1 Film 2 Analiz: Inception (Süleyman Keskin)

“All that we see or seem Is but a dream within a dream?” (Edgar Allan Poe)

“Bütün gördüğümüz ve göründüğümüz de düş içinde düş müdür sadece?” Çeviri: İsmail Haydar Aksoy

90’ların ilk yıllarından itibaren, sinema endüstrisinin çağa uygun yapılanmasını gerçekleştiren genç yönetmen tayfası içindeki Quentin Tarantino, David Fincher, Alejandro González Iñárritu ve Christopher Nolan’ın yönettikleri, senaryo kaleme almaları, kurgu anlayışları ve anlatı biçimleriyle izleyicileri yeni berrak sulara yelken açmalarını sağlamışlardır. Her ne kadar genç yönetmen tayfası olarak adlarını saysak da, hiç birinin yaşı 40’dan az olmadığını biliyoruz. Belki de adlarını genç olarak söylememi, yenilikçi ve o zamana kadar süre gelende daha farklı öyküleme anlayışlarının 110 yıllık sinema tarihi içinde rakamsal boyutlarda daha az yer kaplamamışlığıdır. Bu yönetmenler içerisinde, iki yılda bir her yönettiği olay yaratan Christopher Nolan’ı içlerindeki en çalışkanları olarak görüp diğer tarafa ayırmalıyız.

1998’de çeşitli festivallerden ödül almış ilk uzun metraj filmi Following, kariyerini şekillendirmene yönelik elle tutulur ilk filmiydi. Zamanla ardından gelen modern klasik Memento (2000), başarılı yeniden çevrim Insomnia (2002), adını bilmeyenlere “elektrik dâhisi” Tesla’yı ve iki sihirbazın kapışmasını konu edinen The Prestige, Tim Burton’ın yönettiği Batman’lerle karşılaştırmaktan geri duramadığımız Batman Begins (2005), The Dark Knight (2008) ve son yapıtı Inception (2010).

İzleyici olarak Batman karakterinin başrolde olduğu 3. filmi beklerken, senaristliğini de Nolan’ın yapacağını öğrendiğimiz rüyalarda geçtiğinden başka sır verilmeyen yapımla karşılaşmamız bünyede bir şok yaratmıştır ama kadrosunun genişliği ve karmaşık hikâye düzeninin etkisi beklentileri en minimumda sabitlemeye yetmektedir. Başrollerini ünlü oyuncular Leonardo di Caprio, Ellen Page, Marion Cotillard, Joseph Gordon-Levitt, Cillian Murphy ve Japon aktör Ken Watanabe’nin üstlendiği filmde, bilinçaltının temellerine inme, paradox, ortak bilinç, zihnin labirentleri ve katmanları, uyandırma(dürtme) gibi her birinden sıfırdan senaryo yazılacak kavramları, (Belki de ileride farklı yönetmenlerin yapıtlarında genişçe görebiliriz) tek metin altında toplamayı başarmışlığı Nolan’ın sinema yetisinden kaynaklanan enfes bir bileşim oluşturmaktadır.

Dom Cobb (Leonardo DiCaprio) ve ekibi temin ettiği kimyasallar yardımıyla bilincin uykuda en zayıf olduğu REM evresinde görülen derin ve ayrıntılı rüyalarda gömülü değerli sırların yerini öğrenip, çalma işindedir. Dom’un, birden fazla kurban üzerinde etki sağlamış üstün yeteneği, rakiplerinin sırlarını ele geçirme isteğiyle yanıp tutuşan şirketlerin oyuncusu olmasını engelleyememiştir. Ve ülkesinde işlediği bir suçtan ötürü uzun süredir göremediği çocuklarının yanlarına dönmesine izin verilmeyen Cobb’a, önceki çalma işlerinden tamamen zıt kutupta duran “fikir yerleştirme” işi sunulmuştur. Eğer bunu başarabilirse bütün olanları yok saydıracak yeni bir Başlangıç (Inception) fırsatı yakalayabilecek, çocuklarının yanına dönmesi sağlanacaktır. Yeni hayat için sunulan son görevinin önündeki en büyük engel, sadece Cobb’un “tanıdığı” düşmandır.

Film, deniz kenarında baygın hâlde yatan Cobb’un, silahlı görevlilerce yakalanıp yaşlı bir adamın önüne oturtulmasıyla start alır. Bu türden giriş, son dönemde sıkça karşılaştığımız, filmin son demlerinde bağlanacak olayları 3–5 dakikasıyla gösterip, izleyende merak duygusunu tavan yaptıracak bir seçimdir. Ardından gelen aksiyon dolu rüya içindeki rüya sekansları baş döndürücü aksiyon sahnelerinden afallamış izleyicilere atılan ikinci tokat ve sıkı bir başlangıçların seyirciye vaat edilenin ilk tohumu sayıldığı günümüz sinemasında, beklentileri karşılayıcı tavırdır. Christopher Nolan’ın bir önceki film The Dark Night hâla hafızamızda tazeyse başlangıcın işlenişi birçok açıdan hayli tanıdık gelecektir. Kara Şovalye’yle, film arasında bağlantı kuracak olursak öyle aman aman bir ortak nokta olmasa bile izleyende yer, zaman farklı olacak şekilde ilerlemesini aynı bulması da olası. Ama iki filmin de senaryolarını yazan kişinin de Nolan’ın kendi olması, sinemasının çekirdeğini oluşturan insanın gizli dehlizlerini ortaya çıkarmada ortak bir tat, hatta alttan alta bir meram duygusu yarattığı da hissedilebilir. Saklı tutulan gizin Nolan’ın sineması izleyicide bu kadar tutulmasının sağlayan ana nedeniyse; yönetmenin izleyiciyi elinin altına alan aksiyon dokusu ve içeriğini okuduğumuzda muhtemelen ilgi çekici gelecek farklı ana taslak seçiciliğidir.

Yönetmenin buradaki ve diğer filmlerindeki başarısı, içerdiği aksiyon sahnelerin soluksuzluğundan çok, hikâyenin özünü dolambaçsız anlatışından kaynaklanıyor. Ve her türden, her kültürden izleyiciyi yakalamayı hedefliyor. Özellikle kurguda oynama yaptığı Memento ve Prestige ‘deki son ana kadar heyecan duygusu ve anlayamamaktan kaynaklanan ilgiyi kaybettirmeden anlatıyı seçişi ve Incepiton’ın da tematik açıdan sırasıyla bağlantı bütünlüğündeki sahneleri, nev-i şahsına münhasır David Lynch’in kendine has kurgu anlayışından filmin bazı bölümleri net açıklayarak az da olsa uzak bir yol tutuyor. Önce öğretip ardından anlaşılır bir dille rüya içine rüyaları geçiren yapı, filmin “son anına” kadar yanımızda rehber bulundurmadan gezmemize de imkân sağlıyor.

Filmin akıllarda zaman zaman soru işareti bırakarak ilerlemesi bir üst sahnede doyuma ulaştıran cevapların net oluşu, her seviyeden izleyiciyi yakalamaktan geri durmayışını Inception’ın hikaye çekirdeğinden sade bir cümleyle açıklayacak olursak: Ölen karısına özlem duyan adamın, kendisine dahi açıklamaya çekindiği anılarını, mesleksel uzmanlık alanı olan bilinçaltı görevlerinde kendine düşman olarak tanımasıdır.Yapıyı temeldeki fikrin üzerine kurarken bilinçaltını; çıkmaz sokakların olduğu, her an karşınıza çıkacakları hesaplayamadığınız, sürprizlerle dolu labirent olarak tasvir etmeyi de ihmal etmiyor. Bunlara takiben yapının bir diğer katını (filmden örnek verecek olursak: 2. rüyaya geçiş evresinin dakikaları) tamamlamak içinse filmdeki karakterlerin görevini hazırlıyor: Bilinçaltında kaybolmamak için sınırları önceden çevrilmiş dünyayı çizecek mimar ve rüya anında bilinçaltında ne kadar ileriye gidilecekse bir önceki evrede bırakılan bir görevli… Basitçe açıklayacak olursak: Gidilecek yer 4. evre ise, 3. rüya evresinde uyanık kalanın üzerine 2. katmanda bağlanılır ve onun üzerinden ortak bilinç (3. evre) kurulur.

Evrede her ilerleyişimiz, bir önceki katmanda duyduğumuz acıyı azaltırken, önceki evredeki su, tokat yeme gibi fiziksel durumlar sonraki evreyi etkiliyor. Aynı zamanda rüya gören kandırıldığını anladığında da rüya çökebiliyor. Eğer zor bir koşulda kalınıldığında uyandırılmak isteniliyorsa da dürtmek ve bir anda tümünden uyanmanın tek yoluysa kendini öldürmek düş dünyasından tamamen çıkarıyor… Buradaki zaman kavramı ise rüyaya dalınan evredeki 1 saat gerçeğin/bir öncekinin 5 dakikasına eşit. Ayrıca filmin kırılma noktasını yaşatan totemler ise gerçek dünya-sanal dünya farkını göstermektedir. Bu totemlerin bir özelliği de sahibinden başka kimselerin dokunmasına izin verilmeyişliğidir.

Cobb’un derinlikte saklı tutma gereksinimi hissedişi Mal’ın ölüm anılarından tutun da, sahil kenarında mutluğuna kadar anılar arasında gezinmesini anlatmak için seçilen asansör, filmin zekâ kokan anlarına tekabül ediyor. Asansörün her katı iniş çıkışında karşılaşılan manzara Cobb’un psikolojisinin derinliklerinde ne denli sorunlu bir yapı içerdiğini göstermesi adına izleyiciye zaman zaman dehşete düşüren sahneleri çeriyor. Filmin karakter isimlerinden en dikkat edilmesi gereken Ellen Page’ın canlandırdığı Ariadne isminin özelliği, Girit labirentlerinde tutsak kalan Theseus’a, labirentin gizlerini öğrenerek ve verdiği ip ile labirentten kurtaran, Kral Minos’un kızı. Nolan’ın mitolojiden aldığı bu isim, filmdeki labirentleri çizmekle kalmayıp, Cobb’un kendiyle hesaplaşmasını sağlayan yegâne kişidir. Filmde dikkat edilmesi gereken bir diğer noktaysa, Robert Fischer, Jr.’ın kasayı açtığında karşılaştığı rüzgârgülüdür. Yönetmen burada, Orson Welles’in en ünlü filmi Yurttaş Kane’le paralellik gösteren bir açıklayıcılık kullanmıştır. Yer yer eğreti duran baba-oğul hikâyesi yapılan göndermeyle benim gözümde filmde açıklanan “babasına benzeme” yerine farklı bir yöne oturmuştur, iyi de olmuştur. Filmdeki aksiyon sahnelerin bazıları süreyi arttırmaktan başka bir artısı olmasa da olayları anlamaya çalışan izleyiciye nefes imkânı sağlıyor… Ariadne’ye işin inceliklerini gösterilmesi sırasındaki iki ayna arasında gerçekleşen yansımaların sonsuz görüntü oluşturma sahnesi de gerçeklikten sonsuzluğa yapılacak bir iç yolculuğu basit örnekle izleyiciye sezdiriyor. Zekâ dolu bu sahne, filmin tüm derdini açıklayacak niteliktedir. Filmin muazzam müziklerinin bestecisi Hans Zimmer öyle bir üst seviye iş çıkarmış ki, sıradaki filme yapacağı müzikleri gölgeleyecek gibi gözüküyor. Bir oyuncunun diğerinden sahne çalmayışı veya filmin önüne geçmesine izin verilmemesi de yerinde bir tercih olmuş.

Filmin çok konuşulan sonu için teorilerimi ve cevaplarımı sıralayayım:

1- “Film bitip, ekran kararmadan önce uzun süredir dönen topaç yalpalıyordu.

Bu gösteriyor ki Cobb gerçek hayatta.” Filmden kareleri gözümüzün önüne getirmeyi deneyelim ve Cobb’un en uzun süre topacı döndürmeyi başardığı anı hatırlayalım. Ben üç saniyeden fazlasını hatırlayamıyorum. Şimdi Mal’ın rüya evrenindeki kasasını açıp, topacı döndürmesini hatırlayalım? Uzun süre dönmüştü değil mi?

2- “Cobb, hâlâ rüyada, film bu şekilde bitiyor.” Burada Yusuf’un mahzenindeki yaşlı adamın söylediklerini dönelim “Rüya onların gerçekliğe dönüşüdür.”

Mahzende topaç çeviren Cobb’un, filmin girizgâhından itibaren 2 defa düşsel evrende olmadığını kavraması pek zor olmuyor. Ancak mahzende daldığı söylenen rüya sekansının bitişi hiçbir zaman da seyirciye aksettirilmiyor. Fakat Cobb’un bilinçsel olarak tehlikede hissettiği o sahnede dönmek üzere çevirdiği topacın dönmediği de görülebilir. Buradan çıkarımla da Yusuf’un mahzeninden sonrası tamamen Cobb’un kendi ürettiği düşselliğinin bir sonucu.

3- “Gördüklerimizin hepsi, kasadaki gizli sırları çalınan Saito’nun, intikam almak için Cobb’u kendi silahıyla yani bilinçaltına erişerek ödeşmesi mi?” Pek yabana atılmayacak bir fikir gibi duruyor. Şöyle anlatayım: Zaman kavramının rüyalarda farklı işlemesinden Saito uzun süre Araf’ta kaldığından tanınmayacak şekilde yaşlandığı görünüyor. Filmin sonu/başında gördüğümüz yaşlılık halinden uçaktaki zamana dönüşü, metal topacın Saito tarafından döndürmesinden sonraki intiharıyla oluyor. Burada Mal’ın kasaya ne sakladığını hatırlayalım, bir metal topaç idi, değil mi? Topaç gerçek-rüya ayrımını belirttiği gibi derinlerde saklı anıların yerine kullanılan bir metafordur. Saito, topacı çevirdiğinde orada kalması için önünde hiçbir sebep kalmaz, çünkü Cobb’un gizli anılarına ulaşmıştır. Cobb rüya görmeyi sürdürmektedir ve aklına yerleştirilen “eve dönme” fikri devreye girer.

4- “Filmde gördüğümüz sanal ve gerçek dünyaların hepsi Cobb’un zihninin bir ürünü mü?”

İnsan aklı neyin gerçek, neyin sahte olduğunu büyük oranda ayırmayı başarabilmektedir. Küçük oranın içinde kalan Dejavu(“Wikipedia’dan alıntı: Yaşanılan bir olayı daha önceden yaşamışlık veya görülen bir yeri daha önceden görmüş olma duygusudur. Ânı daha önceden yaşamışlık halidir.) olayında ise rüyamızdaki bir “an”ı gerçeklikle karıştırılması da olası. Yani, akıl rüyada görüleni gerçekte yaşanmış sayıyor. Bana göre, filmin hangi bölümlerinin çok net şekilde gerçek yada rüya olduğu yine de belirsizlik içerisinde.. Buradan hareketle Mal ve Cobb’un yarattığı hayali dünyada, kendi zihin Araf’ında kalması gereken Saito, hangi sebeple orada bulunmaktadır.(Burada yaşlı ve genç Saito’nun ev dekorasyonuna dikkat edelim) Zihnen Araf, ölenin aklında yaşanması gerekirken Cobb’un ve eşinin yarattığı dünyada kalması ve başkasının rüyası üzerine kurulu evreninde neden sadece Cobb’un anıları karışmaktadır.(Birden arabaların içinde varolan Treni hatırlayalım) Tümünü birleştirirsem, izlediklerimizin hepsi Cobb’un zihninde oluşan yansımaların bir hikâye bütünlüğü almışlığı da olabilir. Akıl bu, ne yaptığı belli olmaz, özellikle de anılarını derinliklere gömen kişilerde sonucunun yaşandığı olası.

Süleyman Keskin

s.keskin09@gmail.com

Yazarımızın öteki yazılarını okumak için tıklayınız.

1 Film 2 Analiz: Inception (Salim Olcay)

22 Haziran 2012 Yazan:  
Kategori: Manşet, Sanat, Sinema, Yakın Dönem & Günümüz Sineması

“Bir rüya senin bütün felsefelerinden daha değerlidir.” (Hamlet)

American Psycho (2000) ile ‘’tam adamı’’ dediğim rolü ve The Machinist (2004) filmindeki etkileyici oyunculuğuyla Hollywood’da kalıcı olduğunu kanıtlayan Christian Bale’in, Bruce Wayne rolüne bürünerek bir Batman filminde rol aldığını ancak tesadüfen elime geçen Batman Begins’ (2005)’i seyrettiğimde fark edebildim. Batman’in hiçbir serisinden hoşlanmayan ben, izlemeye zoraki başlamış olsam da, ‘’nihayet derli toplu bir Batman filmi’’ ve ‘’devamı çekilse güzel olur’’ diye düşündüğümü anımsıyorum.

Yine, bir arkadaşımın verdiği filmler arasına karışmış Memento (2000) ise ilk anından itibaren merakla izlemeye başladığım, güzel olabileceğini düşündüğüm ancak işlerim dolayısıyla yarım bıraktığım ve bir köşede unutuverdiğim bir film oldu. Yıllar sonra The Dark Knight (2008)’ın beyazperdede görücüye çıkmasıyla birlikte Batman hayranı oğlumla birlikte sinemanın yolunu tutup, ikimizin de hayranlıkla izlediği 2,5 saatlik ziyafet sona erdiğinde ben hala filmin Batman Begins ile olan ilişkisinin Christopher Nolan olduğunu bilmiyordum.

Küçük çaplı bir araştırma filmler arasındaki bağı ortaya çıkarınca bu genç ve yetenekli olduğu inkâr edilemeyecek İngiliz yönetmenin filmlerini izlemediğimi fark ettim. Memento’yu ikinci kez izleme çabam ve yine yarım bırakışım da bu dönemde oldu –yarım bıraktığım filmleri bitirememek gibi körolasıca bir huyum var. 1997 yapımı orijinal filmin etkisinden kurtulmayı başaramadığını düşündüğüm Insomnia (2002)’yı TV’de izlediğimi ve beğenmediğimi –Robin Williams etkeni de belirleyici olmuş olabilir- yeniden izleyince hatırladım. The Prestige (2006) ise bana hitap etmeyen bir yapımdı. Eleştiriye açık pek çok noktası olsa da The Dark Knight’ın yönetmenin en iyi işi ve beni en çok etkileyen filmi olduğunu söyleyebilirim. Önceki filmlerini sevememiş olmam sonrakileri sevmeyeceğim anlamına gelmeyeceğinden yönetmenin ‘’gelecek işlerini’’ takip etme bağlamında Inception (2010) bilerek ve isteyerek izlemeye gittiğim ilk Nolan filmi oldu.

İnsanların, uyku halindeyken savunmasız hale gelen zihinlerine girerek sırlarını çalabilen yetenekli bir adam olan Cobb ve ekibi, Saito isimli bir işadamının sırlarını çalmakla görevlendirilmiştir. Ne var ki böyle bir hamleyi bekleyen Saito hazırlıklıdır ve Cobb’un ne kadar ileri gidebileceğini görebilmek adına, saldırıyı engellemez. Görevi başardığını düşündüğü esnada tuzağa düştüğünü anlayan Cobb, yakalanmasına karşın yetenek testini başarıyla geçmesinden ötürü cezalandırılmak yerine Saito’dan hiç beklemediği bir teklif alır. Görev bu kez fikir çalmak değil daha önce hiç kimsenin denemediği insan zihnine fikir yerleştirmek olacaktır. Ekibinin imkânsız diyerek geri çekilmesine karşılık Cobb, bunun mümkün olduğunu ama yapmak istemediğini söyleyerek teklifi reddeder.

Saito’nun teklifi ile kahramanımızın hayatında bir şeylerin değişeceğini sezeriz. Bu kahramanın maceraya davet edildiği andır. Yol zahmetli, tehlikelerle dolu, geçici ve yanıltıcı olandan gerçeklik ve ebediyete, ölümden yaşama, insandan tanrıya geçiş yoludur ve macera çağrısı kadim anlatıların pek çoğunda kahraman tarafından ilk duyulduğunda reddedilmiştir. Gündelik yaşamın dinginliğini ve alışkanlıklarının koruyuculuğunu bilinemezliğe yeğleyerek macera çağrısını reddeden kahramanın önünde yalnızca iki seçenek kalır. Ya macera çağrısı ısrarla ve kahraman olumlu yanıt verene kadar sürecek ya da ‘’kahraman olamayan’’ çağrıyı reddettiği için bir ömür pişmanlıklar içinde yaşayacaktır. Saito ‘’Kalbinin sesini mi dinleyeceksin yoksa pişmanlıklar içerisinde bir ihtiyar olarak mı yaşayacaksın’’ diyerek teklifini daha güçlü bir şekilde yineler ve  ‘’çocuklarına kavuşmak isteyip istemediğini’’ sorar.

Kahramanımız Cobb, savunmasız zihinler arasında gezinirken –bu konudaki eğitimini babasından almıştır- karısı Mal’ın da bu deneyime ortak olması sonucu kendi istek ve arzularına göre yeni bir dünya yaratma ‘’oyununa’’ girişmişlerdir. Oyunun insan yaşamı ve kültüründeki önemi hakkında en önemli otoritelerden olan Johan Huizinga, oyunun her şeyden önce isteğe bağlı olduğunu, zorlama oyunun oyun olmayacağını, bu bakımdan boş zamanlarda yapıldığını, insanın gerçek yaşamdan geçici olarak çıkarak kendi düzeni olan oyun dünyasının içine girdiğini ancak oynarken ‘’gerçeğin dışında’’ kaldığının bilincinde olduğunu hiçbir zaman unutmadığını yazmaktadır. Gündelik yaşamın bir süsü sayılabilecek oyun kendine özgü yer ve süreyle kısıtlandığından gündelik yaşamdan ayrılır. Oyun başlar ve belli bir noktada biter, bitmelidir. Dışarıdan içeriye belli kurallarla girilir, içerde de belli kurallar geçerlidir. Oyunun kendi düzeni vardır ve mutlak olan bu düzen bozulamaz, bozulması oyunbozanlıktır, cezaları vardır. Kurallar bozulunca bütün oyun çöker, biter.

Karı-koca günlük yaşamda bir ara verme, bir dinlenme olarak rüyaları kullanarak yepyeni dünyalar yaratma oyunu oynamaya başlamıştır. Cobb, bu oyunun kaos’tan kozmos’a bir inşa süreci olduğunu ‘’kendimizi tanrı gibi hissediyorduk’’ sözleriyle dillendirir. Her yaratım süreci, yeni, bilinmeyen, işlenmemiş bir ülkeye yerleşmek yaratılış eylemine eşdeğer olup tanrıyı taklit etmek daha doğrusu tanrı rolü oynamaktır. Mircea Eliade bu eylemi şöyle tanımlamaktadır.

’Boş toprağı işleyerek aslında, kaosa biçim verip kurallar koyarak onu düzenleyen tanrıların eylemini tekrarlıyorlardı. Canavarların yaşadığı çöl bölgeleri, işlenmemiş topraklar, hiç bir denizcinin üzerinde yelken açmaya cesaret edemediği bilinmeyen denizler (…) ve benzerleri kaosla bir tutulur; hala yaratılış-öncesinin farklılaşmamış, biçimsiz tarzını sürdürmektedir. Bu yüzden bir bölge ele geçirildiğinde -yani ondan yararlanılmaya başlandığında- yaratılış eylemini simgesel olarak tekrarlayan ayinler düzenlenir: işlenmemiş toprak önce “kozmoslaştırılır” sonra oraya yerleşilir.’’ (Mircea Eliade-Ebedi Dönüş Mitosu)

Burada durarak Cobb ve Mal’ın durumlarını Kutsal Kitaplarda anlatılan Âdem ve Havva hikâyesi ile karşılaştıralım. Âdem ve Havva’nın her şeye sahip olmalarına karşın tanrının kesin emrine karşı gelerek cennetten çıkartılmalarına neden olan ‘’yasak meyve’’ filmimizde Mal’ın yaratım sürecinin tam ortasında, inşa edilen her şeyin temeli yer, gök ve yeraltının kesiştiği mutlak gerçekliğin bölgesi kozmik yer olarak nitelendirilebilecek ‘’ev’’de saklıdır. Her iki anlatıda da kadının sahip olduğu ‘’bilgiyi’’ bilmeyen ve bilmek için yanıp tutuşan erkeğin rolleri aynıdır. Âdem nasıl –Havva gibi- yasak meyveyi yiyerek doğru ve yanlış, iyi ve kötü, sahte ve gerçek arasındaki farkı bilmek istemişse, Cobb da yasak meyveye (totem) erişmek için aynı merak ve dürtüyle hareket eder. Âdem gibi Cobb da ‘’yasak meyve’’ ile temas eder etmez unutmak üzere olduğu oyun-gerçek ayrımının farkına varır. Totem fikrini ortaya atan Mal yani gerçeği bilme arayışında olan kadındır Mal’ın gerçeği ayırt etmekte kullandığı totemi, Cobb’un dokunuşuyla birlikte işlevsiz hale gelerek gerçeğin göstergesi olmaktan çıkar. Böylece Cobb’un oyunbozanlık yapmaya başlamasıyla ‘’yarattıkları ve yaşadıkları’’ cennetleri yani oyunları çökmeye başlar.

Leo Frobenius çocukluğun doğaüstü dünyası hakkındaki tanınmış yazısında şöyle demektedir:

“Profesör masasında yazıyor ve dört yaşındaki küçük kızı odada koşturup duruyor. Yapacak şeyi yok ve adamı rahatsız ediyor. Adam kıza üç yanmış kibrit çöpü vererek, ‘Al oyna’ diyor. Kız halıya oturarak kibritlerle oynamaya başlıyor, biri Hansel, biri Gretel, öbürü de büyücü olmuş. Bir süre geçiyor, bu zaman içinde profesör rahatsız edilmeden işiyle uğraşabiliyor. Fakat birden çocuk korkuyla bağırıyor. Baba sıçrıyor, -Ne o, ne oldu?’ Kız büyük korku belirtileri göstererek ona koşuyor. ‘Baba, baba’ diye bağırıyor, “büyücüyü al, artık ona dokunamıyorum!”

“Bir duygu patlaması” diyor Frobenius, “düşüncenin duyusal düzeyden duygusal bilinç düzeyine kendiliğinden geçişin sonucudur. Dahası, böyle bir patlamanın görülmesi açıkça belirli bir ruhsal sürecin tamamlandığı anlamındadır. Kibrit büyücü değildir, oyunun başında çocuk için de değildi. Demek ki süreç, kibritin duyusal düzeyde büyücüye dönüşmesinde ve sürecin tamamlanması da bu düşüncenin bilince çıkarılması olayını kapsıyor. Sürecin gözlemi, bilinçli düşüncenin onu sınamasından kaçıyor; çünkü bilince ancak daha sonra ya da sürecin tam bitiminde giriyor. Süreç, sözcüğün tam anlamıyla yaratıcıdır; çünkü biraz önceki örnekte olduğu gibi küçük bir kız için kibrit büyücü olabilmektedir. O zaman kısaca söylersek var olma aşaması duygular düzeyinde yaşanırken, varlık aşaması bilinç düzeyinde yaşanır.”

Konu ile ilgili araştırmacılar başlangıçta önemli olanın oyunun eğlence oluşu olduğunu yazarlar, kendinden geçerek kapılma yönünü değil. Oyun “gündelik” veya “asıl” hayat değildir. Oyun, bu hayattan kaçarak, kendine özgü eğilimleri olan geçici bir faaliyet alanına girme bahanesi sunmaktadır. Küçük çocuk bile “sadece …miş gibi yaptığı”, “yalnızca gülmek için” davrandığı konusunda tam bir bilince sahiptir.Cobb ve Mal’ın durumlarını en iyi özetlediğini düşündüğüm R. R. Marett Dinin Eşiği’nde şöyle demektedir. “Vahşi, oyundaki çocuk gibi, kendisini rolüne veren iyi bir aktördür; aynı zamanda, ‘gerçek’ bir aslan olmadığını çok iyi bildiği bir şeyin kükremesinden ödü kopan iyi bir izleyicidir. Fakat Tanrıların oyununu oynarken bu gerçekliğe doğru bir adım atarız -nihai olarak kendimiz olan gerçekliğe, işte kapılma, coşku duygusu, tazelenme anlayışı, uyum ve ihya oluş! Aziz, söz konusu oyunu kendinden geçmeye dek götürür küçük kızın durumunda kibriti büyücü olarak görmek gibi. O zaman dünyadaki konumla temas kopar ve zihin öteki durumda takılı kalır. Bunlar için öteki oyuna, dünyadaki yaşam oyununa dönmek olanaksızdır. Tanrıya aittirler, dünyaya ait tek bilgileri ve bilmek istedikleri de yalnızca budur. Bütün bir toplum da bundan etkilenebilir, yani kapılmanın esiniyle yaşayanlar dünyayla teması da kesebilirler ve onu hayal ya da kötü diye aşağılarlar. O zaman dünyevi yaşam bir düşüş, Rahmetten uzaklaşma olarak anlaşılabilir.’’ (Joseph Campbell-İlkel Mitoloji)

Büyük İslam düşünürlerinden Gazali El-Munkızu min-ad-dalal isimli kitabında rüya ile uyanıklık arasındaki ince çizgiyi incelemekte, İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar. Hadis-i Şerif’inden hareketledünya algılarının ebedi hayata göre bir nevi rüya olabileceğini söylemekte ve ‘’tanrıların oyunu’’ fikrini bir adım daha ileri taşımaya çalışmaktadır.

‘’Uykuda bir takım şeylerin varlığına inanıyorsun, bir takım halleri tahayyül ediyorsun, onlarda sebat ve istikrar bulunduğunu kabul ediyorsun. O durumda onlar hakkında hiçbir şüpheye düşmüyorsun. Sonra uyanıyorsun, görüyorsun ki bütün tahayyül ettiğin, inandığın şeylerin aslı yok. O halde uyanık iken hissin yahut aklın delaletiyle edindiğin itikadın hak olduğuna nasıl emin olabilirsin? (…) Dünya hayatı ahrete nispetle uyku sayılabilir.’’

Yukarıdaki paragrafta da belirtildiği gibi ‘’tanrıların oyununu oynayan aziz’’, işi ‘’kendinden geçmeye’’ götürür. Toplumdan kaçarak manastırlarda, mağaralarda münzevi hayatı yaşayan düş ülkesinin olaylarıyla günlük olayları birbirine karıştıran din adamlarının çokluğunu ve bu kişilerin ‘’gerçek dünyaya’’ dönemediğini unutmayalım. Büyük bir çoğunluğu başlangıçta bir oyun olarak başladıkları yolculuğu sona erdirecek gücü kendinde bulamadıkları için gerçek dünyaya dönemeden ölmüşlerdir. Mal da tıpkı bu ‘’tanrı oyununu’’ oynayan rahipler gibi oyun oynandığının tamamen bilincinde olmasına karşın kapılarak bir oyunda olduklarını unutmak ister ve bunu ona hatırlatacak tek şeyi, totemini gizler. Zamanın nasıl geçtiğini unutan çocuklar için de oyunun bittiğini belirten hatırlatıcılar ‘’yemek hazır’’ diyen anneler, işten dönen babalar veya ezan sesleri değil midir? Mal’ın çocuklarını ihmal etmeye varacak kadar ileri giderek ‘’oyun kurallarını’’ ihlal etmeye başlaması üzerine Cobb onu cezalandırmak için harekete geçer.

‘’Tek sorun bunların gerçek olmadığını bilmemdi’’ diyerek günün birinde mutsuz olacağını fikrine kapılan Cobb, oyun oynadıklarını bir an bile unutmamıştır ancak artık oyunu bir daha oynamamak üzere bitirmeleri gerektiğini düşünmeye başlar. Yaşadıkları cennetin gerçek olmadığı fikrini Mal’ın zihnine eken Cobb böylece başka birinin zihnine fikir ekme deneyimini gerçekleştirmiş olur. Mal ‘’oyundan’’ gerçeğe dönmeyi kabullenir ancak asıl kaos buradan sonra başlar çünkü zihninde, yaşadığı dünyanın gerçek olmadığı yani oyunun hala devam ettiği fikri uyandıktan sonra da sürmektedir.

Bir oyun gereğinden fazla oynanırsa insanın tüm hayatını, gecelerini ve hatta rüyalarını ele geçirir. Uzun saatler bilgisayar başında geçiren oyun fanatiklerinin veya yeni keşfettikleri bir oyunu günlerce oynayan çocukların rüyalarında da aynı oyunu oynamaya devam ettiklerini biliyoruz.  Geza Röheim ‘’Rüya görmenin kültürel olarak koşullandırılmış birkaç tane yolu olamaz; uyumanın iki yolu olmadığı gibi’’ diyerek bunun her yerde aynı olduğunu gösteriyor.

Görebilmek için ışık kaynağına ihtiyacımızın olduğu nesnelerin nasıl olup da hiçbir ışık kaynağınınbulunmadığı tamamen karanlık bir ortam olan uyku halinde görülebildiğini anlayamayan insanoğlunun karşısında rüya, çözümlenemeyen muazzam bir alan olarak durmaktadır. İnsan ömrünün üçte birinin uykuda ve bu sürenin üçte birinin de rüya görülerek geçirilmesi insanın kesintisiz olarak sürdürdüğü ‘’kendiliğinden’’ faaliyetlerin en önemlilerinden birisidir. Nefes almak, görmek, işitmek, duymak gibi rüya görmek için de hiçbir çaba gösterilmesine gerek yoktur ve insan bundan rahatsızlık duymaz. Araştırmalar rüyaların 5-20 dakika arasında sürdüğünü, normal bir uykuda 60-90 dakikalık dönemler halinde 4-5 rüya evresi yaşandığını söylerken, insanın yaklaşık olarak 6 yılını rüya görmekle geçirdiği bunun da ortalama 150.000 rüya olduğuna ve rüya görülmemiş olsa insanın uyku halinden uyanamayacağına inanılmaktadır.

“Yeni rüyalar görmek insanın hakkıdır; dünyada hiçbir güç onu bu haktan mahrum edemez. Belki de bu, insanın ve insanlığın geleceğinin garantisidir.” (Hint Şairi Serdar Cefri)

Rüya evresi sırasında, insanın göz ve solunum kasları dışında fizyolojik felç durumunda bulunması ve vücuttaki hiçbir kasın çalışmaması ilk anda şaşırtıcı gelebilir. Ancak rüyada yaptığımız şeyleri yatakta yapıyor olacağımızı bilince rüya görmenin ne kadar tehlikeli bir iş olacağını düşünün. Çünkü rüyadaki aktivitelerin fizyolojik etkisi ile günlük hayatta yaşanılanların etkisi aynıdır. Rüyada, koşmak, şarkı söylemek, kaçmak aktivitelerinde bulunuyorsak beyinden kaslara bu fonksiyonlar için emirler gitmesine karşın rüya evresi esnasında vücut felç olduğu için kişi, hareket etmek istediği halde hareket edemez. İnsan, rüyasında da kaçmak istediği halde kaçamadığı, koşmak istediği halde koşamadığı rüyalar görür. Bu felç olmuşluk hissini içeren korkunç rüyalar hızlı kalp çarpıntısı, ter içinde kalmak, ağız kuruluğu gibi abartılı korku tepkileri ile bir kâbusa dönüşür. Günümüzde rüyalar eskisi gibi hayatı belirleyici rol oynamamaktadır. Modern insan rüyalarını hatırlamamakta, hatırladıklarını da önemsememektedir. Hayal görmeyi bırakmak demek her gün sekiz saati boşa harcamak demektir sözünü doğrularcasına saatler boşa geçirilmektedir.

Ülkemizde biri ‘’bir rüya gördüm’’ dediği zaman ‘’Hayırdır İnşallah’’ diye karşılık verilir. Örneğin Kürtler arasında da ‘’rüyan hayırlı olsun’’ denmemesi büyük kabalıktır. Bu cümleye yanıt olarak ‘’sana da hayırlı olsun’’ denir. Ma’arri de ‘’Uyku ölümün kardeşidir’’ demiştir. İnsan rüya görmek için uyumalıdır ancak uykunun bir yaratılmışlık hali olduğunu unutmamak gerekir. Erzurum yöresinde bir bilmece şöyledir. Herkes görür bir tek Allah görmez. Bil bakalım bu nedir: Rüya.

Rüya Arapça ‘’görmek’’ demektir. Kuran’daki en önemli rüya kıssası Yusuf Suresi’ndedir. Sureye göre, Yusuf peygamberin çocukluğunda gördüğü bir rüyada, güneş, ay ve on bir yıldız kendisine secde etmiş, bunun üzerine babası ona, mutluluk müjdeleyen bu rüyayı kıskançlık uyandırmasın diye kardeşlerine anlatmamasını istemiştir. Bu nedenle, rüya tabirciliğinde rüyaları tedbirsiz bir şekilde başkalarına anlatmaktan kaçınılması öğütlenir. Thomas Mann Yusuf ve Kardeşleri romanının başında‘’geçmişin kuyusu çok derin; belki de dipsiz demek daha doğru. Ne kadar derinden seslenirsek, geçmişin derinlerine o kadar iniyor ve o kadar aşağılara batıyoruz. İnsanlığın ilk temellerini daha çok buldukça, tarih ve kültürünün kavranılmazlığı daha çok anlaşılıyor” demiştir. Filmimizde Yusuf adı rüya tabirciliğinin ilk örneği olmasından çok bir kuyu içine düşme halinin simgesi olarak da kullanılmıştır. Filmimizde kuyu kahramanımızın içerisine düştüğü ‘’durumu’’ simgelemekte olup Doğu bilgeliğinin kristalize örneklerinden Kelile ve Dimne’de kuyu şöyle anlatılmaktadır:

‘’Kudurmuş bir filden kurtulmak isteyen adam kendini kuyuya salmış, elleriyle iki dala tutunuyormuş, ayakları içerde bir şeylere değiyormuş… Bir de ne görsün, dört yılan kafalarını deliklerinden çıkarıyor! Biraz daha dikkatli bakınca en dipte bir ejderha ağzını yay gibi açmış, adamın düşmesini bekliyor. Gözlerini umutsuzca iki dala diken bedbaht, iki fare görmez mi! Biri siyah diğeri beyaz, elbirliğiyle kemiriyorlar dal köklerini. İşte böyle derdiyle yandığı, çare aradığı bir anda oracıkta bir peteğe ilişmiş gözü! Hemen bala sulanmış, lezzetiyle aldanmış; kötü halini unutup çare aramayı bırakmış. Hiç aklına gelmiyormuş: ayakları dört yılanın üstüne doğru sallanıyor, kendi de ne zaman düşeceğini bilmiyor! Fareler kemiriyor, dal kaparsa ejderhanın ağzına girecek! Böyle oyalanıp aymaz aymaz sallanarak balın tadıyla mest olmuşken küt diye düşüvermiş canavarın ağzına ve işi bitmiş… Burada neyi neye benzettim? Kuyu: afetler, kötülükler, korkular ve felaketlerle dolu dünyadır. Dört yılan, bedendeki dört karışımdır. Zira bunlar ya da bunlardan biri azdığında yılanların zehirli dişi ve öldürücü ağzı gibi olur! İki dal, bir gün mutlaka bitecek olan hayat süresidir. Siyah ve beyaz fareler eceli getiren gece ve gündüzdür. Bal, insanın elde edebildiği fâni lezzetlerdir, insan bu lezzetleri tadar, işitir, koklar, görür ve eline alır da kendi öz benliğiyle ilgilenecek vakit bulamaz! O ahreti unutmuş asıl yolundan sapmıştır artık.’’

Thomas Hobbes vücudun bazı kısımlarının uyarılmasının rüya görülmesine yol açtığını ve değişik uyarıların değişik rüyalara neden olduğunu iddia eder ve şöyle der:

‘’Böylece, soğukta yatmak korkulu rüyalar üretir ve korkunç bir nesne düşüncesi ve imgesini uyandırır, beyinden iç kısımlara ve iç kısımlardan beyne doğru karşılıklı bir hareketle. Biz uyanık iken, öfke vücudun bazı kısımlarında ısınmaya yol açtığı gibi, uyku halinde iken vücudun bazı kısımlarının aşırı ısınması da öfkeye yol açar ve zihinde bir düşman hayali uyandırır. Aynı şekilde, biz uyanık iken doğal yakınlık arzuya neden olduğu ve arzu da vücudun bazı kısımlarında sıcaklığa yol açtığı gibi, uyku halinde iken o kısımlarda çok fazla sıcaklık olması da, zihinde, gösterilen bir yakınlık hayali uyandırır. Özet olarak, rüyalarımız, uyanık haldeki hayallerimizin tersidir; bir yanda biz uyanık iken başlayan hareket ve diğer yanda rüya görürken başlayan hareket.’’ (Thomas Hobbes-Leviathan)

Thomas Hobbes’un rüya konusuna bakışı hayli basit olmasına karşın çağdaş felsefenin kurucusu kabul edilen Descartes için felsefesinin temelini oluşturacak kadar önemlidir.

‘’Sonunda uyanıkken zihnimde bulunan bazı düşüncelerin, hiçbiri doğru olmamakla birlikte, uyurken de aklıma gelebildiğini görerek, o zamana kadar zihnime girmiş olan tüm şeylerin düşlerimdeki yanılsamalar kadar doğru olabileceğini varsaymaya karar verdim. Ama hemen sonra, böylece her şeyin yanlış olduğunu düşünmek istediğim sırada, bunu düşünen “ben”in zorunlu olarak herhangi bir şey olması gerektiğini gördüm. Sonra, ne olduğumu dikkatle inceleyerek, hiçbir bedenim olmadığını, bulunabileceğim hiçbir dünya, hiçbir yer olmadığını, varsayabileceğimi ama buna göre var olmadığını varsayamayacağımı, tersine başka şeylerin doğruluğundan kuşkulanmayı düşünüyor oluşumdan var olduğum sonucunun apaçık ve kesin bir biçimde ortaya çıktığını, oysa düşünmeyi bıraksaydım tasarladığım tüm başka şeyler doğru olsalar bile var olduğuma inanmam için elimde hiçbir neden bulunmadığını görerek, tüm özü ya da doğası düşünmekten başka bir şey olmayan ve var olmak için herhangi bir yere gereksinimi olmayan, herhangi maddesel bir şeye bağımlı olamayan bir töz olduğumu anladım. Öyle ki bu ben yani kendisiyle neysem o olduğum ruh, bedenden tümüyle ayrıdır, hatta bedenden daha kolay tanınır ve beden olmadığında bile o kendisi olmaktan çıkmaz.’’ (Yöntem Üzerine Konuşma-Rene Descartes)

Rüyalar gelecekle ilgili alametler olarak da kullanılabilmektedir. Bunun en saf hali istihare geleneğidir.Kişi, dua ettikten sonra, kutsal bir yere uzanır ve ‘’hayırlı olanı arar’’ (istihare kelimesinin tam karşılığı budur); kişi bu yolla, bir sorunun yanıtını, bir ikilemin çözümünü bulmayı amaçlamaktadır. İstihare halindeki kişi uyumak için değil rüya görmek için doğrudan rüya evresi haline geçmeye çalışan kişidir. Filmdeki adamlarımızın da çeşitli ilaçlar yardımıyla uykuya değil doğrudan uyku evresi durumuna geçmeleri benzerlik göstermektedir.

Rüyaların başlangıcını asla hatırlayamamak hayatın başlangıcını hatırlayamamakla eşdeğerdir. Kendini olup bitenin tam ortasında bulmak… Dünyaya gelmiş olmakla yalnızca bize ait olan bir dünyada değil bizden önce var olmuş milyonlarca yıllık bir döngünün bir yerinden başlamak demektir. Cobb ve Mal’ın yaratım sürecinin kozmogonik sürecin bir taklidi olduğunu yukarıda belirtmiştim. Kadim anlatılarda teori şöyle devam etmektedir: ‘’canlandırılmadığı” yani bir kurban verilerek ona “can” bahşedilmediği takdirde hiç bir şey süremez. Mal’ın intiharı bu kapsamda kendini kurban etme anlamına gelse de kafaları karıştırmamak adına bunu bir kenara bırakmayı uygun görüyorum.

Film erkek egemen bir dünyayı göstermektedir. Kahramanı koruyan ve ona yardım eden dişi varlık Ariadne figürü dışında kadınların olmadığı bir dünya resmedilir. Cobb’un babasını tanımamıza karşın annesinin adı bile geçmez. Çocukların büyükannesini –büyük olasılıkla Mal’ın annesidir- göremeyiz. Mal’ın bir anne olarak çocuklarla ilişkisine –konuşma, sarılma, öpme- dair hiçbir ipucu ile karşılaşmayız. Ve üstüne üstlük büyükannenin Cobb’dan haksız yere nefret ettiğini düşünürüz. Böylece yönetmen, Yahudi-Hıristiyan ahlakının her iki Ahit’te de bulunmayan her türlü olumlu kadın eylemini dışladığını ve kadının, insanın cennetten kovulmasına neden olan ilk günahı işlemiş bir varlık olarak görüldüğünü mü göstermek istiyor yoksa kendisi de aynı şekilde mi düşünüyor, zor bir soru… Eski Yunan düşünürlerinden Platon’un çevrenin insan üzerinde değiştirilemez etkisi olduğunu söylerken ne demek istiyordu acaba?

Filmimizdeki oyun ve rüya katmanı dışındaki diğer katman olan ‘’fikir ekme’’ konusuna gelebiliriz. Cobb ve adamlarının indikleri ilk katmanda Saito’nun yaralanması gerçekleştirilmek istenen ‘’amacı’’ zayıflatmış olsa da adamlarımız görevlerini yerine getirerek fikri başarıyla ekerler.

Sonuçları hesap edilemez bir karar almanın arifesinde olan Büyük İskender geleceği kesin olarak haber veren bir kadını çağırtır. Böylece geleceği görecek ve adımlarını buna göre atacaktır. Kadın çok büyük bir ateş yakılmasını, geleceği çıkan dumandan okuyacağını söyler ancak tek bir şartı vardır. Sabırsızlanan İskender kadının şartını sorar. ‘’Dumana dikkatle bakarken ne olursa olsun, bir timsahın sol gözünü aklının ucundan geçirme’’ der kadın ‘’Timsahın sağ özünü düşünebilirsin ama sol gözünü asla.’’ Bunun üzerine İskender’in geleceği öğrenmekten niçin vazgeçtiğini herkes tahmin edebildiği için üzerine fazla şey yazmaya yer olmadığı düşüncesindeyim.

‘’Birlikte olan zamanımızı doldurduk’’ bir kabullenişin ifadesidir çünkü kahramanlık kendi kendine kazanılmış teslimiyetin ifadesidir diyebiliriz. Cobb bu sözleriyle yeryüzünde geçiyor gözükse de içsel yolculuğunu bitirmiştir. Zorlu macera sona ermiş, görev tamamlanmıştır. Christopher Nolan, hayatının projesi olduğunu söylediği filmi uzun zamandır yapmak istediğini, fikrin aklına 16 yaşlarındayken geldiğini ve ‘’Rüyalar her zaman ilgimi çekti. Uyanıkken yaşadıklarımız ve gerçeklik algımızın rüyalarımızda gördüklerimizle değişebileceğini düşünüyorum. Rüyaların üzerinde kontrol kurabilenler, kişinin gerçekliğini de yönetebilirler. Senaryonun temel fikri bu” demiştir. Bir söylentiye göre filmin asıl senaryosunda Jacob Hastley isminde intihar etmeyi düşünen 34 yaşında felçli bir bilim adamının müthiş bir buluş yaparak insan zihni ile evren arasında bir ilişki olduğunu ortaya koymasının anlatıldığı söylenmektedir. Eğer öyleyse James Cameron’un elini çabuk tutuması sonucuNolan’ın Avatar’ın etkisinden kurtulmak için senaryoyu değiştirmek zorunda kaldığını ve daha çok mitsel alana kaydığını ancak bunu yaparken seyircinin çözmesi gereken bazı yerleri –tipik Amerikan seyircisinin anlayamayacağı düşünülerek- açık etmek zorunda kaldığını ve bunun da filmin etkileyiciliğini azalttığını düşünüyorum. Güçlü ancak gereksizse uzatılmış çatışma sahnelerinde hatta ilk katmandaki sokak çatışmalarında belirgin bir Heat (1995) etkisi sezmemek olası değil. Yine de kolay gibi gözükse de çok zorlu bir anlatıyı eline yüzüne bulaştırmadan sonuçlandırmış diyebiliriz. Çin bilgeliğinin eşsiz eserlerinden birisi ile sözlerimi bağlamak istiyorum.

‘’Chang Tzu bir sabah uyandığında zihninde gece gördüğü rüyanın anısı capcanlıydı. Chang Tzu rüyasındabir kelebek olduğunu görmüştü. Şöyle sordu kendine: Ben kendisini rüyasında Chang Tzu olarak gören kelebek miyim yoksa kendisini kelebek olarak gören Chang Tzu muyum?’’

Salim Olcay

salimolcay@yahoo.com

Yazarımızın öteki yazılarını okumak için tıklayınız.