Kadına Yönelik Şiddet İnsanlık Ayıbıdır

AYDIN BELEDİYESİ ŞEHİR TİYATROSU “8 MART EMEKÇİ KADINLAR GÜNÜ”NDE HEM SAHNEDE HEM SOKAKTAYDI…

Aydın Belediyesi tarafından düzenlenen “8 Mart Emekçi Kadınlar Günü” etkinliklerine Aydın Belediyesi Şehir Tiyatrosu ve Kent Konseyi Kadın Meclisi işbirliği ile düzenlenen tiyatro gösterileri damgasını vurdu.  7 Mart Perşembe günü ABŞT sanatçı ve tiyatro atölyesi öğrencileri ile kent konseyi kadın meclisi üyesi olan gönüllüler, Serkan Fırtına ve Fatih Bulut’un yazdıkları “Kadına Yönelik Şiddet İnsanlık Ayıbıdır” adlı tiyatral gösteriyi sahnelediler.

8 Mart Cuma günü yine aynı ekibin “sokak tiyatrosu” gösterisi kadına yönelik şiddetin protestosunu sokağa taşıdı.

Aydın Belediye Başkanı Özlem Çerçioğlu’nun desteği ile gerçekleştirilen “8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar” günü etkinliklerine Aydınlılar yoğun bir katılım gösterdiler.

Militarizmin Hizmetinde: John Rambo & First Blood

Silah, bıçak ve ellerini kullanmakta üstüne yoktur. Acıyı ve soğuğu hissetmemesi, bir hayvanın bile yiyemeyeceği şeyleri yiyebilmesi için onu eğittik. Vietnam’daki görevi, düşmanı ortadan kaldırmak ve öldürmekti. Kazanmak için öldüreceksin. Rambo en iyi adamımızdı.

Pekâlâ, Albay, korkudan titriyoruz. (First Blood)

‘’Amerika kültüründe militer kahramanlığa ilişkin sinemasal temsillerle ulusal özgüven duygusu iç içe geçmiş gibidir. Özellikle muhafazakâr bakış açısına göre, ulusal azamet, askeri güç kullanımından geçer. Savaş sırasında, ulusal eril itibarı temsil eden askerlerin dayanıklılık ve cesareti sınanır ve kanıtlanır. II. Dünya Savaşı sonrasının bu ritüele ilişkin sinemasal temsillerinde, erkekliğin kanıtlanmasına, Amerikan askerini ezilmiş halkların yiğit kurtarıcısı ve özgürlük savunucusu olarak resmeden milliyetçi idealizm eşlik etmiştir.’’ (Politik Kamera – Michael Ryan)

Güzel bir sonbahar günü, omzunda çantası, uzun bir seyahatten döndüğü düşünülen, yüzünde sürpriz yapacak olmanın verdiği keyifli gülümsemeyle toprak yoldan yürüyerek gelen bir adam, göl veya ırmak kenarında ahşap bir ev, etrafta koşuşturan, oyun oynayan çocuklar, çamaşır asan kadınlar gibi gündelik yaşamın içerisinden pek çok unsur seyirciyi alabildiğine rahatlatır. Her şeyin bilindik, tanıdık olduğu bu yerde hayat sakince akıp gitmektedir.

Parkasındaki Old Glory ve US Army yazısını görünce askerden döndüğü anlaşılan adam kasabaya Vietnam’da birlikte savaştığı siyahî arkadaşı Delmare’ı aramak için gelmiştir. Delmare’ın annesinin ‘’Herhalde Vietnam’da etrafa sıktıkları o turuncu şeyler oğlumu öldürdü.’’ demesi ateşkesler ilan edilmiş, barış antlaşmaları imzalanmış olsa da savaşın acımasız etkilerinin yıllarca sürdüğünü gösteren ve filmde övgüye layık biricik sözlerdir. Delmare’ın öldüğünü öğrenmesiyle hayalleri yıkılan ve askerlik günlerine ilişkin tek nesne olan birlikte çekindikleri fotoğrafı arkadaşının annesine bırakarak yollara düşen Rambo’nun Vietnam’da birlikte savaştığı asker arkadaşını aramak için kasabaya gelmesi ve bu sadakatin siyahî bir arkadaş için gösterilmesi çok manidardır. Hollywood, azınlık mensubu, işsiz güçsüz ve başarısız erkek ve kadınların çok başarılı birer askere dönüşmesi sürecini birçok filmde incelikli olarak işlemiştir. Filmdeki bu sahne ile siyahîlere ve azınlıklara orduya katılırsanız değer verilen insanlar haline gelirsiniz mesajı çok güçlü bir şekilde verilmeye çalışılmaktadır.

İlk film boyunca nerdeyse hiçbir rolde siyahî oyuncu görülmediği gibi Hope kasabasında yaşayan siyahî insan da yoktur. Ancak ikinci filmin başlangıcında kameralar Rambo’nun hükümlü olarak bulunduğu cezaevine çevrildiğinde hükümlülerin ve gardiyanların büyük bir çoğunluğunun siyahîlerden oluştuğu görülür.  Yıllar önce John Van Evrie isimli bir Amerikalı, zencilere eğitim verilmemesi gerektiğini çünkü böyle bir eğitimin onların beyinlerini öne doğru geliştirerek beyazlar gibi geniş alınlı yapacağını, bunun sonucunda da bedenleriyle kafaları arasındaki dengesi bozulan ve ağırlık merkezleri yer değiştiren zencilerin dik duramayacağını hatta yürüyemeyeceğini söyleyebilmiştir. Yıllar sonra Rambo filminde de suçlu veya değil, siyahîlerin yeri ancak hapishanelerdir önermesini vurgulayan ve inkâr edilemeyecek kadar cüretkâr ırkçı sahnelerden birini görmenin hiç de şaşırtıcı gelmediğini söylemeliyim.

‘’Irkçılık en büyük zararını zencilere, özelliklere zenci kölelere vermiştir. John Hawkins adında bir İngiliz’in sahip olduğu ilk köle gemisi 1562’de Amerika sularına girmiştir. Ancak köle ticaretinin, şeker kamışı plantasyonlarının yaygınlaştığı 1630’lardan sonra yoğunlaştığını görüyoruz. Gemiye olabildiğinde çok köle yüklemek için ellerinden ve ayaklarından birbirlerine zincirlenerek balık istifi dizilen zenciler, bir ay kadar süren bu yolculuk boyunca, ağızlarına akıtılan çorba ile oldukları yerde hem besleniyor hem de tuvaletlerini yapmak zorunda bırakılıyorlardı. Zenci köleliği 1863’te artık zencilerin de insan oldukları düşünülmeye başlandığı için değil, sanayileşen Kuzey’in ‘’özgür emek’’ gereksiniminden kaynaklanmıştır. Zencinin erdemsiz olduğu, şeref, gerçek, minnet ve ilke gibi kavramları kavrayacak nitelikte olmadığı, Güney’in onu arada sırada linç edip kırbaçlamasının, kokusuyla ve rengiyle tanrıya saygısızlık etmeye kalkmasını önlemek için gerekli olduğuna inanıldığından binlerce zenci linç edilerek öldürülmüştür.” (Alaettin Şenel – Irk ve Irkçılık Düşüncesi)

Rambo’nun küçücük çocukları öldürmekten, bağımsızlıkları için savaşan Vietnamlıları boğazlamaktan, kadınların ırzına geçmekten, köylerin üzerine her şeyi cehenneme çeviren napalm atmaktan dolayı pişmanlık, üzüntü, hayal kırıklığı, terk edilmişlik ve kullanılıp atılmışlık duygusu yaşadığını ve içini dökmek, dertleşmek için arkadaşlarını aradığını zannedenlerin büyük bir yanılgı içerisinde olduğunu söylemeliyim. İkinci filmin başlangıcında ‘’Bu kez başaracak mıyız komutanım?’’ diye soran Rambo Fransız sömürgeciliğinden ve Amerikan zulmünden kurtularak bağımsızlığına kavuşmak isteyen ve vatanını savunurken öldürülen milyonlarca Vietnamlı’nın haksızca ve vahşice katledilmesinden değil, savaşın sona ermesine ve kendisinin sivil hayatta değersiz bir ‘’paçavraya’’ dönüşmesine üzülmektedir:

‘’Vietnam’a gitmemi siz istediniz. Kazanmak için elimden geleni yaptım ama geri döndüğümde, havalimanında protesto ile karşılandım. Yüzüme tükürüp bana çocuk katili, cani dediler. Benim savaşta ne yaşadığımı bilmeden beni nasıl protesto edebilirler? Burada sivil hayat benim için değersiz. Orada hiç olmazsa onurum vardı. Birbirimize karşılıklı güvenimiz vardı. Burada hiçbir şey yok. Orada milyonlar değerinde helikopter ve tank kullanıyordum. Burada araba park etmem bile yasak. Tanrım, herkes nerede? Arkadaşlarım vardı, birbirimizden ayrılmazdık. Hepsi yanımdaydı. Hepsi harika çocuklardı. Hepsi arkadaşımdı. Burada hiçbir şey yok.  Aradan yedi sene geçti. Her gün gözümün önüne geliyor. Bazen, geceleri uyanıyorum ve nerede olduğumu bilemiyorum. Kimseyle konuşmuyorum. Bazen bir gün sürüyor, bazen bir hafta. Kafamdan bir türlü atamıyorum.’’

Çinhindi yarımadasının doğusunda, yer yer bataklık olan ve ancak büyük emekler karşılığında ürün veren topraklarda yaşayan Çinliler, Taylılar ve Muongların karışmasıyla meydana gelen Vietnam’ın tarihi acılarla doludur. Hiçbir zaman Çin egemenliğinden kurtulamayan bu ülke bir süre güçlü bir krallık kurabilmişse de daha sonra Avrupa’nın sömürgesi olmaktan kurtulamamıştır. Ülkedeki egemen sömürgeci güç, kendisine karşı silah olarak kullanılmasını istemediği kültürünü yerli halktan kaçıran Fransızlar olmuştur. Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Vietnam’ı yitirmek istemeyen Fransızlar bazı aşırı uçları törpülese de artık sonun başlangıcına gelinmişti. Vietnam’ın aydınları kendilerini köleleştiren şartları anladıklarını söylüyorlar ve Batı’yı vurabilmek için Batı’nın silahlarıyla silahlanmak gerektiği konusunda birleşiyorlardı.

Yıllarca ülkesini köleleştiren Fransız sömürgecileri ile Japonları yenmek için Viet Minh’i (Vietnam Bağımsızlık Birliği) kuran Ho Şi Minh tüccar bir denizci olarak dünyayı dolaşmış, bir süre Amerika’da kalmış, yedi dil öğrenmiş ve komünizmi, sömürgecileri kovmak ve ülkesini bir araya getirmenin en etkili yolu olarak görmüştü. II. Dünya Savaşı’nın sona ermesi ve Japonya’nın yenilmesiyle, Vietnam için bağımsızlık şansı olduğunu anlayan Ho Şi Minh 13 Ağustos 1945’te genel ayaklanma ilan etti ve 2 Eylül’de Bağımsızlık Bildirisi’ni okudu: ‘’Vietnam halkı, bağımsızlık ve özgürlük haklarını korumak için, maddi ve manevi güçlerini harekete geçirmekte, bu yolda malını ve canını feda etmekte kararlıdır.’’

1945 yılında Hanoi’nin Ba Dinh Meydanı’nda toplanan yarım milyondan fazla insan Vietnam Demokratik Cumhuriyeti’ni oluşturuyordu. Kalabalığın gürültüsü azalmaya başlarken tahta platformun üzerine çıkan Bac Ho Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’nden ödünç aldığı ,‘’Bütün insanların eşit yaratıldığı gerçeğine inanıyoruz.’’ sözleriyle başlıyor ve ‘’Tanrı insanlara devredilemez bazı haklar bağışlamıştır ve bunların arasında yaşama hakkı, özgürlük ve mutlu olma hakkı vardır.’’ diyerek devam ediyordu. O günden sonra çoğu insan onu Ho Amca olarak bildi. Amerikalılar ise daha resmi bir şekilde Ho Şi Minh (Işık Getiren) olarak tanıyacaklardı.

Karlı kauçuk plantasyonlarından vazgeçmeyen Fransızlar bağımsızlık kararını hiçe sayarak Vietnam’ı vahşice sömürmeye başladılar. 1946 Kasım ayında Haipong’da çatışmalar başladı ve şehri bombalayan Fransızlar 6.000 Vietnamlının ölümüne sebep oldu. 19 Aralık’ta Vietnamlılar Fransızlara saldırdı ve böylece Hindiçini Savaşı başlamış oldu. Ho Amca Aralık 1946’da halkı savaşa çağırıyordu: ‘’Din, parti, milliyet ayrımı gözetmeksizin herkes, erkekler ve kadınlar, gençler ve ihtiyarlar Fransız sömürgecilerine karşı savaşmak için, vatanı kurtarmak için ayaklansın. Tüfeği olan tüfeğini, kılıcı olan kılıcını kullansın. Ve eğer kılıcı da yoksa kazma, kürek, tırpan kullansın.’’

Bağımsızlık ve özgürlük konusunda tüm dünyada nutuklar atılırken Amerikan Başkanı Truman, Fransa’ya baskı yapmak yerine Ho Şi Minh ile savaşmasına yardım etmek amacıyla milyonlarca dolarlık silah, malzeme ve asker göndermek suretiyle Fransa’nın sömürge düzenine yardım etmeyi uygun buldu. J.F. Kenndey’in Beyaz Saray’a seçildiği 1961 yılında yıllarca savaşan Fransızlar arkalarında binlerce ölü ve acı bırakarak ülkeden çekilirken Kennedy 16.000 Amerikan askerini danışman olarak Vietnam’a gönderiyordu. Daha sonra saldırılar durmazsa Kuzey Vietnam’ın yerle bir edileceği tehdidini savuran Başkan Johnson’ın emriyle Ho’yu savaşmaktan vazgeçmeye ikna edecek çok daha saldırgan bir operasyon CIA tarafından hazırlandı. Harekât Planı 34A -Pentagon’daki adıyla OPLAN 34A- CIA-Pentagon ortaklığında Kuzey Vietnam’ı hedef alan sabotaj ve vur-kaç saldırısı harekâtıydı.

1964 yılında Kuzey Vietnam devriye botlarının, Tonkin Körfezi’nde seyretmekte olan Amerikan savaş gemisi Maddox’a ateş açmış olmaları gerekçe gösterilerek Amerika Kuzey’i bombalamaya başlamıştır. Nerdeyse kırk yıl boyunca Pentagon’un başlatacağı kanlı Vietnam Savaşı’na halkın ve Kongre’nin desteğini almak için Tonkin Körfezi’ndeki olayın bilerek mi kışkırtıldığı sorusu tartışılmıştır. 1968 yılında McNamara Senato Dış İlişkiler Komisyonu’nun önünde verdiği yeminli ifadede böyle bir entrikayı reddetmiştir.

‘’Bizim toplumumuza ve hükümet sistemimize uzaktan da olsa aşina olanların, Pasifikte’ki askeri komuta kademesinin, Genelkurmay Başkanının, Savunma Bakanının ve danışmanlarının, Dış İşleri Bakanının ve Birleşik Devletler Başkanının dâhil olduğu böyle bir komplonun varlığından kuşku duyabilmelerini inandırıcı bulmuyorum.’’

“Tonkin Körfezi olayından sadece iki yıl önce Castro’yu suçlamak ve Küba’ya karşı başlatılacak bir savaşı kışkırtmak amacıyla Amerikan topraklarında gizli bir terör dalgası başlatmayı içeren çok daha vahim bir komployu en ince ayrıntısına kadar planladıkları Northwoods Operasyonunu unutmuşa benzeyen McNamara bunun samimi bir itiraf olmadığını elbette biliyordu.” (Sırlar Evreni – James Bamford)

Ve 1965 yılında Kuzey Vietnam’a Amerikan hava saldırıları başladı. Ancak Vietnam halkının 31 Ocak 1968’deki Tet Saldırısı direnişi yıldırım gibi başladı ve aralıksız sürerek Amerikan ordusunu perişan etti. Vietnam’da yeni yıl ‘’tet nguyen dan’’ olarak adlandırılır ve 21 Ocak ile 19 Şubat arasındaki bir tarihte başlar. Bu tarih her yıl değişir. 27 Ocak 1973’te Vietnam ile ABD bir ateşkes antlaşması imzaladı. Sabah 07.45’te ateşkes antlaşmasının yürürlüğe girmesinden on beş dakika önce bir Amerikan savaş gemisi Cam Lo-Cua Viet Nehri ağzına ilerleyerek anlamsız bir şekilde savaşın son toplarını ateşlemiştir.

İşte bu haksız savaşın bir figürü olan Rambo, nereye gideceğini bilmez bir halde kendini yollara vurmuşken Hope (umut) isimli bir kasabaya ulaşır. Kasabadan ilk görüntü düzenin temsilcisi şerif ve bağımsızlığın simgesi Amerikan bayrağının aynı karede gösterilmesiyle verilir. Özgüveni yüksek olduğu her halinden anlaşılan şerif karşılaştığı hemen herkesle şakalaşmakta, onlara ismiyle hitap ederek tanışıklığını ve ilgili olduğunu göstermektedir. Böylece kasabanın herkesin hayallerini süsleyecek örnek bir yer olduğu algısı oluşturulur. Kasabaya girmek üzereyken şerifle karşılaşan Rambo, kasabaya girmesine müsaade etmeyen şerife karşı gelmeye çalışınca tutuklanarak nezarete atılır.

Karakolda kendisine yapılan kötü muameleleri Vietnam’da yaşadığı ‘’işkencelerle’’ özdeşleştiren Rambo travma sonrası stres bozukluğu, dünyada bilinen adıyla Vietnam Sendromu yaşamaya başlar ve ortalığı birbirine katarak kaçar. Vietnam’da görev yapmış askerler üzerine yapılan bir çalışmaya göre, üç milyon erkek ve kadın savaş gazisinin dörtte birinin etkisinde kaldığı Vietnam Sendromu benim düşünceme göre Amerikalı askerlerin Vietnam halkının mücadelesi karşısında aciz bir duruma düşmesi ve büyük bir aşağılanma yaşamasıdır. Rambo’yu yakalamak için peşinden giden şerif yardımcıları ellerinde cipsler, yaptıkları hafif muhabbet eşliğinde hafta sonu gezisine çıkmış gibidirler. Sivil kategorisindeki şerif yardımcılarının hemen hepsi beceriksiz, sakar ve emirlere uymayan disiplinsiz insanlar olarak resmedilir. İkinci filmde de operasyonu yöneten kadrolar paralı askerlerdir ve filmin her anında disiplinsizlikleri, sadakatsizlikleri eleştirilerek ordunun yozlaştırıldığı vurgulanarak ordu karşıtı güçler de eleştirilir. Hiçbirinin üzerinde US Army yazısı bile yoktur.  Hatta Albay, ‘’Sizi aşağılık kiralık katiller!’’ diye yüzlerine haykıracaktır.

“Vietnam Savaşı’nın ve bu savaşa adam sağlayan zorunlu askerliğin sonuçlarından biri, ABD ordusunun güçten düşmesi olmuştu. Savaşın sonuna gelindiğinde askerler emirlere uyup savaşacakları yerde kasten üstlerini öldürüyorlardı. Bunun ve zorunlu askerlikten ilham alan yaygın savaş karşıtlığının sonucunda zorunlu askerlik uygulaması kaldırılarak ordu bütünüyle bir gönüllüler ordusuna dönüştürüldü. Beyaz hâkimiyetindeki, ekonomisi sıkışmakta olan kapitalist bir toplumda beyaz ırk dışındaki azınlıkların iş bulma şansı daha az olduğundan, bu yeni ordu ağırlıklı olarak azınlıklardan oluşuyordu. TV’lerdeki eğlence programlarında (özellikle spor programları ve MTV’de) işçi sınıfı, işsiz ve azınlık kesiminden izleyicileri etkileyebilecek ordu reklamları belirmeye başladı. Ardından Hollywood da payına düşeni yapmak üzere kolları sıvadı.’’ (Politik Kamera – Michael Ryan)

Sivillerin beceriksizliğine bir başka örnek, Rambo’nun patlama sonucu çöken madende öldüğü düşünülür ve cesede ulaşmak için kazı yapılırken olay yerine gelen albayın bir bakışta madenin en az iki tane daha çıkışı olduğunu görmesidir. Bölgeyi avucunun içi gibi bilmesi gereken siviller bu durumdan bihaber tünel kazmaya çalışırken olay yerini ilk kez gören albay anında duruma hâkim olmaktadır. Üniformalıların savaşında beceriksiz sivillerin değil her şeyi anında anlama ve çözme gücüne sahip kutsal askerlerin tarafını tutan filmde üniforma taşımayan hiç kimse belirgin bir role sahip değildir, gerçek bir sivile rastlanmaz. Bu da Amerikan toplumunun bir ulus değil hiyerarşik yapıya göre örgütlenmiş bir sistemin kulları olduğu görülür.

Sıkıştığı madende güçlükle ama yılmadan kendine yol açmaya çalışan Rambo sıçanlarla karşılaşır. Sıçanlar bacaklarına, sırtına, kollarına çıkmaya çalışmakta ancak Rambo da yakaladığını büyük bir nefretle duvarlara çarpmakta, teker teker yok etmektedir. Sıçanlarla özdeşleştirilen savaş karşıtı Amerikan muhaliflerinin de elbet yok edileceğine dair güçlü bir mesaj verilir. İkna olmayanlar için yakın tarihten bir örnekle devam edelim:

‘’2000 yılında Cumhuriyetçiler Ulusal Komitesi tarafından hazırlanan, George W. Bush’un Al Gore’un yaşlı yurttaşlar için reçeteli ilaçlar programını eleştirdiği reklam bunun en yakın örneklerinden biridir. Manşet şöyleydi: ‘’Gore’un reçete planı: Kararı bürokratlar verecek.’’ Reklamın sonlarına doğru ‘’kararı bürokratlar (buraeucrats) verecek’’ sözü arka planda durmadan tekrarlanırken, ekranda iri harflerle yazılı ‘’rats’’ (sıçan) sözü kısa bir an için yanıp sönüyordu. Bush’un kampanya yetkilileri reklam yapımcısının ‘’Bürokratlar kelimesini hecelerken, ‘’buraeuc’’ ile ‘’rats’’ hecelerinin kazayla koparak ayrı karelere düşmüş olabileceğini’’ öne sürdüler. George W. Bush bu tersliği ‘’saçma ve garip’’ diye reddederken, yapımcı Alex Castellanos önce bunun ‘’tamamen kaza eseri’’ olduğunu ileri sürdükten sonra, daha sonraki bir tarihte bunun ‘’bürokratlar’’ kelimesine dikkat çekmek amacıyla düzenlenmiş bir görsel vurgulama olduğunu itiraf etmek zorunda kaldı.’’ (Buy.ology Martin Lindstrom)

‘’Amerika’nın ruhunu aramaya başlaması’’ için öncelikle Vietnam’da yaşanan ‘’travmadan’’ kurtulmak gerektiğinden ulusal mutabakatın oluşmasına yönelik adımlar atılması gerektiği ortaya çıkar. Rambo filmi bu adımlardan bir tanesidir ancak tahmin edilenin de ötesinde etkili olur ve devam filmleri peş peşe çekilir. Hollywood propaganda-psikolojik harekât konularında ne kadar usta olduğunu göstermiş, tüm dünyanın Vietnam Savaşı’na Rambo’nun ve dolayısıyla Amerika’nın gözünden bakmasını ve Vietnam, Vietkong kelimelerini ‘’düşman’’kelimesiyle eş anlamlı tutmasını sağlamıştır. Kaybedilen savaş beyazperdede kazanılmış, kırılan ulusal gurur onarılmıştır.

“Her şey iyi niyetle başladı. II. Dünya Savaşı’ndan sonraki 20 yıl, Amerika, dağılmış dünyanın parçalarını bir araya getirip, yeni bir uluslararası düzen kurmak için liderliği üstlendi. Amerika Avrupa’yı iyileştirdi, Japonya’yı restore etti, Yunanistan, Türkiye, Berlin ve Kore’de komünist yayılmacılığı bastırdı, ilk barış zamanı ittifakını yaptı ve kalkınmakta olan dünyaya teknik yardım programını başlattı. Amerikan şemsiyesi altındaki ülkeler, barış, refah ve istikrarın tadını çıkarıyorlardı. Vietnam’da bu yüksek idealleri engellenen Amerika ruhunu aramaya başladı ve kendi benliğine döndü.” (Diplomasi – Henry Kissinger)

Albayın ‘’Belki savaş bir hataydı ama bu yüzden vatanından nefret etme.’’ sözlerine karşılık olarak ağlamaklı bir ses tonuyla ‘’Nefret mi? Ben vatanım için ölürüm.’’ yanıtını verir. Vatanları için ölmeyi göze alan ancak seyirciye terörist olarak yansıtılan binlerce Vietnamlıyı öldürdüğünü göz ardı ederek… Albay bile şaşkındır ve kritik soruyu sorar: ‘’Öyleyse istediğin nedir?’’ Yaptığı işin en değerli iş olduğunu düşünen tipik asker zihniyetiyle cevap verir: ‘’Ben onların ve buraya gelip kanlarını dökerek sahip olduğu her şeyi feda eden askerlerin istediği şeyi istiyorum. Vatanımızı sevdiğimiz kadar vatanımızın da bizi sevmesini istiyorum. İşte bunu istiyorum.’’

ABD’den 19000 km. uzakta cereyan eden savaş, televizyon sayesinde Amerikalıların oturma odalarına taşınmıştır. Savaş görüntüleri olarak ölen, yaralanan, acı çeken asker görüntüleri, savaş sırasında mağdur olan sivil halkın durumu, özetle kan ve gözyaşı, insanları savaştan soğutmuş ve böylece ABD kamuoyunun savaşa olan desteği her geçen gün azalmıştır. Zaten, 1960’lardan itibaren Vietnam Savaşı yaygın halk muhalefetini ortaya çıkarmış ve Amerikalı gençler arasında haksız bir savaşa karşı bir duruş ortaya çıkmıştı. 1970’lere gelindiğinde ise nüfusun %60′ı savaş karşıtı olmuştur.

Şerif yardımcılarının teker teker avlanmaları, Amerikan yaşam tarzının sürekli tehdit altında olması ancak askerler dışında kimsenin farkına varamaması ve olayların büyümesi sonucu olay yerine gelen TV muhabirlerinin sözlerinin hiçbirinin doğru olmaması, medyanın Vietnam Savaşı’na ilişkin sözlerinde yalancı, güvenilmez, gerçeği saklayan ve halkı yanlış yönlendiren çıkarcı bir grup olduğuna ilişkin kara propagandadır. Rambo, Hope kasabasına girdiği sırada bütün petrol firmalarının tek bir cadde üzerinde sıralandığını görürüz. Bu sırada elinde silahıyla silueti gözüken Rambo’nun şahsında Amerikan yaşam tarzının ve petrolün koruyucusunun asker olduğu yeniden ilan edilir.

‘’Bir kez daha herkesin bilip de kimsenin seyretmediği bir şaheser ile karşınızdayım. Hatta biraz detaylı baktığımızda First Blood (özellikle devam filmleri ile kıyaslandığında) militarizmden de fersah fersah uzakta bir film. First Blood kesinlikle önyargılardan uzaklaşıp seyredilmesi gereken başarılı bir yapım. Hor görülmesi gerçekten büyük bir trajedi, hakkının yenmemesi gerek. Vakit bulunca bir şans vermeyi ihmal etmeyin.’’ (First Blood - Yigilante Kocagöz, Öteki Sinema)

Yukarıdaki paragraf bir inceleme yazısından alıntılanmıştır. Yenilmez bir ölüm makinesi olarak resmedilen eski bir Vietnam askeri olan Rambo filmlerinde Vietnamlılar aşağılık varlıklar olarak gösterilirken Amerika’nın Vietnamlılara karşı gerçekleştirdiği vahşeti haklı göstermeyi amaçlar. Özgürlük için savaşan Amerikalılardır, Vietnamlılar değil. Rambo figürü aynı zamanda, Amerikan işçi sınıfı gençlerinin pek çoğu için geçerli olan eğitim yetersizliğiyle ve bu gençlere kendilerini olumlamanın tek yolu olarak ordunun sunuluşudur. Vietnamlılar tehditkâr ve kimliksiz birer öteki olarak gösterilir. Rambo’nun ”şaheser” olarak tanımlanmasının, Amerikan Başkanının eşinin Oscar gecesinde en iyi film ödülünü muhafız alayı eşliğinde sunabilmesinin doğal karşılanmasının önünü açan adımlardan bir tanesi olduğunu düşünüyorum.

İkinci filmde Albay ‘’Vietnam’daki savaş esirlerinin izini bulması’’ için kendisiyle gelmesini ister. Ve böylece ilk film ile başarılı olan Hollywood, öldürücü darbeyi vurmak için askerini yeniden Vietnam’a gönderir. Savaş esirleriyle kastedilen Amerikan kamuoyunun ordu ve savaş karşıtlığıdır. Esirlerin kurtarılması çabası kamuoyunun kazanılması sürecidir. İkinci filmin amacı, ”zihinleri esir alındığından” dolayı ordusunu eleştiren ve barış isteyen Amerikan halkının sisteme kazandırılmasıdır. Savaş karşıtı olan bir halkın, ekonomisi savaş üzerine kurulu bir yapıya izin vermeyeceği çok açıktır ancak sistem hızlı davranmakta ve halkı yeniden savaş yanlısı yapmak için uğraşmaktadır. Ve başarılı da olunmuş, yalnız Amerikalılar değil dünyanın pek çok yerinde insanlar, Vietnam topraklarında yapılan savaşa Amerikalı gözüyle bakmaya başlamıştır. Vietnamlılar bu savaşa Amerikan Savaşı, Amerikalılar ise Vietnam savaşı demektedir. Eğer insanlar Vietnam’daki savaşa Amerikan egemenlerinin gözüyle bakıyorsa, bunda Rambo ve diğer Hollywood filmlerinin etkisinin, gerçeklerden daha fazla olduğunu belirtmek gerekir.

Vietnam’a hemen her yerde gösterilen silahlar üzerindeki yazılar Kiril alfabesiyle yazılmışken telsiz cihazları gibi elektronik aygıtların üzerinde İngilizce yazılmıştır. Böylece Sovyetler silahla, savaşla, özgürlük karşıtı olmakla özdeşleştirilir. Bu işlerde uzman bir Amerikalı John Abbink daha 1950 yılında şöyle diyordu: ‘’ABD, kendi denetimi dışında yoğun bir ekonomik gelişmeyi engellemek istiyorsa, azgelişmiş ülkelerin kaçınılmaz olan endüstrileşmesini yönlendirmeye hazır olmalıdır. Endüstrileşme şu ya da bu biçimde denetlenmezse Kuzey Amerikan ihracat pazarları önemli ölçüde daralacaktır.’’ İnsanları öldüren silahları yapan ve teknolojiyi kötü amaçları için kullananlar Ruslar iken teknolojiyi insanlığın amaçları için iyi yönde kullananlar Amerikalılar ve Batı Avrupalılardır ideolojisi beyinlere kazınmaktadır. Yüksek teknolojiyi kullanan hemen herkesi kötü adam ilan eden ve gözünü kırpmadan öldüren kapitalizmin hizmetindeki casus James Bond’un da yaptığı bu değil midir?

“Azgelişmişlik, gelişmenin bir aşaması değil, bir sonucudur.”(Eduardo Galeano)

Komünizmin Amerikan halkı üzerinde tek ve en büyük düşman olduğuna inanılan toplumsal mutabakat Vietnam ile birlikte dağıldı. Halk vicdanıyla baş başa kaldı, sessiz savaşını verdi ve büyük bir çoğunluğu savaş karşıtı oldu. Savaşın bir an önce sona erdirilmesini istedi. Oysa ekonomisi savaş üzerine kurulu bir devletin bunu yapması varlık sebebine aykırıydı ve tabii ki derhal gerekli tedbirleri almaya başladı. Hem barış yanlısı olup hem de Rambo’yu anlamak mümkün değildir. Hem insanın insanileşmesine katkıda bulunmaya çalışmak hem de Rambo’yu sevmek mümkün değildir. Oysa bizler Rambo’yu o kadar sevdik ve içselleştirdik ki, Ramazan ismini Rambo olarak kısaltmayı uygun bulduk, komandolarımıza Rambo gibi dedik…

Bu tüm nefreti üzerine çekmiş bir ülkenin sinema aracılığıyla yaptığı olağanüstü bir hamlesidir. Çünkü Rambo ‘’sessiz savaşa’’ sessiz kalmayacak bir düşüncenin ürünüdür, sessiz savaş kişinin vicdanı ile yaptığı savaştır. Ancak gerek Amerikan kamuoyu gerekse dünya kamuoyunun vicdanı ile baş başa kalmaması için her türlü olanak seferber edilmiştir. Günümüzde de böyledir, diziler, televizyon, yarışmalar, futbol, magazin derken kişi vicdanı ile baş başa kalacak fırsat bulamaz.

Son olarak, filmin hiçbir yerinde asker karşıtlığına yönelik bir sahne göremediğimi, bunu iddia edenlerin bahse konu sahnelerin hangileri olduğunu göstermesini çok arzu ettiğimi söylemeliyim. Rambo filmlerinde asker karşıtlığı denebilecek bir nokta varsa, Amerikan kamuoyunun, ne idüğü belirsiz savaşlara çocuklarını göndermemek için kutsal orduyu sorgulamasının sonucunda Amerikan ordusunun disiplinsiz, sadakatsiz ve ciğeri beş para etmez paralı askerler kitlesine dönüştürülmesinin eleştirilmesidir.

Salim Olcay

salimolcay@yahoo.com

Yazarın diğer film eleştirileri için tıklayınız.

Kaos GL: 129. Sayı

Kaos GL #129 – Mart-Nisan, 2013

Madun konuşabilir mi?

Dosya yazarlarımızdan Serhat Celâl Birdal’ın hatırlattığı bir Spivak sorusu ile açıyoruz dergimizin sayfalarını: Madun konuşabilir mi?

“Ötekiler/Madunlar/Dışarıda Bırakılanlar” dosyamız, madun olmanın çeşitli bedenlerine bürünmüş yazılarla derlendi. “Madun kimdir?” sorusunun bin bir yanıtını arayarak, sanırım en çok şu sorunun yanıtını bulduk: Madun kim değildir?

Konuklarımız Serhat Celâl Birdal, Cihan Ertan, Nazan Üstündağ, Mehmet Can, Tuma Çelik, Hatice Çevik ve Helin Şahin… Dosya, Murat Köylü tarafından BDP Mardin Milletvekili Erol Dora; Emre Terekli tarafından Hasankeyf’ten atılanlara dair Berkay Kuyzu ve Elodie Eda Moreau ile yapılan söyleşilerle ses buluyor.

Dergiyi, Fransa’nın eşcinsel evlilikleri üzerine güncel tartışmalarını “Demokrasinin Yeni Eşiği: Herkes İçin Evlilik” yazısıyla dergiye taşıyan Tolga Bilener; Kahraman Çayırlı’nın “James Baldwin ile Cahit Zarifoğlu’nun sevgili olduğunu düşünsene! Olamaz mıydı?” sorusunu/sonucunu çıkardığı Tamer Sağır söyleşisi taçlandırıyor.

Canım Ailem sayfasının konuğu, bize lezbiyen kardeşini anlatan Canan Küçük; futbol sayfasının konuğu, futbolu bizlere yeniden tarifleyen Osman Bulugil; Kütüphane sayfasının yazarı “Cinselliği Kuramlaştırmak” ile Yıldız Tar oluyor. Hakan Bilge, “Kadının Gölgesinde İğdiş Edilen Erkek”; Zeynep Yanki, “Aile, toplumun en küçük faşizan kurumudur.”; Rebeca Sevilla, “Eğitim, ama kimler için?” ve Zafer Kıraç, “LGBT Mahpuslar” yazıları ile dergiye can veriyor. 

Söyleşi sayfalarında Umut Güner, “Kayıp Şehir” dizisinin Duygu’su Ayta Sözeri’yi; Nevin Öztop, güçlendiren şarkılar üzerine Cenk Erdem’i, Hayriye Kara, gey mülteci Kasra’yı; Ömer Akpınar, İslam, göç ve LGBT’ler üzerine Ludovic Mohamed Zahed’i ağırlıyor.

“Feminizm”, 130. dergimizin dosya konusu… Bu sayfalarda buluşmadan önce, 16-17 Mart tarihlerinde Türkiye, Sırbistan, Arnavutluk, Tunus, Cezayir, Lübnan, Mısır, Ermenistan, Bosna Hersek, Hırvatistan, Gürcistan, Yunanistan, Kosova, Makedonya ve Filistin’den kadınların bir araya geleceği 2. Uluslararası Feminist Forum’da görüşmek üzere!

İçindekiler

“Müziği çekip alırsan hayatımdan yaşayamam, solarım.”
Arap, Müslüman, HIV+ ve eşcinselim, sırada ne var?!
“Mutsuz olacağına, yalnız ol” diyor bu şarkılar…
Cinselliği Kuramlaştırmak
Futbol, Reklâm ve Cinsiyetçilik
Demokrasinin Yeni Eşiği: Herkes İçin Evlilik
Kadının Gölgesinde İğdiş Edilen Erkek
Nasıl ve nerden başlayacağımı bilmiyorum. Çok dağıldım…
Madunu Dinlemek
LGBT Gündem
Bölgesel Ağ
Homofobi Karşıtı Buluşma
ARKA SOKAKLARIN BİBLOSU!

Mavi Yeşil Dergisi: 80. Sayı

Mavi Yeşil Dergisi 80. Sayısında…

Mavi Yeşil dergisi 80. Sayısına ulaştı. Bu sayımızı Gülce Gören’le açıyoruz. Gören, Latife Tekin’in Sevgili Arsız Ölüm adlı romanında büyülü gerçekçilik ve köy olgusunu ele alıyor. Yüzyıllık Yalnızlık’ta Marquez’in başvurduğu büyülü gerçekçilik Sevgili Arsız Ölüm’le karşımıza çıkıyor. İlker Aslan Görünür Olmayanı Görmek adlı yazısında gözlerin insana oyununu, politika halk ilişkisini, Jose Saramago’nun yapıtlarından yola çıkarak sorguluyor. Gülnihal Keleş, Gürpınar’ın Deli Filozof adlı yapıtını felsefi açıdan inceliyor. Hakan Bilge, Türk İşi Gangster Filmleri adlı yazısıyla sinemamızın aksiyon türünde Hollywood eksenli dönüşümünü ele alıyor. Feyza Nur Karaağaçlı, divan şiirimizin aykırı sesi Nef ’i’yle birlikte Osmanlı şiirinin duygu ve düşünce bakımından anonim olmaktan çıkması ve “ferdileşme” ye başlamasını konu ediniyor. Mavi Yeşil soruyor; Bedir Acar, Sefa Koyuncu ve Seyid Çolak ülkemizde kültür sanata bakışın gazetelerinde yönettikleri kültür sanat sayfalarındaki yansımasını yanıtlıyor. Muhammet Çoruhlu, bireyin ben’inin oluşumunu ve özgürlük edimi algısını sorguluyor. Ömer Kalafatçı bir Dostoyevski incelemesiyle aramıza katılıyor. Gülşah Şişman, Bahtiyar Vahapzade’nin şiirinde zaman algısını açımlıyor. Hilal Yılmaz, insana ve sosyal yaşama edebiyat açısından yaklaşıyor. Roald Dahl’ın bir öyküsünü Gülce Gören çevirisiyle sizlerle buluşturuyoruz. Bir diğer öykücümüz Dilara Ayşe Akdeniz. Şiirleriyle de Sezgin Taş, Fırat Caner, Filiz Beyaz, A. Uğur Olgar, W. B. Yeats (Ertuğrul Rast’ın çevirisiyle), Sebahattin Demirci, Altay Taşkın, Yunus Emre Ayvaz, Hatice Çay aramızdalar. Dergimizin yazarı Hasan Öztürk, bu sayımızın size ulaştığı günlerde, “Okur Kitaplığı” yayınları arasında çıkan Aynadaki Rüya adlı üçüncü kitabıyla edebiyatseverlerle buluşmuş olacaktır.

80. sayının içindekiler

Sevgili Arsız Ölüm’de Büyülü Gerçekçilik/Gülce GÖREN… 2

Güz Yanığı / Sezgin TAŞ… 5

Görünür Olmayanı Görmek/İlker ASLAN… 6

Deli Filozof ve Gürpınar/Gülnihal KELEŞ… 8

Şiir Yazmayı Unuttum/Fırat CANER… 11

Türk İşi Gangster Filmleri (1)/Hakan BİLGE… 12

Uçurtma/Filiz BEYAZ…14

“Ben” : Nef ’î/Feyza Nur KARAAĞAÇLI… 15

Bedir ACAR, Seyid ÇOLAK, Sefa KOYUNCU’yla Söyleşi…18

Yörük Kamyonu/A.Uğur OLGAR… 21

Ben ve Özgürlük/Muhammet ÇORUHLU… 22

Ölçüsüz Konuşma için Pişmanlık/William Butler Yeats… 23

Bir Karamazov Kardeşler İncelemesi/Ömer KALAFATCI… 24

Gün Var Bin Aya Değer / Gülşah ŞİŞMAN… 26

Semen / Sebahattin DEMİRCİ… 28

Tahir Bey ve Limonata Bardağı/Hatice ÇAY… 28

Edebiyat, İnsan ve Sosyal Yaşam/Hilal YILMAZ… 29

Doğum ve Yıkım / Roald DAHL… 30

Elif/Yunus Emre AYVAZ… 31

Patik/a/Altay TAŞKIN… 31

Yağmurla Koşarken/Dilara Ayşe AKDENİZ… 32

bilgi@maviyesildergisi.com

Sezgin Taş

Hüseyin Rahmi Gürpınar’ı Neden Sevmeliyiz?

Mart 1, 2013 by  
Filed under Deneme, Edebiyat, Sanat, Ustalara Saygı

Öncelikle, hiçbirimiz Gürpınar hazretlerini sevmek zorunda değiliz. Ama etrafında yaşayan insanlara ve son zamanlarda da birkaç mizah dizisinde kullanılmaya başlanmış, belli başlı temel insani özelliklere sahip, gerçekçi karakterlere biraz dikkatle bakan bir kişi, yüz yıl önce gerçek hayatın içinden alınıp kurgulanmış roman kişilerinin, çağdaşımız kişilerle nasıl bir örnek oturduğunu fark edebilir. Ama kolektif bir sevgi hadisesine girişmeden önce, Gürpınar’la olan kişisel ilişkime değinsem daha iyi olacak: O zamanlar ben henüz on yaşlarında bir çocuğum. Her normal çocuk gibi benim de Gürpınar’la çok düzeyli ilişkim, evdeki çocuk kitaplarından başımı kaldırıp babamın kitaplarına ilk baktığım zaman, Atlas Kitabevi’nin kahverengi ciltli kitaplarına rast geldiğimde başladı: Halide Edip Adıvar’la Hüseyin Rahmi’nin tüm kitapları. İç kapaklar bir çocuğun dikkatini çekecek kadar güzeldi. Ama Halide Edip bir çocuğun dikkatini çekecek kadar eğlenceli bir yazar değildi. Sanırım hâlâ da değildir. Hikâyenin gerisi, “ama Hüseyin Rahmi Gürpınar…” diye devam ediyor işte.

huseyin_rahmi_gurpinar-sanatlog-edebiyat-blog

Benim açımdan Gürpınar’ın en önemli romanı Dirilen İskelet. Birinci Dünya Savaşı’nın ilk yıllarında, İstanbul’da, Direklerarası’nda, bir kahvehaneye sırtını dayamış iki genç adam, önlerinden bisikletini ve yolu zangır zangır, titrete titrete geçen adam hakkında konuşuyorlar. Hikâye dirilen iskeletler, mezar soygunları, mezarların olmazsa olmazları, yarı bu dünyada, yarı öte dünyada duran selvi ağaçları, merak, batıl inanç, Batı-Doğu çatışması ve bir çocuk için biraz korku ve heyecan dolu satırlar,  -artık böyle şeyler olmadığını biliyoruz -, kirli aşk oyunları ve Gürpınar’ın konu dışına çıkmayı seven üslubunun salınımlarıyla devam ediyor.

Daha sonra okuduğum Cadı da yine benzer temalarla; şaibeli doğaüstünün gölgesinde, reel hayatın çıkarcılıklarıyla, bir çırpıda okunan bir macera romanı havasında ilerliyordu. Bu iki kitaptan sonra gelen Utanmaz Adam ise, hem daha gerçek bir hikâyeyi anlatıyordu, hem de ikisinden de daha sert başlıyordu:

“Küçükken adı Yumurcak’tı, sonra Afacan, sırasıyla Haylaz, Çapkın, Utanmaz oldu. Bu onun için son rütbe değildi. Avnussallah tahsilde şiire kadar yükseldiği zaman Namık Kemal’in meşhur mısrasını şu şekilde tepetaklak etti:

“Alçal ki yerin bu yer değildir.”

Bazı mütehassıs psikologların dediklerine göre insan anasından ahlakça tertemiz doğar, sonradan çevrenin tesirleriyle bozulurmuş, başkaları da bu hükmün tersini iddia etmektedirler. Ben bu iki denilenin arasında arabuluculuk edecek değilim. Allah yaratır, romancı taklit eder. Zıt kişiliklerinin ortaya çıkarılmasıyla, iyi dileklilerin değerlerini bildikleri için, dünyada kötülerin de varlığına lüzum gösteriliyor.”

İlam-ı malum olacak ama tabii ki çocukken Gürpınar’ı bu hassasiyetlerle değil, eğlenceli romanlar yazdığı için okuyordum. Çünkü bir çocuk okuduklarını anlasa da, bu anladığı şeylerin ne anlama geldiğini, ancak yıllar sonra anlayabilir. (Sonra buna bir isim de koyup epifani diyebilir.)

En baştaki soruya geri dönersek, cevabın, tekniği ya da yetkinliği olmadığı çok açık. Çünkü Hüseyin Rahmi’nin isabet ettirdiği gibi biz, yani Halk, bir yazarı teknik yetkinliği için sevmeyiz. Benim cevabım Gürpınar’ın, daha o eski zamanlarda, böylesine erdemden uzak karakterlere, böylesine cesur ve öngörülü bir biçimde hayat verebilmesi. İyilik yapmak için yanıp tutuşan, kahraman olduğunu bile fark etmeden kahramanlıklar yapan, idealist, her zaman önce başkalarını düşünen roman kahramanlarına yer yok onun romanlarında. İyi ve Kötü karakterler olarak işaret edebileceğimiz roman kişileri var elbet, ama birkaç sayfa sonra çekilmiş olan bu çizgi bir anda iki tarafı birbirinin içine çekebilecek kadar karmaşıklaşabiliyor. Her insan, kurallı gibi görünen ama oldukça vahşi bir dünyada hayatta kalmaya çalışır çünkü. Gürpınar da bu yüzden, şartlara göre şekil değiştirebilen, kırılmayan ama esneyebilen, aşkı yüzünden kötü yola düşse bile, bunun aslında aptallık gibi bir durumdan kaynaklandığını sürekli olarak hissettiren, oldukça gerçek roman kahramanları kullanıyor.

Gürpınar’ı Gürpınar yapan başka bir özelliği de konu dışına özgürce çıktığı sayfalarda ahlak, felsefe, varoluş, yaradılış, evrim, nihilizm gibi konuları tartışmayı çok sevmesi. Okuyana, “yazarının yazarken eğlendiği sayfalar” hissini de yine bu konu dışı sayfalarda veriyor. Zaman zaman konu dışına çıkmayı çok uzattığında, size de konuyu unutturabilecek kadar gemi azıya almayı da başarabiliyor, zaman zaman da ahlaksızlığı meşru gösterebilecek kışkırtıcı akıl yürütmelere neşe içinde sapıyor. Belki de Gürpınar ilk önce kendi düşünceleriyle eğleniyor.

Bundan yüz yıl önceki İnsanla, gözlemleyerek yaşamış bir yazarın yarattığı karakterlerde karşılaşmak, bir zaman makinesine binip 20. yüzyılın başına seyahat etmek gibi.

Hüseyin Rahmi’nin hak ve adalet konusunda, temkinli solculara taş çıkartacak sertlikte hükümlere varmış olması ama idealist olmaktan uzak olması, onun idealler üstü bir düşünceye inandığının da açık bir kanıtı aslında ve oldukça önemli bir nokta. Reçeteler vermek yerine zıt düşünceleri roman kişilerinin ağzından aktarmayı, taraf tutmayı, sonra bu taraf tutmanın karşısına geçmeyi, kafa karıştırmayı tercih etmek, olsa olsa romanı okuyan kişinin kendi doğrusunu kendi seçmesini istemekle açıklanabilir ancak.

Başka bir yazıda da değinildiği gibi, “Sanat yaşamını çağdaşlaşma yolunda bir araç olarak gören Hüseyin Rahmi, bu çelişkiler içinde yeşertilen; yobazlığın, gericiliğin, üçkâğıtçılığın, sömürücülüğün karşısına öyküsü, romanı ve yazılarıyla çıktı ve değişim sürecindeki bir ülkede, tıpkı amaçladığı gibi, kolay okunan onlarca eser verdi.”

Yukarıdaki alıntıyı kendi kaleminden onaylayan Gürpınar, gereken yanıtı oldukça halkçı bir anlatımla veriyor aslında.

“Karşınızda yükselmek özlemiyle ellerini bize uzatmış milyonlarla halk var. Bir milletin genel kültürü, birkaç estetik hocasının araştırmalarının sonuçlarıyla ölçülemez. Halk için edebiyat olmazmış… Ne saçmalık! Halk bilgisizlik içinde boğulsun, koca bir millet yok olmaya mahkûm olsun, biz karşısında seyrine bakalım, öyle mi?

Siz edebiyatı kendi aranızda geçerli bir kalıp paraya, yalnız seçkinlere özgü bir şifreye çevirmek istiyorsunuz.”

İyi Okumalar.

İnanç Avadit

oavadit@gmail.com

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız.

« Önceki Sayfa