Niyazi Berkes – Unutulan Yıllar

1 Ocak 2014 Yazan:  
Kategori: Anı Kitapları, Kitabiyat, Sanat

Niyazi Berkes - Unutulan YıllarAnılarında ‘’roman yazarı’’ olma hevesinden bahseden Niyazi Berkes’in ‘’Bu kitabı 1940 ile 1950 arasında geçen olayların unutulan yanlarını tanıtmak için yazıyorum’’ diyerek başladığı ve ‘’Sigara alacak param olmadığı günler oldu, sigara paketimi koklayarak idare ettim’’ cümlesiyle bitirdiği anılarında akıcı bir roman tadını yakalamak mümkün… Ancak Unutulan Yıllar’ın ağırlığını İkinci Dünya Savaşı yıllarında İsmet İnönü’nün iç ve dış politikalarına ilişkin kişisel gözlem ve değerlendirmeler ile Dil Tarih Coğrafya Fakültesi olarak bilinen olaylar oluşturuyor. Bir anı kitabı okumak isteyenlere biraz ‘’sıkıcı’’ gelebileceğini düşünsem de mutlaka okunması gerektiğini ve bu yazının ana konusunu da o ‘’sıkıcı’’ kısımların oluşturduğunu söylemeliyim. Bu vesileyle kitabın basımını sağlayan ve kurulmasaydı pek çok nitelikli kitaptan mahrum kalacağımızı bildiğim İletişim Yayınlarına da teşekkür etmek isterim.

Anılarında ailesine, kardeşlerine, özel yaşamına, evliliklerine, yurt dışındaki günlerine, hatta bir ara ülkemizde ‘’yeniden ilgi görmesine’’ ilişkin konulara yer vermeyen Niyazi Berkes gençlik günlerini hızlıca geçerek İkinci Dünya Savaşı yıllarına gelir. Bu yazının da ana konusunu oluşturan o günlere geçmeden önce kitaptan bazı bölümlerden bahsetmek isterim. 1908 Kıbrıs doğumlu olan Niyazi Berkes ailesiyle birlikte göç ettikleri İstanbul’da Darülfünun Hukuk Fakültesi’ne girmişse de vazgeçerek Felsefe Bölümü’ne geçişinin hikâyesini şöyle anlatır:

‘’Felsefe bölümüne geçmeye karar verdim. Evde söylemeye cesaret edemiyordum. Hiçbir zaman da söylemedim. Çok anlayışlı bir ana-babaya düşmek yaşamımda rastladığım en büyük mutluluğum olmuştur. Evrakımı almak üzere o zamanın Hukuk Fakültesi’nin hem adli tıp hocası hem genel sekreteri olan Dr. Edhem Akif’in odasına gitmiştim. İsteğimi anlatınca bu akıl hocası, benim deli olduğumu sandı hemen. Zararsız delilerle ilk karşılaştığında yumuşakça başlayan psikiyatri doktorları gibi başlayarak beni yola getireceğini sanmıştı zavallı.

‘’Oğlum, evladım,’’ dedi, ‘’orada edebiyat okuyup da ne olacaksın? Vazgeç. Hukuku bitir, hâkim olmak istemezsen avukat ol. Cübbenin yenini mahkeme duvarlarına bir sür, zengin olursun’’ diye bir nasihate girişti. ‘’Avukat olamam. Yargıç hiç olamam’’ gibi yanıtlarla direnmekte olduğumu görünce: ‘’Yoksa imtihanlarda çaktın mı?’’ diyerek beni dinlemeden zile bastı. Gelen memura ‘’getir bu efendinin dosyasını’’ dedi. Dosyayı açıp incelemeye başlayıp da bir yere gelince gözleri faltaşı gibi açıldı: ‘’Oğlum’’, dedi, ‘’sen bütün derslerden iyi numaralar almışsın. Sen deli misin?’’ diyerek bir saate yakın bir süre daha beni kandırmak için çalıştı. En etkili olacağına inandığı ‘’zengin olursun’’ deyişine, ben ‘’benim zengin olmak gibi bir gayem yok’’ dedikçe iyice deli olduğum sonucuna vararak bu akıl doktoru hazin bir teslimiyet içinde dosyamı verdi. Onu elinden kaptığım gibi merdivenlerde koşarak Edebiyat Fakültesi’ne yazıldım.’’

Mezuniyetini müteakip Ankara’da aynı binada bulunan Halkevi Kütüphanesi ile Türk Tarih Kurumu kütüphanelerinin birbirinden ayrılması ve ‘’İstanbul’un işgal yıllarında gizli bir Rum örgütünün kitaplığından Gazi’nin emri ile Ankara’ya getirilen ve bodrumlarda duran sandıklar dolusu kitabın’’ tasnif edilmesi görevine atanır. Cepheye dahi kitaplarıyla giden, düşman işgali altındaki yerlerden Anadolu’ya kitap gönderen yüreği okuma, öğrenme ve kitap sevgisiyle dolu Mustafa Kemal Atatürk, çağdaş uygarlık seviyesine ‘’kitaplarla’ erişilebileceğini işaret etmiştir. Ancak İlhan Selçuk’un çok yerinde deyimiyle ‘’gardırop Atatürkçüsü’’ olarak adlandırabilecek bazı haramzadeler, yozlaşmış burjuvazinin kölesi ve varoluşu tüketim kültürüne bağlı vahşi kapitalist sistemin ucuz işgücü yapılmak istenen her halk gibi Türk halkının da okumaması, öğrenmemesi, hakkını arayamaması, aklını kullanamaması maksadıyla her türlü aşağılık politikalar geliştirmekten utanmamışlardır. Her türlü baskı unsurunu da bünyesinde barındıran bu utanç verici politikalar başarıya ulaşmış, günümüzde yıllık okuma oranları yirmi altı kişiye bir kitap olarak tescillenmişken başarısızlığı başka yerlerde aramanın boşuna olduğunu söylemeliyim. Geçen zaman içerisinde 150 milyon Osmanlı belgesinin dörtte birinin kullanılamaz hale geldiği, Bulgaristan’a vagonlarla iki milyon arşiv belgesi gönderildiği, daha yakın zamanda Milli Kütüphane tarafından kilosu 15 kuruştan tonlarca belgenin hurdaya satıldığı ve bunlar arasında elyazması önemli eserlerin bulunduğu gazetelerde yer almıştır. Bu yapılanlar en hafifiyle görevi ihmal, umursamazlık, sorumsuzluk ve aymazlık değilse utanmazlıktır, gaflettir ve ihanettir.

Ankara’ya gitmenin aydınlar arasında sürgüne gitmekle eşdeğer olduğunu, milletvekili, banka direktörü, yönetim kurulu üyelerinin bir çeşit ’bekâr’ hayatı yaşadığını ve ailelerini İstanbul’da bıraktıklarını belirten Niyazi Berkes müdürlük yaptığı Maarif Ortaokulu’na ilişkin gözlemlerini şöyle aktarmaktadır. ‘‘Öğrendiklerimden anladığıma göre okulun biri gerçek, diğeri hayali iki amacı vardı. Gerçek olanı şu: Ankara devlet merkezi olunca küçük yaştaki çocuklarını İstanbul’daki Amerikan, İngiliz, Alman, İtalyan okullarına veremeyecek olan kişiler Ankara’da İngilizce eğitim dili, Amerikanca eğitim yapacak bir seçkinler okulu bulunmasını beğenmişlerdi.’’

Ben her şeyi bilirim diyen cehalet içindeki ‘’tahsillilerin’’ çoğaldığı, akademik çalışmaların çoğunluğunun kopyala/yapıştır şeklini aldığı, az bilinen ecnebi üniversitelerin yayınlarının gizlice tercüme ettirilerek sahiplenildiği, tez öğrencilerinin çalışmalarına tez danışmanlarının uyduruk kitaplarından uyduruk alıntılarla başladığı, intihal iddialarının soruşturulmak yerine hasıraltı edildiği ve pek çok üniversite mezununun adını yazmaktan aciz olduğu bir sisteme üniversite demek mümkün müdür? Liyakat sisteminin uygulanmadığı, çalışanın önünün açılmadığı, bürokratik kast sisteminin en acımasız bir şekilde sürdüğü, ehil insanların küstürüldüğü, makamların çapsız, beceriksiz hatta ihanet içindekilere teslim edildiği hiç bir ülkenin başarılı olması mümkün müdür?  Bir İngiliz devlet adamının ‘’bizim en önemli görevimiz devletin kritik makamlarına geçecek kişilerin en iyisini seçmek ve onu en iyi şekilde eğitmektir’’ şeklinde bir söz söylediğini hatırlayınca üzüntümün daha da arttığını söylemeliyim. Avrupa’da okusun, okumasın, her hoca kendi bellediği bir otoriteye saplanır, onun bir çeşit gramofonu olurdu’’ diyen Niyazi Berkes ‘’gramofon’’ olma modasının hala geçmemiş olduğunu bilse ne düşünürdü acaba?

‘’Bir gün bölüm hocaları arası bir toplantımızda ataklığını fark etmeye başladığımız asistan Hamdi Atademir ciddi bir tavırla şöyle bir teklifte bulunmuştu: Her öğretim üyesi her başlayan bir sınıfı kendi başına alarak ilk yıldan son yıla kadar o okutsun; örneğin ‘’felsefeye giriş’’ dersinden estetik ya da pedagojye dek sosyoloji, psikoloji de dahil her dersi o okutsun. Bir diğerimiz ertesi yıl gelecek öğrencileri yine bu biçimde alarak son yıllarına değin bütün dersleri okutsun. Ömrümde bu denli saçma bir teklif yapacak üniversite hocası olabileceği aklıma gelmezdi. Ben dayanamayarak, ‘’Burası ilkokul değil, üniversitedir. Henüz asistan, doçent düzeyinde üniversite hocalığına başlamak üzere olan bir kişi bunca ayrı dalları nasıl okutabilir?’’ demekten kendimi alamadımdı. Fakat, hayret, o hiç tınmadı, hemen şu cevabı yapıştırdı:‘’Siz okutamazsınız; ama ben sizin gibi değilim; bunların hepsini bilirim, Fransa gibi yerde okudum’’, dedi.’’

Geçtiğimiz günlerde kadınlara yönelik yayın yaptıklarını iddia eden ‘’elmaelma’’ isimli bir sitede yazarlık yapan birisi, eve yardımcı (kibarlığından temizlikçi demiyor) aradığını ancak görüşme yaptıklarının nerdeyse hepsinin nazlı, cahil ama sıkı pazarlıkçı olduğunu söyleyerek aşağılama dolu ve haddinizi bilin anlamında bir yazı yazmış. Bu kadınların kocalarının ağızları birer karış açık, kahvelerde manken ‘karıları’ izlediklerini ima eden derin bir gözlem gücüne sahip olduğunu düşündüğüm yazar hanımefendi hazretleri bu ‘yardımcıların’ para beğenmediklerini iddia ettikten sonra ‘’boşuna okumuşum, keşke türev, integral alıp havuz problemleriyle uğraşacağıma temizlik kovalarını boşaltsaymışım’’ diyerek içini boşaltıyor. Niçin okumadıkları veya okuyamadıkları hatta nasıl bir hayat yaşadıkları hakkında hiçbir bilgi sahibi olmadığı bu kadınları hem de ‘’bir kadın sitesinde’’ nasıl aşağılayabiliyor, anlayamıyorum. Ezilen, sömürülen, emeği çalınan, şiddete uğrayan, sokak ortasında kurşunlanan, bıçaklanan, çocuk yaşta evlendirilen kadınların korunmasına ve savunulmasına yönelik tek bir konu başlığı göremediğim sitede öne çıkan bazı konu başlıkları şöyle… ‘’Salvatore Ferragamo ilkbahar/yaz 2014, sağlıklı saçlar için uzmanlardan püf noktalar, H&M 2014 bahar koleksiyonları, Candice Swanepoel Victoria’a Secret çekimi, Chanel Pre-Fall 2014, Alessandra Ambrosio’nun 70’ler stili, seksi daha zevkli yapan on öneri, Farah Zeynep Abdullah’ın aşk sahneleri… Asıl ironik olan ise yazısının başlığının ‘’eğitim şart mı’’ olmalı ki, eğitimin ‘gerçekten’ şart olduğu bundan daha iyi ifade edilemezdi düşüncesindeyim.

Askerliğini yapmasının ardından Chicago Üniversitesi tarafından yapılan burs teklifini kabul ederek Amerika’ya giden Niyazi Berkes orada başından geçen ve bizdeki eğitim sisteminin özeti olabilecek şöyle bir olay anlatır:

“Bizde ta Ziya Gökalp zamanından beri bilinen Emile Durkheim, sözünü ettiğim sıralarda Amerika’da yeni tanınmaya başlamıştı. Benim Durkheim ve ardılları olan Fransız sosyologlarının düşün ve yapıtları üzerinde perende atışımı görenler beni sosyoloji alanında ‘’bitirmiş’’ kişi gibi görüyorlardı. Ne var ki, bir gün kendimin ölçüsünü aldım. O gün tanışacağım profesörlerden biri olan Herbert Blumer’in odasına gitmiştim. Ancak bir iki çift söz etmiştik ki, kapı vurularak içeri o ünlü Robert E. Park adlı ‘emeritus’ profesör girdi (…) Blumer beni tanıtınca çok ilgilendi ve beni bir soru yağmuruna tuttu. Türkiye’nin, Türk toplumunun, toplum sınıflarının, köy kasaba, kent, mahallelere varıncaya kadar nüfus, aile, cürüm, evlenme, boşanma, yer değiştirme, kadın-erkek, aile-çocuk ilişkileri ve daha ne bileyim bizde sosyolog olarak hiç aklımıza gelmeyen konularda birer birer sorular sordukça benim bir sosyolog olarak kendi toplumumun en önemli yanları üzerine şöyle böyle ya da hiçten bilgi sahibi olmaktan öteye gidemeyen bir kişi olduğumu durmadan, yılmadan sorduğu ‘ahret sualleri’ ile açığa çıkardı. Ömrümde bu denli küçüldüğümü hatırlamadığım bir imtihan önünde bulunmadım. İhtiyar profesör şu sözü mırıldanmaktan kendini alamadı: ‘’hayret, size ne biçim sosyoloji okutmuşlar.’’

Bütün genellemelerin yanlış olduğunu bilmeme ve sinemaya gönül vermiş pek çok elleri öpülesi ‘’emekçiye’’ karşın her şeyi paraya ve teknik imkânların yoksunluğuna bağlayan sinemamızın birkaç film ve birkaç isim dışında esaslı bir ürün ortaya koyamadığı düşüncesindeyim. Zincirleme yanlış anlaşılmalara dayalı ucuz komedi filmleri, insan doğasını yozlaştıran acılı arabesk filmleri, baştan sona palavradan ibaret avantür filmleri, küçük bir gruptan başkasına hitap etmeyen ‘’sanat’’ filmleri, şarkıcılar için çekilmiş ‘’klip’’ filmlerini çıkartın atın geriye zaten pek bir şey kalmıyor. Niyazi Berkes’in 1923’lü yıllarda Kıbrıs’ta oynanan piyesler hakkında yazdıklarını okuyunca çoğunlukla halkın beğenisine, insanın insanileşmesine, haysiyet ve ahlakın savunulmasına değil burjuvazinin beğenisine, Batı’nın tüketim kültürü ve kapitalizmin insan doğasının yozlaştırılmasına, yönelik ucuz ürünler veren sinema, tiyatro ve edebiyatımızın o zamandan günümüze neden bir arpa boyu yol gidemediği ortaya çıkıyor.

‘’Kurtuluş Savaşı piyeslerinde sahnede Türk ve Yunan bayrakları ile askerler savaşa tutuşunca dumanlar, barut kokuları seyirci halkı coştururdu. Dövüşmenin sonuna doğru sahne kararır, Remzi Bey elinde tabancası ile saldırır; tabancalar patlar, düşman tepelenir; yavas yavaş sahne aydınlanır. Ay yıldızlı bayrak, başı ya da kolu sargılı (üzerlerine kan lekeleri de konurdu) subay ve askerler hastabakıcı hanımlar elinde yatarken Beliğ Paşa Tiyatrosu’nun binası yıkılacak gibi olurdu.’’

Batı kaynaklı roman, tiyatro, sinema gibi türlere, Aziz Nesin’in deyişiyle ‘’Türk toplumuna borcunu ödememiş’’ aydınlar arasında büyük bir hayranlık duyulmakta, literatür ezbere bilinmekte, yazarlar, yönetmenler, romanlar, filmler hakkında yarım yamalak da olsa incelemeler yazılmakta, en önemlisi Batılı sanatçının değer yargıları içselleştirilmekte, kendi halkının değer yargıları, inanç ve gelenekleri ise küçük görülerek aşağılanmaktadır. Türk Düşününde Batı Sorunu isimli kitabında, geri kalmış toplumlardaki Batılılaşmış sınıf mensuplarının toplumdan koptuğunu ancak bu kopukluğun onlarda iç çatışması veya isyan tepkisi yaratacağına Batı’dan gelen her şeye tapınırcasına hayranlık ve düşkünlük yarattığını söyleyen Niyazi Berkes şöyle devam etmektedir.

‘’Toplumun geriliği, halkın cahilliğine bağlanır; boyuna halkın okutulmasından, aydınlanmasından söz edilir. Halkın cahilliği teorisi, bütün Batılılaşmış okumuşların ilk bellediği ilericilik tezidir; fakat bunun gerçekleşemeyişi Batılılaşmış kastın reayadan nefretinin derinleşmesine yarar; toplumlarının, onların tüketim uygarlığı iştahlarının yükünü kaldıramayışına çok içerlerler. Kişisel ekonomilerini, toplumun gücü ile orantılı olmayacak ölçüde artırmak için her çeşit gelir sağlama yollarına başvurma normal olur. Halk ise, onlara güvenini yitirir; onların yaşamlarına bakarak onlara ahlaksız damgasını vurur. Böylece, iki tabaka arasındaki uçurum kalkacak yerde derinleşir. Toplumun kaldıramayacağı ithal malı tüketim maddelerine düşkünlük ile modernleşmek aynı şey olur. Geri kalmış toplumlarda en çok, toplumdan kopmuş olanlar arasında görülen bu tüketim maddelerine düşkünlük önüne geçilmez bir salgın haline gelir.’’

Türkiye’ye döndükten sonra Bazı Ankara Köyleri Üzerine Bir Araştırma (1942), Propaganda Nedir (1942), Siyasi Partiler (1946) gibi kitaplar yazmış, Gras’ten Ekonomik Sosyolojiye Giriş (1941), Platon’dan Sokrates’in Müdaafası (1942), Aristo’dan Politika (1946), Laski’den Demokrasi ve Sosyalizm (1946) ve Freud’dan Totem ve Tabu (1947) eserlerini en verimli döneminin başlangıcında dilimize kazandıran ve bu toprakların insanına faydalı olmak için çabalayan bir insanın yurtdışına gitmek zorunda bırakılışına üzülmemek elde değil.

İkinci Dünya Savaşı süresince, tarafsız bir politika uyguluyor gözükse de Almanların hızlı ilerleyişi karşısında Rusların yenileceğine, Rus boyunduruğundaki ‘’esir Türklerin’’ bağımsızlıklarına kavuşacağına ve Almanların ele geçireceği Kırım, Kazan, Kafkaslar, Hazar ötesi, İdil-Ural boyları, Büyük Türkistan’ın yönetimini Türklere ‘’ikram’’ edebileceğine olan ‘’hayalin’’  Türkiye’nin dış ve iç politikasına egemen olduğunu, bu politikanın Başbakan Şükrü Saraçoğlu tarafından ‘’İngilizlerle müttefik Almanlarla dostuz’’ şeklinde ilan edildiğini, İsmet İnönü’nün bu duruma ses çıkarmamasının ise desteklemek anlamına geldiğini yazan Niyazi Berkes bu ‘’tarafsızlık’’ kavramını şöyle anlatmaktadır.

“Türkiye’nin harbe girmesini isteyen devlet yoktu. Ne Almanya, ne Rusya, ne İngiltere, hele ne Amerika, başta Almanya olmak üzere, savaşan devletlerin gözünde Türkiye, ya cim karnında bir nokta, ya cepte keklik ya da gereksiz bir yüktü. Biz o zaman bunların hiçbirini bilmiyorduk. Nazi Almanyasının çökmesi üzerine içerde başlayan demokrasi muhalefetine karşı Milli Şef’in yürüttüğü çok başarılı gizlenme ve yanıltma siyaseti sonucu nasıl demokrasiyi onun getirdiğine inandırılmışsak, savaşa da onun yüksek diplomasi becerisi sayesinde sokulmadığımıza inandırıldık.”

Gerek Churchill’in gerekse o dönemdeki İngiliz büyükelçisi Sir Knatchbull-Hugessen’in anılarında, savaşın başından itibaren Türkiye’nin olası bir Alman saldırısından değil Rus saldırısından korktuğunu ve Rus düşmanlığının Alman düşmanlığından daha fazla olduğunu yazdıklarını aktaran Niyazi Berkes 1939 yılına kadar Cumhuriyet Bayramı kutlamalarında Türk ve Sovyet bayraklarının sokaklara beraber asıldığını yazmaktadır. Milli Mücadele döneminde Sovyet büyükelçisi olan Aralov, anılarında Türk siperlerini gezdiklerini hatta Büyük Taarruz öncesi sahte bir çay tertip edilerek Sovyet elçiliğinde olduğu izlenimi verilen Atatürk’ün gizlice Ankara’dan ayrılarak ordunun başına geçtiğini aktarmaktadır ki bir başka devlete duyulabilecek güvenin ve dostluğun büyüklüğünü anlatabilecek değerli bir örnektir.

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Sovyetler Birliği ile 1921’de yaptığı Dostluk Antlaşması emperyalist Batı ile mücadele içindeki iki komşu devletin yakınlaşmasıdır. Birbirlerinin ulusal birlik ve bağımsızlıklarını tanıyan her iki devlet Sevr gibi zorla imzalattırılan antlaşmaların tanınmayacağını dünyaya ilan etmişlerdir. Türkiye’nin sınırı olarak Misak-ı Milli’yi kabul eden, Boğazlar konusunda Türk egemenliği ve İstanbul’un güvenliğine karşı karar alınamayacağı başta olmak üzere birçok konuda birlikte hareket edeceklerini kararlaştıran Türkiye ve Sovyetler Birliği arasında Atatürk zamanında kurulan Türk-Rus dostluğunun Milli Şef döneminde bozulduğunu söyleyen Niyazi Nerkes, savaş sona ermesiyle birlikte göstermelik demokrasi ve çok partili yaşam adımlarının atılması sırasında, olmayan Sovyet korkusu yaratıldığını iddia etmekte, ayrıca ‘’Irkçı-Turancı’’ tasfiye ile Alman yanlısı güçlerin bertaraf edilmesinin yeterli gelmemesi üzerine kendisinin de içinde olduğu ‘’Solcu Profesörler’’ oyunu sahneye konulduğunu iddia etmektedir.

Niyazi-Berkes

Savaşın sona ermesinin yakınlaştığı günlerde İngiltere, Amerikan yardım programının Türkiye’ye de genişletilmesini istediği zaman Amerikan Dışişleri Bakanlığı böyle bir yardımı Franco’ya yardım etmeye benzeterek soğuk yaklaşmıştır diyen Niyazi Berkes DTCF tasfiyesinin arka planında, savaş sonrasında Türkiye’nin büyük bir komünizm tehlikesi ve tehdidi altında bulunduğu iddia edilen ve komünizmle mücadele edebilmek için Amerika’nın ayırdığı paradan yararlanmak isteyen Türkiye Cumhuriyeti idarecilerinin Amerikalı yetkilileri ikna etme çabası olduğunu yazmaktadır.

DTCF dekanı Enver Ziya Karal’ın ‘’siyasi görüşü ilmi düşünceyle uzlaşma kabul etmeyen bir dergiye yazı gönderme sözü verdiğini’’ belirten bir rapor kaleme alması üzerine Behice Boran, Pertev Naili Boratav ve Niyazi Berkes ‘’görülen lüzum üzerine’’ Bakanlık emrine alınarak, soruşturma başlatılır. Niyazi Berkes hakkında ‘’derslerde komünizmi methetmek, komünist beyannamesini ısrarla okutmak, İmralı’ya yapılan bir geziye sağcı talebeleri iştirak ettirmemek ve milliyetçi talebeleri sınıfta bırakmak’’ suçlarından ‘’üç ay hapis ve üç ay memuriyetten mahrumiyet’’ kararı verilir. 1950’de mahkûmiyet kararını bozan Yargıtay davanın yeniden görülmesini istemiş ve yeniden yargılama sonucunda beraat eden Niyazi Berkes görevine atanmasının yapılması amacıyla Danıştay’a dava açmışsa da görevine son verilmesinin aldığı mahkûmiyetle ilgili olmadığı gerekçesiyle reddedilmiştir. 1952’de, McGill Üniversitesi’nden gelen daveti kabul ederek Kanada’ya gitmiş, bir daha ülkesine dönememiş ve emekli olduktan sonra 1988’de İngiltere’de ölmüştür.

‘’Bütün savaşlar bazı efsaneler yaratır. Bu efsanelerin amacı savaşları sürdürmeye ve yenilemeye yarar’’ diyen Türkkaya Ataöv, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya atılan ‘’Soğuk Savaş’’ kavramının da bu türden bir ‘’efsane’’ olduğunu söyler. Ortaya atılan köksüz iddiaların gerçekleri ve Soğuk Savaş’ın sorumlularını gizlemeye yaradığını, barış ve özgürlük adına insan haklarının çiğnendiğini dile getiren Türkkaya Ataöv bu efsanelerin sona erdirilmesinin bilimin bir görevi olduğunu dile getirmekte, Türk kamuoyunda NATO’nun, Varşova Paktının kurulması sonucu ortaya çıktığına inanıldığını yazmaktadır. Oysa Varşova Paktı NATO’nun 23 Ekim 1954 tarihli Paris anlaşmasından sonra Batı Almanya’yı da bünyesine almasının bir sonucudur.

‘’Batı dünyasında, Amerika’da ve Türkiye’de de Soğuk Savaş’ın çıkışı hakkında İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Sovyet askeri gücünün savunmasız bir Batı Avrupa’ya hemen sıçrayıvereceği, Avrupa ve bütün dünyanın, zamanında yetişen Truman Doktrininin sertliği, Marshall Planının bonkörlüğü ve sonra kurulan NATO’nun gücü sayesinde kurtulduğu yerleşmiş yanlış bir efsanedir. Belgeler bunun yanlışlığını ortaya koymaktadır. Bu efsanenin çok ilginç bir yanı da sorumlu mevkilerde olan Amerikalıların kendi sözlerine inanmadığı da görülmektedir. Örneğin Temmuz 1945’de Ocak 1947’ye kadar Amerikan Dış İşleri Bakanlığı yapmış olan James Brynes Anılar’ın da Sovyetler Birliği’nin Doğu Avrupa’nın daha ötesinde askeri ve siyasal bir tehlike olmadığını söylemektedir.’’ (Türkkaya Ataöv)

Truman Doktrini, 1947’de Başkan Harry Trumantarafından Amerika Birleşik Devletleri’nin uluslararası politikasının değiştiğini, Sovyet karşıtlığının bu yeni politikada temel esas olduğunu, komünizm tehdidi altındaki ülkelere mali ve askeri yardım yapılacağını ancak bu yardımın insan hakları ve demokrasi kavramlarının Amerikan yorumunu kabul eden ülkelere olacağını ilan eden ‘’komünizmle savaş’’ açıklamasıdır. Doktrinin ardından İtalya’da ve Fransa’da komünist bakanlar görevlerinden uzaklaştırılmışlardır. Fransız Başbakanı Ramaider bir yandan komünist bakanları kabineden uzaklaştırıyor diğer yandan da ‘’her aldığımız borçla bağımsızlığımızdan biraz daha kaybediyoruz’’ diyordu.

Truman Doktrini’ni “Amerika Birleşik Devletleri’nin silahlı azınlıklar veya dış baskılarla boyun eğdirilmeye çalışılan özgür halkların direnişlerinin desteklenmesi politikası” şeklinde ilan eden Amerikalı devlet adamları Moskova Konferansının başarısızlıkla sonuçlanması üzerine ‘’soğuk savaş’’ tavrının takınıldığını söylemesine karşın Moskova Konferansı açıldıktan yalnızca iki gün sonra ilan edilen Truman Doktrini’nin ilan hazırlıkları göz önünde tutulduğunda, Amerika’nın soğuk savaşı başlatma nedeni olarak Sovyet tutumunu göstermesi ikna edici görülmemektedir.

‘’Ayrıntılı belgeler bugüne kadar kabul edilen efsaneyi tamamıyla ortadan kaldırmaktadır. Bu belgeler belki de çok kesinlikle soğuk harbin Truman ve danışmanları tarafından bile bile çıkartıldığını gösteriyor.’’ A.B.P.Taylor

Başkan Truman Donanma Günü kutlaması dolayısıyla 1945 yılında yaptığı bir konuşmada Sovyet-Amerikan işbirliği çağrısında bulunmuş, Amerika Birleşik Devletleri’nin toprak ve üs gibi “başka bir ülkeye ait hiçbir şeyin’’ peşinde olmadığını, Amerikan dış politikasının doğruluk ve adalet ana ilkelerinden ayrılmayacağını ve savaş zamanı müttefikleri arasında ‘’ümitsiz, uzlaştırılamaz ve çözülemeyecek kadar köklü çıkar çatışması’’ olmadığını söylemiştir. Ancak asıl fırtına bu konuşmadan sonra kopmuştur. Başkan Truman’In Amerika’nın savaştan sonra toprak almayacağını söylemesi üzerine gerek Kongre gerekse ordu bu duruma itiraz ederek savaşta ele geçirilen Pasifik üslerine sahip çıkılması gerektiğini söylemişlerdir. Karşılaştığı güçlü itirazlar üzerine sözlerini değiştirerek öyle demek istemediğini söyleyen Başkan Truman’ın yeni açıklamaların etkisi sanıldığından çok büyük olmuş, Sovyet topraklarına çok yakın olan Pasifik üslerini elinde tutacağını ilan eden Amerika Sovyetlerin kuşkularını artırmış ve Soğuk Savaş aslında fiilen başlamıştır.

‘’Roosevelt 12 Nisan 1945’de ölmüştü. Yeni Başkan Harry S. Truman Amerika’da Sovyetler Birliği’ne karşı olan duyguları abartacak biçilmiş kaftan gibiydi. Sözüne en çok uyar göründüğü danışmanı Sovyetler Birliği hakkında hiç de iyi niyetler beslemeyen Genelkurmay Başkanı Amiral William F. Leahy idi. Her sabah dünya durumunu Başkan Truman’a kendi gördüğü şekilde özetleyen Leahy Sovyetler’e karşı takınılan sert tutumun mimarlarındandı.(Türkkaya Ataöv)

Eski Başkan Roosevelt’in yakınlarından Summer Welles ‘’Roosevelt’in ölümüyle Amerikan siyasetinin yönetimi başka eller eline geçti. Bunun Sovyet-Amerikan ilişkilerine getirdiği korkunç değişiklik Postdam toplantısında bulunan bütün tarafsız gözlemcilerin görebileceği bir şeydi’’ demektedir. Yukarıdaki açıklamalar göz önüne alındığında Truman’ın başta Genelkurmay Başkanı olmak üzere ‘’bazı’’ güçler tarafından Soğuk Savaş’ın başlatılması yönünde kullanıldığı görüşü ağırlık kazanmaktadır. John F. Kennedy’nin sonunu hazırladığı iddia edilen ve Genelkurmay Başkanlığı tarafından planlanan Northwoods Operasyonu gibi çalışmaların varlığının biliniyor olması da bu iddiaları güçlendirmektedir.

‘’Bazı’’ güçler veya ‘’Askeri-Endüstriyel Kompleks’’ denince anlaşılması gereken kavram, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki silah sanayi, Pentagon, Kongre üçgeni içindeki bazı gruplar arasındaki çıkar ilişkilerini ve bunun dış politikadaki etkilerini anlamak gerektiği düşüncesindeyim. Bazen ‘’Çelik Üçgen’’ olarak da adlandırılan bu yapı ilk kez 1961 yılında görevden ayrılırken yaptığı konuşmada ülkede bir askeri-endüstriyel kompleksin bulunduğunu ve yönetimin kendisini buna karşı koruması gerektiğini söyleyen Dwight Eisenhower tarafından dile getirmiştir.

‘’Bu kompleksin bir ayağında Pentagon, ikinci ayağında Boeing, Raytheon, Lockheed-Martin, General Dynamics, Bechtel gibi dev Amerikan silah şirketleri, üçüncü ayağında ise silah sanayinin yoğun olduğu eyaletlerin Kongre’deki temsilcileri yer alır. Buna ayrıca, çeşitli /spanaraştırma-geliştirme şirketleri, silah sektöründeki sendikalar ve bu şirketlere proje üreten bazı üniversiteler de eklenmektedir. Buradaki yapının özelliği Pentagon ile silah şirketleri arasındaki ilişkilerin niteliğidir. Çok sayıda emekli ya da görevinden ayrılmış Pentagon yetkilisi silah şirketlerinde çalışmakta ve aradaki organik bağı oluşturmaktadır. Bu bağların bir yandan ABD ordusunun silah alımı sürecini etkilediği, diğer yandan da Amerikan dış politikasını yönlendirdiği sıkça ileri sürülmüş bir husustur.

ABD’nin Soğuk Savaş döneminde izlediği SSCB karşıtı politikanın bu kadar katı olması, ülkede bir komünizm korkusu oluşturarak silahlanma harcamalarının yüksek tutulması, özellikle nükleer silah alanında ‘’overkill’’i yaratması (yani gereğinden fazla yok etme kapasitesine sahip olması) Vietnam savaşına neden olması ve savaşı uzatması gibi gelişmelerden bu Çelik Üçgen sorumlu tutulmuştur.’’ (İlhan Uzgel)

Henry Kissinger, son zamanlarda yazılmış en başarılı propaganda yayınlarından olan Diplomasi isimli kitabında Harry S. Truman’ın geçmişinin büyük selefininkinden tamamen farklı olduğunu, en iyi okullarda okuyan ve ‘’başkanlık’’ için yetiştirilen Roosevelt’in kozmopolit ve zengin bir aileden gelmesine karşın kırsal ve orta sınıftan gelen Truman’ın eğitiminin hiçbir zaman ortaokul düzeyini geçemediğini dile getirmektedir. Roosevelt’in başkan yardımcısı olarak ilk tercihi James Byrnes, işçi hareketi tarafından veto edilince, başkan yardımcılığına getirilen Harry Truman’ın önceki politik kariyeri, onun olağanüstü bir başkan olacağına dair hiçbir işaret vermiyordu diyen Kissinger Truman Doktrini olarak bilinen ‘’savaş narasının’’ Çelik Üçgen tarafından değil de Truman’ın kendi politikasıymış gibi göstermeye çalıştığı yazısına şöyle devam ediyor.

‘’Truman, savaş zamanı ortağı Sovyetleri de hiçbir zaman yüceltmemiş, onlara daima kuşkulu bir gözle bakmıştır. Hitler, Sovyetler Birliği’ne saldırdığı zaman, senatör olarak görev yapan Truman, iki diktatörü moral bakımdan eşit görmüş ve Amerika’nın onları ölünceye kadar birbirleriyle savaşmaları için cesaretlendirmesi önerisinde bulunmuştu: “Hangi şartlar altında olursa olsun Hitler’i galip görmek istemezsem de, Almanya’yı kazanıyormuş gibi görürsek Rusya’ya yardım etmeliyiz ve Rusya’yı kazanıyormuş gibi görürsek Almanya’ya yardım etmeliyiz. Böylece onların mümkün olduğu kadar çok adam öldürmesine izin vermeliyiz, ikisi de sözlerine sadık değiller. Ruslara sert davranmamız gerekiyor. Onlar nasıl davranmaları gerektiğini bilmiyorlar. Zücaciye dükkânındaki boğa gibiler. Ancak yirmi beş yaşındalar. Biz yüz ve İngilizler yüzlerce yıl daha yaşlıyız. Nasıl davranacaklarını onlara öğretmek zorundayız.”

Kissinger’a göre Truman, Sovyetlerle anlaşmazlığı jeopolitik çıkar farklılıklarına değil, kötü davranış ve politik acemiliğe yoruyordu. Niyazi Berkes de Türkiye’de ‘’Efendim, bu Amerikalıların hiç siyasi tecrübesi yok. Dünyanın farkında değil sersemler’’ dendiğini, Türk yöneticilerin Amerikalıları, Amerikalıların ise Rusları uluslararası politika arenasında ‘’acemi’’ olarak gördüğünü söylüyor. Sovyetler Birliği ile Birleşik Devletleri arasındaki gerginliğin yanlış anlamadan, kötü davranış ve acemlikten değil jeopolitik çıkardan kaynaklandığı gerçeği örtbas edilerek Soğuk Savaş başlatılmışken Churchill’in Avam Kamarası’nda ‘’Kırım’dan ve diğer temaslarımdan buraya getirdiğim intiba Mareşal Stalin ve Sovyet ileri gelenlerinin Batılı demokrasilerle şerefli dostluk ve eşitlik anlayışı içinde yaşamak istedikleridir. Sorumluluklarına, kendi yararlarına olmasa bile, Rus Sovyet Hükümetinden daha bağlı bir hükümet tanımıyorum’’ sözleri pek bir işe yaramıyordu.

‘’Uzun çekilmelerden sonra Wallace’ın yerine, ne idüğü belli olmayan bir taşra senatörü olan Harry Truman’ı başkan yardımcısı adaylığına seçtiler. Seçim sonunda, Roosevelt ile birlikte bu adam da seçildi. Çok geçmeden Roosevelt ölünce, onun yerine Mr. Truman cumhurbaşkanı olunca her yerde ‘’kim bu adam?’’ diye herkes birbirine soruyordu. Doğrudan doğruya seçilmiş bir başkan olmadığı sürece Mr. Truman kendi rengini hiç belli etmemişti. Postdam Konferansı’na geldiği zaman, kızının piyano çalarak konferans üyelerini eğlendirdiğini gazetelerde okurduk. Bu silik adam, görülmedik bir oyunla hem başkanlığa seçilmeyi hem de bu ünlü gerici Kongre’yi kendine hınk diyen bir meclis haline getirmeyi başardı. Nasıl? Muhaliflerin ‘’içeride yangın vaaar’’ çığlığına karşı o: ‘’dışarıda, dünyada Rus tehlikesi vaaar’’ diyerek.

’Truman’ın iç tehlike yerine dış tehlike borusu o denli etkili olmuştur ki Amerika’da Cumhuriyetçilerin sesleri kısıldı. Sendikalar, Amerika’da irapta mahalli olmayan küçücük komünist partisi, devlet memurları, üniversite hocaları ve de Hollywood aktörleri Truman’ın benimsediği sadakat yemini komisyonlarının baskısı altında sindirildiler; en sonunda Truman ünlü doktrinini 12 Mart 1947 günü Kongre’ye getirdiği zaman kendi partisine düşman olan çoğunluktaki Cumhuriyetçi üyelerin tümü tarafından alkış tufanı ile karşılandı. Truman şimdi içerideki çok abartılmış sol akımlara karşı çıkan yarı gülünç bir kahraman değil, bütün dünyanın karşısına güçlü Sovyet düşmanı bir kahraman olarak çıkıyordu.’’ (Niyazi Berkes)

Niyazi Berkes’in iddiasına göre savaştan çok az kayıpla çıkan, topraklarında savaşın yıkımını yaşamayan ve atom silahı tekeline sahip olan Amerikalı yöneticiler barış halinde savaş üretiminin azaltılacağını, işçi ücretlerinin dondurulacağını veya düşürüleceğini, sendikalar ile işverenler arasında çatışmaların başlayacağını, işsizliğin hatta grevlerin ortaya çıkacağından hareketle karlılığın azalmadan sürmesini sağlamak için her çareye başvuruyorlardı. Bu düşünceyle harekete geçen Amerikalılar İkinci Dünya Savaşı’na yatırdıkları 300 milyar doların üzerindeki parayı çıkarmak maksadıyla yeni bir savaş başlattılar.

‘’Truman Doktrini bizde Yunanistan ile Türkiye’ye bilmem kaç milyon dolar verme ve bu iki ülke üzerinde birinde ‘’iç savaş şeklinde’’, diğerinde ‘’Boğazlar sorununda’’ görülen Sovyet baskısına karşı bu iki ülkeyi destekleme işi olarak görülür. Truman Doktrini bundan çok daha kapsamlı bir doktrindir. ‘’ABD dünya egemenliği’’ doktrinidir. Bu doktrin ‘’özgür’’ ulusların özgürlük haklarına karşı Sovyet emperyalizmine çevrilmiş dinsel bir çağrıya dayanır: Özgürlük savunuculuğu yapmak Tanrı’nın Amerikalılara buyurduğu bir ödevdi; Tanrı onlara kendilerine güvenmekle Tanrı’ya güvenmenin aynı şey olduğunu buyurmuştu. Dünya ‘’özgür’’ uluslarla ‘’köle’’ uluslara ayrılmıştı. Bu köle ulusları Tanrı emrine göre özgürlüğe kavuşturmanın yolu, onlara ‘’refah’’ sağlamaktı. ‘’Refah’’ ise ancak ‘’özgür’’ ekonomi ile olabilir. Bu, Amerika’nın kendi özgürlük ekonomisinin de var olmasının baş koşuludur. Truman doktrinine karşı hem Amerika’da hem Avrupa’da çevrilen eleştiriler de Türk basınında halka yansıtılmamıştır. Bu eleştirilerde Amerikan yardımının gerçek amacının despotik hatta devletçi rejimlere karşı demokrasinin savunması olması gerekirken, Türkiye gibi demokrasiye aykırı bir devlete yardım vermenin anlamasızlığı üzerinde durulmuştur. Fakat bunları endişe içinde yakından izleyen Ankara’ya göre, bunlar, ‘’Moskova ağzı’’ ile konulan Türk düşmanlarıydı.’’(Niyazi Berkes)

Amerika’daki olaylar karşısında kendi güvenlikleri açısından Karadeniz ve Boğazlar konusunda Türkiye ile bir uzlaşma girişimi arayan Sovyet Rusya’nın girişlerinin muhalefete düşmek istemeyen Milli Şef rejimi tarafından hem iç muhalefeti ılımlılaştırmak hem de Batı’ya komünizm tehdidi olarak sunulduğunu iddia eden Niyazi Berkes’e göre savaş sonrası ‘’çok partili’’ rejime geçmenin kaçınılmaz olduğunun anlaşılması üzerine Mayıs 1945’den Truman Doktrini’nin açıklandığı Mart 1947 tarihine kadar olan iki yıllık sürede Milli Şefliğin sürdürdüğü siyaset aşağıdaki gibi özetlenebilir.

‘’İlki eskisi gibi yine Milli Şeflik rejimi çerçevesi içinde olmak koşulu ile başka partilere katlanmak, ikincisi halk denen yığının şu ya da bu sınıfından ya da sınıflarından gelme bir muhalefet partisi olmayan, yine Milli Şeflik geleneği içindeki bir parçanın sırf iktidarı kapmak için kopmasından başka bir şey olmayan diğer bir partiyi şeflik doğrultusuna uyacak çizgiye getirmek için yetiştirmek, üçüncüsü bunu yapmak için dışarıda Sovyet tehlikesini içeride komünizm korkusunu kullanmak, dördüncüsü gerçekten demokrasi istemeyi, radikal reformlarla Kemalist doğrultuda ilerlemek anlamında anlayanları kızıla boyamak, beşincisi Amerika’da savaş sonrası için yapılması düşünülen işlere karşı baş gösteren gerici bunalımdan faydalanarak, çıkar gruplarını Alman cebi yerine bu kez Amerikalı cebinden besleme yollarını açmak.’’

Şeflik düzeni içinde baş gösteren muhalefet, ülke içinde bir ‘’iç savaş tehlikesi’’ boyutuna getirilemez, dışarıda bunu körükleyenin Rusya olduğu ya da demokrasi akımının komünizm tehlikesine bağlı olduğu yansıtılmazsa, ülke içindeki rejim tartışmaları sıradan bir demokrasi tartışması gibi gözükecek, Batı demokrasileri de bunu normal bir demokratik gelişme olarak görecekler ve Sovyet Rusya tehdidine karşı Milli Şef Türkiye’sini himayesi altına alacak bir büyük devlet bulunamayacaktı diyen Niyazi Berkes’e göre gerçekte istenenin demokrasi değil, demokrasi görünüşü altında şeflik yönteminin sürmesi için gerekli ‘’tehlike’’ korkusunun varlığını süreklileştirmek olduğunu yazar. Sovyet baskısı denen şeyin, Sovyetler için Mustafa Kemal zamanından beri belledikleri bir siyaset gereği, komşu ülkede kendilerine düşmanlık etmeyecek, başkalarına yataklık etmeyecek herhangi bir rejimin bulunması her türlü kuşkuların üstünde zorunlu bir özlem olduğunu söyleyen Niyazi Berkes ‘’Atatürk Müdafaa-i Hukuk cemiyetlerinin yerine Halk Partisini kurduktan sonra, demokrasi edebiyatıyla yıldızlanmış bir kişisel yönetim kurmuştu. Hâlbuki asıl demokrasi yolunu getiren İsmet İnönü’dür’’ diyen Faik Ahmet Barutçu hakkında şöyle demektedir.

‘’Milli Şef için yapılacak dalkavukluğun en yüksek düzeyde olanı budur. Kendisi böyle bir iddiada bulunmaz ancak onun kafasını okumasını bilen dalkavuklarına söyletir, söylendiği zaman da yalanlamaz. Bu tezin içinde ta ulusal bağımsızlık savaşı günlerinden beri Mustafa Kemal’e karşı çevrilmiş iki karalama saklıdır: İlki Kemalist devrimin ‘’Sovyetimsi’’ ya da Sovyet rejimi yanlısı bir devrim olduğu, ikincisi ‘’Müdafaa-i Hukuk’’ komitelerini kapatıp yerine siyasal bir parti kurarak ‘’kişisel’’ diktatörlük rejimi kurulduğu. Mustafa Kemal’in onca nimetlerini gören İsmet İnönü’nün bu kitaba konu aldığım dönemin gericilerinin en çok benimsediği bu tür iddiaların yapılmasına göz yumması karşısında insan ne diyeceğini bilemiyor.’’

‘’Muasır medeniyet seviyesini’’ hedef alan hemen her şeyin ‘’Milli Şef’’ İsmet İnönü tarafından yok edilmeye çalışıldığını, Kemalist ilkelerin ve Kemalist devrimin hedeflerinin Atatürk’ün yakın çalışma arkadaşlarınca bile tam olarak anlaşılamadığını iddia eden Niyazi Berkes’e göre Milli Şeflik rejimi, bir şef altında birlik, beraberlik sistemi değil, bir çeşit bürokratik feodalite rejimidir. Aynı konuda başka bir kalem de şöyle demektedir.

‘’Atatürk’ün bu değişiklikleri halk için yaptığı ve halkın egemen olacağı bir düzenin temellerini atmak istediği, her hareketinden ve her sözünden bellidir. Ne var ki bu, yapılan devrimlerle kendi kendine alınabilecek bir sonuç değildi. Ve Osmanlı döneminden kalan sosyal ve İktisadi yapıda, yönetime sivil ve asker aydınlardan, bürokratlardan başka ağırlığını koyabilecek bilinçli, örgütlü bir güç bulunmuyordu. O nedenle yönetim yine geleneksel güçlerin elinde kalmıştı.’’ (Abdi İpekçi)

Adnan Adıvar’ın kendisine ‘’Niyazi Bey oğlum, şu yanı başımızdaki devle uğraşıldığı müddetçe bu memlekette ne demokrasi olur, ne özgürlük. Demagoglar boyuna onu vesile ederek bu iki davanın güdücüsü olanları kolaylıkla lekeleyeceklerdir. Bir zamanlar Mustafa Kemal bu devle iyi ilişkiler kurmayı başarmıştı. İsmet bu işi eline yüzüne bulaştırdı. Şimdi bunun cezasını siz çekiyorsunuz. Bu gidişle bu memlekette biz de siz de boşuna uğraşıyoruz’’ dediğini aktaran Niyazi Berkes Türk-Sovyet dostluğunun nasıl ilk andan itibaren Batı için büyük bir tehlike olarak görüldüğünü ve nasıl bozulmaya çalışıldığını şöyle anlatır.

‘’Milli Şef yaşamı boyu Lord Curzon’u unutamadı. Bir vesile ile F.A. Barutçu’ya övünerek şöyle der: ‘’Lozan’da genç ve tecrübesiz zamanımda devletleri teker teker İngiltere’ye karşı görünce bunlarla uyuşup İngilizlere kafa tutarım diye düşünmüştüm. Lord Curzon baba: ‘sen çok manevracısın. Ama ben sana yaptırmam. Gözünü aç’ dedi. Gerçekten yanlış başladığımı anladım. Ben İngiltere ile çarpıştırıyorlardı. Kendileri arkada duruyor. İstediklerini de benden kendi hesaplarına koparıyorlardı… Ben Lord Curzon’u yokladım, gördüm ki onunla uyuşurum. Diğerlerinin istediklerini geri çevirmede benimle birlik olacaktır. Hızla kararımı verdim ve doğru yolu tuttum.

Yıllarca ‘’Lozan Günü’’ edebiyatı içinde yetişmiş bir kişi bugün bu sözleri okuyunca şaşırır. Çünkü neredeyse İsviçre’de Lozan adlı bir şehir yaratmış olan Lausanne uzmanlarına göre, paşamız bu İngiliz lordunu yamyassı etmişti. Şimdi ise onunla anlaşarak istediğini elde ettiğini söylüyor. Kendini lorda karşı ileri sürenleri de böylece atlatmış. Kimdi acaba bunlar? Ulusal Kurtuluş Savaşı o zamanın en güçlü emperyalist devleti olan İngiltere’ye karşı yapılmıştı, değil mi? Peki, nasıl oluyor da bu savaşın hesabını görmeye gönderilen adam, o devletin dışişleri bakanı olan adamla çarpışmak istemiyor da onunla birleşiyordu? Başka bir devlete karşı ve neyi elde etmek için? Paşa yukarıdaki sözleri ettiği zaman, bu soruları ona soran birinin çıkmayışı da şaşılacak şey değil mi?

Diğer bir Lord (Britanya’nın Berlin Büyükelçisi Lord D’Abernon da Curzon’un kazandığı zaferi şu sözlerle yüceltir. ‘’Curzon yalnız Britanya’ya değil, bütün dünyaya muazzam bir hizmette bulunmuştur. Ankara ile Moskova arasındaki o menhus yakınlık, çok büyük bir tehlike idi. Curzon’un bu tehlikeyi yıkması başlı başına bir başarıdır.

Amerikan hükümeti bir yandan NATO’yu Birleşmiş Milletler Örgütünün güçlendirilmesi ve Sovyet saldırganlığına karşı gerekli göstermeye çabasına karşın bazı etkili siyaset adamlarının aksi yönde açıklamalar yapmalarının ilginç olduğunu söylemeliyim. Örneğin Amerika’nın Soğuk Savaş politikasının biçimlenmesinde büyük rolü olan, kardeşi CIA başkanlığı kendisi Dışişleri Bakanlığı yapan John Fuster Dallas ise 1949 yılında ‘’Sovyet hükümeti, bugünkü koşullar altında, savaşı ulusal siyasetin bir amacı olarak kullanmak istemiyor. Bu hükümette ya da herhangi bir hükümette Sovyet Hükümetinin şimdi açık bir saldırı tasarladığına inanan, asker ya da sivil sorumlu bir kişi bilmiyorum’’ diyordu.

1956 yılında BBC radyosunda yaptığı konuşmalarda ‘’Sovyetler Birliği’nin Batı Avrupa’yı işgal etme olasılığının çok fazla mübalağa’’ edildiğini söyleyen Moskova’nın eski Amerikan Büyükelçisi George F. Kenan 1965 yılında London Times gazetesine ‘’İkinci Dünya Savaşından sonra Amerikan siyasetini düzenleyenler NATO’yu kurmakla kimsenin tasarlamadığı bir saldırıya karşı Avrupa’nın ortasından zoraki bir çizgi çektiler. Savaştan sonra Sovyetler Birliği ne başka ülkeleri işgal etmek istedi, ne de işgal etmeye ihtiyacı vardı. Atlantik Paktı talihsiz bir girişimdi, çünkü gereksizdi’’ diye açıklamalarda bulunuyordu.

‘’Bu, devamlı mücadele gerektiren katı, hatta kahramanca doktrin, Amerikan halkını, kuralı, inisiyatifi düşmana bırakmak olan sonu gelmez çekişmeleri kabul etme yükümlülüğü altına sokmuş ve Amerika’nın rolünü, zaten taraftarı ayıran çizginin kendi tarafında kalan ülkeleri kuvvetlendirme olarak belirlemiştir. Bu da klasik çıkar küreleri politikasıdır. Görüşmelerden vazgeçmekle, sınırlandırma politikası, Amerika’nın gücünün göreceli olarak en yüksek olduğu dönemde –atom bombası tekelini elinde tutarken– çok kıymetli zamanın boşu boşuna harcanmasına neden olmuştur. Gerçekten de sınırlandırma politikasının temel varsayımı olan kuvvet pozisyonlarının henüz kurulmakta olduğu düşünülürse, Soğuk Savaş hem askerileşmiş oldu, hem de Batı’nın göreceli olarak zayıf olduğu şeklinde doğru olmayan bir izlenim verdi.

Böylece Sovyetler Birliği’ni kurtarmak politikanın nihai hedefi oldu; istikrar ancak kötülük kovulduktan sonra ortaya çıkabilirdi. Soğuk Savaş’ta amaç düşmanın bizim yanımıza çekilmesidir: “Özgür kurumların yeşerebileceği ve Rus halklarının kendi kaderlerim tayin için yeni bir şans elde edecekleri bir uluslararası çevrenin önkoşulu olan özel ve sınırlı koşulların Sovyetler tarafından kabul edilmesi” olarak tanımlanan “Sovyet sisteminin doğasında temel bir değişiklik yaratılmaktır.” (Henry Kissinger)

İkinci atom bombasının Nagasaki’ye atıldığı gün (ve Amerika bütün Pasifik’i kendi etki alanına almaya hazırlandığı sıralarda) Başkan Truman Doğu Avrupa ülkelerinin ‘’tek bir devletin etki alanında olamayacağını’’ söylüyor ve ‘’gereksiz’’ Atlantik Paktı ile Batı dünyasının siyasetini saptayan esas unsur Amerika oluyordu. Sovyetler Birliği ise savaşta aşağı yukarı 20 milyon ölü vermiş, Nazi Almanya’sı 100 milyona yakın Sovyet yurttaşının oturduğu toprakları istila etmişti. Savaştan sonra Sovyetler Birliği’nin durumunu savaş sonrası orada bulunmuş olan İngiliz yazar Edward Crankshaw şöyle anlatır.

‘’Savaştan sonraki günlerde Moskova’dan Brest Litovsk’daki yeni sınıra henüz açılmış olan tren yolu ile ağır ağır gitmek bir kabusu andırıyordu. Yüzlerce, binlerce il etrafta ayakta duran ya da yaşayan varlık yoktu. Bütün kasabalar, şehirler yerle bir olmuştu. Ambar, silo diye bir şey kalmamıştı. Makine namına bir şey görünmüyordu. Ne elektrik santrali vardı, ne su deposu. Uçsuz, bucaksız topraklarda ayakta kalmış bir telgraf direğine bile rastlanmıyordu.’’

Birkaç nesli savaş meydanlarında yok olmuş, erkek nüfusu azalmış, sanayisi tahrip edilmiş Avrupa ve Amerika’yı tehdit ettiği iddia edilen Sovyet devleti hakkında Henry Kissinger utanmadan ve sıkılmadan bakın neler söyleyebiliyor.

‘’Stalin, Birleşik Devletler’e karşı da, 1940’ta Hitler’e karşı takındığı tavrın aynısını sergiledi. 1945’te Sovyetler Birliği, on milyonlarca kayıp dolayısıyla takatten düşmüş, ülkesinin üçte biri harap olmuş olduğu halde, atom bombası tekelini elinde tutan, savaştan zarar görmemiş Amerika’nın karşısında cesaretle duruyordu. 1940’ta da, kıtanın geri kalan kısmı elinde olan Almanya’nın karşısında idi. Her iki olayda da, Stalin ödün vermek yerine, Sovyet kuvvetlerini bir araya topladı ve olası düşmanlarına blöf yaparak, savaş olursa geri çekilmeyeceği, batıya doğru ilerleyeceği izlenimini verdi. Fakat her iki olayda da karşısındakilerin tepkisini yanlış hesapladı. 1940’ta Molotov’un Berlin ziyareti, Hitler’in Rusya’yı istila etmek kararını kuvvetlendirdi. 1945’te de aynı dışişleri bakanı, Amerika’nın iyi niyetini, Soğuk Savaş hesaplaşmasına dönüştürmeyi başardı.

Paradoksal bir şekilde, Stalin’in, ülkesinin ne kadar zayıf bir durumda olduğunu bilmesi, Soğuk Savaş’a doğru kayışı hızlandırdı. Ülkenin Moskova’nın batısındaki bölümü tamamen harap olmuştu geri çekilen orduların standart yöntemi olarak –ilk önce Sovyet, sonra Alman orduları– geriden gelenlerin Rusya’nın acımasız iklimi karşısında korumasız bir şekilde açıkta kalması için her bir bacayı havaya uçurmuşlardı. Siviller dâhil, Sovyetlerin savaş kayıpları 20 milyonun üzerindeydi. Bu rakama, Stalin’in temizlik hareketlerinde, esir kamplarında, mecburi kolektifleştirmelerde ve isteyerek yaratılan açlıktan ölenlerin sayısı olan bir 20 milyonu daha eklemeniz gerekir. Ayrıca Gulag’da mecburi çalışma kamplarındaki esirlikten kurtulan 15 milyonu daha sayabiliriz. Şimdi bu tükenmiş ülke, birdenbire kendini Amerika’nın atom bombası yapma teknolojik başarısı ile karşı karşıya buluyordu. Bu, Stalin’in uzun zamandan beri korktuğu anın geldiği ve kapitalist dünyanın kendi iradesini dayatmayı başarabileceği anlamına mı geliyordu?’’

Amerikalı devlet adamları, Sovyetler ideolojisinde ısrarlı olduğu sürece, görüşmeler anlamsız kabul edilmiş ancak özlerinin değişmesinin ardından anlaşmanın kendiliğinden gerçekleşeceğini iddia etmişlerdir. Amerikalı yöneticilere göre Sovyet-Amerikan anlaşmazlığının nedeni, çatışan ulusal çıkarlar değil Sovyet liderlerinin ahlaki noksanlıkları idi. Yaşanan anlaşmazlıktan Sovyet halkının değil, küçük bir yönetici kliğinin sorumlu olduğuna inanılıyor, tam bir Sovyet-Amerikan anlaşması için, Sovyetlerin değişmesi gerektiği söyleniyordu. Oysa Amerika’nın atom tekelinin olduğu anlaşılmasıyla Doğu Avrupa’da Sovyetler Birliği’ne düşman olmayan hükümetleri iş başına getirmek, Sovyet güvenliği için daha önemli olmaya başlamıştı.

Amerika, bugün, yerleşmiş çıkarların savunulması uğruna dünya çapında bir ihtilal aleyhtarı harekâtın önderidir; Amerika’nın bugünkü durumu Roma İmparatorluğunun durumuna benziyor. Roma da, kendi yönetimi altına giren yabancı topluluklarda fakirlere karşı devamlı olarak zenginleri desteklerdi. Roma’nın siyaseti eşitsizlik, adaletsizlik ve en kalabalık olanlar için en az mutluluk siyasetiydi. Amerika da Roma’nın rolünü isteyerek benimsemiştir.’’ (Arnold Toynbee)

Yazılanlara bakınca Batı Avrupa devletleri gibi klasik sömürgecilik yapmadığı iddia edilen Amerika Birleşik Devletleri’nin onlardan çok da geri kalmadığını, ortak zihniyetlerin pek değişmediğini, kurtarıcılık rolünü oynamaktan bıkmadığını hatta her geçen gün bu rolü oynamakta ustalaştığını görüyoruz. Savaş sonrası Türkiye’nin abartılı Sovyet tehdidi iddiaları Amerikalıların da ekmeğine yağ sürmüş, kendi çıkarları için dünya jandarmalığına soyunmalarını kolaylaşmıştır. Üzerinde milyonlarca insanın yaşadığı bir kıtayı ‘’Tanrı dünyayı yönetmemiz için bu toprakları el değmemiş bir şekilde bizim için sakladı’’ iddiasındaki düşüncesi zaten başlı başına hastalıklı olmasına karşın yardımlaşma, dayanışma, birlik beraberlik ve sevgi yerine tüketim kültürünü esas alan kapitalist sistem ve insan haysiyeti yerine yozlaşmayı, çürümüşlüğü, ahlaksızlığı öne çıkaran burjuva zihniyetinin dünya sistemine egemen olduğu ve bu egemenliğini sürdürmek için her yolu deneyeceği unutulmamalıdır. Bunu yapmak için de işbirlikçilere ihtiyacı vardır. Bu işbirliğinin üzeri her ne kadar ‘’milli’’ sıfatıyla örtülmek istense de burjuvazinin milli özelliği yoktur. Yazımı Niyazi Berkes’ten bir alıntıyla bitirmek istiyorum:

‘’Türkiye’ye insanca, uygarca bir kalkınma yoluna girilmesini bütün varlığımızla istediğimiz bir zamanda, aslında Amerika’yı tanımayan, ona düşman olan, Batı’ya karşı her türlü sahtekârlığı yapmaktan çekinmeyecek olan kişilerin başlattıkları rezaletle yüzünden ne Amerikan yardımının bir faydası görülmüş, ne de çağdaş bir ulus olma uğruna yapılmış bir savaşın bizlere emanet ettiği görevler yerine getirilmiştir.’

Salim Olcay

salimolcay@hotmail.com.tr

Yazarımızın diğer yazılarını okumak için tıklayınız.