Roma Yolunda Bir Troyalı: Aeneas

12 Haziran 2014 Yazan:  
Kategori: Edebiyat, Eleştiri, Kitabiyat, Manşet, Tarihsel Kitaplar

 “Gerçeğin gözyaşları vardır.” (AENEAS)

Hesiodos, Theogonia adlı eserinde insanlık tarihinin geçirdiği çağları beş farklı dönem içinde inceler.

Bunlar:

  1. Altın Çağ: Tanrı Kronos’un eğemen olduğu bu çağda insanlar bolluk içinde Tanrılarla bir arada kavgasız, savaşsız yaşarlardı. İnsanların çalışmasına gerek duyulmazdı, çünkü toprak kendiliğinden herkese yetecek kadar zengin ürünler veriyordu.
  2. Gümüş Çağı: Tanrıları artık pek saymaz duruma gelmiş insanlar, altın çağa göre bir gerileme, yozlaşma dönemindedirler.
  3. Bronz Çağı: Savaştan başka amaçları kalmamış insanların, tanrıları bilmediği, dinsizlik ve utanç içindeki zamanlardır.
  4. Kahramanlar Çağı: Tanrılarla ilişkinin yeniden kurulduğu Troia ve diğer büyük savaşların yapıldığı büyük kahramanlıkların gösterildiği zamanlardır.
  5. Demir Çağı: Hesiodos’un yaşadığı çağdır. Ahlak bakımından insanların yozlaştığı, adalet ve erdem kavramlarının bilinmediği bir çağdır. Hesiodos bu çağda yaşamaktan dolayı acı çekmektedir.

Bu çağların döngüsel bir şekilde yeniden bir altın çağa evrileceği düşüncesi Mezopotamya’da filizlenmiş eski Yunan uygarlığında düşünceye bürünmüştür. Yıldızların hareketlerine bakıp çocuklarının yazgıları üzerinde düşünce yürüten Yunanlılara göre, yıldızlar gökyüzünde döndüklerine göre binlerce yıl sonra dönmeye başladıkları yere varacaklardır. Buradan hareketle binlerce yıl önce yaşanmış Altın Çağ’ın tekrar yaşanacağı sonucuna varmışlardır. Buna göre demir çağı, altın çağ izleyecektir.

MÖ. 1–2. yüzyıllarda bilginler gelecek Altın Çağın ne zaman başlayacağı çağın habercisi ne gibi kehanetlerin gerçekleşeceğine dair çeşitli çalışmalara girişmişlerdir. En dikkate değer çalışmalardan biri kadın bir bilici olan Sibylla’nın yazdığı Sibyllae Carmina’dır.

Vergilius, Çoban Şiirleri’nde Kâhin Sibylla’nın sözlerini aktarır. Yaşanan dönemin demir çağının son zamanları olduğu ve bu çağı Altın Çağ’a bağlayacak kehanetin, Asinius Pollio’nun konsolluğu zamanında doğacak olan bir çocukla gerçekleşeceğini yazar.

Asinius Pollio, M.Ö. 40 yılında konsül seçilmiş şair ve tarihçidir. Güzel sanatlar ve edebiyatın koruyuculuğunu yapmış Asinius Pollio, Vergilius şiir yazmaya başladığında onu korumasına almıştır.

Vegilius’un düşünsel evrenini besleyen bu gelişimler Roma İmparatorluğu’nun en olgun döneminde gerçekleşen olaylardı.

Vergilius, M.Ö. 70 yıllarında Kuzey İtalya’da doğdu. Babası çiftçiydi. İlköğretimini Milano’da tamamladıktan sonra, Napoli’de Yunan dilini ve edebiyatını öğrendi. Roma’da felsefe ve güzel konuşma öğrenimi yaptı. Fazla eser vermemekle beraber Latin Şiiri’nin en büyükleri arasında yer alır. Başlıca eserleri İ.Ö.37’de 10 kitap haline yazdığı Çoban Şiirleri, İ.Ö.30 yıllarında Yunanlı şair Hesiodos’un İşler ve Günler eserinden esinlenip yazdığı çiftçilik hakkında yazdığı 4 kitaptan oluşan Georgica ve bu yazımızın konusun olan İ.Ö 19’da ölene kadar üzerinde çalışacağı ama bitiremeyeceği eseri Aeneis’tir.

AENEİS

Vergilius bu destanı büyük ölçüde Yunan ve Latin söylencelerinden yararlanarak yazdı. Peki,  neydi bu söylenceler?

İlki ve en önemlisi Homeros’un İlyada destanıdır. Troya kuşatmasında kenti savunan kahramanlardan biridir Aeneis. Babası Anchises tanrı soyundan gelmesine karşın, insandır yani ölümlüdür. Annesi ise güzeller güzeli tanrıça Aphrodite’dir. Söylenceye göre Anchises, tanrıça Aphrodite ile olan ilişkisini sır olarak saklamayıp herkese anlatır. Buna çok kızan tanrıça onu felce uğratır.

 İlyada’da Aeneis’in gelecekte yeni bir devlet kuracağını söyleyen bölümce bizi Vergilius’un Aeneis’ine götürüyor;

“…kaderi kurtulmaktır Aineias’ın,

Tohum ekmeden, iz bırakmadan ölmemeli,

Yok, olmamalı Dardanos soyu,

Ölümlü kadınların verdiği çocuklar arasında

Kronosoğlu Dardanos’u severdi en çok.

İğreniyordu artık Priamos’un soyundan,

Güçlü Aineias kral olacak Troyalıları,

Kral olacak çocuklarının çocukları.” (1)

Ilyada destanında Aeneas’ın Troya’dan ayrıldığına dair herhangi bir bilgi yok. Homeros’un Aeneas ile ilgili bu kehaneti, onun kurtulacağı ve gelecekte büyük bir kral olacağı, yazdığına dair bir ipucu yok elimizde. Homeros, “size kaderini yazacağınız büyük bir kahraman bırakıyorum bu yıkımdan, yeni Troya’nın kahramanını” der gibidir. Bu kahramanı sahiplenecek uygarlık dönemin dünya imparatorluğunu kurmuş doğu ve batı arasında birliği sağlamış Roma İmparatorluğudur. Altın Çağ’ı müjdeleyen demir çağının bolluk içindeki yaşantısından esinlenen büyük Vegilius, Homeros’un mirasını alarak Roma’nın geçmişini Troya gibi zengin bir uygarlığa dayandırarak “çağının ulusal kültürüne bir kaynak” olarak yeniden işler.

İkinci söylenceyi M.Ö. 7–6. Yüzyılda İtalya’nın Sicilya bölgesinde yaşamış Yunanlı şair Stesikhoros’un şiirlerinde rastlıyoruz. Şair’e göre Aeneas, Troya’dan başka bir ülkeye göçmek zorunda kalıyor. Kartaca’dan İtalya’ya geçiyor ailesiyle birlikte.

Vergilius, Aeneas’ı yazarken daha bitmeden eserin ünü Roma’ya yayılmıştı.

Şair Propertius, bir şiirinde eserin haberini müjdeliyordu:

“Geri çekilin, Romalı yazarlar, geri çekilin, Yunanlılar; Illias’tan daha büyük bir şey doğmakta” (2)

Vergilius, Aeneis’i yazarken İlyada ve Odysseia’yı kendisine rehber edinmiştir. Bu iki destandaki hikâyeleri almış Roma kültürü çerçevesinde yeniden işlemiştir dedik. Peki, nedir bu kültür. Öncelikle şunu anımsayalım Homeros’ta karakterlerdeki temel erdemler şunlardı: İlyada’da “Askeri güç, yani dövüşme gücü, yiğitlik, yüreklilik ve toplantılarda güzel konuşma yeteneği; Odysseia’da ise güçlüklerden sıyrılma yeteneği, zorluklar karşısında direnme gücü.”(3) Aeneas’ın erdemlerinin başında görev duygusu gelir. İdeal bir Romalıdır. Görev duygusu ve bu görev için yapılması gerekenler bir Romalının en büyük özelliğidir. Bu görev duygusu kimi yerlerde Aeneas’ı soğuk, tanrıların elinde bir kuklaya dönüştürür. Yunan tragedyaların çoğu bu konular üzerinedir. Diğer bir özelliği tanrıların boyunduruğunda koşulsuz hareket etmesidir. “Dinsever Aeneas” diye sözeder birçok yerde Vergilius. Bir diğer özelliği Aeneas’ın atalara ve aileye sonsuz bağlılık.”Göreve, aileye, Tanrıya ve devlete bağlılık-bunların hepsine birden pietas denir.”(4)

Vergilius, altışar kitaptan toplam on iki bölümden oluşturmuştur eserini. Odysseia’yı biçim olarak kendine rehber edinen birinci bölümde Aneas’ın Troya’dan sağ kurtulup Roma’ya gelinceye kadarki serüvenleri anlatır. İkinci bölümde ise İtalya’ya ayak basan Aeneas buradaki yerli halka karşı savaşları anlatılır ki buda İlyada destanını biçim olarak kendine rehber edinmiştir. Böylece Vegilius Homeros’un iki büyük destanını tek bir kitapta yoğun bir Roma kültürü ile yeniden işlemiştir. Biçim olarak Aeneas ne kadar Homeros geleneğine bağlı görünse de karakterler tamamen Romalıdır.

Şimdi bu bölümleri daha ayrıntılı incelmeye geçelim.

Birinci kitap

Homeros, İlyada’da “kaderi kurtulmaktır Aeneas’ın” demişti. Buradan sonrasında sözü Vergilius alıyor:

“Bir yiğitin savaşlarıdır anlattığım, Troya’dan

İlkin İtalya’ya, Lavinium kıyılarına, yazgının

Gönderdiği.”(3)

diyerek Homeros’un Aeneas için çizdiği yazgının devamını kitabın ilk cümlesinde anımsatır. Troya’dan yola çıkmalarının ardından yedi yıl sonra İtalya’nın güneyinden başlar yolculuğu Aeneas ve arkadaşlarının.

Tıpkı İlyada ve Odessa’da olduğu gibi Aeneas destanında da tanrılar savaşta tarafsız kalmaz, savaşı yönlendirecek işler yaparlar. Birinci bölümde Yunanistan’ı hem kültürel hem soy yönünden Anadolu’ya karşı savunan Tanrıça Hera çıkar karşımıza. Roma mitolojisindeki karşılığı Juno’dur. Troya soyundan gelen Aeneas’ın İtalya’yı ele geçirip Troya’yı yeniden kuracağı yazgısını engellemek için ilk harekete geçen de Juno olur.

“Önlemezsem gitmekten

İtalya’ya Troya kralını, çekileyim mi geri bunda,

Yenik mi sayayım kendimi?”

Denizler tanrısı Poseidon’un oğlu rüzgârların kralı diye bilinen Aeolis’ten yardım ister.

”Ey Aeolis sana vermiş tanrıların atası

İnsanların kralı dalgaları azdırmayı, yatıştırmayı

Yellerle, dinle sevmediğim insanlar yola çıkmış  

Tyrrhen denizinde gemilerle, götürmek için İtalya’ya

Yenilmiş Penatları, Troyalıları. Azdır yelleri

Batır gemileri, karıştır denizi, dağılsın gövdeleri.”(4)

Aeolis, fırtınaların ipini çözer. Görülmemiş bir tufan Aeneas’ın çoğu gemisini batırır birçok yol arkadaşı bu sırada boğularak ölür. Yardıma denizlerin efendisi Neptün (Poseidon) koşar.

“Azgın fırtınanın gümbürtüsünü duymuş Neptünüs

Sezmiş borayı kabaran denizden, derinleden gelen,

Üzülmüş, kaldırmış başını yüksele dalgalar üstünden.” 31

Fırtınanın Juno ve kardeşinin işi olduğunu anlayan Neptünüs rüzgârları yanına çağırır ve tehdit eder kardeşini. Bu arada Aeneas’ın annesi Venüs’te Jüpiter’e(Zeus) yalvarmaktadır. 20 gemi ile Troya’dan çıkan Aeneas’ın donanmasından 7 tane gemi kalmıştır. Neptünüs ve Venüs’ün yardımıyla kalan gemiler Kartaca yakınlarında bir adaya, kraliçe Dido’nun adasına sığınırlar. Destanın bu bölümünde ilk kez Aeneas sağ alan arkadaşlarını yüreklendirmek için söz alır ve kaderine giden yolda şunları söyler:

“Toparlanın kovun bu korkuyu, bu sıkıntıyı atın,

Kıvanırsınız andıkça bunları günün birinde.

Nice sarsıntılar, nice sakıncalar içinde

Gidiyoruz Latium’a, yazgının bizi mutlu kılacağı

Ülkeye, yeni bir Troya kurmaya. Dayanın direnin

Daha güzel bir gelecek için, çabalayın.”33

İkinci ve üçüncü kitapta Aeneas, kraliçe Dido’ya Troya savaşını nasıl kaybettiklerini, tahta at hilesini Priamos ve diğer arkadaşlarının ölümünü, Troya’dan yola çıkışlarını, Sicilya’ya nasıl geldiklerini anlatır.

“Depreştirdin acılarımı, yeniden ey kraliçe,

Soruna Troya2nın yıkımını, Danaosların acımasız saldırılarını.”53

Troya yanıp kül olurken, Aeneas’a Hektor’un hayaleti görünür. Kanlar içindeki Hektor ona, kentteki kimi kutsal heykelleri ve ailesini yanına alarak kenti terk etmesini, başka bir yerde yeni bir Troya kurmasını öğütler.

“Kaç ey tanrıçanın oğlu, kurtul bu yalımlardan,

Düşman elinden hisarlarımız, çöküyor Troya’nın çatısı.

Sana güveniyor kutsal varlığını, Penatları Troya,

Yazgının yoldaşı say onları, git arayıver

Görkemli surlara başka yer, yıllarca denizlerde

Dolaşanlara.”62

Tanrılar kendi soylarından birinin kurtulması için seferber olmuşlardır. Tanrıça Venüs Aeneas’ı kaçıp kurtulması için ikna etmeye çalışırken diğer yandan da tüm kaçış yollarını ayarlamıştır.

“Kaç buradan oğul, bırak bu yıpratan savaşı.

Bırakmam, götürürüm babanın konağına seni, güvenle.”72

Aeneas babası Anchises, karısı Creusa ve oğlu Ascanius (julus) savaşın ortasından çıkarır. Yaşlı babasını sırtına alır ve yola koyulur. Bir sapakta karısını kaybeder. Karısı yakalanıp öldürülmüştür.

Üçüncü kitapta Aeneas yola çıkışlarını anlatır. Hektor ona başka bir yere gitmesini öğütlerken nereye, nasıl gideceğini söylememiştir. Ellerinde rotasız dolanır dururlar gidecekleri kenti bulmak için. Yunanistan, Sicilya, Grek kıyılarını dolaşırlar. Sicilya’da babası ölür. Onu orda gömerler. İtalya’ya gitmek için yola koyulduklarında fırtına onları Kartaca’ya sürükler.

Grek ülkesinden geçerken Priamos’un oğlu Helenıs’un burada bir krallık kurduğunu duyan Aeneas onu görmek için rotasını çevirir.

 Helenus Troya savaşında Paris’in ölümünden sonra Helen’in kendisine verilmemesine kızıp savaştan çekilmiş İda dağlarında yaşamaya gitmişti. Savaştan sonra Achileus’sun oğlu Pyrrhusu’n ülkesini ele geçirmiş Hektor’un karısı Andromache’yi de karısı yapmıştır.

Aeneas anlatmaya devam eder:

“İnanılmaz bir söylenti geldi kulaklarımıza, orada;

Priamos’un oğlu Helenus kralmış Grek ülkelerinde,

Ele geçirmiş Akhilleus oğlu Pyrrhus’un tahtını da karısını da.

Yeniden Troya’lı bir erkeğe varmış, demek, Andromache.”89

Bilici Helenus Aeneas’ı çok iyi karşılar. Ona gideceği yolun çok çetin olduğunu fakat yazgısının gerçekleşeceğini müjdeler.

“Ey tanrıçanın oğlu sen yöneteceksin korkulu deniz

Yolculuklarını, böyle düzenliyor yazgıyı tanrılar kralı.

Kent kurmaya, sağlam kara bulmadan önce,

İpuçları vereceğim, sana, yerleştir iyice belleğine.

Bir ırmak göreceksin, Uzakta, yalnız, kıyılarında

Yeşil meşelerin gölgesinde yatar, kocaman bir domuz,

Ürkünç, otuz ak yavrusu çevresinde, dolgun

Memelerinden emen, anaları gibi hepsi ak,

Orasıdır çalışıp kenti kuracağın, güvenle yaşayacağın

Yer.”92

Aeneas bilici Helenus’un bu sözleri üzerine kaderinden emin, Troya şehrini yeniden kuracağı yazgısına tam güvenle ayrılır Grek ülkesinden.

“Kalın sağlıcakla, gerçekleşti yazgının dediği.

Uğurludur yolumuz, iz aramak gerekmez engin sularda.”95

Dördüncü bölüm karakterlerin içselliklerini işleyen yoğun bir duygusallıkla yazılmıştır. Bölüm Kartaca’da yani Aeneas’ın kraliçe Dido’ya başından geçenleri anlatmaya başladığı yerden devam eder. Kocasının ölümünden sonra erkeklere karşı ilgisini kaybeden Dido tanrılar soyundan gelen bu yiğit savaşçıya gönlünü kaptırır.

“ Sichaeus’un ölümünden sonra, kardeşimin kan döküşünden

Bu yana, bu yiğittir gönlümü çelen, beni bağlayan.

Seziyorum, eski sevginin içimde yalımlanan sıcaklığını.”103

Tanrıça Juno bu fırsatı kaçırmak istemez. Aeneas’ı alıkoymak için fısıldar kulağına güzeller güzeli Venüs’ün:

“Ne büyük ün, ne büyük başarı senin de, oğlunun da,

Doğrusu, adınıza yaraşır bir anıt, övülesi.

Birleştirelim iki toplumu, yönetelim bir elden,

Girsin o kadın buyruğuna Frigyalı bir kocanın,”106

Venüs anlar hilesini Juno’nun. Bu durumun yazgıya ters düşeceğini en iyisini Jüpiter’in karar vermesini ister, işbirliğine yanaşmaz. Juno işe koyulur ve unutturur Aeneas’a Roma yolundaki yazgısını, tutuşturur ikisini aşk ateşiyle. Bu bölüm bizi Odysseus’un yolculuğuna götürür. Önceki bölümde Aeneas ve arkadaşları, Odysseus’un mağarada birinin gözünü çıkardığı insan yinen tek gözlü canavarların, Cyclop (kiklop), adasından geçerler. Kronolojik olarak Odysseus canavarların adasından sonra büyücü Kirke’nin adasında tam bir yıl aşk yaşayarak geçirir. Sonra ülkesine dönmek üzere adayı terk eder. Aeneas ise yazgısının ve tanrıların boyunduruğundadır. Tanrılar müdahale etmese Juno’nun büyülerinin etkisiyle de oradan ayrılmak niyetinde değildir. Dediğimiz gibi Tanrılar bu yolculukta tarafsız değildir. Hayal kırıklığı yaşayan tanrı Jüpiter gökyüzünden izlemektedir bu atalarına ihanet eden, yazgısını unutan tanrı soyunu.

Hemen oğlu Merkür’ü (hades) yanına çağırır ve haber yollar Aeneas’a:

Yazgının kendisine verdiği ülkeleri düşünmeyen, unutana,

Git hızlı yelerle, bildir ona buyruklarımı tezden.

Eğemen olacak, anasının anlattığınca, savaşsever İtalya’ya,

Gösterecek soylu kanından geldiğini Teucerlerin,”110

Jupiter’in uyarısı ile düşler dünyasından uyanan Aeneas zaman kaybetmeden yola çıkma hazırlıklarına girişir. Bu şekilde sessiz sedasız terk edilmeyi beklemeyen Dido hayal kırıklığı içinde intihar eder.

Altıncı bölüm yakalandıkları fırtınada yollarını kaybedip tekrar Sicilya kıyılarına Troya’dan akrabası Acestes’in hüküm sürdüğü topraklara varmalarıyla başlar. Birinci kitapta anımsarsak, Sicilya’da başlamış Aeneas’ın babası orada ölmüş ve gömülmüştü. Bu bölüm Antik Yunan Oyunları geleneğinden gelen bir takım oyunların oynanmasıyla devam eder. Aeneas babası için çeşitli adaklar sunar tanrılara. Dokuzuncu günün sonunda oyunlar başlar. At yarışları, Gemi yüzdürme, Yumruk dövüşü, Ok atışı, Koşu gibi daha sonra Roma’da dört yılda bir tekrarlanacak olan olimpiyat oyunlarının vazgeçilmezleri sergilenir.

Böyle bitti kutsal atanın anısına düzenlenen

Yarışma, düzelmedi değişen eski yazgı yine de.”145

Troya’lıların çevrelerinde bir akbaba gibi dolanan tanrıça Juno ilk fırsatta yeniden harekete geçer. Oyunlar devam ederken yaşlı bir kadın kılığında sahildeki kadınların arasına karışır. Aradıkları kentin burası olduğunu, buraya yerleşip Troya’yı yeniden inşa etmelerini gerektiğini söyler ve kaptığı gibi yanan bir odunu sahildeki donanmanın ortasına atar gemileri tutuşturur. Aeneas’ı emzirmiş yaşlı bir kadın tanır tanrıçayı ve kadınlara ona uymamalarını öğütler. Aeneas yanan donanmayı görünce Jüpiter’e yalvarır. Gök delinir ve yağan sağanakla beraber ateş söner. Daha çok zaman yitirmeden yola koyulmaları için arkadaşlarını harekete geçirir.

Altıncı bölümde, Aeneas ölüler ülkesine babasını görmeye gider. Ona rehberlik edecek olan da Altın Çağ’ın tekrar yaşanacağı müjdesini veren kâhin Sibylla’dır.

“Çıktı dinsever Aeneas, yüksek Apollon tepesine,

Burdaydı Sibylla’nın oturduğu mağara, yalnız başına.”155

Aeneas burada birçok eski arkadaşına rastlar. Tabi kraliçe Dido’ya da. Durup onunla konuşmak ister ama fazla zamanı yoktur. Dido’da görünmek istemez ona. Vergilius Aeneas’ın babasının ağzından kurulacak büyük imparatorluğu müjdelerken, Kendi yaşadığı zamanı övme fırsatını da yakalar. Augustus’a kadar Roma’yı yönetecek torunlarının kaderlerini gösterir. Tabi yukarda kâhin Sibylla’nın değindiği altın çağın müjdesini de verir.

“İşte, sana hep geleceği söylenen, duyduğun tanrı

Soylu Augustus Caesar, başlayacak yeniden Latium’da

Saturnus’un egemenlik sürdüğü altın çağ, yayacak

Omuzlarında eksenini döndürdüğü, parlayan,

Göksel ülkelerden çok uzaklara.”180

Aynı kurgu, ölüler dünyasına yolculuğu, yüzyıllar sonra yine bir İtalyan ozan Dante Aligieri’de hayat bulacaktır. Dante “İlahi Komedya” da Vergilius rehberliğinde Cehennem ve Araf’ı gezecektir.

Yedincibölümden itibaren Latin İlyada’sı denilen bölüm başlar. Aeneas Kral Latinius’un topraklarına ayak basmak üzeredir. Bu arada araya giren Vergilius, Latium’u, kral Latinus’u, kızı Lavinia ve kraliçe Amata’yı tanıtır bize.

Latinus’un erkek çocuğu olmamaktadır. Güzel kızı Lavinia’ya kalacak tüm toprakların sahibi olmak için damat adayları kapıda beklemektedirler. Odysseus’u bekleyen Penelophe’nin talipleri gözlerimizin önünden geçiverir-Taliplilerden en güçlüsü Turnus’a vermek ister kraliçe Amata kızını. Yalnız tanrılar baştan çizmişlerdir kaderini Lavinia’nın. Baba Latinius bilicilerden haber almak için İtalya’ya gider. Biliciler ormanın derinliklerinden görünmeden seslenirler Krala:

”Verme bir Latin’e kızını oğlum, güvenme düzenlenen

Gelin odasına, yarar umma bundan; geliyor bir

Yabancı güvey göklere çıkaracak soyumuzun ününü,

Sürecek gündoğumundan günbatımına egemenliği,

Kaplayacak enginden engine yeryüzünü torunlarının

Yasaları, ayakları altında bütün kızları” 187

Farklı bir kehanet Aeneas’ın babası Anchises tarafından söylenmiştir. Ona göre kendi çanaklarını yiyecek kadar aç, bitkin düştükleri yerde yeni kentlerini kuracaklardır. Latium’a ayak basar basmaz yedikleri ilk yemekte doymayan Lulus “Artık masaları yiyelim” der. Bunun üzerine ilk konuşan Aeneas olur.

“Mutluyum,

Yazgıdır veren bu kutsal yeri bize, siz ey

Troyalılıar, esenlikler size, koruyan tanrılarımıza.

Açıklamıştı yazgının gizemini, gelecekteki yurdumu:

Sen ey oğlum, demişti, bilinmeyen bir kıyıya çıktığında,

Kıvrınarak açlıktan atılacak, kemireceksin tören sofralarını.

Bitkin, bir yer arayacaksın güvenli, çekinme çalış,

Bir ev yap kendine, bir kent kur, anımsa sözlerimi.”1880

Aeneas en iyi savaşçılarından bir grup seçer ve Troya’dan getirdiği atadan kalma değerli armağanlarla Kral Latium’a gönderir. İllioneus, Asya ile Avrupa’yı birbirine bağlayan topraklar olarak söz eder Troya’dan. Güvenli bir yer olmaktan çıkan Troya’dan güvenli bir yere göçü tanrıların isteği olarak aktarır. Kral Latium kehanetleri anımsatıp kızı ile evlenecek olan kişinin Aeneas olabileceğini söyler ve onu sarayına davet eder.

Tanrıça Juno, akbaba gibi dolanmaktadır sahildeki mutlu, sevinç içindeki Troyalıların tepesinde. Tanrılar içindeki saygınlığını kazanmanın yolu olarak Aeneas ve beraberdekilerin ölümünü dilemektedir.

“Yazık! Yazgısı yazgımızla çelişen uğursuz topluluk

Frigya! Yok, olamaz mıydın Signeum ovalarında?192

Derken yeniden harekete geçer Juno. Karanlıklar ülkesi Tartarus’tan çağırtır korkunç, kan dökmeyi seven Allecto’yu. İki halkı birbirine düşürmesini ister. Allecto kraliçe Amata’yı büyüler. Amata kızının bir yabancıya değil Turnus’a verilmesinde ısrarcı olur. Alecto’nun zehiriyle ortalıkta yas tutulması için karalar bağlayan Amata dolaşadursun, Juno tapınağının bilicisi Calybe kılığında Turnus’a görünür Allecto.

Ey Turnus, ister misin boşa gitsin bunca emek,

Egemenlik geçsin Dardanosluların eline şimdi?

Git, halkın oyuncağı, atıl yıkıma düşüncesizce

Yen Tyrrhenleri, ordularını, barış sağla Latinlere.

Yok, et Frigya önderlerini, yaktır boyalı gemilerini,

Böyledir buyruğu tanrıların. 197

Allecto zehirli sözcüklerini Turnus’un kalbine ok gibi fırlatır. Turnus büyülenmiş gibi sarılır büyücünün ağzından çıkan güçlü sözlere…

Turnus, savaş hazırlıklarına başlar. Bu bölüm İlyada’da ki yunanlıların savaş hazırlıklarını andırır. Ülkenin dört bir yanından krallıklar Turnus’a destek için yola düşerler. Bunların bir dökümünü Vergilius bu bölümde verir bize. Barış içindeki insanların dünyası, tanrıların gurur ve öfkeleri yüzünden kanlı bir savaşa doğru sürüklenir. İlyada’da insanlar arası savaşta taraf tutan,  savaşa yön veren Olympos tanrılarının yaptıkları gibi… Tanrılar bu savaşta da başrol oynamak için birbirleriyle yarışırlar.

Sekizinci bölüm Aeneas’sın savaş hazırlıklarını anlatır. Tiber nehrinin kenarında uyuklarken nehir ona kutsal şehri kuracağı yerin neresi olacağını söyler. Kendisine yardımcı savaşçılar bulmak üzere yola koyulur bu arada gelecekte Roma kentini kuracağı yeri de görür.

“sanma boş düşlere kapıldığını, görüntüler gördüğünü,

Geniş kıyılarda, meşelerin altında bir domuz

Bulacaksın, beyaz, otuz yavru doğurmuş, uzanmış

Yerde, çevresinde yavrular, memelerinden emmekte.

Orasıdır kuracağın kentin yeri, emeklerinin odağı”212

Vulcanus,  Yunan mitolojisindeki karşılığı Hephaistos, onu topraklarına kabul eder.Ona üzerinde Roma tarihinin geleceğinin işlendiği bir kalkan hediye eder.İlyada da Hephaistos, Akhilleus için böyle bir kalkan yapmıştı.Kalkanın üstünde özenle seçilmiş Roma tarihinden sahneler işlenmiştir.Romulus ve Remusu emziren dişi kurt mitinden, mısır seferi, kraliçe Cleopatra,Ceesar…

“İşlemiş ateş tanrısı, beceriyle kalkanın üstüne

Latin yiğitlerinin başarılarını, tüm Roma utkularını,

Çok iyi bildiği gelecek olaylarını, yazgıyı,” 231

Dokuzuncu bölüm Aeneas’ın asker toplamaya gitmesini fırsat bilen Juno haberci Irıs aracılığıyla Turnus’a başsız kalmış orduya saldırması için buyruk verir. Turnus dört bir yandan topladığı savaşçılarla yürür Troyalıların üstüne. Aeneas’ın buyruğuna uyan Troyalılar meydan savaşına girmezler. Savunma savaşı yaparlar siperlerden çıkmayıp. Bunu gören Turnus yunanlıların Troya önündeki bekleyişlerini anımsatıp o kadar zamanının olmadığını bu işi bu gece bitireceğini söyler. Troya donanmasını ateşe verir. Yalnız tanrıların ormanından karaçam ağacından yapılmış gemiler tutuşmaz. Anlar Turnus bu işte tanrıların parmağı olduğunu ve siperlerde bekleyen troyalılara yöneltir ordusunu. Gece konaklar siperlerin önünde. Başıboş askerler zevke düşerler. Yer, içer sarhoş olup sızarlar. Bunu fırsat bilen Troya’lılar saldırıya geçerler. Tanrıça Juno iki defa kılık değiştirip savaş alana iner ve Turnus’u ölümden kurtarır. Savaş. Yiğitçe savaşmayı, ölümü, savaş aletlerini ince ince anlatır Vergilius.

Onun bölüm tanrıların savaş değerlendirmesiyle başlar. Jupiter kızar savaşa karışanlara..Juno ise savunur Turnus’un savaşını.Savaş insanlar arası değil de tanrılar arası bir savaştır.İnsanlar sadece onların çizeceği yazgının birer yürütücüsüdürler. Jupiter’e göre yazgı yazılmıştır, herkes payına düşeni yaşayacaktır. Yalnız Juno’nun yazgı üzerindeki oyunları onu kızdırmıştır. Elini savaştan çekmesini ister Juno’nun.

Turnus’un ordusu kuşatmayı bırakacak gibi değildir. Troyalılar ise eksik askerlere yarım surları korumak için dişlerini tırnaklarına takmışlardır…

Vergilius ilk defa bu bölümde bir arasöz ile Musalardan yardım ister. Anlatının kader anında şiirini güçlü kılmaları için Musalara yalvarır.

“Açın Helicon’u ey Musalar, esinleyin şiirimi,

Anlatın, burada, Toscana kıyısından kalkan Aeneas’ın

Yönettiği donanmış gemilerle denizlerde giden orduyu.267

Aeneas dört bir yandan topladığı askerler ile kurduğu donamayla beraber yol almaktadır savaşın kalbine doğru.

Bu arada savaşa taraf olmayan kimi yerlerden aracılar devreye girerler. Aralarında on iki günlük bir barış anlaşması yaparlar. Bunun amacı hem ölüleri gömmek hem de mümkünse bir anlaşmaya varmalarını sağlamaktır tarafların. Ölülere olan saygının bir göstergesi olarak gömülme töreninden özellikle söz etmesi vergilius’un Latin kültürü ile roma kültürü arasındaki devamlılığı göstermesi açısından önemlidir. Tarihin bir kesintisi olarak anlatılan Troya’nın yağmalanması Vergilius’un “Büyük Roma” kültü için sahiplenilecek köklü bir mirastır. Aeneas sadece Troyalı bir savaşçı değil, Troyanın tüm değerlerini taşıyan değerlerle donatılmıştır. Bu değerler kurulacak Roma kültü içinde bir takım değişiklikler geçirse de kökü Anadolu’ya dayanacak efsanelerle donatılmıştır.

 Turnus, Kral Latinium’u ziyaret eder ondan yardım ister. Latinium Aeneas’ın geleceğin büyük kurucusu olacağından emindir. Bu yardım isteği geri çevirir. Turnus ile Aeneas arasında teke tek dövüş antlaşması yapılır. Yenen Lavinia ile evlenecek ve o topraklarda hüküm sürecektir.

Turnus’un ordusu antlaşmayı bozar ve saldırıya geçer. Aeneas kendi ordusunun da savaştığını görünce atılır öne ve antlaşmadan söz eder.

“yenin öfkenizi. Sağlanmış antlaşma, saptanmış tüm

Koşullar. Yalnız benimdir savaşma yetkisi, bırakın

Beni, atın korkuyu, yapacağım gerekeni, elimle,

Uzlaşmayı, bana bıraktı yazgı Turnus’u ”330

Henüz konuşmasını bitirmeden Aeneas bir ok ile vurulur ve düşer. Aeneas’ı savaş alanından uzaklaştırıp yarasıyla ilgilenedursunlar, Aeneas’ın düştüğünü gören Turnus tüm gücüyle savaşa katılır, birçok Troyalı’yı öldürür. Çok geçmeden Aeneas savaş meydanına geri döner. Turnus’un peşine düşer. Troyalılar kenti kuşatır. Kentin düşeceğini hisseden kraliçe intihar eder. Latinius Aeneas ile anlaşmaya varmadığı için üzüntüden kahrolur.

Turnus savaşı kaybettiğini anlayınca onurlu bir ölüm için ordusunu durdurur ve Aeneas ile olan antlaşmanın gereğini yerine getirmek için meydana doğru yürür. Aeneas, yazgısını gerçekleştirecek son serüvenini Turnus’u öldürmekle gerçekleştirir.

 Bu arada tanrı Jupiter karısı Juno’yu mutsuz savaş meydanında gezinirken görür. Ona artık bu işten el çekmesini, Aeneas’ın yazgısının gerçekleşmek üzere olduğunu anımsatır. Juno çekileceğini yalnız son bir isteğinin olduğunu söyler.

“kalsın Latinlerin adı, değişmesin töre,

Teucerler denmesin onlara, Troyalılar denmesin,

Eski giyim kuşamları, dilleri kalsın, korunsun.

Dursun Latinium, sürsün Alba karalarlının egemenliği,

Gelişsin, yayılsın İtalya erdemiyle gücü Roma’nın,

Kendi öldü, bırak ölsün adı da Troya’nın.”246

Jupiter bu isteğe gülerek cevap verir:

“eğemenlik Latinlerin, yasalar, tapımlar, törenler eşit,

Hepsinin dili Latince. Yeni bir ulus doğacak…

Göreceksin insanları da, Tanrıları da geçtiğini töre sürmede,

Sana, tanrısal varlığına bağlılıkta, benzersiz, üstün.”246

Henüz Roma imparatorluğu ortada yokken bile kitap boyunca Roma düşüncesinin yer yer anımsatıldığı ve nihayetinde bu amaca ulaşıldığı görülür. Vergilius’un belki de en tartışmalı yönü insanların ruhsal ve sosyal yönlerinin kutsal bir amaç uğruna görmezden gelinmeleridir. Aeneas’ın kendisi yüce bir amaç uğruna hareket eden insandan çok bir düşünce gibidir, kutsal Roma düşüncesi. Tanrıların buyruğunu yerine getiren, soğuk, insani kimi özelliklerden arınmış hareket halindeki bir idedir.

Tüm bunlara karşın insanın tanrıların boyunduruğunda hareket etseler de kendine özgü çoğu karmaşasını bugüne değin yetkinliğini korumuş, özenli bir dille dile getiren Vergilius’un insana dokunan en güçlü sözü yine Vergilius’un ağzından duyarız:

Gerçeklerin gözyaşları vardır…

A.Kadir Şahin

Dipnotlar

1.Homeros, İlyada, Can Yayınları, Çev: Azra ERHAT - A. KADİR 2006, İstanbul, Sayfa:447

2.Müzehher ERİM, Latin Edebiyatı, Remzi Yayınevi, 1993, İstanbul, Sayfa:137

3.a.g.e

4.a.g.e

5.Aeneas, Vergilius, Payel yayınları, Çev: İsmet Zeki EYÜBOĞLU

6.a.g.e

Ingeborg Bachmann - Malina

2 Şubat 2013 Yazan:  
Kategori: Kitabiyat, Manşet, Romanlar

 

Ingeborg Bachmann’ın ”Ölüm Türleri” (Todesarten) ana başlığı altında yazmayı düşündüğü bir dizi romanın tamamlanabilmiş ilk ve tek bölümüdür, Malina. Ingeborg Bachmann tarafından tüm insanlığa armağan edilmiş, edebiyat başyapıtı, emsalsiz bir eser.

Malina için Ingeborg Bachman iki röportajında şunları söylemiştir:

”Gerek bu kitapta, gerekse sonraki kitaplarda savaş üzerine bir şeyler yazmak istemiyordum. Çünkü bunu yapmak çok basit, benim için aşırı basit olan bir şey. Savaş üzerine herkes bir şeyler yazabilir ve savaş her zaman korkunçtur. Ama barış üzerine bir şeyler yazmak, yani bizim barış dediğimiz şey üzerine, çünkü bu, gerçekte savaştır… Gerçek savaş, her zaman adı barış olan savaşın patlamasıyla doğar…” (22 Mart 1971)

”Kitabım İtalya’da yayımlandığından bu yana, bana hep kitabımın ikinci bölümünü faşizmi göz önünde tutarak mı yazdığımı sordular. Ve ben de dedim ki, hayır, daha önce yazmıştım, faşizm nerede başlar sorusu üzerinde daha önce düşünmüştüm. Faşizm, atılan ilk bombalarla başlamaz, her gazetede üzerine bir şeyler yazılabilecek olan terörle de başlamaz. Faşizm, insanlar arasındaki ilişkilerde başlar, iki insan arasındaki ilişkide başlar… Ve ben anlatmak istedim ki, savaş ve barış yoktur, hep savaş vardır…” (Haziran 1973)

Bachmann’ın yazarın görevi üstüne söylediği şu sözler de çok anlamlıdır, özellikle Malina romanını anlayabilmek, hissedebilmek için elzemdir:

“Yazarın görevi acıyı yadsımak, onun olmadığı yanılsamasını yaratmak, acının izlerini silmek olamaz. Tersine, yazar onu somutluğuyla benimsemek ve görebilelim diye bir kez daha somutlaştırmak zorundadır.”

İnsanın aklına burada ünlü psikiyatrist, bilimadamı Carl Gustav Jung’un komplekslerin aşılması üzerine söylediği sözler gelir. Ne der Jung:

”Bilindiği gibi, bir kompleksin gerçekten üstesinden gelinebilmesi, o kompleksin sonuna kadar yaşanmasıyla olur. Kompleksimiz yüzünden uzak durduğumuz şeyin ötesine geçebilmek istiyorsak, onu son damlasına kadar içmemiz gerekir.”

Evet. Malina’yı okuyan, her satırda hırpalanan okur için de durum böyledir. Bachmann aşkın, âşık olduğu varlıktan başka hiçbir şeyi görmeyen, duymayan, hissetmeyen, büyük tutulma, gönüllü büyük kuşatılmışlığını; bu yoğun, tarifsiz, akılla anlaşılamaz ancak ruhla yaşanabilir aşkın, âşık olunan varlıktaki sadece akılla ve içgüdüyle karşılanmaya çalışılması durumundaki önce şaşkınlığı, sonra âşık olanın ruhunda açtığı büyük yarayı öyle hissettirir; tüm yaralarınızı öyle deşer ki, günlük cinayetlerin maalesef en sıradanı olan; ruhu, aşkı akılla, mantıkla mahkûm etme ve onu yargılama, dahası yüksek egoyla ona direktifler verme, şartlar koşma durumu sonucunda gerçekleşen kanlı cinayetin hem tanığı hem de geçmişten üstünüze akın eden kapanmamış yaralarla maktül adayı olursunuz. Ama ölmeden bu büyük yangını yaşayıp kurtulursanız, Jung’un dediği gibi bu büyük yaralanmışlık, hiç uğruna kurban edilmişlik, hiçbir zaman gönül gözüyle anlaşılamamışlık kompleksinizin üstesinden gelir, dahası Nietzsche’nin dediği gibi; öldürmeyen şey sizi güçlendirir.

Bachmann, Malina romanı için; ‘tinsel, kurgu ürünü bir otobiyografi’ demiş ve ‘Önceki sonbahar (Paul Celan), bu sonbaharla (Max Frisch) iç içe geçiyor.” diye eklemiştir.

Ingeboch Bachman’ın hayatındaki iki sonbahar Paul Celan ve Max Frisch olduğundan, okuyucu; Malina romanını, bu otobiyografik tinsel kurguyu, bu iki sonbahar’ın duyarlı, kelimenin tam anlamıyla âşık kadın ruhundaki izleri üstünden de okuyabilir ama Malina bunların çok ötesinde bir romandır. Çünkü bilinç akışı tekniği ile yazılan romanlar arasında James Joyce’un ‘Ulysses‘inden sonra en önemli ikinci eser olarak anılır.

Hikmet Temel Akarsu’nun da belirttiği gibi; 20. yy’ın yetiştirdiği en önemli feministlerden olan Bachmann, roman sanatına el attığı anda bu maskülen dünyanın kalıplarını yıkarak işe başlar. Romanın bir mühendislik faaliyeti olarak ele alınması ve sağlam bir stüktüre sahip olması gerektiği gibi klasik yargıları ilk anda yıkar geçer. Bu yönüyle erkekler dünyasının edebiyatına ilk adımda meydan okur. Feminen bir dünyanın öncelikleri olduğunu militanca hissettiren bir edebi söylemle eserini örmeye başlar. Ve eserinin son satırına kadar bir daha asla taviz vermez.

Malina’da ya da Günlük Cinayetlerin Romanı’nda; üç ana karakter vardır; Malina, Ivan, Ben ve üç bölüm; Ivan’la Mutluluk, Üçüncü Adam, Son Şeyler Üzerine.

Malina; Ben’in (Kadın’ın) Malina’yla yaşadığı 6 numara ve Ivan’ın yaşadığı 9 numara arasındaki; ”Macar Sokağı” ülkesi’nde yaşanan, gerçek aşkın tüm hallerinin romanıdır. Ama ne yazık ki aşkın tutkulu, hayalci, coşkulu sesi tek tarafın ruhuna hakim olduğundan sonu hazinden öte bir cinayettir. Fakat Kadın’ın Ben’in Macar Sokağı Ülkesi’ni tarifi öyle güzeldir ki o alemin bir anlığına da olsa parçası olmak uğruna sonunu düşünmeden tüm acılara, tüm yangınlara karşı aşkı yaşamadan edemez insan:

”Burada, benim bulunduğum çevrede, Macar Sokağı 6 ve 9 numaralar arasında, acılar ve ağrılar giderek hafiflemekte; kanser ve tümör, astım ve enfarktüs, ateş, enfeksiyonlar ve baygınlıklar, dahası baş ağrıları ve hava değişikliğinin yol açtığı rahatsızlıklar bile güçlerini yitirmiş durumda ve ben kendime, bilim adamlarını bu basit çareden haberdar etmek görevim değil mi, diye soruyorum, o zaman, bütün hastalıkları sürekli geliştirilen ilaçlarla ve iyileştirme yöntemleriyle iyi edebileceği görüşünde olan bilim, ileriye doğru büyük bir adım atabilirdi.”

Aslında tüm roman, aşkın insan hayatındaki dönüştürücü etkisinin en temeline dayanmaktadır ve ne anlamlıdır ki bu Kadın’ın ortaokulda, kahverengi defterine yazdığı şu cümledir:

”Yaşayacak bir niçin’i bulunan, hemen her nasıla dayanabilir.”

Malina kimdir? Her ne kadar yazar kitabın başında kişileri tanıtırken Malina’yı tanıtır, ama aslında kimdir Malina?

Malina; bir zamanlar âşık olunan mantıklı, sağduyulu, duygularına asla esir olmayan, sevilen bir adamdır;  Kadın’la bir zamanlar paylaşılan ortak hayat, Kadın’da öyle izler bırakmıştır ki Malina o âşık olunan, sonra Kadın’ın hayatından bir şekilde çıkan adam, Kadın’ın benliğine karışmış ya da Kadın da, -Jung’un tarif ettiği gibi- bulunan erkek tarafa, animus‘a karışarak, Kadın’ın hayata, tüm günlük cinayetlere, Macar Sokağı Ülkesi‘ndeki evini cayır cayır yakan aşk acısına rağmen, ayakta kalmasını sağlayan bir ego parçası mıdır; safi ruh, duygu olan kadının benliğinin, akılcı, mantıklı tarafı mıdır artık Malina?

Belki de öyledir, belki de Malina, Max Frisch’in izlerini taşıyan sağduyu sahibi, yıkılmayan, mağrur bir parçasıdır, kadının.

Ama onun da kadınla bir tarihi, güzel anıları da barındıran, yaralarla bezenmiş bir geçmişi vardır. Yazar, romanda Malina’yı fark etme, onu düşleme, onu hayatına alma ve sonunda yabancılaşma süreçlerini öyle güzel anlatır ki; Kadın’ın ruhunun incelikli, duyarlı özüyle bizi bütünleştirir:

”Ne sanata ne tekniğe ne de bu çağa başvurmak isteyeceğimi, herkesin önünde ele alınan bağlamlardan, konulardan, sorunlardan hiçbiri ile ilgilenmeyeceğimi er geç o akşam anlamıştım. Malina’yı istediğim ve bilmek istediğim her şeyin bana ondan gelmesi gerektiğine inandığım ise kesindi.”

”Başlangıçtaki güzel günlerimizden söz etme gereği duymuyoruz, çünkü günlerimiz gittikçe güzelleşiyor ve ben başkalarıyla ve başka şeylerle bunca zaman yitirmeme yol açtığından ötürü Malina’ya kızdığım zamanları düşündükçe gülmekten kendimi alamıyorum; Malina’yı bu öfkeden ötürü Belgrad’dan sürdüm, adını elinden aldım, hakkında esrarlı öyküler uydurdum, şarlatan göçmen, casus yaptım; keyfim yerinde olduğu zamanlar da onu gerçeklerin dünyasından alıp bazı masallara ve destanlara yerleştirdim, Florizel ve Drosselbart gibi adlar taktım; ama ona en çok yakıştırdığım ad, Aziz Georg’du; yani hiçbir şeyin yetişemediği bataklıkta benim ilk kentim olan Klagenhurt kurulabilsin diye ejderhayı öldürmüş olan aziz ve zaman alan bir sürü oyunun ardından cesaretimi yitirip doğru olan tek olasılıkta karar kıldım; yani Malina, gerçekten Viyana’ydı ve ben onunla karşılaşmak için bu kentte bunca fırsatım varken, yine de onu hep elimden kaçırıyordum. Nerede Malina hakkında konuşulsa -ki pek sık olmuyordu bu- ben de söze karışmaya başladım. Bu şimdi bana acı vermeyen çirkin bir anı aslında, ama sanki ben de onu tanıyormuşum gibi yapmak gereksinimi duyuyordum. ”

”Aramızda her şey şimdiki gibi olalı beri kendime sorabileceğim tek soru, Malina’nın ve benim birbirimiz için ne olabileceğimiz, çünkü hiç benzeşen yanımız yok, çok ayrıyız ve bu, cinsiyetten, türden, onun kişiliğinin oturmuşluğundan, benim kişiliğimin oturmamışlığından kaynaklanan bir sorun değil. Gerçi Malina hiçbir zaman benimki kadar inişli çıkışlı bir hayat sürmedi, zamanını asla boşuna harcamadı, bir sürü yere telefon etmedi, olacaklar karşısında eli kolu bağlı beklemedi, Hiçbir zaman durup dururken bir şeylere karışmadı, aynada yarım saat kendini seyredip, ondan sonra -hep geç kalmak üzere- bir yerlere koşmadı, karşılaştığı bir soru üzerine ya da verecek yanıt bulamamak yüzünden, birtakım özürler kekelemedi. Öyle sanıyorum ki, bugün bile birbirimizle ilgimiz az, birbirimize sabrediyoruz, Birbirimize hayret ediyoruz, ama benimkisi meraktan doğan bir hayret (Acaba Malina hiç hayret eder mi? Buna gittikçe daha az inanır oldum) ve bu benim için asıl huzursuzluk kaynağı olan durum, varlığımın onu asla tedirgin etmemesi, varlığımı istediği zaman algılaması, söylenecek bir şey olmadığı zaman algılamaması; sanki evin içinde sürekli birbirimizin yanından geçmiyormuşuz gibi; sanki günlük hayatımız içereisinde birbirimizi görmezlikten, duymazlıktan gelmemiz olasıymış gibi. O zaman bana öyle geliyor ki, Malina huzurlu, çünkü ben onun için çok önemsiz, artık çok bilinen Ben‘im; beni bir çöp gibi, varlığı gereksiz bir yaratıkmışım gibi fırlatıp atmış; sanki yalnızca onun kaburga kemiğinden yaratılmışım ve başlangıçtan bu yana onun için gerekli değilim, ama aynı zamanda da varlığı gerekli olan, karanlık bir tarihim; onun tarihine eşlik eden, o tarihi tamamlamak isteyen, ama onun kendi gölgesiz tarihinden ayırdığı ve araya sınır koyduğu bir tarih. Bundan ötürü ve benim yalnız onunla açığa kavuşturmam gereken bir şey var ve her şeyden önce ben kendimi yalnızca onun önünde açığa kavuşturmak zorundayım, bunu yalnızca onun önünde yapabilirim. Onun açığa kavuşturmak zorunda olduğu hiçbir şey yok, hayır onun yok.”

Kadın, acı verse de, kendine karşı dürüst olmayı seçer:

”Ama anımsama dendiğinde, belleğim yalnızca alışılmış anıları, geride kalmış, eskitilmiş, terk edilmiş şeyleri dile getiriyorsa eğer, o zaman, içinde artk beni hiçbir şeyin rahatsız etmemesi gereken anılar dağarcığından henüz uzağım, hem de çok uzağım demektir.”

Sonra Ivan‘la aşk başlar; yani Macar Sokağı Ülkesi’nin yer yer masal perilerine öykünen aşkı…

”Ivan beni iyileştirmeye başladığı için, artık dünya, çok kötü bir dünya olamaz.”

Ama Ivan’ın bu ilişkiden anladığı şey Kadın’ın aşkından başkadır. hatta önceden evlenmiş boşanmış, iki çocuk sahibi Ivan; artık çocuklardan başka kimseyi sevmediğini söylemektedir. Yoksa Ivan Kadın’ın Bachmann’ın aşkını elde ettikten sonra aralarındaki mesafelere, kendi hırpalanmış egosunu da dahil edip Bachmann’ı tüm aşkıyla bırakıp evlenen Paul Celan’ın izlerini mi taşır? Paris’te evlenen Paul Celan; ”Paris’e benim için gelme’ dediğinde; ne demişti Bachmann: ”Tüm paramı bir bilete oynadım ve artık başıma ne geleceği umrumda değil?” Her ne kadar Max Frisch ile birlikte yaşarken Bachmann, Paul Celan ile mektuplaşsa da artık o maziden bir sestir kalbi için, eski bir dost sadece. Max Frisch de Celan’ın varlığından haberdardır, entelektüel düzeyde bir ilişkileri vardır. Yani romanda; sanki Malina ve Ivan’da Max ve Paul’ün izleri vardır ama bu izler Bachmann’ın kadın’ın tüm kümülatif bireysel ve toplumsal acılarının merceğinden geçerek, kadın’ın âşık ruhunun kaleydeskop’undan bizlere doğru usul usul akar…

Kadın, Ivan’la aşkının ilk safhasında şunları söyler:

”Biz birbirimize giden yolları bunca zahmetsiz bulabilirken, kentteki kıyım sürüp gidiyor…”

Ivan’la aşk ile ortak bir dil bulduklarından bu dilin dünyadaki tüm anlaşmazlıkların çözümü için tek çare olduğunu düşünen Bachmann’ın aşk virüsü üstüne söyledikleri özellikle bu güzel, özlenen virüse yakalanabilmek için gerekli olan şeyleri anlattığı cümleleri sanki bize şu sözü fısıldamakta: ”Dünyayı güzellik kurtaracak, bir insanı sevmekle başlayacak her şey…”

”Ivan’la ben birbirimize yalnız iyi şeyleri anlattığımızdan ve bazen de (birine gülümsemeksizin) birbirimizi güldürecek bir şey söylediğimizden, dahası işi derin düşüncelere daldığımız için gülmeye kadar vardırdığımızdan, yani bizi kendi kendimize götüren anlatım biçimini bulduğumuzdan, bir buluşmaya yol açabileceğimizi umuyorum. Adının ne olabileceğini bildiğim virüsü komşularımıza ağır ağır tek tek bulaştırabiliriz ve bu yüzden bir salgın çıkarsa eğer, o zaman bütün insanlar kurtulmuş olurlar. Ama öte yandan bu salgını çıkarmanın güçlüğünü, insanın bu salgına yakalanacak kadar olgunlaşması için ne kadar uzun süre beklemesi gerektiğini, benim ne güçlüklerden ve umutsuzluklardan sonra o noktaya varmış olduğumu da biliyorum.”

Aşkın, Ivan’ın aşkının; Kadın, Ben, üzerindeki dönüştürücü, güzelleştirici ve mükafatlandırılması gereken etkisini anlattığı bölüm; vakt-i zamanında yaşadığı acıları, büyük özenle o içteki neşeli çocukla bütünleştirmiş, duyarlı âşık kadın ruhunun o muhteşem özünü bize duyumsatır:

”Bu arada benim açımdan araya giren bir sürü şey oldu, bir insanın bağışıklık kazanması için gerektiğinden çok daha fazla koruyucu madde biriktirdim; kuşku, umursamazlık, büyük bir korkunun arkasından gelen korkusuzluk gibi ve Ivan’ın bütün bunlara karşı bunca dirence, bu bunalımlara, şerbetli hüzne, saniyesi saniyesine uykusuzluğa göre ayarlanmış gecelere, sürekli gerginliğe, her şeyden inatla feragat edişe karşı nasıl bir saldırıya geçtiğini bilmiyorum, ama daha ilk saatte, Ivan’ın tabii ki gökten inmediği, ama gülen gözlerle, kocaman ve hafif eğilmiş olarak Landstrasser Hauptstrasse’de önümde durduğu o ilk saatte, hepsi yıkılıp gidivermişti, ve sırf bu yüzden Ivan’a en büyük nişanları vermem gerekirdi; en büyüğünü ise beni yeniden bulduğu, bir zamanlarki beni, en eski kesitlerimi, üstü örtülmüş olan Ben’i ortaya çıkardığı için hak etmişti ve Ben, tüm yeteneklerinden ötürü Ivan’ı aziz ilan edeceğim, gelgelelim hangilerinden, evet hangilerinden ötürü? Henüz görünürlerde bir son olmadığından ve olmasına da hiçbir zaman izin verilmemesi gerektiğinden, gözümde bu yeteneklerin arasından en basitini, kısacası Ivan’ın beni yeniden güldürebilmesini somutlaştırıyorum.”

”Bir zaman parçacığında: Ivan ve Ben bir başka zaman parçacığında: Biz, sonra, bunun hemen ardından yine Sen ve Ben. İki canlı var ki, birbirlerine ilişkin tasarıları yok, birlikte var olmayı istemiyorlar, bir başka yere ve bir başka yaşama doğru yola çıkmak, bir şeyleri kesip atmak, egemen bir dilde herhangi bir anlaşma yapmak istemiyorlar. Tercümansız da  idare edebiliyoruz, Ivan’a ilişkin hiçbir şey öğrenmiyorum, Ivan benim hakkımda hiçbir şey öğrenmiyor. Duyguları ticari değiş tokuş konusu yapmıyoruz, birbirimize karşı diktiğimiz kalelerimiz yok, kendi kendimizi güçlendirmek ve güvence altına almak için ısmarladığımız silahların gelmesini bekliyor değiliz, zemin gevşek ve iyi ve benim toprağıma düşenler filizleniyor, kendi neslimi sözcüklerle sürdürüyorum ve Ivan’ın neslini de sürdürmekteyim, yeni bir tür üretiyorum, benim ve Ivan’ın birleşmesinden Tanrı’nın istediği doğuyor:

Ateş kuşları

göktaşları
yeraltı ateşleri

yeşim damlaları.”

Bachmann, Kadın’ın, Ben’in, geleceğe, sevgi ülkesinin var olacağı geleceğe dair, güzel ütopyasını da anlatır, bu umuda, sevginin, güzelliğin geleceği umuduna tutunma anlarıdır Kadın için:

”Bir gün gelecek, insanların siyah ama altın gibi parlayan gözleri olacak; onlar, güzelliği görecekler, pisliklerden arınmış ve tüm yüklerden kurtulmuş olacaklar, havalara yükselecekler, suların dibine inecekler, sıkıntılarını ve ellerinin nasır bağlamış olduğunu unutacaklar. Bir gün gelecek, insanlar özgür olacaklar, bütün insanlar özgür olacaklar, kendi özgürlük kavramları karşısında da özgür olacaklar. Bu, daha büyük bir özgürlük olacak, ölçüsüz olacak, bütün bir yaşam boyunca sürecek…

Bir gün gelecek, insanlar savanları ve bozkırları yeniden keşfedecekler, uçsuz bucaksıza açılıp köleliklerine bir son verecekler, hayvanlar yükseklerdeki güneşin altında insanlara, artık özgür olan insanlara yaklaşacaklar ve dev kaplumbağalar, filler, bizonlar birlik içerisinde yaşayacaklar, ormanların ve çöllerin kralları, özgürlüklerine kavuşmuş insanlarla birleşecekler, aynı kaynaktan su içecekler, arınmış havayı soluyacaklar, birbirlerini parçalamayacaklar, bu, başlangıç olacak; bütün bir yaşamın başlangıcı…”

”Bir gün gelecek, insanların altın kırmızısı gözleri olacak ve şaşırtıcı sesleri olacak; o gün insanların elleri yeniden sevme yeteneğini kazanacak ve insanlığın şiiri yeniden yazılmış olacak…
Ve elleri iyilik yapabilecek, masum ellerini varlıkların en yücesine uzatacaklar, çünkü onlar, çünkü insanlar sonsuza değin beklemek zorunda kalmamalılar, beklemek zorunda kalmayacaklar….”

”Bir gün gelecek, binalarımız çökecek, otomobiller hurdaya dönmüş olacak, uçaklardan ve roketlerden kurtulmuş olacağız, tekerleğin ve atomun parçalanmasını bulmuş olmaktan vazgeçeceğiz, mavi tepelerden taze bir rüzgar esecek ve ciğerlerimizi alabildiğine dolduracak, ölmüş olacağız ve soluk alacağız; bu, hayatın ta kendisi olacak.

Çöllerde sular tükenecek, biz yeniden çöllere dönebileceğiz ve vahiylere kulak vereceğiz, savanlar, göller ve akarsular artıklarıyla bizi çağıracak, elmaslar, kayaların içinde kalacak ve parıltıları hepimizi aydınlatacak, balta girmemiş ormanlar, bizi düşüncelerimizin karanlık ormanından çekip alacak, düşünmeye ve acı çekmeye son vereceğiz, bu, kurtuluşun ta kendisi olacak.”

Malina’da; Ludwig Wittgenstein‘ı duyumsarız: ”Üzerinde konuşulamayan konusunda susulmalı; unutma, sözcükler eylemdir.” derken. Malina’da suskunluk korunur böyle zamanlarda.

Macar Sokağı Ülkesi sınırları dışındaki tüm dünyanın karmaşasına, sahte değerler, haklar sistemine karşı Kadın’ın, Ben’in sözleri; duyarlılığın akıldan değil sadece yok edici egodan uzak sesiyle hayata özünden bakışı anlatır:

”Oysa Washington, Moskova ve Berlin, aslında olur olmaz yerde seslerini yükseltmek, kendilerini önemli kılmak merakında olan yerlerden başkaca bir şey değil. Benim Macar Sokağı Ülkem‘de onları ciddiye alan yoktur.”

”Durumundan hoşnut olan yönetilenler, yalnızca bizleriz. O denli zengin bir yenilgi içerisinde yaşıyoruz ki, kimse ötekine ya da egemenliğe karşı sesini yükseltmiyor, dış dünyada öteki insanların bizi felce uğratmaları bu yüzden; çünkü onlar birtakım haklar alıyorlar, çünkü onlardan birtakım haklar alınıyor veya esirgeniyor ve çünkü o insanlar, hakları olmaksızın, birbirlerinden sürekli bir şeyler istemekteler. Ivan olsa, şöyle derdi: Bunların tümü de yaşamı birbirlerine zehir ediyorlar.

Malina‘nın söyleyeceği ise şu olurdu: Hepsinin de düşünceleri elden düşme, başkalarından kiralanmış ve kiralar o denli yüksek ki, çok pahalıya mal olacak hepsi. ”

”Çevremdeki bu koşuşturmanın ortasında kendimi herhangi bir işle oyalamam kesinlikle olanaksız, eminim siz de görüyorsunuzdur dünyadaki bu delice koşuşturmayı ve ondan kaynaklanan cehennemî gürültüyü duyuyorsunuzdur. Yapabilseydim eğer işlerle uğraşılmasını yasaklardım, ama onları yalnız kendime yasaklayabilirdim.”

”Ben, mutlak nitelikteki ilk israfın simgesiyim, kendimi esrikliğe kaptırmışım, dünyadan akıllı bir biçimde yararlanabilme yeteneğim yok ve adına toplum denen maskeli baloda boy gösterebilirim, ama gelmeyebilirim de; engeli çıkmış biri gibi ya da kendine maske yapmayı unutmuş, ihmali yüzünden kostümünü artık bulamayan ve bundan ötürü de günün birinde artık davet edilmeyen biri gibi. Belki de birisiyle sözleşmiş olduğum için, Viyana’da, bana henüz yabancı olmayan bir ev kapısı önünde durduğumda, aklıma son anda kapıda yanılmış ya da günü ve saati şaşırmış olabileceğim geliyor; o zaman dönüyorum ve çok çabuk yorulmuş, içim çok fazla kuşkuyla dolu olarak, Macar Sokağı‘na koşuyorum.”

Ivan için kadın böyle düşünürken;

”Onu duyduğum, onun da beni duyduğunu bildiğim sürece hayattayım.”

Ivan, Kadın’a şu sözlerle ölüm fermanını okur:

”Beni yerleştirdiğin yerde soluk alamam, lütfen o denli yükseklere koyma beni, kimseyi havanın inceldiği yerlere taşıma, benden sana bir öğüt olsun bu, sonrası için bundan ders al!” der Ivan.

Ve yangın ve yıkım hız alır:

”Düşünmemi öngördükleri şeyleri de düşünebilmekten tümüyle acizim, bir tarihi, bir işi, bir randevuyu; sabahın altısında mutsuzluğumun sınırsızlığından daha açık ve seçik algıladığım bir şey yok, çünkü asla kesilmek bilmeyen bir acı, hak edilmiş, tüm benliğimi saran bir acı, tüm sinir uçlarına eşit oranda dağılmakta, her zaman. Çok yorgunum, evet, size söyleyebilirim, çok yorgunum…”

”Kendimde değilim, kendim burada değil, nedir bu, kendimin olmaması? Burada olmadığında, nerede oluyor bu kendim?”

Artık yaşam eskisinden de zordur, karabasanlarla dolu, Macar Sokağı Ülkesi’ndeki evi kasıp kavuran yangın maziyle beraber Kadın’ı sarmaktadır, kadın seslenmektedir mavisine:

”Benim mavim, benim içinde tavus kuşlarının gezindiği, görkemli mavim, benim uzakların rengi olan mavim; ufuktaki mavi rastlantım!”

Tacizle, kanla, şiddetle, savaşla, kıyımla dolu karabasanların birinde; kırmızımsı renkte, içinde genç şimşeklerin çaktığı, hücreye gökten düşmüş olan taş, şöyle diyor: hayret ederek yaşamak.

İçinde tüm mavilerin çakıp söndüğü ikinci mavi taşın mesajı: hayret ederek yazmak.

Ve kadının elinde tuttuğu beyaz taşın mesajı görünemiyor; son mesajı kurtuluşundan sonra öğrenecek…

Bachmann’ın Malina romanında erkeklere dair yaptığı derin ve feci ötesi tespit belki de çoğu soru işaretini açıklığa kavuşturacak cinsten, maalesef yaşanmışlıklar içinden süzülüp gelen çok tanıdık bir sesleniş, aslında hazin bir kavrayış:

”Erkekler birbirinden farklıdır ve aslında her birini iyileşmez bir klinik vaka olarak görmek gerekir, başka deyişle, ders kitaplarında ve ilgili öteki kitaplarda yazılı olanlar, tek bir erkeği bile tüm doğasıyla açıklamak için yeterli değildir. Bir erkeğin beyninden kaynaklananları anlamak bin kez daha kolaydır. Bu en azından benim için kesinlikle böyle. Ama bu hiç kuşkusuz herkeste ortak olduğu söylenen şey değil. Ne büyük bir yanılgı! Bir genelleştirmeye olanak sağlayabilecek böyle bir malzeme, yüzyıllar boyunca bile toplanamazdı. Tek bir kadın bile çok fazla sayıda tuhaflığın üstesinden gelmek zorundadır ve kendini hangi hastalık belirtilerine göre ayarlaması gerektiğini ona daha önce söyleyen olmamıştır, denilebilir ki, erkeğin bir kadın karşısındaki tutumu tümüyle hastalıklıdır, üstelik tümüyle kendine özgü biçimde hastalıklıdır; dolayısıyla erkekleri hastalıklarından kurtarabilme olanağı artık asla yoktur. Kadınlar için ise, olsa olsa acılara katılıp birlikte acı çekme yoluyla kaptıkları bulaşıcı hastalıkların izlerini az çok taşıdıkları söylenebilir.”

Ve hayattan çarpıcı bir örnekle bu tespitini taçlandırır Bachmann:

”Tam bir gevezeyle, budalalığı tartışma götürmez biriyle, en tuhaf alışkanlıkların tutsağı olan, iğrenç bir karaktersizle geçirilen altı ay, gerçekten güçlü ve akıllı kadınları bile sarsıntılara sürüklemiş, intihara değin götürmüştür, lütfen Erna Zanetti‘yi düşün yalnızca, hani şu tiyatro bilimi doçenti yüzünden, düşün bir kez, bir tiyatro bilimcisi yüzünden! Kırk uyku hapı yutmuş, söylendiğine göre ve Erna Zanetti herhalde bu duruma düşen tek kadın değil, adam dumana dayanamadığından kadına sigarayı da bıraktırmış, kadıncağızın et yemesi de yasak mıydı, bilmiyorum, ama başka birtakım kötü şeyler de vardı herhalde.

Ama Erna, o budala, büyük bir şans eseri olarak onu terk ettikten sonra, ertesi gün, günde yine yirmi sigara içebileceğine ve canının istediğini yiyebileceğine sevinecek yerde, ne yapacağını şaşırmış halde kendini öldürmeye kalkışıyor, birkaç ay boyunca hep o adamı düşünmüş ve onun yüzünden acı çekmiş olduğu için, aklına daha iyi bir şey gelmiyor, nikotinden yoksun olmanın, bir de hep salata yapraklarıyla havuç yemenin sıkıntısı var tabii.”

Macar Sokağı Ülkesi’ndeki yangın hatsafhaya ulaşmıştır…

Kadın’ın gökyüzü koyu bir karanlık içerisindedir; “Gökyüzü tasarımlanması hemen hemen olanaksız bir karanlık içerisinde. Yıldızlar çok aydınlık, ama atmosferin eksikliği nedeniyle parlamıyor.”

Kadın, Ben; nasıl görmüştü, nasıl yaşamıştı Ivan ve Malina’yı?

”Ivan ve ben bir noktada birleşen dünya.

Malina ve ben, ikimiz bir olduğumuz için: aykırılaşan dünya.”

Kendi hakkında öğrendiği şey neydi?

”Bildiğim tek şey, artık eskiden olduğum gibi olmadığım, saçımın tek bir telini bile şimdi daha iyi tanıyor değilim ve ben kendime eskiye oranla tek bir adım bile yaklaşamadım. arkamdan hep meçhul bir kadın izledi beni, bir başka meçhul kadınla birleşmek üzere.”

Konuşulamadığı için, suskunluğa terk edilen Ivan’la yaşanmış ve öldürülmüş aşk sonrasında Kadın Malina’ya, rasyonel, mantıklı, sakin Ben’ine tutunmaya çalışmakta ama Ivan’la olan aşkından tüm yaşadığı acılara rağmen pişman olmamakta, Onun güzelliğini ondan uzakta da teslim etmekte ama kendisinin artık bu güzelliğin parçası olmadığını da bilmekte:
Güzel, artık gelmiyor benden, oysa benden gelebilirdi, dalgalar halinde Ivan’dan, güzel bir insan olan Ivan’dan bana doğru geldi, güzel olan tek bir insan tanıdım, ne de olsa güzellik denen şeyi görebildim, en sonunda ben de en sonunda tek bir kez, Ivan sayesinde güzel olabildim.”

Ve her şeye rağmen güzelliğe olan inancı onun hâlâ tek dayanağı olmakta ve bunu Malina’ya, sağduyulu Ben’ine anlatmakta:

”Ruh, hiçbir ruhu harekete geçiremez, yalnızca aynı ruhun ruhu yapabilir bunu, özür dilerim, güzellik senin için sonra gelen bir şey, ama güzellik ruhu harekete geçiriyor.”

Ve Kadın’ın kendiyle hesaplaşması, yüksek perdeden duyulmakta. Bu bölüm bir müzik eserinin bölümlerinin ritimlerine uygun şekilde romanda sıralanmakta, akmakta, melodi melodi süzülmekte; Ben, ardından Malina konuşmakta; aslında Malina Ben’i huzura kavuşturmaya çalışmakta, tüm olması gerekenleri söyleyerek tabii ki. Duyarlılıkla, ruhla; mantığın, sağ duyunun hesaplaşması. Aslında sırf bu bölüm bile büyük bir hediyedir Malina’yı okuyanlar için:

Ben: Her şeye sahip olduğum, neşenin gerçek neşe olduğu, iyi anlamda ciddiyeti paylaştığım zamanı düşünmek çok hoşuma gidiyor. (quasiglissando) [(almostglissando) yani (Rapidscalepassageproducedbyslidingoverkeysorstringse.g. piano, harp, violin, trombone)]

daha sonra her şey yaralandı, hasara uğradı, kullanıldı, eskitildi ve sonunda yıkıldı. (moderato) [(slowerthan allegretto but fasterthan andante) (yani orta hızda)]

kendimi ağır ağır iyileştirdim, giderek daha çok eksikliğini duyduğum şeyleri tamamladım ve kendimi iyileşmiş hissediyorum. Yani şimdi aşağı yukarı yine eskiden olduğum gibiyim. (sottovoce) [(softvoice)]

Ama neye yaradı bu yol?

Malina: Yol, hiçbir şeye yaramaz, herkes için vardır sadece, ama herkesin o yoldan gitme zorunluluğu yoktur. Fakat insan günün birinde bir değişim yapmak, yeniden bulunan ben ile artık eski ben olamayacak, gelecekteki ben arasında gidip gelebilmek zorundadır. Çaba harcamaksızın, hasta olmaksızın, pişmanlık duymaksızın.

Ben: Artık kendimden pişman değilim. (tempegiusto) [(in exact time)]

Etkin olmak, sürdürüldüğü takdirde, sonunda etkin olmamak demektir, senin bana gösterdiğin gibi. O zaman artık büyüyen bir çılgınlık değil, şiddetinden yitiren bir çılgınlık söz konusudur.

Malina: Yerinde kalmalısın. Bu, senin yerin olmalı. Ne ileriye, ne de geriye gitmelisin. O zaman bu yerde, ait olduğun tek yerde zafere ulaşırsın.

Ben: Zafere ulaşmak! İnsanı zafere ulaştırabilecek olan simge yitirildikten sonra, kim söz edebilir zaferden? (conbrio) [(extremelyexcited)]

Ben: Affedilmeyecek bir şey olsa bile, ben kendimi hep dağıtmak, yanıltmak, yitirmek istiyorum. (piano)

Malina: Senin ne istediğin artık önemli değil, doğru olan yerde artık sana düşen, istemek değil. Orada o denli sen olacaksın ki, kendi Ben’inden vazgeçebileceksin. Burası, dünyanın bir insandan iyileşip sağlığına kavuştuğu ilk yer olacak.”

Kadın, Ben; yaşadığı gerçek ve gerçekötesinin toplamı aşk, Ahmet Cemal‘in tabiriyle ‘mutlak aşk‘ının ardından, tüm incinmişliğine rağmen, bu büyük aşkı duyduğu erkeği de bir yandan anlamaya çalışır; ama tabii ki tüm bu mantıksal dayanak bulma, hayalkırıklığını anlamlandırma çabasına rağmen acısı dinmez. Bachmann; Kadın’ın Ivan’a anlatamadığı, anlayamayacağı için anlatamadığı; ‘konuşamadığı için sessizliğe bıraktığı’ aşkıyla var olma durumunu öyle güzel anlatır ki; hem teknik hem mana açısından Ivan’dan çıkan dış sesin Kadın’da yarattığı yankıyla, şiirsel bir iç konuşmayı, bilinçakışını, ruh konuşmasını bize duyumsatır. Bachmann’ın şair ruhu da tüm romanda olduğu gibi burda da bizi teslim alır:

”Ivan, benim ona ait olduğum gibi bana ait olamayacaksa eğer, o zaman günün birinde normal bir yaşamda var olacak ve bundan ötürü o da normale dönüşecek, kimse onun için şenlikler düzenlemeyecek ama belki de Ivan’ın istediği, sürdürdüğü yalın yaşamı; ve ben dilsiz bakışlarımla, açık seçik olan ayak uyduramayışımla, kırık dökük sözcüklerden oluşma itiraflarımla, bir avuç yaşamı onun için güçleştirdim. Ivan gülerek, ama yalnızca bir kez şöyle diyor: Beni yerleştirdiğin yerde soluk alamam, lütfen o denli yükseklere koyma beni, kimseyi havanın inceldiği yerlere taşıma, benden sana bir öğüt olsun bu, sonrası için bundan ders al! Şöyle demedim: Ama senden sonra kimi yücelteceğim ki? Herhalde senden sonra benim… Düşünmüyorsundur! Ben hâlâ her şeyi senin için öğrenmeyi yeğliyorum. başka hiç kimse için değil.”

Aşk ölmüştür.

Artık Kadın Macar Sokağı Ülkesi’nden taşınmalıdır.

Ama Ivan’ın olmadığı bir hayatta, aşkın olmadığı bir hayatta, o kadın duyarlılığının hat safhada yaşandığı Ben; var olamayacaktır.

Kadın; ”Ben, Ivan’da yaşadım, Malina’da ölüyorum.” der ve aylar öncesinde, Ivan’la ilişkilerinin ölüme doğru yavaş yavaş gitmeye başladığının izleri belirdiğinde, Macar Sokağı Ülkesi’ndeki evinin duvarında gösterdiği yarığa doğru ilerler. Artık yarık kocamandır ve kadın o yarığın içine girer.

Malina taşınılan evden ayrılırken kadın yarığın içinden şu sözü söyler: Cinayetti.

Bu harikulade, emsalsiz muhteşemlikteki özel eser için, gerçek ve gerçeküstü tüm benliğimizle, ruhumuzla teşekkürler Ingeborg Bachmannn…

Sinemasal not: Ingeborg Bachmann’ın Malina romanından; Elfriede Jelinek tarafından senaryolaştırılıp Werner Schroeter tarafından beyaz perdeye aktarılan, Kadın’ı Isabelle Huppert’in canlandırdığı  1993 yapımı Malina filmi de bu muhteşem kitabı okuduktan sonra izlendiği takdirde etkileyici  ve özel bir filmdir.

Despina Yıldız Çağrı

inannasappho@gmail.com

Yazarımızın öteki yazıları için tıklayınız.