Bir Aktörün Serüvenleri - Yaman Tüzcet

Temmuz 29, 2013 by  
Filed under Kitap, Sanat, Tiyatro

“Anı yazmak, ölümün elinden bir şeyler kurtarmaktır.” 

Yaman Tüzcet kitabına André Gide’den bu alıntıyla başlıyor. Ve okudukça anlıyoruz ki, ölümün elinden iyi ki kurtulmuşlar ve sözcüklere dökülmüşler… Anıları yazıya dökmek bireysel tarihten toplumsal tarihe eklemlenmektir. Hele ki yaşanılan tarihsel süreç, Türkiye’nin kültürel, sanatsal, siyasal değişimlerinin önemli evrelerine tanıklık etmişse anlatılanların sadece bir çift anıdan ibaret olmadığı ortaya çıkar.

Dünyada aktörlerin hayatı hep ilgi çeken bir konu olarak dikkat çekmiştir. Özellikle perdenin önündekilerin, perde arkasında yaşadıklarıdır merak edilen. Bir aktör ve aktristin yaşamlarının perde arkasıdır merak öğesinin en diri olduğu alan.

 Anılarından oluşan kitabına verdiği isimden de belli olduğu gibi öncelikle bir aktör Yaman Tüzcet, İstanbul Şehir Tiyatroları’ndan Münir Özkul Tiyatrosu’na, Muammer Karaca Tiyatrosu’ndan birçok sinema ve televizyon yapımına kadar aktörlüğün çeşitli alanlarında yer alan, seslendirme sanatçılığından, karikatüristliğe, Sirk sunuculuğundan, Gazino komedyenliğine kadar, kendine çok farklı alanlar yaratabilmiş büyük bir sanatçı…

Onu tanımlayabilmek için özgeçmişinde yer aldığı onlarca sanatsal ve kültürel çalışma dışında, kesinlikle atlanmaması gereken ve kitabı okurken fark edeceğiniz, yakın çevresinin tabiriyle “bohem” bir hayatı hücrelerine kadar yaşayan bir serüvenci olduğu gerçeğidir.

Şarap daha bir lezzetli olsun diye bekletilir ya hani,  Yaman Tüzcet’de anılarını demlenmesi için zihin fıçılarında epey bekletmiş sanırım. Okudukça keyif almamızın en önemli nedenlerinden biri bu olsa gerek.

Anı yazarlığı tehlikeli bir alandır. Bir kişinin yaşadıklarının çok çeşitli okuyucu gurupları tarafından okunması zordur. Her şeyden önce merak duygusunun ağır basması gerekir. Kimdir bu anıları yazan, yaşadığı dünyaya “kendi” olarak nasıl bir hayat ortaya koymuştur?

Ve bu “kendi” olan yaşam, tarihe, toplumsal yaşama, sosyo-kültürel olana ne derece yakındır. İşte Yaman Tüzcet tüm bu etmenlerin içinde,  varoluşunu anlamlandıran tiyatro sanatı aracılığıyla bir mühür basmıştır. Bu tanıklık yaşadıklarıyla tarihin noterliğinde onaylanmıştır.

Bazı kitaplar vardır, bilgi edinmenin dışında keyif alma süreci yaşanır. Yaman Tüzcet’in anılarını okurken tam da bunları yaşayacağınıza eminim. Kitabın o kadar sade ve akıcı bir dili var ki Tüzcet’in yazarlıkta da ne kadar yetkin bir kalem olduğu gözler önüne seriliyor. Kendinizi birbirinden renkli ve sürükleyici anıların içerisine sadece bir okuyucu olarak değil, Yaman Tüzcet’in bir yol arkadaşı olarak hissediyorsunuz.

Tiyatronun altın yılları, sanat ve kültürle örülmüş bir yaşam

Kimler eşlik etmiyor ki bu maceraya… Gelin kısa bir göz atalım bu yol arkadaşlarına:

Büyük ustalar Münir Özkul, Muammer Karaca, Muhsin Ertuğrul, Adile Naşit, Gazanfer Özcan, Nejat Uygur, Nejdey Mahfi Ayral, İsmet Ay, Tüzcet’in kuşağından Müjdat Gezen, Savaş Dinçel, Ayşen Guruda, Metin Akpınar, Selma Ankara Sonat, Mustafa Alabora ilk akla gelenler.

Yaşamını tiyatro sanatına adayan oyuncu Ayton Sert, Küçük Opera Tiyatrosu’nun sahibi nam-ı değer Fırıldak İsmail, Son” Operet” Orhan Erçin Opereti, konservatuar yıllarının unutulmaz hocası Max Meinicke, Galatasaray’da Panayot’ın Meyhanesi’ndeki varoluşçu dostları… Bu yıllar içim bakın Tüzcet neler söylüyor:

“Varoluşçuyduk… Ceketlerimizin ceplerinde; Srtre’lar, Brecht’ler, Nazım’larla dolaştığımız günlerdi. Hepimiz şiir yazıyorduk! Varlık, Yeni Ufuklar, Yeditepe, Hisar gibi edebiyat dergilerini okumaya daha ortaokul sıralarındayken başlamıştık…”

Tüzcet bizi dönemin manşetlerinde olmasa da kalplerimizin manşetlerinde kendilerine yer açacağımız birbirinden renkli ve önemli isimlerin dışında döneme damgasını vuran sanatın birbirinden farklı alanlarda yer alan isimleri ile de tanıştırıyor;  60’lı yılların güncel etkinliklerinden “edebiyat matineleri”nin şairlerinden Ayhan Kırdar, kendisini İstanbul’a getiren ilk gemi olan “Marakas”ın şiirini yazan Durmuş Dede, 60’ların anarşist ve toplumcu şairlerinden Muammer Hacıoğlu, Ressam Armağan Konrat, Cumhuriyet tarihinin en önemli resim sanatçılarından resimlerini ancak yemek ve boya gereksinimlerini karşılamak için satan toto takma adlı Metin Talayman, Heykel sanatçısı Gürdal Duyar, Arkeolog Şinasi Başeğmez, “Buhranlı Yıllar”ın resim sanatçısı, şair, Burhan Uygur, Bohem gurubun diğer önemli isimlerinden ressam Komet, Akademinin heykel bölümü öğrencisi ilginç kişilik Deli lakaplı şair İrfan Alkaya, Ülkemizde Pantomim sanatını ciddi anlamda başlatan isim Ergin Kolbek, Ülkemizde yeterince tanınmayan ama özellikle Fransa’da gerçekleştirdiği sanatsal çalışmalarıyla dünya tiyatrosunda adını yazdıran Mehmet Ulusoy, ülkemizin yetiştirdiği en önemli caz klarnetçilerinden Hrant Lüsigyan, Caz sanatçılar Altan İrtel ve Edibe Yörükoğlu, Yenikapı’daki Üniversiteliler Lokali’nin birbirinden renkli ve önemli simaları; Demir Özlü, Adnan Özyalçıner, Sezer Tansuğ, Nurer Uğurlu, Doğan Hızlan, Ergin Ertem, Demirtaş Ceyhun, Asım Bezirci, Cevat Çapan, Konur Ertop, İsmet Sungurbey…

Anılar ve isimler bir ırmak gibi akmaya devam ediyor, Şehir Tiyatrosu’nun yakışıklılığıyla Amerikalı aktör Robert Taylor’a benzeyen oyunusu Bülent Talay, seksen döneminin önemli davalarında avukatlık yapmış yazar Demir Özlü, sanat tarihçisi Mesut Koman, Büyük aktör ve şair Cahit Irgat, Türk edebiyatının çınarlarından Yaşar Kemal, Tiyatro oyuncusu ve söz yazarı Çılgın Aysel (Gürel), aktör Müjde Ar, Okan Bayülgen, Cumhuriyet Gazetesi yazarlarından Hüseyin Baş, aktör Salih Güney, Güzin Özyağcılar, Tuncel Kurtiz, trajik yaşamöyküsü ile klasik müzik piyanisti Ateş, “Bizimkiler” dizisinden tanıdığımız Tuncay Gürel, 1402’liklerden tiyatro sanatçısı Haldun Ergüvenç, Fransız şarkıcı Annie Beriér, yazar Oktay Arayıcı, Türkiye’nin ilk piyanist şantörü İlham Gençer, dünyaca ünlü caz trompetçimiz Muvaffak Falay,  uzun bir dönem Tüzcet’in yol arkadaşı olan dansçı Flora, Ses sanatçısı Seyyal Taner, Seslendirme sanatının ülkemizdeki önemli isimlerinden Saadettin Erbil, aktör Şener Şen, Hippy Arhan…

Ve daha birçok unutulmaz isim eşlik ediyor bu yolculuğa.

Anı yazmak, otosansür mekanizması düşünüldüğünde, çok ince bir çizgisi olan tür olarak nitelendirilir. Ancak Tüzcet’in yazdıklarından kendisiyle barışık bir dil ve samimiyet göze çarpıyor. Tüzcet’in biriktirdiği anıların değeri o kadar fazla ki, eğer bunları yazmamış olsaydı çok büyük bir boşluk kalacağı aşikârdı. Tüzcet’in yazdıklarını sadece tiyatrocular değil, sanat ve kültür ile ilgilenenler, kültür tarihi araştırmacıları, kesinlikle okumalı.

Özellikle tiyatroyu bir yaşama biçimi haline getirmek isteyen öğrenciler ise, kavramsal kaynaklarının dışında “Bir Aktörün Serüvenleri”ni başucu kitabı olarak yanlarında bulundurmalarını tavsiye ediyorum. Türk tiyatro tarihi konusunda bu tarz kaynak olabilecek yayınların eksikliği göz önüne alındığında Tüzcet’in yapıtının önemi daha çok artıyor.

 Bence bu anılar sadece kitaplarda kalmamalı. Tüzcet, Tiyatro- sanat ile ilgili festival vb etkinliklere davet edilmeli, anılarından derlediği müthiş oyunu “Yaşasın Deliler”i herkes izlemeli. Ondan öğreneceğimiz daha çok şey olduğuna eminim. Özellikle tiyatro öğrencilerinin, böylesine değerli sanatçılarımıza daha fazla ilgi duymalı, onları bir okul gibi değerlendirmeleri gerekmektedir.

Son olarak satırlarımızı ustamız Yaman Tüzcet’e bırakalım: “Neresinden bakarsan bak, bir maceraydı yaşamak! Acılarla beslenen, başkaldırıyla taçlanan ve sevdalarla süslenen bir serüven… İlerici, paylaşımcı, toplumcu düşünceye inandık… Onurumuzla geldik, onurumuzla gidiyoruz.”

Bir Aktörün Serüvenleri / Yaman Tüzcet / Mitos Boyut Yayınları / 264 sayfa

Serkan Fırtına

Serkanfirtina35@gmail.com

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız.

SanatLog - Criterion Film Okumaları

Aşağıda, Criterion Collection’dan çıkan kimi filmlerin analizlerinin yer aldığı linkler (şimdiye dek Criterion kaynaklı 45 filmi incelemişiz) var. Kolayca bulunabilip okunsun diye bir araya getirdik. Toplamda ise 42 film eleştirisi yer alıyor. 

Yazarların isimlerine göre alfabetik olarak linkledik. İyi okumalar.

Film okumaları devam ettikçe sayfa da güncellenmeye devam edecektir.

Not: Bu sayfa, SanatLog’u sosyal medyada temsil eden Orhan Miçooğulları’na ithaf edilmiştir.

Cihan Gündoğdu

Otto e mezzo (1963, Federico Fellini)

 sanatlog.com-sinema-sitesi

Erkan Erdem

Rebecca(1940, Alfred Hitchcock)

The Curious Case of Benjamin Button(2009, David Fincher)

 criterion-filmleri-sanatlog.com-sinema-blogu

Hakan Bilge

À bout de souffle & Alphaville & Pierrot le fou(1960-1965, Godard)

Autumn Sonata (1978, Ingmar Bergman)

Brief Encounter (1945, David Lean)

Cría cuervos (1976, Carlos Saura)

Det sjunde inseglet (1957, Ingmar Bergman)

Kagemusha & Ran (1980-1985, Akira Kurosawa)

Le Mépris (1963, Jean-Luc Godard)

Paris, Texas (1985, Wim Wenders)

Picnic at Hanging Rock (1975, Peter Weir)

Rashômon (1950, Akira Kurosawa)

The Hit (1984, Stephen Frears)

 sanatlog-alternatif-sinema-blogu

İrem Aydın

Il deserto rosso (1964, Michelangelo Antonioni)

 criterion-films

Mehmet Arat

Belle de jour (1967, Luis Bunuel)

 sanatlog.com-film-analizleri

Murat Akçıl

Le fantome de la liberte (1974, Luis Bunuel)

 sanatlog.com-film-kritikleri

Ömer Ziya Özkam

The Silence (1963, Ingmar Bergman)

 criterion.com

Orhan Miçooğulları

Akahige (1965, Akira Kurosawa)

Drunken Angel (1948, Akira Kurosawa)

Miyamoto Musashi Üçlemesi (1954-1955-1956, Hiroshi Inagaki)

Ichiban utsukushiku (1944, Akira Kurosawa)

Samurai Rebellion (1967, Masaki Kobayashi)

Seven Samurai (1954, Akira Kurosawa)

Smultronstallet(1957, Ingmar Bergman)

Sugata Sanshiro (1943, Akira Kurosawa)

Sullivan’s Travels (1941, Preston Sturges)

Winter Light (1962, Ingmar Bergman)

sanatlog-sinema-yazarlari 

Rında Deniz

Taste of Cherry (1998, Abbas Kiarostami)

 sanatlog.com

Seçim Bayazit

Angst essen Seele auf  (1974, Rainer Werner Fassbinder)

Boudu sauve des eaux (1932, Jean Renoir)

Hiroshima mon amour (1959, Alain Resnais)

Ikiru (1952, Akira Kurosawa)

Knife in the Water (1962, Roman Polanski)

La grande illusion (1937, Jean Renoir)

La strada (1954, Federico Fellini)

L’eclisse (1962, Michelangelo Antonioni)

Les enfants du paradis (1945, Marcel Carne)

Lola (1981, Rainer Werner Fassbinder)

Peeping Tom (1960, Michael Powell)

The 49th Parallel (1941, Michael Powell & Emeric Pressburger)

Throne of Blood (1957, Akira Kurosawa)

Picnic at Hanging Rock (1975, Peter Weir)

Temmuz 14, 2013 by  
Filed under Manşet, Modern Klasikler, Sanat, Sinema

Birazdan okuyacağınız yazının asal konusu Picnic at Hanging Rock (1975, Hanging Rock’ta Piknik/Sevgililer Günü Pikniği) olsa da söz konusu şiirsel filmi derinlemesine kavrayabilmek için kapalı çekmecelerini bir bir açmamız gerekecek. Önce Peter Weir’a ve ilk önemli yapıtlarını verdiği kendi kıtasına, Avustralya sinemasına kısaca bakacağız. Ardından Picnic at Hanging Rock’u Viktoryen dönemin karakteristikleri ve sosyo–psikolojik–ekonomik bağlaşıklıklarıyla inceleyeceğiz. İngiliz edebiyatı da bir ucundan çağ panoramasına eşlik edecek. Temelde ise cinsel motivasyonları analiz edeceğiz.

Avustralya Sineması & Peter Weir

picnic-at-hanging-rock-1975-peter-weirAvustralya sineması tam olarak 1970’lerde bir ivme kazanabilmiştir. 70’lerin başlarına değin sinema sektörü bulunmayan, doğal olarak da uluslararası hiçbir varlık gösteremeyen kıta sinemasında devlet olanakları ve motive edici yardımları sayesinde bir anda film zenginliği başlar. Peş peşe çekilen filmler geniş bir çeşitlilik sağladığı gibi Avustralya sineması artık uluslararası arenada ses de getirmeye başlayacaktır. 80’lerden itibaren ülkelerinin sinemasını canlandıran yönetmen üyeleri birer birer Hollywood’a yerleşmeye başlar. Avrupa sinemasının sivrilen simaları nasıl ki soluğu anında Amerika’da almış ise, bu kıtada da hemen hemen benzer şeyler yaşanmıştır.

Avustralya sinemasını canlandıran ve yapıtlarıyla uluslararası çapta yankı uyandıran belli başlı kilit isimleri kısaca anımsayalım: Roger Donaldson, Bruce Beresford, Fred Schepisi, George Miller. Sayılan isimlerin hepsi Hollywood’da mesai yapıyor hâlen. Donaldson, remake’ler ve kara film’lerle; Beresford sosyolojik kökenli dramalarla; Miller yaşanmış öyküler veya animasyonlarla sinema yaşamlarına devam ediyor. Schepisi ise durgunluk döneminde. Ve Peter Weir. Avustralya’da olduğu gibi Hollywood’da da Avustralyalı çağdaşlarından çok daha olgun, çok daha ilgi çekici sinemasıyla özgünlüğünü muhafaza ederek birbirinden ilginç filmlere imza atmayı başarmış bir yönetmen: Witness (1985, Tanık), The Mosquito Coast (1986, Sivrisinek Sahili), Dead Poets Society (1989, Ölü Ozanlar Derneği), The Truman Show (1998). Sayılan filmler usta bir sinemacıyla karşı karşıya olduğumuzu kanıtlamaya yeter.

Picnic at Hanging Rock ise yönetmenin ülkesinde çektiği ve dünya çapında beğeni kazanan bir filmi. Hemen söyleyeceğim: Eğer yönetmen olsaydım, böyle bir film çekebilmeyi çok isterdim! Serial anlatım, sakin bir kamera, büyülü görüntüler, patetik bir müzik ve hemen herkes başrol oyuncusu. Weir’ın kamerası o kadar sakin ki olan bitene ağırbaşlılıkla vizör tutuyor. Sinema bu sadeliği kolay yakalayamadığı gibi çok az film şiirsel imajlarına rağmen böylesine akıcı olmayı başarabilmiştir.

Peter Weir’ın filmlerine damgasını vuran elementlere baktığımızda karşıt dünyaların çatıştığını, otantik ve dinsel göstergelerin belirli bir rol oynadığını, dışsal faktörlerin düzeni bozduğunu görüyoruz. Gallipoli’de (1981, Gelibolu) dışsal faktör savaştı. Avustralya’dan kalkıp Çanakkale Gelibolu’ya, kolonyalist İngiltere saflarında, hiç tanımadıkları Osmanlı ordularına karşı savaşmaya gelen Anzakların öyküsü. Gönüllü olarak savaşa katılan gençler, sonunda ikileme düşüyor, yaşamlarını ve dünyayı sorguluyorlardı. Bir yıl sonra çektiği The Year of Living Dangerously’de Gallippoli’de olduğu gibi yine Mel Gibson başroldeydi. Endonezya’ya giden bir gazetecinin sarsıcı öyküsü. Her iki filmde de savaş fonunda insan dramlarını betimleyen Weir’ın 1977’de çektiği The Last Wave (Son Dalga) yine otantik havasıyla büyüleyici bir filmdir ki burada da karşımıza Avustralya yerlileri çıkar. Dışsal faktör gittikçe yaklaşan bir sel felaketidir. Yönetmen söz konusu üç filmde de dışsal düzen ve otoritenin bireyin yaşamını nasıl kargaşaya sürüklediğini göstermek istemiştir. Üç film de biçemsel açıdan yetkindir. Hemen bütün filmlerinde olduğu gibi kusursuz görüntüler yakalayıp etkileyici müzikler kullanmıştır.

80’lerde Hollywood’a davet edilen yönetmen, Avustralyalı meslektaşlarına nazaran özgün çizgisini korumayı başardı ve dev yapım şirketlerine senaryolarını nazik bir dille dikte ettirdi. Amerika’da çektiği ilk film Witness, Amişlerin içe dönük uygarlığına sığınan bir dedektifin (Harrison Ford) öyküsüdür. Modern dünya ile teknolojinin bütün nimetlerini reddeden alternatif bir dünyayı karşılaştıran yenilikçi bir neo–noir. Hemen ardından yönettiği The Mosquito Coast modern dünyadan kaçmak isteyen bir adamla (yine Harrison Ford) ilgiliydi. Ailesini doğanın koynunda yaşamaya ikna etmeye çalışan Profesör, romantizmin “doğaya dönüş” tezini doğrulamaya çalışır gibi gözüküyordu. Temelde kapitalizmi reddeden nesli tükenmiş entelektüel, doğaya dönüşün imkânsızlığını da kavramış oluyordu. İçsel çatışmaya ailevî ve doğaya dönük bir çatışma eşlik ediyordu. Dead Poets Society geleneksel değerlerle çatışan yenilikçi bir öğretmeni (Robin Williams) konu alıyordu. Öğrencilerine tamamen farklı bir dünya sunmaya çalışan marjinal eğitmen, eni sonu sistemin sahnesinden dışarı fırlatılıyordu. Tektip, aynı düşünen, birbirine benzeyen nesiller yetiştiren eğitim kurumları filmin merkezinde sorguladığı temalardandı. Green Card (1990, Yeşil Kart) yabancılık, yabancı olma ve kimlik konularına bakan bir filmdi. Georges (Gérard Depardieu) ve Brontë (Andie MacDowell) çatışan dünyaların (Fransa ve Amerika ya da Eski Kıta ve Yeni Kıta) insanlarıydılar. The Truman Show herkesin hemfikir olduğu üzere son başyapıtı olarak bütün dünyada büyük beğeni toplayan bir filmiydi Weir’ın. Gösterime girer girmez Wachowskiler’in Matrix’iyle (1999) karşılaştırıldı ve “sanal gerçeklik”le Baudrillardcı simülasyon kuramı üzerinden okundu. Filmin bu konuda çekilmiş olgun bir başyapıt olduğunu mimleyebiliriz. Özetlersek; dinsel ögeler (Picnic at Hanging Rock, The Last Wave, Witness), otantiklik (Gallipoli, The Last Wave), kimlik ve yabancılaşma (Witness, The Mosquito Coast, Green Card, The Truman Show) gibi kavramlardan beslenen son derece kişisel yapıtlarıyla Weir, önemli sinemacılar arasındaki sarsılmaz yerini alıyor.

Şimdi Picnic at Hanging Rock’un sularına inebiliriz.

Picnic at Hanging Rock & Viktoryen Dönem

Bu dünyaya nasıl geliyoruz ve nasıl gideceğiz, hepimiz için bu farklı gerçekleşiyor. Biz sürekli izole ediliyoruz, izleniyoruz, herkes ve çevremizdeki her şey hakkında casusluk yapıyoruz. Doğum sırasında, şansımız aslında bilinmeyen ve tam olarak anlaşılamayan, bir doğal kanunun görünen yüzüdür, bizi günümüz soruşturmalarının tam merkezine oturtur, gizlilik ve casusluk ya da ona izlemek de diyebiliriz. İşte ben size ilk casusluk imkânını veriyorum. Ve ilk casusluğu yapılan kişi olmayı.(Nicolas Roeg, Bad Timing)

Anlaman gerekmez yaşamı

O zaman bir şenliğe dönecektir.

(Rilke, Seçme Şiirler’den)

Yıl: 1890

Yer: Avustralya

Dönem: Viktoryen

Genel Manzara

Filmde belirleyici olan Viktoryen kız kolejinin katı, emrivaki, buyurgan, geleneksel yapılanmasıyla Hanging Rock’un çıplak doğa tasvirinin karşı karşıya ge(tiri)lmesidir, denilebilir. Kolej, kız öğrencilerin erkeklerden uzak tutulduğu, dinsel prensipler doğrultusunda eğitim sürdüren, baskıcı, burjuva, disipliner bir mekândır. Kolejin müdiresi Viktoryen dönem için biçilmiş kaftandır. Giyim tarzından odasının dekoratif düzenlenmesine değin muhafazakâr, gizlenmiş ve lüks. Yönettiği kolejde parasal sorunları öğrencilerini kovarak çözümleyen (!), ilkelerine bağlı bir erken dönem burjuva olarak odasına Kraliçe Victoria’nın resmini asmayı görev bilmiştir! Az konuşan, ama sert olabilen, hemen bütün çevre sakinleri gibi gizemli bir karakterdir. Gizem, gizlenmiş ya da saklanmış toplumların başat özelliği değil midir?

Müdire belirli ve özel günlerde kolej öğrencilerini rutin gezilere çıkarmaktadır. Hanging Rock’a yapılacak gezi de esasen alışıldıktır. Yalnız bir ayrıntı: Alışıldık olan bastırılmış ve gizlenmiş olandır. Basit davranışlar, daha derinlerde açıklama bekleyen gizemli davranışlardır. Dolayısıyla sonu trajik halkaya düğümlenecek gezi daha en başından gizemli bir noktaya eklemlenmektedir. Gizemi gizemli olan ile çarparsınız, sonuç hiçbir zaman gerçeklik algımızla tam manasıyla çakışmayacak olan efsane kavramına karşılık gelir. Bir belirsizlik hâlesi, bilinmeyenler silsilesi öykünün çıkış noktasıdır bir başka deyişle.

Şimdi söz konusu gizem hâlesine mercek tutma zamanı geldi.

Öncelikli ve ilk olarak;

Hanging Rock’un “sperm” olarak tasvir edilişi, tabiatla kurulan ilişkiyi sınamamızı sağlar. Doğanın ve doğanın bir parçası olan, giderek doğayı baskı ve kontrol altına alan insan üretkenliğinin simgesel dışavurumu. Üretkenlik, aynı ölçüde bastırma ve gizlemeyi de sonsuzca çoğaltıyor, kopyalıyor. İngiliz Viktoryen mantalitesinin Avustralya semalarına kopyalanması, ikame edilmesi gibi.

İkinci olarak;

Doğa elbette dışımızda gibi görünür; ama aslında doğanın içindeyizdir. Öykü, Hanging Rock’un kolej çalışanlarınca nasıl algılandığını olabildiğince şiirsel bir yaklaşımla vermeye çalışırken aslında çok belirli ve geleneksel bir mantığı görselleştirmiş oluyor. Bu mantık, doğanın bir parçası olmasına karşın insanın doğayı dıştaladığı gerçeğiyle buluşur.

Üçüncü ve son olarak;

İçinde bulunduğumuz doğada biz insanların da bir doğası vardır. Doğayı reddetmek, bastırmanın, gizlemenin handiyse motive edici itici gücü olagelmiştir. Tehlike de budur. Gizleme, bastırılmış cinsellik olarak çağlara ve prototip olarak da Viktoryen döneme damgasını vurmuştur. İşte filmin temel meselesi aşağı yukarı budur. Yani bastırılmış olanın, gizlenmiş olanın şiirsel tasviri.

En doğal eğilimin, sözüm ona cinselliğin bastırılması psikolojik sarsıntıyla kol kola yürümüştür. Tabular böyle böyle yaygınlaştırılmış, eni sonu yasa olarak kabul edilegelmiştir. Elbette yasa sadece devletin karanlık gölgesinde maruz bırakıldıklarımız değil, daha genel ölçüde yazılı olmayan, sözel kültürün dikte ettiği bir kültür klasifikasyonunu da ihtiva eder. Bu da yanılsamalı bir şekilde gizemler dünyasını harekete geçirir. Gizem; duyularüstü olanın, dinsel olanın, hülasa metafiziğin yaptırım gücü dâhilinde detaylandırıldığında daha bir anlam kazanacaktır. Psikolojik gizem ise uygarlığın bastırdıklarıyla paralel ve yan yana düşünülmelidir. Eğer cinsel olanı gizemli olan ile aynı imkânsız paydada okumayı sürdüreceksek, bu zaten ortajen muhafazakâr bir bakış açısının en eski ahlaksal mantık dizgesini oluşturmaktadır. Picnic at Hanging Rock için dönemsel portre Viktoryen dönemin bağlaşıklıklarıyla kuşanmış olsa da buradan sıyrılıp bütün çağlara, eski ve yeni uygarlıklara değin uzanmaktadır. Filmin evrensel ölçekteki önemi yalnız sözü edilen zaviyeden bakılarak anlaşılabilecektir.

Uzamsal Göstergeler & İnsan Psikolojisi

Sinema sanatı okul ve kışlaları, kolej ve kamu binalarını defaatle yansıtarak zengin ve renkli bir çeşitlilik sunmaktadır önümüzde: Dario Argento’nun Suspiria’sı (1997) kız öğrencilerin pedagojik formasyonuyla ilgilenen bir eğitim kurumunu, Almanya’daki bir bale okulunu fon alır ki temelde fantastik bir korku öyküsüdür. Filmin güçlü bir mekân duygusu vardır. Aslında genel olarak gotik ya da barok öykülerde mekânsal düzenlemenin insan psikolojisiyle paralel kurgulandığını görüyoruz. Gotik şato veya kurumlar, devasa binalar, karanlık, meşum malikâneler psikolojik dekorun tamamlayıcısı biçiminde tasarlanarak etki katsayısı pekiştirilir. Gizlenmiş uzamlar, baskılanmış karakterlerin çarpıtılmış bir yansıması gibidir. Ayna vazifesi görürler. Kapalı, ulaşılmaz, yarı gölgeli her uzam karanlık ve ulaşılmaz bilinçaltının basit bir istiaresidir. Bilinçaltına itilen, ama bir gün mutlaka geri dönen korkular, potansiyel cinsel enerjiler, sapıkça dürtüler, şiddete duyulan sonsuz inanç; kapalı uzamların tekinsiz koridorlarında bir yerlerden ansızın çıkıp da karakteri ürküten, bıçakla delip geçen sadistlerin, araftaki lanetli, uzun saçlı hayaletlerin, oidipus karmaşasının deney kabinindeki psycho’ların çarpıtılmış, belli belirsiz görüntüsüdür.

Robert Wise, The Haunting’de (1963, Perili Ev) devasa malikânenin gizemini insan psikolojisine koşut düzeyde betimlemiştir. Malikâne giderek bilinçdışının görsel istiaresi haline dönüşecektir. Ki bilinçdışı psikolojik prosese başfigürün interior monologue’u eşlik etmektedir. Gene Suspiria’da (Bu filmi SanatLog yazarlarından biri enine boyuna yazmalı!) genç kızların aşkı ve cinselliği keşfetmelerine izin dahi verilmediği görülür. Hitchcock’un gotik melodramı Rebecca’daki (1940) meşum Kâhya Bayan Danvers (Judith Anderson) gibi belli prensipler doğrultusunda hareket eden ve lezbiyen izlenimi veren Müdire Blanc (Joan Bennett) ile ketum yardımcısı Bayan Tanner (Alida Valli) katı kurallar dâhilinde büyü sanatlarıyla uğraşmaktadırlar. Seküler olan, hep bir adım uzaktadır.

Dracula ve Frankenstein’ın yaratıcılarına, Bram Stoker ve Mary Shelley’e sadece selam çakalım buradan.

Bir başka etkili örnek olarak Quay Kardeşlerin Institute Benjamenta, or This Dream People Call Human Life (1995, Benjamenta Enstitüsü) adlı kafkaesk filmlerini gösterebiliriz. Bu inanılmaz çekici filmde mekân (Benjamenta Enstitüsü uşak eğiten tuhaf bir enstitüdür.), Dracula’nın tekinsiz şatosu gibi çok-odalı ve karmaşıktır; adeta labirent gibidir. Gotik tasarım, kafkaesk belirsizliğin ipuçlarını görselleştirmektedir. Basık odalar, gizli geçitler, izole atmosfer, kuşkulu ortam, minimal atmosfer içre çok çarpıcı bir uzam/dekor tasarımı…

Weir’ın Amerika’da çektiği Ölü Ozanlar Derneği’ni de anabiliriz. Geleneksel değerlerle çatışma filmin öğretmen figürünü de ilgilendiren genel bir sorundur.

Ama katilin sevişen kızları sinir bozacak denli cool tavırlarla kovalayarak kesip biçtiği kolej filmlerini dışarıda tutuyorum. Söz konusu filmlerin konumuzla bir alakası yok. Burada asıl vurgulamak istediğim nokta; sinemada mekânsal anlayışların insan psikolojisine hizmet edip etmediği olgusudur. Dolayısıyla John Carpenter’ın muhafazakâr Halloween’ı (1978, Cadılar Bayramı) ya da Sean S. Cunningham’ın sadistik slasher’ı Friday the 13th (1980, 13. Cuma) konumuz bağlamında hiçbir yere konumlanırlar. Bununla birlikte, Wes Craven’in A Nightmare on Elm Street’i (1984, Elm Sokağında Kâbus) ilginç bir filmdir: Kennedy suikastı sonrası Amerikan toplumundaki paranoyayı, düzen bozukluğunu genç insanlar üzerinden okuyan öykü, mide bulandırıcı gore içeriğine karşılık bilinçaltının sinemasıdır. Sayılan filmlerin çoğunun gişe beklentisiyle çekildiği açıktır. Fakat bu bir şeyi değiştirmez. Sinema sanatı öyle veya böyle uzamla içli dışlıdır.

Mistisizm & Cinsel Proses

Öykünün kolejin dışına taşarak doğal mekân konumundaki Hanging Rock’u sinemasal uzamına dâhil edişi filmin ikili yapısından kaynaklanmaktadır. İkili yapı, yukarıda çıtlattığımız üzere, “Viktoryen kız kolejinin katı, emrivaki, buyurgan, geleneksel yapılanması ile Hanging Rock’un çıplak doğa tasvirinin karşı karşıya ge(tiri)lmesi” ile ilintili bir bakışın uzantısı olmak durumundadır. İki yapı çatışmaya başladığı anda sorunlar bir adım ötede beklemektedir. Peki, nedir bu sorun? Filmin başında işaret edildiği gibi, gerçek yaşamdan alınan öykünün itici gücü olan kolej kızlarının kaybolması olgusu. Evet, piknik günü üç kız ve öğretmenleri birdenbire ve gizemli bir şekilde ortadan kaybolmuşlardır. Birkaç gün sonra öğretmen bulunmuşsa da kızlardan hiçbir emare ele geçmemiştir. Kaybolmanın mekânı doğal olarak Hanging Rock’tur. Doğal mağaralarla, deliklerle, sarp eteklerle kaplı tepe, ki yukarıda “sperm” olarak tasvir edildiğini özellikle belirtmiştik, didik didik edilmiş ise de üç kolej kızından hiçbir haber alınamamıştır. Ölmüşler midir? Öldülerse cesetleri nerededir? Kaç(ırıl)mışlar mıdır? Soruların hiçbir yanıtı yoktur. Zaten hadise o gün bugün çözümlenememiştir. (Film, girişte belirtildiği üzere gerçek yaşamdan uyarlanmıştır.) Gizem de budur.

Yukarıda, Gizem; duyularüstü olanın, dinsel olanın, hülasa metafiziğin yaptırım gücü dâhilinde detaylandırıldığında daha bir anlam kazanacaktır. şeklinde ifade ettiğimiz yaklaşıma, psikolojik–cinsel süreci de dâhil ettiğimizde, entrikanın kodlarını büyük ölçüde çözmüş oluruz, diye düşünüyorum. Şiirsel referanslar içre örülü, doğal seslerden yapılmış bir film için sinemasal okuma noktasına gelmiş bulunuyoruz böylece: Gerçek bir hadiseyi kalkış noktası da yapsa bir film, önünde sonunda fiction’dır. Bu Picnic at Hanging Rock için de geçerli bir sorunsaldır. Öyleyse, öykünün kaybolan kızlarını nereye koymalıyız? Elbette okuma süreci –ki film şiirsel referanslarla örülü demiştik– çağrısımsal olanın izinden gitmek zorunda. Biz de öyle yapacağız. Nitekim baştan beri vurgulamaya çalıştığımız şey de bununla doğrudan ilintili bir duruma işaret eder. Şu: Picnic at Hanging Rock, çıplak doğa ile insan doğasını karşı karşıya getirerek, deyim yerindeyse çarpıştırarak sinemasal amacını dışavurur. Bu bize açık bir okuma alanı bırakır. Mevcut sinemasal alan, artık söylemenin vaktidir; doğanın insanı yutuşunun alanıdır. İnsanın kendi arka bahçesinde kaybolması. Bu, insanın ait olduğu doğaya, yani yapmacıksız, yani önkoşulsuz, yani bastırılmamış, yani gizlenmemiş, olabildiğince çıplak, süssüz kendi özel doğasına yeniden dönmesi olarak addedilebilir mi? Kuşkusuz evet. Reddedilenin kabullenişi. İster mistik olarak, ister bir bilinmeyen olarak doğanın içinde eriyiş. Ya da doğanın kendisi oluş.

Freud’a göre çıplak olarak doğanın koynuna, dünyaya doğan bebek, çıplaklığının ertesinde çabucak uygarlığın sözde mahremiyet düsturuna ek olarak dikte ettirdiği elbiseleri kuşanıp durmaksızın içe kapanma yolunu seçmiştir. Bebeğin ilk elbiselerini giyinişi, varolan iktidarın baskı yollu kanalize ettiği kalın elbiseleri giyinmesini zorunlu kılmıştır. Picnic at Hanging Rock için bu kuşkusuz Viktoryen elbisedir. Alabildiğince kalın, insanı nefes almaktan bitkin düşüren muhafazakâr elbise farklı kılıf ve görüntüler altında başka ulusların farklı dünyalarında giyindiği ağır ve kalın elbiselere benzer.

Nitekim filmin bir yerinde, Hanging Rock’ta kaybolmaktan son anda kurtulan bir kızın elbiseleri de bulunacaktır. Bu ilineksel bir durum mudur? Hiç sanmıyorum. Doğanın koynuna tekrar dönerken kızların tıpkı içine doğdukları andaki gibi anadan üryan kendi özel kabuklarına çekildiklerini söyleyemez miyiz? Kaybolmaktan kurtulan kız ise, sonunda hiçbir şey anımsayamaz. Ne olduğunun, ne bittiğinin tam bilincinde değildir. Dünyaya henüz gelmiş bebek gibi hafızasız, kimliksizdir adeta. Belki de yeniden doğmuştur. Artık yeni bir kimlik edinmiştir belki. Ama hayır. Belki de yitip gitmeye, kaybolmaya karşı koymuştur. Tıpkı içinde bulunduğu çağın (Victorian Era) karşı duruşu gibi. Yaşadığı şok berrak bir uslamlamaya varmasını engellemektedir. Şok psikolojik düzeydedir; fakat motive edici yönü cinsel kökenlidir. Dolayısıyla baştan beri üzerinde durduğumuz mesele, karşı taraftan bakınca bile yaşamsal önemini korumaktadır. İşte bu noktada Viktoryen dönemin temel elementleri karşımıza çıkar.

Viktoryen Dönem & Bastırılmış Cinsellik

“İki ya da üç yüzyıldır cinsellik etrafında kopardığımız bu çılgın kıyamet, birincil bir kaygıya, nüfusu sağlamak, işgücünü yeniden üretmek, toplumsal ilişkiler biçimini sürdürmek, kısacası ekonomik olarak yararlı, siyasal olarak muhafazakâr bir cinsellik düzeni kurmakla bağıntılı değil midir?” (Foucault) (1)

“Hıristiyan öğretisi cinselliği, itiraf edilmek için biçilmiş kaftan olarak ele almakla onu hep endişe verici bir bulmaca biçiminde sunmuştur. Cinsellik ısrarla gösterilen değil her yerde saklanan bir şey, sesini değiştirerek ve kısarak konuştuğundan, kulak asmamamız tehlikesini doğuran tuzak–mevcudiyettir.” (Foucault) (2)

Meselenin birinci yüzünde;

Yani kaybolan kızların cephesinde, kaybolmanın, yitip gitmenin nihaî gizemini temelde insanın kendi çıplak doğasına yeniden dönüşü olarak değerlendirmiştik –ki eni sonu bastırılmışın karasularına dâhil olabilecek bir konu idi. Doğal olarak cinsel yönü güçlü ipuçları barındırıyordu. Cinsellik Freud’un ısrarla belirttiği gibi salt yatak odasında geçen bir serüvenler dizisi değildir. Cinsellik, kadın veya erkek olmanın çetelesini sunar. Cinsellik complex ve gizemli değildir aslında; uygarlık ya da uygarlığı kontrolize edegelen iktidarlarca öyle görülmüş, öyle dikte ettirilmiştir. Yasaklandığı için öyle sanılmıştır. “Kapalı toplum”larda bunun izleri derinlemesine sürülebilir. (3) Freud, Viktoryen döneme tanık olmuş bir düşünür olarak dönemin maskeli cinselliğini, ikiyüzlü ahlak anlayışını şaşırtıcı derecede ustalıkla tasvir etmiştir.

Viktoryen dönem çelişkilerden mürekkep bir tuhaflıklar çağıdır: Bir yanda yasaklanan, ket vurulan cinsellik, mastürbasyon ediminin aşağılanması, sevgili yaşamı sürmenin gereksizliğinin çarpıtılmış şiarı; öte yanda gitgide artan fahişelik… Kurbanları sadece fahişelerden müteşekkil Karındeşen Jack çelişkiler üstüne kurulu ikiyüzlü dönemin ürünü bir seri katildir ki bugün tümüyle bir efsaneden ibarettir. Sarayla kontak içindeki esrarengiz, tıbbî eğitimi hat safhadaki doktorun izi asla sürülememiş, kendisiyle ilgili makul donelere ulaşılamamıştır. Varsayımlar, saray tarafından görev bahşedilen bir entelektüel seri katil olduğu yönündedir. Çünkü kurbanlarını sadece öldürmemekte, iç organlarıyla yapboz gibi oynayabilmektedir!

Marx’ın Kapital’i yazarken dönüp baktığı İngiltere de budur. Marx, Sanayi Devrimi’nin yarattığı “yedek sanayi ordusu”nu, burjuva sınıfının yükselişine paralel çözümlemiştir. Ekonomik eşitsizliğin damgasını vurduğu Viktoryen dönem, yoksulluğun aşağılandığı bir dönemdir. Proletaryanın günün yarısını fabrikalarda geçirdiği, çocukların el tezgâhlarında sömürüldüğü, genç kızların malikânelerde hizmetçi olarak çalıştırıldığı kapkara bir dönem. Ama kuşkusuz bu koyu kasvetli manzara bugün birçok ülke için aynıyla geçerlidir. Dolayısıyla ekonomik eşitsizlik, insan sömürüsü ve sınıfsal çelişkiler kapitalist veya Fredric Jameson’a referansla, “post–kapitalist toplum”ların da (4) ayırt edici özelliklerinden biri olarak belirmektedir.

Kraliçe Victoria’nın da severek okuduğu büyük realist romancı Charles Dickens’ın Büyük Umutlar romanında da sınıfsal çelişkilerin izleri sürülebilir. Romanda burjuva ahlakı, materyalist yaşam biçimi, zengin ve seçkin olma hayalleri, yükselme arzu ve tutkuları, gösterişlilik, soyluluk ve kibarlık derinlemesine işlenmiştir. Özellikle, olgun bir biçimde vurgulanan sınıfsal çelişkiler bugün de evrenselliğini muhafaza etmektedir. Dickens bir diğer göz alıcı ve otobiyografik nitelikler taşıyan romanı Olive Twist’de yalın anlatımının gerisinde okunmak için elzem birçok tema bırakmıştır. 21. yüzyılda, kapitalizm sözcüğünün önüne –post önekinin iliştirildiği bir yüzyılda, Oliver Twist’deki birçok görüngü ve göstergenin bugün tümüyle geçerliliğini koruması ne acı! Çocuk işçiler, adaletsiz yaşam şartları, yoksulluk, açgözlülük… Kısacası, insan soyunun olduğu her yerde olan ve olmaya da devam edecek sorunlar…

İngiliz sinemacı David Lean, Dickens’ın söz konusu iki yapıtını peş peşe filme uyarlamıştır. Her ikisi de İngiliz sinemasının klasikleri arasında yerini alan filmlerden Büyük Umutlar 1946’ya, Oliver Twist ise 1948’e tarihleniyor.

Viktoryen dönemin en çarpıcı simalarından biri de Charles Darwin’dir. Evrim Kuramı Türkiye’de skandallar (yakın dönemdeki Tübitak Olayı’nı anımsayın) yaratan ve hâlen bir tabu olan Darwin, dönemin muhafazakâr strüktürüne neşter atmış bir bilimadamıdır. Marx, Kapital’i bitirdikten sonra bir kopyasını Darwin’e göndererek, Darwin’in fikirlerini paylaştığını ve ortak noktada buluştuklarını göstermek istemiştir.

Viktoryen dönemi konu alan şu üç filmi ayrıyeten anımsatıyorum: David Lynch’in The Elephant Man’i (1980, Fil Adam), Jack Clayton’ın The Innocents’i (1961, Masumlar), Joseph Losey’nin The Go–Between’i (1970, Arabulucu).

Dönemin karakteristiğini, renkli kişiliklerini kısaca anımsamış olduk ve bu noktada biraz Kraliçe Victoria’dan bahsedelim istiyorum: 1837–1901 arası hüküm süren ve 18 yaşında tahta geçen Kraliçe Victoria (1819–1901) büyük bir aşkla sevdiği kuzeni Gotha Prensi Albert’le 1840 yılında evlendi. Kocası 1861’de ölene değin ona bağlı kaldı ve gün geçtikçe kocasının otoritesi/gölgesi altına girdi; sözlerini alçakgönüllülükle yerine getirdi. Ondan 9 çocuk doğurdu. 1876’da Hindistan’ın kutsal imparatoriçesi oldu ve taç giydi. Kraliçe sade bir yaşam sürmeyi seviyor, halk arasında yaşamaktan hoşlanıyordu. Kocası öldüğünde derin ve uzun süren bir mateme büründü. Koşut olarak sarayın işleyiş tarzına ağırbaşlı ve aşırı disiplinli bir hava kattı. Politikaya olan ilgisi giderek azaldı. Ama İngiltere’nin dış siyasetine önemli ölçüde yön verdi. Sanatsal temayüllerini bütünüyle geri plana attı. Eskisi gibi dünya işleriyle ilgilenmemeye başladı. Ve İngiltere’nin sorunlarına çoğu kez duyarsız kaldı. Yeniliklerin, devrimlerin karşısında konumlandı. Kadınların oy kullanma hakkına itiraz etti. Proletaryayı dışladı. Onun döneminde Avustralya sömürgeleştirildi, Mısır Osmanlı İmparatorluğu’ndan devralındı. Ama demokrasi de şöyle böyle gelişme olanağı buldu. Öldüğünde, uluslararası yas ilan edildi ve adı büyükler listesinde anıldı. (5)

Kral ya da kraliçelerin, tekadamların, diktatörlerin, kısacası devlet erkânının başat figürlerinin özel yaşamlarının ayrıntıları kuşkusuz bir ülkenin portresini çıkarmak için bir başına yeterli olamaz. Söz gelimi Adolf Hitler hayvanları seven, içkiden, sigaradan nefret eden, vejetaryen bir adamdı. Kraliçe Victoria eşine bağlı, çocuklarını seven, Dickens romanlarını iştahla okuyan sade bir kadındı. Bütün bunlar ne anlatıyor? Yorum, yazıyı okumaya devam eden okuyucunundur.

Meselenin ikinci yüzünde;

Yani öyküdeki kaybolmaktan kurtulan kızın cephesinde, bütün Viktoryen dönemin genel ahlaksal mantalitesinin, dönemsel prensiplerinin izleri sürülebilir. Elbette konjonktürel bir değerler dizgesi ise de ilk bakışta, evrensel olarak aslında birçok ulusu ve bu ulusların değer yargılarını da ilgilendirmektedir. Söz konusu değer yargılarına baktığımızda öncelikle cinselliğin, cinsel dürtülerin yasaklara maruz bırakıldığını müşahede ediyoruz. Viktoryen dönem budur özetle.

Viktoryen dönem materyalizmin tavan yaptığı, proleterlerin fabrikalarda on altı saat çalıştırıldığı, insanların tektipleştirildiği bir dönemdir. Dönemin edebiyatı bile bireyseldir özünde. Toplumsaldan kaçış olarak nitelemek fazla acımasız gelebilir ilkin. Üstelik dönemsel baskı ve otoritenin doğrudan İngiliz edebiyatına yansıdığını iddia etmek, yani iktidar baskısının edebî gelişimi engelleyip tamamen bireysel bir edebiyata yol açtığını belirtmek, en azından Viktoryen dönemin büyük edebiyatçılarına, sözüm ona üstad Charles Dickens’a, cânım Emily Brontë’ye, Thomas Hardy ile Robert Browning’e, Robert Louis Stevenson ve eşcinsel yazar Oscar Wilde’a haksızlık olacaktır. Dönemin edebiyatı birçok ulusal sorunu yakinen gözlemlemeyi başarabilmiştir, diyebiliriz. Elbette eleştirel açılımlara haiz bir edebiyattır. Ve öyle böyle Viktoryen dönemin ruhu, Viktoryen ahlakın hayaleti (Karındeşen Jack’e sevgiler) farklı koşullar altında, farklı ulusların hayatında da hâlen yaşamaya devam etmektedir.

O günün kaotik ve ikiyüzlü şartlarında cinsel eylem (mastürbasyon aşağılık bir eylem olarak görülüyordu) bir ayıp, aşağılanacak ölçüde itici bir davranış olarak lanse ediliyor, evlilik özendirilmeye çalışılıyordu. Mahremiyetin temsili olarak evlilik ve ataerkilliğin saltanatını perçinlemek maksadıyla dünyaya getirilen çocuklar… Eşcinsellik hâlen ötekileştirilmektedir. Yani Batı toplumlarında yasaklayıcı, ötekileştirici tutum devam etmektedir. Bu noktada Picnic at Hanging Rock doğal olarak evrenselliğini muhafaza etmektedir.

Sonuç Yerine

Son tahlilde bu yoruma, bu okumaya ulaşmak, tıpkı filmin şiirsel imajları gibi çağrışımsal düzeyde gezinmekle eşanlamlı. Sinemayı sevmemizin başat nedeni de bu değil mi? İmgeler, metaforlar, simgeler bizi alır götürür; yepyeni, keşfedilmemiş, uçsuz ve de bucaksız bâkir(e) coğrafyalarda dolaştırır. Filmin spektaküler tarafı da budur. Teşekkürler Peter Weir!…

Notlar

1) Cinselliğin Tarihi, “Biz, viktoryenler”, Michel Foucault, Çev. Hülya Tufan, 1. Cilt, Afa Yayınları, 3. Basım, 1993, İst.

2) a.g.e.

3) Konu bağlamında bkz. Three Essays on the Theory of Sexuality, Sigmund Freud, trans. James Strachey. New York: Basic Books, 1962

4) Bkz. Postmodernizm, “Postmodernizm ya da Geç Kapitalizmin Kültürel Mantığı”, Fredric Jameson, Haz: Necmi Zekâ, Çev. Deniz Erksan, Kıyı Yayınları, 2. Baskı, 1994, İst. s. 59. vd.

5) Kraliçe Victoria ve dönemiyle (aile ve evlilik yaşamı, ekonomik–sosyal parametre ve çalkantılar, yazınsal coğrafya, politik sistem vb.) ilgili olarak bkz:

a) Politics and Empire in Victorian Britain: A Reader, Antoinette Burton (ed.), Palgrave Macmillan, October 19 2001, 368 p.

b) Inside the Victorian Home: A Portrait of Domestic Life in Victorian England, Judith Flanders, W.W. Norton & Company, May 2004, 416 p.

c) Rüzgârlı Bayır, Emily Brontë, Çev: Naciye Akseki Öncül, Can Yayınları, 1. Basım, 1982, İst. 378 s.

d) İngiliz Edebiyatı Tarihi, Mina Urgan, Yapı Kredi Yayınları, 6. Basım, 2010, İst. 1832 s. 

Hakan Bilge

Mühür, 38. Sayı, Ocak–Şubat 2012

Yazarın diğer film okumaları için bakınız.

Olympus Has Fallen (2013, Antoine Fuqua)

“Bizi sadece bir Tanrı kurtarabilir. Bu dünya artık üzerinde “insanların” yaşadığı bir yer değil.’’ (Heidegger)

Olympus-Has-Fallen-2013Amerikan Başkanı’nın yakın koruma ekibinin liderliğini yapan Mike Banning (Gerard Butler) isimli gizli servis ajanı işinde olduğu kadar Başkan (Aaron Eckhart) ve ailesiyle olan ilişkilerinde de başarılıdır. Başkanla boks idmanı yapmakta, başkanın eşi ile şakalaşabilmekte, hatta başkanın oğlu tarafından, arabada babasının yanında oturmaya tercih edilebilmektedir. Başkanın eşinin öldüğü bir trafik kazasında Başkan’ın hayatını kurtarmış olsa da ekibin lideri olduğundan fatura Mike’a kesilir. Her başarılı erkeğin arkasında bir kadın vardır sözünü doğrularcasına kızağa çekilen Mike’ın karısıyla ilişkileri de eş zamanlı olarak bozulmaya başlamıştır. Kazanın üzerinden on sekiz ay geçmiştir ve her şey kötüye gitmekte, onunla karşılaşan çaylak gizli servis elamanlarının bile alay ettiği bir figür halinde gelmektedir. Bir gün başkanlık konutunun teröristler tarafından ele geçirilmesi ve başkanın esir alınmasıyla, Pentagon ve Amerikan Genelkurmayı’nın elinin kolunun bağlı kaldığı bir ortamda Mike sahneye çıkar ve herkese gününü gösterir. Konu artık mide bulandıracak kadar sıradan ancak filmde işlenen bazı temalar nedeniyle ve kadronun küçük çaplı bir yıldızlar geçidi oluşturması sonucu bu yazıyı yazmaya karar verdim.

Olimpos, Yunan mitolojisinde tanrıların mekânıdır. Rivayete göre Zeus’un, babasını yenmesiyle yeryüzünde titanların egemenliği sona ermiş, erkek tanrılar egemenliklerini belirlemek için kura çektiklerinde Zeus’a gökyüzü, Poseidon’a deniz, Hades’e ise yeraltının egemenliği düşmüştür. Zeus böylece, dünyanın, yaşamın ve insanın yaratıcısı olmadığı halde tanrıların tanrısı ve evrenin mutlak egemeni haline gelmiştir. Büyük bir kibir sonucu, başkanlık konutuna Olimpos denildiğine göre Amerikan Başkanının Zeus olduğu ima edilir ki, Homeros ve Hesiodos’un bölük pörçük yazılarının elden geçirilmesi sonucu ortaya çıkarılan Yunan mitolojisinin hâlâ yazılmaya devam ettiği görülür. Ayrıca Amerika’nın saldırıya uğramasının Ortadoğu’da kutlanması ile ne denmek istendiğini nasıl anlamak gerekiyor? ‘’Dünya Savaşı Z’’ (2013, Marc Forster) filminin Türkiye’deki dağıtıcılarına göre bu Ortadoğu ibaresi acaba İsrail anlamına mı gelmektedir, merak ediyorum.

Washington D.C. üzerinde -büyük olasılıkla ele geçirilmiş bir Amerikan uçağı- isimsiz bir uçak tespit edilir ancak hava kuvvetlerinin müdahalesi başarısız olur, hatta isimsiz uçağın ateş açması sonucu Güney Kore başbakanı ile görüşme halindeki başkana bir saldırı olduğu haberi verilir. Gizli servis ajanları başkanı korumak için hareket geçerler ve olağanüstü durumlarda işletilen protokolü devreye sokarlar. Bunun içeriğini bilmiyoruz ancak yönetim kademesinin çökmemesi ve zafiyet oluşmaması için başta başkan olmak üzere yardımcısının ve diğerlerinin mutlak koruma altına alınması demek olduğunu anlayabiliyoruz. Başkan -nedense- Güney Kore başbakanı ve ekibinin de protokol kapsamına alınmasını emrediyor. Asla değiştirilmemesi gereken kurallar, başkanın vermemesi gereken, vermiş olsa da uyulmaması gereken emri sonucu değişikliğe uğratılıyor. Böylece terörist ve ekibi, Amerikan başkanı ile aynı odaya girmiş oluyor ki, Kuzey Koreli olduğu söylenen Kang’ın (Rick Yune) bütün planlarını bu değişmez kuralların ‘’değişmesi’’ üzerine kurmuş olmasının filmin en büyük mantık hatası olduğunu söylemeliyim.

Amerika Birleşik Devleri bayrağı için sadakat yemini etmiş olmasına karşın ihanet eden gizli servis ajanı Forbes (Dylan McDermott), başkana, ‘’Bu ülkeyi benden çok önce sattın. Küreselleşme ve Wall Street… Bir başkanı satın almanın maliyeti ne bugünlerde?’’ diyerek ihanetinin ideolojik olduğunu dile getiriyor. Para için ihanet etmemesine karşın ölüm anında nedamet getirerek Mike’a yardım etmesi çelişkili bir tutum oluşturuyor. Kang’ın, ‘’Açlık çekmenin ne demek olduğunu artık Amerikalılar da öğrenecekler.’’ demesi filmin arasına serpiştirilmiş edinilmiş öfke kapsamında değerlendirilebilecek sözlerdir. Propagandanın dengelenmesi maksadıyla, edilgen konumdaki seyircinin arkasına yaslandığı koltuğunda, büyüsüne kapıldığı filmin tamamen nesnel olduğuna inanmasını sağlamaya yarayan edinilmiş öfke söylemleri Hollywood tarafından filmlerin doğasına eklemlenmekte, böylece olaylar ve olgular arasında sebep-sonuç ilişkisi kuramayan cahil beyinler tarafından peşinen lanetlenen eleştiri bir sömürü kaynağı haline dönüştürülmektedir. Kendini filmin kahramanı ile özdeşleştiren ve koşullandırılmış seyirci eleştirilerin doğruluğunu kabul ettiği an kendi esaretine katkıda bulunmuş olacağından, bunu daha baştan reddedecektir.

Hades’in yönettiği ölülerin bulunduğu yeraltının kapısında bekçilik yapan üç başlı köpek anlamına gelen ve nükleer silahların bertaraf edilmesinde kullanılan Kerberos sistemi de Yunan mitolojisinden alıntıdır. Ayrıca başkanlık konutu nasıl bir yer ki, başkanın yakın koruma görevinden uzaklaştırılan bir kişi on sekiz ay sonra bile bütün şifreleri biliyor, güvenlik seviyesinin durumunu düşünün… Başkanın şifresinin de cüzdanında bir kâğıt parçasında yazılı olduğunu bilmek şaşırtıcı olmaz.

Coğrafi keşiflerine eskatolojik bir anlam yükleyen ve İncil’in yeryüzünde yayılması yolunda, ‘’Allah beni yeni bir göğün ve yeni bir yeryüzünün elçisi yaptı.’’ diyen Kristof Kolomb, Paria Körfezi’nde gördüğü soğuk su kaynaklarının Eden bahçesini sulayan dört ırmaktan biri olduğuna ve ‘’yeryüzü cennetine’’ yaklaştığına inanıyordu. Ancak böyle düşünen yalnız Kolomb değildi. Amerika’ya ilk ulaşan öncüler kendilerini Kızıldeniz’den geçen İsraillilerle özdeşleştirmişler ve kendilerinin Allah’ın inayeti ile “tepe üstündeki site” kurmak için seçilmiş olduklarına inandıklarından, Batı’ya doğru güneşin yolunu takip etmişlerdi. Böylece protestan koloniciler arasında Amerika kıtasının yeryüzünde İsa Mesih’in ikinci geliş yeri olarak seçildiği konusunda tam bir inanç bulunuyordu. Bazı öncüler, Amerika’nın muhtelif bölgelerinde cenneti görüyorlardı. Meselâ, 1614’te John Smith, ‘’Gök ve yer, insan için bir barınak oluşturmak üzere hiçbir yerde asla bu kadar ahenkli olmamıştır. Biz Allah’ın böyle yarattığı bir ülkeye geldik.’’ diye yazmış, Filistin ile aynı enlem üzerinde bulunan Maryland ‘’yeryüzü cennetine’’ benzeyen tek yer olarak kutsanmıştır. Bazıları için Massachusetts, Rabbin ‘’yeni bir gök ve yeni bir yer” yaratacağı yerdir.

Amerikan Başkanları da bu inancı paylaşmışlardır. Wilson, ‘’Amerika’nın kendi ilkelerini bütün dünyaya yayma’’ görevi olduğunu, bu inancın hemen her Amerikan liderinde ve her Amerikalıda bulunduğunu, hatta bulunması gerektiğini söyleyerek, Tanrı’nın dünyayı yönetmesi için seçtiği ulusun, değerlerini tanrı adına yayması gerekliliğini dile getirmiştir. Amerikan ideallerini ve değerlerini tüm dünyaya yayma konusunda Jefferson, ‘’Amerika bütün insanlık adına hareket etmektedir.’’ derken, Truman ülkesinin ‘’bütün ulusların ve halkların kendi kendilerini uygun gördükleri şekilde yönetmekte özgür oldukları’’ bir dünya oluşturmak istediğini söylemiştir. Eisenhower, ‘’Tanrı özgürlüğün korunmasını zayıf ve korkağa vermemektedir. Liderlik bir ödüldür ve bundan Amerika’nın yararı, kendisine yardım etmeleri için diğerine yardım etme ayrıcalığıdır.’’ derken, Johnson, ‘’Amerikalıların hayatları, çok az tanıdığımız ülkelerde sona erecek ve hazinesi tükenecek ise, o zaman bu, inancımızın ve ebedî anayasamızın istediği bir bedeldir.’’ vurgusunu yapmış, Bush ise ‘’Amerika’nın Haçlı Seferlerine çıkmaktan’’ kaçınmayacağını söyleyerek son noktayı koymuştur.

‘’Hakkımızda iyi veya kötü şeyler düşünen her ulus bilsin ki, özgürlüğün yaşanması ve başarılı olması için her bedeli ödemeye, her yükü taşımaya, her güçlüğe katlanmaya, her dostu desteklemeye, her düşmana karşı koymaya hazırız.’’ (John. F. Kennedy)

Düşüş olmasaydı, kurtuluşa da gerek kalmayacaktı. Düşüş mitosu ve İsa peygamberin insanlığın günahları için kefaret olarak yeryüzüne indirildiği ve Mesih olarak yeniden dünyaya döneceği düşüncesi Hıristiyanlık için hayati öneme sahiptir. Amerikan başkanının esir alınarak ‘’düşmesi’’ dünya düzeninin yeniden oluşturulması için adımların atılmasına yol açacaktır. Başkan, ulusa sesleniş konuşmasında bunu şöyle dile getirir:

‘’Düşmanımız, sadece bizi ve sahip olduklarımızı değil, yaşam biçimimizi de yok etmeye, inancımızı yıkmaya, özgürlüğümüzü ayaklar altına almaya geldiler. Ancak bize en değerli hediyeyi, yeniden doğma fırsatı verdiler. Yenilenmiş, daha güçlü ve birleşmiş olarak tekrar yükseleceğiz.’’

Beyaz başkanı korumak için kendilerini mutlak ölüme atan korumalar başkanlık konutunun kapısından makineli tüfek ateşine atılmaktan çekinmezken Mike vekil siyahî başkanın (Morgan Freeman) emirlerini dinlemez, hatta küfürlü konuşmaktan çekinmez. Film boyunca ‘’siz vekil başkansınız’’ sözü o kadar fazla kullanılmıştır ki, haddinizi bilin, şu an için başkan olabilirsiniz ama ulusal güvenlikle ilgili konular görev alanınıza girmez denmeye getirilir. Kang bile ilk bağlantıda ‘’sayın sözcü’’ diyor ki, siyahî adamı başkan olarak ciddiye alan yok.

Yere yatırılmış ve boğazına bıçak dayanmış amiral gözlerini başkandan ayıramaz. Teröristlerin ölüm tehdidini umursamamaktadır. Başkan emretmezse şifreyi söylemeyecek ve ölecektir. Savunma bakanı da benzer bir durumla karşılaşmıştır. İkisi de başkanın doğrudan emir vermesi sonucu ‘’istemeyerek’’ ancak emri ikiletmeyerek kendilerine ait şifrelerini teröriste verirler. Başkanın emretse bile ölecek insanları ve vatan topraklarını düşünerek şifresini vermese teröristin elleri kolları bağlanacaktır ancak orası Olimpos ve emri veren de yeryüzünün tanrısı olduğuna göre onun emirleri asla sorgulanmaksızın yerine getirilmelidir. Özellikle amiralin boğazına bıçak dayanması ve benzeri sahneler akla İbrahim peygamberin oğlunu kurban etmesini getirir. İbrahim peygamber Allah’a iman etmişti. O’nun gücü her şeye yeteceğinden kendisinden yapmasını istediği (oğlunu kurban etmesi) eylemin üzerinde düşünmüyor, bunu bir ‘’cinayet’’ olarak değil iman etmesinin bir yolu olarak görüyordu. Film boyunca da ‘’beyaz’’ başkanın emirleri asla sorgulanmadan yerine getirilir.

Maddi başarıların arkasında ahlak aramadan edemeyen Amerikalılar atom bombasından güdümlü füzelere, gaz ve napalm bombalarından yıkım silahlarına kadar bütün silahları sonuna kadar, kayıtsız şartsız kullanmaya hakları olduğundan asla kuşkuya düşmezler; çünkü sıradan bir düşmanla değil, dünyayı tehdit eden ‘’kötülükle’’ savaştıklarını iddia ederler. Saddam’dan tutun da Kuzey Kore’ye kadar hemen herkes James Bond filmlerinde boy gösteren kötü adamlar gibi dünyayı ele geçirmek için hain planları olan mutlak kötülerdir. Winston Churchill, Almanların ‘’kanaya kanaya, yana yana ölmeleri gerektiğini’’ söylerken Japonlar için de, ‘’onları sileceğiz yeryüzünden’’ diyordu, ‘’tümünü, kadını, erkeği, çocuğuyla.’’ Tabii o zamanlar Kore, Irak, Afganistan gibileri henüz ortaya çıkmadığından onlar hakkında özlü sözlerini edememiş zavallı. Korumakla o kadar övündükleri ‘’medeniyet’’ hakkında Doğulu bir ses bakın ne diyor:

‘’Her yıl altı milyon çocuk kötü beslenme nedeniyle henüz beş yaşına gelmeden can veriyor. Hırsızlık, gasp, soygun, ırza geçme ve daha birçok suç türü ve ahlaksızlık aldı başını gidiyor. Uyuşturucu tüccarları ilköğretim çağını yaşayan çocuklar arasından kendine körpe müşteriler arayışına girişti. Peki, medeniyetler ne yapıyor?  Medeniyetler, askerî harcamalar için her saat başı yüz milyon doları tanka, topa, tüfeğe ve mermiye harcıyor. Eğer medeniyet dedikleri buysa ben medeni olmaktan vazgeçtim. Olmaz olsun böyle medeniyet. Medeniyet intihar ediyor. Gümbür gümbür yıkılıyor medeniyet…’’ (İshak Haleva, Türkiye Musevileri Hahambaşı, 27 Eylül 2005)

Forbes’un ‘’ellerini kaldır’’ sözlerine karşı çıkan başkan çok yakın terörist tehdide rağmen teslimiyeti kabul etmemesine rağmen masum insanların acımasızca öldürülmesi karşısında ellerini havaya kaldırmaktan başka çıkar yol bulamaz. Böylece içerden dışarıdan gelen baskıları göğüsleyen ancak insan ölümleri karşısında ‘’geçici’’ olarak feragat ettiği makamını siyahî bir karakter doldurur. Bu sahne ile Başkan Obama’nın seçilme sürecinin kastedildiğini ve yaşanan durumun ‘’geçiciliğinin’’ vurgulandığı düşüncesindeyim.

‘’Bu kompleksin bir ayağında Pentagon, ikinci ayağında Boeing, Raytheon, Lockheed-Martin, General Dynamics, Bechtel gibi dev Amerikan silah şirketleri, üçüncü ayağında ise silah sanayinin yoğun olduğu eyaletlerin Kongre’deki temsilcileri yer alır. Buna ayrıca, çeşitli araştırma-geliştirme şirketleri, silah sektöründeki sendikalar ve bu şirketlere proje üreten bazı üniversiteler de eklenmektedir. Buradaki yapının özelliği Pentagon ile silah şirketleri arasındaki ilişkilerin niteliğidir. Çok sayıda emekli ya da görevinden ayrılmış Pentagon yetkilisi silah şirketlerinde çalışmakta ve aradaki organik bağı oluşturmaktadır. Bu bağların bir yandan ABD ordusunun silah alımı sürecini etkilediği, diğer yandan da Amerikan dış politikasını yönlendirdiği sıkça ileri sürülmüş bir husustur.

ABD’nin Soğuk Savaş döneminde izlediği SSCB karşıtı politikanın bu kadar katı olması, ülkede bir komünizm korkusu oluşturarak silahlanma harcamalarının yüksek tutulması, özellikle nükleer silah alanında ‘’overkill’’i yaratması (yani gereğinden fazla yok etme kapasitesine sahip olması), Vietnam savaşına neden olması ve savaşı uzatması gibi gelişmelerden bu Çelik Üçgen sorumlu tutulmuştur.’’ (İlhan Uzgel)

Askeri-Endüstriyel Kompleks kavramı ABD’deki silah sanayi, Pentagon, Kongre üçgeni içindeki bazı gruplar arasındaki çıkar ilişkilerini ve bunun dış politikadaki etkilerini anlatmak için kullanılmaktadır. Bazen ‘’Çelik Üçgen’’ olarak adlandırılan bu yapıyı ilk kez dile getiren, 1961’de görevden ayrılırken yaptığı konuşmada ülkede bir askeri-endüstriyel kompleksin bulunduğunu ve yönetimin kendisini buna karşı koruması gerektiğini söyleyen Dwight Eisenhower olmuştur. Olympus Has Fallen’ın (Kod Adı: Olympus, Antoine Fuqua) bu kompleksin ürünü ve Obama döneminin zorunluluktan kaynaklanan geçici bir ara verme yönünde bu komplekse bağlı insanları rahatlatmak adına çekilmiş bir film olduğunu düşünüyorum.

Salim Olcay

salimolcay@hotmail.com.tr

Yazarın diğer film yazılarına ulaşmak için tıklayınız.

Burjuvazinin Hizmetinde: Türk Aydını

“Yanlış yaşam doğru yaşanmaz.” (Adorno)

Bu yazı SanatLog yazarlarına ve Divx Planet sinefillerine ithaf edilmiştir.

sanatlog.comThe Hurt Locker’ın en iyi film ilan edilmesinin ardından üzerinde konuşmaya değmeyeceğine kesinkes ikna olduğum Hollywood ödüllerinin bu yıl ‘’kimlere’’ gittiğini görmek için TV’yi açtığımda, sunucunun ‘’En iyi film ödülünün verilmesi için şimdi Beyaz Saray’a bağlanıyoruz.’’ sözleri üzerine Michelle Obama olduğu söylenen bir kadının muhafız alayı eşliğinde ekranda beliriverdiğini gördüm. ‘’Kadın’’ diyorum çünkü ödülün başkanlık konutundan ‘’başkanın eşi’’ eliyle verildiğine ancak yarım saatlik bir araştırma sonrasında ikna olabildim. İngiliz soyunun bütün vahşetini kadife eldivenlerinin ardına gizlemesi gibi küresel kapitalizmin jandarmalığını yapan ve bir örnek gece kıyafetine bürünmüş bu ‘’paralı askerlerin’’ arasına, Kutsal Amerikan topraklarının ‘’melting pot’’ kıvamını vurgularcasına, (Hollywood’un artık hemen her filmde yaptığı gibi) Afrikalı-Amerikalı ve Asyalı-Amerikalı askerler yerleştirilmişti. Her ne kadar ‘’Oscar goes to…’’ sözlerinin duyulmasıyla Argo ekibinin ayağa fırlaması eşzamanlı gerçekleşmişse de, uyku mahmurluğundan olsa gerek, bu kadar da küstahlık olmaz düşüncesiyle, olan bitenin hâlâ bir tür ‘’gösteri’’ olduğu düşüncesindeydim, yanılmışım. Onur, haysiyet, cesaret, insanlık kavramlarının ancak reklam sloganı olarak kabul gördüğü ülkemizde, başta sinema yazarları olmak üzere ‘’entelektüellerimizin’’ ve ‘’şanlı’’ medyamızın herhangi bir tepki ortaya koymaktan kaçınmaları, hatta yapılanları hâlâ ‘’gösteri’’, ‘’sinerji’’ ve ‘’sürpriz etkisi’’ olarak algılamaya devam etmeleri karşısında böyle bir yazı yazmaya karar verdim.

Burjuvazinin yükselişinin temel itici gücü Amerika ‘’kıtasının’’ ve Ümit Burnu’nun keşfi olmuş, klasik ticaretin en önemli yolları önemini yitirmeye başlamış, ateşli silahları sayesinde Aztek İmparatorluğu’nu yıkan, Güney Amerika ve Afrika uygarlıklarını acımasızca yok eden, altın ve gümüşü yağmalayarak Avrupa’ya taşıyan, gözlerini altın hırsı bürümüş bir avuç çeteden başka bir şey olmayan İspanyol “fatihleri”, adına sonradan merkantilizm denilecek sömürü ve vurgun düzeninin temellerini atmıştır. Zenginlik peşinde koşmak, değerli madenleri ülkede tutmak ve dışarıya çıkmasını engellemek merkantilizmin en yüce amacı olmuş, Afrika ve Amerika’dan Avrupa’ya taşınan altın ve gümüş piyasaların bütün dengesini bozmuş, bu durumla baş edemeyen dönemin en güçlü devleti Osmanlı İmparatorluğu 1584 yılında akçenin değerini düşürerek ilk ‘’devalüasyonu’’ uygulamak durumunda kalmıştır. 1500–1800 yılları arasında, yani Orta Çağ’ın sonları ile Sanayi Devrimi arasında Avrupa’da doğan, gelişen ve tamamen oraya özgü olan bu dönemde ticaretteki artış ‘’geçimlik tarımı’’ yıkmış, muazzam bir artı değerin birikmeye başlamasıyla kapitalizm sahneye çıkmıştır.

‘’Amerika’da altın ve gümüşün bulunması, yerli halkın kökünün kazınması, köleleştirilmesi ve madenlere gömülmesi, Doğu Hint Adaları’nın ele geçirilmeye ve yağmalanmaya başlanması, Afrika’nın karaderi ticaretinin av alanı haline getirilmesi, kapitalist üretim çağının pembe renkli şafak işaretleriydi. Bu pastoral gelişmeler, ilkel birikimin belli başlı adımlarıydı. Bunu, savaş alanı bütün yer yuvarlağı olan, Avrupalı ulusların ticaret savaşı izler.’’ (Karl Marx, Kapital)

Muazzam bir servet ‘’biriktiren’’ burjuva sınıfı boyunduruk altında yaşamak yerine tek egemen olmak için harekete geçerek gerek krallıkların egemenliği gerekse kilisenin karanlığından kurtulma hareketine aydınlanma adını vermiş, geçmişini bağlayabileceği yegâne topraklar olan Anadolu’nun Türklerin elinde bulunmasından dolayı tarihsel köksüzlüğünü gizleyebilmek adına, ulus-devlet ideolojisinin öncülü ve kölecilik düzeninin sürmesine karşın demokrasi ile yönetildiğini iddia ederek kutsadığı eski Yunan’ı keşfetmek zorunda kalmıştır. Eski Yunan’dan gelen hemen her şey idealize edilmiş, süslü kavramlarla harmanlanmış, antik aydınlanma ile modern Avrupa aydınlanması haricinde böyle bir hareket gelişmediği söylenerek, bütün insanlık ötekileştirilmiş ve acımasızca kullanmaktan çekinmediği silah gücüyle vahşice sömürdüğü ülkelerin zenginlikleriyle ‘’kalkınmasını’’ tamamlamıştır.

‘’(…) ideal koşullara en yakın şey antik Yunan’ın ‘’insanın henüz hiç çiçek açmamış en güzel çiçeği olan’’ Helen uygarlığınca denenmiştir. Karşılaştırmaya pek tahammül edemeyen eski Yunan hakkında bir mükemmellik nitelemesi vardır. Romantikler, Yunan hakkında yazarken aldatıcı üstünlüklerin etkisindedirler. En ünlü eleştirmenler bile eleştiri güçlerini yitirebilirler, eleştiremeyebilirler. Bir eleştirmeni, Yunan edebiyatı hakkında, ‘’Genellikle bir mükemmellik örneği olarak gösterilen çalışma sonuçlarının biçimde çok tatmin edici, özde çok zorlayıcı.’’ olduğunu yazarken görebilirsiniz. Tanınmış bir Atinalı tarihçi, ‘’Görkemli tapınaklarında dua etmek, filolarıyla Akdeniz’e açılmak, o çok güzel kentin sokaklarında yürümek bile özgürleştirici bir eğitimdir.’’ diye yazmıştır.’’ (Norman Davies, Avrupa Tarihi)

İnsan hırsızlığını örgütlü bir biçimde işleten Avrupalı sömürgeciler Afrika’nın kanını emerek, 1600 yılından günümüze dek 12 milyondan fazla Afrikalı insanı ‘’uygar’’ Yeni Dünya’ya taşımış, talan, köle ticareti, vahşet, sömürgecilik ve katillik yoluyla ele geçirilen servet, Avrupa’ya taşınarak sermayeye çevrilmiştir. Marksist iktisatçı Ernest Mandel’in yaptığı hesaba göre, 1660’a kadar Amerika’dan sökülüp alınan altın ve gümüşün, 1650–1780 arasında Hollanda Doğu Hindistan Kumpanyası’nın Endonezya’dan topladığı ganimetlerin, Fransız sermayesi tarafından 18. yüzyıl boyunca zenci köle ticaretinden sağladığı kazançlar ile İngilizlerin Hindistan’ı yağmalaması sonucu elde ettikleri kârların toplamı 19. yüzyılda Avrupa’da sanayi alanlarına yatırılan tüm sermayelerden çok daha fazladır. ‘’Ulusların zenginliği’’ böylece ‘’görünmeyen bir el’’ tarafından burjuva çıkarları doğrultusunda talan ediliyordu.

‘’Yalnız 1486–1641 yılları arasında Angola’dan iki milyona yakın köle getirilmiş, 1580–1680 arasında Angola ve Mozambik’ten bir milyondan fazla köle taşınmıştır. 1783–1793 arasındaki on yıllık sürede zenci taşıyan Liverpoool limanının gemileri, Amerika’ya üç yüz binden fazla köle getirmiş, üç yüz elli yılda Afrika’dan milyonlarca zenci taşınmıştır. Bu miktara, yola çıkmadan önce ölenler de eklenirse, akıl almaz rakamlara varılır. Köle ticareti yapanların özellikle en sağlam, en güçlü, en genç ve en sağlıklı kişileri aradıkları göz önünde tutulursa, Afrika’nın nasıl yoksun bırakıldığı görülür.’’ (Raimondo Luraghi, Sömürgecilik Tarihi)

Milyonlarca insanın yaşadığı bir kıtanın nasıl ‘’keşfedildiği’’ günümüzde artık sorgulanamasa da, Fransa’nın on iki milyon, İspanya ve İtalya’nın dokuz milyon, İngiltere’nin dört milyon nüfusa sahip olduğu 1500 yılında, Meksika’nın yirmi beş milyon olan nüfusunu 1650 yılında bir milyona, kıtanın tamamının seksen milyonluk nüfusunu yine aynı sürede on milyona indiren ‘’burjuva uygarlığı’’, kilisenin de himayesinde, yüz elli yılda insanlığın beşte birini yok etme başarısını göstermiştir.

‘’Bu milletin içinde kendi evi olmayan kişi yoktu. Büyük kabile, bir tek dolara bile sahip değildi ama yine de aralarında hiç yoksul bulunmuyordu. Kabile, kendi okul ve hastanelerini kendisi inşa ediyordu. Ama sistemin kusuru da gözler önündeydi. Varabilecekleri yere kadar ulaşmışlardı çünkü üzerinde yaşadıkları topraklar hepsinin ortak malıydı. Kendi evini komşununkinden daha iyi ve daha güzel yapamıyorsan, ortada girişim ve atılım yok demektir. Böyle bir yaşam düzeninde uygarlığın temel dürtüsü olan bencillik öğesini bulamazsınız.’’

1880 yılında ABD Kongresi’ne Kızılderililere ait kamu topraklarının özelleştirilmesine ilişkin yasa teklifini sunan Senatör Henry Dawes hiçbir utanma belirtisi göstermeden, yukarıdaki sözlerle burjuva zihniyetinin ve onun günümüzdeki temsilcisi olan Batı uygarlığının ne demek olduğuna açıklık getiriyor. ‘’Evini komşununkinden daha iyi yapma’’ sözündeki ‘’bencillik’’ dürtüsü, insan olmanın ilk adımı olan ‘’ev alma komşu al’’ sözündeki ‘’merhamet’’ ilkesini yıkıma uğratarak, yabancılaşmayı ve hemen ardından ırkçılığı başlatıyor. Burjuva zihniyetine özgü olan ırkçılık Batı uygarlığının yeryüzüne yayılışının ürünüdür. Denizciliğin ve deniz ticaretinin gelişmesiyle Amerika, Asya ve Afrika’nın uzak bölgelerini sömürgeleştirirken karşılaştıkları insanlarla aralarındaki bağı görmek yerine farklılıklara ve yağmaya odaklandıkları için, ilan ettikleri insan hakları beyannamelerine karşın uzunca bir süre bu ‘’insanların’’ insan olmadıklarını iddia edebilmişlerdir. Marx, Kapital’de Hıristiyan sömürgecilik sistemi hakkında şu alıntıyı yapmaktadır:

‘’Hıristiyan denilen bu soyun, dünyanın dört bir yanında boyundurukları altına alabildikleri halklara karşı gösterdikleri vahşet ve zulmün bir benzerine, hiçbir çağda, ne kadar yabanıl, ne kadar kaba ve ne kadar merhametsiz ve utanmaz olursa olsun, başka hiçbir soyda rastlanamaz.’’ (W.Howitt)

Burjuvanın ulus-devlet ideolojisine kadar kralların, kilisenin, din adamlarının, soyluların hak ve meşruiyeti sorgulanmaz, düzenin ilahi olduğu, tanrının emirlerinin bu yönde olduğu vurgulanır, tüm keyfilikler ‘’kutsallık’’ perdesinin ardına gizlenir, bunu dile getirmeye kalkışanların ikna edilmesine çalışılmaz, ibret olsun diye boyunları vurularak, cansız bedenleri meydanlarda sergilenirdi. Halkların zenginlik ve servetinin yağmalanmasıyla krallıklara ve imparatorluklara borç para verebilecek duruma gelen, Hıristiyanlığın bölünmüşlüğü, feodal beyler ile kralın otoritesi arasında kalan prenslikler, taht mücadelesi içindeki hanedan üyeleri ve düşman saldırıları gibi pek çok gelişmeyi lehine kullanan burjuvazi kendisi dışındaki her türlü egemenliğe savaş ilan ederek ‘’kutsalın’’ içeriğini sorgulamaya, ‘’doğuştan’’ gelen meşruiyet iddiasını tartışmaya açtı. O âna kadar bir kral kendisini savunmak durumunda kalmadığından sarayda, zeki insanlar yerine mutlak itaat edecek sıradan kişilerin bulunması tercih edilirdi. Burjuvazi ile birlikte mektuplarını ‘’hürmetkâr kulunuz’’ diyerek imzalayan entelektüeller tahtın ve tacın altını oymaya, kutsal kitaplar başta olmak üzere hemen her şeyi kral ve kilisenin aleyhine yorumlamaya başladılar. Burjuvazinin halkı nasıl kendi yanına çektiğini Marx şöyle anlatmaktadır:

‘’Kendinden önce egemen olan sınıfın yerine geçen her yeni sınıf, sırf kendi amacına ulaşmak için kendi çıkarını toplumun bütün üyelerinin ortak çıkarı gibi göstermek zorundadır; yani düşünsel ortamda dile getirirsek, kendi düşüncelerine evrensellik biçimini vermek ve bunları akılsal, evrensel olarak geçerli biricik düşünceler olarak göstermek zorundadır. Devrimi yapan sınıf, sırf bir sınıfa karşı çıktığı için, başlangıçta, bir sınıf olarak değil, bütün bir toplumun temsilcisiymiş gibi görünür. Bunu yapma olanağı vardır çünkü başlangıçta, kendi çıkarı, egemen olmayan bütün öbür sınıfların ortak çıkarına gerçekten bağlıdır henüz, o âna kadar ki koşulların baskısı altında, belli bir sınıfın belli bir çıkarı haline gelmemiştir. Dolayısıyla, bu devrim yapan sınıfın zaferi, egemenliği elde edemeyen öteki sınıfların bireylerinin de kendi yararınadır ama bu bireyleri egemen sınıfa yükselmelerini sağlayacak duruma getirdiği ölçüde. Fransız burjuvazisi aristokrasinin egemenliğini yıktığı zaman, birçok proleter için de proletaryanın üzerine çıkma olanağı yarattı ama ancak burjuva haline gelmeleri ölçüsünde. Demek ki, her yeni sınıf, kendi egemenliğini ancak kendinden önceki egemen sınıfınkinden daha geniş bir temel üzerine kurar ama buna karşılık gittikçe daha keskin ve daha derin biçimde gelişir. Bunlardan çıkan sonuç da şudur ki, bu yeni egemen sınıfa karşı girişilecek olan mücadelede, bu kez amaç, toplumun içinde bulunduğu daha önceki koşulları, egemenliği ele geçirmeye çalışmış bütün daha önceki sınıfların yapabildiğinden çok daha kararlı ve köklü biçimde olumsuzlamaktır.’’ (Marx-Engels, Alman İdeolojisi)

Mevcut üretim düzeninin bozulması ve eşzamanlı olarak Avrupa tarihinde ilk kez saray ve kilise çevresinden bağımsız bilgi üretilmeye başlanmasıyla Doğu’da binlerce yıldır bilinen pek çok şey Batı’da ilk kez duyulmuş, onurlu ve cesur insanlar bu yolda can vermiş ancak pek çoğu burjuvazi tarafından kullanıldığının farkına bile varamamıştır. Günümüzde entelektüel, filozof veya düşünür olarak nitelenen kişilerin pek çoğunun yazıları katıksız ırkçılık koksa da, kendilerinden olmayanı insan yerine koymasa da, sömürüye karşı çıkmak şöyle dursun sonuna kadar desteklemiş olsa da yeni düzenin oluşturulmasında varlıkları inkâr edilemez. Sıklıkla duyduğumuz toplum mühendisliği kavramının öncülü olan ve emri altında bulundukları egemenlerin istekleri doğrultusunda ‘’fikir üreten’’ bu ‘’entelektüellerin’’ kendine yaptığı yardımı unutmayan burjuvazi gücü tamamen ele geçirince bu kişileri tüm dünyaya benimsetme yoluna gitmiştir.

‘’Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır. Bu ergin olmayış durumu ise, insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanmayışıdır. İşte bu ergin olmayışa insan kendi suçu ile düşmüştür; bunun nedenini de aklın kendisinde değil fakat aklını başkasının kılavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanmak kararlılığı ve yürekliliğini gösteremeyen insanda aramalıdır.’’ (Immanuel Kant)

Kant, aydınlanma ile ne anladığını yukarıdaki sözlerle ifade ediyor ancak burjuvazi egemenliğini kurmasıyla birlikte insanı yürekli hale getirmemek için uğraş vermeye başlıyor. İnsan aklının doğru kullanılmasıyla hiçbir ilgisi olmayan ancak öyleymiş gibi gösterilen ve burjuvanın temel karakteristiği ‘’rasyonelleştirme’’ sonucu dünya eski anlam düzeninden koparılarak ‘’büyüsünü kaybetmiş’’, insan, kendi türüne ve dünyaya yabancılaşmaya başlamıştır.

‘’…düşüncede rasyonelleştirme, dünyayı çıplak bir olgu yığını olarak görebilmeyi gerektirir. Değerlerden ve idelerden arındırılmış bir bakış açısı altında bu dünyayı bilmek konusunda, insanın elinde yalnızca, ‘’akılcı düşüncenin soğuk iskeleti’’ kalmıştır. Bilgi ve eylemlerimizle ilgili olan gerçeklik, ‘’artık büyüsü gitmiş, akılcı bir dünyanın gerçekliğidir.’’ (Marx Weber)

Burjuvazinin, iktidarına meşruiyet kazandırmak için gereksinim duyduğu bilgiyi yeniden üreten, eski rejimin egemen sınıfına ve kiliseye karşı çıkarak kendilerini toplumun eleştirmenleri olarak kabul ettirmeyi başaran ve hakikatin sözcüleri rolüne bürünen entelektüeller, ulus-devlet ideolojisini kutsayan toplumsal yaşamı yeni sınıfın çıkarlarına uygun olarak yeniden düzenledi. İnsanın uyum gösterme, itaat etme, egemenlerin tanımladığı ahlak ve kamusal çıkar neyin yapılmasını gerektiriyorsa onu yapma içgüdüsü, tasarlanmış ve tamamen rasyonelleştirilmiş bir toplumun düzeni sağlamak adına burjuvazinin egemen olduğu düzende, devlet, belirli bir sınıfın temsilcisidir denilirken anlatılmak istenen tam da budur.

‘’Egemen sınıfın düşünceleri, bütün çağlarda egemen düşüncelerdir, bir başka deyişle, toplumun egemen maddi gücü olan sınıf, aynı zamanda egemen zihinsel güçtür. Maddi üretim araçlarını elinde bulunduran sınıf, aynı zamanda, zihinsel üretimin araçlarını da emrinde bulundurur, bunlar o kadar birbirinin içine girmiş durumdadırlar ki, kendilerine zihinsel üretim araçları verilmeyenlerin düşünceleri de aynı zamanda bu egemen sınıfa bağımlıdır.’’ (Marks-Engels, Alman İdeolojisi)

Maddi üretim araçlarını elinde bulunduran sınıfın zihinsel üretim araçlarını da kontrol etmesi, halkın düşüncelerinin toplumdaki egemen sınıfa bağımlı olması demek olduğuna, fabrikalara, bankalara, enerji santrallerine sahip olanlar, yayınevlerine, radyo ve televizyon istasyonlarına, gazetelere de sahip olduklarına göre ister parasal isterse siyasi etki yoluyla başta üniversiteler olmak üzere okullar ile eğlence sanayisini denetim altında tutması demektir. Matbaanın icadı ve kitabın yaygınlaşması nasıl burjuvazinin lehine olmuşsa internetin ortaya çıkışı da aynı derecede aleyhine olacaktır.

‘’Türkiye’de Media, A’dan Z’ye Oligarşinin (Bürokrasi+Burjuvazi) kontrolü altında idi; aslında yine öyle, sadece o ‘’zahiri özgürlük’’te, eşitlik hakkı tanınıyor, sen falan ya da falan yazarın, feşmekân kitabını yayımlamakta hürsün; paran çoksa, sermaye seni destekliyorsa, reklam kampanyalarıyla tanıtırsın; şu var ki Media handiyse bütünüyle, ‘’sermaye’’nin denetimine girmiştir, o ağırlığını koyar, diğer tarafta emek emek yazılmış ya da çevrilmiş eserler, doğru dürüst tanıtılamaz; dağıtılamaz, bu yüzden bazıları raflarda eskir. Dikkat isterim, ‘’bazıları’’ dedim, zira halkımız sezgileriyle müthiş bir halktır, duvar afişleriyle tanıtılamayan, gazete, radyo ve TV programlarına giremeyen, Holding Media’sının ‘’sükûtta boğma’’ teşebbüslerine rağmen ondan yana olan yazarları ve kitapları, adeta altıncı hissiyle fark eder. (…)’’ (Attila İlhan)

Yazar, yazar olduğunu söyleyen kişidir tanımından hareketle entelektüel, entelektüel olduğunu söyleyen kişidir diyebilir miyiz? Pek mümkün olmadığını söylemeliyim. Her insan yaşamını zihnini ve aklını kullanarak sürdürdüğüne göre entelektüel hangi sorunlara çözüm aramaktadır ve neler entelektüelin uğraş alanına girmektedir? Marksist öğretide entelektüeller bir sınıf oluşturmazlar. Marx’ın bir sınıf teşkil etmeyen köylüler için söylediği, ‘‘Köylü patatese benzer… Bir patates, öbür patatese benzemez. Köylülükse patates çuvalı gibidir. Bir çuval patatesin tek ortak özelliği, konuldukları çuvaldır…’’ sözünü bir sınıf oluşturmayan entelektüeller için söylemek istersek onların da bir sınıfa dayanmazsa ayakta bile duramayacağı görülür. Sınıf olmayan bir kesimin, sınıfsal çıkarları da olamayacağından ancak başka sınıfların sözcülüğünü yapabilirler.

“Her toplumsal zümre, ekonomik üretim alanındaki başlıca işlevinin temeli üzerinde kuruluşunu gerçekleştirirken, aynı zamanda organik olarak bir veya birçok aydın grupları doğurur. Bunlar kendisine hem ekonomik, hem de toplumsal ve siyasal kesimde homojenik ve ‘kendi işlevlerinin bilincinde olma’yı sağlarlar: Kapitalist müteşebbis sanayi teknisyenini, ekonomi politik teorisyenini, yeni bir kültür ve yeni bir hukuk örgütçüsünü yaratır.’’ diyen Gramsci aydınları sınıf ilişkisi çerçevesinde değerlendirerek her sınıfın kendi organik aydınını yarattığını söyler. Marx’ın öğretisinden hareketle Gramsci’nin çözümlemeleri haricindeki entelektüeli idealize eden basmakalıp sözleri art arda sıralamak gereksiz olacağından, bunu yapmıyorum.

Yeni bir terim olan entelektüel son birkaç yüzyıldır kullanılmakta olduğuna göre burjuvazinin yükselişi ve kapitalist üretim biçimleriyle doğrudan ilişkili olduğu açıkça görülür. İttifak içine girdiği burjuva değerlerinin tüm dünyaya dayatılmasında yumuşak güç rolü verilen entelektüelin çözmek zorunda kaldığı sorun Batı dışı toplumların kendi kültürünü bir yana atıp bu idealleri kabullenme ve yaymada çekimser kalmasının önlenmesidir. Burjuva toplumunun kapitalist üretim sisteminde ve bu sistemin ürettiği sömürü, yoksulluk, ötekileştirme, ahlaksızlık, ırkçılık, yıkıcılık, yabancılaşmayı savunmak için paralı askerler haline getirilen entelektüele burjuva tarafından verilen görev, insanlığı birleştirmek değil, ayrıcalıklarını devam ettirmesi ve sınıfsal egemenliğine karşı çıkma olasılığı olan bütün hareketlerin yok edilmesidir.

Entelektüel kelimesinin kökeni Latince intellectus (anlamak) sözcüğüne dayanır ancak halkların binlerce yıllık geçmişini yok sayarak burjuvaya özgü değer yargısı ve kavramların kendine rakip gördüğü başta Doğu olmak üzere Avrupa dışı bütün toplumların analiz edilmesine uyarlanması demek olan oryantalizm, insanlığı anlamaya çalışmakla uğraşmaz, doğrudan ötekileştirir. Sömürü, hırsızlık, kan ve yağma üzerine yükselen ulus-devlet ideolojisinin mucidi burjuvazi, insan türünün zaaflarını kullanmak suretiyle son iki yüz yıldır Batılı olan her şeyin uygar, uygar olan her şeyin Batılı olduğu izlenimini oluşturmuş, kendi değerlerini, evrensel gerçekler gibi kabul ettirmek yolunda hayli mesafe almış, ulusal kültür ile ulus-devlet kültürünün birbirinden farklı olduğu, kavram kargaşası yaratılarak insanlardan gizlenmiştir. Kissinger’in aşağıdaki sözleri okunduğunda dünyanın 300 yıl önce yaratılmış olduğunu düşünebiliriz:

‘’Sanki bir doğa kanunuymuş gibi, her yüzyılda tüm uluslararası sistemi kendi değerlerine göre yeniden biçimlendirecek kuvvet, irade ve entelektüel ve moral güce sahip olan bir ülke ortaya çıkmaktadır. 17. yüzyılda Kardinal Richelieu’nün yönetimindeki Fransa, uluslararası ilişkilere, ulus-devlet kavramına dayanan ve nihai amaç olarak ulusal çıkardan güç alan modern yaklaşımı getirmiştir. 18. yüzyılda, Büyük Britanya, sonraki iki yüz yıl boyunca Avrupa diplomasisine egemen olan güç dengesi kavramını geliştirmiştir. 19. yüzyılda, Metternich’in Avusturya’sı, Avrupa Anlaşması’nı yeniden kurmuş ve Bismarck’ın Almanyası da Avrupa diplomasisini soğukkanlı güç politikası oyununa döndürerek bu anlaşmayı yıkmıştır. 20. yüzyılda, uluslararası ilişkileri hiçbir ülke Birleşik Devletler kadar kesin fakat aynı zamanda kararsız bir şekilde etkilememiştir.’’ (Henry Kissinger, Diplomasi)

Avrupalıların çoğu ve Amerikalılar kendi kıtalarının, ‘’Tanrı’’ tarafından dünya üstünlüğü için görevlendirilmiş muhteşem bir bağış olduğuna inanır. Avrupa tarih yazımı, Avrupalı yazarların, kendi uygarlıklarını üstün ve kendine güvenir, kendine yeter kabul eden ve Avrupalı olmayan bakış açısını dikkate alma gereği duymayan geleneksel eğilimlere uygun yazılmıştır. Guizot’a göre- Marks’ın sürgüne gönderilmesinde etkili olan Fransız siyasetçi- Avrupa vaat edilmiş toprak, Avrupalılar seçilmiş halktır.

‘’Özgürlük ilkesinin merkezi olan Amerika, büyük okyanusların kendisine sağladığı güvenliğini, ilahi takdirin bir işareti olarak yorumlamayı ve eylemlerine, güvenlik marjı yerine, başka herhangi bir ulus tarafından paylaşılmayan üstün bir ahlaki değer yüklemeyi doğal bulmuştur.’’ (Henry Kissinger, Diplomasi)

Batı’nın kendi bilincine varması, kendini tanıması çabası demek olan modernleşme (aydınlanma) sömürgecilik ve ırkçılıktan span style=”font-size: 10.0pt; font-family: ‘Verdana’,'sans-serif’; mso-bidi-font-family: ‘Times New Roman’;”ayrı tutulamaz. Halkın cehaletini yok etmeye kendini adamış görünerek körü körüne modernizme inanan, modernliği gelenekselden günümüze düz bir evrim süreci olarak tanımlayan entelektüeller batılı toplumları idealize etmekte ve geleneksel toplumların onlara benzemek suretiyle modern olacağını iddia etmektedirler. Böylece “modernleşme, Batılı olmayan toplumların “geleneksel toplum”dan “modern toplum”a doğru geçirmekte oldukları değişim süreci’’ kılıfına sokularak, Yunan, Roma ve İsrail’in mirasını barındırdığı iddia edilen Hıristiyan gelenek vurgulanmaktadır.

‘’Avrupa’yı Avrupa yapan temel ortak Hıristiyan geleneğinden ve bu ortak Hıristiyanlığın beraberinde getirdiği ortak kültürel unsurlardan söz ediyorum. (…) Sanatımız Hıristiyanlığın içinde gelişmiştir. Avrupa hukuku son döneme kadar Hıristiyanlık içinde kökleşmiştir. Bir Avrupalı birey Hıristiyan dinine inanmayabilir ama söylediği, yaptığı, ettiği her şey Hıristiyanlık mirasına dayanacaktır.’’ (T.S. Eliot)

‘’Avrupa ve Hıristiyanlık kavram ve fikirlerinin birbirine karışması, en parlak yanıltmacayla bile yok edilemeyecek bir tarih gerçeğidir. Ama Avrupa kültürü içinde Hıristiyan olmayan unsurların bulunduğu da bir gerçektir: Roma, Helen, tartışmalı da olsa Pers ve (modern çağlarda) Yahudi unsurlar… Bir Müslüman unsurun da bulunup bulunmadığını söylemek ise daha zordur.’’ Bu sözler İngiliz Kraliyet Uluslararası İlişkiler Enstitüsünde 1985 yılında verilen ‘’Avrupa Nedir, Nerededir…’’ başlıklı konferansta söylenmiş ve Norman Daves’in Avrupa Tarihi isimli kitabından alınmıştır.

Entelektüeli, her türlü iktidar karşısında doğruyu söyleyen, gerçekleri kendi çıkarları doğrultusunda çarpıtmak isteyenlerin maskelerini düşürmek ve yalanlarını ortaya çıkarmak için uğraşan, zihni ve akli yeteneğiyle, sorunlara çözüm arayan, araştırıcı, sorgulayıcı, eleştirel, doğru olduğuna inandığı değerleri toplumun önüne çıkartarak öncü işlevini gören, iktidarların haksız yaptırımlarına boyun eğmeden, işi sonuna kadar götürebilen, inancı uğruna ölmeyi göze alabilen, insanlığın vicdanı, ortak akıl ve insancıl idealler adına insanlığa seslenen kişidir demek idealize etmek demektir. Her tanımın sahibinden bir parça eklenerek oluşturulduğu bu konuda en çarpıcı olanı Oya Baydar’da okuduğumu söylemeliyim: ‘’Aydın, iyi okumuş, iyi öğrenmiş, okuduğunu öğrendiğini derinleştirmiş, içselleştirmiş, onları aklının özgürleştirici aydınlığında ve yaşamın çırpıntılı sularında sınamış; kendi doğrularını ararken başka doğruların da olabileceğini fark etmiş; bilmekte ve anlamaya çalışmakta kendi dar çevresinin, ülkesinin sınırlarını zorlayıp dünyaya bakmayı başarabilmiş; bu yüzden çeşitlilikten korkmayan, doğrularını mutlaklaştırıp kaskatı kesilmeyen; dünyayı, yaşamı ve insanı, geçmişi ve kendi çağını tüm renkliliği ve çeşitliliği içinde anlamaya çalışan; anlamaya çalışmakla yetinmeyip kendisine dert edinen, dert edindiği için çözümler düşünen; üretebildiği çözümleri, bulduğu ışığı paylaşmaktan kaçınmayan, fikirlerini savunmaktan çekinmeyen kişi değil mi?’’

Egemen sınıfın, kendisiyle çelişen, kendi yalanlarını yüzüne vuran, onurlu bir ölümü onursuz bir yaşama tercih ettiğini söyleyen entelektüeli bu denli idealize etmesi akıldışı değil midir? Doğruya ulaşmak için gayret gösteren, çarpıtılmış gerçeklerin hangi çıkar odaklarına fayda sağladığını ortaya koyan kişi veya kişilerin iktidar tarafından övülmesi beklenemeyeceğine göre gerçeğe, kurtarıcılık ve yol göstericilik tutkusuna vurgu yapılan ancak hegemonyanın sürdürülmesi için kendisine ideolojinin üretimi ve dağıtımını yerine getirme rolü verilen entelektüelin dile getirdiği hakikat, kendi sınıfsal konumundan bağımsız olan evrensel bir gerçeğin ifadesidir gibi süslü tanımlarla halk kandırılmaktadır.

Egemen sınıf, elindeki gücü idame ettirmek, meşruiyetini sağlamak ve kitleleri yönetmek için bilginin yeniden üretimini gerçekleştirirken ortaya konan ‘’edinilmiş’’ eleştirinin amacı, eşitliksiz çıkar ilişkilerinin sürdürülmesinde kullanılan manipüle edilmiş bilginin açığa çıkmasını önler. Böylece ortak inanç sistemleri, temel değerler ve ortak kültür gibi kavramlarla egemenlik ilişkilerinin sürdürülmesine katkıda bulunan bir terim olarak ideoloji kapitalist toplumlarda toplumsal düzenin dayanağıdır. Böylece egemen sınıf, kitlelerin varoluşunun ancak kapitalist topluma eklemlenerek sürdürülebileceği şeklinde yanlış bir bilinç yayarak kitleleri kendi çıkarlarını savunamayacak duruma getirir. İnsanlar durumundan memnun olduğu müddetçe mevcut durumun devam etmesini isterler, bu nedenle daha iyi bir dünya için çalışmak yerine egemen güçlerle işbirliği yapma yoluna giderler. Bu da burjuva ideolojisinin yaydığı hem her şeyin değişmeden kalması hem de daha iyiye gitmesi olarak özetlenebilecek bu yanlış bilinçten kaynaklanmaktadır.

Batı’nın hızlı yükselişini ve yaşanan değişimi zamanında gören ancak neler yapılabileceği konusunda net fikirleri olmayan Osmanlı yöneticilerinin aralarındaki çıkar çatışmaları da ortak hareket etmeyi önlüyordu. Askeri yenilgiler ve toprak kayıplarının, Batı’nın teknik olarak daha iyi olduğu düşüncesini kabullenmeyi zorlayıcı nesnel bir zemin oluşturması üzerine orduyu güçlendirerek devleti kurtarma amacı güden Tanzimat öncesi yenilik hareketleri toplumsal bir dönüşümü içermiyordu. Teknik okullar açmanın, personel yetiştirmenin, orduyu yeniden organize etmenin yeterli olacağı düşüncesiyle bazı hamleler yapılmışsa da Batı’da yaşananlar bununla sınırlı kalmadığından ve son kertede önüne konulan seçenekler arasından hangilerinin uygulanacağına padişah karar vereceğinden, bu ‘’yenileşme’’ hareketleri aldatılmaya ve kullanılmaya müsait bir zemin oluşturuyordu. Şerif Mardin bu konuda, Jön Türklerin Batı’dan aldıkları fikirlerin bile Osmanlı’da zaten mevcut ümmetçi yapıya uygun gelecek şekilde seçildiğini söylemektedir. Bu zeminde hareket eden yöneticiler ve toplumun ileri gelenleri İngilizlerin, Almanların, Fransızların hatta Rusların etkisi altına girdi. Sonu kanlı bir ayaklanma ile bitecek Lale Devri ile birlikte Genç Osman’dan Koçi Bey’e kadar hep geçmişe yönelmek, nizam-ı âlem’i sağlamak olarak algılanan ıslahat hareketlerinin artık geçmişe değil, Batı’ya yönelmesi ve Batı yaşam tarzının da ülkeye girmesi toplumda olumsuz karşılanmaya başlandı.

Yıllarca kendi nizamını, dinini, ordusunu en üstün gören ancak bu kadar ezilmişliğini sindiremeyen Müslüman halk Batı denilen ‘’şey’’in anlamsızca ve kendine ait olanı aşağılayarak, el üstünde tutulmasına düşman kesiliyordu. Düşmanlığın önlenmesi, Batı düşüncesinin ve mevcut birikimin halka aktarılmasını sağlayacak bir tabakanın devlet eliyle yaratılması gerekiyordu. Avrupalı birikim nasıl başta Arapça olmak üzere Yunanca ve Latince eserlerin çevirisi sonucu ortaya konulmuşsa mevcut birikimin aktarılması da ilk anda çeviri yoluyla olmalıydı. Türk aydını da burjuva aydınının gittiği yoldan gitmiş, tercüme odasında doğmuş ancak geçen zaman içerisinde çevirmenlikten ileri gidememiştir.

Osmanlı’da aydın, egemen gücün Batılılaşma ideolojisini kendine zarar vermeyecek şekilde kullanmasını sağlayacak koşulları oluşturmak maksadıyla devlet eliyle ‘’yaratılmışken’’ Batı’da, burjuvazinin önderliğini yaptığı bir sınıf savaşının ortasında doğmuştur. İktidarda doğan, iktidarda büyüyen ve iktidarda kalmak için dayanak arayan Osmanlı aydını kendini toplum karşısında ayrıcalıklı ve sınıflarüstü görürken halkın dışında, halk için, halka rağmen çözümler üretmek için egemen sınıfın hizmetine kalmıştır. Batı’da entelektüel öncelikle verili düzeni ve toplumsal değerleri sorgulayarak ortaya çıkmış ve aydınlanarak üretmişken Osmanlı aydını başkasına ait olanı aktarmak, yani ‘’aydınlanmadan’’ aydınlatmak zorunda kalmıştır. Padişahın iradesiyle mevcuda getirilen Osmanlı aydını Batı’daki ışıkla aydınlanacak ancak Batı’da halkın uyandırılması için yazılan kitaplardan, Doğu’da halkın uyutulması için faydalanılacaktı.

‘’Modern aydının Batılı prototipleri, var olan ideolojik otoriteyle mücadele ederek kendi kimliğini bulurken Osmanlı aydınları ise otoriteyle bu anlamda bir çelişkiye düşmedikleri gibi, tersine otoritenin emriyle aydınlaştılar. Aydın olduktan sonra da devlet yapısı içinde yer aldılar. Bu bakımdan istisnalar dışında münevver kimlikleri ile bürokrat kimlikleri bir arada var oldu.’’ (Murat Belge)

Batı’da kral ve kilisenin egemenliğine son veren gelişmelerin son kertede padişahı da hal edeceğine yol açacağı bazıları tarafından erkenden görünmüşse de henüz padişahın meşruiyetine yönelik yakın bir tehdit söz konusu değildi ancak pek çok vatansever çıkar çatışmasına karşı önlem alamadığı için gericilikle hatta ihanetle suçlandı, sürgüne gönderildi, idam edildi ve meydan burjuva ideallerinin gönüllü alkışçılarına kaldı. Çağdaşlaşma hedefi Batıcılık olarak anlaşıldı.

‘’Bugünkü Avrupa eski Greko-Romen âleminin varisidir. Yaşayabilmek için garp müesseselerini ve kurumlarını almak üzereyiz. Her şeyden evvel lazım olan iş, içimizi yıkamak, orasını (Şark kültüründen) temizlemektir ve bunun yegâne çaresi talim ve terbiye usullerini değiştirmektir.’’ (Ahmet Ağaoğlu)

Batıya duyulan eksiksiz hayranlık, Batının kendi dışındaki ülkelerdeki sömürgeciliğini mazur göstermek üzere, sahip olduğunu ileri sürdüğü uygarlaştırma görevini Tanzimat aydını kendiliğinden ve hevesle üstlenmiş, kültürüne sahip çıkan halkı yenilik düşmanı olarak algıladığı için her şeyi kendisinin bildiğini iddia edip halkı küçümsemiş ve kendisini sınıflarüstü bir konumda görmüştür. Aydınlatılmaya muhtaç olduğunu iddia ettiği ve aydınlatmak istediği bütün bir toplumu gerici ve kendisine düşman olarak görmeye başlayarak kendi içine kapanan Türk aydını, var olan kültürü bir anda yadsımaya başlayınca ortaya çıkan kültür boşluğunu Batıya daha çok yaslanarak doldurmaya başladı. Bunun sonucunda kendi kültürüne yabancılaşmış, teorik sığlık içinde kalarak bir Batılıdan daha iyi bilemeyeceği Batı kültürü taklitçiliği peşinde koşmaya başlamıştır. Aşağıdaki alıntı Batı kültürünün nasıl özümsendiğine güncel bir örnektir:

‘’Kimileri der ki, Atlas bir punduna getirip gök kubbeyi omzuna bıraktı Aysel’in. Aysel’i tanıyanlarsa bu hikâyeye tevatür gözüyle bakar; Aysel bu, Atlas’ın acısına dayanamayıp omuzlamıştır gök kubbeyi. Öyle olmuştur, kesin. Bir yandan çelimsiz vücuduyla gökleri taşıyordu, bir yandan da dünyadaki nesline bakıyordu. Kâh güldü, kâh ağladı. Derler ki, kabına sığmayan o zayıf kadın o anda altın saçlı bir şiir tanrıçasına dönüşmüştür. Dünyanın kimsenin yanına kâr kalmayacağını gördü belki. Boşvermişliğini, hani o deliliğini de o gün gördüklerine bağlar kimileri. Atlas, neşesini de hüznünü de kıskandı Aysel’in. Neyin bu kadar keyifli, neyin böylesine efkârlı olabileceğine akıl sır erdiremedi bir türlü. Titanlığı tuttu, zorla aldı gök kubbeyi. Kesif bir acı vardı sadece, kendi acısı. Yakındı. O gün bugündür gök gürültüleri Atlas’ın Aysel’e haykırışını taşır durur. Bilenler, buruk bir aşk acısı da sezer o yakınmalarda. Aysel Gürel, Homeroskızı.’’ (Taraf Gazetesi)

Ziya Gökalp yüksek bir tahsil ve terbiye görmüş olmakla halktan ayrılmış olan ancak halka doğru gitmek zorunda bulunan aydınların halka medeniyet götürmesi gerektiğini söyler. ‘’Halka değerli bir armağan olarak Şark Medeniyetini yahut onun bir şubesi olan Osmanlı Medeniyetini değil, Garp Medeniyetini götürmelidir.’’ derken sözü edilen yüksek tahsil ve terbiyenin ne olduğu, nasıl kazanıldığı ve halka götürülmesinin nasıl olacağına değinmez.

‘’Aydınların köycülük modasına uyarak köylüyü sevmesi kâfi değildir. Asıl köylünün onu sevmesi gerekir. Bu olmazsa, iki âlemin arasında delinip geçilmesi imkânsız bir duvar yükselir. Aydın umutsuz şehre döner. Köksüz, temelsiz, parazit hayatına devam eder. Hakikatle bağları kesilmiş, mücerret kuruntularından kendine göre bir dünya yarattığını vehmeder. Garabetten garabete düşer. Halkın tekkeleri, yatırları çoktan unuttuğu bir zamanda alafranga mistisizm maymunluğuyla tekke artıklarında orijinallik arar. Debdebeyle yaşarken sefalete acımak, tango oynarken Yunus ilahisine hayran olmak, balozlardan, Yahudi havralarından, dilsiz hiyerogliflerden şiir dilenmek onun tesellisi olur. Bu köksüz ağaçtan ne yemiş beklersiniz?’’ (Hilmi Ziya Ülken)

Hilmi Ziya Ülken, aydının halkın arasına karışması gerektiğini söylüyor. Peki, niçin böyle söylemek zorunda kalıyor? Aydın bu toplumun insanı değil mi ki arasına karışmakta zorlandığı ama ilim, irfan götürmek zorunda kaldığı ve bunu uzaktan başarmak istediği bir halk var. Toplumun arasından çıkıp aldığı ‘’eğitim’’ sonucu halkına yabancılaşıyorsa ve bu yabancılaşmayı aşabilmek için halkı anlamak ve arasına karışmak için çaba göstermesi gerekecekse asla başarılı olamayacaktır. Çünkü her halükarda tüm çabası kendisi için olacak, istekleri gerçekleşmeyince halkı sürü yerine koymaya başlayacaktır. Benzer bir durumu, inceleme yapmak için Kutludüğün isminde bir Ankara köyüne giden Niyazi Berkes şöyle anlatmaktadır:

‘’Halkevi’nin çalışma bölümlerinden birinin adı ‘’Köycülük Şubesi’’ydi. Üyelerin köylere gitmesi şöyle dursun, tek köylünün oraya gelmesi akla bile gelecek bir şey değildi. O zaman ‘’halk’’ kavramının içine ‘’köylü’’ kavramı girmiş değildi. Gerçekte asıl ‘’halk’’ bir tür ‘’parya’’ idi. Halkçılık bölümü toplantılarında bir alay halkçılık yapılır, Behçet Kemal’in palavraları ve şiirleri dinlenirdi.

Bu girişime köycüler de sevinmişlerdi. Bu iş yalnız bir gün için onlara iyi bir eğlence olacaktı. Onların bir katkıları bile oldu: Köye bir Türk bayrağı dikilmeliydi. Bir gün içinde kocaman bir direk ve büyük bir bayrak hazırdı; bir gün öncesinden direği köye dikmek üzere kumu ve çimentosu ile birlikte bir adam bile gönderildi.

Köye girmeden duruldu. Bayrak direği konmuş. Bir küme köylü toplanmış, ayrı bir yerde, korku içinde bize bakıyorlardı. Program gereği marş söylenerek bayrak çekildi. Behçet Kemal mahut şiirlerinden birini okudu ve ondan sonra da heyecanlı nutuklar söylendi. Köylü, ‘’bu işten bakalım başımıza ne gelecek’’ der gibi bakıyor ya da içlerinde dünya görmüş olanları ortaoyunu seyreder gibi bakıyordu. (Golf pantolonlu) Köylünün ‘’efendileri’’ köyü gezmek istedilerse de bu köy gezisinin bir tadı olmadığını anlayarak otobüse doldular, bize de ‘’eyvallah’’ diyerek gittiler.

Belki yersiz sayacaksınız ama onları güneş yanığından, çul-çaputtan ayırın, bir ‘’ırk’’ olarak ne denli güzel insanlar olduğunu gözlerinizin önüne gelir belki. Ve kentlerimizdeki koca göbekli, yağlı enseli, kara suratlı, kötü bakışlı kişilerimizi düşünün bir de. Türk köylüsü gerici değildir. ‘’Ben değişmek istemem, ileriye gitmek günahtır’’ diyen köylü yoktur, Bunu söyleyenlerdir asıl gerici ve yalancı olanlar…’’ (Niyazi Berkes, Unutulan Yıllar)

‘’Ötede beride çıkan gazete ve mecmualar ekseriyetle bir kâğıt ve mürekkep israfıdır. Okunacak meta diye ortaya atılan heyecan yazıları tenevvüre yardım etmek şöyle dursun onu körletiyor, güçleştiriyor. Muharrirlerimiz hiçbir inzibata tabi değildir.’’ diyen Celal Nuri kendi gittiğinden başka yolların varlığını inkâr ediyor ve emir komuta zinciri içerisinde bir aydınlanma programının tatbik edilmesini istiyor. ‘’Her medeni memlekette, alelade okuryazarın üstünde, âlim ve mütehassıs değil fakat cihan ahvalini bilir, cereyanları takip eder, ansiklopedik denilen umumi malumata sahip bir tabaka var.’’ diyerek yalnız Türkçe ile tenevvür etmenin imkânsız olduğunu, halkın okutulmasından önce aydın tabakanın oluşturulması gerektiğini iddia eden Celal Nuri böylece aydınlanma dönemi entelektüellerine yaklaşmış oluyor. Çünkü Aydınlanma yazarlarına göre halk eğitilmesi değil yönlendirilmesi gereken bir kitleydi. Eğitilmesi gereken emekçiler ve halk değil, burjuvalar ve ticaret adamlarıydı. Örneğin Voltaire için halk ‘’aklın ilerleyişine kapalı olan ve fanatizmin güçlü pençeleri içinde’’ bir kitle iken D’Holbach da ‘’Halk ne okur, ne akıl yürütür. Bunların ne boş zamanları ne de kapasiteleri vardır. Kitaplar, koşulları, eğitimleri ve duygularıyla suç düzeyinin üstüne çıkmış olan insanlar için yazılır.’’ demektedir.

‘’Ben yapıtlarımı filozoflar için yazıyorum, benim için dünyada onlardan başka kimse yok.’’ (Diderot)

‘’Eskiden bu memlekette birtakım kendini beğenmiş, beyzade, paşazade, şehzade münevverler varmış. Hep İstanbul’da, kendi aralarında yaşar, halkın anlamadığı bir dille konuşur ama memleketi, dünyayı herkesten ve hele devletten çok daha iyi bildiklerini sanır, ne söylediklerinin anlaşılmamasını da halkın bilgisizliğine verirlermiş. Bu çeşit aydın kişilerin alaturkasından da alafrangasından da bir hayır gelmeyeceğini, parlak bilgilerinin aslında bir çeşit softalık olduğunu anlamakta gecikmişiz.’’ diye yazan Sabahattin Eyüboğlu, “En yüksek bilgiye ulaşmasını istediğimiz, ona göre yetiştirdiğimiz insan çok defa ve şaşılacak kadar kısa bir zamanda sadece bir tüccar oluveriyor.” diyerek içine düştüğü şaşkınlığı gizlemiyor.

Batı’nın bir merkez olarak sunumu ve onaylanması aynı zamanda onun üstünlük iddiasının da kabulüdür. Doğu, Batı’nın bir iktidar nesnesi olarak ve Batı’ya benzemek suretiyle bir değişim ve dönüşüm hedefi olarak kaldığı müddetçe Doğu’lu kimliğini kullanmasına izin verilir. Tehdit oluşturma gizil gücüne sahip olduğu an bütün vasıtalar kullanılarak yok edilir. Burjuva zihniyetine meydan okuyabilecek yegâne güç olan İslam, modernleşmeyle birlikte birçok Orta Doğu ülkesinde siyasi bir ideoloji olarak ortadan kaldırılmış, yalnız, bir inanç sistemi olarak varlığını devam ettirmesine izin verilmiştir.

‘’Eskiden, camilerin, cemaatin dini merkezi olmanın yanı sıra siyasi ve sosyal merkez olduğu dönemlerde, cemaat yöneticisi ya da temsilcisi önemli duyuruları minberden yapardı. Minber bugün de, cuma namazının bir parçası olan vaazlarda kullanılır.’’ (Bernard Lewis, Babil’den Dragomanlara)

Türkiye’de aydın Batı’ya ilişkin genel geçer bilgisi ve oryantalist bilgi üretim sistemine bağlı kaldığı ölçüde ayrıcalıklı konumunu sürdürmek istemektedir. Toplumdaki ideolojik ve kültürel hegemonyanın kurulmasında başat rolü üstlenen Türk aydını bizzat egemen sınıf tarafından destek gördüğü için bağımsız düşünce sahibi bir insan değil, devlete bağlı memurlar konumundan öteye gidememiş, bu yüzden kendisini sol olarak tanımlayabilen siyasal partiler burjuvazinin en yoğun olduğu yerlerden oy alabilmiştir.

Bir ulusun diğer bir ulusu ezmesi, sömürmesi demek olan emperyalizm ve kapitalizm kelimelerinin ‘’kirlenmesi’’ üzerine burjuvazinin icat ettiği son kelime olan küreselleşme, insanların girişimciliklerini ve sermayelerini en kârlı oldukları yerde kullanması anlamında bir ticaret terimi olarak pazarlanmaktadır. Ancak toplumsal yaşamın spor, eğlence, giyinme, satın alma, beslenme, tüketim alışkanlıklarında etkili olmaya, özgünlükleri yok ederek basit ve tek tip bir kültür oluşturmaya yönelmekte, kültür endüstrisi ürünleriyle önceden hazırlanmış pazarlara üretim yapmayı tercih etmektedir. Böylece dünya, başta Amerika olmak üzere Batı Avrupa kültürünün etkisi altına sokularak sanat ve edebiyat tek tipleştirilmeye çalışılmaktadır. ‘’Dünya Savaşı Z’’ filmindeki İsrail ifadelerinin ülkemizde Ortadoğu ibaresiyle karşılanarak gösterime girmesi bu zihniyetin en yeni örneklerindendir.

Yaşamını idame ettirebilmek uğruna kendi mesleğine yoğunlaşarak çalışan insanlar kültür endüstrisi ürünlerinin oyunlarını anlayacak birikime sahip olamadığından ve Türk aydını da insanına yabancılaştığından yıllardır ‘’bocalamaktayız.’’ Kapitalist sistemde eğitim parayla olduğundan Sartre’ın dile getirdiği gibi yoksullardan entelektüel çıkması güçtür. Batı ideolojisine eklemlenmiş birçok misyoner okulu küçük yaştan itibaren dinine ve kültürüne yabancılaştırarak yetiştireceği beyinleri çalmak için çaba göstermektedir. Böylece kendisi de halkın içinden gelmesine karşın burjuvazinin değerlerini benimsemiş ve sorgulamadan içselleştirmiş tabaka her geçen gün parazitliğini gizlemek adına halkın yanındaymış izlenimini vermektedir. Arada bir böyle birileri çıksa ve doğruları söylese bile büyük ‘’diplomalı’’ parlak entelektüellerin dayanışması karşısında ezilip gitmektedir.

‘’Burjuva sınıfının beslenmesine katılan okumuşlar teknik bilgileri ve halk istismarı usullerini yakından öğrenmiş olmaları sayesinde bu sınıfa daha prestijli, daha göz alıcı bir görünüş kazandırdılar. Batılılaşma adı altında kitlelerin ekonomik kapasitesi ile orantılı olmayan, kapitalist Batı ekonomisinin refah standartlarına göre biçimlenmiş tüketim ve yaşam özlemleri getirdiler. Bu genel olarak Türk okumuşunun çoğunu toplumdan kopmuş, ona karşı ilgisiz, hatta ona karşı merhametsiz, her an parazit olmaya eğilimli, kendi çıkarları uğruna toplum çıkarlarını çiğneyen burjuvalaşmış bir kitle haline getirdi.’’ (Niyazi Berkes)

Ülkemize getirilmeyen filmler, çevrilmeyen kitaplar, hangi filmi izleyeceğimizi belirleyen AVM’lerdeki sinema zincirleri, neleri satın alacağımıza karar veren dağıtıcı firmalar her yanımızı sarmıştır. Bizlere doğru diye öğretilen pek çok bilgi tarafımızdan denenmiş değildir. Genel kültür denilen ‘’şey’’ büyük bir safsatadır ve yıllardır yarışmalardan bulmacalara kadar her alanda insanlara dayatılmaktadır. Genel kültürün bir üst basamağında ise entelektüelin el kitabı, entelektüelin başucu kitabı, entelektüelin kutsal kitabı gibi resimden müziğe, baleden sinemaya, edebiyattan ideolojilere, felsefe kuramlarından hemen her şeye özeti çıkarılmış bilgilerin ezberlenmesiyle ‘’entelektüelliğin’’ kapıları aralanmaktadır. Entelektüelin Kutsal Kitabı isimli bir kitabın arka kapağında şunlar yazıyordu: ‘’Birer sayfalık tarih, edebiyat, felsefe, matematik, bilim, güzel sanatlar, din ve müzik bilgisiyle eğitiminizi tamamlayın ve kültürlü insanlar arasında hak ettiğiniz yeri alın.’’ Nasıl, muhteşem değil mi? Ben, bundan daha güzel ifade edemezdim.

Ben anlattım ancak halk beni anlamadı demek, halkının yanında yer almaktan imtina etmek ve yine de halktan sevgi beklemek anlamsız değil midir? Batı tipi yaşam tarzının en iyisi olduğuna inanan, yaptıklarının en doğrusu olduğuna iman etmiş, kendisinin aydınlanmış olduğunu, toplumun önünde gittiğini, aklını kullanabildiğini iddia eden aydın, bu zekâyı halkının lehine kullanmıyorsa, kim için kullanacaktır? 80’li ve 90’lı yıllarda ‘’gecekonduda seks hayatı nasıldır’’ diye merak eden ve kendi seks hayatının en iyisi olduğunu düşünen ve diğerlerini yalnızca ‘’çiftleşen hayvan sürüsü’’ olarak gören zihniyetle Hegel’in buram buram ırkçılık kokan Tarih Felsefesini salt ‘’anlayabildiğinden’’ dolayı zevkle okuyan zihniyet arasında büyük bir fark yoktur.

Entelektüel bilgiyi gizlemekte, halkın anlamasından korktuğu için anlaşılamayacak hale getirmekte, üstün ve ayrıcalıklı konumunu muhafaza etmek için gerici güçlerle işbirliği yapmakta, ücretsiz biletler, ön gösterimler, özel gösterimler, ilk gösterimler, ağırlama, gazete veya dergide köşe kapma uğruna sıradan olanı daha popüler ve yaygın hale getirerek halkın tercihlerini etkilemek için kültür endüstrisi ürünlerinin gönüllü tanıtımını yapmaktadır. Kapitalizmin nimetlerini içselleştirmiş inançlı sosyalistlerimizden oluşan entelektüellerimiz acaba içme suyu bulamayan bir milyar insanın gözlerinin içine bakarak sosyalist olduklarını söyleyebilirler mi, merak ediyorum.

‘’Okumuşlar, Batı ülkelerinde, onların çeşitli sorunları ile ilgili olur olmaz fikirlerin, görüşlerin, akımların bilinçsiz kör taklitçisi olurlar. Kimi kez yazarlar, profesörler, yabancı çıkarların savunuculuğunu yaparlar; bunun için yüksek ulufeler bile alırlar. İçlerinde bunu, karşılıksız, çıkarsız olarak da yapanlar az değildir.’’ (Niyazi Berkes)

Simülasyon, gerçeğe ilişkin bütün özellikleri gösteren fakat gerçek olmayandır. Türk entelektüeli de kendi ülkesinde yaşanmayan ve insanı kendi türüne yabancılaştıran sistemin birkaç iyi yönünü bahane ederek bütün kötülüklerini bu topraklara getirme uğraşındadır. Benzer durum sinemada da yaşanmış, özgün eserler vermek yerine ucuz, sıradan, taklitçi ve piyasa filmleri çekme yoluna sapılan sinemamızda üretilen altı bin civarında filmden ‘’insanın insanileşmesine’’ katkıda bulunanların sayısı yüzde beş civarındadır, düşüncesindeyim.

“Epistemik cemaat bir bilme, bilgi, kavrama, anlama cemaatidir; bilgiyi inşa eden, işleyen, geliştiren ve daha sonraki kuşaklara intikal ettiren, bilgiyi taşıyan insanlar topluluğunu ima eder. Bilimde doğruluğun ölçüsü, mantık, akıl ya da başka bilimsel kriterler değildir… Bilgilerimizi tayin etmemizi sağlayacak evrensel kriterler yoktur; epistemik cemaatten cemaate değişen kriterler vardır… Her epistemik cemaat, entelektüel cedlerinden devraldığı bir paradigmayla birlikte doğar. İnsan, ister bilim adamı, ister sıradan insan, ister din adamı olsun içinde yer aldığı epistemik cemaatin dogmalarına mahkûmdur.” (Hüsamettin Arslan)

Bu anlamda, entelektüel ve bilimsel güvenilirlik sorunu, yalnızca ‘’bilimsel cemaatin epistemik statükosuna boyun eğmeye’’ indirgenmekte, ‘’epistemik monopole iştirak’’ ve ‘’epistemik monopolün gücünün meşruiyetini onaylamak’’ olarak görülmektedir. Böylesi bir durumda, bireysel, bağımsız ve cemaati aşkın bir entelektüel konum ve varoluşa imkân tanımamaktadır. Bilginin gücü, bilginin meşruiyeti onu üreten cemaatin gücü ve meşruiyetidir. Chomsky de entelektüellerin içerisinde yer aldıkları ve bağlı bulundukları düşünce ekollerinin ve paketlenmiş düşünce tarzlarının da, onların entelektüel olma nitelikleri bakımından engel oluşturduğu fikrindedir. Bu durum entelektüel derinliğe izin vermemektedir. Entelektüellerin beyinleri bu ekoller tarafından yıkanır ve herkes bir yerin adamı haline gelir

Batı kültürünün temsilciliğini yapmaya gönüllü olduğundan beri kapitalist sistemin ve burjuva sınıfının sözcüsü haline gelen, Batılılaşma ütopyasını Batı çıkarlarının haklılaştırılması yönünde kullanan ve ‘’cemaatinden’’ ayrıldığı gün karnını doyurabilmek adına ruhunu satarak egemene boyun eğmeyi tercih eden entelektüel ile Goethe’nin Faust karakteri benzerdir. Kendi halkının değil egemen güç odaklarının gözüne girmek için çalışan, halkının değil Batı’nın kültüründen, değerlerinden, mitolojisinden, dininden ilham alan Türk entelektüeli bunları içselleştirdiğinden halkın aldatılması için kullanılan propaganda tekniklerine kayıtsız kalmakta hatta desteklemektedir. Oysa halkın entelektüelden beklediği ‘’kurtuluş’’ değil kendini kandırmamasıdır.

‘’Bir kısmı her an toplumdan kaçma fırsatını kollamaktadır; bazısı hiç bilmediği Avustralya’ya gitmeyi, bazısı bir arkadaşının çiftliğine çekilip toplumdan ayrı bir ütopya kolonisi kurmayı düşünüyor. Öyle bir iç çelişkilik var ki (…) rejim memleketin kaynaklarını ve gelirlerini Batı’ya rehin verirken alafranga edebiyatla halktan uzaklaşan ilerici aydın Türkiye’yi sömürecek Batı devletlerine hayran.’’ (Niyazi Berkes)

Hasan Rıza Soyak, Atatürk’ün, devrimlerin halka anlatılmasında niçin yetersiz kalındığını sorması ve ‘’Atam, tahsisatımız yok’’ yanıtı verilmesi üzerine ‘’Yobazın tahsisatı mı var?’’ dediğini anlatır. Halk yobaz olduğundan değil fakat yobaz halka aydından daha fazla yaklaştığı yobazın etkinliği artmaya başlamıştır. Bugün de her konuda fikri olan ama hiçbir konuda derinlemesine bilgisi olmayan ‘’yobaz’’ entelektüeller kişilikler kitlelerin mevcut durumu onaylamalarını sağlamak için bilinçli bir biçimde öne çıkartılmakta, egemen sınıfın emrindeki entelektüeller yalnızca insanın aptallaştırılmasına yönelik üretmektedir.

‘’Batıcı filmler yapıyor, kendimiz seyredip kendimiz beğeniyorduk. Batıcılık yanlışında sinema yazarlarımız, suç ortağımızdı.” (Ömer Lütfi Akad)

Entelektüeli ‘’kendi halkının bilincinden sorumlu’’ tutan Ali Şeriati ve ‘’insanın kendi düşüncesini ve başkalarının düşüncelerini değiştirme çabası entelektüelin varlık nedenidir’’ diyen Foucault’ya katılıyorum. Sinemamızın ve sinema yazarlarımızın içinde bulunduğu içler acısı durumu özetleyen muhteşem bir metni alıntılıyorum:

‘’Yine Dorsay üzerinden bir örnek vereyim. Kelebeğin Rüyası filminin basın gösterimi için gösterişli bir AVM sinemasındayız. Gösterim saati 10.00 olarak açıklanmasına rağmen aradan yarım saat geçtiği halde tık yok, herkes sabahın köründe kalkıp gelmiş bekliyor. Filmi izleyecek, dönüp yazısını yazacak… O esnada salon sorumlusu dedikleri yüksek tahsilli olduğu belli genç adam bir açıklama yapıyor: “Salondaki koltukları siz rahat edin diye yepyeni koltuklarla değiştirdik, o yüzden bekletiyoruz.” Basın gösterimlerinin en görmüş geçirmişi Atilla Dorsay itiraz ediyor: “Yalan söylüyorsunuz, hatırlı birileri yetişsin diye bekletiyorsunuz bizi!”

Normalde karşınızdaki Atilla Dorsay gibi mesleğin aksakalıysa ezilir büzülür açıklama yaparsınız ama genç adam birden parlıyor: “Hadi oradan, ne yalanı, kapa çeneni, zaten hep sen gider yapıyorsun!” Atilla Dorsay’ın gider yapması? Bir an kendime yabancılaşıyorum, sonra salona giriyoruz ve eski pis koltuklarda filmi izlemeye başlıyoruz. Atilla Bey doğrusunu söylemiş, hem yalancı hem de terbiyesiz olan o gençmiş meğer!’’ (Murat Tolga Şen, 06 Nisan 2013)

Kerem Akça’nın çok yerinde olarak bir yıldız verdiği ancak Attila Dorsay’ın 01 Aralık 2012’de dört yıldız vererek ‘’Filmi sürükleyici, öğretici ve düşündürücü’’ diyerek övdüğü Argo filmi hakkındaki yazısına ‘’Şu Ben Affleck beni nasıl şaşırttı. Tipik Amerikan çam yarması görünümü altında ne cevherler gizliymiş.’’ diyerek başlıyor. Bütün gazeteler, TV’ler, dergiler ve yazarların kırmızı halı, ödül kategorileri, adaylıklar, filmler hakkında günlerce reklam yaparken ödül törenine siyasetin doğrudan alet edilmesi karşısında ses çıkarmamalarının nedenlerini -kendimce- umarım anlatabilmişimdir. Okuduğum birçok yazı arasında bir tek Tunca Arslan’ın yazısında ciddi bir eleştiri gördüğümü söyleyerek, kendisine naçizane teşekkürlerimi sunmak istiyorum: ‘’Geçen pazar gecesi ise ‘en iyi film’ Oscar’ının Beyaz Saray’dan canlı yayınla Michelle Obama tarafından açıklanması gibi büyük bir skandala imza atıldı ve aradaki ‘gizlilik perdesi’ bence tamamen kaldırılmış oldu. Böylesi daha önce dünyanın herhangi bir ülkesinde yaşanmış mıdır bilmiyorum…’’

Entelektüel-burjuvazi ilişkisinin karanlık yönlerini ortaya çıkaran kişilere de entelektüel dendiğine göre yeni bir tanıma ihtiyaç bulunduğu açıktır. Örneğin, Anadolu’da pek çok yerde ayçiçeğine aydın denildiği gibi Sivas ve civarında ise alnı beyaz sığırlara da aydın denilirmiş.

Salim Olcay

salimolcay@yahoo.com

Yazarın diğer yazıları için şu sayfaya bakınız.