Full Metal Jacket (1987, Stanley Kubrick)

Mayıs 14, 2013 by  
Filed under Manşet, Modern Klasikler, Sanat, Sinema

“Herhangi bir coğrafyada öldürülen çocuklara…” 

Full Metal Jacket Üzerine 12 Tez

full-metal-jacket-film-elestirisi-hakan-bilge1. Full Metal Jacket’ın (1987) eğitim kampında yakın geleceğin ölüm–makineleriyle birlikte koşarken Eğitim Çavuşu Hartman’ın (R. Lee Ermey) ironik şarkılarından (‘askerî marş’ diye okuyun) birinde silah ve fallus arasında bağlantı kurulur; libido ve savaş, fallus ve ölüm kalım savaşı, cinsel birleşme ve yoketme, cinsellik ve kendini savaş alanında koruma gibi daha da ilişkilendirilebilecek bir diyalektikler zinciri kurulur.

Asker–öznenin, militarist yapılanmanın kıskacı içinde kişiliği baskı altına alınmış merkez–dışı zavallı bir piyon, mantığına ambargo konulmuş oyun–dışı bir figüre dönüştürülüşünün standart bir göstergesidir Hartman’ın yakın geleceğin katillerine söylettiği müstehcen şarkılar! Alaycı bir edayla söyletilen marşlar yadırgatıcıdır, ölçüsüzdür, taşkındır, belden aşağıdır, argodur.

Basit bir genelleme yapıldığında destansı askerî marşların, kahraman ordu neferlerini içinde bulundukları savaş şartlarına ve ulvi ülke menfaatleri için gösterecekleri kahramanlığa adapte edici nitelikte düzenlendiği, geleneksel sözlerden müteşekkil olduğu ve kalıp düşüncelerden beslendiği anlaşılır. Öyküde bahsi geçen askerî marşlarla bu genellemenin enikonu çeliştiği müşahede edilir; fakat bunun hasseten şaka gibi representation’ının grotesk bir etki bıraktığı kesindir. Bu yüzeysel, soğuk ve yapay sözler bütünü, bir vatanî görev olarak askerlik hizmetinin kutsallığına, yücel görkemine vurulan planlı ve bilinçli bir darbe şeklinde düşünülmelidir.

2. Cinselliğin fazlasıyla irrite edici dolaysız bir ifadesi de nemfomanyak bir ölüm–makinesinin ağzından dökülen şu sözlerdir: “Bu kız için artık fik fik yok!” Vietnamlı Sniper’ın yokedildiğinin resmî ve canlı bir kanıtıdır bu. Sniper öldürülmüştür ve o artık seks yapamayacaktır! Bu tümce, bir başka açıdan, sıradan bir Amerikan vatandaşının savaş şartları içerisinde neye dönüştüğünün çarpıcı bir belgesidir. Ölüm–makinesi ruhsuzdur, değer yitimine uğratılmış, mukayese gücünü, uslamlama yeteneklerini kaybetmiştir. Ölüm–makinesi ne iyi ne kötüdür; iyi ve kötünün alaşımıdır. Alçaltıcı ve yıpratıcı, çirkin ve aşağılık bir emperyalist dizgenin koruyucusu/bekçisidir.

Kışkırtıcı bir yapıttır Full Metal Jacket. Amerikanizmin militarist ve sömürgeci tarihinin muayyen bir devresini mikroskop altında inceleyen bir yapıttır.

3. Vietnam’daki Amerikan karargâhında ordu gazetesi haberleri realiteyi çarpıtarak yansıtır; çünkü öncelikle sıcak savaşla temas halindeki Amerikan askerlerine ve de kulakları Vietnam’dan gelecek muhtelif haberlere kilitlenmiş Amerika Birleşik Devletleri kamuoyuna hamasî, moralleri yüksek tutabilecek argümanlar nakledilmelidir. Buradaki vurgu direkt olarak enformasyonun hükümet, ordu vb. kanalıyla doğrudan çarpıtılması, savaş gerçekliğinin hasıraltı edilmesidir.

Amerikan emperyalizmi şiddet gereksinmesini spesifik unsurlara dayanarak meşrulaştırma siyasetini dün Vietnam’da nasıl pratize etti ise bugün Afganistan ve Irak’ta da aynıyla icra etmektedir. Bunun, bu meşrulaştırma siyasetinin bir diğer icra kanalı işte bu yazılı ve elektronik medya imparatorluklarıdır. ABD’nin Soğuk Savaş dönemlerinde komünizmi saf dışı etmek amaçlı, 11 Eylül sonrası ise “adaleti yerine getirme” sözde misyonuna dayanan ikiyüzlü, saldırgan tavrı, global çölün halk yığınlarına ve dolayısıyla dünya kamuoyuna teatral bir kayıtsızlık içinde hayal mahsulü söylem ve fantezilere yaslanarak dillendirilmektedir. Dev medya kuruluşları, devasa basın organizasyonları, konumuz icabı Full Metal Jacket’da Ordu Basını geniş ölçekli Amerikan Tasarısını dâhiyane (!) buluşlarla, sofistike fiillerle küstahça insanlığın önüne koymaktadır. Mazlum halkların tepesinde Demokles’in Kılıcı gibi gezinen bir ülkeden başka bir davranış ummak zaten ham hayal olurdu. ABD yapay ve entrikaya dönük saygınlığını gururlu bir akışkanlık içre artırmakta, yerleşik düsturlarını, derunî demokratik doğurgularını, onurlu ve ahlakî dirimselliğini evrenselleştirerek tektipleştirme, hülasa sömürme ve yoketme misyonunu pürist bir huysuzlukla genişletmekte, paranoyak bir diktatörlükle uygulamaktadır. Sonuç olarak ABD savaş çığırtkanlığını da, bunu meşru zeminlere oturtma girişimlerini de aynı kısır ve beylik sözlerle örülü bir logosa sırtını vererek dayatmaktadır.

4. Basının eylem ve rolünün hicvedilmesi akıllara Vietnam üzerine çekilmiş sloganist yapıtları ve ajitatif dokümanterleri de getirir ister istemez. ABD’nin Vietnam’da ne işi olduğu sorunsalına yanıt arayan, savaşın aslî manasını ya da manasızlığını sorgulayan Hollywood yapıtı o denli azdır ki komple sinemacı Kubrick hiç kesme yapmadan, omuz kamerasıyla sola doğru uzun bir kaydırmayla kotardığı bir sekansta şu replikleri çınlatır kulaklarımızda:

“John Wayne sen misin? Bu ben miyim?

Kameraları çalıştırın. Bu filmin adı: ‘Vietnam.’

Palyaço John Wayne olursa ben de atım!

— Ben Rock Hudson!

— Ben de AnnMargret!

Ayı da azgın Bufalo olur!

— Ben de General Custer!

— Kızılderili kim olacak?

Çekik gözlüler de Kızılderili olur.

Eve dönüyorsunuz.

Hep sadığız.

Bizler acımasız denizcileriz efendim.

Rahat uyuyun.

Ben öleceğime siz ölün.

Hiç değilse bir dava uğruna öldüler.

Hangi dava bu?

Özgürlük.

Kendine gel çaylak!

Kızılları özgürlük için mi hakladığımızı sanıyorsun?

Bu bir katliam!”

Evet, Amerikan askerleri arasında geçen bu ilginç emprovize diyalog bütün soruları yanıtlamış olur. İlk iki replik, tarihsel realitenin çarpıtılmasını Hollywood filmlerindeki Gerenimo–Beyaz Adam karşıtlığına değinerek ima eder. Sonrasında, Vietnamlıların yeni Kızılderililer olarak teşbih edilmesi de düşündürücüdür. Son iki replik de Vietnamlıların Amerikan ordusunun savaşta gönülsüzce bulunan askerleri tarafından katledildiğini haykırır.

5. ABD askerleri ikilem içindedir. Niçin Vietnam’da bulunduklarını, neden çekik gözlüleri öldürdüklerini birçoğu bilmemekte, daha doğru bir ifadeyle, olup bitene bir anlam verememektedirler. Bildikleri tek şey, hayatta kalabilmeleri için öldürmek zorunda oldukları, bir de yaptıkları eylemin katliam olduğudur. Bu ikilem filmin omurgasını oluşturan temel bileşenlerden biridir. Hatta Vietnam’daki bir Amerikan mevziinde Joker’in (Matthew Modine) miğferinde Born to Kill (Öldürmek İçin Doğmuş) yazısı yer almakta, kamuflajında ise Barış Amblemi bulunmaktadır. Bunu fark eden bir üst rütbeli subay ile Joker arasında geçen manidar diyalog, arada kalmışlık sendromunu uluslararası boyuta taşıyarak evrenselleştirir.

Amerikan’ın, hududu bile bulunmayan ülkelere asker çıkardığı, silah satabilmek için ülkeleri birbirine düşürdüğü, burnunu her coğrafyaya soktuğu düşünüldüğünde, aslında şaşırtıcı bir çelişki değildir bu. Irak’a harekât planlayan Bush yönetiminin Irak karasularına “ilahî adalet”i gerçekleştirmek için ayak bastıklarını dünya kamuoyuna duyurduklarını anımsadığımızda, her şey su gibi berraklaşıyor. Dolayısıyla Born to Kill yazısının Barış Amblemi’yle nasıl temelden bir çelişki yarattığını daha iyi saptamış oluyoruz.

6. Militarist eğitim mantalitesine adapte olamadığından psişik dengesi altüst olan ve bunun sonucunda da duygu erozyonuna uğrayan Pyle (Vincent D’Onofrio), despotik Eğitim Çavuşu Hartman’ı öldürür. Pyle’ın cinayet işlemesinin gerekçesi; ilkin Eğitim Çavuşu tarafından dışlanması, hakarete uğraması, aşağılanma ve cezaya maruz kalması; sonra da arkadaşları tarafından elimine edilmesi, kısacası üzerindeki katlanılmaz baskıdır. Hakaret, aşağılanma, dışarıda bırakılma, dayak, tecrit edilme gibi insan doğasına aykırı unsurlar bu kaçınılmaz sonucu doğurmuştur. Pyle eğitimini tamamlamış ve bir katile dönüşmüş olsa da ortadan kaldırdığı ilk kişi kendi vatandaşı, Eğitim Çavuşu olur! Bu da katı bir sistem içinde eğitilen askerlerin bu sisteme başkaldırabilme olasılığını ima etse de bireysel bir eylem olmaktan öteye gitmez; çünkü çavuşu öldürdükten sonra Pyle’a tek seçenek kalır: intihar. Nihayetinde devlet örgütlenmesinin asal nüvelerinden olan ordu gücüne isyan etmenin yararlı bir sonuç doğurmadığını, etkili olamadığını bir kere daha anlarız.

Bütün Kubrick yapıtlarına egemen olan pesimist hava (‘gerçekçi vizyon’ biçiminde tercüme edilmesinden yanayım) Full Metal Jacket’a damgasını vurur. Fakat filmin asıl ereklerinden biri, bireysel cinnete dikkati çekmektir. Öznenin askerî mekanizmanın dişlileri arasında nasıl ufalandığını belgelemektir. Kuşkusuz bu açıdan da güncelliğini hiç yitirmeyecek modern bir klasiktir. Olasılıkla da Vietnam Savaşı üzerine çekilmiş en iyi yapıttır; en azından şimdilik.

7. Aynı yaşta, fakat en nihayetinde bilinç düzeyi yönünden heterojen bir yapıda bulunan Amerikan askerleri bilinç enflasyonuna uğratılarak militarizmin dayattığı homojen kalıba hapsedilirler. Yeni kimlikkalıp bellidir: makineasker. Evet, asker olmanın vasıflarından biri de bir ölüm–makinesine dönüşmektir. Dönüşümünü tamamlayan asker, hem kendisini korumasını öğrenmiş olacaktır, hem de Vietnam için gerekli olan özgürlüğü (!) sağlayacaktır. (Irak’ta da sözüm ona özgürlük ve medeniyet projesi sürdürülüyordu.) Asker–öznenin dönüştüğü şey salt bir ölüm–makinesi değildir; her asker aynı zamanda insanlığından da, vicdanından da, özgür fikriyatından da, ideolojisinden de feragat etmek zorundadır. Örneğin, helikopterin içinden tarlalarda çalışan Vietnamlılara ateş eden makine–asker yaptığından delice bir gurura kapılır; hareket eden her Vietnamlının Kızıl olduğunu belirtir, öldürdüğü Vietnamlıların sayısını övünerek verir. Şüphesiz cinnetin beyazperdeye eşine az rastlanır bir yansımasıdır bu. Aynı derecede de, Amerikan ordusu ve hükümeti cephesinde, bir ‘öteki’ olarak Vietnamlıların, yürüyen, koşan, hareket eden varlıklar olarak potansiyel düşman olduklarını cisimleştirir. Düşman–ötekiler, varlıklarıyla bile tehlike arz etmektedirler. Öyleyse vakit kaybedilmeden yokedilmelidirler.

8. Filmde açı–karşı açı tekniği, Vietnamlı sniper’la (Onun için artık fik fik yok!) Amerikalı askerler arasındaki kedi–fare oyununda çok başarılı bir biçimde uygulanır. Bu zaman diliminde Amerikalı askerlerin kapana kısılmaları, aralarında çıkan tartışma ve anlaşmazlıklar, vurulan veya yaralanan arkadaşları karşısındaki çaresizlikleri ayrıntılı olarak işlense de Sniper’ı görmeyiz. Kamera sadece keskin nişancının gözlerinden kısa bir süre de olsa bakmamızı sağlar.

Kubrick, ustası Orson Welles’in mirasını gayet ölçülü ve yerinde kullanır.

Sniper’ı görmeyiz, demiştim. Fakat Kubrick sinemasında o hep bir yerlerde okumamızı bekleyen ince ayrıntılar burada bize yine göz kırpar. Amerikan ordusunun, gerilla mücadelesi sergileyen Vietnamlılarca nasıl yıpratıldığı, meşgul edildiği üstte bahis konusu edilen kedi–fare oyununun anlamsal kapılarını açan anahtardır.

Kubrick sineması göstermeden de gösteren bir estetiğe haizdir.

9. Kubrick eğitim çavuşu rolü için (O şimdi ölü!) emekli bir ordu mensubunu uygun görmüştür. Despotik, emrindeki askerlere kan kusturan, küfürbaz, katı Eğitim Çavuşu Hartman kompozisyonunda karşımızda arz–ı endam eden Ermey’i ilk gördüğünde ona şöyle demiştir: “Her şeyin gerçek olmasını istiyorum.” Filmi izleyenler bunda yeterince başarılı olunduğunun bilincindedirler. Dayak, küfür, ceza gibi insanlık dışı uygulamalar eğitim kampında rutin şeylerdir ve eski ordu mensubu R. Lee Ermey, rolünün hakkını fazlasıyla verir. Elbette ki Kubrick’in bu seçimi salt gerçeklik arayışı bakımından değerlendirilmemeli. Bu seçimi iki açıdan okuyabiliriz: Birinci olarak Ermey’in oyun tarzı Amerikanizmi yansıtmaktadır. Ermey oyun verdikçe Amerikan militarizmi apaçık bir parodiye dönüşmektedir. İkinci olarak, bir zamanlar üstlendiği kimliği oynamaktadır. Böylelikle hem Amerikan ordusunun eğitim metotlarını sanatsal alana taşımakta, hem de büründüğü askerî kimliği sorunsallaştırmaktadır.

Bu, Full Metal Jacket’ı Full Metal Jacket yapan ögelerden biridir.

10. 1960’lı yılların rock sound’ları lirik ve hüzünlü tınılarıyla öyküyü belgeselvari bir atmosfere taşır. Abigail Mead’in (yönetmenin kızı Vivian Kubrick) tema müzikleri filmin daha da zenginleşmesine katkıda bulunur. Bilhassa Sniper’ın Amerikan askerlerince didik didik arandığı sekanslarda müziğin –görüntü yönetmeni Milsome’un estetik dokunuşlarıyla birlikte– psikolojik thriller’ın artırılmasında yoğun bir katkısı söz konusudur.

İngiltere’de yaratılan film setleri, bütünüyle Amerikan ordu ortamı, savaş gerisi ve kamplarını ve de Vietnam savaş atmosferini yeniden–canlandırmak için kurgulanmıştır. Kubrick, Barry Lyndon (1975) veya 2001: A Space Odyssey (1968, 2001: Uzay Macerası) ya da A Clockwork Orange (1971, Otomatik Portakal) adlı majör yapıtlarında olduğu gibi burada da kılı kırk yararak realist bir film atmosferi yaratmaya dikkat etmiştir. Bu bağlamda kusursuza yakın bir reality duygusuna eriştiği mimlenebilir.

11. Full Metal Jacket klasik Vietnam stereotiplerini dekonstrüksiyon’a uğrattığı içindir ki kalburüstü yapıtlardan biri olmuştur. Savaş psikolojisine proleterlerin gözünden bakan The Deer Hunter (1978, Avcı, Michael Cimino), savaşın insanı insanlıktan nasıl çıkardığını betimleyen Apocalypse Now (1979, Kıyamet, Francis Ford Coppola), Amerikan ordusundaki iç çekişmeleri takip eden Platoon (1986, Müfreze, Oliver Stone) ve makine–askerlerin tecavüzcü ve saldırgan doğasına odaklanan Casualties of War (1989, Savaş Oyunları, Brian De Palma), Amerikan ordusunda kobay olarak kulanılan bir askeri takip eden Jacob’s Ladder (1990, Dehşetin Nefesi, Adrian Lyne) gibi Vietnam’ı ve savaşı dolaylı ya da dolaysız işleyen belli başlı örneklerden de farklıdır. Eğitim aşamalarının ayrıntılı ve gerçekçi olarak sunulması mesela, onu farklı bir konuma yerleştirir. Deniz piyadelerinin sistematik olarak nasıl bir eğitim sürecinden geçtikleri filmin esas meselelerinden biridir; çünkü şiddet ve saldırganlık itkileri askerî eğitim alanlarında ilk olarak sınanmaktadır. Eğitim alanı, insan katletmenin tatbikatının yapıldığı başat bir ilk uzamdır. Ordu, makine–asker yetiştiren bir kurum olarak aynı zamanda savaşı ve katilliği evetleyen insanlık dışı bir kurumdur da. Bu anlamda Full Metal Jacket, şiddetin parametrelerine içeriden vizör tutan bir filmdir. Hollywood’un logosunu tersyüz eden bir yapıttır.

12. Kubrick’in Fransa’da uzun süre yasaklı kalan Paths of Glory (1956, Zafer Yolları) ve sinema literatüründe black comedy’nin başyapıtı kabul edilen Dr. Strangelove (1965, Dr. Garipaşk) adlı filmleri de aynı önemdedir. Paths of Glory’de sıcak savaş, cephe gerisinde dönen ayak oyunları, vatanseverlik–vatan hainliği karşıtlığı, ordu hiyerarşisi ve alt–üst çelişkisi, savaşın anlamsızlığı, hümanizma, idam cezası gibi enternasyonal öneme haiz elzem konular; Dr. Strangelove’da da Soğuk Savaş paranoyası, atom bombası korkusu, ABD–Sovyetler rekabeti, çılgın bilimadamı karikatürü, çığırından çıkmış politikacılar gibi evrensel temalar masaya yatırılmıştır. Paths of Glory, Dr. Strangelove ve Full Metal Jacket anti–militarist yapıtlar olarak farklı açılardan güncelliklerini korumaktadır.

Hakan Bilge

Yazarın diğer yazılarını okumak için tıklayınız.

Yedinci Sanata Selam Çakan Bir Film: Uvertür

“Zaten drama da sıkıcı kısımları atılmış yaşamdan başka nedir ki!” (Alfred Hitchcock)

Sinema sanatının belki de en önemli yanı azda özü verme ilkesi ile birlikte şekillenen yoğunluk ve devingenlik ilişkisidir. Üretilen onlarca film arasında, meselesi olan, sıradan ve basit görünümünün altında dramatik bir öykü taşıyan senaryolar maalesef çok az kaşımıza çıkmaktadır. Popüler kültürün şekillendirdiği bir film endüstrisi, seyirciyi dozajı yüksek katharsislerle şekillendirmeye çalışıp hayallerin pazarlanmasına yönelik bir kurgu estetiği ile yönetmektedir. Bunun dışına çıkmak aslında bir anlamda yedinci sanatın kendi kimliğine kavuşmasını sağlamaktır. Popüler mecralarının dışında, kendilerine çoğunlukla bazı festivallerde yer bulabilen yoğun “emek” ürünü oldukları belli olan filmlerden birisini konu alacağım sizlere.

uvertur-filmi-elestirisi-sanatlog.com

20’nin üzerinde kısa film, video ve tanıtım filmi çeken Alpgiray M. Uğurlu’nun ilk uzun metraj denemesi olan, senaryosu Uğurlu ve İlke Keleşoğlu tarafından yazılan Uvertür.

Film, ilk kez 32. İstanbul Film Festivali, Yeni Türkiye Sineması Seçkisi kapsamında izleyicisiyle buluştu.

 “Tıbbi mümessil Atıf, yıllardır hastalığına derman bulunamayan yatalak annesi Sultan´la beraber yaşamaktadır. Hemşire Hanife, annesinin bakımına yardımcı olmak için her gün eve gelir, akşam Atıf işten döndükten sonra evden ayrılır. Atıf gece yarısı iş yerinden gelen telefonla uykusundan uyanır ve kendisini arayan doktoru havalimanından almak için hazırlanır. Evden çıkmak üzereyken annesinin inlemelerini duyar, gitmekten vazgeçer. Rutinini kırdığı o gün, Atıf´ın yaşamının uvertürüdür.”

Yukarıdaki anlatım filmin tanıtım metninden alıntı. Özetlenen durum basit bir görünümün altında sürprizlere ve olaylara neden olabileceğini göstermesi bakımından merak uyandırıyor.

Özellikle genç sinemacılarının çoğunda olduğu gibi tek filmde her şeyi anlatma takıntısı olmayan filmin kendine has bir sade ve etkileyici sinema dili var.

Yazının başında değindiğim gibi sinema sanatının en önemli özelliklerinden birisi olan yoğunluk ve devingenlik ilişkisi, filmde dramatik bir öykü etrafında oluşan olaylar dizisi ile başarılı bir şekilde kurgulanmış. Sürenin ekonomik kullanımı filmin içyapısına da yansıyarak, dilde de ekonomik bir anlatım tercih edilmiş. Diyalog örgüsü sıkıcı olmamakla beraber asal karakter Atıf’ın psikolojik yapısını ortaya sermesi bakımından gayet işlevsel bir şekilde oluşturulmuş.

Filmlerin çoğunda gördüğümüz, bir sürü kişinin gereksiz bir şekilde konuştuğu, sadece senaryonun uzatılması için zorunlu olarak konulan gereksiz ve işlevsiz bir tek sahneye sahip olmayan uvertür bu yönüyle de “ayrıksı” bir film olduğunu hemen belli ediyor.

Atıf, geçimini mümessil olarak sağlayan, gündelik hayatın makineleşmesini fazlasıyla yaşamakta olan ve yaptığı iş nedeniyle menfaat ve çıkar ilişkilerini sürekli korumak zorunda olan bir modern (!) insan örneği. Tektipleşen hayatının en önemli kamburlarından birisi ise yatalak annesine bakmak zorunda olması. Anne-oğul ilişkisi üzerinden psikolojik bir okumaya açık olan bu durumun Atıf’ın kişiliğinde yarattığı travmatik durum, işi bırakma kararı vermesi ve annesinin mektubunu bulmasından sonra, mektupta yazanların peşine düşmesi ve kardeşleriyle görüşmeye çabalaması sonucunda ortaya çıkar.

Otomatik olarak programlanmış hayatında annesinin hastalığı nedeniyle yaptığı küçük bir değişiklik onu psikolojik olarak yaşadıklarıyla yüzleştirmeye başlar. Sorgulamalarla ilerleyen olaylar Atıf’ın kendi içindeki gerçek “Atıf”a ulaşmasını sağlar.

Filmin düşünsel boyutu “Atıf” karakterinde ortaya çıkar. Modern bireyin yaşadıkları ve yaşamak zorunda oldukları ile yüzleşmelerinin önündeki engeller…

Film zaten tamamen bir karakter filmidir. Filmin başından sonuna kadar Atıf kişisi merkezli ilerleyişi ve durumun değişime uğraması ile beraber karakterinde değişim dönüşüm yaşaması dramatik yapıyı kuvvetlendiren önemli bir nokta. Karakter yapılandırılmasındaki inandırıcılık boyutu gerek senaryoda gerekse de oyunculukta başarılı bir şekilde ortaya çıkıyor. Yani, Atıf’ın yaşadıklarına karşı tavrı, tepkileri, düşünsel boyutu ortaya çıkaran konuşmaları, psikolojik derinliği ile yapılandırıldığı net bir şekilde belirginleşiyor.

Filmin, ana öyküsü içerisinde birçok gönderme ve yan anlatımlara açık bir yapı gözlemlenmekte. Atıf’ın mesleğine karşı yabancılaşması, özellikle çevresindeki herkesin yaptığı işin ne kadar güzel bir iş olduğuna kendisini inandırmaya çabalamaları ve onlara karşı takındığı ya da takınmak istediği tavır gittikçe Atıf’ı yalnızlaştırmakta ve tutunamayan bir karaktere dönüştürmektedir. Her şeyin kaybedildiği zaman özgür olunabileceği düşüncesi temelinde bir yaklaşım gözlemlenmektedir.

Ayrıca Atıf’ın patronu ile konuşmalarında verilmek istenen “kapitalist sistem” eleştirisi hedefini başarıyla bulmaktadır. Beyaz yakalı kölelerle çevrili olan günümüz dünyasında özellikle bu kesimin yaşadığı, işine karşı olan yabancılaşma ortaya serilir. Patronun müşteri olarak gördüğü doktor hakkında söyledikleri ve devranın dönmesi için “oynamak” zorunda olduğunu ifade etmesi günümüz iş ilişkileri hakkında trajik bir fotoğraf ortaya koymaktadır

Atıf’ın annesinin yatalak ve derdine çare bulunamayan bir hasta oluşuyla, kendisinin bir ilaç şirketi mümessili olması arasındaki ironi ise, vahşi ilaç sanayisine bir gönderme olarak değerlendirilebilir.

Atıf’ın ortaya çıkan mektup hakkında abisi ile görüşmeye gitmesi ve abisinin ona karşı serinkanlı yaklaşımı Atıf’ın gerçeklerle bir kere daha yüzleşmesini sağlar. Bu olaylar başına gelmeseydi gerçeği bu denli göremeyecek olan Atıf umutsuz bir şekilde kardeşlerinden medet ummayı bırakır. Abisinin fal bakarak geçimini sağlaması ve tüm gelen insanlara aynı şeyleri farklı biçimlerde söylüyor olması da yine modern insanın son duraklarından birinin psikiyatri kliniği, diğerinin de falcılar olduğunu kanıtlıyor.

Özellikle, Atıf’ın doktorla yaptığı görüşmede, içeride olan bir hastanın sosyal güvencesi olmadığı için ilaç alamayacak olması, doktorun hastaya olan soğukluğu ve bunun neticesinde Atıf’ın kendi ilaç numunelerini hastaya vermesi, bazen onlarca sayfada anlatılabilecek bir sorunun sinema sanatıyla kısa bir sürede ortaya serilmesini göstermesi bakımından ilginçtir.

Sistem eleştirisi yapmanın öyle kör göze parmak şeklinde değil de olayların ve durumların içine yerleştirilerek yapılması bakımından “uvertür” önemli bir örnek teşkil etmektedir.

Filmde dramatik mantığın neden-sonuç ilişkisi üzerinden ilerleyen yapısı, hep dramatik olanın peşinde ilerlemektedir. Atıf’ın kendisiyle, annesiyle, bakıcıyla, kardeşleriyle, patronuyla olan ilişkisi hep bu düzlemde, ilginç ve inandırıcı bir boyutta ilerlemektedir. Tutarsız ve anlamsız bir ilişkiler düzeni görülmemektedir. Aynı zamanda merak ögesini diri tuttuğu için seyirciyi sıkmamaktadır. Dramatik yapının olmazsa olmazı olan “çatışma” filmde asal karakter Atıf’ın kendisiyle olan çatışması, diğer insanlarla olan çatışması ve sistemle olan çatışması şeklinde üç boyutlu olarak yapılandırılmıştır. 

Filmin durum-afmosfer ilişkisi ise ayrıca üzerinde durulması gereken bir konudur. Durum kendi başına statik, durağan bir görünüm oluşturur. Buna dinamizm kazandıran ise olaylar dizisi ile gelişen iç aksiyondur. Kaotik bir atmosferin resmedildiği filmde, genellikle dış çekimlerde yağmurlu zamanların kullanılması filmin düşünsel seyri ile ilerleyen psikolojik durumun yansıtılmasını sağlamıştır. Tüm bunlar filmin genel bütünlüğü içerisinde durum-atmosfer diyalektiğinin sorunsuz bir şekilde gösterilmesine katkı sunmuştur.

Yönetmenin, her sahnede bilgi veren ve atmosfer oluşturan bir yöntem uyguladığı görülmektedir. Yalın ve işlevsel şekilde kurgulanan tüm sahnelerde bu temel nokta üzerinden var edilmiştir. Mekân, dekor, aksesuvar kullanımları hem öyküye, karaktere ve kişilere uygun olarak yapılandırılmıştır. Dil ve anlatımdaki ekonomiklik gibi sahne etmenlerinin kullanımında da başarılı bir şekilde gerçekleştirilerek fazlalık ya da eksiklik taşımamaktadır.

Diyalektik bir organizasyon olan sahnelerin iç tutarlılığı, karşıtlık ve çelişkilerin ortaya serilmesi ve durumun yansıtılması açısından işlevsel şekilde kurgulanmış. Sahne bölümlemeleri olaylar dizisini ortaya çıkaran bir yapı düzleminde oluşturulmuştur.

Yapısal olarak sahneler, fiziksel aksiyondan çok, öykünün gelişimine paralel bir şekilde iç aksiyonlarla ilerler. Filmde yer alan kişilerin büyük bir çoğunlunun davranışlarında fiziksel aksiyon ve dış aksiyon diyalektiğine uygun bir şekilde yapılandırılarak neden sonuç bağı gözetilmiştir.

Öyküde Atıf dışında herkes kendi rutinini yaşamaktadır. Patronu, doktor, kardeşleri, bakıcı, bakıcının arkadaşları, kimse bu rutini değiştirmeye niyetli ya da istekli değildir. Herkes hayatta kendisine verilen rolleri başarılı bir şekilde oynamaktadır. Öyküde rol yapmayan ve gerçeği simgeleyen sadece yatalak annedir.

Kendi rutinin dışına çıkan ve her şeyi göze alan Atıf’ı ucu açık bir son beklemektedir. Son sahnede arabaya binerken yine yağmur yağması iki uçlu bir ip gibidir. İpin bir ucu özgürlüğe, bir ucu ise belirsizliğe yol almaktadır…

Bazı filmler içinizde bir şeylere dokunur, anlam veremediğiniz bir duygu yoğunluğu yaşarsınız ya, “Uvertür” işte böyle bir film.

Sanat mecrası çok geniş bir alan, bir yanda “çok satan, çok izlenen” olma olgusu etrafında gelişen bir pazar ekonomisi ve diğer yanda kendi dünyasında yaptığı işi bir oyuna çeviren yel değirmenlerine karşı kılıç sallayanların hikâyesi… Filmde emeği geçen ve Don Kişot’luğa soyunan herkesi yürekten tebrik ediyorum.

Filmin Künyesi:

UVERTÜR | OVERTURE | Yönetmen: Alpgiray M. Uğurlu / Senaryo: Alpgiray M. Uğurlu, İlke Keleşoğlu / Oyuncular: Burak Türker, Tuba Ölçener, Özgen Gönan, Yücel Yüksel, Cafer S. Hadimioğlu, Doğuş Akyuz, Mustafa Şimşek, Ömer F. Yıldırım, Gözde Kısa / Türkiye / 2013 / HDCAM / Renkli / 90´ / Türkçe; İngilizce altyazılı.

Serkan Fırtına

serkanfirtina35@gmail.com

Yazarın diğer yazılarını okumak için tıklayınız.