Kubilay Aktulum’un “Metinlerarası İlişkiler” Yapıtı Üzerine

Metinlerarası ilişkiler adlı yapıt, metinlerarası alanında Bu kapsamda Türkiye’de yapılan ilk kuramsal inceleme kitabıdır. Giriş bölümünde, metinlerası olgusu irdelenerek, metinlerasının postmodern yazının temel özelliklerinden biri olduğuna vurgu yapılır. Günümüzde metinlerarası incelemenin, sadece romanda değil, genelde tüm sanat alanlarında var olan bir olgu olduğuna önemle değinilir. Kitabın bölümlerinde ayrıntısı ile değinilecek olan, Kristeva ve Barthes’ın metinlerarası yazınsal çözümleme girişimleri tanıtılır.  Daha sonra kavramın ve Baktin’in çalışmalarında ele alınacağı belirtilir. Metinlerarası ilişkiler adlı çalışmanın bu konuda ele alınan düşüncelerin ve yöntemlerin neler olduğunu ve ortaya çıkan değerlendirmelerin metinlere olan uygulanabilirliğini kapsamı altına aldığı söylenmektedir.


I. Bölümde, kavram, tanım, kuram ve köken başlıkları adı altında çeşitli kuramcıların düşünceleri ele alınarak, uzlaştıkları ve ayrıldıkları noktalar belirtilir. Öncelikle Kristeva’nın ortaya koyduğu metinlerarası tanımlama örneklenir. Kavramın genel anlamıyla bir yeniden yazma işlemi olduğu noktasından ilerleyen bir düşünce sistemi olduğu söylenir. İlk olarak Rus Biçimcilerinin, incelemelerindeki genel tutumu reddederek ve Saussure’ün dilbilim kuramlarından esinlenerek, çalışmalarını dilbilime yöneltmeleri konusu ele alınır. Rus biçimcilerinin daha önceki geleneksel yaklaşımdan farklı olarak metni eşsüremli açıdan kendi içerisinde inceledikleri ortaya konur. Rus Biçimcilerinin metni, yalnızca biçim açısından tanımlamakla yetindikleri ve kapalı bir yaklaşım modeliyle metni inceleme altına aldıkları dile getirilir. Hemen arkasından Baktin’in biçimcilerin tersine, metnin açık açık başka yapıtlarla sürekli bir alışveriş içersinde olduğu düşüncesine geçilir. Baktin metnin, başka yapıtlarla alışverişi olduğu kadar, tarihsel ve toplumsal olgularla da ilişkili olduğunu düşünür ve Biçimcilerin metni aşırı şekilde dizgeleştirmeye çalıştığını söyleyerek buna karşı çıkar. Baktin’ın Söyleşimcilik ve sözce kuramlarını, Rebaleis ve Dostoyevski’nin yapıtlarına uygulayarak somutlaştırmaya çalışıldığına değinilir. Baktin’in “yazının karnavallaştırılması” adını verdiği, karnaval geleneğinin alanına dönüştürülmesi düşüncesi ele alınır.

Daha sonra Baktin’in Söyleşimcilik adını verdiği düşüncesinden yola çıkarak, alanında metinlerarası kavramını ortaya atan Kristeva’nın düşünceleri açımlanır. Metinlerası kavramını göstergebilimsel bir bakış açısı ile ele aldığı söylenen Kristeva’nın metinlerasılık olgusunu kendi göstergebilimsel yazın kuramının merkezine yerleştiğine değinilir. Kristeva’nın her metnin bir alıntılar mozaiği gibi oluştuğunu ve her metnin kendi içinde başka metnin eritilmesi ve dönüşümü olduğu düşüncesi örneklenir. Yazınsallığın çokseslilik ve çokanlamlılık niteliğiyle belirlenebileceği söylenir. Daha sonra Kristeva’nın Chomksky’nin Sözdizimsel Yapılar üzerine yaptığı incelemesinin eleştirisine yer verilir. Kristeva’nın düşünceleri sonucunda, metinerasılığın bir metni eşsüremli ve artsüremli boyutlarda, başka metinlerle ilişkilendirilerek, hem kendi çağındaki hem de geçmiş çağlardaki metinleri özümseyerek oluştuğu belirtilir. Ve Kristeva’nın metinlerarası tanımının öznellik düzeyinde Baktin’ın Söyleşimcilik kuramından ayrıldığı ortaya konur. 

Metni bir metinlerarası görüngüde tanımladığı söylenen Kristeva’nın ardından metinlerarası kavramının, Roland Barthes’ın etkisiyle eleştirisi sahnesine daha fazla çıktığına değinilir. Barthes’ın, Kristeva’nın konusunda yaptığı tanımlamaları sürdürdüğü görülür. S/Z adlı yapıtında, kapalı kavramı yerine “açık” metinden söz ettiği örneklenir. Barthes’ın, Kristeva gibi özne yazar kavramına olduğu kadar okura değinmediği söylenmektedir. Barthes’in tanımlamalarının kuramsal kaldığına değinilerek, hiçbir metinlerarası uygulama yapmamış olduğu söylenir. Barthes’in düşüncesi, her metnin eski alıntıların bir örgüsü olduğu saptaması düzleminde şekillenmiş olduğu görülür.

Sonraki başlık altında, metinlerarasını önceki kuramcılar gibi bir yazı olgusundan çok, bir “okuma etkisi” olarak gören ’ın incelenmesine geçilir. Riffaterre’ın Kristeva’dan farklı olarak metin karşısında okurun rolüne değinmesine ve metinlerarasını okur-metin arasındaki ilişkiye göre tanımlamaya çalışmasına vurgu yapılır. Rifatterre’e göre, Metinlerarasının göndergeleri saptanabilir olmalı, metin içinde görüngesel bir varlığa sahip bulunmalı ve belli bir biçimselleştirmeye elverişli olmalıdır. Bu tanımın kavramın, temel özelliklerinin, bilinemezlik ve saptanamazlık olduğunu ileri süren Barthes ve Kristeva’nın düşünceleriyle çeliştiği söylenir. Daha sonra Rifatterre’in  “hayalet metin” olarak adlandırdığı örneklendirmesi ele alınarak bu alanda yaptığı çalışmaları değerlendirilir. Görüldüğü üzere, Rifatterre’in, metinlerarası çözümlemesi okura geniş bir yer verir.

Hemen sonrasında, metinlerarasını içerisinde bulunduğu anlam kargaşasından kurtarmak için yeniden bir tanımlamaya giden Lurent Jenny’nin incelenmesine geçilir. Jenny’nin belirlediği metinlerarası tanımlamanın, daha önceki eleştirmenlerden temelde ayrılmayıp bir ölçüde onlara bağlı kaldığı söylenir. Ancak, önerdiği kuramın metinlerarasını daha belirgin bir ulama sokulduğu görülmüştür. Jenny’de metinlerarası olmadan yazınsal yapıtının kavranamayacağını düşünmektedir. Ancak bir yapıt ile daha önceki yapıtlar arasında farklı toplumsal söylemler arasında bir ilişkiler dizgesi bulunduğunu ve artık metin-dışı göndergelerinde yapıta olan katkılarının araştırılması gerektiğini düşünür. Ve bir metnin başka metinlerle ilişkisinin, taklit, parodi, alıntı, gizli alıntı, montaj gibi biçimlerle kurulabileceğine vurgu yapar. Örnek olarak, Shakespeare’ın Hamlet’i ile Lautreamont’un Maldoror’un Şarkıları adlı yapıtlarındaki mezarcı sahneleri arasındaki koşutlukları saptar. Jenny, bir metnin başka bir metne farklı anlamsal ilişkilere göre yerleştirme biçimlerini sınıflandırır. Değişmeceli yerdeşlik, Eğretisel yerdeşlik, Yerdeş olmayan montaj olarak gösterir. Daha sonra, sözbilimsel betiler başlığı altında bir sınıflandırmaya giderek, Sesbenzeşimi, Eksilti, Genleştirme, Abartma, Sıra Değiştirme türlerini açımlar. Değiştirme biçimlerini de kendi aralarında, Sözcelem durumunun değiştirilmesi, Nitelemenin değiştirilmesi, Dramatik durumun değiştirilmesi, Simgesel değerlerin değiştirilmesi ve Anlam düzeyinin değişmesi olarak ayrımlandırır. Tüm metinlerarası alışverişlerin, anlam düzeyinin değişmesi ilkesine göre değiştiği söylenir.

Bu sınıflandırmanın tartışmaya açık olduğu söylendikten sonra Gerard Genette’in incelenmesine geçilir. Kuramcının öneminin, yeni sözcükler türeterek kavrama açıklık getirmesi, kuramsal düzlemde onu yeniden tanımlayarak belirli bir düzene oturtması olduğu söylenir. Palimpsestes adlı çalışması ile metinlerarası ilişkiler kuramı çerçevesinde yapılan tartışmaların son bulduğu belirtilir. Önceki kuramcıların aksine metinlerarasını geniş bir alanda değil dar bir alan içerisinde ele almıştır. Genette beş tip metinsel –aşkınlık ilişkisi saptar. İlk olarak, bir metnin başka bir metinde oluşan somut varlığını Metinlerarası olarak saptar. İkinci olarak, Parodi, pastiş ve alaycı dönüştürüm türlerini Ana-Metinsellik olarak açıklar. Okur ve metin arasındaki ilişkilerin kurulmasına katkıda bulunması bakımından ikinci planda kalan metinsel unsurları ise Yan-Metinsellik olarak adlandırır. Yapıtın ait olduğu türü belirtmesi anlamında yapılan, “Roman”, “Anlatı”, “Şiir”, “Dram” gibi belirlemelerin Üst-Metinsellik oluşturduğunu söyler. Metin ötesinin son biçimi olarak, bir metnin sözünü etmiş olduğu bir başka metne zorunlu olarak alıntı yapmadan bağlayan bir yorum ilişkisi olan Yorumsal-üst-metin in açıklamasını yapar.

Tüm bu sınıflandırma ve belirlemelerin sonucunda, metinlerarası ilişkileri açıklayabilmenin olanaksız olmasa da çok kolay olmadığının ortaya çıktığı söylenir. 

II. Bölümde başlığı altında, ilk olarak Ortakbirliktelik İlişkileri incelenir. Alıntı ve Göndergenin açımlanmasına geçilir. Alıntının metinlerarası ilişkinin en belirtgesel biçimi olduğu söylenerek, Jakobson’ın düşünceleri örneklenir. Her yazının bir yapıştırma ve açımlama, alıntı ve yorum olduğu söylenerek, yazmanın hep yeniden yazmak olduğu vurgulanır. Baktin’in “söyleşim” adını vermiş olduğu olguya Compagnon’ın “ilişki” dediği anlatılır. Daha sonra alıntının işlevinin ne olduğu sorusuna, Robert’in, ileri sürülen görüşü desteklemek için ünlü bir kişiden alıntılanan parça tanımlamasına yer verilir. Örnek olarak, Aragon’un yaptığı alıntılar inceleme altına alınır. Gönderge ise, yapıtın başlığını ya da yazarın adını anmak olarak tanımlanır. Alt başlıklardan bir diğeri de gizli alıntıdır. Bir sözcenin ayraçlar ya da italik yazı kullanılmadan, yazarın adı belirtilmeden yapılan alıntı olarak tanımlanır. Gizlice alıntılamanın hukuksal açıdan sorun yaratabileceği konusuna dikkat çekilir. Montaigne’in Denemeler’ine soktuğu alıntılardan dolayı kendisini “aşırmacılık” yapmakla suçladığı söylenir. XVIII. Yüzyıldan önce yazılan metinlerin toplumun ortak malı olarak görülmesine örnek olarak, oyun yazarları Racine ve Corneille’in sıklıkla antik Yunan yazarlarının yapıtlarını istedikleri gibi yeniden yazmaları örnek olarak sunulmuştur. Diğer alt başlık anıştırma için, çağdaş göstergebilimcilerin, sözbilimcilerin karşıtı bir yaklaşımla, alıntının tanımına benzer bir tanımla, onunla ilişkilendirerek, bir yazınsallık ölçütü olarak ele aldıkları söylenir. Bir yeniden yazma işlemi olarak metinlerarasının biçimlerinden biri olduğu söylenir. Anıştırmanın zaman zaman alıntıyla karıştırıldığı üzerinde de durulur. Riffaterre’in deyişiyle anıştırmanın bir “iz” bıraktığı söylenir. Ve anıştırma yarım bir alıntı alarak tanımlanır. Anıştırmanın tanınmış başka bir metni öne çıkarması Maldoror’un Şarkıları’nda, geçen bir bölüm ile örneklenir.

İkinci olarak Türev İlişkileri ele alınır. Bir metni bir başka metne türev ilişkisine göre bağlayan metinlerarası yöntemler, yansılama, parodi, alaycı dönüştürüm ve öykünme olarak saptanır. Genette’in taklit ve yansılama konusunu değerlendirirken Aristoteles’in Poetika’sını başlangıç olarak ele aldığı söylenir. Yansılamanın, ana-metin ile gönderge-metin arasındaki ilişki konu düzeyinde gerçekleşiyorsa ortaya çıktığını söyler. Alaycı dönüştürümü ise, yansılamadan ayırarak, yapıtın konusunu değil, biçimini değiştiren bir ana-metinsellik yöntemi olarak saptar.

Yansılamaya örnek olarak, Molaire’in Tartuffe oyununun bazı sahnelerinde, Corneille’in “Sertorius” adlı oyununda geçen bazı dizeleri yinelediği gösterilir. Le Cid adlı yapıtın yeniden yazılması ise yansılamanın en kalıplaşmış örneği olarak kabul edilir. Yansıtmadan ayrı olarak alaycı dönüştürüm konusu ise, bir yapıtın konusu ve içeriğini değiştirerek, ciddi bir yapıttan gülünç bir yapıt türetmek olarak tanımlanır. Öykünmenin de metnin biçimini ifade ettiği söylenir ancak yeni bir metin oluşturmadığı yalnızca metnin biçemini “taklit” ettiği vurgulanır. En iyi uygulayıcı olarak Marcel Proust gösterilir.

Öykünmenin aynı zamanda iyi bir eleştiri çözümlemesi yapıyor izlenimi doğurduğu da söylenen düşüncelerden biridir. Proust, yazarın öykünme yaparak zamanla kendi dilini ve özgünlüğünü bulacağını düşünür. 

Daha sonra, Ana-Metinlerin Ciddi Düzende Dönüşümü alt başlığı altında, biçimsel ve anlamsal değiştirimler (dönüştürümler) incelenir. 

XVII. yüzyılda tiyatro oyunlarının büyük bir bölümünün antik yazarlardan esinlenerek yeniden yazıldığı belirtilir. Yapıtlar yeniden yazılarak konularının genişlediğinin ortaya çıktığı saptamasında bulunulmuştur. Gerek biçimsel gerekse de anlamsal olan bu değişimler yeniden yazma konusuna örnek teşkil ederler. Klişe kullanımı da bir yenileme olarak ele alınır. Klişeye yakın bir kullanım olan basmakalıp söz kullanımı da yazarlar tarafından tercih edilen bir yeniden yazma uğraşı olarak nitelenir.

Anlatı içine bir başka anlatı sokulması ise başka bir yöntem olarak göze çarpar. Anlatı içinde anlatı’ nın en iyi örneği olarak, Shakespeare’in Hamlet oyunu gösterilir. Oyun içinde oyun kullanımı oyunda somut bir şekilde yer almaktadır. Oyun kavramı ile ilişkili olan bu kullanım metni zenginleştiren postmodernist bir yapı olarak günümüz oyun yazarları tarafından (Ör/ Tom Stoppard) sıklıkla kullanılır.

III. Bölümde , Metinlerarası Okur ve Metinlerarası İmgeler başlığı altındaki konular incele altına alınır. Ele alınan tüm metinlerarası yöntemlerin yazınsal bir metnin artık tekanlamlılık değil çokanlamlılık açısından ortaya çıktığı sonucunu doğurur. Metinlere katılan ayrışık unsurların artık metni yeni anlamlarla donattığı söylenir. Çeşitli romanlardan örneklemeler yapılarak konu açımlanır. Daha sonra, Molaire’in Tartuffe adlı yapıtına sıklıkla yapılan göndermeler ele alınır. Romanların tiyatro eserlerinden yapmış oldukları alıntılar ve göndergeler örneklenir. Zola’nın Tazı Payı adlı romanının Racine’in Phaidra oyununun yeniden yazımı olduğu söylenir ve ayrıntılı çözümlemesi yapılır. Yeniden yazımlar konusunda öne çıkan bir konu ise eserlerin ele alındığı dönemin toplumsal koşullarının göz ardı edilmemesidir. Böylece metinlerarası yöntemler yoluyla ele alınan yapıtların yeni bir gözle yansıtılmış olduğu nitelenir. Daha sonra yolculuk anlatılarına örnekler verilerek konunun örnekleri çeşitlendirilir. Metinlerarası anlatıların işlevleri büyük ölçüde okurun katılımının ölçeğinde anlaşılabilir olduğu tekrar vurgulanır.

Metinlerarası Okur başlığı altında, Jenny’nin metni metinlerarası ilişkiler anlamında okumak için, okurun varlığının gerekli olduğunu savunduğu düşünceler hatırlanır. Önceki bölümlerde ele alının kuramcıların okur konusuna değinmeleri ya da onu göz ardı etmeleri hakkındaki düşünceleri anlatılır. Okurun metinlerarası ilişkileri anlamlandırması konusunda Riffaterre’in “bilgin” okur tanımlamasına değinilerek bunun ancak belirli bir alanda uzmanlaşmış okur sayesinde gerçekleşebileceği savunulur. Daha sonra Riffaterre’in konuyla ilgili örneklendirmelerine geçilir. ve tiyatro alanında oluşan gönderge ve alıntıların okur açısından çözümleme yöntemine değinilir. 

Metinlerarası İmgeler başlığı altında, yazarın belli bir plan içerisinde metnine soktuğu ve anlamını bulmak için okurun katılımının gerekli olduğu imgelerin anlamlandırılması konusu ele alınır. Konunun önemli ismi Genette’in “Palempsest”sözcüğü ile belirtmiş olduğu, kullanımının açımlanması yapılır. Eski bir yapının yeni bir yapıya yeni bir işlevle katılması olarak tanımlanan bu metinlerarası kavramın çeşitli yorumlamalarına geçilir. Yüzeyin kazınarak yeni yazıların altında yatan gizli olan yazı katmanlarının açığa çıkarılması işlemi olarak kullanılmasına değinilir. Bu değerlendirmenin postmodern eleştiriye göre ele alınması sonucunda, bir metnin kaynağına ulaşmanın yolunu açan yorumsal süreç başladığı ortaya çıkmıştır. Palempsest yönteminin Duras’ın yapıtlarına uygulanabilirliği saptanır. Örneğin yazarın, Sevgili adlı romanını daha sonra Kuzey Çinli Sevgili adı altında tekrar yazdığı gösterilir.

Kolaj-Brikolaj yöntemi başlığı altında, kolajın plastik sanatlar alanında başlayan serüveni anlatılır. Picasso’nun yapıtları örnek olarak sunulur. Ve kolajın resim dışı unsurları bir araya toplayarak ele aldığı yapıtta bir ayrışıklık yarattığı söylenir. Kolajın bir alıntı işlemi gerçekleştirmiş olduğu sonucu ortaya çıkar. Daha sonra kolaj tekniğinin metin alanına uygulanması ele alınır. Ayrışık parçaların bir bütüne sokulması sonucu, Baktin’in “söyleşim” sürecinin başladığı gözlemlenir. Kolajla bir kesme işlemi gerçekleştirildiği ve daha sonra bir yapıştırma ile tamamlandığı belirtilir. Bu süreç bir alıntı olarak değerlendirilir. Strauss’un  Yaban Düşünce adlı çalışmasına konuyu farklı açılardan örneklemek için değinilir. Roland Barthes’ın Göstergeler İmparatorluğu’nda dilsel alıntıları metne nasıl dahil etiği ortaya konur. Yeni romancıların, özellikle Simon ve Butor’un yapıtlarını kolaj yöntemine uygun olarak ele aldıkları söylenerek, yapıtlarından örnekler verilir. Sonuç olarak kolajların, metin-dışı ayrışık unsurları yapıta sokmak için bir yol olduğu vurgulanmıştır.

Yeniden Yazmak konusu ise, ayrışık unsurların, başka metinlere ait olan unsurların bir araya gelmesi ve aralarında uyum sağlanarak yeni bir metin ortaya çıkarılması olarak tanımlanır. Bu konu için Duras’ın Sevgili romanın yeniden yazımı olan Kuzey Çinli Sevgili adlı romanı örnek olarak sunulur. Bu yazım süreci ve tekniği ayrıntılı olarak ele alınır.

Bu bölümün genel bir sonucu olarak, bir metnin, başka metinlere göndergeler yaparak artık eskimiş olduğu sanılan metinlerin yeni anlamlarla donatılarak güncelleştirildiği söylenmektedir.

Çalışmanın sonuç bölümünde Kristeva’nın ortaya attığı “metinlerarası” konusunun kuramcıların yaptığı onlarca açıklamaya rağmen tam olarak sınırlarının çizilemediği belirtilir. Postmodernist eleştiri açısından metinlerarası kavramının değerlendirilmesi ortaya konur. Çalışmada ele alınan düşüncelerin kesin yargılar olarak değil ucu açık birer yorumlama penceresinden değerlendirilmesi gerektiği ortaya konarak kavramların nasıl değerlendirilmesi gerektiği konusunda yönlendirmeler yapılır. 

Alanındaki en önemli Türkçe yapıt olan “metinlerarası ilişkiler” edebiyat ve sanat ile ilgilenenlerin kütüphanesinde kesinlikle bulunması gereken bir yapıttır.

Serkan Fırtına

Süleyman Demirel Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü

Sahne Sanatları Ana Sanat Dalı Yüksek Lisans Öğrencisi

Aydın Belediyesi Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmeni 

“Yazın”ın Peşinde Yeni Bir Yaklaşım: Biçimcilik

2 Şubat 2011 Yazan:  
Kategori: Deneme, Edebiyat, Eleştiri, Makale, Masallar, Sanat, Sanat Kuramı

1915 ile 1930 yılları arasında Batı Avrupa’da, sanatta “iyi nedir?” tartışılıyor, “estetik” ve “etik” denilen, anlamları “meçhul” iki kavramın ayrışması ile boğuşuluyorken; Sovyet Rusya’da her iki kavram da genç nesilden bazı araştırmacılar tarafından safdışı bırakıldı. Bu dışlama Rusya dünyasında ses getirdi ve yeni yaklaşım her yönüyle eleştirildi. ve cevap diyaloğunda, genç neslin yaklaşımı “Biçimcilik” adıyla anılır oldu.

Rusya’da eleştiriler bitti bitecek denirken, Avrupa da işin içine karışmış bulundu. Biçimcilerin Avrupa’da yol almaya başlamasında, 1965 yılında biçimlerin ifadelerini Théorie de la littératrre adlı bir kitapta toplayıp Fransa’da yayınlayan Todorov etkili oldu. Yıllar geçti, Sovyetler yıkıldı. Ortalık duruldu derken, 1995 yılında Mehmet Rifat ve Sema Rifat ikilisi Todorov’un derlemesini esas alarak metinleri Türkçe’ye çevirdiler ve tartışmayı Türkiye’de de alevlendirmeyi başardılar. Zira Yazın Kuramı adıyla basılan kitabın baskısı 15 senede üç baskı yaptı.

Şurası açık ki, biçimcilerin edebiyat üzerine çıkardıkları sonuçları, kendi yaratımları olan biçimci yaklaşımları içerisinde ölçüp tartmak imkansız olmasa da, çok zorlu olacaktır. Dışarıda bıraktıkları, anlamları meçhul, imge, etik, estetik gibi kavramları, neden dışarıda bıraktıklarını sorgulamak ise günümüzde kifayetsizdir; çünkü bu tartışma biçimciliğin esas getirilerini yok saymaktan öteye geçmez, biçimciliğin sağladığı fırsatları görmezden gelmemize yol açar. Sonuçta, uzaya çıkan adama, “dünya varken neden oralara çıktın” diye sormak abesle iştigal olur. Bunların aksine, okuyucu, ilerleyen sayfalarda biçimciliğin genel ilkelerini bulacak ve bu ilkelerin çıkmazlarını tartışacak. Son bölümde ise, biçimci incelemeler sonucunda üretilen çıkarımlar, başka metodolojiler ile üretilmiş yeni bilgiler ile kıyaslanarak, teorideki açmazların sadece teoride kalmadığı, aynı zamanda incelemelerin ‘geçerli çıkarım’ları sağlamadaki başarızlığına da sebep olabildiği gösterilmeye çalışılacaktır.

Rus biçimciliğinde, sınırları belirli bir metodoloji yerine “birkaç kuramsal ilke” (Todorov 31) öne sürülür. Bu ilkelerin temelinde ise “‘güzel sorunu’, ‘sanatın anlamı’, sorunu gibi çok sayıdaki genel nitelikli sorunu bir yana bıraktıktan sonra, sanat yapıtının incelenmesiyle (Kunstwissenschaft) ortaya çıkan somut sorunlar üstünde” (33) yoğunlaşmak yatar. Sözü edilen temel, daha genel bir kuramsal çizgide “öznel estetik ilkelere karşı, olgular önünde bilimsel ve nesnel bir tutum” (36) olarak belirtilebilir.

“Olgular önünde bilimsel ve nesnel” yaklaşımı -“hakikatin deneme ve gözlemle elde edilebileceği görüşünde olan felsefi doktrin”e (Doğan 821)- olguculuğa, dayanır. Her türlü olguculuk, ceteris peterus, yani “diğer tüm durumlar sabitken” (A & Black Publisher 36), analiz biçimini de beraberinde getirir. Nitekim Eyhenbaum, “‘Biçimsel Yöntem’in Kuramı” adlı makalesinde biçimcilerin karşı çıktığı şeyin “yöntemlerin kendisi değil, farklı bilimlerin ve farklı bilimsel sorunların sorumsuzca birbirine karıştırılması” (Todorov 36) olduğunu açıkça belirtir. Ortaya atılan ilkenin kesin biçimi Jakobson’ın sözleriyle şudur: “Yazın biliminin konusu yazın değil, ‘yazınsallık’tır”. Kısaca diyebiliriz ki varılan nokta, diğer tüm her şey dışarıda bırakılıp (bir anlamda hepsinin sabit olduğu önvarsayımı ile), yazının kendisinin incelenmesi gerektiğidir (66). Her ne kadar ilerleyen satırlarda örneklerini vereceğim incelemelerde yazın dışında kalan her şeyin dışarıda bırakıldığına dair bir belirtme bulunmasa da çıkarılan sonuçların “bu dışarıda bırakma” ya da “geri kalan her şeyin sabit olması” üzerine kurulduğunu görmek zor olmayacaktır. Şimdilik, ceteris paribus analizinin tüme varırken yetersiz kaldığı noktaları örnekleri inceleme aşamasına bırakarak, biçimciliğin temel ilkelerininin genelgeçer bilgilere ulaşırken geliştirdiği, belki de eklediği, diğer iki ilkeyi gözden geçirmeliyiz.

Eyenbahum “‘Biçimsel Yöntem’in Kuramı” adlı makalesinde, Rus biçimcilerin olgucu yaklaşım ile vardıkları sonuçları bir anlatı halinde sunarken, “biçimselliğin kendi iç ilkeleri” dışında birbirine sıkı sıkıya bağlı iki temel ilkeye daha varır. Bunlardan ilki daha sonra Bakhtin, Buber, Rosenzweig gibi teoristlerin ayrıntılandıracağı dialogic sürecin en temel önermesidir. Bu dialogic sürecin ham önermesi Eyhenbaum tarafından şöyle dile getirilir: “Ortaya yazınsal yapıtın yalıtılmış bir olgu olarak algılanmadığı; biçimin, kendinde değil başka yapıtlarla ilişkisi içinde hissedildiği gerçeği çıkmıştı” (49). “Gerçek” olarak adlandırılan bu dialogic sürecin ilkesel önermesi, iletişim halinde olan ‘yazın’ların biçimlerinin diyalektiği ile dizildiğini söylemek için kullanılır (64-65) ve diyalektik de ilkeler kervanına katılmış olur. Bu noktada diyebiliriz ki diyalektik yaklaşım, olgucu yaklaşımlardaki tümevarım zorluğundan dolayı ortaya çıkar, ancak olgucu bir perspektifte kullanılması tartışmalıdır. Olgulara dayalı herhangi bir inceleme, doktrin gereği ancak ve ancak diğer her şey sabitken, şu şöyledir veya şu şuna bağlıdır (a, b’dir veya a, b’ye bağlıdır) gibi önermeler ortaya çıkarabilir. Evrenselliği ceteris paribus’a bağlıdır. Bu önermeler üzerine kurulu diyalektik çıkarımlar(veya başka rasyonel çıkarımlar) kimi zaman hakikate yaklaşır, kimi zaman ise sadece spekülasyon olarak kalır. Çıkarımların hakikat olup olmadığı ise olgular üzerine yapılan başka çalışmaların sonuçları ile bağdaşıp bağdaşmadığına bakılarak sürekli kontrol edilir. Bağdaştığı sürece evrenselliklerini korurlar, ancak bağdaşmadığına dair bilgi üretimleri arttıkça geçerliliklerini yitirirler. Böylesi bir kontrol için Eyhenbaum’un incelemelere dayanarak ortaya attığı aşağıdaki fikirler kullanılabilir:

“ Bir önceki gelenek kurallara bağlanıp benimsendiği an, alt katmanlar yeni biçimler üretirler: gençlerin çizgisi ‘yaşlıların yerini alır, vodvil yazarı Belopiyatkin, Nekrasov’da yeniden dirilir (O. Brik’in incelemesi), XVIII. yüzyılın doğrudan mirasçısı Tolstoy yeni bir roman yaratır (B. Eyhenbaum), Blok çingene romasının temalarını ve ritmlerini kurallara bağlar, Çehov da Budil’nik’in (Çalar Saat) Rus yazınına girmesini sağlar’.” (65)

Aslında bu çıkarımlar Moretti’nin Bir Edebi Teoriye Soyut Modeller adlı kitabında, form olarak belirlediği “tür”lerde bulmuş olduğu 25-30 yıllık dönemlerle bağdaşır (Moretti 23). Moretti’nin bulgularına göre 1740 ile 1840 yılları arasında türler belirli bir süre hakim oluyor ve bir kuşaklık (25-30 yıllık) zaman içerisinde düşüşe geçip yerini yeni bir türe bırakıyordu. Yani Eyhenbaum’un daha önce belirtmiş olduğu gibi gençlerin çizgisi yaşlıların yerini alıyordu. Aynı şekilde Moretti türleri form olarak kabul edip birinin diğerinin yerine geçişini Şklovski’nin “yeni form, sanatsal yarar açısından miadını doldurmuş eski formun yerini almak üzere ortaya çıkar” sözü ile ilişkilendirir ve bulguları ile Şklovski’nin diyalektiğini, tam bir tekabüliyet arz ettirmese de, onaylar (15). Fakat şu unutlmamalıdır ki, Moretti’nin bulguları verilerin sınırlandırıldığı 1740 ile 1840 yılları arası için geçerlidir. Sonraki yıllar içinde kuşak deviniminin sürüp sürmeyeceği başka koşullara bağlıdır. Daha doğrusu ancak ve ancak tüm diğer koşullar sabit kalırsa, bu devinim devam edecektir. Yani Eyhenbaum’um söyledikleri teorik olarak 1740 ile 1840 yılları için “şu anda” geçerli gibi görünüyor, ama daha sonra yapılacak başka çalışmalar bu geçerliliği zorlayabilir hatta yıkabilir.

Rus biçimciliğinde önem arz eden Şklovski’nin “Teknik Olarak Sanat” incelemesindeki çıkarımlar ise aynı kontrole tabii tutulduğunda ceteris paribus faktörünün gözardı edilmesinden ötürü sallantıda kalır. Şklovski bu yazısında sanatın tekniğini “nesneleri farklılaştırma (yabancılaştırma), biçimi anlaşılmaz kılma, algılamanın güçlüğünü ve süresini arttırma” (Todorov 78) olarak belirler. Bu belirlemeyi, yazılı kültürde var olan düşünmenin cebirsel özelliği ile ortaya çıkarır. Araştırma alanı ise 19. yüzyıl yazarı olan Tolstoy’un metinleridir. Fakat daha sonra bu koşulları sabitlikten çıkarır ve yabancılaştırma tekniğini daha çok sözlü kültür ürünü olan bilmecelerde ve masallarda arar. Nitekim bulur da! Erotik betimlemelerde “cinsel organların kilit ve anahtar, dokuma aletleri, yay ve ok, ya da Staver bilinasındaki gibi yüzük ve çivi biçiminde” (85) betimlenmesini gösterir. Bu betimelemeleri ataerkil bir dile bağlamak yerine, edebi bir işlevin sonuçları olarak görür. Elbette kültürel açıklamanın dışarıda bırakılması durumu Eyhenbaum’un daha önce öne sürdüğü “farklı disiplinleri sorumsuzca kullanmama” ilkesiyle uyuşuyordur, ancak günümüze dek ulaşan bir ataerkil kullanımının edebi bir işleve bağlanması, günümüzün yeni yaklaşımlarına uymuyor. Özellikle 1970’ler ile başlayan antropolojik çalışmalardaki dönüşüm, söylem analizlerinin iktidar ilişkilerine dair yarattığı yeni analiz biçimi, Post-yapısalcıların çalışmaları ve tarih üzerine yeni yaklaşımlar masallar üzerine farklı şeyler söylerler. Mesela Bottigheimer basılı kitap üzerine yapılacak bir “masal tarihi”ne karşı çıkar (Bottigheimer 114-115). Zira elimizde olan basılı kitapların, elimizde olma sebepleri, masalın içeriğini de bir şekilde belirlemiş olur. Denilmek istenen şu ki, masallar günün ekonomik, politik ve sosyal anlayışları içerisinde seçilip kitaplaştırılmıştır. Eğer dönem içerisinde, erotik imgelerin yasaklanması gibi bir yaklaşım mevcutsa (Viktoryan dönemi gibi), bu imgelerin başka kelimelerle ifade edildiği masallar seçilip basılmıştır. Sanatta bu durum Pompei kalıntılarının kataloglanmasında olmuş, Arkeolojik kazı alanındaki tüm pornografik öğeler kilit altına alınmış, ve ancak günümüzde ortaya çıkabilmişlerdir (Bailey). Diğer yandan Kahlo, Nitschke ve Scherf masalların hem anlamsal hem de biçimsel olarak değişmeden kalmadıklarını ve bu değişimin de ideolojik olduğunu gösterirler. Yani Şklovski’nin masallarda bulduğu erotik imgelerin saklanması, masalı masal yapan öğelerden biri olmayabilir. Muhtemeldir ki bu imgelerin başka nesnelerle ifade edilmesi yabancılaştırma tekniği değil, dönemin erotizme bakış açısıdır.

Sonuçta söylenebilir ki, edebiyat incelemelerinde, “Rus biçimciliği” dikkatimizi öznel yargılardan daha nesnel bilgilere yönlendirerek yeni bir boyut açmıştır. Ancak kendisine temel aldığı ilkelerin zorunlu kıldığı “evrenseli bulma”, “genelgeçer yasalar yaratma” noktasında tıkanmış, bu tıkanıklığı diyalektik ile çözmeye çalışmış, ancak olguculuğun “göreli (sabitliklere dayalı)” bilgiler üretmesi ile diyalektiğin rasyonel zorunlulukları arasında sıkışıp kalmıştır. Bu nedenle bazı bulguları geçerli olabiliyorken, bazıları geçersizleşebiliyor. Fakat buna rağmen, edebiyata kattıkları olgucu yaklaşım, yeni neslin edebiyatı her açıdan bilimsel olarak inceleyebilmesine olanak sağlamıştır.

Kaynaklar

A. and C. Black Publishers. Dictionary of Economics. Huntingdon: A & C Black, 2006. p 34. http://site.ebrary.com/lib/bilgi/Doc?id=10196626&ppg=34

Bailey, Fenton, yön. Pornography: the secret history of civilisation. DVD. Channel Four Television Corporaton, 2006.

Bottigheimer, Ruth B. Fairy tales : a new history. New York: State University of New York Press, 2009.

Doğan, D. Mehmet, haz. Büyük Türkçe Sözlük. Ankara: Birlik Yayınları, 1986.

Eyhenbaum, Boris. “ ‘Biçimsel Yöntem’in Kuramı”. Todorov 31-70.

Moretti, Franco. Bir Edebi Teoriye Soyut Modeller. Çev. Ebru Kılıç, Nurçin İleri ve Esin Düzel. İstanbul: Agora Kitaplığı, 2006.

Şklovski, Viktor. “Teknik Olarak Sanat”. Todorov 71-90.

Todorov, Tzvetan, der. Yazın Kuramı: Rus Biçimcilerinin Metinleri. Çev. Mehmet

Rifat ve Sema Rifat. Cogito 36. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 1995.

Emin Saydut

eminsaydut@sanatlog.com