Türlerin Buluştuğu Coğrafya: Günah Şehri

sin-city-2005-filmFrank Miller’in Sin City adlı çizgi roman serisinin bir uyarlaması olan Sin City (Günah Şehri) filmi, hem yaratıcısı olan Frank Miller hem de misafir yönetmen olarak Quentin Tarantino da dâhil olmak üzere Robert Rodriguez’in de için de bulunduğu bir yönetim ekibinin sinemasıdır. 2005 yılında gösterime girmiş filmin çizgi romanla olan yakın akrabalığı ve bizzat çizgi roman biçemiyle kurulması çizgi roman tarihine kısa bir değinmeyi zorunlu kılıyor.

Çizgi romanın ilk tarihsel örneği New York World‘de çıkan ve R.F. Outcult’a ait olan Hogan’s Alley olsa da türün altın çağı 1930’ların kültürel iklimiyle ortaya çıkmaktadır.  1938 yılında Action Comics hem Superman’i hem de türün temel kodlarını oluşturarak çizgi romanların doğumunu kutladı. İki göçmenin Kripton gezegeninden gelen göçmen bir kahraman yaratması dönemin her yerden göç alan Amerika’sıyla yakından ilintilidir. Superman de dâhil Kaptan Marvel, Batman, Kaptan Amerika gibi karakterler suça karşı çıkarak adaletin gerçekleşmesi için çalışırlar. 1938’den 1949’a kadar süren bu dönem çizgi romanın altın çağıdır ve İkinci Dünya Savaşının etkisi süper kahramanların ününü artırır. Savaş sonrası dönemde çizgi roman korku ve suçun daha yoğun olarak resmedildiği bir dönemdir ve savaşta kullanılan atom bombalarının varlığı nedeniyle atomik çağ olarak adlandırılır. Bu dönemde hem devletin çizgi romana karşı yasaları ve yasakları hem de yayıncıların çizgi roman yayınlarına dair mesleki kuralları ortaya çıkar. Çizgi roman tarihindeki dönemselleştirme bronz, gümüş ve modern dönemler olarak devam eder. Bu dönemselleştirme türün ticari ve karakteristik özelliklerini ortaya çıkardığı kadar türün politik-kültürel gelişmelerle bağını da vurgular. (A Brief History of the Comics, http://comics.ha.com/images/HoC.pdf)

Çizgi roman kahramanları ve öyküleri altın çağdan modern döneme kadar kendi alt türlerini yaratmıştır. Diğer taraftan kahramanlar ve öyküler yaşanan dönemin politik ve kültürel kodları tarafından biçimlenmiştir. İkinci Dünya Savaşı sırasında Amerika’da yayımlanan çizgi romanların bazılarında Alman askerleriyle savaşan kahramanların olması gibi örnekler çizgi roman türünün tarihle bağını göstermektedir.

quentin-tarantino-filmleri

Filmin özgün metni olan Sin City, Frank Miller tarafından 1991–2000 yılları arasında yayımlanmıştır. Dark Horse Comics tarafından basılan çizgi roman Basin City adı verilen kurgusal bir şehirde yaşanan hikâyeleri anlatır.  Basin City’nin takma ismi her bir hikâyede yer alan suç ve günahın bıraktığı izden gelmektedir.  Bu kurmaca şehrin polisleri özel silahlar kullanabilen özel güvenlik güçlerinden oluşmaktadır. Çoğu hilekâr ve suça meyillidir. Şehirde suçları organize bir şekilde kendi lehine kullanan İrlanda kökenli Roark ailesinin egemenliği vardır. Roak ailesi egemenliğini kurmak için fahişeleri ve din adamlarını uzun süre kullanmıştır. Sin City’i daha yakından tanımak seriye ait üç öykünün bir arada kullanıldığı filmi çözümlemek için yol açıcı olacaktır.

Sin City’de Mekânlar

Kedie’s Club: Bu bir striptiz kulübüdür. Filmin ilk episodunda dedektif Hartigan (Bruce Willis) tarafından kurtarılan Nancy Callahan (Jessica Alba) ve üçüncü episodundaki Dwight’ın (Clive Owen) eski sevgilisi Shellie (Brittany Murphy) burada çalışıyor. Dwight ve Marv (Mickey Rourke)  burada bira içip vakit geçiriyorlar. Marv burayı, “Benim gibi bütün kaybedenlerin takıldığı bar.” şeklinde tarif ediyor.

Eski Şehir: Goldie ve Wendy (Jamie King) adlı kız kardeşlerin de içinde olduğu, sex işçilerinin egemenliğindeki kentin bir bölümü. Polislerle yapılan anlaşma sonucu buraya polisler yalnızca alışveriş için gelebiliyor. Buradaki kadınlar şiddete yakın ve acımasız. Kendi kurallarını çiğneyenleri affetmiyorlar.

robert-rodriguez-filmleri

Roark aile çiftliği: Roark ailesinin çiftliğidir. Seri katil Kevin’in (Elijah Wood) yaşadığı evdir. Marv, Kevin’i burada kendi kurduna yedirerek öldürür.

Santa Yolanda Parkı: Dwight’ın Jackie Boy’u (Benicio Del Toro) takip etmek için gittiği yerdir. Dinozor heykellerinin bulunduğu eski bir eğlence parkıdır. Fakat kullanıma kapalı olduğu için pis işlerin mekânı hale gelmiştir.

The Projects: Yoksulların yaşadığı toplu konutlardır. Marv karakteri burada dünyaya geliyor. (http://en.wikipedia.org/wiki/Sin_City, 25 Aralık 2012)

gunah-sehri-film-analizi

Sin City’e Giriş

Sin City filmi serinin The Big Fat Kill, The Yellow Bastard, The Hard Goodbye bölümlerindeki hikâyelerden oluşmaktadır. Hikâyelere geçmeden önce küçük bir episod Sin City şehrine dair ipucu verir. Genç bir adam susturucu bir tabancayla ertesi gün alacağı çeki düşünerek soğukkanlı bir biçimde, dudaklarından öptüğü kadını öldürür. Ve ardından filmin başlangıç jeneriği girer. Filmin ilk hikâyesi kalp rahatsızlığı yüzünden erken emekli edilen Dedektif Hartigan’ı anlatır. O ortağının tüm uyarılarına rağmen son bir iş yapmak ister. Kentin nüfus sahibi senatörlerinden Roark’ın oğlu küçük bir kızı cinsel sapkınlığı nedeniyle kaçırmıştır ve ortağı da dâhil polis teşkilatı buna göz yumar. Fakat Hartigan kendi yaşamına karşı küçük kızı kurtarmayı seçer. “Yaşlı bir adam ölüyor ve küçük bir kızın yaşamı kurtuluyor. Olması gereken budur.” Yine de Hartigan’ın ölümü tahmin ettiğinden çok daha sonra olur. Hapse atılır ve kurtardığı kız da dâhil pek çok çocuğa yönelik şiddetten, tecavüzden yargılanarak toplumsal alanda onuru yok edilir. Uzun bir süre bu suçlamalara direnir ama bir zamanlar küçük kızı kurtarmak için yaraladığı Roark’ın oğlu, kızı yeniden öldüreceğini söyleyince suçlamaları kabul ederek hapisten çıkar ve kızı bulur. Kızı bir kez daha bu sefer gerçekten kendi ölümü pahasına kurtarır.

jessica-alba-filmleri

Sin City’nin ikinci hikâyesinde Marv adlı şartlı tahliyeyle dışarı çıkmış karakter anlatılmaktadır. Marv görünüşündeki çirkinlikten dolayı hiçbir kadının yanına yanaşmadığı biridir. Ve ilk defa Goldie adlı bir kadın tarafından kabul edilip hayatının en güzel gecesini geçirir. Uyandığında Goldie öldürülmüştür ve Marv onun katilini bulmaya yemin eder. Goldie’nin Roark ailesinin denetiminde olan papazlara fahişelik yaptığını ve aile tarafından öldürüldüğünü öğrenir. Goldie, Roark ailesinin bir üyesi olan kardinal ve Roark çiftliğinde yaşayan Kevin’in fahişeleri yediğini fark etmiştir. Marv, Goldie’nin kız kardeşi Wendy’nin de yardımıyla Roark çiftliğin yok eder ve kardinal Roark’ı öldürür. Yakalandığında Roark çiftliğindeki bütün cinayetler üzerine yıkılır ve elektrikli sandalyede idama mahkûm edilir. Ölürken göz kapaklarının altında Goldie’nin hayali vardır.

Filmin son hikâyesi yine erkek karakterin bir kadın yoluyla fahişelerin egemenliğinde olan Eski Şehri kurtarma serüvenini anlatır. Dwight eski sevgilisi Shellie’yi yeni yüzüyle ziyarete gittiğinde Jackie Boy tarafından rahatsız edildiğine tanık olur. Jackie Boy’u uyardığında adamın Eski Şehre giderek fahişe kadınları rahatsız edeceğini anlar. Oraya vardıklarında kadınlardan biri Jackie Boy’u öldürür. Ölen adamın polis olması kadınlar ve polisler arasındaki ateşkesin bozulması anlamına gelir ve Dwight ve kadınlar egemenlik kurana kadar çatışma yaşanır.

cliwe-owen-filmleri

Sin City ve Dekadan Karakterler

Matei Calinescu dekadan düşüncesinin bütün sonlu dinlerde var olduğunu söyler. Bu bakımdan adından da anlaşılacağı üzere Sin City filmi günahın yani dinsel olarak yasak olanın sıradanlaştığı bir yozlaşma zamanına ve yerine gönderme yapar. Küçük çocuklara tecavüze göz yumulduğu, rahiplerin fahişelerle birlikte olduğu, yamyamlığa varan psikopatolojinin dini figürler tarafından gerçekleştiği bir yerdir burası. Burası Sodom ve Gomore mitinin gerçekleştiği yerdir. Eski Ahit’e göre İsrail’de bulunan bu kentler günahlarından ötürü Tanrı tarafından cezalandırılarak yok edilmiştir.

Filmin karanlık atmosferi şehrin yozlaşmış halini perçinler. Sanki güneş şehri terk etmiş ve aydınlık güçler karanlık güçlere yenilmiş gibidir. Bu noktada filmin karakterlerini bu yozlaşma anında ortaya çıkan ve her şeye rağmen yine de kurtuluş ihtimalini ortaya koyan karakterler olarak da düşünebiliriz. Kendileri asla bir kurtuluştan bahsetmese de, kötü olanla savaşları iyi olana dair umudu besler.

sanatlog.com-sinema-analizleri

Sin City filmindeki üç protogonistin temel özelliği dekadan durumdaki bir kentin içinde adaleti gerçekleştirme çabasını bir üsluba dönüştürmüş olmasıdır. Karakterler adaleti gerçekleştirirken kendi yıkımlarına da bilerek göz yumarlar. Hiçbir toplumsal yapı onları yollarından geri çeviremez. Onlar günahlarla dolu bir şehrin suça bulaşmış ama vicdanını korumayı başarmış anti kahramanlarıdır. Marv karakteri fiziksel olarak çirkindir. Psikotik ilaçlar kullanır. Ama “iyi kalpli serseri” olarak tanınır. Goldie’nin yakınlığına karşı duyduğu vefa nedeniyle yaptıkları Güzel ve Çirkin masalını anımsatır.

Frank Miller, Marv karakterini oluştururken film noir’dan ve Ortaçağ hikâyelerinin karakterlerinden etkilendiğini söyler. Onu “Trenchcoat giyen Conan” olarak tarif eder. (Robert Rodriguez Talks “Sin City” and Frank Miller By Rebecca Murray, About.com Guide, http://movies.about.com/od/sincity/a/sincityrr032505_5.htm)

Hartigan ve Dwight karakterleri de Marv gibi kahraman özelliklere sahip olmayan kahramanlardır. Hartigan kalbinden hastadır ve Marv gibi ilaç kullanmak zorundadır.  Dwight’ın yüz ameliyatı geçirdiğini sevgilisi Shellie’den öğreniriz. Her üç karakterin fiziksel kusur, eksiklik ya da inorganik özelliklerinin olması onların anti kahramanlığını perçinler. Karakterlerdeki bu anti kahraman özellikler onları film noir kahramanlarına yaklaştırmaktadır. Karakterleri kadar film noir’ın limanları, barları, loş evleri Sin City’nin organik bir özelliğidir.

kara-filmler-film-noir

Tarantino, Sin City filmine yardımcı yönetmen olarak katılmıştır. Dwight ve Jackie Boy’un araba sahnesi yönetmenin kara mizah, şiddet ve aksiyonu bir arada kullanma eğilimini tekrar etmektedir. Kadınlar ve Dwight tarafından öldürülen Jackie Boy’un boynundan kesik kafasıyla Dwight’la konuşması iğrenç olanın görsel çekiciliğini kullanmaktadır. Boynunun yarısına kadar kesilmiş olan kafa dengesini sağlayamaz ve bir öne bir arkaya gidip gelir. Kafa, boyundan tamamen ayrıldığında bile konuşmaya devam eder.  Şiddetle bu derece hemhal olma Tarantino filmlerinin karakteristik özelliklerinden biridir. Sin City filminin kurgusal yapısı, filme egemen olan şiddet, öç alma teması ve adaleti bireysel olarak sağlama teması Tarantino filmlerindeki diğer belirgin özelliklerden biridir. Tek bir günde birbirine teğet geçen hikâyelerin parçalı kurguyla ve gidiş gelişlerle anlatımı “Pulp Fiction” ve “Reservoir Dogs”da da kullanılmıştır. Bu sebeplerin etkisiyle filmin tamamını Tarantino’nun yönettiği bölümden farklı değerlendirmek mümkün görünmemektedir. Filmin diğer yönetmeni Rodriguez de Tarantino’daki aksiyona dayalı “B” tipi filmler geleneğini sürdüren biridir. “Desperado”, “Gün Batımında Şafağa” (From Dusk Till Dawn) ve Tarantino’yla yönettiği “Dört Oda” (Four Rooms) bunlardan bazılarıdır. Ve Gün Batımından Şafağa filminde kullandığı vampir hikâyesi, Sin City’de insan yiyen ve doğaüstü güçlere sahip olan Kevin karakterinde yeniden ortaya çıkmaktadır.

Sin City filminde kültürel hafızalarımızda yer alan hikâyelerin kullanılması kitsch’e özgü bir yöntemdir. Geçmişten gelen bir hikâyenin yeniden ele alınması kitsch olması için yeterli bir neden değildir. Buradaki ayraç, hikâyelerin ticari olarak başarı getirebilecek bir formda ve kitle estetiği kullanılarak yapılıyor olmasıdır. Filmde yukarıda da anıldığı gibi Marv ve Goldie arasındaki öykü “Güzel ve Çirkin” masalını anımsatırken, eski şehri koruyan sex işçilerinin savaşçı halleri Amazonları hatırlatmaktadır. Ok ve yayları yerine modern ateşli silahlarla, bulundukları mekânı koruyan bu kadınların kıyafetlerinde dişilik ve savaşçı kimliklerini ortaya çıkaran vamp bir tarz vardır. Özellikle Miho karakterinde hem Amazonlara hem de Japon Ninjalarına özgü özellikler bir arada kullanılmıştır. Miho’nun Jackie Boy’a gamalı haç görünümündeki bir kesiciyle saldırması neo-faşist bir gösterge olarak kabul edilebilir. Bu noktada F. Miller’ın 2011 yılındaki Wall Street ayaklanmalarına kendi blogundan yaptığı ağır kınama yazısını hatırlatmakta fayda var. Barışçı eylemcileri bir grup işe yaramaz olarak görüp onlara askere gitmelerini tavsiye etmektedir. (http://frankmillerink.com) Diğer taraftan sex işçilerini günahlarını yok etmek için yiyen Kevin karakteri yamyam, vampir ve kurt adam hikâyelerinin karışımından yaratılmıştır. Bütün bu klasik ve antik döneme ait hikâyeler modern teknolojinin araçlarıyla kurulmuştur. Bütün bu kitschleştirmede mükemmel aksiyonun derinlikten yoksun yüzeysel ifadesi bulunmaktadır.

sanatlog.com

Sin City filmi çizgi romana ait bir öykünün sinema tekniğiyle uyarlanması değildir.  Filmin tamamında çizgi romana ait çizgi efektleri kullanılmıştır. Filmde çizgi roman tekniğinin doğrudan kullanılmasıyla, çizgi romanın film noir etkisiyle yapılması iki türün birbirine duyduğu sempatiyi ortaya koymaktadır. Diğer taraftan çizgi roman serisinin başladığı yılların ABD 1. Körfez Savaşı’nın sonuna da denk gelmesi savaş ve film noir ile yitik kahramanlar imgesini sosyolojik olarak birbirine bağlar niteliktedir. ABD bu savaşla Irak’ı işgal etmiştir. Filmin çekildiği 2005 yılı ise ABD’nin 11 Eylül sonrasında Afganistan işgalinin ertesine denk gelmektedir. Savaş ve popüler kültür arasındaki doğrudan ilişki ve anti kahramanların her türlü şiddeti kullanarak adaleti yerine getirmesi, Ortadoğu’ya yapılan işgallere kültürel bir vicdan kılıfı yaratma çabası olarak okunabilir mi? Özellikle Hollywood sineması söz konusu olduğunda bu soru anlamlı görünmektedir.  Filmin ikinci bölümü 2013 yılında gösterime girecek. Hem ABD’nin sosyopolitik halleri hem de yönetmenlerin politik ticari tavırlarının kesişim noktasının nasıl bir gösteriye dönüştüğüne izlemek mümkün olacak.

Ö. Nilay Erbalaban Gürbüz

nilayerbalaban@hotmail.com

Yazarın diğer incelemeleri için tıklayınız.

Popüler ve Eleştirel Bir Oyun: Televizyon Cumhuriyeti

Ekim 8, 2013 by  
Filed under Kitap, Türk Tiyatrosu, Tiyatro

Televizyon-Cumhuriyeti-oyunAli Cüneyd Kılcıoğlu, uzun zamandır Türk Tiyatrosu içerisinde oyunlarıyla adından söz ettirmeye başlayan bir oyun yazarı. 1976 doğumlu üniversite eğitimini Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde tamamlayan yazarın şimdiye kadar Mitos Boyut Yayınları tarafından yayınlamış üç oyunu var.  Sırasıyla “Televizyon Cumhuriyeti” (2011), Toplu Oyunları 1 “Pirana’nın Kırık Dişleri”, “Dilek Ağacı”, “Mumyalar” (2012), “Plastik Aşklar” (2013), “İkinci Dereceden İşsizlik Yanığı”(2013).

Ayrıca yazarın yukarıda sayılan oyunları dışında, Devlet Tiyatroları repertuarına alınan, henüz kitap olarak yayınlanmamış “ Mayın Tarlası”( 2010 Mülteci, Göçmen, Kimlik, Göç, ana başlıklarında açılan International Playwrighht’s Forum of the International Theatre Institute ITI/UNESCO’nun açmış olduğu uluslar arası yarışamaya Türkiye’yi temsilen katıldı), ” Kirpiler” (İngilizceye çevrildi ve yurt dışında çeşitli yarışmalara katıldı) “Hacizli Mezarlık”(köy seyirlik oyun), “Devrik Mülk”, “Aşk Entrikayı Sever” (Mask türünde yazılmış sözsüz oyun) adlı oyunları bulunmaktadır.

“Dilek Ağacı” oyunu 2012 Han Tiyatrosu Ünal Gürel Kısa Oyun Yazma Yarışmasında 1.’lik ödülü almış ve Han Tiyatrosu (İzmir) tarafından sahnelenmiştir.

Son olarak Kılcıoğlu’nun yazdığı, “Düdüklü Tencere”adlı oyunu ALTFEST’13 “okuma pazarı” etkinlikleri çevresinde Mine Çerçi’nin yönetiminde okuma tiyatrosu olarak sunuldu.

Yazarın en çok sahnelenen oyunu olan      “Televizyon Cumhuriyeti” Trabzon Devlet Tiyatrosu, Aydın Belediyesi Şehir Tiyatrosu Tiyatro Atölyesi, Ankara Üniversitesi Gıda Kültür Sanat Topluluğu, Muş Damla Tiyatro Topluluğu, Salihli Belediyesi Şehir Tiyatrosu, Bakırköylü Sanatçılar Derneği ve daha onlarca lise ve üniversite öğrenci toplulukları tarafından seyirciyle buluşturuldu.  Oyunun profesyonel tiyatrolardan amatör ekiplere kadar bu kadar ilgi görmesinin en önemli nedeni aktüel boyutuyla öne çıkan bir komedi olmasıdır. Ele alınan sorun bağlamında televizyondaki yarışma, haber, eğlence gibi programları işleyen oyun, televizyon seyircisinin yakından tanıdığı programlardan bölümler sahneye taşıması nedeniyle seyircinin ilgisini ve dikkatini sürekli diri tutmaktadır.

Oyun açık biçim özelliklerine göre kurgulanmış ve çeşitli epizodlara ayrılmış olması nedeniyle parçalı bir yapı taşımaktadır. Oyunu sahnelemek isteyenlere yorum ve yaratı açısından birçok alan açmaktadır. Gerek sahnelemede gerek dramaturgi çalışmalarında oyun her türlü yönlendirmeye açık bir yapıdadır.  Metnin özellikle amatör tiyatrolar tarafından bu kadar çok ilgi duyulmasının bir başka nedeni de amatör oyuncuların ezber vb. sorunları çok fazla olduğu için bu tarz metinlerin diğer metinlere göre çalışılması daha kolay olmasıdır. Ayrıca dekor, kostüm, aksesuar gibi sahne etmenlerinin, gerçekçi sahne tasarımını gerektirecek yoğunlukta olmaması, daha çok simgesel araçlarla uygulanabildiği için ve maliyet açısından amatör ve özel tiyatro guruplarına büyük kolaylıklar sağlamaktadır.

Oyunun en önemli yanlarından biriside seyirci dramaturgisi açısından düşünüldüğünde, her türlü sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel kesimden kitleye ulaşabiliyor olmasıdır. Televizyonla organik ilişkisi alan herkesin izlerken kendine dönük bir eleştirel süreç yaşayabileceği oyun, yer yer ele aldığı konulara karşı kara komedinin sınırlarında dolaşması bakımından güldürü öğesinin dışında zaman zaman seyirciyi gülme ile acıma arasında sıkıştırmaktadır.

Oyun, televizyondaki programların bazen saçmanın sınırlarını zorlayan yapısını absürd öğeleri kullanarak ele alması bakımından da dramatik olanın ilginçlik özelliğinin de ortaya serilmesini sağlamıştır.

Televizyon izleme oranları bakımından dünyanın önde gelen ülkelerinden biri olan Türkiye gibi toplumsal ve kültürel yapısı popüler kültürle şekillenen ülkelerde böylesi oyunların ayrı bir önemi olduğunu düşünüyorum.

Özellikle televizyon izleme alışkanlığı olan seyircileri tiyatro sanatının eleştirel ve mizahi yanıyla tanıştırması bakımından “Televizyon Cumhuriyeti” önemli bir tiyatro oyunu olarak tiyatro ekipleri ve yönetmenlerin repertuarlarında olması gereken bir çalışma.

Ali Cüneyd Kılcıoğlu/ Televizyon Cumhuriyeti/ Mitos Boyut Yayınları/ 120 s. 2011

Serkan Fırtına

serkanfirtina35@gmail.com

Yazarın diğer tiyatro yazıları için bakınız.

The Matrix (1999, Wachowski Biraderler)

Kutsal kitapların en zoru ve en anlaşılmazı olan Tekvin, en az içindeki kelime sayısı kadar sırra sahiptir ve her kelime de kendi içinde diğer birçok sırrı taşımaktadır. Aziz Jerome

the-matrix-filmi-elestirisiWachowski Biraderlerin en sıradan seyircinin bile hayatının orta yerine ‘’felsefeyi’’ sokan The Matrix kadar ülkemizde hiçbir filmin bu denli tartışılmamış olduğunu düşünsem de, nitelikli inceleme yazılarının yeterli seviyede olmadığını, olanların da birçok sahneye Uzakdoğu dinleri, Yahudilik, Hıristiyanlık, Müslümanlık hatta modern sembollerle açıklama getirmeye çalışmasının ve yapılan göndermelerin fazlalığının kafaları karıştırmaktan başka bir işe yaramadığını söylemeliyim.

Neo’nun ‘’kozmik yumurta’’ olarak yorumlanabilecek kozasından çıkmasının ardından, suda sürüklenmesi ve ardından ‘’ışıklı göklere’’ yükseltilmesi sahnesine kadar çoğu kişi gibi ‘’İsa Mesih’’ hikâyesinin anlatıldığı düşüncesinde olsam da bu sahneyle birlikte aklıma gelen tek şey, doğar doğmaz annesi tarafından suya bırakılan Musa peygamber anlatısı olmuştur. Filmin sona ermesiyle birlikte The Matrix’in büyük bir tutarlılıkla ilk sahnesinden son karesine kadar Yahudi gizemciliğini işlediğini, bazı apokaliptik ve eskatolojik göndermelerin, Hıristiyanlık ve ‘’İsa Mesih’’e yapılan vurguların bilindik temalar kullanmak suretiyle Hıristiyan seyirciyi çekmek maksadıyla ‘’serpiştirildiğini’’, seyircinin aşina olduğu ‘’beyaz tavşan’’, ‘’kendini bil’’, ‘’İsa Mesih’’ veya Bruce Lee’nin ‘’burun hareketi’’ gibi motiflerin ödünç alınarak aidiyet duygusunun pekiştirilmek istendiğini düşündüğümü söylemeliyim. Suya bırakılan çocuk motifi konusunda ise Akad Kralı Büyük Sargon yerine Musa peygamberi ele almam ise filmin senaryosunu da yazan yönetmen kardeşlerin Yahudi oldukları gerçeğinden hareketle yapılmış bir tercihtir.

 İnsanın hem dışındaki hem de içindeki evrenin sırrını anlaması için, Musa peygambere Sina Dağı’na çıktığında Tanrı tarafından verildiğine, Musa peygamberin de Eski Ahit’in içine sakladığına inanılan, ilkelerinin Museviler arasında yalnızca en yüksek inisiyelere öğretildiği Yahudi gizemciliği Kabala, saklı gelenek, yazılmamış yasa anlamına gelmektedir. Bir tür çağdaş inisiye mitosunun beyazperdeye uyarlanması olan The Matrix’in ezoterik anlamı, insanın ruhsal doğasının bedenin içine gizlenmesi gibi Kabala ve Yahudi Mesih inancının filmin içerisine gizlenmesi iken ekzoterik anlamı Hıristiyanlığa, Uzakdoğu öğretilerine, Avrupa’nın pagan mitolojisine, kültürüne ve ritlerine yapılan göndermelerdir.  Simya, Gül-Haç, Masonluk ve Bâtınilik ile karşılıklı etkileşim içerisinde bulunan Hermescilik ve Kabalacılık günümüzde, kadimlerin bütün sırlarını kapsayan eşanlamlı terimler olarak görülmekte ve bu iç içe geçmişlik de filme ilişkin tüm göndermelerin doğru veya yanlış bir yerlere bağlanabilmesine yol açmaktadır. Kutsal metinlerin anlamına erişebilmek için anahtar görevi gördüğü söylenen Kabala düşüncesinin, Papalığa ait ve Hıristiyanların da başka kültürlerden aldığı üç katlı taç Tiara’da çapraz anahtarlarla sembolize edilmesi bu iç içeliğe bir örnek olarak gösterilebilir.

Hıristiyanlık âlemi İsrail’in gizli öğretisini içeren saklı metinlere asla sahip olamamıştır. Hahamlar arasında Hıristiyanlık hiçbir zaman Eski Ahit’i anlamamış ve hiçbir zaman anlamayacak görüşü hâkimdir. (Manly P. Hall)

Kemale ermiş zihinlerin azlığından hareketle akıl yürütme melekelerinin kullanılmasını gerektiren bir sorun karşısında başarısızlığa uğrayacaklarına kesin gözüyle bakılan kitlelerin ‘’bir koyun sürüsü gibi’’ güdülmesi gerektiğini savunan kadimler ayrıcalıklı konumlarını korumak adına bilgiyi yalnızca kendilerinin anlayabileceği şekilde sembolize etmiş ve öğretileri ikiye ayırmışlardır. Belirli sınavlardan geçirerek aralarına kabul ettikleri ‘’belirli bir yaşa ulaşmış’’ ve ‘’gelişmiş zekâ’’ sahiplerine içsel öğretiler açıklanırken dışarıda kalanlar için hakikatler, mitolojilerin tanrılarına ve tanrıçalarına dönüştürülerek, bir anlamda saklanmıştır.

‘’Cahil yığınlar Priapus ile Pan’ın sunaklarına sunularını getirirken, bilgeler, bu mermer heykelleri yüce soyut hakikatlerin sembolik cisimleşmeleri olarak görmüşlerdir.’’ (Manly P.Hall)

sanatlogcom-sinema-sitesi

İnsanlık tarihi boyunca ‘’havassa ait olan bilgiyi avamdan koruma’’ bilginin kendisi kadar önemli olmuştur. İnsanlığın ortak ürünü olan bilginin nasıl olup da belirli bir zümrenin eline geçtiği konusunda net bir açıklama bulunmamasına karşın savaşlar ve doğal afetler sonucunda veya bir yere aktarılması gerektiğinde açığa çıkarak tehlikeye uğrayabilecek bilgiyi korumak ve kollamak için birtakım tedbirlerin alındığını ve bilginin şifrelenmeye başlandığı söylenebilir. Böylece asıl görevleri bilgiyi korumak olan ‘’görevliler’’ kralların tahta çıkmalarından öldürülmelerine, verimli tarlaların ne zaman sulanacağından gökcisimlerinin hareketlerine kadar pek çok konudaki mevcut bilgiyi kendi çıkarları adına kullanmaya başlayarak ayrıcalıklı bir konum elde etmiştir. Platon, Devlet Adamı isimli eserinde Mısır’da kralın, rahiplere özgü erke sahip olmadıkça yönetme hakkına sahip olmadığını, eğer başka bir sınıftan gelmiş ve iktidarı şiddetle ele geçirmişse, rahipliğe katılmak zorunda olduğunu yazmaktadır.

‘’Bütün pagan ulusların bir devlet dini vardı, bir de yalnızca filozof seçkinlerin girebildiği başka bir dini. Kadim dünyanın bütün şehirlerinde her yerde halkın tapınması için tapınaklar bulunurdu. Her toplumda ayrıca doğanın bilgisini derinden öğrenmiş felsefeciler ve mistikler bulunurdu.‘’ (Manly P. Hall)

Rahipler sınıfının sınıfsal üstünlüklerinin en büyük güvencesi haline gelen evrene ilişkin gözlem ve kayıtlarla biriktirilen bilgi ‘’dışarı’’ çıkmaması için okült (gizli) dönüşümlere uğratılarak inisiyasyon (erginlenme) denilen sert sınavlar uygulanmaya, yalnızca bu aşamaları geçenler ‘’kardeş’’ kabul edilmeye başlanır. Rahipler sınıfından olmayanların anlayamayacağı bir biçimde şifrelenen insanlığın ortak mirası olan bilgi artık havassın elinde tutulacak avama yalnızca bir takım gereksiz ayrıntılar verilecektir.  Morpheus’un ‘’Belli bir yaşa gelmemiş beyinleri eğitemeyiz’’ demesi de filmin aynı izlediği savunduğunun göstergesidir ve eleştirilmesi gereken yönlerindendir. Günümüzde de bilginin halktan saklandığını, kadim bazı ipuçlarının ve anlatıların doğruluğunun gerçeklenmesi adına başta devlet başkanları olmak üzere zenginlerin örneğin, ‘’ab-ı hayat’’ peşinde koştukları duyulmaktadır.

‘’Eski günlerde insanoğlu dehası, sadece bir kesim insana kültürün meyvelerini vermek, öbürlerini ise en asli şeylerden, yani eğitim ve gelişmeden yoksun bırakmak üzere yaratımda bulunuyordu.’’ (Lenin)

Çalışma masasında uyuyakalmış halde gördüğümüz kahramanımızın bilgisayarının ekranında ‘’Uyan Neo, Matrix seni ele geçirdi’’ yazısı belirir. ‘’Uyan’’ ibaresi hem Neo’ya hem de seyirciye yapılan bir ikazdır ve film boyunca belli aralıklarla tekrar eder. Yazıları okuyan Neo şaşkınlığını üzerinden atamamışken kapısının zili çalar. Gelenler yasadışı iş yaptığı bazı arkadaşlarıdır. İçlerinden birinin ‘’Sen benim kurtarıcımsın, İsa Mesih’imsin’’ demesi, İncillere göre kendisine yöneltilen ‘’Sen Mesih misin, İlya mısın yoksa Yahya mısın’’ sorusuna ‘’Ben Mesih’im, Allah’ın oğluyum, geçmişteki ve gelecekteki işlenmiş ve işlenecek olan bütün günahların bağışlanması, bütün insanlığın kıyamete kadar kurtuluşu için geldim’’ diyerek cevap veren İsa peygamberin aksine Neo’nun ‘’seçilmişliğinin’’ başkaları tarafından dile getirilmesi onun ‘’İsa Mesih’’ olmadığına ilişkin en büyük delili ortaya koymaktadır. Yoksa yasadışı iş yapanların ‘’İsa Mesih’’ düşüncesiyle çok ilgili olduklarını zannetmiyorum. Mesihlik ve seçilmişlik iddialarının başkaları tarafından dile getirilmesi de film boyunca sürekli tekrar edecektir.

salim-olcay-sanatlog-yazilari

Yaklaşık M.Ö. 1200 yıllarında İsrailoğullarını Firavun’un esaretinden kurtararak bir millet haline getiren ancak kendisi ‘’Arz-ı Mevud’’a (Vadedilmiş Topraklar) giremeden ölen Musa peygamber ile Yahudiliğin başladığı kabul edilir. Musa peygamberden sonra Kenan diyarı fethedilerek topraklar on iki kabile arasında bölüşülmüş ve inananların ‘’dini tören ve sunularını’’ yerine getirilebilmesi için bir tapınak inşa edilmiştir. İsrailoğulları topraklarının çeşitli zamanlarda istilaya uğramasına karşın dinsel bir bağlılıkla her seferinde geri dönmüşlerse de M.Ö. 37 yılında Romalıların egemenliği sonrasında iki bin yıl sürecek sürgüne mahkûm olmuşlardır. Tapınakları yıkılan, ibadetlerini yapamayan, yurtlarından çıkarılan, kendi dinlerine kayıtsız insanlarla karşılaştıkça inançları zayıflayan bu insanlar kendilerini esaret ve sürgünden kurtarıp ‘’vadedilmiş topraklara’’ yeniden kavuşturacak bir ‘’beklenen kurtarıcı’’ fikri oluşturmuş hatta bu inancı iman esasları içine yerleştirmişlerdir. Bir kurtarıcı fikrinin yalnız Yahudilik ve Hıristiyanlıkta değil hemen bütün dinler ve kültürlerde bulunduğunu da eklemek gerekir. Mesela, Hindliler Brahma’nın tenasühünde Vişnu’yu, Moğollar dünyaya geleceğini söyleyen Cengiz Han’ı, Mecusiler intikam için dönecek olan Bihafrid’i, Müslümanlar İmam Mehdi’yi, Zerdüştler Şaoşyant’ı beklemektedirler.

Mesih kelimesi ‘’beklenen kurtarıcı’’ anlamında gelmekte ve özellikle Yahudiliğin ve Hıristiyanlığın vazgeçilmez inanışları arasında bulunmaktadır. Grekce Mesih anlamına gelen ‘’Hristos’’ kelimesinden türetilmiş Hıristiyan kelimesi zaten ‘’Mesih’e inanan kişi’’ anlamına gelmektedir. Gerçek Mesih Davud oğlu Mesih’tir ancak ondan önce Yusuf oğlu Mesih gelecektir diyen Yahudiler ile Hıristiyanların Mesih’i arasındaki temel fark, Yahudiler Mesih olarak yeni birini beklerken, Hıristiyanlar İsa peygamberin ricat edeceğine inanıyor olmalarıdır. Filmin geneline bakıldığında da Neo’nun şahsında İsa peygamberin Mesih olarak dönüşü değil Yahudi düşüncesine uygun olarak yeni birinin Mesih olarak gelişi işlenmiştir.

Yıl 2199’dur. Metacortex isimli bir yazılım şirketinde bilgisayar programcısı olarak çalışan, ‘’yasaların öngördüğü tüm bilgisayar suçlarını işlemiş’’ Neo takma adını kullanan bilgisayar korsanının gerçek adı Thomas A. Anderson’dur. Thomas adı, tartışılmasının bile günaha girmekle eşdeğer sayıldığı görüşlerinin, 1917 tarihli Kilise Yasası ile Kilise’nin resmi görüşü ilan edildiği Hıristiyan dünyasının en tanınmış düşünürü Akinolu Thomas’tan esinlenmiş olmalıdır. ‘’İnsanoğlu’’ anlamına gelen ve ‘’İsa Mesih’’in kastedildiği Anderson ise Grekçe erkek demek olan andros’tan türetilmiştir. Thomas ve Anderson isimlerinin Hıristiyan seyirciyi etkilemek için seçildiğini düşünüyorum.

‘’Apokaliptik metinlerde Mesih eskatolojik bir karakterdir ve insanoğlu (son of man) kavramıyla birlikte kullanılmaktadır. (Mircea Eliade)’’

İsminin ortasında bulunan ‘’A’’ harfi ise ‘’gelecekteki Mesih’in ilk örneği’’ olan Âdem’e gönderme sayılabilir. Trinity’nin oda numarası olan 303 ile 33. dereceden inisiye olmasından tutun da Hıristiyanlıktaki teslise, İsa peygamberin çarmıha gerildiği yaştan, Müslümanların cennette olunacak yaşa kadar hemen her şey olabilmekteyken, asıl anlatılmak istenen Yahudilerin Yaratıcı Teslisidir.

‘’Kabala’nın en derin sırlarından biri Âdem isminin harflerin (ADM) dayanan bir Notarikon’da gizlidir. Bu üç harf üç peygamberin –Âdem, Davud ve Mesih- isimlerini oluşturur. Bu üç kişinin tek ruha sahip olduğu söylenir. Bu ruh insanlığın Dünya Ruhu’nu temsil ettiği için, Âdem içteki ruhu, Mesih tekâmül eden ruhu ve Davud da ruhun epigenesis halini temsil eder’’ (Manly P. Hall)

Durumunda bir gariplik sezen arkadaşları solgun göründüğünü ve neler olduğunu sorduklarında, ‘’Hiç uyanık mısın, uyuyor musun duygusuna kapıldığın oldu mu’’ şeklinde yanıt veren Neo’nun halinden memnun olmadığı ve ‘’arayış içinde olduğu’’ seyirciye aktarılır. Ertesi sabah uyanamayan ve işine geç kalan Neo’ya ‘’özel olduğunuza inanıyorsunuz ama yanılıyorsunuz’’ sözleriyle başlayan bir nutuk çeken patronu ‘’bir seçim yapması, şirkette çalışmak istiyorsa çalışma saatlerine uyması gerektiğini’’ söyler. Patronun ‘’özel olduğunu mu hissediyorsun’’ sözleri Neo’nun seçilmişliğini ve isyankâr yönünü vurgulamaktadır. Patronunun bilindik konuşması ise kahramanın ve kendisini kahraman ile özdeşleştirecek olan seyircinin gündelik hayatını değiştirebilecek herhangi bir macera çağrısına yanıt vermesini kolaylaştırıcı etki yapacaktır. Bu konuşma esnasında bizzat Wachowski biraderler camları silerken görünürler. ‘’Camların silinmesi’’ ile zihnin uyanışı simgelenmekte ve bir şeylerin değişeceğinin ipuçları seyirciye aktarılmaktadır. Yine de gündelik yaşamında sıkıntı duyan ve bir macera çağrısı bekleyen kahraman izleğinin filmin ikinci en zayıf yönlerinden birini oluşturduğunu söylemeliyim.

Neo’ya ulaşan ve ‘’Yol gösterebilirim ama dediklerimi aynen yapman gerek’’ diyen, Yunan mitolojisinde kahramanların rüyalarından sorumlu düşler tanrısının adını kullanan Morpheus ‘’yol gösterici’’ tavrını film boyunca sürdürür. Gerek Trinity gerekse Morpheus isimlerine aşina olan Neo, onlara güveniyor olsa da hala şüpheleri olduğundan Morpheus’un talimatlarını yerine getiremez. ‘’Bunlar neden bana oluyor? Ben ne yaptım ki?’’ diyerek gündelik hayatının rahatlığını tercih eden ve macera çağrısını reddeden Neo kendisi yakalamak için gelen ajanlara teslim olur.

Neo ile irtibat kuracağını bildikleri Morpheus’u yakalamak için Neo’yu yem olarak kullanmak isteyen ajanlar işbirliği yaptığı takdirde kendisine yeni bir başlangıç sözü vermelerine karşın Neo teklifi reddetse de vücuduna takip cihazı yerleştirdiklerinin farkına varamadığından başından geçenleri kötü bir rüya olarak görme eğilimine girer. Evine gitmesine izin verilen Neo uyandığında Morpheus yeniden arar ve buluşmak için adres verir.

‘’Karanlık ve yağmurlu bir gecede Trinity ve Morpheus’un adamları Neo’yu siyah bir limuzine bindirirler. Bu gece yolculuğu sırasında sağanak biçiminde yağan yağmur aşikâr bir arınma metaforudur. Altından geçtikleri köprü de Neo’nun bir inisiyasyon sürecine girdiğini simgeler; köprü kahramanı yolculuğun yeni bir aşamasına, serüven eşiğine götürecektir. Morpheus’la karşılaşacağı binanın girişindeki döşeme, bir satranç tahtası gibi siyah-beyaz karelerle kaplıdır. İnisiyasyon rituslarının uygulandığı Mason localarında da döşeme aynı biçimde düzenlenir. Mozaik döşeme olarak adlandırılan bu uygulama, simgesel olarak aydınlık-karanlık, iyi-kötü, bilinen-bilinmeyen karşıtlıkları ifade eder.’’ (Dila Tecimer)

Neo’nun özel, seçilmiş veya Mesih olduğuna ilişkin hiçbir şey dile getirmemesi hatta bunu ima etmemesine karşın ‘’Hiç gerçek olduğuna inandığın bir rüya gördün mü?’’ diyen ve Mesih’in geleceğine kimse inanmasa bile kendisinin inandığını vurgulayan Morpheus, Neo’ya bir tercih sunar. Ya macera çağrısına olumlu yanıt verecek ve bilinmedik bir dünyaya adım atacak ya da gündelik yaşamının sakinliğine, alışkanlıklarına geri dönecektir. Seçimini yaparak macera çağrısını olumlu olarak yanıtlayan Neo, yeniden doğar. Doğumu, bebeğin doğumu gibidir, saçsız ve çıplaktır. Bu sahne ile bakire doğumun sembolize edildiği söylenmişse de aşağıdaki paragraf gerçek anlamı üzerine bir fikir verecektir.

wachowski-brothers-films

‘’Kabalanın gizli öğretilerinde insan bedeninin Aurik Yumurta denilen, balonumsu, uçuşkan bir oval şeyin içinde olduğu öğretilir. Ayn Sof küresi, yaratılmış evren için neyse bu yumurta da insanın fiziksel bedeni için odur. Daha doğrusu, bu Aurik Yumurta insan denilen varlığın Ayn Sof küresidir. Dolayısıyla gerçekte insanın mutlak bilinci her yöne uzanan ve aşağı bedenini tümüyle çevreleyen bir auranın içindedir. Kozmik Yumurta’nın içindeki bilincin merkezi bir noktaya yoğunlaşması gibi, insanın Aurik Yumurtası içindeki bilinç yoğunlaşır ve Ego denilen bilinç noktasını tesis eder. Doğadaki evrenlerin Kozmik Yumurta’nın içindeki uyku halindeki kuvvetlerden oluşması gibi, insan tarafından doğanın çeşitli âlemleri içindeki enkarnasyonlarında kullanılan her şey bu Aurik Yumurta’nın içindeki uyku halindeki güçlerden çekilir.’’ (Manly P.Hall)

Yaradılış amacına ulaşabilmek için kibir ve egosu ile doldurarak içine hapsolduğu yumurtayı kıran Neo yeni bir dünyaya gözlerini açar. Devlet adlı eserinde “uyanmış” kişi ile “uyuyan” kişi arasındaki farkı mağaradan çıkış sembolizmiyle açıklamaya çalışan Platon’a göre ‘’Derin bir mağaranın dibinde, çocukluklarından beri ayak ve boyunlarından zincirlenmiş halde insanlar yaşamaktadır. Bunlar “uyuyan” kimselerdir. Mağaranın girişine zincirlenmiş olan bu insanlar ışığı doğrudan göremediklerinden ancak ışığın duvara yansıttığı gölgeler üzerinden hakikati tanımlamaya çalışmaktadırlar oysa hakikati görebilmek ancak zincirlerden kurtularak mağaradan gün ışığına çıkmakla olanaklıdır. Kısaca, “uyanış” mağaranın dışına çıkıştır.’’

Batı’nın dünya egemenliğiyle birlikte gündelik yaşam genellikle iktidar tarafından biçimlendirilmeye başlanmış, tüketim için boş zaman kavramı icat edilerek insanın kendisiyle baş başa kalmasının önüne engeller konulmuştur. Büyük çoğunluk ‘’boş vakitlerinde’’ alışveriş merkezlerinde dolaşmakta, gerekli gereksiz bir şeyler satın almakta veya televizyon karşısında pineklemektedir. Gündelik yaşamın en açıklayıcı kavramlarından biri rutindir ve rutinin en önemli özelliği düzeni ve istikrarı temsil etmesidir. Düzenin kaybolacağı, olayların akışının bozularak kaosa sebebiyet vereceği düşüncesi toplumların en büyük korkularından birisi olmuş, bilinemezliğin ve belirsizliğin yerine bilinebilir olanı ve alışkanlığı koyan düzenin sürdürülmesi adına özgürlüklerinden dahi vazgeçme yoluna gitmişlerdir. Temiz içme suyu bulamayan bir milyar insanın bulunduğu bir dünyada boş vakti olduğunu söyleyebilmek en hafifiyle acımasızlıktır diye düşünüyorum. ‘’Gözlerim neden acıyor’’ diye soran Neo’ya verilen ‘’Daha önce hiç kullanmamıştın’’ yanıtı kendi gündelik yaşam içerisine hapsolmuş cehalet içindeki insanın durumuna da açık bir göndermedir.

İlk yazılan Yahudi apokaliptik metinlerinden olan ve ‘’Tanrı’nın Ebedi Krallığı’’nın kurulacağı müjdesini veren Daniel’in Kitabı’nda, Nebukadnezzar’ın gördüğü ve unuttuğu bir rüya anlatılır. Kral, ‘’Başı altından, göğsü ve kolları gümüşten, karnı ve kalçaları tunçtan, bacakları demirden ve kilden bir heykel görür. Bu heykel nereden geldiği belli olmayan bir taşın çarpmasıyla paramparça olur ve parçalar harman yerindeki saman çöpleri gibi rüzgâr tarafından her yöne savrulur.’’ Daniel, kralın rüyasını ‘’Siz güçlü ve şerefli bir kralsınız. Siz o, altın başsınız. Fakat sizden sonra sizin kadar iyi olmayan gümüş bir krallık ve tunçtan üçüncü bir krallık olacak. Dördüncü krallık demir kadar güçlü olacak fakat parçalara bölünecek. Ve kilden ayağın parçalara ayrıldığını gördüğünüz gibi krallık da parçalara ayrılacak ve sonra dünyadaki diğer milletlerle karışarak yok olacak. Bu olduğunda gökteki Allah sonsuza dek sürecek bir krallık kuracak’’ sözleriyle yorumlamıştır. Ülkelerini işgal edip, tapınaklarını yıkmasına karşın İsrailoğullarının ‘’Tanrı’’ tarafından kendilerini doğru yola sokmak için gönderilen bir ‘’yol gösterici’’ olarak gördükleri Nebukadnezzar’ın rüyası yozlaşmış ve düzeltilmeye muhtaç dünyaya Mesih’in gelişinin müjdesi olarak kabul edilmiştir.

Dünya üzerindeki sıradan insandan halk anlatılarına, mitolojilerden dinlere kadar hemen herkes geçmişe özlem duymakta, eski zamanlarda işlerin daha iyi yürüdüğü, sevgi ve saygının olduğu, güvene ve yardımlaşmaya dayalı ilişkilerin sürdüğü anlatılarak günümüzde sevgi ve saygının kalmadığı, ilişkilerin ve düzenin bozulduğu vurgulanır. Yeryüzündeki yazılı en eski kitaplardan olan Hesiodos’un ‘’İşler ve Günler’’ isimli eserinde ilk insanların kaygısız, tasasız, acısız ve dertsiz yaratıldığını ancak daha sonra yaratılan her soyun kötüye gittiğinin anlatıldığı şöyle bir bölüm vardır.

‘’Ama bir gün gelecek, Zeus, Kronos’un oğlu

Bu ölümlü insan soyunu da yok ediverecek.

O zaman aksaçlı insanlar soyu gelecek.

O zaman ne baba oğullarına benzeyecek,

Ne de oğulları babalarına,

Ne ev sahibi konuğunu bilecek, sevecek,

Ne dost dostunu, ne kardeş kardeşini bugünki gibi.

Yaşlanır yaşlanmaz hor görülecek ana baba,

Kaba kaba çatacaklar onlara.

Tanrı saygısı nedir bilmeyecek bu mutsuzlar,

Karınlarını doyuranların karınlarını doyuramayacaklar.

Ne yeminin değeri kalacak, ne doğrunun, ne iyinin,

Yalnız kötülere, azgınlara gidecek saygıları,

Hak güçlünün olacak yalnız, vicdan kalmayacak.

Kötü insan saldıracak iyi insana.

Yalana dolana kaçıp, andlarını çiğneyecekler,

Yalnız acılar kalacak ölümlü insanlara,

Çare bulunmaz olacak kötülüklere karşı.’’

Kıyamet ve ahir zaman kavramları yeryüzündeki insan soyunun bozulması düşüncesiyle yakından ilişkilidir. İsrailoğulları kendilerine tanrı tarafından verilen sözün gerçekleşeceği umuduyla dünyanın sonuna olumlu bakıyor olsa da, Mesih’İn gelişiyle yapılacak olan barışın ‘’geçici’’ olacağı bilinir. İnsanoğlunun geri döndürülemez biçimde yozlaşmasının ve bozulmasının dünyanın sonunu getireceği (kıyamet) düşüncesi dinlerde eşzamanlı olarak anlatılır. Bir çok mitolojide olduğu gibi Türk mitolojisinde de benzer motiflere rastlanmaktadır.

sanatlog.com-sinema-blogu

’Kara yer ateşle kaplandığı zaman, büyük ‘’Hakan Ata’’ Tanrı kulaklarını tıkar ve dünya bozularak insan nesli yok olur. Fitne-fesat saçan gaddar rüzgâr, insanları heyecanlandırır. Töre bozulur, tepeler çalkalanır, demir üzenginin dibi delinir. Çuvaldızın deliği yırtılır. Ulus bozulur. Kara böcek katlanır, gözlerine kan dolar, kara su kanla karışık akar, yer uğuldar, dağlar sallanır, çukurlar, hendekler yıkılır, gök gürlediğinde kenarı açılır, deniz çalkalandığında dibi görünür, yerin altı üstüne gelir, yosunlar öğütülüp kül olur, gök sallanıp eteği açılır, deniz dalgalanıp dibi görünür, ay ve güneş aydınlık vermez, ışıksız olur. Ağaçlar kökünden kopar, baba çocuğundan ayrılır, bitkiler mahvolur, nesli kurur, analar sevgililerinden ayrılır, dul kalır, yerde zehirli köngül otu biter, kökünden sarı çekirge çıkar, hayvanlara çarparsa, hayvanların, insanlara çarparsa insanların özünü emer. İşte o zaman Tanrı haykırır:

‘’Bu yana bak Mangdı-Şire, yardım et, köngül otunu mahvedemedim. Köngül otunun kökünde yılan var !’’ Mangdı-Şire’den ses çıkmaz. Ondan yardım gelmeyeceğini anlayınca Tanrı yine haykırır. Büyük hakan halkını bıraktı, cins aygır sürüsünü bıraktı, yer alt-üst oldu, sular kurudu, yaldızlı giyimlerin yakası parçalandı, idare edilen yurt başsız kaldı, kuşlar yuvalarını, geyikler duraklarını, kadınlar yavrularını bıraktı. Bundan sonra Erlik’in arkadaşlarından Karaş ile Kerey yeryüzüne çıkınca Ülgen’in yardımcıları Mangdı-Şire ile Maytere, bunlarla savaşmak üzere yeryüzünü kaplar. İşte o zaman Kalgançı-Çak (kıyamet) olur.’’

Dağılmayı ve sürgünü tanrının cezasının şiddetli olması gerektiği düşüncesiyle kaçınılmaz bir durum olarak karşılayan ve başlarına gelen her şeyi inançlarının zayıflamasına bağlayan İsrailoğulları, esarete düştüklerinde karşı karşıya kaldıkları acılar ve ıstıraplar karşısında çaresizliğe kapılsalar da tanrının kendilerine merhamet edeceğinden ve verdiği sözü tutacağından şüphe etmiyorlardı. İsrailoğullarını düşmanlara karşı koruyacak ve tanrının sözünü gerçekleştirmeden önce hepsini bir araya toplayacak ‘’savaşçı’’ fikrinden Mesih fikri ortaya çıkmıştır. Bu Mesih, Sion’a adaletli bir şekilde egemen olacak ve orada hüküm sürecektir. O sadece Tanrı’nın Krallığını hazırlayan, geçici barışın olduğu bir ara unsurdur. Filmde de Neo’ya kehanete ilişkin hiçbir şey öğretilmeden dövüş programlarının yükleniyor olması Mesih’in savaşçı yönünün ve onunla birlikte savaşların başlayacağının kaçınılmazlığının vurgulanmasıdır.

Yahudi kıyamet metinlerinde dünyanın sonuna ilişkin olarak, gece güneşin ve gündüz ay’ın parlayacağı, çeşmelerden kan akıp, ağaçlardan kan damlayacağı, yıldızların yörüngelerinden çıkacağı, yerin derinliklerinden ateş fışkıracağı, taşların haykırmaya başlayacağı, yılların kısalacağı, kıtlığın ve açlığın başlamasıyla insanların birbirini boğazlayacağı gibi tamamen bozulmuş bir dünya dile getirilmektedir. Morpheus’un ‘’Gökleri biz kararttık, artık güneş yok’’ sözleri eşliğinde Neo’ya gösterdiği dünyanın kaos güçleri tarafından ele geçirildiği görülür ancak ‘’egemen güçlerin’’ sunduğu simüle edilmiş sahte yaşam karşısında insanlar görmemeyi, kanmayı, gündelik yaşamlarının ‘’güvenliği’’ içerisinde kalmayı yeğlemektedirler. Gündelik yaşam içerisindekilerle kastedilen vadedilen topraklarda yaşamamasına karşın hayatından memnun olan İsrailoğulları kastedilmektedir.

Mavi hapı almadığı için duyduğu pişmanlığı saklamayan ve ‘’cehaletin erdem’’ olduğu savunan Cypher’ın Neo’ya olan inançsızlığının gizli olmadığı Trinity’nin ‘’Yoksa inanmaya mı başladın’’ sözlerinden çıkarılabilir. Morpheus’u ajanlara teslim etme karşılığında Matrix’in ‘’yanılsamasına’’ geri dönmeyi istese de inisiye olan Cypher’in bu istediğinin gerçekleşmesi olanaksızdır. İnisiyasyonun geri dönüşü olmadığına göre bu istek Cypher’in ölecek olduğunun bir göstergesi sayılabilir. Hıristiyanlık ve ‘’İsa Mesih’’e ilişkin olduğu düşünülen göndermelerin hemen hepsi insanların zihnini meşgul etmek ve asıl amacı gizlemektir. Burada da seyircinin, Cypher’ın Neo’ya ihaneti ile Yahuda’nın İsa peygambere ihanet etmesi arasında özdeşlik kurulmasına izin verilir. İsa peygamberin son yemeğinde içkisini aynı kadehten içmesi gibi Cyhpher ile Neo’nun aynı kadehten içki içiyor olmalarının arkasındaki sembolizm budur.

Morpheus Neo’yu götürdüğü kâhinin kapısının üzerinde ‘’kendini bil’’ ihtarı yazılıdır ve bu yazının eski Yunan’da Delfi Tapınağında yazılı olduğunu bildiğimize göre kâhinin evi de kadınların kehanette bulunduğu Delfi Tapınağı olsa gerektir. Delfi üçayağı ile Musevilerin Ahit sandığını ilişkilendirmeye çalışanlar olmuştur. Üçayaklı çerçeve Ahit Sandığına, düz plaka veya masa Merhamet Tahtına ve huni biçimindeki kaplam ise Ahit Çadırı’na benzetilmiş olduğundan filmde de benzer izleğin etkileri görülmektedir.

Bütün insanlar ne istediklerini bilirler fakat neye ihtiyaçları olduğunu bilmezler. Pisagor öğrencilerini ‘’kendiniz için dua etmeyin’’ diye uyarırdı. Tanrılardan ricalarda bulunduklarında kendileri için bir şey istememeleriydiler çünkü hiçbir insan kendi için neyin iyi olduğunu bilemez, dolayısıyla elde edildiğinde zarar verecek bir şeyi istemek doğru değildir. İslam’da da bütün temenniler ‘’hayırlı olsun’’ sözleriyle bitirilir. Bilinmezlikler arasında kaybolan ve kendisi için neyin faydalı olacağını bilmeyen Neo’nun Morpheus’un yol göstericiliğine ihtiyaç duyuyor olması din adamlarının ve hahamların otoritesine belirgin bir vurgudur.

Ayrıca kâhinin ‘’ sen O değilsin’’ sözleri aslında gerçeğin farklı bir anlatımıdır çünkü Thomas Anderson ölmedikçe seçilmiş olan doğmayacaktır. Ajan Smith tarafından vurulan ve ölen Thomas, Neo olarak gözlerini açar. Böylece Trinity’nin âşık olduğunu anlamasıyla uyanış-arınma-aydınlanma-inanç ve sevgi tamamlanır. Enoch kitabında bulunan ‘’öldükten sonra dirilmek gibi olağanüstü özelliklere sahip olan Mesih…’’ ibaresi, ister ruhsal ölümü isterse fiziksel olarak ölüp dirilmeyi kastetsin Neo’nun Mesihliği inkâr edilemeyecek şekilde kanıtlanmış ve kesinleşmiş olur. Mesih sıradan bir insan değildir. Olağanüstü özelliklere ve güçler sahiptir. Bu nedenle Mesih, ilk yaratılan yedi şey arasına konulmak suretiyle ona verilen değer de artırılmaya çalışılmıştır. 
”Şabat’ın arifesinde Gehenna’nın (sehennem) ateşi henüz yaratılmamıştı. Yedi şey dünya yaratılmadan önce yaratıldı. Bu yedi şey; Torah, Pişmanlık, Aden Bahçesi, Cehennem, Zafer Tahtı, Mabed ve Mesih’in adı’’ (Cengiz Batuk)

‘’Biliyor musun ilk Matrix’in kimsenin acı çekmediği ve mutlu olduğu mükemmel bir dünya için yapıldığını biliyor muydun?’’ Ajan Smith’in bu sözleri ile kastedilen ilk Matrix’in Âdem ve Havva’nın yaşadığı cennet bahçesi –Eden- olduğu çok açıktır. Birinci Matrix bu dünyada değildir çünkü ikincisi mevcuttur. İkinci Matrix ise bozulmuştur ve Tanrı’nın Krallığının gelişinden önce her birey özellikle de Mesih tarafından onarıma ihtiyacı vardır. Üçüncü Matrix’i yaratıp yaratmamak yalnızca Tanrı’nın isteğine tabiidir.

sinema-blogu

‘’Kabalizm’in popüler bir doktrin haline gelmesine sebep olan Safed Kabalası ya da Lurianik Kabala kurtuluş merkezli ‘’tikkun olam’’ doktrini üzerine şekillenmiştir. Isaac Luria Aşkenazi isimli bir Kabalacı tarafından formüle edilen ve öğrencisi Hayyim Vital tarafından yayılan bu doktrin, yaratılışın kozmik bir felaketle sonuçlandığı ve dünyanın tamir edilmeyi beklediği inancına dayanır. Buna göre yaratılış faaliyeti, sonsuz ve mutlak ilahlığın kendi dışındaki varlığa yer açmak kendini ya da nurunu içine çekmesi ve ilahlığın tam merkezinde oluşan, şekilsiz maddi güçlerle dolu bu boş ve karanlık alana, onlara şekil vermek üzere on sefirot’un yerleşmesini gerektirmektedir. Fakat yaratılış sırasında beklenmedik bir şey olmuş ve ilk üç sefirot’tan çıkan ilahi nuru taşıyan güçler ya da kaplar kırılmıştır. Kırılma sonucunda ilahi nurun bir kısmı bu kırık kaplarla birlikte yaratılışın içine dağılmış ve karanlık alandaki şekilsiz güçlerle birleşmek suretiyle yaratılışta kaos ve kötülüğün ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Yaratılış’ın en başta tasarlanmış olan homojen ve iyi karakterini bozan bu trajediye (kozmik kötülük) daha sonra Âdem’in işlediği günahla birlikte ruhların kötülükle temasa geçmesi problemi (etik kötülük) eklenmiştir. Bu durumda ters giden yaratılışı normale çevirmek ve kaos ortamı yerine ilahi düzeni tesis etmek için her bir (Yahudi) ferdin Tevrat emirlerini yerine getirmek suretiyle hem ruhların hem de dünyanın tamirine katkıda bulunması gerekmektedir; ki bu tamir ameliyesi dünyanın sonundaki Mesihi dönemi hazırlayan kurtuluş sürecine denk gelir. (Şinasi Gündüz)’’

Sürgündeki Yahudiler için dünya, gerçeğin görülmemesi için gözlere çekilen bir perdedir. Vadedilmiş Topraklar’ın tamamına hâkim olmayan Yahudiler kendilerini köle olarak tanımlamakta ve tadını alamadığı, dokunamadığın, koklayamadığı bir dünya da hapiste yaşamaktadırlar. Bu aldatıcı dünya filmde ‘’Matrix’’ olarak simgeleştirilmiş ve var olduğu müddetçe kendilerinin asla özgür olamayacakları dile getirilmiştir. Yahudi halkı Vadedilmiş Topraklar dışında özgür değildir, hapistedir Mesih’in gelişiyle birlikte korku, şüphe, inançsızlık sona erecektir. Hapiste olduğunu bilmeyen insanlar düzenin bozulmaması adına Mesih’e karşı çıkabilecektir.

Yahudilere göre evrensel tarihin tek amacı Tanrının Krallığını kurmaktır. Tanrı, sevgili kullarını dünyanın sonunda kendi krallığında toplayacak ve onlara kaybettikleri her şeyi geri verecektir. Vadedilen Topraklar’a dönecekler, mabedi yeniden inşa edecekler ve ölmüş olan İsrailoğulları dirilecektir. Tanrının Krallığı tam bir adalet, tam bir iyilik ve tam bir mutluluktur. Tanrının Krallığı gerçekleştiğinde çöl ve kurak yerler yeşillenir, bozkırlar sevinir, her taraf çiçeklerle kaplanır, körlerin gözleri, sağırların kulakları açılır, topallar geyikler gibi koşmaya, zıplamaya başlar, dilsizler konuşur, çölde sular fışkırır, kızgın kumlar göllere dönüşür, susuz topraklar su kaynağı olur ve tüm bunlar Tanrının bizzat kendisinin gelmesi ve insanları kurtarması ile olur. Kurtla kuzu bir arada duracak, kaplan oğlakla yatacak ve buzağı genç aslanla bir arada olacak ve bunların hepsini küçük bir çocuk güdecek. Emzikteki çocuk kara yılanın deliğinin üstünde oynayacak ve sütten kesilmiş çocuk elini engereğin kovuğu üzerine koyacaktır. Tabii bütün bunların gerçekleşmesinden önce Mesih gelecek ve hazırlık yapacaktır.

İnancı ne olursa olsun ‘’zamane’’ davranışlardan ve insanlardan şikâyetçi olmayan kimse yoktur, herkes en azından nükleer santraller, nükleer silahlar, karbon salınımı, buzulların erimesi, çevre kirliliği veya yeni nesillerin büyüklere saygısının azaldığı konusunda hemfikirdir. Her üç filmde de tamamen İsrailoğullarının inanışlarından birini anlatan The Matrix’in başarısı –ikinci ve üçüncü filmler aynı başarıyı sürdüremese de- seyirciyi sıkmamasında ve yazımda da vurgulamaya çalıştığım gibi seyircinin genel anlamda itirazının olmayacağı konuların anlatılmasında yatmaktadır. Çok zorlama olsa da, Marksist bakış açısıyla okunduğunda maddi üretim araçlarını elinde tutan burjuvazinin kitleler arasına yaydığı ‘’yanlış bilinç’’ ve buna karşı verilen mücadele olarak da okunabilir. Ghost in the Shell ile aralarındaki benzerlik ise Avatar ile benzerliği ne kadarsa o kadardır.

Salim Olcay

salimolcay@hotmail.com.tr

Yazarın öteki film kritikleri için şu sayfaya bakınız.

« Önceki Sayfa