Anasayfa / Edebiyat / George Sand

George Sand

Erkeklere âşık bir kadın travesti: George Sand

İlk romanı Indiana’da yaşlı zalim kocasından kaçan bir genç kadının hikâyesini anlatarak çağdaşlarını dehşete düşüren George Sand, özgürleşebilmek için erkek kılığında gezen ama âşık olduğu erkekleri kendine esir kılan bir dişi örümcekti.

george-sand

Tanınmak ya da tanınmamak ve her ikisi için de kılık değiştirmek toplulukların zihnine modernizm ile birlikte nakşedilen bir aidiyet, bir kabul istenci… Feodal toplum yapılarında “tanınmak” gibi bir talep yokken modernite her tür azınlık ve farklılığı, görmezden gelerek hegemonik bir kültüre masseder ya da asimile ederek kendine tabi kılar. 19. yüzyılın sonundan itibaren, orta sınıftan kadınlar, özel alana emanet edilip kentsel hayattan dışlanan “marjinal” kesimin başında gelir. Şehrin görsel sahibi, postmodern feminist söylemde “erkek bakışı” olarak vücut bulan “flâneur”dur. Bir kadın flâneur asla varolamaz; kadın flâneur, görünmezdir. “Görünmez Flaneur” başlıklı makalesinde Elizabeth Wilson, George Sand’ın ilk ve en meşhur “flâneuses” örneği olduğundan söz eder. Sokaklarda özgürce dolaşmak ve kadınlığını örtmek için erkek giysileri giyer Sand, ancak bu özgürlüğün değil, bastırılmanın göstergesidir. Dönemin kadın yazarlarında yaygın olarak görülen bu eğilim, bir direniş biçimi olduğu kadar her tür toplumsal cinsiyet kurgusunun bir tür kişiliğe bürünme ve yakıştırma olduğunu da ima eder.

Asıl adı Aurore Armandine Lucile Dupin olan George Sand sadece bir “flâneuses” değil aynı zamanda öncü bir “damned lesbian”dır. Evlenmiş, anne olmuş, pek çok erkeği öldürecek denli kendisine esir etmiş bu tutkulu kadının âşıkları arasında kadınlar da vardır. Kadınlardan hoşlanmak bir yana mizacının temel özelliği olan vericilik ve yüreklendiricilik ile gönendirmiştir onları. Goethe ile yazışmalarını derlediği poetik mektup-romanıyla tanınan “Şeytan Bettina” namdar Bettina Brentano, romanının Fransızca çevirisini George Sand’a yolladığında Duderant Baroniçesi kitaba hayran kalarak uzun bir cevap yazar derhal. Fakat mektuba polis el koyar; iki kadının yazışmalarında, “tehlikeli eğilimler” sezinlenmiştir.

Hayatı boyunca dişiliğin ve erilliğin baskın çıktığı dönemler arasında yinelemeli bir değişim sürgiden Sand (Gizli Günlük’te bir botanik ve psikoloji profesörü, bilgiç ve becerikli Doktor Piffoel kimliğine girerek varoluşa ve insanlara acılı bir ruh durumuyla bakar), erkek kılığında bir kadın transvestit, ziyadesiyle de bir “cross-dresser”dır bana kalırsa; karşı cinsin kıyafetini yarı zamanlı giymeyi tercih eder çünkü. Pantolon giyen ilk kadın olarak tarihe geçen, smokin, kravat, pipo ve nargile ile erkeksi kılığı tümleyen Sand, kamusal alanda bir tür teatral etki yaratmayı hedefler ki bu bağlamda “drag king” olarak da nitelendirilebilir. Yaygın kanının aksine drag king’ler, heteroseksüel erkekler gibi görünmeye çalışan erkeksi lezbiyenler değil, “gösteri” amacıyla bu kılığa giren kadınlardır. Cinsel kimliklerin akışkan ve değişkenliğine dair bu abartılı taklit bir tür cinsiyet melankolisine işaret eder nihayetinde… Erkek kılığında bir kadın lezbiyen yani butch olmaktan çok, eril giyimin harekete geçirdiği heteroseksüel arzuları yaşantılar Sand sıklıkla. Kitaplarının kamu kütüphanelerine girmesini yasaklayan Fransız Parlamentosu’nun çıkardığı kararnamenin ve baroniçe unvanının elinden alınma nedeni, romanlarında sorunsallaştırdığı cinsel kimlikler ve cinsiyetler için öngörülen yazgıya direniştir. Pek çok erkek ve kadınla yaşadığı ilişkiler üzerinden nemfomanlıkla dahi damgalanır muhafazakâr çevrelerce. Ellen Moers, George Sand: In Her Own Words adlı yapıtında onun portresini çizerken anormallik ve canavarlık yananlamlarının her zaman kendini gösterdiğini belirtir.

Kendinden bazen kadın, bazen de erkek olarak söz eden Sand; nitekim bir karadul örümceği misali ölümcül bir tutkuyla bağlar ve bağlanır âşıklarına. Bir ahlâk çatışması söz konusu olduğunda erkeklerin çoğunun kendilerine şefkat ve özveriyle davranılınca daha da cüretkârlaşıp hırçınlaştıklarını fark eder. Şiddet ya da sertlik karşısında yumuşayan kadınlar ise Sand’ın deyimiyle “Aşağılık soy”dur. İncitilmişliğin acısını ağır bedellerle ödetir onlara. George Sand adıyla yazdığı ve evli bir kadının kendisinden hayli yaşlı zalim kocasından kaçışını anlattığı (ilk romanlarındaki kadın tipleri, burjuva evliliklerin kelepçelerinden kurtulma çabasında olan kadınlardır hep) ilk romanı Indiana’yı (1832) okuduktan sonra yazara tutulur Alfred Musset. 1833’ten 1835’e dek süren ilişkilerinde isyankârlığı bir yana bırakıp evcimen, romantik hayaller kurar Sand; tıpkı Indiana’nın kahramanı gibi “gotik bir vazonun içine konmuş” çiçek gibi usulca açılır Musset’ye. Sevgilisinden, önemsenmediğine dair vakur ve küstahça bir yanıt alınca, grotesk bir canavara dönüşür yeniden. Musset hasta yatağında can çekişirken, onun doktoruyla yan odada gürültülü biçimde sevişir ve bunu tüm Paris entelijansiyasının duymasını sağlar Sand. Yoksa Aurore mi demeli?

Genellikle kendisinin izdüşümü olan, ara sıra kadın giysileri giymesine rağmen erkek giysileri içinde yaşayan evli kadın kahramanlarından biri ölürken şöyle der: “Kendimi her zaman kadından öte birisi olarak hissettim.”

Elizabet Barrett Browning, Turgenyev, Balzac, Flaubert ve Henry James’in tanımlarıyla, “tepeden tırnağa kadın olan büyük bir erkek” ve “üçüncü cins”tir Sand; dostları ve sevgilileri başat eril kişilik özelliklerinin tümüne sahip olduğunu kabul eder.

Sand Barones’inin yanılgısı

Kadının kimlik arayışı ve toplumsal eşitlik savaşımını örnekleyen bir başyapıt niteliğindeki Hayatım Erkek Çölünde Bir Kamelya başta olmak üzere kadın haklarının ve özgürlüklerinin ilk savunucusu, elliyi aşkın roman, yirmiyi aşkın oyunla kimilerince “bir inek”, kimilerince bir deha kabul edilen George Sand, kadının ya bağımsız ya da körlemesine âşık olmasını dilerken, bu iki özelliğin aynı kadındaki varlığından hoşlanmayışıyla da bir yanılgıya düşer. Alışılmış kadın rolleri dahil hür türlü rolü oynamasına, ustadan anneye dek besleyici, öğretici ve kuşatıcı olmasına rağmen özel hayatında bu rollere bürünmediği çok da gerçekçi değildir. Tutkulara hak tanınmasını ister Sand, hayran olmaktan, coşku duymaktan sevmek ya da bağışlamaktan başka bir şey bilmez. Yalnızlık büyük beladır onun için. Ne yazabilir ne yaşayabilir bu durumda. Kendini öldürmekten bile söz eder çıldırtıcı yalnızlık karşısında. Boğularak intihar etme saplantısı mesela, romanlarının temel izleklerindendir.

Bir özgeci, sevdiği için kendini adayan bu kadını aşk egemenliği altında ezer. Bir genç kızken gönderildiği Dame Agustine Manastırı’ndan edindiği tecrübeler, vecd ile bağlanma ve İsevi bedensel acı çekme pratiğinde mutluluk bulma semptomu yaratır onda. Sosyalizmi de bizzat kendi içimizde olduğu kadar, tek tek herkesin içinde de saygı duymamız gereken bireysel mutluluğun bulunduğunu unuttuğu için eleştirmiştir.

Yaşamının fırtınalı dönemlerinde kaleme aldığı, kendi iç hesaplaşmalarını yansıtan, 1926’da, torunu Aurore Sand tarafından yayımlanan Gizli Günlük’te taparcasına sevmek, yalvarmak ve diğerkâmlıktan sık sık söz ederek acının arkeolojisini çıkarır. Sevdiği erkeğin kusurlarını, çektiği acıları sever, kendine özel hiçbir şey bırakmaz, saklamaz, her şeyi, hayatını düşüncelerini, inançlarını, eylemlerini onun buyruğuna vermekten hatta yaralanmaktan haz alır:

“Bak, istediğin gibi olsun, duygularının bıkma noktasına geldiğini ve öfkenin yeniden başladığını hissettiğin anda geri gönder beni, hırpala!..”

Bu istek, Virginia Woolf’un Vita Sackville’e karşı hissettikleriyle aynıdır kelimesi kelimesine. Ruhunda karanlık, sadistik bir yan bulunan Vita’nın buyurganlığına itaatkârlıkla yanıt vermiştir Woolf: “Beni istediğin kadar hırpala ve bunu hiç kafana takma.”

Sand da sevgilisine “Kurtulmamı istiyorsan eğer, yarın yine çirkin ve kötü bir şey yap bana!” diye seslenir. Hırpalanmayı da, kırılmayı da, sevilmemeyi de kabullenir Sand, hazmedemediği tek şey dostluğun yitirilişidir. Yüreğinde taşıdığı aşka katlanabilmek için, o aşkın kendisini öldürmesini önleyebilmek için ihtiyacı vardır sevdiğinin dostluğuna; aksi takdirde hayalgücünün tehditkâr tarafını dizginlemekte zorlanacaktır. Ancak unutulmamalıdır ki dostluk her zaman düşmanlığa ve düşmana sıkıca bağlıdır.

Hande Öğüt

[email protected]

Yazarın diğer yazıları.

George Sand Kitaplığı

Indiana / Çev:Birsel Uzma, Oğlak Yayınları, 2008

Hayatımın Hikâyesi / Çev: Birsel Uzma, Oğlak Yayınları, 2006

Leone Leoni / Çev: Birsel Uzma, Oğlak Yayınları, 2005

Lanetli Göl / Çev: M. Mücahit Küçükyılmaz, Şule Yayınları, 2002

Gizli Günlük / Çev: Feridun Aksın, YKY, 1997

Köyün İkizleri / Çev: Nazife Müren, Engin Yayıncılık, 1994

Mektuplar / Çev: Bedia Kösemihal, Anahtar Kitaplar Yayınevi, 1992

Şeytanlı Göl / Çev: Beyhan Kayıhan, Gendaş Kültür, 1991

Hayatım Erkek Çölünde Bir Kamelya / Çev: Salah Birsel, Broy Yayınları, 1991

Hakkında Editör

Hakan Bilge - The Godfather Mitosu (Şule Yayınları, 2015) ve Aşktan da Üstün: Hitchcock Sinemasında Kişisel Bir Gezinti (Doruk Yayınları, 2016) adlı sinema kitaplarının yazarıdır.

Bu yazıya da bakabilirsiniz.

Hermann Hesse’nin Bozkırkurdu İsimli Romanı Üzerine

Harry Haller; yolunu şaşırıp kendi habitatından ayrı düşmüş, kazârâ bir kente inip sürüye karıştığına inandığı ...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

kuşadası escort
bursa escort
ümraniye escort
çankaya escort
escort izmir