“Abi Açım!”

20 Aralık 2010 Yazan:  
Kategori: Deneme, Edebiyat, Otobiyografi, Oykü, Sanat

Yıl 2000, annem gene sokağa atmış beni, babam aracılığıyla, gene kim bilir hangi sebepten çıkan bir kavga yüzünden, hani çok sigara içtim de tüller kirlendi diye miydi, çok banyoda kaldım da çok tüp-su harcandı diye miydi, yoksa ekmeğin arasına çok peynir koydum diye miydi anımsamıyorum şimdi…

Sokaklarda yatıp kalkıyorum, tren garında, cami avlularında, parklarda. Gündüzleri ise belediye kütüphanesindeyim, hem kitap okuyorum zaman geçiyor, hem ısınıyorum böylece, sanırım kışa girerken bir zamandı. Hafızamda çok şey flu acı çektiğim dönemlere dair, pek anımsayamıyorum bu ve benzeri dönemleri. O kütüphanede keşfettim mesela, Turan Dursun’un şaheseri “Din Bu” serisini. O kitapları okuyarak, kafamda aşamadığım ama çelişkilerine dair soru işaretlerim olan din olgusunu çözdüm kendimde. Böylece sosyal demokratlıktan Marksist olmaya terfi edebildim, zaman içinde okuyup araştırıp kafa yorarak. İlk adım bu kitap oldu: “Din Bu-1”…

Ağır hastayım, henüz daha ilaç tedavisi yüzü görmemişim, obsesif kompulsif nevroz çöreklenmiş üstüme, depresif atak gırtlağa kadar, okul yeni bitmiş, askerliği yapmamışım daha ve kalıcı iş vermiyor zaten kimse fabrikada kendi branşımda lastik sektöründe, ne titrim gereği tekniker olarak ne de düz işçi. İş yok, para yok, böylece ekonomik bağımsızlık da yok, baba evinde arka odada yalıtılmış, yok sayılmış, hiçlenmişim ta askeri okuldan kendimi attırdığımdan beri…

Sokaklardayım, aç, umutsuz, öfkeli…Bir iş buldum sonra bir kırtasiye dükkanında, anamdan bin kat cimri bir adamın yanında…Üç beş ekmek parası çıksın diye, hem dükkan sıcak, hem öğle yemeği de veriyor muydu ne…

Bu işi bulmazdan önce, karnımı doyuran biri var: o zamanki sevgilim Bayan Ö.

Serçe kadar bir kız, kalbi ağır sıklet, gözleri ise Madagaskar…

O’ndan aldığım parayla karnımı doyuruyorum, sigara falan bir de…

Derken bir akşam, ah bir akşam…Bir hamburger dükkanları zinciri, kampanya yapmış, hamburgerler çok ucuz, canım çekmiş, gidip 2-3 tane almışım, bir de patates ve kola yanında,

İçersi tıklım tıklım, yemeğe gelenler, geyiğe gelenler, dostlar “marka” dükkanda görsün diye gelenler…Derken…

Kıçımı daha kor komaz sandalyeye, ağzıma tam bir lokma atacakken elimdeki hamburgerden, kapıdan pejmurde giyimli bir genç girdi ben yaşlarda, tam da kapının karşısındaydı masam, direkt bana yöneldi ve dedi ki: “ABİ AÇIM…”,

“ABİ AÇIM, BİR ÇORBA PARASI…”

Ah ulan bu yürek çatlayaydı, ah ulan bu yürek denizin dibini boylayaydı, bakakaldım elimde hamburger, ağzım yarı açık, şaşkınlık ve acziyet arası bir halde. Ben de açtım, zor bulmuştum bu elimdekini, ne diyeceğimi ne yapacağımı bilemez halde bir iki saniye kalakalmışken, görevliler koluna girip çıkardılar dışarı genci.

10 sene mi olmuş ne bu olay yaşanalı, aklıma geldi bugün ki hep aklımın ve vicdanımın bir köşesindeydi, gittikçe derine batan bir iğne gibi. Şaşkınlığımı tez aşıp o genci masama buyur etmek, görevlileri uzaklaştırmak boynumun borcuydu insan olarak, kendim de aç olsam, açıkta olsam, paylaşmam gerekirdi yemeğimi, belki de en çok benim boynumun borcuydu, onun halinden en iyi anlayan kişi olarak o tıklım tıklım vicdansızlık, insafsızlık, duyarsızlık dolu yemek dükkânında…

Çok pişmanım… çok…

Serkan Engin

sekoengo@gmail.com

ARALIK 2010

Baba Kusura Bakma

26 Ekim 2010 Yazan:  
Kategori: Deneme, Edebiyat, Sanat

“Baba bana bağırma” diyen Akgün Akova’ya ince selamlarımla…

Baba kusura bakma. Senin istediğin gibi sigortalı işi olan, senin tuttuğun takımı tutan, çok çocuklu ve ilk erkek çocuğuna senin adını koyan, erke, güce, makama, etikete, kariyere tapan biri olamadım. Tuttum insan olmaya kalkıştım ben baba…

Kusura bakma baba, senin gibi futbolu sevemedim. Eski futbolcuydun oysa sen ve adımı eski, ünlü bir futbolcudan esinlenip koymuştun hatta. Kendi tutmadığı takımı tutanlara söven, onları döven, öldüren biri olamadım. Sosyal aidiyet kaygısıyla bir futbol takımının başarısı üzerinden kendimi tanımlamaya ihtiyaç duyacak kadar aciz olmadım. Endüstriyel futbolun aktörleri servet içinde yüzerken, cebimdeki üç kuruşu onları izleyeceğim diye harcayıp servetlerini finanse etmedim. Futbol deyince aklıma hep Salazar geldi baba. Sen tanımazsın ama Portekizli ve tüm dünyalı yoldaşlarım iyi bilir. Ne demişti faşist it: “Portekiz’i üç şeyle yönettim: Fado-Futbol-Fiesta”…

Baba kusura bakma, senin istediğin gibi subay olamadım. Beni beş sene zorla askeri okulda okutmuştun baba ve değil şikayet, sitem bile ettirmezdin çektiğim acılara. İlk gençliğim acılar içinde geçti senin yüzünden. Beş sene cehennemin cehennemini gördüm baba, insanın insana zulmünü, askerliğin nasıl bireyleri tek tip ve kişiliksiz robotlar haline getirmeye çalıştığını, ölmeye ve öldürmeye amade insanlık dışı zavallılar yaptığını gördüm. Asla hiyerarşiye uyamadım baba, emre amade olamadım, silah şirketlerinin çıkarları ve birilerinin erk mücadelesine uşaklık etmek için ölmeye ve öldürmeye hazır hale gelmedim. Tam beş sene boyunca üniformalı bir sivildim ben baba. Hatta anti-militarist oldum sonra, bilinç sıçramaları yaptıkça. Eğer bir adam marşla uyum içinde yürüyebiliyorsa o değersiz bir yaratıktır. Kendisine yanlızca bir omurilik yeterli olabileceği halde her nasılsa yanlışlıkla bir beyni olmustur onun. Uygarlıgın bu kara lekesi en kısa sürede yok edilmelidir.Emirle gelen kahramanlıktan, bilinçsiz şiddetten, aptalca yurtseverlikten tüm bunlardan nasıl da nefret ediyorum.” diyen Einstein’ın bu sözünün altını kalbimle ve bilincimle imzalıyorum baba.

Demirden bir sapan yapmıştın bana fabrikada, hani şöyle kauçuklu, meşinli afilli bir şey, ama ben hiç kuş vurmadım baba. Tuttum omuz omuza verdim haylaz serçelerle, kırlangıçlarla dost oldum, kumrulara imrendim, kargalarla birlikte hayata nanik yaptım, martılarla birlikte denize sevdalandım.

Fabrika demişken…Sen işçi sınıfının yüz karasısın baba. Bana patron, amir yalakalığını öğütlerdin hep hiç utanmadan. Ne emeğinin değerinin farkındaydın ne sınıf bilinci edinmek için çabaladın. Korkak, güce tapan, tavuk boku gibi kokmaz bulaşmaz bir lümpensin sen baba, ömrünü bira ve futbolla heba eden.

Doğuştan gelen aidiyetlerimle ne övündüm ne yerindim baba. Çünkü benim seçimim değildi hiçbiri. Sen Kürtleri aşağılardın hep annen Kürt olduğu halde yarı yarıya. “Senin anan da Kürt” dediğimde bir seferinde, utancını gizlemeye çalışan acınası gülümseyişi hiç unutmadım baba. Ben ise kızıl bir Laz takasıyım baba Kürdistan dağlarında yüzen. Çünkü ben aidiyet olarak proletaryayı seçtim baba. Öyle babadan kalma devrimci olmadığımdan, uzun yıllar kendimle ve hayatla çarpışarak edindiğim ve böylece çok sağlam içselleştirdiğim ve sürekli sıçramalar yapmaya biriken bilincimle. Aklıma gene gelmişken tekrar söyleyeyim: Sen ve senin gibi işçiler proletaryanın yüz karasıdır baba.

Baba kusura bakma seni ve senin gibileri hiç sevemedim. Senin gibi olamadım kusura bakma, tuttum İNSAN oldum baba.

Yazan: Serkan Engin

sekoengo@gmail.com

EKİM 2010