Coca Cola İçen Terminatör

Şubat 14, 2013 by  
Filed under Deneme, Edebiyat, Sanat

Terminatör (1) filmlerinde bu insansı makinelerden herhangi biri hiç Coca Cola içmiş miydi?

Filmin yazarları olarak yönetmen James Cameron’la birlikte Gale Anne Hurd ve ek diyaloglarda William Wisher Jr. adları geçiyor. Yenilmez bir robot suikastçı, kendi halinde yaşayan ama gelecek için tarihsel bir önem taşıyan garson bir kız, büyüdüğünde insanlığın makinelere karşı savaşına önderlik edecek doğmamış bir çocuk. Bunlar belirli kalıplara yaslanarak izleyiciyi etkilemek için bir araya getirilmiş ayrıntılar olarak değerlendirilebilir ama yine de insana seslenen bazı nitelikleri olduğuna kuşku yok. Amaçları ve düşünceleri yönlendirme çabalarıysa araştırılması gereken önemli konular. Bana gelince, korunmasız çocukluk dönemlerimde Süpermen gibi kahramanları dünyama kabul etmiş birisi olarak en azından bazı klişelerin üzerimde epey etkili olabildiğini itiraf etmeliyim.

Filmde böyle bir sahne var mıydı bilmiyorum, ama eğer gerçekten içtiyse rastlantı değildir kuşkusuz. Klişe bir espri bu içeceğin gücüne güç katmak için küçük bir araç olabilir. Aralara yerleştirilecek küçük ayrıntılar belleklere kazınarak davranışları etkilemeyi yıllarca sürdürebilir.

Arnold Schwarzenegger ile simgeleşen bu karakter tipinin filmlerinin gişe başarısı kuşkusuz bir rastlantıya dayanmıyordu. Yenilmez güç değişmez sistemin güvencesi olduğu için her zaman başvurulan bir simgedir.

Hakan Bilge soruyor: “Peki, neden A Clockwork Orange gibi filmler tehlikeli bulunuyor da Terminatör gibi metrekareye üç cesedin düştüğü filmler tehlikeli bulunmuyor? Hıh… Cevabı net değil mi? İktidarlar, hükümetler, ideolojiler veya sosyal sistemler kendilerine dönük tehlike arz eden filmleri eleştirirler, sansürlerler, olmadı yasaklarlar. Ama Terminatör gibi etliye sütlüye dokunmayan filmleri de uluslararası bir fenomen haline getirirler. Olup-biten aşağı yukarı budur. “A Clockwork Orange 2: Alex’in Yükselişi” veya “A Clockwork Orange 3: İngiltere Cadı Kazanı” gibi devam filmleri neden çekilmiyor zannediyorsunuz!…” (2)

Kuşkusuz benzer biçimde televizyonlarda çocukları korumak adına cinsellik katı sınırlarla yasaklanırken kanın, vahşetin ve öldürmenin nasıl bu denli rahat yayınlanabildiği sorulabilir.

Yenilmez robot savaşçılar ezilenler savaşmayı reddettiğinde yönetenlerin savaşacak kitleleri nereden bulacağını soran Brecht’in sorusuna acımasız bir yanıt veriyor. Günümüz egemenleri gerçekten geleceğin askeri, insansız hava ve kara araçları gibi teknolojilere yöneliyorlar. Bunda savaşın getirdiği acıların gittikçe daha fazla tepkiye yol açmasının, özellikle gelişmiş ülkelerde gerçek insanları ölüme göndermenin zorlaşmasının payı büyük. Bitmek bilmeyen güç ve egemenlik savaşı, kontrollü bir baskının sürdürülmesini dünyayı yönetebilmek için zorunlu kılıyor. İnsanlık ve felsefe gibi kavramlar bu genel resmin içinde cephede okunan bir şiire benziyor. Politika ve ideolojiler ekonomik çıkarları korumak adına en az silahlar kadar öldürücü olabiliyor. Sanat ve psikoloji tartışmaları sanki başka bir dünyada yapılıyor. Gerçeğin pek uzağında kalıyorlar.

Coca Cola terminatörden güçsüz görünmüyor. Büyük sanayi ve finans devleri kriz fırtınalarında yaprak gibi sallanır, bazıları dökülüp kururken o canlılığını koruyor.

Nasıl?

Basitmiş.

“Şaşırt, konuştur, yayılsın!” (3)

Marka ve pazarlama konularında yazan Fatoş Karahasan’ın Coca-Cola Şirketi Entegre Pazarlama İletişimi Kıdemli Başkan Yardımcısı Wendy Clark’tan aktardıklarını okuyunca nedense aklıma bir soru takıldı. İnsanlığın sonu bile gelse gazlı içecek fabrikaları robotlar için üretim yapmayı sürdürür mü? Coca Cola terminatörden bile güçlü mü?

İstanbul’a gelen Clark’ın üç sözcükle özetlediği formül bize ne anlatıyor? Yeni iletişim olanaklarından yararlanarak yapılan “Daha iyi bir dünyaya inanmak için tam #bimilyonnedenvar!” gibi kampanyalar izleyicileri mutluluk üzerine düşünmeye davet ediyormuş. Hedefleri gençler olduğu için öncelikleri müzik ve spormuş. Clark şirketiyle gurur duyuyormuş. Geçmişte dünyanın en fazla su kullanan üreticilerinden biriyken 2020′de bunu tümüyle nötr hale getirmeyi hedefliyorlarmış. Dünya Doğal Yaşam Federasyonu (WWF) ile işbirliği yapıyorlar, karbon salınımı konusunda Greenpeace ile çalışıyorlarmış. 2020′ye dek beş milyon kadın girişimciye yer vereceklermiş. Amerikan karşıtı tavırlar bile markalarını çok etkilemiyormuş. Amerika’ya tepkilerin yüksek olduğu dönemlerde bile marka skorlarının yükseldiğini gözlemişler. Küresel ölçekte oldukları halde yerel kültürlere de yakın olmayı ve davranmayı istiyorlarmış. Çok yerel olup küresel davranmaktan vazgeçince marka özlerinden, çok küresel davranınca da yerel kültürlerden uzaklaşıyorlarmış, bu yüzden dengeyi doğru ayarlamaya çalışıyorlarmış.

Wendy Clark’ı bu söyleşiyle tanıtan Fatoş Karahasan Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi Reklamcılık Bölümü’nde öğretim üyesiymiş. Bütünleşik Pazarlama İletişimi, Dijital Pazarlama, İletişim Becerileri, Reklamda Güncel Konular başlıklı dersler veriyormuş. Milliyet gazetesinde “Markalar-Trendler” köşesinin, Capital dergisinde “Pazarlama” bölümünün yazarıymış. İş yaşamına 1989′da bir reklam ajansında direktör olarak başlamış. Procter&Gamble, Fiat, Philips, Arçelik, Milliyet, Radikal, Posta, Beko, Toys ‘R Us, Kent, Alarko, HP, British Airways, BAT, İstikbal, TEB gibi markalara hizmet vermiş. 2000–2002 arasında D’Arcy Istanbul üst yöneticiliğini yapmış. Daha sonra kariyerine danışman olarak devam etme kararı alarak gıda, mobilya, ev dekorasyonu, yapı ve inşaat, giyim, medya, finans ve perakende sektörlerinde faaliyet gösteren kuruluşlara marka yönetim projeleri oluşturmuş, eğitim çalışmaları yürütmüş. Pek çok konferansta moderatörlük ve sunuculuk görevi üstlenmiş. Capital ve Ekonomist dergilerinin “Anadolu Markaları” projesi çerçevesinde, Anadolu’daki illerde sunumlar yapmış. Dergi ve gazetelerde makaleleri yayınlanmış. Fransızca’dan “Reklamcılık” ve “Siyası Pazarlama” kitaplarını çevirmiş. “Vasat Reklamdan Nasıl Kurtulunur?” ve “Taşlar Yerinden Oynarken” Dijital Pazarlamanın Kuralları” başlıklı kitapları varmış. (4)

“Birçok kez hayranlıkla fotoğrafını seyrettiğim bu eşsiz manzaranın içinde dolaşmak inanılmaz bir duygu. Bugünlerde kıyamet söylentileriyle gündemde olan Peru’nun her köşesi ayrı bir sahne… Ruhlarında barış olan ve kıskançlık taşımayan bir halk…” (5)

Koka yapraklarının Coca Cola ve anestezi için kullanıldığını yazan Ömer Burhanoğlu böyle bir tanıtım yapmış. Peru’nun Cusco havaalanına inenler önce oksijen tüpü ve koka çayıyla tanışıyorlarmış. Bunların her ikisi de yüksekliğe bağlı rahatsızlıklara iyi geliyormuş. Peru’yu “başkasının patatesinde gözü olmayanların ülkesi” olarak nitelemiş. Ama galiba koka yapraklarında gözü olanların sayısı epey fazla. Bunlar trans alemlerinin de başoyuncusuymuş. Üç yaprak kokayı üfleyip dilek tutmak kutsal bir ritüelmiş.

Ruhlarında barış olan ve kıskançlık taşımayan bir halk. “Bana yetecek kadar patatesim varsa başkasının patatesinde neden gözüm olsun ki?” örneği veren bir rehber. “Servet eşittir patates” söyleminin yarattığı sevimli kavram karmaşası. Metropollerin telaşıyla göstermek ve anlatmak için yaşayan günümüz insanının çaresizliği. Peru’da basitlikle gelen bir mutluluk.

Coca Cola fabrikası Türkiye’de ilk yerli otomobil tesislerinden epey önce açılmıştı. Çok tepki de çekmişti ama inşaatlardaki bol ekmekli öğünlerden lüks iftar sofralarına yoksulların ve zenginlerin umulmayacak bir ortak yanı olarak günümüzde bile dimdik ayakta.

Geleceği kestirmek zor. Ama geçen onca zamana karşın tüketiminin ve marka değerinin bu denli yüksek olması Coca Cola’yı sistem için önemli bir simge yapıyor. Ya da kitlelere önerilen yaşam biçimi için gerekli olduğundan sürekli yükseltiliyor.

Coca Cola sistemin son kalesi mi? Onun, gazla şişirilmiş bu şekerli suyun sonu geldiğinde serbest piyasanın, yeni denen dünya düzeninin ve tüm mekanizmalarının da sonu gelmiş mi olacak? Bağımlılık yapan ucuz kolayla ve yalnızca bol enerji veren değersiz besinlerle yaşamlarını sürdürenler bir gün “Uyuşturulmaya ve uyutulmaya hayır” derler mi?

….

“Afişe Çıkmak, 1963–1980: Solun Görsel Serüveni” Yılmaz Aysan’ın bir belgeleme çalışmasına dayanıyor, 60’lar ve 70’lerden esintiler getiriyormuş. (6) O yıllarda Coca Cola da önemli oyunculardan ve simgelerden biriydi. Dönemi düşününce Selçuk Demirel, “Devrimle cennet aşağı yukarı aynı anlamdaydı.” demiş. (7)

Coca Cola satışlarını sürekli artırdı. Cennete inananlar ona yaklaşma çabalarında ne ölçüde başarılı oldular? Öğrendiler, geliştiler, yeniden doğdular mı?

Ece Temelkuran son yılın büyük bölümünü Tunus’ta geçirip “Düğümlere Üfleyen Kadınlar” romanıyla dönmüş. (8) “Ben bu kitabı yazmadan önceki bir yıl Kuran-ı Kerim çalıştım. Bu kadar kadim bir metne Türkiye edebiyatında niye doğru dürüst atıf yapılmıyor?” diye sormuş. “Keşke erkek olsaydım da beni de kadınlar sevseydi.” yorumunu yapmış.

ABD Ankara büyükelçiliğinde intihar eylemiyle güvenlik görevlisi Mustafa Karasu’yla birlikte yaşamını yitiren Ecevit Şanlı, Gülsüm ve Sadık Şanlı’nın yedi çocuğundan biriymiş. Örgüt üyeliğine varan öyküsü ilk gençlik yıllarında köyünü terk etmesiyle başlamış. (9)

Yaşam hep bu kadar zor mu olmak zorunda? Doğanın umutlu güzelliği niçin insana böyle uzak?

….

İnsanın bugünkü düzeninin doğanın en büyük yanlışı (10) olduğunu anlayanların sayısının artmasını iyimser bir umutla ya da gerçekçi bir karamsarlıkla, ama mutlaka sabırla beklemek gerekiyor. Sanırım temel soru da bu süreçte ne yapılması gerektiği.

Kaynaklar

1. James Cameron, The Terminator, 1984, http://www.imdb.com/title/tt0088247/

2. Hakan Bilge, Tom & Jerry ve Çizgi Filmlerde Şiddetin Parametreleri, http://www.sanatlog.com/sanat/tom-jerry-ve-cizgi-filmlerde-siddetin-parametreleri/

3. Fatoş Karahasan, Şaşırt, konuştur, yayılsın!, http://www.milliyet.com.tr/-sasirt-konustur-yayilsin-/fatos-karahasan/pazar/yazardetay/09.12.2012/1639105/default.htm

4. Fatoş Karahasan, Kimdir?, http://www.fatoskarahasan.com/kimdir/

5. Ömer Burhanoğlu, Başkasının patatesinde gözü olmayanların ülkesi, http://www.milliyet.com.tr/baskasinin-patatesinde-gozu-olmayanlarin-ulkesi/pazar/haberdetay/09.12.2012/1639085/default.htm

6. Yılmaz Aysan, “Afişe Çıkmak, 1963-1980: Solun Görsel Serüveni”, İletişim, 2013

7. Afişe çıkmak bir kızla veya oğlanla çıkmaya benzemez, http://www.milliyet.com.tr/-afise-cikmak-bir-kizla-veya-oglanla-cikmaya-benzemez-/pazar/haberdetay/03.02.2013/1663946/default.htm

8. Asu Maro, Politika da yaparım, kahkaha da atarım, http://cadde.milliyet.com.tr/2013/02/08/YazarDetay/1663920/Politika_da_yaparim__kahkaha_da_atarim

9. Eylemcinin profili, http://gundem.milliyet.com.tr/eylemcinin-profili/gundem/gundemdetay/03.02.2013/1663784/default.htm

10. Mehmet Arat, Doğanın En Büyük Yanlışı: İnsan, http://blog.milliyet.com.tr/doga-nin-en-buyuk-yanlisi-insan/Blog/?BlogNo=352989

Mehmet Arat

mehmetarat@ymail.com

Yazarımızın diğer metinleri için yazar sayfasına göz atınız.

Knife in the Water (1962, Roman Polanski)

Şubat 12, 2013 by  
Filed under Klasik Filmler, Manşet, Modern Klasikler, Sanat, Sinema

Inès: «Vous allez voir comme c’est bête. Bête comme chou! Il n’y a pas de torture physique n’est-ce pas? Et cependant, nous sommes en enfer. Et personne ne doit venir. Personne. Nous resterons jusqu’au bout seuls ensemble. C’est bien ça ? En somme, il y a quelqu’un qui manque ici: c’est le bourreau.»  (Jean-Paul Sartre, «Huis Clos»)

«İnsanlık dışı (saçma) bir şey olarak göreceksiniz. Çocuk oyuncağı! (bir lahana kadar saçma) Fiziksel bir işkence yok değil mi? Bununla birlikte, biz cehennemdeyiz. Ve kimse gelmemeli. Hiç kimse. Sonsuza kadar kalacağız (yalnız ama birlikte). Pek hoş değil mi?  Sonuçta, burada eksik olan biri var: O da cellat.»

«Knife in the Water» (1962, Sudaki Bıçak) Roman Polanski’nin ilk uzun metrajlı filmi olup kendisine uluslararası ünü getirmiştir. Polonya’da hakim olan toplumcu-gerçekçi eleştiri nedeniyle şansını yurt dışında deneyen Polanski, küçük bir dağıtım firmasına filmini verir ve Fransa’da büyük bir başarı yakalar. Polanski ülkesinin koşullarına bakıldığında ve içinden geldiği gelenek dikkate alındığında, hakim ideolojinin yayıcısı olmayı reddetmiştir.

1960’lar Polonyası’nın en önemli yönetmeni Andrzej Wajda’dır, Generation (1955, Kuşak) filminin etkisi de hâkimiyetini korumaktadır. Polonya’da o zamanki hakim kurumun “social commitement” talebi ile Polanski’nin yapmak istedikleri arasında oldukça büyük bir farklılık vardı. Her şeyden once Knife in the Water filmi, bireyci düşünen bir yönetmenin otobiyografik bir anlatısıydı aslında. (Genç adam rolünde Polanski kendi oynamak istemiş fakat prodüksiyon firması buna engel olmuştur.)

Film konu itibari ile bir serseri görünümündeki genç adamın ezilme tehlikesi geçirmesiyle başlar. Bu kaza ile, kadın ve koca arasındaki gerilimleri keşfederiz. Devamında da genç adamı yanlarına alırlar ve yolculukları bir teknede devam eder. İki erkek arasındaki bir güç gösterisine dönüşen bu yolculuk filmin esas konusunu oluşturmaktadır.

Film katmanlı biçimde yorumlanabilir. Bunun için farklı bakış açılarından bakıldığında, öncelikle film kimi yorumcular tarafından politik bir alegori olarak görülmüştür. Bu filmde genç adam ile Polanski Polonya’yı, genç adam ile Andrzej’i Sovyet Rusya ve Kristina’yı da Almanya olarak nitelemişlerdir. Bu iki devlet arasında kalan ve sürekli Andrzej tarafından taciz edilen bir karakter olarak yorumlanagelmiştir. Aslı esasında Polanski bu tarz referanslar vermekten kaçınmıştır. Hatta direkt olarak film içinde 2. Dünya Savaşına dair hemen hemen hiçbir referans bulunmaz. Bu yüzden bu yorum zorlama bir yorum olarak düşünülebilir.

Bir başka açıdan yorumlandığında ise film psikanalitik bir içerik ile doldurulabilir. Öncelikle, delikanlı bir serseridir. Belli kural ve normların dışında yaşayan bir insandır, bir burjuva ailesini temsil eden bu çiftin yaşam tarzına oldukça aykırıdır. Hayatında bir düzen yoktur ve nerede akşam orada sabah gezen bir insandır. Bunu belki de hayatına zevk katmak için yapar. Politik alegorik yorumda, otostopçu genç adam ikinci dünya savaşındaki diktatörlüğe karşı bir isyanı temsil eder. Güç ve üstünlük arzusu Andrzej ile Delikanlı arasında bir yarışa dönüşür. Bu minvalde delikanlı sosyalist devlet tarafından aşırı belirlenmişliğe karşı bir isyandır. Fakat Polonya’nın içinde bulunduğu durum dikkate alındığında, film sahip olanlar ve sahip olmayanlar arasındaki uyumsuz bir savaş olarak algılanabilir. Filmdeki tüm hiciv imtiyazlı, hatta pohpohlanmış  çiftin ve Polonya’daki her insanın mücadele etmek zorunda olduğu yoksulluğun hüküm sürdüğü Polonya’daki düzenin zararınadır.

Bu film aynı zamanda, Polanski’nin uyumsuz karakterini de ortaya koyar. Bununla birlikte, her üç karakter de sartrean bir “huis clos” (çıkış yok)ta kendilerini bulurlar. Bu üç karakterin dışında kimse kadraja girmez.

Filmde belli semboller leitmotiv olarak sürekli vurgulanmaktadır ; bunlardan biri de delikanlının taşıdığı bıçaktır. Bıçak fallik bir semboldür. Filmde de bu anlamı taşımaktadır. Salt bu anlamı taşımak ile kalmaz, iki erkek arasındaki kadını elde etmeye yönelik düellonun psikolojik unsurunu sembolize eden bir metafordur. Fallik bu filmde çok boyutlu olarak ele alınmıştır. Öncelikle onu taşıyan kişinin bir fetişi haline gelmiştir. Bıçağı olmadığında kendini güvensiz hissetmektedir delikanlı, çünkü onsuz iktidarsızdır ve boş bulunduğunda parmakları arasından geçirerek oyun oynamaktadır (sembolik mastürbasyon). Diyaloglar altmetinsel olarak birçok psikanalitik yorumu açığa çıkarırlar. Andrzej, delikanlıyı, yata zarar vermemesi konusunda uyarır. Bu uyarıyı mezkûr oyunu oynarken söyler, bu arada yatın adının da karısının adı olduğunu belirtelim). Bıçak ile yat üzerinde çeşitli yaralar açmak (sembolik olarak karısına cinsel bir tehdit olmak) Andrzej’in bu konuşmasında dikkate değer bir yer tutar ve hiç hoşuna gitmez.

Filmin sonunda da yatın giriş kapısını kitler. Bu arada yatın girişi bir sandığın girişini andırır. Ve bu girişe kilit vurur. Seksüel olarak bu anahtar sadece Andrzej’in elindedir. Fakat bu kilit vurma Delikanlı ile Kristina’nın sevişip gitmesi sahnesinden sonra yapılır. Erkek iktidarının en bilinen ifadesi erekte olmuş bir penistir. Kültürel olarak fallik simgeler ile ifade edilir. Filmde bu minvalde çok boyutluluk, yatın yapısı (bir bıçağı andırır), yatın direği (bir haç şeklindedir) ve bıçak ile sembolize edilmiştir.

Yatın direği için aslında daha çok yatın sahibi olan Andrzej’i ifade eden bir fallik sembol olduğunu söyleyebiliriz. Delikanlı’nın bıçağına göre çok daha devasa bir fallik objedir. Bu minvalde Delikanlı‘nın direğe çıkışı ve buna Andrzej’in aşırı tepkisi onun iktidarının dibini oymaya yönelik bir davranış olarak algılanmıştır. Bununla birlikte, delikanlının yatı kontrol edememesi onun seksüel olgunlaşmamışlığına göndermede bulunur (Kristina yat ile sembolize edilmiştir). Aynı olgunlaşmamışlık mikado oynundaki acemiliğinde göze çarpar. Bu konuda -hem yatı kontrol etmede hem de mikado konusunda- Andrzej ustadır.

İki karakter arasında anneyi ya da kadını ele geçirmeye yönelik referans filmin her karesine işlemiştir. Bıçak simgesinde göreceğimiz gibi zirvesine ulaşır. Direkt referanslar kadın vücudu üzerinden temellendirilir. Bu iki erkeğin arzu nesnesi olarak değer kazanan Kristina bir gerilimin ortak paydası konumuna gelir.

En bilindik fallik objelerden biri de Haç’tır. Bilhassa Tau Hacı birçok kültürde erkekliğin bir işaretidir, penis ve testisleri temsil eder ve Mısır dini olan Horus’ta haç Osiris’in kayıp penisinin sembolü olan Tau haçı ile tasvir edilir. İskandinav mitolojisinde bu Tau Hacı’nı Tor’un çekicinde görürüz: Mjolnir. Bununla birlikte bazı haçların yapısı farklıdır; bunlar daha çok sapının birleştiği son noktası bir glanı (penis ucu) taşır, bu ise fallik sembolizmi daha açık kılar. Bu minvalde salt fallik bir obje değil, aynı zamanda cinsel birleşme ve bereketlilik anlamlarına da sahiptir. Çünkü haçın üzerindeki nesne ya da baş kısmı vulva’yı temsil edebilir.

Fakat burada haç imgesi olarak ele almamızın belli bağlantıları vardır. Her ne kadar yat  Kristina’yı ifade etse de İsa’nın adının kadın versiyonudur. Bununla birlikte, bu yatın tam ortasında bir haç dikilmiştir. Burada İsa imgesi olarak ele alacağımız karakter delikanlıdır. Öncelikle yata sırtüstü uzandığı çekimde bu imge aşağıda görüldüğü gibi çok belirgin bir şekilde vurgulanır.

Aynı İsa imgesi, delikanlı yata tutnarak su üzerinde yürümeye çalıştığında da belirgindir. İsa’nın en klasik mucizelerinden biri de suda yürümektir. Delikanlının öldü zannedilip daha sonra ortaya çıkması ise İsa’nın ölüp dirilmesine dair bir referanstır. Burada çarmıha gerilen karakter delikanlıdır. Onun bir toplumun sıkıntılarını çeken bir karakter olduğunu söylemekle birlikte aynı zamanda Polonya’nın içinde yaşadığı sefaleti yansıtan büyük bir sembol ve belki de bir kurbandır. Fakat ona babası tarafından biteviye acı çektirilir. („Eli eli lema şevaktami“, burada güzel bir referans olurdu). Ülkeden ülkeye seyahat etmenin yasak olduğu komünist bir ülkede bir gezginin durumu oldukça farklı olmakla birlikte, bireysellik içinde yaşanılan sosyalist toplumda biteviye çarmıha gerilecektir. Burada baba tarafından yapılan cezalandırma odipial olarak babaya karşı isyanın bir cezalandırılması olarak da yorumlanabilir. Bu minvalde Kristina’nın anaç davranışları ve ona delikanlının okuduğu anne şiiri bu anaçlık imgesini gözler önüne serer.

Bu açıdan bakıldığında, Meryem imgesi Kristina’ya aittir. Fakat din bu filmde daha çok psikanalitik açıdan ele alınmış gibidir ve bu tema toplumsal anlamda delikanlının masumiyet ile genişletilmiştir. Freud “Musa ve Taktanrıcılık“ isimli kitabında, Baba’nın katledilmesi hadisesini ele alırken İsa’yı babayı katleden kardeşler güruhunun elebaşısı olarak yaftalar.

[Darwin ve Atkinson’dan hareketle Freud’un temellendirmeye çalıştığı anlatı şudur: „İlk çağda insanlar, her biri güçlü bir adamın egemenliği altındaki küçük sürüler halinde yaşamaktaydı. Güçlü bir adam vardı, tüm sürünün efendisi ve babasıydı. Elinde sınırsız bir otorite bulunduruyor ve bu otoriteden yararlanarak zorbaca davranışlara başvuruyordu. Sürüdeki bütün dişiler kendi mülkiyetindeydi; bunlar arasında kendi sürüsündeki kadın ve kızlar olduğu gibi, başka sürülerden kaçırılan kadın ve kızlar da vardı. Sürü içindeki erkek evlatların kıskançlığını uyandırır uyandırmaz sürü içindeki erkek evlatlar ya iğdiş ediliyor ya öldürülüyordu ya da sürüden atılıyorlardı. Bu tür düzen içindeki ilk kesin adım atılıp bir arada yaşamak zorunda kalan oğulların el ele vererek babalarını yenilgiye uğratması…“] Ve İsa‘ya dair de şu sözleri söyler: “Böyle bir kişinin yaşamış olması pekala düşünülebilir; kardeşler çetesi mensuplarının her birinin de elbet cinayeti kendisi işlemiş olmak, dolayısıyla ayrıcalıklı bir mevkiyi, vazgeçilmesi gerekip toplumda kaybolan baba özdeşleşmesinin yerini alacak bir konumu ele geçirmek isteyeceğini dikkate almak gerekmektedir. Eğer böyle bir çete reisi yaşamışsa İsa gerçekleşmeden kalmış bir düşlemin mirasçısıdır.““Musevilik babanın diniydi, Hıristiyanlık ise bir oğul dini kimliği ile ortaya çıktı, İsa karşısında eski baba-tanrı arka plana çekildi, oğul İsa onun yerine geçti ve tıpkı tarih öncesinde her oğulun özlediği bir eylemi gerçekleştirdi.“ Fakat bunlar sadece zayıf bağlantılı aşırı-yorumlardan ibaret olarak görülse de Cul-de-sac’daki (1966, Çıkmaz Sokak) mafya-babası ya da baba-tanrı (god-father)nın öldürülmesi ister istemez filmi bu şekilde yorumlamaya imkan tanımaktadır. Bu tema Rosemary’s Baby‘de (1968, Rosemary’nin Bebeği) daha açık bir duruma getirilir. Tanrının ölümü Cul-de-sac’da filmin sonunda mafya babasının öldürülmesi ile son bulur. Bu arada Katelbach da hiç gelmez [bir Godot referansı, bu filmi de ayrıntılı olarak inceleyeceğimizden çok değinmiyorum]. Teolojik ve mitolojik açıdan incelendiğinde, Polanski’nin filmleri bu minvalde ters bir nitelik taşır. Bu filmde oğul ile baba arasındaki gerilim anlatılır. Cul-de-sac’da baba öldürülür (Teolojik olarak ise bu zamandizinin tam tersini görürüz). [Burada anti parantez olarak dini eğitim ve onun yönetmen üzerindeki etkisi ve bir süperego özellikler taşıyan bir baba/tanrı figürü tarafından işkence edilen insanın dramı da delikanlının kişiliğinde göstergeselleştirilmiştir. Onlar her zaman yatın direğinin (haçın) gölgesi altındadırlar ve bu alanda hiçbir zaman delikanlı kendini rahat hissetmez, karaya çıkmanın onun için anlamı farklıdır, çünkü deniz Andrzej’in alanıdır, bu alanda Kristina itiraflarını eder ve bu alanda tanrı hüküm sürer. Bu klostrofobik alan ve belli gerçeklerin varolduğu alan sadece özgürlük düşkünü ve kuralsız delikanlı için tam bir eziyetler alanıdır].

Bununla birlikte İsa imgesi delikanlının sapsız sıcak tencereyi tuttuğunda elini yaralaması ile pekişir; yani bir nevi stigmatadır. [Bu tip gizemli ve doğaüstü görüntüler Polanski’nin kendine özgü dokunuşlarıdır, o durmadan hayal gücünü genişletme yolunu arar ve referanslar yığınına giden yolu açık tutar].  

Film bir başka açıdan odipial bir başkaldırışı içermektedir. Roman Polanski’nin uzun metrajlı ilk filmlerinde yetişkinlerin çocuk olarak sembolize edimesi ve Odipius komplekslerini olağandışı bir şekilde yaşamaları söz konusudur. Cul-de-sac ya da Rosemary’s Baby bu açıdan incelenebilir. Filmde yukarıda ifade ettiğimiz gibi otoriter bir baba figürü ile bir anne figürünün ve sürekli itaat etmesi beklenen bir çocuk figürünü filmde sezeriz. Fakat burada delikanlı’nın Andrzej’e hissettiği çifte değerli bir duygu sözkonusu değildir. Daha çok onu kendinin bir rakibi görme şeklindeki tek yanlı olumsuz bir duyguya dönüşmüştür, diyebiliriz. Lakin bu konuda bir kesinlik sözkonusu değildir, Delikanlı baba-imgesinin yerine geçtiğinde Kristina ile seviştikten sonra onun bornozunu giyer. Bu onu örnek aldığı anlamına mı gelir? Bu şekilde de anlaşılabilir belki. Fakat bu yorum da zorlama bir yorum olarak ele alınabilir. Filmin sonunda da babasının yerine geçer ve yasak ilişkiyi yaşar.

Fakat dinsel içerik bir anlamda farklı açıdan yorumlanabilecek bir zenginliğe de sahiptir. [bu arada devrilmiş yatın sadece “Christinasının “Christ“ bölümü okunur, bu da ayrı bir İsa referansıdır]. Filmdeki bellli diyaloglar -bilhassa Kristina‘nın delikanlıya yönelik itirafları- aynı zamanda dinsel bir içerikle de yorumlanabilir. Bu itiraflar bir nevi günah çıkarma şeklinde vuku-bulur. (Haçın yani yatın direğinin gölgesi altında yapılan bu itirafların çift taraflı suçluluk içerdiği malumdur; hem babaya karşı hem tanrı’ya karşı. Akabinde de malum günah bu iki karakter tarafından filmin sonunda, Andrzej, delikanlıyı aramaya gittiğinde işlenir. -Babaya karşıdır çünkü onun fallik simgesinin gölgesi altında işlenmiştir; tanrıya karşı işlenir, haçın bu tip bir referansı vardır.- Bu arada bu fallik simgenin gölgesi altında işlenen günah her zaman bu tehtidin korkusunu hissetmektedir.)

Peki, yatta kim kaptandır? Andrzej iki erkek varsa birisi kaptandır, der. (Fakat çoğunlukla rüzgâr karar verir gidilip gidilmeyeceğine) Gerçekten kim hükmeder? Karakterlerin eylemleri neye bağlıdır? şeklinde bir sürü sorunun da arkası kesilmez. Polanski bu tip sorgulamayı geniş tutmuştur.

«Car l’homme propose et Dieu dispose, et la voie de l’homme n’est pas dans le pouvoir de l’homme.» (Corneille, in L’Imitation de Jésus-Christ, I, XIX, in Guerlac)

Polanski sık sık filmlerinde rahipleri ve dini kurumları antipatik bir biçimde tasvir eder, bu da akla Luis Bunuel’i getirir, ki o da Polanski gibi kendini ateist olarak nitelemiştir. Fakat Polanski bu açıdan daha çok Kieslowski ile karşılaştırılabilir. Birçok yönetmen dini sembol ve referanslar açısından benzer şeyleri paylaşsa da Polanski bu konuda oldukça farklıdır. Polanski doğaüstü olayları mizahi bir parantez içinde ele alır ya da sadece karakterin zihninde işleyen bir süreç olarak ortaya koyar, Kieslowski ise bunu objektif olarak gözlemlenen bir hayatın parçası olarak ele alır ve ciddiyetlle işler. Bir Kieslowski filminde melek ile şeytanı karıştırma olanağınız yoktur, fakat Polanski dini sembolleri ironik bir biçimde kullanır Knife in the Water filminde de benzer biçimde ele alınmıştır.

Sözkonusu Polanski’nin filmleri olduğunda güç ve otorite değişmeceli olarak kullanılabilir, her ne kadar atıfları farklılaşsa da. Otorite elde edilen iktidarı kontrol etmeyi, yargılamayı ya da ötekilerin eylemlerini yasaklamayı içerir fakat bu ifade edilen meşrulaştırılmış iktidardır. Otoritenin karşıtı olarak iktidar çıplak olabilir: hakedilmemiş, bencil ve sadece fiizksel üstünlüğe dayalı: güçlü kaslar, silahlar ya da bıçaklar. Knife in the Water çıplak iktidara karşıt olarak otorite probleminin ele alındığı ilk filmdir. Bu çıplak iktidarı Andrzej’in delikanlı üzerinde uyguladığı bir yöntem olarak duyumsarız ve bu efendinin bir köleye ihtiyacı vardır. Andrzej tipik olarak otorite için çabalayan bir karakter olarak göze çarpar. Bunu ise karısının üzerindeki gerçekleştirdiği sadizmi bir başka işi üzerinde otoritesini uygulayarak yapar. Ötekine karşı bir otorite figürü olabilmek için ve Kristina üzerindeki gücünü kanıtlayabilmek için delikanlıyı yatına davet eder. Kendini olumlayabilmek için efendi bir köleye ihtiyaç duyar; diyalektik bir ilişkidir bu. Bu noktada kendini gerçekleştirebilen sadece delikanlıdır, burjuva ikiyüzlülüğü ile iğdiş edilmiş bir hayat içinde kısılı kalmaz. [Yazıyı fazla şişirme olasılığı nedeniyle Köle-Efendi diyalektiği derin biçimde ele alınmamıştır.] Filmde Andrzej’in otoriterliği ve Kristina’nın kısırlığı ve kendi fare kapanlarında kısılı kalmaları kendilerinin belli değerlerin tutsağı olduğu gerçeğini çok açık olarak tanıtlar. Haliyle efendi tam anlamı ile kendini gerçekleştiremez.

Filmin sonu ilginç biçimde biter, Kristina ile Andrzej arabada polis karakolu yazan bir rol ayrımına gelirler. Fakat bu noktada, Kristina ona bir itirafta bulunur. Delikanlı ölmemiştir ve Kristina da kocasını onunla aldatmıştır. Andrzej buna inanmaz, fakat inansa da inanmasa da iki durumda da onun kaybınadır, çünkü o otorite ve içinde yaşadığı düzene bağlanmıştır. Filmin tek kazananı delikanlıdır; herhangi bir sonucu dikkate almadan yaşamını sürdürmeye devam eder. Sudaki Bıçak bundan dolayı non-konformist gencin hayatta kalmaya dair içgüdüsünün ifadesi durumuna gelir.

Kaynaklar

http://www.criterion.com/current/posts/298-knife-in-the-water

www.unc.edu/~kvfuller/U3_Knife_in_the_Water.htm

The Symbolism of the Cross in Sacred and Secular ArtAuthor(s): Tim Healey Reviewed work(s): Source: Leonardo, Vol. 10, No. 4 (Autumn, 1977), pp. 289-294, Published by: The MIT Press Stable

Cinema of Roman Polanski (Internat. Film Gdes.), ZWEMMER; 1St Edition edition (1970)

Roman Polanski: The Cinema of a Cultural Traveller, Ewa Mazierska, I. B. Tauris (July 10, 2007

Hz. Musa ve Tektanrıcılık, Sigmund Freud, Bağlam Yayınları, çev: Kamuran Şipal

Huis clos: pièce en un acte - Jean Paul Sartre

http://www.cadrage.net/films/couteaudansleau.htm (Cadrage, Le couteau dans l’eau)

Seçim Bayazit

calderon@sanatlog.com

Yazarımızın öteki film eleştirileri için tıklayınız.

Ölümsüzlük Öpücüğü

Şubat 12, 2013 by  
Filed under Edebiyat, Oykü, Sanat

“Babasını özleyen Clara’nın hayal ile gerçek arası yolculuğu…”

Kapıdan gelen anahtarın sesini duyunca hemen eline kumandayı alıp çizgi film kanalını açtı ve sanki kapının açıldığını fark etmemiş gibi çizgi filmi izlemeye koyuldu. Annesi sessizce yanına geldi ve televizyona baktı.

-Aferin benim güzel prensesime, bak ne güzel, şeker kız aynı sana benziyor. O mezarlıklı, ruhlu filmleri artık izlemediğin için sana bir sürprizim var. dedi

Clara sürpriz lafını duyunca çok heyecanlandı. Yüzünde kocaman bir gülümseme ve karşı konulmaz bir merakla annesinin boynuna atıldı:

-Yaşasın, sürpriz ne? dedi

Aslında annesi sürprizi yarın söyleyecekti ama Clara’nın gamzelerine ve neşeli sarılışına karşı koyamadı.

Yarın adaya gidiyoruz, bahar geldi her yer çiçek açmıştır. Babaannen ile dedeni de ziyaret edeceğiz, hatta evlerinin bahçesinde küçük bir piknik partisi de yapabiliriz istersen. Belki yeni arkadaşlar da edinirsin.

-Adaya gidicez, yani vapura binicez, martılara simit atıcaz, babanem ve dedemle oynıycam ne güzel, baba mı da görmeye gidecek miyiz?

Annesinin yüzünde ansızın derin bir acı belirdi. Küçükken daha kolaydı her şey diye düşündü, büyüdükçe babasının yokluğunu anlatmak daha da zorlaşıyordu. Hüzünlü bir hikâyeydi bu ama en acısı da bu ızdırabın Clara’nın her baba deyişinde katmerlenmesiydi. Beş yaşındaki bir çocuğa nasıl anlatılırdı babasının siyasi nedenlerle yurt dışına tekne ile kaçarken boğulduğu, yıllarca cesedinin bulunamadığı. Fotoğraflara bakmak yetmiyordu Clara’ya, filmlerdeki gibi mezarına gitmek, onunla konuşmak istiyordu. Şu televizyon ne kadar zararlı bir şey diye düşündü annesi. Kızı kafasına koymuştu; eğer mezarına giderse, babasının ruhunu görecek onunla konuşacaktı. Bunu ilk duyduğunda çok korkmuştu ama danıştığı psikolog arkadaşı endişelenmemesini, babasını hiç tanıyamamış, televizyondan izlediği filmlerden etkilenen hayal gücü yüksek bir çocuk için bunun normal olduğunu söylemiş ve ruh sağlığı için göstermelik de olsa babasının bir mezarı olursa her şeyin düzeleceğini eklemişti. Önceleri bu fikir saçma da gelse, her akşam kreşin bahçesinde babasının ruhunu gördüğünü söyleyen Clara, başka seçenek bırakmamıştı. İşten yorgun argın çıkar, kreşten Clara’yı almaya gider ve küçük kız daha arabada başlardı anlatmaya:

-Annecim babam bugün de geldi, ilk başlarda tanımamıştım, ama artık eminim o olduğuna. Bana gösterdiğin fotoğraftan biraz farklı ama gülüşü aynı. Her bahçeye çıkışımda, duvarın arkasından beni izliyor, onun yanına gitmek ona sarılmak istiyorum ama o zaman ortadan kayboluyor. Aynı filmdeki gibi yanımda başkaları olduğu için kaçıyor. Ah keşke;  yalnızken görebilsem onu.

Bu hikayeler her gün yeni eklemelerle tekrarlanırdı. Tabii ki bunların tek nedeni şu televizyon ve cumartesileri o işteyken, gündüz Clara’nın izlediği filmlerdi. Bir pazarlık yaptılar; Clara ruhlar âlemi filmlerini izlemeyi bırakacak, annesi de onu her pazar istediği bir yere götürecekti. Ama psikoloğun verdiği tavsiyeyi de uygulamalıydı. Clara’nın küçük kalbindeki babasızlık boşluğunu belki bir mezar azaltabilirdi. Kayınpederi ile konuştu, ne de olsa adanın kuşaklar boyu en eski sakinlerindendi. Biricik oğulları için sembolik bir mezar yaptırabilirdi. Clara’nın ruh halini, psikoloğun tavsiyesini anlatınca, kayınpederi hemen işe koyuldu ve iki hafta sonra her şey hazırdı. Evet, bu cumartesiden itibaren Clara’nın babasının bir mezarı vardı ve küçük kız orada hiç tanıyamadığı babasını ziyaret edebilecekti.

Yüzündeki acı, kızına sarılmasıyla mutluluğa dönüştü ve ilk defa ölmüş kocasından bahsederken sesi titremedi:

-Evet Claracım, babanı da göreceksin. dedi.

Clara annesinden ayrılıp odanın içinde dans etmeye başladı:

-Yaşasın yaşasın, babamla yalnız kalıp konuşucam. diyerek yoruluncaya kadar durmadı.

O akşam erken yattılar, çünkü sabah ilk vapurla adaya gideceklerdi ki Clara istediği kadar babası ile konuşsun.

Sabah martılarla yapılan ada vapuru yolculuğundan sonra iskelede dedesi karşıladı Clara ile annesini. Babaannesi evde Clara için kır partisi hazırlığı yapıyordu. Bahçeleri genişti, Clara’nın yaşıtı birçok komşu çocuk da gelecekti ve menü oldukça kabarıktı. Tabii tek neden bu değildi. Clara’nın dedesi sembolik mezardan eşine bahsetmemişti daha doğrusu bahsedememişti, çünkü eşi cesedi bulunmadığı için oğlunun bir gün çıkıp geleceğini düşünüyordu, hele şu ona atfedilen suçun zaman aşımı dolsun, kaçak da olsa gelip onları bulacaktı. Şimdi gelemezdi çünkü onunla birlikte aynı davadan yargılanan arkadaşları otuz yıla mahkûm olmuştu ama şu beş yıl daha geçerse kayıp oğluna kesin kavuşacaktı.

Clara dedesinin boynuna atıldı, anlatmaya başladı:

-Dedecim martılar attığım tüm simit parçalarını yediler. Bak bir tanecik simidim kaldı onu da babam için sakladım.

Bu söz üzerine annesi ile dedesi birbirlerine acı acı tebessüm ettiler.

İlk işleri tabii ki mezarlığa gitmek ve Clara’yı babasıyla tanıştırmaktı.

Yol biraz yokuş olmasına rağmen Clara koşarak, babasına kavuşma heyecanı ile güle oyna geldi mezarlığın önüne. Yolu iyi biliyordu, çünkü annesi ile her adaya gelişlerinde yürüyüş yaparlar, Clara gördüğü her yeri annesinin anlatmasını isterdi. Mezarlığı da üç ay önce farklı bir yolda yürürlerken öğrenmişti ve o günden beri televizyonda içinde mezarlık geçen her filmi izlemişti elbette  annesinden habersiz.

Dedesi:

-Dur bizi bekle Clara, birlikte içeri gireceğiz. dedi.

Küçük kız istemeden de olsa durdu, annesi ile dedesini kızdırmak istemiyordu.

Bir elinden annesi bir elinden dedesi tuttu ve mezarlıktan içeri girdiler.

Mezarlık duvarlar yüzünden dışardan tam görünmüyordu ama içine girince filmlerdekilerden çok farklı değildi. Her taraf mermerden mezar taşları ile doluydu, çoğunun üstünde solmuş çiçekler vardı ve sabahın erken saati olduğu için de kimse yoktu. Yavaşça ilerlediler ve küçük bir mezar taşının önüne geldiler. Annesi Clara’nın önünde diz çöktü ve:

-Güzel prensesim benim, işte burası babanın mezarı .dedi.

Clara gözlerini sanki her şeyi bir anda görmek istiyormuş gibi kocaman açtı ve mezar taşını incelemeye başladı. Üstünde bir şeyler yazıyordu ama okuma yazma bilmediği için okuyamadı fakat babasının resmini tanıdı.

-Evet burası babamın mezarı. Çok teşekkür ederim annecim, dedecim, sonunda babamla konuşabilecem. Ama beni yalnız bırakmanız lazım, çünkü babam yanımda başkaları varken benimle konuşmuyor.

O sırada arkadan bir çıtırtı geldi ve arkalarını döndüklerinde yanlarındaki ağacın arkasında bir adam gördüler. Annesi sorar gözlerle kayınpederine baktı ve kayınpederi gelininin kulağına fısıldadı:

-Sivil polis, kızım korkma bir aydır bizi gözetliyor, fark eder etmez yanına gidip sordum. Bana oğlumun birlikte kaçtığı arkadaşının ölmediğini, Türkiye’ye gelip bizimle irtibata geçip polisin ele geçiremediği belgelerin yerini öğreneceğini söyledi. Her ne kadar ben evimizin üç defa didik didik arandığını söylesem de ikna olmadı. Boş ver, alıştım ben, sen de aldırma, kesin seni de izliyorlardır hatta Clara’ yı bile.

Bu sırada Clara mezar taşının üstündeki resmi okşuyordu. Ağacın arkasındaki sivil polisi tabii ki fark etmemişti. Artık zamanı geldi diye düşündü, dedesi ve annesine dönerek:

-Beni babamla yalnız bırakmanız gerekiyor. Lütfen mezarlıktan dışarı çıkar mısınız?

Annesi psikoloğun sözlerini hatırladı, bu Clara’nın ruh sağlığı için gerekliydi, kısa bir süre yalnız bırakabiliriz diye düşündü.

-Tamam canım ama hemen mezarlığın dışında seni bekliyor olacağız, ve sen de ben çağırır çağırmaz geleceksin; dedi.

Clara:

-Peki annecim. Ama çabuk olun; dedi.

Beş dakika sonra mezarlıkta yalnız kalmıştı Clara. Etrafına alıcı gözle baktı, kreşin bahçesini izleyen adamı, babasını aramaya başladı. Bir kaç mezar taşı geçti ve büyük bir ağacın arkasında onu buldu.

Boynuna sarılmak, babacığım seni çok özledim demek istiyordu ama babası yine gözden kaybolur diye de korkuyordu. Tüm mezarlığa göz gezdirdi, kimseyi göremeyince usulca ağaca yaklaştı ve konuşmaya başladı. Dışardan biri gelse Clara’yı ağaç ile konuşuyor sanırdı, çünkü ağacın gövdesi öyle kalın boyu öyle uzundu ki Clara yanında küçücük kalıyordu.

Clara fısıltı ile ama hayatında hiç olmadığı kadar neşeli bir sesle babasına sorular sordu:

Neden başkalarının babaları gibi yanında olmadığını, annesi ile kendisini niye bıraktığını, eğer cennette veya gökyüzünde ise martılarla niye haber yollamadığını; sordu.

Babası da Clara gibi fısıltı ile ama sevgi ve özlem dolu bir sesle tüm sorularını cevapladı:

-Ben uzak bir deniz ülkesine, iş için giderken gemim bozuldu, bir adaya sığındım, buradan çok uzak bir adada büyücü bir kadın buldum ondan yardım istedim. O da sihirle önce gemimi tamir etti, sonra da bana ölümsüzlük büyüsü yaptı. Ama bu büyünün geçerli olması için küçük kızının kimse görmeden seni öpmesi gerek, ancak ondan sonra tüm sevdiklerine kavuşabilirsin’ dedi. Ben de uzun yolculuklar sonucu geldim ve seni buldum.

Clara her şeyi anlamıştı sonunda, tam ağacın arkasında diz çökmüş babasının yanağına ölümsüzlük öpücüğünü konduracakken arkasından bir ağlama sesi duydu ve bir adam ona doğru koşmaya başladı. Ağlayan siyahlar içinde bir kadındı. Çevresinde onu teselliye etmeye çalışanlar ve önünde de omuzlar üstünde taşınılan bir tabut vardı. Ona doğru gelen adam gittikçe yaklaşıyordu, o gelmeden babasına ölümsüzlük öpücüğünü vermesi gerekiyordu. Ağacın arkasına baktı babası orada yoktu ilerde koşuyordu, ona yetişebilmek için Clara da koşmaya başladı ama babası birden gözden kayboldu. Sanki yer yarılıp yerin içine girmişti. Şaşkınlık ve hayal kırıklığı içinde çevresine bakarken ağlama seslerini duyan annesi ve dedesi yanına gelmişti bile. Tabii birde şu ona doğru koşan adam:

-Küçük kız burada birisiyle mi konuştu? diye sordu,

Clara babasının sırrını saklamaya kararlıydı

-Hayır, bebeğimi kaybettim onu arıyordum, dedi.

İçinden, babacım bekle beni kimse görmediği zaman sana ölümsüzlük öpücüğünü vericem; diye düşündü.

Clara elinde babasına sakladığı simiti, dedesi, annesi ve uzaktan onları takip eden adam ile mezarlıktan çıkarken yine o ağlayan kadının sesi duyuldu:

-Olamaz, ölmüş olamaz.

Evet, yeni kazılmış bir mezarın içinde cansız bir adam yatıyordu, ayağı kaymış büyük bir taşa kafasını çarparak, mezar çukuruna düşmüştü…

Despina Yıldız Çağrı

inannasappho@gmail.com

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız.

Kum Edebiyat Dergisi – Sayı: 69/70

Kum Edebiyat Dergisi – Sayı: 69/70

 İçindekiler

 Ertan Mısırlı/Sessizliğin Ağırlığı-Şiir

 Ayşe Sarısayın/Sönmeyen Bir İç Yangın: Sivas Katliamı

 İsmail Biçer/Madımak Semahı-Şiir

 Cihan Demirci/2 Temmuz 1993-Şiir

 Coşkan Tugay Göksu/Tanrının Islığına Kapılan Katil-Şiir

 Okan Yüksel/Sizleri Sevmek

 Gönül İlhan/Müzmin Umutlu

 Emin Salman/Eylül’ün Karanlığı

 Mehmet Emin Kurnaz/Eylül Çocukları-Şiir

 Hasan Uysal/Uğur Mumcu Doğmak

 Tan Doğan/Bir Yazı Yazsam… Ve Ölsem

 Ömer Faruk Hatipoğlu/Rakel’e Mektup-Şiir

 Ömer Çoban/Gitmek

 Erkan Karakiraz/ boş.luk,_ta-Şiir

 Deniz Faruk Zeren/Ar-Şiir

 Atalay Girgin/Edebiyatta Felsefe

 Tülay Akarsoy Altay/neşet Ertaş’ı Kaybettik-Andıklarımız

 Özgür Yılmaz/Bir Hırsız, Bir aşk, Bir de Nietszche-Şiir

 Nüket Hürmeriç’in Seçtikleri/Lorca-Çeviri Şiir

 Hüseyin Atabaş-Suna Dündar Söyleşi

 

 SANATTAN ESİNTİLER

 Burhan Günel/Sanat ve Yaratıcılık

 Yusuf Eradam/Boy Watching Snow-Fotoğraf ve Haiku

 Hakan Bilge/Yeşilçam’ın İdeolojisi, İdeolojinin Çöküşü, Çöküşün Jönü

 Niyazi Arslantaş-Suna Dündar/Endişe-Çizim ve Alegori

 Bianca Maria Zetti Ugolotti/Sanat–2

 EDEBİYAT DÜNYASI

 Ahmet Önel/Yaz Okumaları Üzerine

 Anıl Topçu/Modern Çağın Masalı-Şiir

 Demet Tüzünkan/Günlük Denemeler

 Mehmet Özçataloğlu’nun Seçtikleri

 Selçuk Oğuz/Okuma Günlüğü “Osman Şahin- Son Yörük”

 ŞİİR PENCERESİ

 Hüseyin Atabaş/Düşünce Özgürlüğü, 12 Eylül ve Edebiyat

 Semih Çelenk/Hemhâl-Şiir

 İbram Erdem/Hasan Hüseyin şiirinin Kaynakları

 Mustafa Ergin Kılıç/Modern Elit Dinamik Şiir–4

 ÖYKÜ PENCERESİ

 Alper Akçam/Baskın

 Ferda İzbudak Akıncı/Karşı Taraf

 Aslan Gülce/Tetikçiler Cinayet Şirketleri Grubu

 Remzi Karabulut/Kır Atın ölümü

 M. Mazhar Alphan/Yalan mı Çıplak

 Neceti Albayrak/Hırka

 Gültekin Özcan/Sardalya Zamanı

 Ümit Aykut Aktaş/İşsiz Güçsüz

 Ferki Haydaroğlu/Çöp Poşetindeki Ceset

 HER ÇİZGİ BİR ÖYKÜ

 Tufan Erbarıştıran/Ana Tanrıça ve Sumo Güreşçisi

 Hasan Efe/Karikatür

 71. Sayımızın teması: Edebiyatta Şiddet ve Yeraltı Edebiyatı

Ingeborg Bachmann - Malina

Şubat 2, 2013 by  
Filed under Kitabiyat, Manşet, Romanlar

 

Ingeborg Bachmann’ın ”Ölüm Türleri” (Todesarten) ana başlığı altında yazmayı düşündüğü bir dizi romanın tamamlanabilmiş ilk ve tek bölümüdür, Malina. Ingeborg Bachmann tarafından tüm insanlığa armağan edilmiş, edebiyat başyapıtı, emsalsiz bir eser.

Malina için Ingeborg Bachman iki röportajında şunları söylemiştir:

”Gerek bu kitapta, gerekse sonraki kitaplarda savaş üzerine bir şeyler yazmak istemiyordum. Çünkü bunu yapmak çok basit, benim için aşırı basit olan bir şey. Savaş üzerine herkes bir şeyler yazabilir ve savaş her zaman korkunçtur. Ama barış üzerine bir şeyler yazmak, yani bizim barış dediğimiz şey üzerine, çünkü bu, gerçekte savaştır… Gerçek savaş, her zaman adı barış olan savaşın patlamasıyla doğar…” (22 Mart 1971)

”Kitabım İtalya’da yayımlandığından bu yana, bana hep kitabımın ikinci bölümünü faşizmi göz önünde tutarak mı yazdığımı sordular. Ve ben de dedim ki, hayır, daha önce yazmıştım, faşizm nerede başlar sorusu üzerinde daha önce düşünmüştüm. Faşizm, atılan ilk bombalarla başlamaz, her gazetede üzerine bir şeyler yazılabilecek olan terörle de başlamaz. Faşizm, insanlar arasındaki ilişkilerde başlar, iki insan arasındaki ilişkide başlar… Ve ben anlatmak istedim ki, savaş ve barış yoktur, hep savaş vardır…” (Haziran 1973)

Bachmann’ın yazarın görevi üstüne söylediği şu sözler de çok anlamlıdır, özellikle Malina romanını anlayabilmek, hissedebilmek için elzemdir:

“Yazarın görevi acıyı yadsımak, onun olmadığı yanılsamasını yaratmak, acının izlerini silmek olamaz. Tersine, yazar onu somutluğuyla benimsemek ve görebilelim diye bir kez daha somutlaştırmak zorundadır.”

İnsanın aklına burada ünlü psikiyatrist, bilimadamı Carl Gustav Jung’un komplekslerin aşılması üzerine söylediği sözler gelir. Ne der Jung:

”Bilindiği gibi, bir kompleksin gerçekten üstesinden gelinebilmesi, o kompleksin sonuna kadar yaşanmasıyla olur. Kompleksimiz yüzünden uzak durduğumuz şeyin ötesine geçebilmek istiyorsak, onu son damlasına kadar içmemiz gerekir.”

Evet. Malina’yı okuyan, her satırda hırpalanan okur için de durum böyledir. Bachmann aşkın, âşık olduğu varlıktan başka hiçbir şeyi görmeyen, duymayan, hissetmeyen, büyük tutulma, gönüllü büyük kuşatılmışlığını; bu yoğun, tarifsiz, akılla anlaşılamaz ancak ruhla yaşanabilir aşkın, âşık olunan varlıktaki sadece akılla ve içgüdüyle karşılanmaya çalışılması durumundaki önce şaşkınlığı, sonra âşık olanın ruhunda açtığı büyük yarayı öyle hissettirir; tüm yaralarınızı öyle deşer ki, günlük cinayetlerin maalesef en sıradanı olan; ruhu, aşkı akılla, mantıkla mahkûm etme ve onu yargılama, dahası yüksek egoyla ona direktifler verme, şartlar koşma durumu sonucunda gerçekleşen kanlı cinayetin hem tanığı hem de geçmişten üstünüze akın eden kapanmamış yaralarla maktül adayı olursunuz. Ama ölmeden bu büyük yangını yaşayıp kurtulursanız, Jung’un dediği gibi bu büyük yaralanmışlık, hiç uğruna kurban edilmişlik, hiçbir zaman gönül gözüyle anlaşılamamışlık kompleksinizin üstesinden gelir, dahası Nietzsche’nin dediği gibi; öldürmeyen şey sizi güçlendirir.

Bachmann, Malina romanı için; ‘tinsel, kurgu ürünü bir otobiyografi’ demiş ve ‘Önceki sonbahar (Paul Celan), bu sonbaharla (Max Frisch) iç içe geçiyor.” diye eklemiştir.

Ingeboch Bachman’ın hayatındaki iki sonbahar Paul Celan ve Max Frisch olduğundan, okuyucu; Malina romanını, bu otobiyografik tinsel kurguyu, bu iki sonbahar’ın duyarlı, kelimenin tam anlamıyla âşık kadın ruhundaki izleri üstünden de okuyabilir ama Malina bunların çok ötesinde bir romandır. Çünkü bilinç akışı tekniği ile yazılan romanlar arasında James Joyce’un ‘Ulysses‘inden sonra en önemli ikinci eser olarak anılır.

Hikmet Temel Akarsu’nun da belirttiği gibi; 20. yy’ın yetiştirdiği en önemli feministlerden olan Bachmann, roman sanatına el attığı anda bu maskülen dünyanın kalıplarını yıkarak işe başlar. Romanın bir mühendislik faaliyeti olarak ele alınması ve sağlam bir stüktüre sahip olması gerektiği gibi klasik yargıları ilk anda yıkar geçer. Bu yönüyle erkekler dünyasının edebiyatına ilk adımda meydan okur. Feminen bir dünyanın öncelikleri olduğunu militanca hissettiren bir edebi söylemle eserini örmeye başlar. Ve eserinin son satırına kadar bir daha asla taviz vermez.

Malina’da ya da Günlük Cinayetlerin Romanı’nda; üç ana karakter vardır; Malina, Ivan, Ben ve üç bölüm; Ivan’la Mutluluk, Üçüncü Adam, Son Şeyler Üzerine.

Malina; Ben’in (Kadın’ın) Malina’yla yaşadığı 6 numara ve Ivan’ın yaşadığı 9 numara arasındaki; ”Macar Sokağı” ülkesi’nde yaşanan, gerçek aşkın tüm hallerinin romanıdır. Ama ne yazık ki aşkın tutkulu, hayalci, coşkulu sesi tek tarafın ruhuna hakim olduğundan sonu hazinden öte bir cinayettir. Fakat Kadın’ın Ben’in Macar Sokağı Ülkesi’ni tarifi öyle güzeldir ki o alemin bir anlığına da olsa parçası olmak uğruna sonunu düşünmeden tüm acılara, tüm yangınlara karşı aşkı yaşamadan edemez insan:

”Burada, benim bulunduğum çevrede, Macar Sokağı 6 ve 9 numaralar arasında, acılar ve ağrılar giderek hafiflemekte; kanser ve tümör, astım ve enfarktüs, ateş, enfeksiyonlar ve baygınlıklar, dahası baş ağrıları ve hava değişikliğinin yol açtığı rahatsızlıklar bile güçlerini yitirmiş durumda ve ben kendime, bilim adamlarını bu basit çareden haberdar etmek görevim değil mi, diye soruyorum, o zaman, bütün hastalıkları sürekli geliştirilen ilaçlarla ve iyileştirme yöntemleriyle iyi edebileceği görüşünde olan bilim, ileriye doğru büyük bir adım atabilirdi.”

Aslında tüm roman, aşkın insan hayatındaki dönüştürücü etkisinin en temeline dayanmaktadır ve ne anlamlıdır ki bu Kadın’ın ortaokulda, kahverengi defterine yazdığı şu cümledir:

”Yaşayacak bir niçin’i bulunan, hemen her nasıla dayanabilir.”

Malina kimdir? Her ne kadar yazar kitabın başında kişileri tanıtırken Malina’yı tanıtır, ama aslında kimdir Malina?

Malina; bir zamanlar âşık olunan mantıklı, sağduyulu, duygularına asla esir olmayan, sevilen bir adamdır;  Kadın’la bir zamanlar paylaşılan ortak hayat, Kadın’da öyle izler bırakmıştır ki Malina o âşık olunan, sonra Kadın’ın hayatından bir şekilde çıkan adam, Kadın’ın benliğine karışmış ya da Kadın da, -Jung’un tarif ettiği gibi- bulunan erkek tarafa, animus‘a karışarak, Kadın’ın hayata, tüm günlük cinayetlere, Macar Sokağı Ülkesi‘ndeki evini cayır cayır yakan aşk acısına rağmen, ayakta kalmasını sağlayan bir ego parçası mıdır; safi ruh, duygu olan kadının benliğinin, akılcı, mantıklı tarafı mıdır artık Malina?

Belki de öyledir, belki de Malina, Max Frisch’in izlerini taşıyan sağduyu sahibi, yıkılmayan, mağrur bir parçasıdır, kadının.

Ama onun da kadınla bir tarihi, güzel anıları da barındıran, yaralarla bezenmiş bir geçmişi vardır. Yazar, romanda Malina’yı fark etme, onu düşleme, onu hayatına alma ve sonunda yabancılaşma süreçlerini öyle güzel anlatır ki; Kadın’ın ruhunun incelikli, duyarlı özüyle bizi bütünleştirir:

”Ne sanata ne tekniğe ne de bu çağa başvurmak isteyeceğimi, herkesin önünde ele alınan bağlamlardan, konulardan, sorunlardan hiçbiri ile ilgilenmeyeceğimi er geç o akşam anlamıştım. Malina’yı istediğim ve bilmek istediğim her şeyin bana ondan gelmesi gerektiğine inandığım ise kesindi.”

”Başlangıçtaki güzel günlerimizden söz etme gereği duymuyoruz, çünkü günlerimiz gittikçe güzelleşiyor ve ben başkalarıyla ve başka şeylerle bunca zaman yitirmeme yol açtığından ötürü Malina’ya kızdığım zamanları düşündükçe gülmekten kendimi alamıyorum; Malina’yı bu öfkeden ötürü Belgrad’dan sürdüm, adını elinden aldım, hakkında esrarlı öyküler uydurdum, şarlatan göçmen, casus yaptım; keyfim yerinde olduğu zamanlar da onu gerçeklerin dünyasından alıp bazı masallara ve destanlara yerleştirdim, Florizel ve Drosselbart gibi adlar taktım; ama ona en çok yakıştırdığım ad, Aziz Georg’du; yani hiçbir şeyin yetişemediği bataklıkta benim ilk kentim olan Klagenhurt kurulabilsin diye ejderhayı öldürmüş olan aziz ve zaman alan bir sürü oyunun ardından cesaretimi yitirip doğru olan tek olasılıkta karar kıldım; yani Malina, gerçekten Viyana’ydı ve ben onunla karşılaşmak için bu kentte bunca fırsatım varken, yine de onu hep elimden kaçırıyordum. Nerede Malina hakkında konuşulsa -ki pek sık olmuyordu bu- ben de söze karışmaya başladım. Bu şimdi bana acı vermeyen çirkin bir anı aslında, ama sanki ben de onu tanıyormuşum gibi yapmak gereksinimi duyuyordum. ”

”Aramızda her şey şimdiki gibi olalı beri kendime sorabileceğim tek soru, Malina’nın ve benim birbirimiz için ne olabileceğimiz, çünkü hiç benzeşen yanımız yok, çok ayrıyız ve bu, cinsiyetten, türden, onun kişiliğinin oturmuşluğundan, benim kişiliğimin oturmamışlığından kaynaklanan bir sorun değil. Gerçi Malina hiçbir zaman benimki kadar inişli çıkışlı bir hayat sürmedi, zamanını asla boşuna harcamadı, bir sürü yere telefon etmedi, olacaklar karşısında eli kolu bağlı beklemedi, Hiçbir zaman durup dururken bir şeylere karışmadı, aynada yarım saat kendini seyredip, ondan sonra -hep geç kalmak üzere- bir yerlere koşmadı, karşılaştığı bir soru üzerine ya da verecek yanıt bulamamak yüzünden, birtakım özürler kekelemedi. Öyle sanıyorum ki, bugün bile birbirimizle ilgimiz az, birbirimize sabrediyoruz, Birbirimize hayret ediyoruz, ama benimkisi meraktan doğan bir hayret (Acaba Malina hiç hayret eder mi? Buna gittikçe daha az inanır oldum) ve bu benim için asıl huzursuzluk kaynağı olan durum, varlığımın onu asla tedirgin etmemesi, varlığımı istediği zaman algılaması, söylenecek bir şey olmadığı zaman algılamaması; sanki evin içinde sürekli birbirimizin yanından geçmiyormuşuz gibi; sanki günlük hayatımız içereisinde birbirimizi görmezlikten, duymazlıktan gelmemiz olasıymış gibi. O zaman bana öyle geliyor ki, Malina huzurlu, çünkü ben onun için çok önemsiz, artık çok bilinen Ben‘im; beni bir çöp gibi, varlığı gereksiz bir yaratıkmışım gibi fırlatıp atmış; sanki yalnızca onun kaburga kemiğinden yaratılmışım ve başlangıçtan bu yana onun için gerekli değilim, ama aynı zamanda da varlığı gerekli olan, karanlık bir tarihim; onun tarihine eşlik eden, o tarihi tamamlamak isteyen, ama onun kendi gölgesiz tarihinden ayırdığı ve araya sınır koyduğu bir tarih. Bundan ötürü ve benim yalnız onunla açığa kavuşturmam gereken bir şey var ve her şeyden önce ben kendimi yalnızca onun önünde açığa kavuşturmak zorundayım, bunu yalnızca onun önünde yapabilirim. Onun açığa kavuşturmak zorunda olduğu hiçbir şey yok, hayır onun yok.”

Kadın, acı verse de, kendine karşı dürüst olmayı seçer:

”Ama anımsama dendiğinde, belleğim yalnızca alışılmış anıları, geride kalmış, eskitilmiş, terk edilmiş şeyleri dile getiriyorsa eğer, o zaman, içinde artk beni hiçbir şeyin rahatsız etmemesi gereken anılar dağarcığından henüz uzağım, hem de çok uzağım demektir.”

Sonra Ivan‘la aşk başlar; yani Macar Sokağı Ülkesi’nin yer yer masal perilerine öykünen aşkı…

”Ivan beni iyileştirmeye başladığı için, artık dünya, çok kötü bir dünya olamaz.”

Ama Ivan’ın bu ilişkiden anladığı şey Kadın’ın aşkından başkadır. hatta önceden evlenmiş boşanmış, iki çocuk sahibi Ivan; artık çocuklardan başka kimseyi sevmediğini söylemektedir. Yoksa Ivan Kadın’ın Bachmann’ın aşkını elde ettikten sonra aralarındaki mesafelere, kendi hırpalanmış egosunu da dahil edip Bachmann’ı tüm aşkıyla bırakıp evlenen Paul Celan’ın izlerini mi taşır? Paris’te evlenen Paul Celan; ”Paris’e benim için gelme’ dediğinde; ne demişti Bachmann: ”Tüm paramı bir bilete oynadım ve artık başıma ne geleceği umrumda değil?” Her ne kadar Max Frisch ile birlikte yaşarken Bachmann, Paul Celan ile mektuplaşsa da artık o maziden bir sestir kalbi için, eski bir dost sadece. Max Frisch de Celan’ın varlığından haberdardır, entelektüel düzeyde bir ilişkileri vardır. Yani romanda; sanki Malina ve Ivan’da Max ve Paul’ün izleri vardır ama bu izler Bachmann’ın kadın’ın tüm kümülatif bireysel ve toplumsal acılarının merceğinden geçerek, kadın’ın âşık ruhunun kaleydeskop’undan bizlere doğru usul usul akar…

Kadın, Ivan’la aşkının ilk safhasında şunları söyler:

”Biz birbirimize giden yolları bunca zahmetsiz bulabilirken, kentteki kıyım sürüp gidiyor…”

Ivan’la aşk ile ortak bir dil bulduklarından bu dilin dünyadaki tüm anlaşmazlıkların çözümü için tek çare olduğunu düşünen Bachmann’ın aşk virüsü üstüne söyledikleri özellikle bu güzel, özlenen virüse yakalanabilmek için gerekli olan şeyleri anlattığı cümleleri sanki bize şu sözü fısıldamakta: ”Dünyayı güzellik kurtaracak, bir insanı sevmekle başlayacak her şey…”

”Ivan’la ben birbirimize yalnız iyi şeyleri anlattığımızdan ve bazen de (birine gülümsemeksizin) birbirimizi güldürecek bir şey söylediğimizden, dahası işi derin düşüncelere daldığımız için gülmeye kadar vardırdığımızdan, yani bizi kendi kendimize götüren anlatım biçimini bulduğumuzdan, bir buluşmaya yol açabileceğimizi umuyorum. Adının ne olabileceğini bildiğim virüsü komşularımıza ağır ağır tek tek bulaştırabiliriz ve bu yüzden bir salgın çıkarsa eğer, o zaman bütün insanlar kurtulmuş olurlar. Ama öte yandan bu salgını çıkarmanın güçlüğünü, insanın bu salgına yakalanacak kadar olgunlaşması için ne kadar uzun süre beklemesi gerektiğini, benim ne güçlüklerden ve umutsuzluklardan sonra o noktaya varmış olduğumu da biliyorum.”

Aşkın, Ivan’ın aşkının; Kadın, Ben, üzerindeki dönüştürücü, güzelleştirici ve mükafatlandırılması gereken etkisini anlattığı bölüm; vakt-i zamanında yaşadığı acıları, büyük özenle o içteki neşeli çocukla bütünleştirmiş, duyarlı âşık kadın ruhunun o muhteşem özünü bize duyumsatır:

”Bu arada benim açımdan araya giren bir sürü şey oldu, bir insanın bağışıklık kazanması için gerektiğinden çok daha fazla koruyucu madde biriktirdim; kuşku, umursamazlık, büyük bir korkunun arkasından gelen korkusuzluk gibi ve Ivan’ın bütün bunlara karşı bunca dirence, bu bunalımlara, şerbetli hüzne, saniyesi saniyesine uykusuzluğa göre ayarlanmış gecelere, sürekli gerginliğe, her şeyden inatla feragat edişe karşı nasıl bir saldırıya geçtiğini bilmiyorum, ama daha ilk saatte, Ivan’ın tabii ki gökten inmediği, ama gülen gözlerle, kocaman ve hafif eğilmiş olarak Landstrasser Hauptstrasse’de önümde durduğu o ilk saatte, hepsi yıkılıp gidivermişti, ve sırf bu yüzden Ivan’a en büyük nişanları vermem gerekirdi; en büyüğünü ise beni yeniden bulduğu, bir zamanlarki beni, en eski kesitlerimi, üstü örtülmüş olan Ben’i ortaya çıkardığı için hak etmişti ve Ben, tüm yeteneklerinden ötürü Ivan’ı aziz ilan edeceğim, gelgelelim hangilerinden, evet hangilerinden ötürü? Henüz görünürlerde bir son olmadığından ve olmasına da hiçbir zaman izin verilmemesi gerektiğinden, gözümde bu yeteneklerin arasından en basitini, kısacası Ivan’ın beni yeniden güldürebilmesini somutlaştırıyorum.”

”Bir zaman parçacığında: Ivan ve Ben bir başka zaman parçacığında: Biz, sonra, bunun hemen ardından yine Sen ve Ben. İki canlı var ki, birbirlerine ilişkin tasarıları yok, birlikte var olmayı istemiyorlar, bir başka yere ve bir başka yaşama doğru yola çıkmak, bir şeyleri kesip atmak, egemen bir dilde herhangi bir anlaşma yapmak istemiyorlar. Tercümansız da  idare edebiliyoruz, Ivan’a ilişkin hiçbir şey öğrenmiyorum, Ivan benim hakkımda hiçbir şey öğrenmiyor. Duyguları ticari değiş tokuş konusu yapmıyoruz, birbirimize karşı diktiğimiz kalelerimiz yok, kendi kendimizi güçlendirmek ve güvence altına almak için ısmarladığımız silahların gelmesini bekliyor değiliz, zemin gevşek ve iyi ve benim toprağıma düşenler filizleniyor, kendi neslimi sözcüklerle sürdürüyorum ve Ivan’ın neslini de sürdürmekteyim, yeni bir tür üretiyorum, benim ve Ivan’ın birleşmesinden Tanrı’nın istediği doğuyor:

Ateş kuşları

göktaşları
yeraltı ateşleri

yeşim damlaları.”

Bachmann, Kadın’ın, Ben’in, geleceğe, sevgi ülkesinin var olacağı geleceğe dair, güzel ütopyasını da anlatır, bu umuda, sevginin, güzelliğin geleceği umuduna tutunma anlarıdır Kadın için:

”Bir gün gelecek, insanların siyah ama altın gibi parlayan gözleri olacak; onlar, güzelliği görecekler, pisliklerden arınmış ve tüm yüklerden kurtulmuş olacaklar, havalara yükselecekler, suların dibine inecekler, sıkıntılarını ve ellerinin nasır bağlamış olduğunu unutacaklar. Bir gün gelecek, insanlar özgür olacaklar, bütün insanlar özgür olacaklar, kendi özgürlük kavramları karşısında da özgür olacaklar. Bu, daha büyük bir özgürlük olacak, ölçüsüz olacak, bütün bir yaşam boyunca sürecek…

Bir gün gelecek, insanlar savanları ve bozkırları yeniden keşfedecekler, uçsuz bucaksıza açılıp köleliklerine bir son verecekler, hayvanlar yükseklerdeki güneşin altında insanlara, artık özgür olan insanlara yaklaşacaklar ve dev kaplumbağalar, filler, bizonlar birlik içerisinde yaşayacaklar, ormanların ve çöllerin kralları, özgürlüklerine kavuşmuş insanlarla birleşecekler, aynı kaynaktan su içecekler, arınmış havayı soluyacaklar, birbirlerini parçalamayacaklar, bu, başlangıç olacak; bütün bir yaşamın başlangıcı…”

”Bir gün gelecek, insanların altın kırmızısı gözleri olacak ve şaşırtıcı sesleri olacak; o gün insanların elleri yeniden sevme yeteneğini kazanacak ve insanlığın şiiri yeniden yazılmış olacak…
Ve elleri iyilik yapabilecek, masum ellerini varlıkların en yücesine uzatacaklar, çünkü onlar, çünkü insanlar sonsuza değin beklemek zorunda kalmamalılar, beklemek zorunda kalmayacaklar….”

”Bir gün gelecek, binalarımız çökecek, otomobiller hurdaya dönmüş olacak, uçaklardan ve roketlerden kurtulmuş olacağız, tekerleğin ve atomun parçalanmasını bulmuş olmaktan vazgeçeceğiz, mavi tepelerden taze bir rüzgar esecek ve ciğerlerimizi alabildiğine dolduracak, ölmüş olacağız ve soluk alacağız; bu, hayatın ta kendisi olacak.

Çöllerde sular tükenecek, biz yeniden çöllere dönebileceğiz ve vahiylere kulak vereceğiz, savanlar, göller ve akarsular artıklarıyla bizi çağıracak, elmaslar, kayaların içinde kalacak ve parıltıları hepimizi aydınlatacak, balta girmemiş ormanlar, bizi düşüncelerimizin karanlık ormanından çekip alacak, düşünmeye ve acı çekmeye son vereceğiz, bu, kurtuluşun ta kendisi olacak.”

Malina’da; Ludwig Wittgenstein‘ı duyumsarız: ”Üzerinde konuşulamayan konusunda susulmalı; unutma, sözcükler eylemdir.” derken. Malina’da suskunluk korunur böyle zamanlarda.

Macar Sokağı Ülkesi sınırları dışındaki tüm dünyanın karmaşasına, sahte değerler, haklar sistemine karşı Kadın’ın, Ben’in sözleri; duyarlılığın akıldan değil sadece yok edici egodan uzak sesiyle hayata özünden bakışı anlatır:

”Oysa Washington, Moskova ve Berlin, aslında olur olmaz yerde seslerini yükseltmek, kendilerini önemli kılmak merakında olan yerlerden başkaca bir şey değil. Benim Macar Sokağı Ülkem‘de onları ciddiye alan yoktur.”

”Durumundan hoşnut olan yönetilenler, yalnızca bizleriz. O denli zengin bir yenilgi içerisinde yaşıyoruz ki, kimse ötekine ya da egemenliğe karşı sesini yükseltmiyor, dış dünyada öteki insanların bizi felce uğratmaları bu yüzden; çünkü onlar birtakım haklar alıyorlar, çünkü onlardan birtakım haklar alınıyor veya esirgeniyor ve çünkü o insanlar, hakları olmaksızın, birbirlerinden sürekli bir şeyler istemekteler. Ivan olsa, şöyle derdi: Bunların tümü de yaşamı birbirlerine zehir ediyorlar.

Malina‘nın söyleyeceği ise şu olurdu: Hepsinin de düşünceleri elden düşme, başkalarından kiralanmış ve kiralar o denli yüksek ki, çok pahalıya mal olacak hepsi. ”

”Çevremdeki bu koşuşturmanın ortasında kendimi herhangi bir işle oyalamam kesinlikle olanaksız, eminim siz de görüyorsunuzdur dünyadaki bu delice koşuşturmayı ve ondan kaynaklanan cehennemî gürültüyü duyuyorsunuzdur. Yapabilseydim eğer işlerle uğraşılmasını yasaklardım, ama onları yalnız kendime yasaklayabilirdim.”

”Ben, mutlak nitelikteki ilk israfın simgesiyim, kendimi esrikliğe kaptırmışım, dünyadan akıllı bir biçimde yararlanabilme yeteneğim yok ve adına toplum denen maskeli baloda boy gösterebilirim, ama gelmeyebilirim de; engeli çıkmış biri gibi ya da kendine maske yapmayı unutmuş, ihmali yüzünden kostümünü artık bulamayan ve bundan ötürü de günün birinde artık davet edilmeyen biri gibi. Belki de birisiyle sözleşmiş olduğum için, Viyana’da, bana henüz yabancı olmayan bir ev kapısı önünde durduğumda, aklıma son anda kapıda yanılmış ya da günü ve saati şaşırmış olabileceğim geliyor; o zaman dönüyorum ve çok çabuk yorulmuş, içim çok fazla kuşkuyla dolu olarak, Macar Sokağı‘na koşuyorum.”

Ivan için kadın böyle düşünürken;

”Onu duyduğum, onun da beni duyduğunu bildiğim sürece hayattayım.”

Ivan, Kadın’a şu sözlerle ölüm fermanını okur:

”Beni yerleştirdiğin yerde soluk alamam, lütfen o denli yükseklere koyma beni, kimseyi havanın inceldiği yerlere taşıma, benden sana bir öğüt olsun bu, sonrası için bundan ders al!” der Ivan.

Ve yangın ve yıkım hız alır:

”Düşünmemi öngördükleri şeyleri de düşünebilmekten tümüyle acizim, bir tarihi, bir işi, bir randevuyu; sabahın altısında mutsuzluğumun sınırsızlığından daha açık ve seçik algıladığım bir şey yok, çünkü asla kesilmek bilmeyen bir acı, hak edilmiş, tüm benliğimi saran bir acı, tüm sinir uçlarına eşit oranda dağılmakta, her zaman. Çok yorgunum, evet, size söyleyebilirim, çok yorgunum…”

”Kendimde değilim, kendim burada değil, nedir bu, kendimin olmaması? Burada olmadığında, nerede oluyor bu kendim?”

Artık yaşam eskisinden de zordur, karabasanlarla dolu, Macar Sokağı Ülkesi’ndeki evi kasıp kavuran yangın maziyle beraber Kadın’ı sarmaktadır, kadın seslenmektedir mavisine:

”Benim mavim, benim içinde tavus kuşlarının gezindiği, görkemli mavim, benim uzakların rengi olan mavim; ufuktaki mavi rastlantım!”

Tacizle, kanla, şiddetle, savaşla, kıyımla dolu karabasanların birinde; kırmızımsı renkte, içinde genç şimşeklerin çaktığı, hücreye gökten düşmüş olan taş, şöyle diyor: hayret ederek yaşamak.

İçinde tüm mavilerin çakıp söndüğü ikinci mavi taşın mesajı: hayret ederek yazmak.

Ve kadının elinde tuttuğu beyaz taşın mesajı görünemiyor; son mesajı kurtuluşundan sonra öğrenecek…

Bachmann’ın Malina romanında erkeklere dair yaptığı derin ve feci ötesi tespit belki de çoğu soru işaretini açıklığa kavuşturacak cinsten, maalesef yaşanmışlıklar içinden süzülüp gelen çok tanıdık bir sesleniş, aslında hazin bir kavrayış:

”Erkekler birbirinden farklıdır ve aslında her birini iyileşmez bir klinik vaka olarak görmek gerekir, başka deyişle, ders kitaplarında ve ilgili öteki kitaplarda yazılı olanlar, tek bir erkeği bile tüm doğasıyla açıklamak için yeterli değildir. Bir erkeğin beyninden kaynaklananları anlamak bin kez daha kolaydır. Bu en azından benim için kesinlikle böyle. Ama bu hiç kuşkusuz herkeste ortak olduğu söylenen şey değil. Ne büyük bir yanılgı! Bir genelleştirmeye olanak sağlayabilecek böyle bir malzeme, yüzyıllar boyunca bile toplanamazdı. Tek bir kadın bile çok fazla sayıda tuhaflığın üstesinden gelmek zorundadır ve kendini hangi hastalık belirtilerine göre ayarlaması gerektiğini ona daha önce söyleyen olmamıştır, denilebilir ki, erkeğin bir kadın karşısındaki tutumu tümüyle hastalıklıdır, üstelik tümüyle kendine özgü biçimde hastalıklıdır; dolayısıyla erkekleri hastalıklarından kurtarabilme olanağı artık asla yoktur. Kadınlar için ise, olsa olsa acılara katılıp birlikte acı çekme yoluyla kaptıkları bulaşıcı hastalıkların izlerini az çok taşıdıkları söylenebilir.”

Ve hayattan çarpıcı bir örnekle bu tespitini taçlandırır Bachmann:

”Tam bir gevezeyle, budalalığı tartışma götürmez biriyle, en tuhaf alışkanlıkların tutsağı olan, iğrenç bir karaktersizle geçirilen altı ay, gerçekten güçlü ve akıllı kadınları bile sarsıntılara sürüklemiş, intihara değin götürmüştür, lütfen Erna Zanetti‘yi düşün yalnızca, hani şu tiyatro bilimi doçenti yüzünden, düşün bir kez, bir tiyatro bilimcisi yüzünden! Kırk uyku hapı yutmuş, söylendiğine göre ve Erna Zanetti herhalde bu duruma düşen tek kadın değil, adam dumana dayanamadığından kadına sigarayı da bıraktırmış, kadıncağızın et yemesi de yasak mıydı, bilmiyorum, ama başka birtakım kötü şeyler de vardı herhalde.

Ama Erna, o budala, büyük bir şans eseri olarak onu terk ettikten sonra, ertesi gün, günde yine yirmi sigara içebileceğine ve canının istediğini yiyebileceğine sevinecek yerde, ne yapacağını şaşırmış halde kendini öldürmeye kalkışıyor, birkaç ay boyunca hep o adamı düşünmüş ve onun yüzünden acı çekmiş olduğu için, aklına daha iyi bir şey gelmiyor, nikotinden yoksun olmanın, bir de hep salata yapraklarıyla havuç yemenin sıkıntısı var tabii.”

Macar Sokağı Ülkesi’ndeki yangın hatsafhaya ulaşmıştır…

Kadın’ın gökyüzü koyu bir karanlık içerisindedir; “Gökyüzü tasarımlanması hemen hemen olanaksız bir karanlık içerisinde. Yıldızlar çok aydınlık, ama atmosferin eksikliği nedeniyle parlamıyor.”

Kadın, Ben; nasıl görmüştü, nasıl yaşamıştı Ivan ve Malina’yı?

”Ivan ve ben bir noktada birleşen dünya.

Malina ve ben, ikimiz bir olduğumuz için: aykırılaşan dünya.”

Kendi hakkında öğrendiği şey neydi?

”Bildiğim tek şey, artık eskiden olduğum gibi olmadığım, saçımın tek bir telini bile şimdi daha iyi tanıyor değilim ve ben kendime eskiye oranla tek bir adım bile yaklaşamadım. arkamdan hep meçhul bir kadın izledi beni, bir başka meçhul kadınla birleşmek üzere.”

Konuşulamadığı için, suskunluğa terk edilen Ivan’la yaşanmış ve öldürülmüş aşk sonrasında Kadın Malina’ya, rasyonel, mantıklı, sakin Ben’ine tutunmaya çalışmakta ama Ivan’la olan aşkından tüm yaşadığı acılara rağmen pişman olmamakta, Onun güzelliğini ondan uzakta da teslim etmekte ama kendisinin artık bu güzelliğin parçası olmadığını da bilmekte:
Güzel, artık gelmiyor benden, oysa benden gelebilirdi, dalgalar halinde Ivan’dan, güzel bir insan olan Ivan’dan bana doğru geldi, güzel olan tek bir insan tanıdım, ne de olsa güzellik denen şeyi görebildim, en sonunda ben de en sonunda tek bir kez, Ivan sayesinde güzel olabildim.”

Ve her şeye rağmen güzelliğe olan inancı onun hâlâ tek dayanağı olmakta ve bunu Malina’ya, sağduyulu Ben’ine anlatmakta:

”Ruh, hiçbir ruhu harekete geçiremez, yalnızca aynı ruhun ruhu yapabilir bunu, özür dilerim, güzellik senin için sonra gelen bir şey, ama güzellik ruhu harekete geçiriyor.”

Ve Kadın’ın kendiyle hesaplaşması, yüksek perdeden duyulmakta. Bu bölüm bir müzik eserinin bölümlerinin ritimlerine uygun şekilde romanda sıralanmakta, akmakta, melodi melodi süzülmekte; Ben, ardından Malina konuşmakta; aslında Malina Ben’i huzura kavuşturmaya çalışmakta, tüm olması gerekenleri söyleyerek tabii ki. Duyarlılıkla, ruhla; mantığın, sağ duyunun hesaplaşması. Aslında sırf bu bölüm bile büyük bir hediyedir Malina’yı okuyanlar için:

Ben: Her şeye sahip olduğum, neşenin gerçek neşe olduğu, iyi anlamda ciddiyeti paylaştığım zamanı düşünmek çok hoşuma gidiyor. (quasiglissando) [(almostglissando) yani (Rapidscalepassageproducedbyslidingoverkeysorstringse.g. piano, harp, violin, trombone)]

daha sonra her şey yaralandı, hasara uğradı, kullanıldı, eskitildi ve sonunda yıkıldı. (moderato) [(slowerthan allegretto but fasterthan andante) (yani orta hızda)]

kendimi ağır ağır iyileştirdim, giderek daha çok eksikliğini duyduğum şeyleri tamamladım ve kendimi iyileşmiş hissediyorum. Yani şimdi aşağı yukarı yine eskiden olduğum gibiyim. (sottovoce) [(softvoice)]

Ama neye yaradı bu yol?

Malina: Yol, hiçbir şeye yaramaz, herkes için vardır sadece, ama herkesin o yoldan gitme zorunluluğu yoktur. Fakat insan günün birinde bir değişim yapmak, yeniden bulunan ben ile artık eski ben olamayacak, gelecekteki ben arasında gidip gelebilmek zorundadır. Çaba harcamaksızın, hasta olmaksızın, pişmanlık duymaksızın.

Ben: Artık kendimden pişman değilim. (tempegiusto) [(in exact time)]

Etkin olmak, sürdürüldüğü takdirde, sonunda etkin olmamak demektir, senin bana gösterdiğin gibi. O zaman artık büyüyen bir çılgınlık değil, şiddetinden yitiren bir çılgınlık söz konusudur.

Malina: Yerinde kalmalısın. Bu, senin yerin olmalı. Ne ileriye, ne de geriye gitmelisin. O zaman bu yerde, ait olduğun tek yerde zafere ulaşırsın.

Ben: Zafere ulaşmak! İnsanı zafere ulaştırabilecek olan simge yitirildikten sonra, kim söz edebilir zaferden? (conbrio) [(extremelyexcited)]

Ben: Affedilmeyecek bir şey olsa bile, ben kendimi hep dağıtmak, yanıltmak, yitirmek istiyorum. (piano)

Malina: Senin ne istediğin artık önemli değil, doğru olan yerde artık sana düşen, istemek değil. Orada o denli sen olacaksın ki, kendi Ben’inden vazgeçebileceksin. Burası, dünyanın bir insandan iyileşip sağlığına kavuştuğu ilk yer olacak.”

Kadın, Ben; yaşadığı gerçek ve gerçekötesinin toplamı aşk, Ahmet Cemal‘in tabiriyle ‘mutlak aşk‘ının ardından, tüm incinmişliğine rağmen, bu büyük aşkı duyduğu erkeği de bir yandan anlamaya çalışır; ama tabii ki tüm bu mantıksal dayanak bulma, hayalkırıklığını anlamlandırma çabasına rağmen acısı dinmez. Bachmann; Kadın’ın Ivan’a anlatamadığı, anlayamayacağı için anlatamadığı; ‘konuşamadığı için sessizliğe bıraktığı’ aşkıyla var olma durumunu öyle güzel anlatır ki; hem teknik hem mana açısından Ivan’dan çıkan dış sesin Kadın’da yarattığı yankıyla, şiirsel bir iç konuşmayı, bilinçakışını, ruh konuşmasını bize duyumsatır. Bachmann’ın şair ruhu da tüm romanda olduğu gibi burda da bizi teslim alır:

”Ivan, benim ona ait olduğum gibi bana ait olamayacaksa eğer, o zaman günün birinde normal bir yaşamda var olacak ve bundan ötürü o da normale dönüşecek, kimse onun için şenlikler düzenlemeyecek ama belki de Ivan’ın istediği, sürdürdüğü yalın yaşamı; ve ben dilsiz bakışlarımla, açık seçik olan ayak uyduramayışımla, kırık dökük sözcüklerden oluşma itiraflarımla, bir avuç yaşamı onun için güçleştirdim. Ivan gülerek, ama yalnızca bir kez şöyle diyor: Beni yerleştirdiğin yerde soluk alamam, lütfen o denli yükseklere koyma beni, kimseyi havanın inceldiği yerlere taşıma, benden sana bir öğüt olsun bu, sonrası için bundan ders al! Şöyle demedim: Ama senden sonra kimi yücelteceğim ki? Herhalde senden sonra benim… Düşünmüyorsundur! Ben hâlâ her şeyi senin için öğrenmeyi yeğliyorum. başka hiç kimse için değil.”

Aşk ölmüştür.

Artık Kadın Macar Sokağı Ülkesi’nden taşınmalıdır.

Ama Ivan’ın olmadığı bir hayatta, aşkın olmadığı bir hayatta, o kadın duyarlılığının hat safhada yaşandığı Ben; var olamayacaktır.

Kadın; ”Ben, Ivan’da yaşadım, Malina’da ölüyorum.” der ve aylar öncesinde, Ivan’la ilişkilerinin ölüme doğru yavaş yavaş gitmeye başladığının izleri belirdiğinde, Macar Sokağı Ülkesi’ndeki evinin duvarında gösterdiği yarığa doğru ilerler. Artık yarık kocamandır ve kadın o yarığın içine girer.

Malina taşınılan evden ayrılırken kadın yarığın içinden şu sözü söyler: Cinayetti.

Bu harikulade, emsalsiz muhteşemlikteki özel eser için, gerçek ve gerçeküstü tüm benliğimizle, ruhumuzla teşekkürler Ingeborg Bachmannn…

Sinemasal not: Ingeborg Bachmann’ın Malina romanından; Elfriede Jelinek tarafından senaryolaştırılıp Werner Schroeter tarafından beyaz perdeye aktarılan, Kadın’ı Isabelle Huppert’in canlandırdığı  1993 yapımı Malina filmi de bu muhteşem kitabı okuduktan sonra izlendiği takdirde etkileyici  ve özel bir filmdir.

Despina Yıldız Çağrı

inannasappho@gmail.com

Yazarımızın öteki yazıları için tıklayınız.

« Önceki Sayfa — Sonraki Sayfa »