Kafka (1991, Steven Soderbergh)

yönetmenliğini ’in yaptığı, ’yı jeremy irons’ın canlandırdığı 1991 abd yapımı film.

film adını; yaşarken babasının zoruyla hukuk eğitimi almış, prag’da yaşayan bir sigorta şirketi çalışanı, ünsüz bir yazar; ölümünden sonra ise dünya çapında ünlü olan, kendi kitapları haricinde üstüne yapılan incelemelerle de yeni bir edebi kulvar yaratmış çek yazar franz kafka’dan alıyor. soderbergh, kafkaesk atmosferi kurmak için kafka’nın benliğinin içinden bize kafka’nın hayatını ünlü eserlerinin gözünden, iç içe geçmiş girift bir yapıda anlatıyor. çünkü kafkaesk yapı kaynağını hem kafka’nın kişiliğinden, hem ona dayatılanların ruhuna uyumsuzluğundan, hem de prag’dan almakta.

kafka’nın hayatında, ruhunda ve kişiliğinde en derin izler bırakan kişi, babası otto kafka’dır. aralarında kuşak çatışmasından öte mizaç çatışması, ruhsal karşı kutupluk, hayatı anlamlandırma noktasında büyük bir uyuşmazlık ve tüm bunların sonucunda mezara kadar kafka’nın peşini bırakmayan suçluluk duygusuyla harmanlanmış yetersizlik hissi, baba ve simgeledikleriyle savaş hali mevcuttur.

kafka’nın babası sert, otoriter; kafka ile kıyaslanınca duygusuz ama akılcıdır. aynı soderbergh’in kafka filmindeki insanların düşüncelerini kontrol etmek için onların iradesi dışında, insanları kendi idealleri doğrultusunda acı verici deneylerinde kullanan doktor murnau gibi. aralarındaki -yani baba ve toplumdaki hakim; insanları koyulan kurallara sorgulamadan itaat eden, zararsız prototip haline getirmeyi amaçlayan, baskıcı otoriteyi simgeleyen arasındaki- anlayış farkı filmde murnau’nun ağzından şöyle ifade edilmektedir:

kafka: orada ne yapıyorlar?

dr. murnau: daha randımanlı kişiyi belirli bir şekilde, sinirlilik, mutluluk ya da iştah ve renklere eğilimli hale getiren şey nedir? kimyasal ikizlerin de değiştirilebileceği gayet açıktır. peki ama kaç farklı şekilde?

kafka: hatta hangi kriterlere göre? bu bilimin pisliği.

dr. murnau: bazı pislikleriyle karşılaştım. hepimiz karşılaşmadık mı? onlar kendilerine söyleneni yaparlar.
kafka: insanların daha sık yaptıkları şey de bu değil midir?

dr. murnau: önce fizyoloji, sonra ideoloji.

(…)

dr. murnau: bunların hepsi henüz gerçekleşmemiş bir ölümü yargılamaktan ibaret.

kafka: işçilerin karıları ve çocukları var.

dr. murnau: maalesef tek çare kalkınmayı sigortalamak. sizinki gibi bir sigorta şirketinin paralarını, kocalarını kaybetmiş kadınlara vermesi güzel. insanlar endüstriyel bir çağ, ilerleme istiyorlar. biz de onlara veriyoruz.

kafka: buna gelişme değil, vücut hırsızlığı denir.

dr. murnau: sanırım buna geçmişte “diriliş işi” derlerdi. üstelik kendimi bile dirilttim, değil mi?

kafka: dr. murnau orlac’ın (kafka’nın çalıştığı sigorta şirketi) işkencecisi.

dr. murnau: konularımızı başka bir yerde aramamız gerek. daha isyan etme pozisyonunda olmayan insanlarda. herhangi bir konuda suçlu olan bütün insanlarda.

kendinizi niye devrimcilerle ve anarşistlerle bağdaştırdınız?

(…)
benim gibi birini küçümsüyorsunuz. çünkü çağdaşlığı küçümsüyorsunuz.

ama siz çağdaşlığın öncüsüsünüz. bunun hakkında yazdınız, belgelediniz. sizden farkım, benim kucaklamayı tercih etmem.

işte bu bizim en büyük sorunumuz. insan beynini anlamak. en azından bu yönümüzün ortak olduğunu itiraf etmen gerek.

kafka: seninle ortak hiçbir şeyimiz yok. ben kâbuslar yazmaya çalıştım; sen ise, bunu yarattın.

dr. murnau: evet senin kendi tarzın var, benim de kendi tarzım. fakat ikimiz de ileri görüşlüyüz. bizi yüzsüz çoğunluktan farklı kılan da bu.

kafka: yüzsüz mü! işte yüz! bu yüzsüz kitle, hesap sormaya geldiğinde ne diyeceksin? ne cevap verebilirsin?
dr. murnau: halkı kontrol etmek, bireyi kontrol etmekten daha kolaydır. halkın ortak bir amacı vardır. bireyin amacının ne olduğu ise hep bir soru olmuştur.

kafka: bu da senin kurtulmak istediğin, değil mi? bir bireyi diğerlerinden farklı yapan her şey.
fakat asla bireyin ruhunu mercekler arasında değiştiremeyeceksin.

dr. murnau: mikroskopta öyle bir yer var ki; onu bulacağım, değil mi?

soderbergh, kafka’nın hayatının, benliğinin, acılarının, karabasanlarının, zayıflıklarının, özlemlerinin, düşlerinin, hayal kırıklıklarının, tüm ruhunun yansıması olan eserlerinin bazılarına filmde özel olarak yer vermekte.

dönüşüm:
sokaktaki tanıdıklar: ne hakkında yazıyorsun?

kafka: kalkıp gözünü açtığında kendini dev bir böceğe dönüşmüş olarak bulan bir adam hakkında.
cezalılar kolonisi:

aslında mermerci olan mezar kazıcısı: yazılarınızı okudum, muhteşemler!

kafka: beni şaşırtıyorsunuz, hangilerini?

mezar kazıcısı: sadece, yayımladıklarınızı okudum.

kafka: dergilerde, aslında kimse okumaz. kale’de, gereksiz kağıtların arasında saklanmalılar.

mezar kazıcısı: yine de, bazılarımız senin durumunla ilgilenmekte. mesela, şu pines kolonisi hakkındaki hikaye.

mahkum edilmiş insanın etine kazıyarak yazılmış, o sivri cümleler.

kafka: bu yeni. çalışmalarımın biraz daha fark edilir olması için zekice bir yol bulmam gerekiyor.

işyeri atmosferi; akıllara zarar, gereksiz ve sinir bozucu yardımcılar ile blumfeld, yaşlıca bir bekar; filmin tümüne sirayet etmiş uzaktan görkemli, dışardan; -içerden çağrılmadıkça- ulaşılamaz şato ile soruşturma dedektifleri, dev dosya dolaplarıyla dava eserlerine ve tüm kafka yazın evreninin dokusunu soderbergh filmde çok güzel kullanmıştır.

filmde kafka’nın gözlerini alamadığı ve bir türlü uzun uzadıya sohbet edemediği anna da; sanki milena gibi kafka’ya sevgiyle gülümsemektedir.

soderbergh’in kafka’nın vasiyetine yaptığı vurgu da çok yerindedir.

kafka’nın şato’ya giden yolu, yani veba salgını zamanından kalma, mezar görünümlü gizli geçidin yolunu kendisine gösteren mezar kazıcısına söyledikleri ve vasiyetine dair diyalog çok anlamlıdır:

kafka: bana yazılarımı beğendiğini söylemiştin. bana bir iyilik yapar mısın?
mezar kazıcısı: bir tane daha mı?
kafka: eğer seni tekrar göremezsem evime gidip defterimi bulup onu yok eder misin? elyazılarımın hiçbiri bitmedi. yak onları, tamam mı?
mezar kazıcısı: ne kadar olağanüstü bir istek!
kafka: gerçek dost bunu yapar.
mezar kazıcısı: ama muhakkak değil. bir karı yapar bunu!

evet max brod, yaşarken anlaşılamamış olan kafka’nın tüm eserlerini, vasiyetini yerine getirmeyerek yayınlayarak belki mezar kazıcılığı yapmıştır ama böylelikle bize kendi şatolarımıza giden gizli geçidi göstermiş, kafka’yı da; hak ettiği düş şatosunu ölümünden sonra da olsa özgürce inşa etmesini sağlamıştır, tüm okuyucuların belleğinde.

soderbergh, kafka’nın hayatında çok etkili bir figür olan baba otto kafka’ya, filmde hak ettiği önemi gerçekten vermiştir. kafka’nın babasına seslenişi ile başlayan film, finalinde de kafka’nın babası ile arasındaki tüm farklılıklara rağmen, tüm ataerkil baskıya rağmen, kabul ediş ve barış cümleleriyle güzel bir sona ulaşmıştır.

“sevgili baba;
her zaman gerçeği bilmenin daha iyi olacağına inandım.
sonra da bilgisizlik içinde yaşadım.
artık haklı olup olmadığımı anlayacağım.
daha fazla inkâr edemem, ama etrafımda olan dünyanın bir parçasıyım.
aramızdaki farklara rağmen daha fazla inkâr edemem.
senin oğlun olarak kalacağım.
ve umuyorum ki fark ettiğim bu geç belki de anlamsız gerçekler aramızı biraz olsun yatıştırır.
yaşamımızı ve ölümümüzü kolaylaştırır.”

filmde kafka; şato’nun ölüm fermanına rağmen ucube katilden kaçarak; mezar kazıcısının yardımıyla şato’ya gizlice girip bombayı işkenceci doktor murnau’nun işkencehanesinde patlatarak ve en nihayetinde değiştiremeyeceği cinayetlerin (istemeden de olsa) intihar olduğunu sorgu müfettişi karşısında kabul ederek yazgısını değiştirmiştir. bu silsile ve son çok anlamlıdır.

ve de filmden ve soderbergh’in bizi çıkardığı kafka evreni yolculuğundan aklımızda kalan; içinde küçük de olsa bir umut barındıran şu cümle:

“ben de düşündüm ki;
bugün farklı olabilir.”

ve hepimizin kendi evrenimizde cevabını bulacağımız şu sorudur:
“niye farklı olsun ki?”

sinemasal not: steven soderbergh; kafka gibi, görünenin altında devasa bir buzdağı sahibi, felsefi derinlikli, edebi ve ebedi bir sanatçıyı; kafka filminde, her kareye kafka’dan izler, prag’dan dokular ve altta yahudi müzikleriyle gerçekten güzel anlatmıştır.  jeremy irons da kafka’yı içselleştirerek, sahici ve etkili bir oyunculuk çıkarmıştır. kafka’nın eserlerinden ve hayatından esinlenen her eseri; kafka kadar kafka’nın sanatçıda yarattığı izleri de barındırır. onun içindir ki önce kafka evrenine önkoşulsuz teslim olmak, sonra da bu evrende kendi dokunuşlarını yaratmak gerekir. ve bunu soderbergh gerçekten güzel başarmış. dünyasının gelmiş geçmiş dehalarından biri olan orson welles’in kafka’nın dava romanından uyarlaması 1962 yapımı dava  (le proces) filmini de tüm kafka ve sinemaseverlerin izlemesini şiddetle öneririz. gelmiş geçmiş en iyi uyarlamalarından biridir ve kafkaesk atmosferi tüm hücrelerinizde hissetmek mümkündür.

sinemasal ayrıntı: dr. murnau ismi; ünlü alman dışavurumcu yönetmen friedrich wilhelm murnau’ya; dr. murnau’nun işkencehanesi de robert wiene’nin 1920 yapımı alman dışavurumcu sinemanın başyapıtlarından dr. caligari’nin muayenehanesi (das cabinet des dr. caligari) filmine ya da yine murnau’nun 1922 yapımı nosferatu: bir dehşet senfonisi (symphonie des grauens) filmine özel, anlamlı selamlar olarak görülebilir…

inannasappho@gmail.com

Yazarın öteki film eleştirileri için tıklayınız.

21. Yüzyılda Tenten’i Sorgulamak – 1. Bölüm: Çizgi Roman ve Propaganda

Ocak 22, 2013 by  
Filed under Çizgi Roman, Deneme, Edebiyat, Sanat

“Afrikalılar aptal birer topluluk olarak tanıtılırken, Araplar uçan halılar üstünde gösteriliyor. Türkler ise sadece nargile içen bir millet olarak tanıtılıyor. Yani kitaplar bu bölge topluluklarını doğru bir şekilde tanıtmıyor. İsveçli gençlere, çocuklara doğru örnekler sunmuyor. Asılsız bir şekilde, bu bölge insanları için korku ve fobi oluşmasına neden oluyor. Ayrıca bu kitaplar ırkçı ve önyargılar ile dolu bilgiler içeriyor.”

( yönetmeni – Stockholm’de gazeteye verdiği bir demeçten)

1920′li yılların sisli ve barut kokan Avrupa’sında; yani kadınların yeteri kadar cüretkâr olmadığı yıllardaki bu çok tehlikeli bir dünyadır. (Şüphesiz kadının toplumsal rolü ve sosyal demokrasi arasındaki doğrultudan bahsediyorum.) Malum savaşta yenilen devletlerin aşağılık kompleksleri, 20. yüzyılın en tehlikeli yargılarını ete kemiğe büründürüp henüz doğrulma cesaretini gösterdiği yıllarda:

İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar egemen olan Faşist, Sağ ideolojilerin özellikle çocuklara yönelik propaganda gereçlerinden en etkilisi şüphe götürmeksizin eve her gün giren gazetelerdir ve bu durum içlerinde yayımlanan bantlarını çok önemli kılmıştır.

Bu doğrultuda ilerlediğimizde İtalyan faşist diktatör Mussolini’nin hayranlarından biri olan emperyalizm yanlısı (desteklediği Belçika Kralı III. Leopold,  Kongo’nun yarısından fazlasının tek sahibiydi), bir katolik papazı olan Abbé Norbert Wallez’in yönetiminde Belçika’da yayınlanan Le Petit Vingtième Gazetesi’nin çocuk ekinde henüz 22 yaşındaki Georges Remi, sonradan dünyanın onu tanıdığı takma ismiyle Herge, Wallez’in görüşlerinden de oldukça etkilenerek 10 Ocak 1929 yılında başlattığı belli bir senaryo olmaksızın ilk olarak Sovyet Rusya’da geçen, sonrasında bugün çeşitli ülkelerde geçen toplam 24 macerasının albümleri 56 dile çevrilmiş, araştırmacı gazeteci tiplemesi ’i 10 Ocak 1929 günü birinci sayfada: “Her zaman okurlarının isteklerini karşılamayı ve yabancı ülkelerde olup bitenler konusunda onları bilgilendirmeyi görev sayan gazetemiz, en iyi muhabirlerinden birini Sovyet Rusya’ya gönderdi: TENTEN! Onun yaşayacağı serüvenler her hafta gözlerinizin önünden geçecek.”  başlığıyla duyurarak nefes almasını sağladı. Sonrasında, 1930 yılında gazete yayımlanan bölümleri albümleştirdiği ilk kitabı Tenten Rusya’da (Tintin, reporter du “Petit Vingtième”, au pays des Soviet)  henüz kurulalı 11 yıl olan Sovyet Rusya’yı ’nda Ahlaksızlığı Yayma Enstitüsü Başkanı karakteri ve okuldaki bir öğretmenle kız öğrenci arasındaki geçen kiminle seks yapması gerektiği konuşmasını hatırlayacağımız “Güneş Ne zaman Doğacak” filmindekini andıran bir portreyle şeytani amansız bir toplum ve ülke yapısı içinde Tenten’in mizahi yönden zayıf esprileri, oldukça yanlı gözlemleri ve maceraları katı bir anti-komünizm çerçevesiyle anlatılıyordu.

Örneğin Sovyet görevlisinden Bolşevik’lerin uygulamalarını dinleyen İngiliz Sosyalistlere fabrikaların hiç durmadan çalıştığını anlatan görevliyi duyan Tenten, sonrasında inanmayarak gizlice içeri girer. Karşılaştığı manzara aslında boş olan fabrikanın çalışıyor görünümü verilebilmek için içinde bulunan görevli bir işçinin saman yakarak bacadan duman çıkmasını sağladığı ve başka bir işçinin gürze vurarak çalışan, işleyen insanların sesini taklit ettiği bölüm ve buna benzer sayısız örnekler içeren bu albüm 1930 yılında Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra bile basılmayarak ancak 1999 yılına gelindiğinde, Tenten’in 70. yaş günü etkinlikleri dolayısıyla basılmıştır. Bunun nedeni Herge’nin yaşadığı değişimin sonucunda Tenten’in bulunduğu ve yorumladığı dünyanın sosyal gerçeklik çizgisini oldukça değiştirmiş olmasıdır. Bu konuyu tartışmadan önce, tarihsel skalayı izleyerek devam edelim.

Sovyet macerasının ardından 1931 yılında gelen ikinci macera Tenten Kongo’da (Tintin au Congo), bugünkü Zahire’de geçer ve Avrupalıların Afrika konusundaki önyargılarının odak noktasını oluşturduğu bir arka planda Tenten, Amerikalı çete üyeleriyle mücadele eden örnek bir Avrupalı portresi çizer. Özetleyecek olursak ve günümüzde Stockholm’deki kütüphanelerde bu eserde geçen ırkçı ifadeler ve kareler tüm Tenten kitaplarının gençlik ve çocuk bölümlerinden çıkarılmasına neden olmuştur.

Bütün bu olumsuzluklara rağmen Tenten’i dünyada bu kadar popüler yapan nedir peki? Herge’nin kişisel yaşamındaki değişimler ve siyasi koşulların Tenten üzerindeki yansımalarına izninizle ikinci bölümde devam etmek istiyorum.

m.onurkocabiyik@hotmail.com

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız.

Bir Ölümün Toplumsal Anatomisi ve Linç Kültürü

Ocak 21, 2013 by  
Filed under Sanat

Ülke televizyonunun önemli simalarından hayatını kaybetti. Kısa ve öz bir cümle değil mi? Milyarlarca insandan biri olan Birand da o malum sonla karşılaştı ve bu dünyayı terk etti. İnsanoğlu “uygarlık” denilen kavramı genel olarak hayvanlardan ayrılan yanıyla ortaya çıkardı. “Düşünmek” ve “üretmek”. Peki, insanlığın bu gelişiminin teknolojik bir devrimle perçinlendiği iki binli yılların modern (!) dünyasında düşünen insan ölüye nasıl yaklaşıyor? Hayvanların bile kendi hiyerarşileri içerisinde tamamen doğal yollarla gerçekleşen ölme ve öldürme eylemlerine karşı yaklaşımlarını düşünelim. Hiçbir sorun yok öyle değil mi? Peki bir ölünün arkasından çağımızın en büyük lanetlerinden birisi olan linç kültürünü kullanarak yaklaşan insanları hayvanlardan ayırmamız mı gerekli yoksa onlar başka türlü tanımlanması gereken canlı türlerine mi giriyorlar?

Gazetelerde, televizyonlarda, internette, sosyal medyada her gün onlarca örneğine şahit olduğumuz neredeyse kanıksanmış bir şey olarak algılanmaya başlandı. Sözde dinci, İslamcı, laik, solcu, Atatürkçü, milliyetçi, liberal kisve altında birçok  “düşünen” insan kendisinden olmayan tüm insanları ötekileştirme furyasına pervasızca devam ediyor. Bırakın sağlıklı ve işlevsel bir tartışma ve eleştiriyi, bir insanda olması gereken asgari iyimserliğe ve insancıllığa sahip olmayan bir güruh, kendisine düşmanlar yaratıp kusmaya devam ediyor. Birand’ın ölümüyle birçok farklı kesimden insanın bu kusmalarına şahit olduk. Daha önceleri hakkında birçok suçlama, aşağılamaya uğrayan Birand’a özellikle öldükten sonra kusma derecesi iğrenç bir hal aldı. Aslında kustukları bir nefretten öte, bilinçaltlarında yaşadıkları travmatik kişilik bozukluklarının yansımaları. “Ölüm” denilen son durağa saygı duymanın, hele ki doğu toplumunda beklenmeyen ölçüde ihmal edilmesinin tek geçerli nedeni kalıyor…

Faşizmin ele geçiremediği tek bir insancıl hücreye bile sahip olamayanlar korosu…

Sabahtan akşama kadar sosyal medyada, ellerine geçen tüm iletişim kanallarında “hain, Allahsız, alçak” diye tanımladıkları insanın Türkiye televizyon tarihine kattığı ilkleri ve aşamaları ortaya koyduğumuzda tuğlanın altında kalacak olan bu faşist koronun argümanları hep aynı kelimeler etrafında dönüp dolaşıyor… Burada Birand tabii ki bir simge, onun yaşadıklarının belki de daha fazlası bu ülkede birçok insanın başına gelmedi mi? “İnsan” diyorum, çünkü karşıtlığını öte yanda insan olmayanlar oluşturuyor. İlan ediyorum buradan, bu yüzyılın bu diliminin asal karşıtlığı insan olmak ve insan olmamaktır…

İnsanlar ortaya koydukları düşünceler açısından her zaman eleştirilebilir. Eleştiri ve özeleştiri insan olmanın en önemli erdemlerinden birini oluşturur. Ama erdem de çok eskide kalan bir kavram öyle değil mi?

Hemen hemen tüm gruplar kendi karşıtına hep aynı kelimeyi kullanıyor: “Hain”. Yani kendilerini “vatansever” olarak gören bu kesim kendi içerisinde bir sürü absürdlüğü barındırıyor. Herkes diğerini linç etme peşinde… Ölüm bile bu linç mekanizmasını sonlandıramıyor… Bu dünya kime kalacak merak ediyorum…

Hele ki yaşamlarında gerçek anlamda hiçbir politik-kültürel-ekonomik bir mücadelenin fiili anlamda tarafı olmamış, elini sıcak sudan soğuk suya sokmamış vatan bekçilerine bir çift lafım var. Sokağa çıkmak denilince markete gidip ekmek almayı anlayan bir neslin linççileri olarak sizleri insanlık düellosuna çağırıyorum. Ben de vatan hainiyim ve hep sokaktayım… Sizleri bekliyorum…

serkanfirtina35@gmail.com

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız.

Sinema Alanında Telif Hakları Konusunda Önemli Bir Adım

Ocak 21, 2013 by  
Filed under Duyurular, Sanat, Sinema, Türk Sineması

ve Televizyon Eseri Sahipleri Meslek Birliği (), imzaladığı ikili anlaşmalar çerçevesinde İsviçre kurumu Suissimage vasıtasıyla, Türk filmlerine tahakkuk eden telif bedellerini tahsil etti.

2012 yılı için İsviçre Televizyon kanallarında gösterilen filmlerinden doğan , “Takva” filminin yönetmeni a, senaristi a ve “İklimler ve Üç Maymun” filmlerinin yönetmen ve senaristi ’a SETEM tarafından ödenecek.

SETEM Başkanı Mehmet Güleryüz konu ile ilgili yaptığı açıklamada; “Ülkemizde Fikri Mülkiyet yasasının yeniden güncellenerek çıkmasının beklendiği şu günlerde, bu uluslararası gelişmeyi, sinema alanında telif haklarının tahsil edilebilmesi için önemli bir adım olarak görüyorum. Henüz hak ettiğimiz tahsilâtları yapamamakla birlikte, arkadaşlarımıza telefonda bu müjdeli gelişmeyi anlatırken aldığım yanıt; eserlerinin gösteriminden doğan Telif Haklarının kendilerine ödenmesini GÜZEL BİR DUYGU olarak ifade ettiler. Ben de bu “güzel duyguyu” tüm sinema sanatçılarımızın hak ettiğine inanıyorum. Ülkemizde sinema alanında ilk telif bedelini yine Suissimage aracılığıyla tahsil eden Meslek Birliğimiz SETEM, Nuri Bilge Ceylan’a ödemişti ve biz o zaman da bu gelişmeyi kamuoyuna duyurmuştuk.” dedi.

Berfin Bahar: 179. Sayı

Türk Edebiyatı içerisinde kendine has çizgisini koruyan ve 16 yıldır yayınına devam etmesiyle, dergiciliği alanında önemli bir yere sahip olan Berfin Bahar Kültür ve Edebiyat dergisi Ocak 2013 179. Sayısı ile okuyucuları ile buluştu…

 

Keyifli okumalar…

Berfin Bahar 
Aylık Kültür Sanat ve Edebiyat Dergisi
Ocak 2013 – 179. Sayı, 7 TL

Bu Sayıda:

Vatanına karşı sorumlu bir yazar…

Sunu / 4
H. Hüseyin Yalvaç / Yaşamın İçinde ve Sahibi Olan Bir Yazar:
Burhan Günel / 5
Halit Payza / Burhan Günel’e Mersiye: Ölüm Siyah Gece Uzun / 9
Hülya Tozlu / Burhan Günel Vardı / 12
Celal İlhan / Burhan Günel / 13
Tuncer Uçarol / Burhan Günel’le Yaşamöyküsü ve 
Kitapları Üzerine / 14
Kadir İncesu’nun Objektifi’nden Burhan Günel… / 24
/ Laik Cumhuriyet 30
Arif Tekin / Bu Sefer Matematik ve Tarih Konuşsun! (Konu: Ebu Hüreyre) / 34
Berivan Kaya / Nabokov’un edebiyattaki fikirsizliğine sağlam bir yanıt:
Ötekileştiren Ben’den hortlayan ÖTEKİ / 48
/ Bütün varlığını öğrencilere öğretime bağışlayan / 78
DENEME / ANLATI: Tansu Bele 52 • Tahsin Şimşek 54 • Tan Doğan 56 • Ahmet Arslan 57

ÖYKÜLER: Ahmet Refik Zerek 26 • Ümit Aykut Aktaş 45 • Osman Akyol 60 • Esat Yavuztürk 76

ŞİİRLER: Hakan Sürsal 7 • 11 • Oğuz Tümbaş 18 • Evin Okçuoğlu 29 • Murat Yazıcı 31 • Ahmet Emin Atasoy 33 • Velicem Yılmaz 37 • Mehmet Rayman 41 • Müşerref Kaya 44 • İlyas Orak 47 • Onur Bayrakçeken 51 • Mehmet Ataman 53 • Sevim Yazar 55 • Abdurrahman Koç 58 • Uluer Aydoğdu 59 • Ali Taş 63 • Serap Telöz 66 • Mert Öztürk 77 • Faika Sarp 79

KİTAP: Mevlüt Kaplan 64 • Zekibüyüktanır 65 • Oğuz Tümbaş 67 • F. Tekin Düz 68 • Kapak Arkası 69

TİYATRO: Derya Kızılaslan 73
MÜZİK: Albümler Arasında 80 
HABER ETKİNLİK 81 
KAPAK FOTOĞRAFI: Kadir İncesu

www.berfin.net
e-posta Adresi: berfinbahar@berfin.net

Sonraki Sayfa »