Tutsaklık Çağı

25 Mart 2013 Yazan:  
Kategori: Deneme, Edebiyat, Sanat

Superman, Örümcek Adam ve Batman süper kahramanlar olarak nitelendirilen çizgi roman karakterleridir. İnsanların sürekli kurtarıcılara gereksinim duydukları bir çağda yaratılmışlardır. Sinemanın kitle iletişim araçlarındaki etkin yönlendirme gücünün farkına varılmasıyla birlikte bu alanda da kullanılmışlardır. İnsanların başlarına gelebilecek günlük kazalardan, dünyanın başındaki büyük (!) tehlikelere kadar ne kadar sorun varsa bu üç kahramana bırakılmış ve insanların bu korku ve kaotik ortamdan kurtulabilmelerinin yolu kahramanlara güvenilerek gerçekleşebileceği umudu verilmiştir. 

superman_sanatlog.com-sanatlog-yazilari

Özellikle Superman kimliğinde topluma verilen mesaj dünyayı tehdit edecek gücün Süper bir güç tarafından bertaraf edileceği gerçeğidir. Tabii ki bu süper güç de Amerika’da kendini gösterecektir. Yaratılan çeşitli felaket senaryolarının ve düşmanların bireylerde yarattığı asal gösterge Soğuk savaş öncesi Sovyetler Birliği’ydi. Çeşitli korku filmlerinde de uzaylı imgesi hep bu düşmanın çağrışımlarını yarattı. İnsanların birey olamamasından kaynaklı olarak hep birer kurtarıcıya ihtiyaçları oldu. 

Modern kapitalist sistem bu güdü ile beslenerek insanlara korku yayıyor ve onları edilgen hale getiriyor. Süper kahramanlar dünya tarihindeki benzer tarihsel kurtarıcıların devamıdır. Kendi gücüne ve kendi iradesine güvenemeyen insanoğlu kahramanlık kültürünü uzun yıllardır devam ettirmektedir. Yaratılan bu kahraman imgelerinde, onlarında tükenmişliği artık bireylerin sanal kurtarıcılarının bile yok olma tehlikesi ile karşı karşıya olduğu gerçeğini doğurur. Dinler gibi tıpkı siyasal sistemler de bu kurtarıcı metaforunun peşinde binlerce yıldır arayışlarını sürdürmüşlerdir. Ancak Baudrillard’ın ve Lyotard’ın çalışmalarında görmüş olduğumuz gibi, kapitalist sistemin bu son aşamasında imaj dünyasının ortaya çıkardığı görüntüler birer “kahraman” haline gelmişlerdir. Reklam dünyasının her gün milyonlarca gösterge ile pazarladığı bu sanal gerçekliğin kahramanları, artık otomobiller, parfüm şişeleri ya da sigara paketleri haline gelmişlerdir. Tüketim toplumu doğanın sınırlarını zorlar hale gelmiştir. İkon yaratımı sürekli zihinleri bombardıman eder haldedir. İnsanlığın binlerce yıl öncesi korkularının sonucu olan mitolojik tanrıların merkezi şimdi sadece kitle iletişim araçlarıdır.

Günümüzde başkaldırının ve özgürlük tutkusunun yerini tüketim arzusu almıştır. C. Lasch, Narsizm Kültürü adlı yapıtında bu noktaya dikkat çeker. İnsanlar kapandıkları evciklerinden, sadece birbirleri ile yarışmak ve rekabet etmek için çıkarlar. Güncel siyasetten uzaklaşan ve kendi kamusal alanlarına çekilen bireyler, bir gösterinin edilgen izleyicileri haline gelirler. Onlar için sorunların çözümü zaten toplumsal değildir. Hem toplumsalın kurtuluşu için birçok süper kahraman vardır nasıl olsa değil mi?

Serkan Fırtına

serkanfirtina35@gmail.com

Yazarın öteki yazılarını okumak için tıklayınız.

Akira Kurosawa’nın Kagemusha & Ran Filmleri Üzerine

28 Şubat 2009 Yazan:  
Kategori: Manşet, Modern Klasikler, Sanat, Sinema

“İstediklerimize eriştiğimizde gönül rahatlığıyla bir sevinç duyamıyorsak hiçbir şey kazanılmamış, her şey yitirilmiş demektir. Yıkıp yok ederek yaşamaya çalışmaktansa, yok ettiğimiz şey olmak daha rahat olurdu.” Lady Macbeth (Macbeth, William Shakespeare)

Japonya’nın soylu imparatoru Akira Kurosawa’nın Kagemusha (1980, Gölge Samuray / Dublör) ve Ran (1985, Kaos) filmleri koşut olarak okunması mümkün olan iki başyapıt. Her iki başyapıt da, evrensel bir tema olan iktidar hırsını kalkış noktası alarak yozlaşmayı, sonu gelmez tutkuları ve bunun sonucunda baş gösteren tükenişi konu edinen en olgun yapıtlardan. Birbirlerini tamamlayan bir öze sahip olduklarını söyleyebiliriz; bu nedenle ayrı ayrı okuma yapmaya gerek duymuyorum.

Kagemusha’da, yönetici vasfına, kültürüne muktedir olmayan sıradan birinin bile iktidara geldiğinde, iktidarın gerekliliklerini öğrenip yönetselliğin işlevselliğini sağlayabileceğini ironik tonda tasvir eden Akira Kurosawa; Ran’da ise iktidarı elinde bulunduranların/iktidarı ele geçirmek isteyenlerin güç ve egemenlik savaşlarını yine ironik bir biçemle anlatıyor. Kagemusha ve Ran, iktidarın, kimlerin, hangi güç odaklarının elinde olursa olsun yozlaştırıcı, “baştan çıkarıcı” bir niteliğe haiz olduğunu belgeleyen iki büyük klasik.

Kagemusha

Kagemusha 2

Kagemusha’da da, Ran’da da başrolün aynı aktör (Tatsuya Nakadai) tarafından canlandırılması da bu yüzden olsa gerek. Kagemusha’da taklit kabiliyeti sayesinde iktidar sahibinin dublörü olan, onun gibi giyinip, onun gibi konuşan başfigür (Shingen Takeda/Kagemusha); Ran’da, topraklarını üç oğlu arasında paylaştıran, oğullarının kanlı egemenlik savaşlarının ortasında kalan birine (Lord Hidetora) dönüşüyor. Kagemusha’da, bir müddet sonra dublörlüğüne son verilip itilip kakılan, “dışarıda” bırakılan başfigür; Ran’da bu kez oğulları tarafından “iktidarın uzağında” tutulan, “dıştalanan” bir figüre evriliyor. Kagemusha’da, yapay da olsa, aslında olan bitenin “görgü tanığı”, iktidarın “suç ortağı” konumunda olan gölge-yönetici; Ran’da, iktidarının, gözlerinin önünde yıkılıp gidişine şahit olur.

İroniyi oluşturan, her iki yapıt için sağlam bir ortak nokta ise şu: Kagemusha’nın gölge-yöneticisi, sahte de olsa, iktidarının alaşağı edildiğini görünce kendisi de “yıkılır” ve yaşaması, varlığını idame ettirmesi için bir neden kalmaz. Ran’da, bizzat oğulları tarafından iktidardan uzağa fırlatılan kişi, tüm maddi ve manevi gücünü, varlığını, yaşamın anlamını yitirir. Her iki yapıtta da Kurosawa, bireyin, iktidar ile varolabildiğini, bireyi, iktidarı oluşturan ve fakat iktidarın şekillendirdiği birer ontolojik figür olarak gözlemlediğini apaçık beyan eder: Birey = iktidar = birey-iktidar.

RanRan 2

“İktidar her yerdedir.” Michel Foucault

İktidarın araçsal değil de, amaç olarak, hem bireyin mevcut düzenini, gücünü sürdürdüğü bir “sistem” olarak; hem de varlığı salt ona bağlı, varlığı salt onunla açıklanabilen bir “üstün-mevkii” olarak görünür kılar Kurosawa. Tüm bu vizyon, felsefi ve sosyolojik saptamalar içerir. Hülasa iktidar mekanizmasını hep bir mesafeli konum takınarak ironi yollu sorunsallaştır Kurosawa.

Aidiyetini, yaşamsallığını iktidarın hızına koşumlayan birey; iktidarı ele geçirdiğinde yine aidiyetini, yaşamsallığını korumak veya güçlendirmek için iktidarın terkisine biner. İktidar, gücün tamamlayıcısı değil, düpedüz varlık sebebi, sürdürücüsüdür. Kagemusha’da kişi, iktidar ve onun nesnesi “güç” olmadan bir hiçtir. Ran’da iktidarın dışına itilen kişi, yaşama hevesini, yaşama olan bağlılığını yitirir.

“…devlet; herkesin kendini yitirdiği yer, iyilerin ve kötülerin: devlet, herkesin ağır ağır kendi canına kıymasına ‘hayat’ denen yer.” Friedrich Nietzsche (Böyle Buyurdu Zerdüşt)

Ran 3

Her iki örnekte de iktidar, gerçekten sahip olunduğunda, gücün de somutlaştığı bir mekanizmadır. Fakat Kurosawa’nın ironik vizyonu burada bir kez daha devreye girer, girmelidir. Şöyle özetlenebilir bu da:

İktidara sahip olmak kadar, iktidardan uzaklaştırılmak da olasıdır.

İktidarı elinde bulunduranlar, sanıldığının aksine çok da yetkin, donanımlı kişiler değillerdir.

Herkesin doğasında yönetici olma tutkusu vardır.

Sonunda birey iktidara değil, iktidar bireye sahip olur.

İktidar sahibi, gün gelip de devran döndüğünde, “yok ettiği şey”e dönüşür.

Halkın gözünde “iktidar” değil, “iktidar miti” vardır. Bu mit bizzat iktidardaki bireylerce yaratılır.

Savaşların çoğu, halkın “doğrudan” taraf olmadığı, iktidardakilerin bireyselliklerinin ürünü olan bir sonuçtur.

Bu elbette daha da çoğullaştırılabilir; yine de bu kadarı bile günümüz gerçekliğine ışık tutabilecek ölçüde güçlü evrensel ipuçları barındırıyor.

Hakan Bilge 

hakanbilge@sanatlog.com