadıkça, hakkının peşine düşmedikçe iyidir ancak ‘’hakkını aramaya’’ başlayınca şampanya kadehini nasıl tutacağını bilmediği, yemek masasına dirseklerini dayadığı, kırmızı etle hangi şarabın içileceğini bilmediği, Fransız bir şairin, Alman bir filozofun, İtalyan bir yönetmenin eserini bilmediği için cahillikle suçlanmaktadır. Binlerce yıl taşıdığı ve içinde yaşadığı kültür yok ve aşağı sayılmakta, meziyetleri görmezden gelinmekte, bilgisi alay konusu edilerek aslında daha da cahil kalması, batıl inançlarının içinde sürüklenmesi, hakkını aramaması için bastırılmaktadır. Üç beş yılda bir önüne konulan ‘’sandığa’’ gitmesi hakkını araması için yeterli görülen köylüler bunun dışına çıkmak istedikçe yetiştirdikleri hayvanlarla özdeşleştirilerek kimliksiz oldukları vurgulanmaktadır. Böyle bir dernek kurulmuş mudur bilemiyorum ancak Kemal Tahir’in aşağıdaki sözlerine çok şaşırdığımı söylemeliyim:

“Türkeş’in denetimindeki Başbakanlık Dairesi, adalet, dürüstlük ve demokrasi ilkelerini ayakta tutmak, özgür düşünce ve bilimin ışığı altında Türk halkının manevi ve ruhi dünyasını sağlam temellere oturtmak amacıyla bir plan hazırlanmasını, Milli Eğitim, Maliye ve İçişleri Bakanlıklarına görev verdiğini duyuruyorlardı. Bu plan gereğince bir dernek kurulacak… Devlet tarafından finanse edilecek bu dernek, Edirne’den Kars’a bütün ülkede şubeler açacak ve burada aydını, genci, yaşlısı, kadını, erkeğiyle bütün vatandaşları eğitecek. Bu eğitim sona erdikten sonra seçimler yapılıp yeni parlamento kurulacakmış.” (İsmet Bozdağ, Kemal Tahir’in Sohbetleri)

Demokrat Parti iktidarının kamulaştırma, yol yapma ve imar faaliyetleri için ihtiyaç duyulan işçiler Anadolu’dan gelen göçmenlerce karşılanmakta, bu da insanların köylerini bırakıp şehirlere akın etmesine sebep olmaktadır. Özellikle 1960′lara gelindiğinde, bu son on yılın kentteki nüfus artış oranı yüzde seksen dolaylarına ulaşır. İktidara yakın kişiler ise ihalelerden pay alma yarışına girmekte, ‘’her mahallede bir milyoner’’ ortaya çıkmaya başlamaktadır. Bu ‘’yeni milyonerler’’ eskilerinin rahatını kaçırmakta, yenilerin cahil, yalancı, birikimsiz, pis ve dolandırıcı olduğu söylenmektedir. Bileti olmadığı halde ‘’Kimin malından kimi kaldırıyorsun, benim dedem 93 Harbi’nde Moskof, babam Sakarya’da Yunan kurşununa kurban gitti’’ diyen ‘’haybeci’’ karakterine seyircinin hak vermeye başladığı sırada yalan söylediği anlaşılır. Kayserili ‘’haybeci’ karakteri Anadolu’dan gelen ‘’sonradan görmelerin’’ zengin olsa bile şehirli olamayacaklarını simgelemek için filme yerleştirilmiştir, diye düşünüyorum.

Yönetmen yerine rejisör ibaresinin kullanılmış olması Yeşilçam’daki Fransız etkisine bağlanabilir. Bu günümüzde de devam eden, kendi kültüründen ve dilinden utanan çapsız güruhun halkın anlayamayacağı yabancı kelimeler kullanarak ‘’eğitimini’’ vurgulama veya ilgi çekme arzusundan başka bir şey değildir. Bu konuda Niyazi Berkes anılarında şöyle demektedir:

‘’Bugünün kuşakları çok şaşacaklar belki, o zaman ‘’tramvay pencerelerinden dışarı sarkmayın’’ gibi yazılar hem Fransızca hem Türkçeydi. Yalnız Fransızca olanlar bile vardı. Karaköy’den Şişli’ye dek içinde hiç Türkçe konuşulmayan ya da bilinmeyen yerler vardı.’’ (Niyazi Berkes, Unutulan Yıllar)

İstanbul korkusu filmin başından itibaren belirgin bir şekilde hissettirilmeye çalışılır. Haydarpaşa’da trenden inen köylülerin ilk kez gördükleri denizi, vapuru, arabaları, insan kalabalığını, büyük binaları ve İstanbul’u hem hayranlıkla hem de korkuyla seyretmeleri ilk kez hangi filmde kullanılmıştır, bilemiyorum ama Yeşilçam bunları, bir süre sonra içine köprüyü de dâhil ederek yıllarca kullanacaktır. Onlara göre İstanbul’un taşı toprağı altındır ancak İstanbulluya güvenilmeyeceğini de sezerler. Haybeci ‘’Burası İstanbul’’, der. ‘’Burada Allah’ın arka cebinden peygamberi çalarlar.’’ Baba ise ‘’İstanbulludan bir yumurta mı aldın, kır bak sarısı içinde mi’’ diyerek dolandırıcılığın sonu olmadığını söylese de dolandırılmaktan kurtulamaz. Böylece şüpheleri haklı çıkan köylülerin diğer köylülere verdikleri ‘’İstanbul’dan uzak durun’’ mesajı yeterince açıktır.

Turgut Özakman’ın oyununda yer almayan İstanbullunun dolandırıcılığı, şehir adamına güven duyulamayacağı, şehre göç edenlerin cahil, düzen bozan insanlar olduğu, şehirlilerin onlara küçümseyerek bakması hatta göçün yasaklanması gerektiği düşüncesinin dile getirilmesi ancak kendilerinin derin bir hayranlık besledikleri ve özendikleri Amerika’ya gitme arzuları ve ithal mallarına düşkünlükleri, büyük şehirlere göç edenlerin tutunamayarak köylerine geri dönmelerinin vurgulanması Orhan Kemal’in etkisine bağlanabilir. Halit Refiğ ise bu iki eseri almış, işine gelen yanlarını kullanarak ortaya kendisinin de dâhil olduğu burjuva tezlerini destekleyen bir film koymuştur. Halkın hiçbir ıstırabını anlatmadığı halde kısa bacaklı, kıllı, göbeğini kaşıyan insanların İstanbul’a göçünü engellemek için kendi insanına vize getirmeyi dile getirebilenler hâlâ vardır.

1964 yılında ilki gerçekleştirilen ve amacının ‘’Türk sinema sektörünü maddi manevi desteklemek, Türk film yapımcısını nitelikli yapıtlar üretmeye teşvik etmek, Türk sinemasının uluslararası platforma açılmasına zemin hazırlamak” olarak belirlendiği Altın Portakal Film Festivali’nde Çoğunluk (2010, Seren Yüce) isimli hilkat garibesi olduğunu düşündüğüm filmin ödüllendirilmesinin ardından yazmaya karar vermiş olsam da fırsat bulamamıştım. İlk olarak Gurbet Kuşları ile başladığım ve bir sinema tarihçisi olmadığım için o dönem hangi filmler iyidir, kötüdür tartışmasına ve teknik konulara girmeden ödüllü filmler üzerine yazmaya çalışacağım. Yeşilçam’ın ‘’egemen sınıfların’’ sözcülüğünü yapmakta Hollywood’dan bile ileri olduğunu düşündüğümü, insanın insanileşmesine katkıda bulunan nitelikli film sayısının birkaç düzineyi geçmeyeceğini söylemeliyim. Birçok samimi sinema emekçisi bu yolda can vermiş Yılmaz Güney’in reddettiği hâkim zihniyetin neye hizmet ettiği çok açıktır.

‘’1966’da Türkiye 238 filmle dünya dördüncüsü durumundadır. Ama bu, sinema intiharı anlamına gelir. Yılda en çok elli film yapılabilecek kapasitedeki stüdyo, laboratuvar, teknik donanım, teknisyen ve sanatçı kadrosu, bunun dört beş misli bir tempoyla çalışınca nitelik her anlamda düşer. Bu ‘’yağma’’ sinemasında, bir oyuncu yılda yirmi filmde rol alabilirken bir senaryocu aynı senaryoyu birkaç yapımevine satabilir. Tabii buna yabancı filmlerden yapılan taklitleri, eski yerli filmlerin yeni versiyonlarını, klasiklerden, piyasa romanlarından uyarlamaları da eklemek gerekir. Yozluktan pek uzaklaşamayan bu dönemde arabesk melodramlar, sulu güldürüler en büyük ağırlığı oluşturur. Yaşanan film enflasyonu çok sayıda dar bütçeli, düzeyi düşük filmler anlamına gelir. Harcamalar az tutularak mümkünse aynı anda iki film çekilmektedir.’’ (Mukadder Çakır Aydın, 1960’lar Türkiye’sinde Sinemadaki Akımlar)

Kendilerine güvenen, ‘’sırt sırta verdikleri takdirde’’ taşı toprağı altın İstanbul’a ‘’şah olacaklarını’’ düşünen aile bir gazete kâğıdı üzerinde peynir, zeytin ve ekmekten oluşan ilk yemeklerini yerler. Hepsinin içi umutla doludur, peynir ekmeği de buldukları için şükrederler. Baba, anne, iki büyük oğlan geleceğe dair umutluyken, ailenin okuyan tek çocuğu olan en küçükleri ‘’ya işler kötü giderse’’ diyerek belki de hepsinin içinden geçen ancak düşünmek istemedikleri hatta kendilerine bile itiraf etmek istemedikleri bir durumu dile getirerek ilk andan bir tatsızlığa, ağızların acılaşmasına neden olur ve herkesin keyfini kaçırır.

Dolandırıldıkları halde umudunu yitirmeyen aile son bir gayretle ellerindeki her şeyi ortaya koyarak küçük de olsa başka bir dükkân açmayı başarırlar. Karşılarında kendileri gibi tamircilik yapan bir Rum vardır. Adama yemek getiren karısı Despina, görür görmez baştan çıkardığı ailenin büyük oğlunu, kocasının işte olduğu saatlerde eve almaya başlar. Ortanca oğlan da babasının yanında çalışmaktan sıkılarak taksiciliğe başlar ve az zamanda ‘’bitirim’’ bir taksici olur. Dükkân ihtiyarın üzerine kalır ve işler kötü gitmeye başlar. İşlerin bozulmasının ardından babanın ‘’bir kefere karı uğruna dükkânı sattın’’ demesi Anadolu ailesi terbiyesi ve kültürüyle bağdaşmaz. Her şey yolundayken oğlunun onaylamadığı ilişkisine ses çıkarmadığı ima edilen baba Hacı Tahir’in ve ‘’ben seninle sizin işler bozulsun da bizim dükkân para kazansın’’ diye birlikte oluyordum diyen Despina’nın bu denli ahlaksızlıkla itham edilmesi nasıl bir zihniyetin ürünüdür, anlamak güç.

‘’Yeşilçam sinemasının sinemaya bakışındaki sığlık ve ilkellik aşağıdaki örnekte kendini açığa vuruyor. Yıl 1966’dır. ‘’Hac Yolu’’ adlı film Anadolu’nun ücra köşelerinde gösterime girmiştir ama büyük bir yalanla birlikte. Güya, bu filmi yedi kez izleyen, hacca gitmiş sayılmaktadır. Kandırmayı pekiştirmek için halka filmden önce abdest alması ve sinemanın çevresinde yedi kez dönmesi salık verilir. Hatta film arasında zaman zaman gülsuyu dağıtılır. Yalanlar bununla da bitmez. Film, yerli olarak tanıtılmasına karşın Mısır filmidir ve yapımcısı da bir Hıristiyan’dır.’’ (Nijat Özön, Karagöz’den Sinemaya)

Küçük oğlan zengin bir kızla arkadaşlık eder. Kız, oğlanı ailesiyle tanıştırmaya götürür. Kızın oğlanın ailesiyle ilgili her şeyi bildiği halde, oğlanın kızı kendi ailesiyle tanıştırmaya götürmemesi ailesinin kararının önemli olmadığını ima etmektedir. Yoksul Maraşlı bir aile zengin, okumuş, abisi Amerika’da olan bir kızı reddedemeyeceğine göre böyle bir sahneye yer verilmemiştir. Nişanlanırlar ancak nişanı da kendi aralarında yaparlar. Böylece köylü aileyle İstanbullu aile bir araya getirilmeyerek o dönemde çok daha önemli olan nişan töreni yaptırılmaz. Bu durum bir evlilikten çok zengin ailenin kendilerine uygun buldukları damadı kabullenmeleri anlamına gelmektedir. Oğlanın ailesinin ve seyircinin tepkisini çekmemesi için de kız, kendisinden beklenilmeyecek hatta kendisiyle çelişecek kadar alçakgönüllü olarak resmedilir.

‘’Roma’da bir kimse babası hayatta olduğu sürece mali konularda ve sözleşme hukukunda bütünüyle bağımsız davranamıyordu. Yetiştin bir oğul ancak bir peculium yoluyla yani babasının verdiği güvence yoluyla mal sahibi olabiliyordu ama bu her an feshedilebilirdi. Bir oğul babası hayattayken kendi iradesiyle vasiyetname yazamıyor ya da mülk miras alamıyordu. Bir oğul magister hatta konsül olabilirdi ama babası hayatta olduğu sürece onun patria potestas’ı -babanın yasal gücü- altındaydı.’’ (Peter Watson, Fikirler Tarihi)

Romalılar kadar olmasa da ataerkil Türk aile yapısında ‘’kız verilir; gelin alınır.’’ Gündelik hayatta ‘’kız vermek, kız almak’’ olarak tabir edilir. Bu anlayış kızın doğumundan itibaren, başka bir aileye katılacağının ailesi tarafından kabullenildiği anlamına gelir. Kız gelin olacak, gidip başka bir aileye katılacak ve o ailenin bir ferdi olacaktır. Henüz gelin olmamış bir kızın ‘’namusundan’’ babası ve erkek kardeşleri sorumludur ve kız denetim altındadır. Babanın ‘’Bir kızımız öldü, Allah bize yeni bir kız verdi’’ demesi, ölen kızlarının ‘’namusunun’’ babası ve erkek kardeşleri tarafından korunması Maraşlı bu ailenin ataerkil olduğunu göstermektedir. Aşağıdaki alıntıda da gösterileceği gibi ‘’babanın’’ sorumluluğu bireysel değil toplumsal olduğuna göre ‘’gelin alması’’ gereken bu ailenin ve babanın hiçbir şeye karışmamayı rahatlıkla içine sindirmesi nasıl açıklanabilir?

‘’Ataerkil ailenin en çarpıcı özelliği ‘’babanın aileyi yeniden üretimindeki sorumluluğudur. Ailenin yeniden üretimi kavramı ailenin hem fizyolojik olarak hem de kendini idame ettirebilmesinin maddi şartlarının sağlamasını ve yeni evlenecek oğlun veya kızın çeyizlenmesini içerir. Baba karısını, gelin gitmemiş kızlarını, oğullarını, gelinlerini, torunlarını barındırmakla, yedirip içirmekle ve giydirmekle sorumludur. Baba bu sorumluluğu bir zihniyet olarak taşır ve ona toplumsal bir değer olarak yüklenmiş bu zihniyetten kurtulması ‘’Ben bu sorumluluğu taşımaktan vazgeçiyorum’’ demesiyle olup bitecek bir iş değildir.’’ (Erkan Akın, Türk Ailesinde Babanın Rolü ve Yeri)

İşleri bozulan Maraşlı bir aile taşı toprağı altın İstanbul’un zenginliğine ortak olmak için göç ederler. Aile, Haydarpaşa’da trenden indiğinde, baba Tahir Efendi ‘’Allahın izniyle şah olacağız İstanbul’a, şah’’ dese de bu hayalin gerçekleşmesi kolay değildir. Çünkü ‘’iş bilenin, kılıç kuşananındır.’’ Maraşlı aile şehrin ekonomik düzenine, farklı yaşam biçimine, ahlak anlayışına ayak uyduramaz. Şah olmaya geldikleri İstanbul’a yenik düşerek memleketlerine dönerler. Babanın isminin Tahir olması Halit Refiğ’in Kemal Tahir’e bir göndermesi olarak görülebilir.

Kendinden sonra o kadar çok kopyası, ucuz taklidi yapılmıştır ki, Yeşilçam’ın esas aldığı konulardan biri İstanbul’un ne kadar kötü olduğunun Anadolu insanına anlatılması olmuştur, diyebiliriz. Kendisi İstanbul’da kalan küçük oğlan ‘’keşke gelmeseydik,’’ der ‘’her şeyi satıp geri dönmeli ve sırt sırta vererek memleketimizde çalışmalıyız.’’ Küçük oğlanın nişanlısının zengin babası geri dönecek ve orada bir dükkân açacak parayı temin edecektir. Haydarpaşa’dan trene binerler. Bu yenilgi değil yeni bir başlangıç diyerek kendi kendilerini kandırırlar ve dönüş hareketine gururlarını kırmayacak onurlu bir isim koyarlar. Böylece hem Anadolu’dan İstanbul’a ve büyük şehirlere göç etmeyin, başınıza gelmeyen kalmaz mesajı verilirken geri dönmek isteyip de dönemeyenlere bir yol gösterilir. Kendi kendilerini kandırmış olsalar da ‘’eski’’ komşularının alay edeceklerini bildikleri için farklı bir mahalleye taşınmayı planlamaktadırlar. Ancak aynı mahalleye dönemedikten, eski dost, akraba ve arkadaşlarla dayanışma içine giremedikten sonra memleketine dönmekle başka bir şehre gitmek arasında zaten ne fark vardır?

Erkeklerin kız, kızların erkek peşinde koşması ve ailenin felaketinin salt uçkur peşinde gezmek olarak gösterilmesi hatta bunun en büyük kötülük olduğunun ima edilmesi filmin sığlığını göstermesine karşın burjuvazinin sözcülüğünü yaptığı için eleştirilmek yerine ödüllendirilmiştir. Köylü köyünde kalsın mesajını veren filmin ödüllendirilmesi nasıl bir zihniyetin bu topraklara egemen olduğuna dair bir fikir verir. Halit Refiğ, Gurbet Kuşları için ‘’İstanbul’a gelip de kazanamamış, tutunamamış bir ailenin hikâyesi’’ demiştir ancak film boyunca ailenin kaybetmesi için her şey yapılmış ve başarılı olunmuştur.

Salim Olcay

salimolcay@hotmail.com.tr

Yazarın diğer film analizlerini okumak için tıklayınız.