Burjuvazinin Hizmetinde: Türk Aydını

“Yanlış yaşam doğru yaşanmaz.” (Adorno)

Bu yazı SanatLog yazarlarına ve Divx Planet sinefillerine ithaf edilmiştir.

sanatlog.comThe Hurt Locker’ın en iyi film ilan edilmesinin ardından üzerinde konuşmaya değmeyeceğine kesinkes ikna olduğum Hollywood ödüllerinin bu yıl ‘’kimlere’’ gittiğini görmek için TV’yi açtığımda, sunucunun ‘’En iyi film ödülünün verilmesi için şimdi Beyaz Saray’a bağlanıyoruz.’’ sözleri üzerine Michelle Obama olduğu söylenen bir kadının muhafız alayı eşliğinde ekranda beliriverdiğini gördüm. ‘’Kadın’’ diyorum çünkü ödülün başkanlık konutundan ‘’başkanın eşi’’ eliyle verildiğine ancak yarım saatlik bir araştırma sonrasında ikna olabildim. İngiliz soyunun bütün vahşetini kadife eldivenlerinin ardına gizlemesi gibi küresel kapitalizmin jandarmalığını yapan ve bir örnek gece kıyafetine bürünmüş bu ‘’paralı askerlerin’’ arasına, Kutsal Amerikan topraklarının ‘’melting pot’’ kıvamını vurgularcasına, (Hollywood’un artık hemen her filmde yaptığı gibi) Afrikalı-Amerikalı ve Asyalı-Amerikalı askerler yerleştirilmişti. Her ne kadar ‘’Oscar goes to…’’ sözlerinin duyulmasıyla Argo ekibinin ayağa fırlaması eşzamanlı gerçekleşmişse de, uyku mahmurluğundan olsa gerek, bu kadar da küstahlık olmaz düşüncesiyle, olan bitenin hâlâ bir tür ‘’gösteri’’ olduğu düşüncesindeydim, yanılmışım. Onur, haysiyet, cesaret, insanlık kavramlarının ancak reklam sloganı olarak kabul gördüğü ülkemizde, başta sinema yazarları olmak üzere ‘’entelektüellerimizin’’ ve ‘’şanlı’’ medyamızın herhangi bir tepki ortaya koymaktan kaçınmaları, hatta yapılanları hâlâ ‘’gösteri’’, ‘’sinerji’’ ve ‘’sürpriz etkisi’’ olarak algılamaya devam etmeleri karşısında böyle bir yazı yazmaya karar verdim.

Burjuvazinin yükselişinin temel itici gücü Amerika ‘’kıtasının’’ ve Ümit Burnu’nun keşfi olmuş, klasik ticaretin en önemli yolları önemini yitirmeye başlamış, ateşli silahları sayesinde Aztek İmparatorluğu’nu yıkan, Güney Amerika ve Afrika uygarlıklarını acımasızca yok eden, altın ve gümüşü yağmalayarak Avrupa’ya taşıyan, gözlerini altın hırsı bürümüş bir avuç çeteden başka bir şey olmayan İspanyol “fatihleri”, adına sonradan merkantilizm denilecek sömürü ve vurgun düzeninin temellerini atmıştır. Zenginlik peşinde koşmak, değerli madenleri ülkede tutmak ve dışarıya çıkmasını engellemek merkantilizmin en yüce amacı olmuş, Afrika ve Amerika’dan Avrupa’ya taşınan altın ve gümüş piyasaların bütün dengesini bozmuş, bu durumla baş edemeyen dönemin en güçlü devleti Osmanlı İmparatorluğu 1584 yılında akçenin değerini düşürerek ilk ‘’devalüasyonu’’ uygulamak durumunda kalmıştır. 1500–1800 yılları arasında, yani Orta Çağ’ın sonları ile Sanayi Devrimi arasında Avrupa’da doğan, gelişen ve tamamen oraya özgü olan bu dönemde ticaretteki artış ‘’geçimlik tarımı’’ yıkmış, muazzam bir artı değerin birikmeye başlamasıyla kapitalizm sahneye çıkmıştır.

‘’Amerika’da altın ve gümüşün bulunması, yerli halkın kökünün kazınması, köleleştirilmesi ve madenlere gömülmesi, Doğu Hint Adaları’nın ele geçirilmeye ve yağmalanmaya başlanması, Afrika’nın karaderi ticaretinin av alanı haline getirilmesi, kapitalist üretim çağının pembe renkli şafak işaretleriydi. Bu pastoral gelişmeler, ilkel birikimin belli başlı adımlarıydı. Bunu, savaş alanı bütün yer yuvarlağı olan, Avrupalı ulusların ticaret savaşı izler.’’ (Karl Marx, Kapital)

Muazzam bir servet ‘’biriktiren’’ burjuva sınıfı boyunduruk altında yaşamak yerine tek egemen olmak için harekete geçerek gerek krallıkların egemenliği gerekse kilisenin karanlığından kurtulma hareketine aydınlanma adını vermiş, geçmişini bağlayabileceği yegâne topraklar olan Anadolu’nun Türklerin elinde bulunmasından dolayı tarihsel köksüzlüğünü gizleyebilmek adına, ulus-devlet ideolojisinin öncülü ve kölecilik düzeninin sürmesine karşın demokrasi ile yönetildiğini iddia ederek kutsadığı eski Yunan’ı keşfetmek zorunda kalmıştır. Eski Yunan’dan gelen hemen her şey idealize edilmiş, süslü kavramlarla harmanlanmış, antik aydınlanma ile modern Avrupa aydınlanması haricinde böyle bir hareket gelişmediği söylenerek, bütün insanlık ötekileştirilmiş ve acımasızca kullanmaktan çekinmediği silah gücüyle vahşice sömürdüğü ülkelerin zenginlikleriyle ‘’kalkınmasını’’ tamamlamıştır.

‘’(…) ideal koşullara en yakın şey antik Yunan’ın ‘’insanın henüz hiç çiçek açmamış en güzel çiçeği olan’’ Helen uygarlığınca denenmiştir. Karşılaştırmaya pek tahammül edemeyen eski Yunan hakkında bir mükemmellik nitelemesi vardır. Romantikler, Yunan hakkında yazarken aldatıcı üstünlüklerin etkisindedirler. En ünlü eleştirmenler bile eleştiri güçlerini yitirebilirler, eleştiremeyebilirler. Bir eleştirmeni, Yunan edebiyatı hakkında, ‘’Genellikle bir mükemmellik örneği olarak gösterilen çalışma sonuçlarının biçimde çok tatmin edici, özde çok zorlayıcı.’’ olduğunu yazarken görebilirsiniz. Tanınmış bir Atinalı tarihçi, ‘’Görkemli tapınaklarında dua etmek, filolarıyla Akdeniz’e açılmak, o çok güzel kentin sokaklarında yürümek bile özgürleştirici bir eğitimdir.’’ diye yazmıştır.’’ (Norman Davies, Avrupa Tarihi)

İnsan hırsızlığını örgütlü bir biçimde işleten Avrupalı sömürgeciler Afrika’nın kanını emerek, 1600 yılından günümüze dek 12 milyondan fazla Afrikalı insanı ‘’uygar’’ Yeni Dünya’ya taşımış, talan, köle ticareti, vahşet, sömürgecilik ve katillik yoluyla ele geçirilen servet, Avrupa’ya taşınarak sermayeye çevrilmiştir. Marksist iktisatçı Ernest Mandel’in yaptığı hesaba göre, 1660’a kadar Amerika’dan sökülüp alınan altın ve gümüşün, 1650–1780 arasında Hollanda Doğu Hindistan Kumpanyası’nın Endonezya’dan topladığı ganimetlerin, Fransız sermayesi tarafından 18. yüzyıl boyunca zenci köle ticaretinden sağladığı kazançlar ile İngilizlerin Hindistan’ı yağmalaması sonucu elde ettikleri kârların toplamı 19. yüzyılda Avrupa’da sanayi alanlarına yatırılan tüm sermayelerden çok daha fazladır. ‘’Ulusların zenginliği’’ böylece ‘’görünmeyen bir el’’ tarafından burjuva çıkarları doğrultusunda talan ediliyordu.

‘’Yalnız 1486–1641 yılları arasında Angola’dan iki milyona yakın köle getirilmiş, 1580–1680 arasında Angola ve Mozambik’ten bir milyondan fazla köle taşınmıştır. 1783–1793 arasındaki on yıllık sürede zenci taşıyan Liverpoool limanının gemileri, Amerika’ya üç yüz binden fazla köle getirmiş, üç yüz elli yılda Afrika’dan milyonlarca zenci taşınmıştır. Bu miktara, yola çıkmadan önce ölenler de eklenirse, akıl almaz rakamlara varılır. Köle ticareti yapanların özellikle en sağlam, en güçlü, en genç ve en sağlıklı kişileri aradıkları göz önünde tutulursa, Afrika’nın nasıl yoksun bırakıldığı görülür.’’ (Raimondo Luraghi, Sömürgecilik Tarihi)

Milyonlarca insanın yaşadığı bir kıtanın nasıl ‘’keşfedildiği’’ günümüzde artık sorgulanamasa da, Fransa’nın on iki milyon, İspanya ve İtalya’nın dokuz milyon, İngiltere’nin dört milyon nüfusa sahip olduğu 1500 yılında, Meksika’nın yirmi beş milyon olan nüfusunu 1650 yılında bir milyona, kıtanın tamamının seksen milyonluk nüfusunu yine aynı sürede on milyona indiren ‘’burjuva uygarlığı’’, kilisenin de himayesinde, yüz elli yılda insanlığın beşte birini yok etme başarısını göstermiştir.

‘’Bu milletin içinde kendi evi olmayan kişi yoktu. Büyük kabile, bir tek dolara bile sahip değildi ama yine de aralarında hiç yoksul bulunmuyordu. Kabile, kendi okul ve hastanelerini kendisi inşa ediyordu. Ama sistemin kusuru da gözler önündeydi. Varabilecekleri yere kadar ulaşmışlardı çünkü üzerinde yaşadıkları topraklar hepsinin ortak malıydı. Kendi evini komşununkinden daha iyi ve daha güzel yapamıyorsan, ortada girişim ve atılım yok demektir. Böyle bir yaşam düzeninde uygarlığın temel dürtüsü olan bencillik öğesini bulamazsınız.’’

1880 yılında ABD Kongresi’ne Kızılderililere ait kamu topraklarının özelleştirilmesine ilişkin yasa teklifini sunan Senatör Henry Dawes hiçbir utanma belirtisi göstermeden, yukarıdaki sözlerle burjuva zihniyetinin ve onun günümüzdeki temsilcisi olan Batı uygarlığının ne demek olduğuna açıklık getiriyor. ‘’Evini komşununkinden daha iyi yapma’’ sözündeki ‘’bencillik’’ dürtüsü, insan olmanın ilk adımı olan ‘’ev alma komşu al’’ sözündeki ‘’merhamet’’ ilkesini yıkıma uğratarak, yabancılaşmayı ve hemen ardından ırkçılığı başlatıyor. Burjuva zihniyetine özgü olan ırkçılık Batı uygarlığının yeryüzüne yayılışının ürünüdür. Denizciliğin ve deniz ticaretinin gelişmesiyle Amerika, Asya ve Afrika’nın uzak bölgelerini sömürgeleştirirken karşılaştıkları insanlarla aralarındaki bağı görmek yerine farklılıklara ve yağmaya odaklandıkları için, ilan ettikleri insan hakları beyannamelerine karşın uzunca bir süre bu ‘’insanların’’ insan olmadıklarını iddia edebilmişlerdir. Marx, Kapital’de Hıristiyan sömürgecilik sistemi hakkında şu alıntıyı yapmaktadır:

‘’Hıristiyan denilen bu soyun, dünyanın dört bir yanında boyundurukları altına alabildikleri halklara karşı gösterdikleri vahşet ve zulmün bir benzerine, hiçbir çağda, ne kadar yabanıl, ne kadar kaba ve ne kadar merhametsiz ve utanmaz olursa olsun, başka hiçbir soyda rastlanamaz.’’ (W.Howitt)

Burjuvanın ulus-devlet ideolojisine kadar kralların, kilisenin, din adamlarının, soyluların hak ve meşruiyeti sorgulanmaz, düzenin ilahi olduğu, tanrının emirlerinin bu yönde olduğu vurgulanır, tüm keyfilikler ‘’kutsallık’’ perdesinin ardına gizlenir, bunu dile getirmeye kalkışanların ikna edilmesine çalışılmaz, ibret olsun diye boyunları vurularak, cansız bedenleri meydanlarda sergilenirdi. Halkların zenginlik ve servetinin yağmalanmasıyla krallıklara ve imparatorluklara borç para verebilecek duruma gelen, Hıristiyanlığın bölünmüşlüğü, feodal beyler ile kralın otoritesi arasında kalan prenslikler, taht mücadelesi içindeki hanedan üyeleri ve düşman saldırıları gibi pek çok gelişmeyi lehine kullanan burjuvazi kendisi dışındaki her türlü egemenliğe savaş ilan ederek ‘’kutsalın’’ içeriğini sorgulamaya, ‘’doğuştan’’ gelen meşruiyet iddiasını tartışmaya açtı. O âna kadar bir kral kendisini savunmak durumunda kalmadığından sarayda, zeki insanlar yerine mutlak itaat edecek sıradan kişilerin bulunması tercih edilirdi. Burjuvazi ile birlikte mektuplarını ‘’hürmetkâr kulunuz’’ diyerek imzalayan entelektüeller tahtın ve tacın altını oymaya, kutsal kitaplar başta olmak üzere hemen her şeyi kral ve kilisenin aleyhine yorumlamaya başladılar. Burjuvazinin halkı nasıl kendi yanına çektiğini Marx şöyle anlatmaktadır:

‘’Kendinden önce egemen olan sınıfın yerine geçen her yeni sınıf, sırf kendi amacına ulaşmak için kendi çıkarını toplumun bütün üyelerinin ortak çıkarı gibi göstermek zorundadır; yani düşünsel ortamda dile getirirsek, kendi düşüncelerine evrensellik biçimini vermek ve bunları akılsal, evrensel olarak geçerli biricik düşünceler olarak göstermek zorundadır. Devrimi yapan sınıf, sırf bir sınıfa karşı çıktığı için, başlangıçta, bir sınıf olarak değil, bütün bir toplumun temsilcisiymiş gibi görünür. Bunu yapma olanağı vardır çünkü başlangıçta, kendi çıkarı, egemen olmayan bütün öbür sınıfların ortak çıkarına gerçekten bağlıdır henüz, o âna kadar ki koşulların baskısı altında, belli bir sınıfın belli bir çıkarı haline gelmemiştir. Dolayısıyla, bu devrim yapan sınıfın zaferi, egemenliği elde edemeyen öteki sınıfların bireylerinin de kendi yararınadır ama bu bireyleri egemen sınıfa yükselmelerini sağlayacak duruma getirdiği ölçüde. Fransız burjuvazisi aristokrasinin egemenliğini yıktığı zaman, birçok proleter için de proletaryanın üzerine çıkma olanağı yarattı ama ancak burjuva haline gelmeleri ölçüsünde. Demek ki, her yeni sınıf, kendi egemenliğini ancak kendinden önceki egemen sınıfınkinden daha geniş bir temel üzerine kurar ama buna karşılık gittikçe daha keskin ve daha derin biçimde gelişir. Bunlardan çıkan sonuç da şudur ki, bu yeni egemen sınıfa karşı girişilecek olan mücadelede, bu kez amaç, toplumun içinde bulunduğu daha önceki koşulları, egemenliği ele geçirmeye çalışmış bütün daha önceki sınıfların yapabildiğinden çok daha kararlı ve köklü biçimde olumsuzlamaktır.’’ (Marx-Engels, Alman İdeolojisi)

Mevcut üretim düzeninin bozulması ve eşzamanlı olarak Avrupa tarihinde ilk kez saray ve kilise çevresinden bağımsız bilgi üretilmeye başlanmasıyla Doğu’da binlerce yıldır bilinen pek çok şey Batı’da ilk kez duyulmuş, onurlu ve cesur insanlar bu yolda can vermiş ancak pek çoğu burjuvazi tarafından kullanıldığının farkına bile varamamıştır. Günümüzde entelektüel, filozof veya düşünür olarak nitelenen kişilerin pek çoğunun yazıları katıksız ırkçılık koksa da, kendilerinden olmayanı insan yerine koymasa da, sömürüye karşı çıkmak şöyle dursun sonuna kadar desteklemiş olsa da yeni düzenin oluşturulmasında varlıkları inkâr edilemez. Sıklıkla duyduğumuz toplum mühendisliği kavramının öncülü olan ve emri altında bulundukları egemenlerin istekleri doğrultusunda ‘’fikir üreten’’ bu ‘’entelektüellerin’’ kendine yaptığı yardımı unutmayan burjuvazi gücü tamamen ele geçirince bu kişileri tüm dünyaya benimsetme yoluna gitmiştir.

‘’Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır. Bu ergin olmayış durumu ise, insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanmayışıdır. İşte bu ergin olmayışa insan kendi suçu ile düşmüştür; bunun nedenini de aklın kendisinde değil fakat aklını başkasının kılavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanmak kararlılığı ve yürekliliğini gösteremeyen insanda aramalıdır.’’ (Immanuel Kant)

Kant, aydınlanma ile ne anladığını yukarıdaki sözlerle ifade ediyor ancak burjuvazi egemenliğini kurmasıyla birlikte insanı yürekli hale getirmemek için uğraş vermeye başlıyor. İnsan aklının doğru kullanılmasıyla hiçbir ilgisi olmayan ancak öyleymiş gibi gösterilen ve burjuvanın temel karakteristiği ‘’rasyonelleştirme’’ sonucu dünya eski anlam düzeninden koparılarak ‘’büyüsünü kaybetmiş’’, insan, kendi türüne ve dünyaya yabancılaşmaya başlamıştır.

‘’…düşüncede rasyonelleştirme, dünyayı çıplak bir olgu yığını olarak görebilmeyi gerektirir. Değerlerden ve idelerden arındırılmış bir bakış açısı altında bu dünyayı bilmek konusunda, insanın elinde yalnızca, ‘’akılcı düşüncenin soğuk iskeleti’’ kalmıştır. Bilgi ve eylemlerimizle ilgili olan gerçeklik, ‘’artık büyüsü gitmiş, akılcı bir dünyanın gerçekliğidir.’’ (Marx Weber)

Burjuvazinin, iktidarına meşruiyet kazandırmak için gereksinim duyduğu bilgiyi yeniden üreten, eski rejimin egemen sınıfına ve kiliseye karşı çıkarak kendilerini toplumun eleştirmenleri olarak kabul ettirmeyi başaran ve hakikatin sözcüleri rolüne bürünen entelektüeller, ulus-devlet ideolojisini kutsayan toplumsal yaşamı yeni sınıfın çıkarlarına uygun olarak yeniden düzenledi. İnsanın uyum gösterme, itaat etme, egemenlerin tanımladığı ahlak ve kamusal çıkar neyin yapılmasını gerektiriyorsa onu yapma içgüdüsü, tasarlanmış ve tamamen rasyonelleştirilmiş bir toplumun düzeni sağlamak adına burjuvazinin egemen olduğu düzende, devlet, belirli bir sınıfın temsilcisidir denilirken anlatılmak istenen tam da budur.

‘’Egemen sınıfın düşünceleri, bütün çağlarda egemen düşüncelerdir, bir başka deyişle, toplumun egemen maddi gücü olan sınıf, aynı zamanda egemen zihinsel güçtür. Maddi üretim araçlarını elinde bulunduran sınıf, aynı zamanda, zihinsel üretimin araçlarını da emrinde bulundurur, bunlar o kadar birbirinin içine girmiş durumdadırlar ki, kendilerine zihinsel üretim araçları verilmeyenlerin düşünceleri de aynı zamanda bu egemen sınıfa bağımlıdır.’’ (Marks-Engels, Alman İdeolojisi)

Maddi üretim araçlarını elinde bulunduran sınıfın zihinsel üretim araçlarını da kontrol etmesi, halkın düşüncelerinin toplumdaki egemen sınıfa bağımlı olması demek olduğuna, fabrikalara, bankalara, enerji santrallerine sahip olanlar, yayınevlerine, radyo ve televizyon istasyonlarına, gazetelere de sahip olduklarına göre ister parasal isterse siyasi etki yoluyla başta üniversiteler olmak üzere okullar ile eğlence sanayisini denetim altında tutması demektir. Matbaanın icadı ve kitabın yaygınlaşması nasıl burjuvazinin lehine olmuşsa internetin ortaya çıkışı da aynı derecede aleyhine olacaktır.

‘’Türkiye’de Media, A’dan Z’ye Oligarşinin (Bürokrasi+Burjuvazi) kontrolü altında idi; aslında yine öyle, sadece o ‘’zahiri özgürlük’’te, eşitlik hakkı tanınıyor, sen falan ya da falan yazarın, feşmekân kitabını yayımlamakta hürsün; paran çoksa, sermaye seni destekliyorsa, reklam kampanyalarıyla tanıtırsın; şu var ki Media handiyse bütünüyle, ‘’sermaye’’nin denetimine girmiştir, o ağırlığını koyar, diğer tarafta emek emek yazılmış ya da çevrilmiş eserler, doğru dürüst tanıtılamaz; dağıtılamaz, bu yüzden bazıları raflarda eskir. Dikkat isterim, ‘’bazıları’’ dedim, zira halkımız sezgileriyle müthiş bir halktır, duvar afişleriyle tanıtılamayan, gazete, radyo ve TV programlarına giremeyen, Holding Media’sının ‘’sükûtta boğma’’ teşebbüslerine rağmen ondan yana olan yazarları ve kitapları, adeta altıncı hissiyle fark eder. (…)’’ (Attila İlhan)

Yazar, yazar olduğunu söyleyen kişidir tanımından hareketle entelektüel, entelektüel olduğunu söyleyen kişidir diyebilir miyiz? Pek mümkün olmadığını söylemeliyim. Her insan yaşamını zihnini ve aklını kullanarak sürdürdüğüne göre entelektüel hangi sorunlara çözüm aramaktadır ve neler entelektüelin uğraş alanına girmektedir? Marksist öğretide entelektüeller bir sınıf oluşturmazlar. Marx’ın bir sınıf teşkil etmeyen köylüler için söylediği, ‘‘Köylü patatese benzer… Bir patates, öbür patatese benzemez. Köylülükse patates çuvalı gibidir. Bir çuval patatesin tek ortak özelliği, konuldukları çuvaldır…’’ sözünü bir sınıf oluşturmayan entelektüeller için söylemek istersek onların da bir sınıfa dayanmazsa ayakta bile duramayacağı görülür. Sınıf olmayan bir kesimin, sınıfsal çıkarları da olamayacağından ancak başka sınıfların sözcülüğünü yapabilirler.

“Her toplumsal zümre, ekonomik üretim alanındaki başlıca işlevinin temeli üzerinde kuruluşunu gerçekleştirirken, aynı zamanda organik olarak bir veya birçok aydın grupları doğurur. Bunlar kendisine hem ekonomik, hem de toplumsal ve siyasal kesimde homojenik ve ‘kendi işlevlerinin bilincinde olma’yı sağlarlar: Kapitalist müteşebbis sanayi teknisyenini, ekonomi politik teorisyenini, yeni bir kültür ve yeni bir hukuk örgütçüsünü yaratır.’’ diyen Gramsci aydınları sınıf ilişkisi çerçevesinde değerlendirerek her sınıfın kendi organik aydınını yarattığını söyler. Marx’ın öğretisinden hareketle Gramsci’nin çözümlemeleri haricindeki entelektüeli idealize eden basmakalıp sözleri art arda sıralamak gereksiz olacağından, bunu yapmıyorum.

Yeni bir terim olan entelektüel son birkaç yüzyıldır kullanılmakta olduğuna göre burjuvazinin yükselişi ve kapitalist üretim biçimleriyle doğrudan ilişkili olduğu açıkça görülür. İttifak içine girdiği burjuva değerlerinin tüm dünyaya dayatılmasında yumuşak güç rolü verilen entelektüelin çözmek zorunda kaldığı sorun Batı dışı toplumların kendi kültürünü bir yana atıp bu idealleri kabullenme ve yaymada çekimser kalmasının önlenmesidir. Burjuva toplumunun kapitalist üretim sisteminde ve bu sistemin ürettiği sömürü, yoksulluk, ötekileştirme, ahlaksızlık, ırkçılık, yıkıcılık, yabancılaşmayı savunmak için paralı askerler haline getirilen entelektüele burjuva tarafından verilen görev, insanlığı birleştirmek değil, ayrıcalıklarını devam ettirmesi ve sınıfsal egemenliğine karşı çıkma olasılığı olan bütün hareketlerin yok edilmesidir.

Entelektüel kelimesinin kökeni Latince intellectus (anlamak) sözcüğüne dayanır ancak halkların binlerce yıllık geçmişini yok sayarak burjuvaya özgü değer yargısı ve kavramların kendine rakip gördüğü başta Doğu olmak üzere Avrupa dışı bütün toplumların analiz edilmesine uyarlanması demek olan oryantalizm, insanlığı anlamaya çalışmakla uğraşmaz, doğrudan ötekileştirir. Sömürü, hırsızlık, kan ve yağma üzerine yükselen ulus-devlet ideolojisinin mucidi burjuvazi, insan türünün zaaflarını kullanmak suretiyle son iki yüz yıldır Batılı olan her şeyin uygar, uygar olan her şeyin Batılı olduğu izlenimini oluşturmuş, kendi değerlerini, evrensel gerçekler gibi kabul ettirmek yolunda hayli mesafe almış, ulusal kültür ile ulus-devlet kültürünün birbirinden farklı olduğu, kavram kargaşası yaratılarak insanlardan gizlenmiştir. Kissinger’in aşağıdaki sözleri okunduğunda dünyanın 300 yıl önce yaratılmış olduğunu düşünebiliriz:

‘’Sanki bir doğa kanunuymuş gibi, her yüzyılda tüm uluslararası sistemi kendi değerlerine göre yeniden biçimlendirecek kuvvet, irade ve entelektüel ve moral güce sahip olan bir ülke ortaya çıkmaktadır. 17. yüzyılda Kardinal Richelieu’nün yönetimindeki Fransa, uluslararası ilişkilere, ulus-devlet kavramına dayanan ve nihai amaç olarak ulusal çıkardan güç alan modern yaklaşımı getirmiştir. 18. yüzyılda, Büyük Britanya, sonraki iki yüz yıl boyunca Avrupa diplomasisine egemen olan güç dengesi kavramını geliştirmiştir. 19. yüzyılda, Metternich’in Avusturya’sı, Avrupa Anlaşması’nı yeniden kurmuş ve Bismarck’ın Almanyası da Avrupa diplomasisini soğukkanlı güç politikası oyununa döndürerek bu anlaşmayı yıkmıştır. 20. yüzyılda, uluslararası ilişkileri hiçbir ülke Birleşik Devletler kadar kesin fakat aynı zamanda kararsız bir şekilde etkilememiştir.’’ (Henry Kissinger, Diplomasi)

Avrupalıların çoğu ve Amerikalılar kendi kıtalarının, ‘’Tanrı’’ tarafından dünya üstünlüğü için görevlendirilmiş muhteşem bir bağış olduğuna inanır. Avrupa tarih yazımı, Avrupalı yazarların, kendi uygarlıklarını üstün ve kendine güvenir, kendine yeter kabul eden ve Avrupalı olmayan bakış açısını dikkate alma gereği duymayan geleneksel eğilimlere uygun yazılmıştır. Guizot’a göre- Marks’ın sürgüne gönderilmesinde etkili olan Fransız siyasetçi- Avrupa vaat edilmiş toprak, Avrupalılar seçilmiş halktır.

‘’Özgürlük ilkesinin merkezi olan Amerika, büyük okyanusların kendisine sağladığı güvenliğini, ilahi takdirin bir işareti olarak yorumlamayı ve eylemlerine, güvenlik marjı yerine, başka herhangi bir ulus tarafından paylaşılmayan üstün bir ahlaki değer yüklemeyi doğal bulmuştur.’’ (Henry Kissinger, Diplomasi)

Batı’nın kendi bilincine varması, kendini tanıması çabası demek olan modernleşme (aydınlanma) sömürgecilik ve ırkçılıktan span style=”font-size: 10.0pt; font-family: ‘Verdana’,'sans-serif’; mso-bidi-font-family: ‘Times New Roman’;”ayrı tutulamaz. Halkın cehaletini yok etmeye kendini adamış görünerek körü körüne modernizme inanan, modernliği gelenekselden günümüze düz bir evrim süreci olarak tanımlayan entelektüeller batılı toplumları idealize etmekte ve geleneksel toplumların onlara benzemek suretiyle modern olacağını iddia etmektedirler. Böylece “modernleşme, Batılı olmayan toplumların “geleneksel toplum”dan “modern toplum”a doğru geçirmekte oldukları değişim süreci’’ kılıfına sokularak, Yunan, Roma ve İsrail’in mirasını barındırdığı iddia edilen Hıristiyan gelenek vurgulanmaktadır.

‘’Avrupa’yı Avrupa yapan temel ortak Hıristiyan geleneğinden ve bu ortak Hıristiyanlığın beraberinde getirdiği ortak kültürel unsurlardan söz ediyorum. (…) Sanatımız Hıristiyanlığın içinde gelişmiştir. Avrupa hukuku son döneme kadar Hıristiyanlık içinde kökleşmiştir. Bir Avrupalı birey Hıristiyan dinine inanmayabilir ama söylediği, yaptığı, ettiği her şey Hıristiyanlık mirasına dayanacaktır.’’ (T.S. Eliot)

‘’Avrupa ve Hıristiyanlık kavram ve fikirlerinin birbirine karışması, en parlak yanıltmacayla bile yok edilemeyecek bir tarih gerçeğidir. Ama Avrupa kültürü içinde Hıristiyan olmayan unsurların bulunduğu da bir gerçektir: Roma, Helen, tartışmalı da olsa Pers ve (modern çağlarda) Yahudi unsurlar… Bir Müslüman unsurun da bulunup bulunmadığını söylemek ise daha zordur.’’ Bu sözler İngiliz Kraliyet Uluslararası İlişkiler Enstitüsünde 1985 yılında verilen ‘’Avrupa Nedir, Nerededir…’’ başlıklı konferansta söylenmiş ve Norman Daves’in Avrupa Tarihi isimli kitabından alınmıştır.

Entelektüeli, her türlü iktidar karşısında doğruyu söyleyen, gerçekleri kendi çıkarları doğrultusunda çarpıtmak isteyenlerin maskelerini düşürmek ve yalanlarını ortaya çıkarmak için uğraşan, zihni ve akli yeteneğiyle, sorunlara çözüm arayan, araştırıcı, sorgulayıcı, eleştirel, doğru olduğuna inandığı değerleri toplumun önüne çıkartarak öncü işlevini gören, iktidarların haksız yaptırımlarına boyun eğmeden, işi sonuna kadar götürebilen, inancı uğruna ölmeyi göze alabilen, insanlığın vicdanı, ortak akıl ve insancıl idealler adına insanlığa seslenen kişidir demek idealize etmek demektir. Her tanımın sahibinden bir parça eklenerek oluşturulduğu bu konuda en çarpıcı olanı Oya Baydar’da okuduğumu söylemeliyim: ‘’Aydın, iyi okumuş, iyi öğrenmiş, okuduğunu öğrendiğini derinleştirmiş, içselleştirmiş, onları aklının özgürleştirici aydınlığında ve yaşamın çırpıntılı sularında sınamış; kendi doğrularını ararken başka doğruların da olabileceğini fark etmiş; bilmekte ve anlamaya çalışmakta kendi dar çevresinin, ülkesinin sınırlarını zorlayıp dünyaya bakmayı başarabilmiş; bu yüzden çeşitlilikten korkmayan, doğrularını mutlaklaştırıp kaskatı kesilmeyen; dünyayı, yaşamı ve insanı, geçmişi ve kendi çağını tüm renkliliği ve çeşitliliği içinde anlamaya çalışan; anlamaya çalışmakla yetinmeyip kendisine dert edinen, dert edindiği için çözümler düşünen; üretebildiği çözümleri, bulduğu ışığı paylaşmaktan kaçınmayan, fikirlerini savunmaktan çekinmeyen kişi değil mi?’’

Egemen sınıfın, kendisiyle çelişen, kendi yalanlarını yüzüne vuran, onurlu bir ölümü onursuz bir yaşama tercih ettiğini söyleyen entelektüeli bu denli idealize etmesi akıldışı değil midir? Doğruya ulaşmak için gayret gösteren, çarpıtılmış gerçeklerin hangi çıkar odaklarına fayda sağladığını ortaya koyan kişi veya kişilerin iktidar tarafından övülmesi beklenemeyeceğine göre gerçeğe, kurtarıcılık ve yol göstericilik tutkusuna vurgu yapılan ancak hegemonyanın sürdürülmesi için kendisine ideolojinin üretimi ve dağıtımını yerine getirme rolü verilen entelektüelin dile getirdiği hakikat, kendi sınıfsal konumundan bağımsız olan evrensel bir gerçeğin ifadesidir gibi süslü tanımlarla halk kandırılmaktadır.

Egemen sınıf, elindeki gücü idame ettirmek, meşruiyetini sağlamak ve kitleleri yönetmek için bilginin yeniden üretimini gerçekleştirirken ortaya konan ‘’edinilmiş’’ eleştirinin amacı, eşitliksiz çıkar ilişkilerinin sürdürülmesinde kullanılan manipüle edilmiş bilginin açığa çıkmasını önler. Böylece ortak inanç sistemleri, temel değerler ve ortak kültür gibi kavramlarla egemenlik ilişkilerinin sürdürülmesine katkıda bulunan bir terim olarak ideoloji kapitalist toplumlarda toplumsal düzenin dayanağıdır. Böylece egemen sınıf, kitlelerin varoluşunun ancak kapitalist topluma eklemlenerek sürdürülebileceği şeklinde yanlış bir bilinç yayarak kitleleri kendi çıkarlarını savunamayacak duruma getirir. İnsanlar durumundan memnun olduğu müddetçe mevcut durumun devam etmesini isterler, bu nedenle daha iyi bir dünya için çalışmak yerine egemen güçlerle işbirliği yapma yoluna giderler. Bu da burjuva ideolojisinin yaydığı hem her şeyin değişmeden kalması hem de daha iyiye gitmesi olarak özetlenebilecek bu yanlış bilinçten kaynaklanmaktadır.

Batı’nın hızlı yükselişini ve yaşanan değişimi zamanında gören ancak neler yapılabileceği konusunda net fikirleri olmayan Osmanlı yöneticilerinin aralarındaki çıkar çatışmaları da ortak hareket etmeyi önlüyordu. Askeri yenilgiler ve toprak kayıplarının, Batı’nın teknik olarak daha iyi olduğu düşüncesini kabullenmeyi zorlayıcı nesnel bir zemin oluşturması üzerine orduyu güçlendirerek devleti kurtarma amacı güden Tanzimat öncesi yenilik hareketleri toplumsal bir dönüşümü içermiyordu. Teknik okullar açmanın, personel yetiştirmenin, orduyu yeniden organize etmenin yeterli olacağı düşüncesiyle bazı hamleler yapılmışsa da Batı’da yaşananlar bununla sınırlı kalmadığından ve son kertede önüne konulan seçenekler arasından hangilerinin uygulanacağına padişah karar vereceğinden, bu ‘’yenileşme’’ hareketleri aldatılmaya ve kullanılmaya müsait bir zemin oluşturuyordu. Şerif Mardin bu konuda, Jön Türklerin Batı’dan aldıkları fikirlerin bile Osmanlı’da zaten mevcut ümmetçi yapıya uygun gelecek şekilde seçildiğini söylemektedir. Bu zeminde hareket eden yöneticiler ve toplumun ileri gelenleri İngilizlerin, Almanların, Fransızların hatta Rusların etkisi altına girdi. Sonu kanlı bir ayaklanma ile bitecek Lale Devri ile birlikte Genç Osman’dan Koçi Bey’e kadar hep geçmişe yönelmek, nizam-ı âlem’i sağlamak olarak algılanan ıslahat hareketlerinin artık geçmişe değil, Batı’ya yönelmesi ve Batı yaşam tarzının da ülkeye girmesi toplumda olumsuz karşılanmaya başlandı.

Yıllarca kendi nizamını, dinini, ordusunu en üstün gören ancak bu kadar ezilmişliğini sindiremeyen Müslüman halk Batı denilen ‘’şey’’in anlamsızca ve kendine ait olanı aşağılayarak, el üstünde tutulmasına düşman kesiliyordu. Düşmanlığın önlenmesi, Batı düşüncesinin ve mevcut birikimin halka aktarılmasını sağlayacak bir tabakanın devlet eliyle yaratılması gerekiyordu. Avrupalı birikim nasıl başta Arapça olmak üzere Yunanca ve Latince eserlerin çevirisi sonucu ortaya konulmuşsa mevcut birikimin aktarılması da ilk anda çeviri yoluyla olmalıydı. Türk aydını da burjuva aydınının gittiği yoldan gitmiş, tercüme odasında doğmuş ancak geçen zaman içerisinde çevirmenlikten ileri gidememiştir.

Osmanlı’da aydın, egemen gücün Batılılaşma ideolojisini kendine zarar vermeyecek şekilde kullanmasını sağlayacak koşulları oluşturmak maksadıyla devlet eliyle ‘’yaratılmışken’’ Batı’da, burjuvazinin önderliğini yaptığı bir sınıf savaşının ortasında doğmuştur. İktidarda doğan, iktidarda büyüyen ve iktidarda kalmak için dayanak arayan Osmanlı aydını kendini toplum karşısında ayrıcalıklı ve sınıflarüstü görürken halkın dışında, halk için, halka rağmen çözümler üretmek için egemen sınıfın hizmetine kalmıştır. Batı’da entelektüel öncelikle verili düzeni ve toplumsal değerleri sorgulayarak ortaya çıkmış ve aydınlanarak üretmişken Osmanlı aydını başkasına ait olanı aktarmak, yani ‘’aydınlanmadan’’ aydınlatmak zorunda kalmıştır. Padişahın iradesiyle mevcuda getirilen Osmanlı aydını Batı’daki ışıkla aydınlanacak ancak Batı’da halkın uyandırılması için yazılan kitaplardan, Doğu’da halkın uyutulması için faydalanılacaktı.

‘’Modern aydının Batılı prototipleri, var olan ideolojik otoriteyle mücadele ederek kendi kimliğini bulurken Osmanlı aydınları ise otoriteyle bu anlamda bir çelişkiye düşmedikleri gibi, tersine otoritenin emriyle aydınlaştılar. Aydın olduktan sonra da devlet yapısı içinde yer aldılar. Bu bakımdan istisnalar dışında münevver kimlikleri ile bürokrat kimlikleri bir arada var oldu.’’ (Murat Belge)

Batı’da kral ve kilisenin egemenliğine son veren gelişmelerin son kertede padişahı da hal edeceğine yol açacağı bazıları tarafından erkenden görünmüşse de henüz padişahın meşruiyetine yönelik yakın bir tehdit söz konusu değildi ancak pek çok vatansever çıkar çatışmasına karşı önlem alamadığı için gericilikle hatta ihanetle suçlandı, sürgüne gönderildi, idam edildi ve meydan burjuva ideallerinin gönüllü alkışçılarına kaldı. Çağdaşlaşma hedefi Batıcılık olarak anlaşıldı.

‘’Bugünkü Avrupa eski Greko-Romen âleminin varisidir. Yaşayabilmek için garp müesseselerini ve kurumlarını almak üzereyiz. Her şeyden evvel lazım olan iş, içimizi yıkamak, orasını (Şark kültüründen) temizlemektir ve bunun yegâne çaresi talim ve terbiye usullerini değiştirmektir.’’ (Ahmet Ağaoğlu)

Batıya duyulan eksiksiz hayranlık, Batının kendi dışındaki ülkelerdeki sömürgeciliğini mazur göstermek üzere, sahip olduğunu ileri sürdüğü uygarlaştırma görevini Tanzimat aydını kendiliğinden ve hevesle üstlenmiş, kültürüne sahip çıkan halkı yenilik düşmanı olarak algıladığı için her şeyi kendisinin bildiğini iddia edip halkı küçümsemiş ve kendisini sınıflarüstü bir konumda görmüştür. Aydınlatılmaya muhtaç olduğunu iddia ettiği ve aydınlatmak istediği bütün bir toplumu gerici ve kendisine düşman olarak görmeye başlayarak kendi içine kapanan Türk aydını, var olan kültürü bir anda yadsımaya başlayınca ortaya çıkan kültür boşluğunu Batıya daha çok yaslanarak doldurmaya başladı. Bunun sonucunda kendi kültürüne yabancılaşmış, teorik sığlık içinde kalarak bir Batılıdan daha iyi bilemeyeceği Batı kültürü taklitçiliği peşinde koşmaya başlamıştır. Aşağıdaki alıntı Batı kültürünün nasıl özümsendiğine güncel bir örnektir:

‘’Kimileri der ki, Atlas bir punduna getirip gök kubbeyi omzuna bıraktı Aysel’in. Aysel’i tanıyanlarsa bu hikâyeye tevatür gözüyle bakar; Aysel bu, Atlas’ın acısına dayanamayıp omuzlamıştır gök kubbeyi. Öyle olmuştur, kesin. Bir yandan çelimsiz vücuduyla gökleri taşıyordu, bir yandan da dünyadaki nesline bakıyordu. Kâh güldü, kâh ağladı. Derler ki, kabına sığmayan o zayıf kadın o anda altın saçlı bir şiir tanrıçasına dönüşmüştür. Dünyanın kimsenin yanına kâr kalmayacağını gördü belki. Boşvermişliğini, hani o deliliğini de o gün gördüklerine bağlar kimileri. Atlas, neşesini de hüznünü de kıskandı Aysel’in. Neyin bu kadar keyifli, neyin böylesine efkârlı olabileceğine akıl sır erdiremedi bir türlü. Titanlığı tuttu, zorla aldı gök kubbeyi. Kesif bir acı vardı sadece, kendi acısı. Yakındı. O gün bugündür gök gürültüleri Atlas’ın Aysel’e haykırışını taşır durur. Bilenler, buruk bir aşk acısı da sezer o yakınmalarda. Aysel Gürel, Homeroskızı.’’ (Taraf Gazetesi)

Ziya Gökalp yüksek bir tahsil ve terbiye görmüş olmakla halktan ayrılmış olan ancak halka doğru gitmek zorunda bulunan aydınların halka medeniyet götürmesi gerektiğini söyler. ‘’Halka değerli bir armağan olarak Şark Medeniyetini yahut onun bir şubesi olan Osmanlı Medeniyetini değil, Garp Medeniyetini götürmelidir.’’ derken sözü edilen yüksek tahsil ve terbiyenin ne olduğu, nasıl kazanıldığı ve halka götürülmesinin nasıl olacağına değinmez.

‘’Aydınların köycülük modasına uyarak köylüyü sevmesi kâfi değildir. Asıl köylünün onu sevmesi gerekir. Bu olmazsa, iki âlemin arasında delinip geçilmesi imkânsız bir duvar yükselir. Aydın umutsuz şehre döner. Köksüz, temelsiz, parazit hayatına devam eder. Hakikatle bağları kesilmiş, mücerret kuruntularından kendine göre bir dünya yarattığını vehmeder. Garabetten garabete düşer. Halkın tekkeleri, yatırları çoktan unuttuğu bir zamanda alafranga mistisizm maymunluğuyla tekke artıklarında orijinallik arar. Debdebeyle yaşarken sefalete acımak, tango oynarken Yunus ilahisine hayran olmak, balozlardan, Yahudi havralarından, dilsiz hiyerogliflerden şiir dilenmek onun tesellisi olur. Bu köksüz ağaçtan ne yemiş beklersiniz?’’ (Hilmi Ziya Ülken)

Hilmi Ziya Ülken, aydının halkın arasına karışması gerektiğini söylüyor. Peki, niçin böyle söylemek zorunda kalıyor? Aydın bu toplumun insanı değil mi ki arasına karışmakta zorlandığı ama ilim, irfan götürmek zorunda kaldığı ve bunu uzaktan başarmak istediği bir halk var. Toplumun arasından çıkıp aldığı ‘’eğitim’’ sonucu halkına yabancılaşıyorsa ve bu yabancılaşmayı aşabilmek için halkı anlamak ve arasına karışmak için çaba göstermesi gerekecekse asla başarılı olamayacaktır. Çünkü her halükarda tüm çabası kendisi için olacak, istekleri gerçekleşmeyince halkı sürü yerine koymaya başlayacaktır. Benzer bir durumu, inceleme yapmak için Kutludüğün isminde bir Ankara köyüne giden Niyazi Berkes şöyle anlatmaktadır:

‘’Halkevi’nin çalışma bölümlerinden birinin adı ‘’Köycülük Şubesi’’ydi. Üyelerin köylere gitmesi şöyle dursun, tek köylünün oraya gelmesi akla bile gelecek bir şey değildi. O zaman ‘’halk’’ kavramının içine ‘’köylü’’ kavramı girmiş değildi. Gerçekte asıl ‘’halk’’ bir tür ‘’parya’’ idi. Halkçılık bölümü toplantılarında bir alay halkçılık yapılır, Behçet Kemal’in palavraları ve şiirleri dinlenirdi.

Bu girişime köycüler de sevinmişlerdi. Bu iş yalnız bir gün için onlara iyi bir eğlence olacaktı. Onların bir katkıları bile oldu: Köye bir Türk bayrağı dikilmeliydi. Bir gün içinde kocaman bir direk ve büyük bir bayrak hazırdı; bir gün öncesinden direği köye dikmek üzere kumu ve çimentosu ile birlikte bir adam bile gönderildi.

Köye girmeden duruldu. Bayrak direği konmuş. Bir küme köylü toplanmış, ayrı bir yerde, korku içinde bize bakıyorlardı. Program gereği marş söylenerek bayrak çekildi. Behçet Kemal mahut şiirlerinden birini okudu ve ondan sonra da heyecanlı nutuklar söylendi. Köylü, ‘’bu işten bakalım başımıza ne gelecek’’ der gibi bakıyor ya da içlerinde dünya görmüş olanları ortaoyunu seyreder gibi bakıyordu. (Golf pantolonlu) Köylünün ‘’efendileri’’ köyü gezmek istedilerse de bu köy gezisinin bir tadı olmadığını anlayarak otobüse doldular, bize de ‘’eyvallah’’ diyerek gittiler.

Belki yersiz sayacaksınız ama onları güneş yanığından, çul-çaputtan ayırın, bir ‘’ırk’’ olarak ne denli güzel insanlar olduğunu gözlerinizin önüne gelir belki. Ve kentlerimizdeki koca göbekli, yağlı enseli, kara suratlı, kötü bakışlı kişilerimizi düşünün bir de. Türk köylüsü gerici değildir. ‘’Ben değişmek istemem, ileriye gitmek günahtır’’ diyen köylü yoktur, Bunu söyleyenlerdir asıl gerici ve yalancı olanlar…’’ (Niyazi Berkes, Unutulan Yıllar)

‘’Ötede beride çıkan gazete ve mecmualar ekseriyetle bir kâğıt ve mürekkep israfıdır. Okunacak meta diye ortaya atılan heyecan yazıları tenevvüre yardım etmek şöyle dursun onu körletiyor, güçleştiriyor. Muharrirlerimiz hiçbir inzibata tabi değildir.’’ diyen Celal Nuri kendi gittiğinden başka yolların varlığını inkâr ediyor ve emir komuta zinciri içerisinde bir aydınlanma programının tatbik edilmesini istiyor. ‘’Her medeni memlekette, alelade okuryazarın üstünde, âlim ve mütehassıs değil fakat cihan ahvalini bilir, cereyanları takip eder, ansiklopedik denilen umumi malumata sahip bir tabaka var.’’ diyerek yalnız Türkçe ile tenevvür etmenin imkânsız olduğunu, halkın okutulmasından önce aydın tabakanın oluşturulması gerektiğini iddia eden Celal Nuri böylece aydınlanma dönemi entelektüellerine yaklaşmış oluyor. Çünkü Aydınlanma yazarlarına göre halk eğitilmesi değil yönlendirilmesi gereken bir kitleydi. Eğitilmesi gereken emekçiler ve halk değil, burjuvalar ve ticaret adamlarıydı. Örneğin Voltaire için halk ‘’aklın ilerleyişine kapalı olan ve fanatizmin güçlü pençeleri içinde’’ bir kitle iken D’Holbach da ‘’Halk ne okur, ne akıl yürütür. Bunların ne boş zamanları ne de kapasiteleri vardır. Kitaplar, koşulları, eğitimleri ve duygularıyla suç düzeyinin üstüne çıkmış olan insanlar için yazılır.’’ demektedir.

‘’Ben yapıtlarımı filozoflar için yazıyorum, benim için dünyada onlardan başka kimse yok.’’ (Diderot)

‘’Eskiden bu memlekette birtakım kendini beğenmiş, beyzade, paşazade, şehzade münevverler varmış. Hep İstanbul’da, kendi aralarında yaşar, halkın anlamadığı bir dille konuşur ama memleketi, dünyayı herkesten ve hele devletten çok daha iyi bildiklerini sanır, ne söylediklerinin anlaşılmamasını da halkın bilgisizliğine verirlermiş. Bu çeşit aydın kişilerin alaturkasından da alafrangasından da bir hayır gelmeyeceğini, parlak bilgilerinin aslında bir çeşit softalık olduğunu anlamakta gecikmişiz.’’ diye yazan Sabahattin Eyüboğlu, “En yüksek bilgiye ulaşmasını istediğimiz, ona göre yetiştirdiğimiz insan çok defa ve şaşılacak kadar kısa bir zamanda sadece bir tüccar oluveriyor.” diyerek içine düştüğü şaşkınlığı gizlemiyor.

Batı’nın bir merkez olarak sunumu ve onaylanması aynı zamanda onun üstünlük iddiasının da kabulüdür. Doğu, Batı’nın bir iktidar nesnesi olarak ve Batı’ya benzemek suretiyle bir değişim ve dönüşüm hedefi olarak kaldığı müddetçe Doğu’lu kimliğini kullanmasına izin verilir. Tehdit oluşturma gizil gücüne sahip olduğu an bütün vasıtalar kullanılarak yok edilir. Burjuva zihniyetine meydan okuyabilecek yegâne güç olan İslam, modernleşmeyle birlikte birçok Orta Doğu ülkesinde siyasi bir ideoloji olarak ortadan kaldırılmış, yalnız, bir inanç sistemi olarak varlığını devam ettirmesine izin verilmiştir.

‘’Eskiden, camilerin, cemaatin dini merkezi olmanın yanı sıra siyasi ve sosyal merkez olduğu dönemlerde, cemaat yöneticisi ya da temsilcisi önemli duyuruları minberden yapardı. Minber bugün de, cuma namazının bir parçası olan vaazlarda kullanılır.’’ (Bernard Lewis, Babil’den Dragomanlara)

Türkiye’de aydın Batı’ya ilişkin genel geçer bilgisi ve oryantalist bilgi üretim sistemine bağlı kaldığı ölçüde ayrıcalıklı konumunu sürdürmek istemektedir. Toplumdaki ideolojik ve kültürel hegemonyanın kurulmasında başat rolü üstlenen Türk aydını bizzat egemen sınıf tarafından destek gördüğü için bağımsız düşünce sahibi bir insan değil, devlete bağlı memurlar konumundan öteye gidememiş, bu yüzden kendisini sol olarak tanımlayabilen siyasal partiler burjuvazinin en yoğun olduğu yerlerden oy alabilmiştir.

Bir ulusun diğer bir ulusu ezmesi, sömürmesi demek olan emperyalizm ve kapitalizm kelimelerinin ‘’kirlenmesi’’ üzerine burjuvazinin icat ettiği son kelime olan küreselleşme, insanların girişimciliklerini ve sermayelerini en kârlı oldukları yerde kullanması anlamında bir ticaret terimi olarak pazarlanmaktadır. Ancak toplumsal yaşamın spor, eğlence, giyinme, satın alma, beslenme, tüketim alışkanlıklarında etkili olmaya, özgünlükleri yok ederek basit ve tek tip bir kültür oluşturmaya yönelmekte, kültür endüstrisi ürünleriyle önceden hazırlanmış pazarlara üretim yapmayı tercih etmektedir. Böylece dünya, başta Amerika olmak üzere Batı Avrupa kültürünün etkisi altına sokularak sanat ve edebiyat tek tipleştirilmeye çalışılmaktadır. ‘’Dünya Savaşı Z’’ filmindeki İsrail ifadelerinin ülkemizde Ortadoğu ibaresiyle karşılanarak gösterime girmesi bu zihniyetin en yeni örneklerindendir.

Yaşamını idame ettirebilmek uğruna kendi mesleğine yoğunlaşarak çalışan insanlar kültür endüstrisi ürünlerinin oyunlarını anlayacak birikime sahip olamadığından ve Türk aydını da insanına yabancılaştığından yıllardır ‘’bocalamaktayız.’’ Kapitalist sistemde eğitim parayla olduğundan Sartre’ın dile getirdiği gibi yoksullardan entelektüel çıkması güçtür. Batı ideolojisine eklemlenmiş birçok misyoner okulu küçük yaştan itibaren dinine ve kültürüne yabancılaştırarak yetiştireceği beyinleri çalmak için çaba göstermektedir. Böylece kendisi de halkın içinden gelmesine karşın burjuvazinin değerlerini benimsemiş ve sorgulamadan içselleştirmiş tabaka her geçen gün parazitliğini gizlemek adına halkın yanındaymış izlenimini vermektedir. Arada bir böyle birileri çıksa ve doğruları söylese bile büyük ‘’diplomalı’’ parlak entelektüellerin dayanışması karşısında ezilip gitmektedir.

‘’Burjuva sınıfının beslenmesine katılan okumuşlar teknik bilgileri ve halk istismarı usullerini yakından öğrenmiş olmaları sayesinde bu sınıfa daha prestijli, daha göz alıcı bir görünüş kazandırdılar. Batılılaşma adı altında kitlelerin ekonomik kapasitesi ile orantılı olmayan, kapitalist Batı ekonomisinin refah standartlarına göre biçimlenmiş tüketim ve yaşam özlemleri getirdiler. Bu genel olarak Türk okumuşunun çoğunu toplumdan kopmuş, ona karşı ilgisiz, hatta ona karşı merhametsiz, her an parazit olmaya eğilimli, kendi çıkarları uğruna toplum çıkarlarını çiğneyen burjuvalaşmış bir kitle haline getirdi.’’ (Niyazi Berkes)

Ülkemize getirilmeyen filmler, çevrilmeyen kitaplar, hangi filmi izleyeceğimizi belirleyen AVM’lerdeki sinema zincirleri, neleri satın alacağımıza karar veren dağıtıcı firmalar her yanımızı sarmıştır. Bizlere doğru diye öğretilen pek çok bilgi tarafımızdan denenmiş değildir. Genel kültür denilen ‘’şey’’ büyük bir safsatadır ve yıllardır yarışmalardan bulmacalara kadar her alanda insanlara dayatılmaktadır. Genel kültürün bir üst basamağında ise entelektüelin el kitabı, entelektüelin başucu kitabı, entelektüelin kutsal kitabı gibi resimden müziğe, baleden sinemaya, edebiyattan ideolojilere, felsefe kuramlarından hemen her şeye özeti çıkarılmış bilgilerin ezberlenmesiyle ‘’entelektüelliğin’’ kapıları aralanmaktadır. Entelektüelin Kutsal Kitabı isimli bir kitabın arka kapağında şunlar yazıyordu: ‘’Birer sayfalık tarih, edebiyat, felsefe, matematik, bilim, güzel sanatlar, din ve müzik bilgisiyle eğitiminizi tamamlayın ve kültürlü insanlar arasında hak ettiğiniz yeri alın.’’ Nasıl, muhteşem değil mi? Ben, bundan daha güzel ifade edemezdim.

Ben anlattım ancak halk beni anlamadı demek, halkının yanında yer almaktan imtina etmek ve yine de halktan sevgi beklemek anlamsız değil midir? Batı tipi yaşam tarzının en iyisi olduğuna inanan, yaptıklarının en doğrusu olduğuna iman etmiş, kendisinin aydınlanmış olduğunu, toplumun önünde gittiğini, aklını kullanabildiğini iddia eden aydın, bu zekâyı halkının lehine kullanmıyorsa, kim için kullanacaktır? 80’li ve 90’lı yıllarda ‘’gecekonduda seks hayatı nasıldır’’ diye merak eden ve kendi seks hayatının en iyisi olduğunu düşünen ve diğerlerini yalnızca ‘’çiftleşen hayvan sürüsü’’ olarak gören zihniyetle Hegel’in buram buram ırkçılık kokan Tarih Felsefesini salt ‘’anlayabildiğinden’’ dolayı zevkle okuyan zihniyet arasında büyük bir fark yoktur.

Entelektüel bilgiyi gizlemekte, halkın anlamasından korktuğu için anlaşılamayacak hale getirmekte, üstün ve ayrıcalıklı konumunu muhafaza etmek için gerici güçlerle işbirliği yapmakta, ücretsiz biletler, ön gösterimler, özel gösterimler, ilk gösterimler, ağırlama, gazete veya dergide köşe kapma uğruna sıradan olanı daha popüler ve yaygın hale getirerek halkın tercihlerini etkilemek için kültür endüstrisi ürünlerinin gönüllü tanıtımını yapmaktadır. Kapitalizmin nimetlerini içselleştirmiş inançlı sosyalistlerimizden oluşan entelektüellerimiz acaba içme suyu bulamayan bir milyar insanın gözlerinin içine bakarak sosyalist olduklarını söyleyebilirler mi, merak ediyorum.

‘’Okumuşlar, Batı ülkelerinde, onların çeşitli sorunları ile ilgili olur olmaz fikirlerin, görüşlerin, akımların bilinçsiz kör taklitçisi olurlar. Kimi kez yazarlar, profesörler, yabancı çıkarların savunuculuğunu yaparlar; bunun için yüksek ulufeler bile alırlar. İçlerinde bunu, karşılıksız, çıkarsız olarak da yapanlar az değildir.’’ (Niyazi Berkes)

Simülasyon, gerçeğe ilişkin bütün özellikleri gösteren fakat gerçek olmayandır. Türk entelektüeli de kendi ülkesinde yaşanmayan ve insanı kendi türüne yabancılaştıran sistemin birkaç iyi yönünü bahane ederek bütün kötülüklerini bu topraklara getirme uğraşındadır. Benzer durum sinemada da yaşanmış, özgün eserler vermek yerine ucuz, sıradan, taklitçi ve piyasa filmleri çekme yoluna sapılan sinemamızda üretilen altı bin civarında filmden ‘’insanın insanileşmesine’’ katkıda bulunanların sayısı yüzde beş civarındadır, düşüncesindeyim.

“Epistemik cemaat bir bilme, bilgi, kavrama, anlama cemaatidir; bilgiyi inşa eden, işleyen, geliştiren ve daha sonraki kuşaklara intikal ettiren, bilgiyi taşıyan insanlar topluluğunu ima eder. Bilimde doğruluğun ölçüsü, mantık, akıl ya da başka bilimsel kriterler değildir… Bilgilerimizi tayin etmemizi sağlayacak evrensel kriterler yoktur; epistemik cemaatten cemaate değişen kriterler vardır… Her epistemik cemaat, entelektüel cedlerinden devraldığı bir paradigmayla birlikte doğar. İnsan, ister bilim adamı, ister sıradan insan, ister din adamı olsun içinde yer aldığı epistemik cemaatin dogmalarına mahkûmdur.” (Hüsamettin Arslan)

Bu anlamda, entelektüel ve bilimsel güvenilirlik sorunu, yalnızca ‘’bilimsel cemaatin epistemik statükosuna boyun eğmeye’’ indirgenmekte, ‘’epistemik monopole iştirak’’ ve ‘’epistemik monopolün gücünün meşruiyetini onaylamak’’ olarak görülmektedir. Böylesi bir durumda, bireysel, bağımsız ve cemaati aşkın bir entelektüel konum ve varoluşa imkân tanımamaktadır. Bilginin gücü, bilginin meşruiyeti onu üreten cemaatin gücü ve meşruiyetidir. Chomsky de entelektüellerin içerisinde yer aldıkları ve bağlı bulundukları düşünce ekollerinin ve paketlenmiş düşünce tarzlarının da, onların entelektüel olma nitelikleri bakımından engel oluşturduğu fikrindedir. Bu durum entelektüel derinliğe izin vermemektedir. Entelektüellerin beyinleri bu ekoller tarafından yıkanır ve herkes bir yerin adamı haline gelir

Batı kültürünün temsilciliğini yapmaya gönüllü olduğundan beri kapitalist sistemin ve burjuva sınıfının sözcüsü haline gelen, Batılılaşma ütopyasını Batı çıkarlarının haklılaştırılması yönünde kullanan ve ‘’cemaatinden’’ ayrıldığı gün karnını doyurabilmek adına ruhunu satarak egemene boyun eğmeyi tercih eden entelektüel ile Goethe’nin Faust karakteri benzerdir. Kendi halkının değil egemen güç odaklarının gözüne girmek için çalışan, halkının değil Batı’nın kültüründen, değerlerinden, mitolojisinden, dininden ilham alan Türk entelektüeli bunları içselleştirdiğinden halkın aldatılması için kullanılan propaganda tekniklerine kayıtsız kalmakta hatta desteklemektedir. Oysa halkın entelektüelden beklediği ‘’kurtuluş’’ değil kendini kandırmamasıdır.

‘’Bir kısmı her an toplumdan kaçma fırsatını kollamaktadır; bazısı hiç bilmediği Avustralya’ya gitmeyi, bazısı bir arkadaşının çiftliğine çekilip toplumdan ayrı bir ütopya kolonisi kurmayı düşünüyor. Öyle bir iç çelişkilik var ki (…) rejim memleketin kaynaklarını ve gelirlerini Batı’ya rehin verirken alafranga edebiyatla halktan uzaklaşan ilerici aydın Türkiye’yi sömürecek Batı devletlerine hayran.’’ (Niyazi Berkes)

Hasan Rıza Soyak, Atatürk’ün, devrimlerin halka anlatılmasında niçin yetersiz kalındığını sorması ve ‘’Atam, tahsisatımız yok’’ yanıtı verilmesi üzerine ‘’Yobazın tahsisatı mı var?’’ dediğini anlatır. Halk yobaz olduğundan değil fakat yobaz halka aydından daha fazla yaklaştığı yobazın etkinliği artmaya başlamıştır. Bugün de her konuda fikri olan ama hiçbir konuda derinlemesine bilgisi olmayan ‘’yobaz’’ entelektüeller kişilikler kitlelerin mevcut durumu onaylamalarını sağlamak için bilinçli bir biçimde öne çıkartılmakta, egemen sınıfın emrindeki entelektüeller yalnızca insanın aptallaştırılmasına yönelik üretmektedir.

‘’Batıcı filmler yapıyor, kendimiz seyredip kendimiz beğeniyorduk. Batıcılık yanlışında sinema yazarlarımız, suç ortağımızdı.” (Ömer Lütfi Akad)

Entelektüeli ‘’kendi halkının bilincinden sorumlu’’ tutan Ali Şeriati ve ‘’insanın kendi düşüncesini ve başkalarının düşüncelerini değiştirme çabası entelektüelin varlık nedenidir’’ diyen Foucault’ya katılıyorum. Sinemamızın ve sinema yazarlarımızın içinde bulunduğu içler acısı durumu özetleyen muhteşem bir metni alıntılıyorum:

‘’Yine Dorsay üzerinden bir örnek vereyim. Kelebeğin Rüyası filminin basın gösterimi için gösterişli bir AVM sinemasındayız. Gösterim saati 10.00 olarak açıklanmasına rağmen aradan yarım saat geçtiği halde tık yok, herkes sabahın köründe kalkıp gelmiş bekliyor. Filmi izleyecek, dönüp yazısını yazacak… O esnada salon sorumlusu dedikleri yüksek tahsilli olduğu belli genç adam bir açıklama yapıyor: “Salondaki koltukları siz rahat edin diye yepyeni koltuklarla değiştirdik, o yüzden bekletiyoruz.” Basın gösterimlerinin en görmüş geçirmişi Atilla Dorsay itiraz ediyor: “Yalan söylüyorsunuz, hatırlı birileri yetişsin diye bekletiyorsunuz bizi!”

Normalde karşınızdaki Atilla Dorsay gibi mesleğin aksakalıysa ezilir büzülür açıklama yaparsınız ama genç adam birden parlıyor: “Hadi oradan, ne yalanı, kapa çeneni, zaten hep sen gider yapıyorsun!” Atilla Dorsay’ın gider yapması? Bir an kendime yabancılaşıyorum, sonra salona giriyoruz ve eski pis koltuklarda filmi izlemeye başlıyoruz. Atilla Bey doğrusunu söylemiş, hem yalancı hem de terbiyesiz olan o gençmiş meğer!’’ (Murat Tolga Şen, 06 Nisan 2013)

Kerem Akça’nın çok yerinde olarak bir yıldız verdiği ancak Attila Dorsay’ın 01 Aralık 2012’de dört yıldız vererek ‘’Filmi sürükleyici, öğretici ve düşündürücü’’ diyerek övdüğü Argo filmi hakkındaki yazısına ‘’Şu Ben Affleck beni nasıl şaşırttı. Tipik Amerikan çam yarması görünümü altında ne cevherler gizliymiş.’’ diyerek başlıyor. Bütün gazeteler, TV’ler, dergiler ve yazarların kırmızı halı, ödül kategorileri, adaylıklar, filmler hakkında günlerce reklam yaparken ödül törenine siyasetin doğrudan alet edilmesi karşısında ses çıkarmamalarının nedenlerini -kendimce- umarım anlatabilmişimdir. Okuduğum birçok yazı arasında bir tek Tunca Arslan’ın yazısında ciddi bir eleştiri gördüğümü söyleyerek, kendisine naçizane teşekkürlerimi sunmak istiyorum: ‘’Geçen pazar gecesi ise ‘en iyi film’ Oscar’ının Beyaz Saray’dan canlı yayınla Michelle Obama tarafından açıklanması gibi büyük bir skandala imza atıldı ve aradaki ‘gizlilik perdesi’ bence tamamen kaldırılmış oldu. Böylesi daha önce dünyanın herhangi bir ülkesinde yaşanmış mıdır bilmiyorum…’’

Entelektüel-burjuvazi ilişkisinin karanlık yönlerini ortaya çıkaran kişilere de entelektüel dendiğine göre yeni bir tanıma ihtiyaç bulunduğu açıktır. Örneğin, Anadolu’da pek çok yerde ayçiçeğine aydın denildiği gibi Sivas ve civarında ise alnı beyaz sığırlara da aydın denilirmiş.

Salim Olcay

salimolcay@yahoo.com

Yazarın diğer yazıları için şu sayfaya bakınız.