1 Film 3 Analiz: The Hurt Locker (1. Analiz – Salim Olcay)

Kathryn Bigelow ödül töreninde iki kez “Bu ödülü, Irak’ta çarpışan 150 bin çocuğumuza, Afganistan’da çarpışan 2500 çocuğumuza ve 4500 şehidimize adıyorum.” sözleriyle teşekkür konuşmasını tamamladı. Afganistan veya Irak’ta bulunan diğer askerler ve insanlara dair bir şey söylemeyen konuşmasının da film kadar militarizm ve şovenizm koktuğunu söylemem gerek.

Birkaç ay önce sıradan bir film izleyeceğimi beklerken başarılı bir kurgu ve özenli çekimleri görüp bazı aksayan yönlerini tespit etsem de iki kez izlenecek bir film olmadığı düşüncesinden hareketle üzerinde durmadım ancak ‘’en iyi film’’ ödülü alması üzerine bir şeyleri kaçırmış olabileceğim düşüncesiyle tekrar izlediysem de ilk andaki fikirlerimin değişmediğini hatta üzerinde durmaya gerek görmediğim militarizm güzellemesinin propaganda sınırlarını zorladığını, filmin etnik anlamda ırkçılığa vurgu yaptığını, Irak halkının dini ve kültürel yaşamını aşağılamaya çalıştığını düşünüyorum.

İlk anda bir bilgisayar oyununu andıran uzaktan kumandalı bir bomba imha robotunun kamera görüntüleriyle başlayan filmde, ezan sesinin duyulmasıyla tam teçhizatlı Amerikan askerinin belirmesi ve Bağdat yazısının ekranda görünmesi tüm dünyanın zihnine kazınacak şekilde eşzamanlı olarak gerçekleşiyor. Böylece bir taşla iki kuş vurulmaya çalışılarak hem Müslümanları ibadete çağıran ezan sesi Batı düşmanlığının simgesi haline getiriliyor hem de Batı dünyasının ‘’kazanımlarını’’ korumak için ezan sesinin duyulduğu her yerde Amerikan askerinin göreve hazır olduğu vurgulanmaya çalışılıyor.

‘’Bir çakmaktaşını işler veya ilkel bir iğneyle çalışırken, hayvan postlarını veya tahta parçalarını birbirine eklerken, bir olta iğnesi veya ok temreni hazırlarken, kilden bir heykelciği yoğururken, imgelem, gerçekliğin farklı düzeyleri arasında beklenmedik benzerlikler ortaya çıkarır. Aletler ve nesneler sayısız simgesellik yüklenir, çalışma dünyası anlam bakımından zengin, gizemli ve kutsal bir merkez haline gelir.’’ (M. Eliade – Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi, Cilt 1)

Maddeyle kurulan yakınlık içinde yaratılan ve sürekli zenginleştirilen imgelem dünyasının yeniden kurgulandığını ve başarıyla yerine getirildiğini görüyoruz. Çünkü filmin bütününde bomba olan her sahnede ezan seslerini duyduğumuz gibi çoğu kez okunan ezan hem yanlıştır hem de usulüne uygun okunmamaktadır. Kasıtlı değilse bile iyi niyetli davranılmadığı çok açıktır. İslam coğrafyasının hiçbir yerinde filmde gösterildiği şekliyle bir ezan okunabileceğini düşünemiyorum. Ezan, bomba imha uzmanının maneviyatını güçlendirmek için olmayacağına göre seyircinin bilinçaltına bomba ve Kur’an’ın eşzamanlı olarak yerleştirilmeye çalışıldığı açıktır. Müslüman olmayan izleyici hayatının herhangi bir anında ezan sesi duyduğu an, aklına etrafında bomba olup olmadığı fikrinden ve korkusundan başka bir şey gelmeyecektir.

Askerlerin kendi aralarındaki ‘’bu güzel mahalleyi sevmedin mi’’ tarzı aşağılama, küçümseme ve nefret içeren konuşmalarının ve ilerleyen sahnelerde tipik ırkçılık cümlesi olan ‘’hepsi birbirine benziyor’’ sözünün bir siyahî askerin ağzından söyletilmesinin daha da manidar olduğunu düşünüyorum. ‘’Buradakilere unutamayacakları bir şey yaşatalım, bizim için yolun kenarına bir bomba bırakırlarsa kahrolası yollarını patlatacağımızı öğrenmelerini istiyorum’’ sözlerindeki alaycı ve küçümseyici konuşma, filme askerlerin gözünden bakan seyirciyi hiç de rahatsız etmez.

New York’un göbeğindeki bir bombaya müdahale eden uzman ile Irak’ın göbeğinde bir bombaya müdahale eden uzman arasında ne fark vardır? Irak’taki uzman, bomba ile uğraşırken aynı zamanda çevreden gelebilecek saldırılardan korkar. Oysa New York’ta dışarıdan saldırı gelmesi olasılığı zayıftır. Ancak bombaya müdahale etme anında, bir bomba imha uzmanının hisleri arasında –nerede olursa olsun- hiçbir fark olmadığı, bir meslek grubunun yaşadıklarını anlatma isteselerdi Irak’a gelmelerine gerek olmadığını, Irak’a geldiklerine göre anlatmak istediklerinin daha başka şeyler olduğu düşüncesindeyim. Zaten dikkat edilirse bomba imha uzmanı hiçbir sahnede dış tehdit unsurunu ciddi bir tehdit olarak hesaba katmıyor.

‘’Özgürlük-liberty’’ taburunun isminin ‘’zafer-victory’’ olarak değiştirilmesi ile bir paradigma değişimi mi anlatılmak istenmektedir, bunun kararını film hakkında güzellemede bulunanlara bırakıyorum. İlk sahnede ölen bomba imha uzmanının yerine Afganistan tecrübesi olan bir ‘’ranger’’ atanır. Yeni ekip bir ihbar üzerine olay yerine gitmeye çalışırken, yolu açmaya çalışan askerin insanlara bağırıp çağırması ve arabaların üzerine plastik su şişesi atması üzerine, aklıma bir Kuzey Afrika ülkesinde gördüklerim geldi. Bu ülkede üniforma taşıyan asker ve polisin vatandaşa sürekli bir üstünlüğünün olduğunu, resmi bir aracın hiç acelesi olmasa bile geçiş üstünlüğüne sahip olduğunu, trafikte seyreden diğer araçların nasıl büyük bir korkuyla sağa sola kaçıştıklarını anlatmaya kelimeler yetmez. Birbirleriyle çarpışan, yol kenarındaki çukurlara düşen, bariyerlere takılan ve çeşitli kazalara sebebiyet veren onca araç olmasına karşın bir tanesinin bile sesini çıkarabildiğini, hakkını arayabildiğini, itiraz edebildiğini, orada kaldığım müddetçe görmedim. En acısının kendi halkına yapılan böyle bir muamele olduğunu düşünüyorum. Yalnızca orada değil bütün Doğu kültüründe durum genel olarak aynıdır. Birey ‘’kutsal devlet’’ karşısında acizdir, korumasızdır, zavallıdır ve hakkı yoktur. Ezeli ve ebedi devletin bireye üstünlüğü ön kabulüyle kendi halkına insancıl davranmayan bir zihniyeti içselleştirmiş Doğu insanının, yabancı askerlerin kendilerine yaptıklarıyla kendi askerlerinin yaptıkları arasında ciddi bir ayrım yapmakta zorlandığını düşünüyorum. Filmde yapılanı ırkçılık olarak tanımladığım gibi kendi halkına kendi insanına daha da kötü davranan bu diktatörlüklere de hoşgörüyle bakmadığımı söylemeliyim.

İhbarın alındığı yere ulaşan adamımız, bombanın yanına robotu göndermek yerine kendisi gitmeye karar verir, elbisesini giyer ve yola koyulur. Birkaç adım attıktan sonra planlananın dışında bir sis kutusu atarak çevrenin görüşünü engellemek suretiyle ‘’dikkatleri dağıtır’’. Ancak ekibin iki elemanı ‘’panik olurlar’’ tabii onlarla birlikte seyirci de. Adamımız yürür, ekibin kalanları telsizden çağrı üstüne çağrı yaparlar, bağırırlar, çağırırlar, sürekli yer değiştirirler ama tek duyulan ses ilerlemeye devam eden adamımızın derin nefesleridir. Heyecan içinde neler olabileceğini anlamaya çalışırız. Derken duman biraz dağılır ve bir bakarız ki, adamımız az gitmiş, uz gitmiş bir arpa boyu yol gitmiştir. Kendisinden daha ileride mevzilenmiş bir kontrol noktasında duran askerler bizi şaşırtır. Bütün bu paniğe, koşuşturmaya, ortamı germeye bir anlam veremeyiz ve sormak isteriz. ‘’Ey kardeşim, 100 metre ötede durup bütün o yolu panik içinde ilerlemenin anlamı nedir? Eğer mesafe doğruysa kontrol noktasındaki o askerlerin orada ne işi var? Askerlerin durduğu yer doğruysa, siz niçin 100 metre geride durdunuz?’’ Sorular, sorular cevabını alamayacağımız sorular… Yönetmen ve ekibi bu kadar doğuya gelince masallardan fazla etkilenmişe benziyorlar.

Bütün bu kargaşa biraz azalmışken, birden ne idüğü belirsiz bir ‘’hacı’’ -tüm bu kargaşanın ortasında Iraklılara ‘’hacı’’ dendiğini öğreniyoruz- arabasıyla yola dalar. Bütün bir ülke halkını ‘’hacı’’ kelimesiyle damgalamak bile İslam’a ve Irak halkına bakışı gözler önüne sermeye yetiyor. Barikatları aşan Iraklı nedense bomba imha uzmanımızın önünde durur. Kahramanımız şimşek gibi silahına sarılır ve adama doğrultur. Eldeki tüm olanaklar kullanılarak olabilecek en çirkin ve pis bir şekilde gösterilen ‘’hacı’’, geri gitmeyince uzmanımız uyarı ateşi yapar, arabanın ön camını indir, o da fayda etmeyince namluyu hacının ‘’alnının çatısına’’ dayar. ‘’Şimdiye kadar isyancı değilse bile artık öyle sayılabileceğini’’ bile bile, ne yapmaya çalıştığından emin olamadığımız ve hareketlerinden ‘’geri zekâlı’’ olduğunu tahmin ettiğimiz Iraklı bir müddet daha bekledikten sonra geri çekilir ve askerler tarafından tutuklanır.

Amerikan askerleri bomba imha ekibinin müdahalesinden önce çevre güvenliğini sağlamaya çalıştığı her sahnede Iraklılar donuk bir ifadeyle bakmakta, kadın ve çocuklar sürekli kaçışmaktadır. Hijyen kurallarından bihaber olduğunu gördüğümüz bir kasap, canını kurtardıkları için teşekkür etmek yerine, dükkânını terk etmekten duyduğu memnuniyetsizliği asabi bir şekilde dile getirmektedir. Önüne bomba yüklü araç bırakılan BM binası tamamen boşaltılırken Iraklıların evlerinde kalmaları ilginç, öylece izliyorlar. Yüzlerinde hiçbir duygu, korku, heyecan, panik havası yok. İnsan duyguları olan bir varlıktır. Bu adamların bu denli duygusuz olmaları kendilerinde canlılık, irade ve enerji bulunmamaları yönetmenin gözünde ustaların elinde biçimlenecek cansız malzemeler, üstün ırkların harekete geçireceği hareketsiz kitleler olmalarından mı kaynaklanıyor acaba?

“Toynbee’ye göre daha çok Batı toplumlarına özgü bir önyargı olan ırkçılık, ırk duygusu 15. yüzyılın son çeyreğinden bu yana Batı uygarlığının yeryüzüne yayılışının, ırkların uygun olmayan koşullarda birbirleriyle ilişkiye geçmelerinin ürünüdür. Buradan açıkça Batı koloniciliğinin, Batı emperyalizminin bir türevi olduğu sonucu çıkarılabilir.” (Alaettin Şenel – Irk ve Irkçılık Düşüncesi)

Ele geçirdikleri bombaları açık arazide imha ettikleri bir sırada, ilk patlamanın ardından uzmanımız eldivenlerini unuttuğu bahanesiyle, patlamayı durdurur ve arkadaşlarının şaşkın bakışları altında bombaların yanına doğru gider. Patlayıcıların arasında, canı pamuk ipliğine bağlı bir şekilde biraz dolaştıktan sonra eldivenlerini bulduğunu söylemesi filmin kalitesini iyice düşüren ve ‘’çılgınlığın’’ gösterilmeye çalışıldığı zayıf bir klişedir. Eldivenlerini nerede unuttuğunu nasıl biliyor veya ilk patlamada parçalanmadığından nasıl emin olabiliyor, anlamıyorum. Bir sürü patlamaya hazır bombanın arasında gitmek bile başlı başına dehşetengiz bir olay olmasına karşın yönetmenimiz seyirciler arasında ‘’mongollar’’ olabileceğinden hareketle, fünyeyi ekibin geride kalanlarının eline tutuşturarak gerilimi artırmayı amaçlıyor. Elridge denilen zavallı da ne yapacağını şaşırıyor.

Bomba imha ekibinde yer alan Elridge acemi bir er’dir ve ölüm korkusu yaşamaktadır. Birliğin doktoru olan Albay Cambridge’e gider. Doktor şöyle der: ‘’Bu senin hayatın için kötü bir zaman olmak zorunda değil. Savaşa gitmek, hayatında bir kere yaşayabileceğin bir tecrübe tadını çıkarabilirsin.’’ Savaş üzerine duyduğum en ‘’bilgece’’ sözler olduğunu itiraf etmem gerek.

Bomba imha timindekiler bu görev sonrası dönerlerken tuzağa düşerler. Düşmanla çatışmaya girmek hatta bir keskin nişancı tüfeğini kullanmak durumunda kalırlar. Adamlarımızın seçkin komanda olduğundan şüphemiz kalmaz. Ancak böyle seçkin bir komando ekibinin ilk ateş sesi duyulduğunda hedef gözetmeksizin, her yöne deli gibi ateş etmeleri hangi profesyonellikle açıklanabilir, bilemiyorum. Korkudan cephaneyi bitiren komandolarımızın sonraki maharetleri gösterdiği bu uzun sahnenin filme hangi anlamı kattığını anlamakta zorlanıyorum.

Karşıdaki adamları ‘’hakladıklarından’’ emin olamazlar ve saatlerce güneşin altında beklerler. Dudakları iyice kuruyan ve konsantrasyonları azalmaya yüz tutan adamlarımız Elridge’den meyve suyu isterler. Meyve suyunu alan uzman, pipetini geçirdikten sonra bir yudum bile almadan arkadaşına uzatır ve onun içmesini sağlar. Oysa Elridge siperde meyve suyunu tek başına ‘’götürmektedir.’’ Bu uzun sahne ile anlatılmak istenen yalnızca bu fedakârlık duygusunun anlatılmaya çalışılması ise, hiçbir şeyi anlamak ve kabullenmek istemiyorum. Bir yanda Afganistan’da bile görev yapan, 900’e yakın bomba imha etmiş, tecrübeli bir komando diğer yanda ise her an ölüm korkusu yaşayan, eve dönme hayalleri kuran acemi bir er. Bu iki kişiyi kıyaslamak ne kadar mantıklıysa anlatılmak istenen o kadar mantıklı olacaktır.

Yine de keçilerin arasında duran bir ‘’hacı’’yı fark eden ancak ‘’ateş edip edememe’’ inisiyatifini kendinde bulmaktan aciz olan Elridge ateş etmeye karar verdiği an 200 metre mesafeden adamı yere sermekte hiç zorlanmıyor. Nerdeyse yarım şarjör mermi boşaltmasına karşın herhangi bir keçiye mermi gelmemesi yönetmenin hayvan sevgisiyle açıklanabilir mi bilemiyorum ama bizler şaşkınlığımızı gizlemekte zorlanırız. Acemi er Elridge öyle bir ‘’Aslan Asker’’ kıvamına gelir ki, hiçbir akılcı düşüncenin açıklayabileceği bir şey değildir.

Film boyunca karşımızdakiler her yere bomba yerleştiren bir grup olarak betimleniyor. Sanki Joker Gotham City’i bırakarak Irak’a gelmiş. Hiçbirisinin vicdanı, dini, insanlığı, acıması hatta amacı yok, salt kötülük dolular. BM binasına, yollara, arabalara, küçücük bir çocuğun bedenine… Sebep-sonuç ilişkisi yok. Bu bombaları koyanlar kimler bilmiyoruz. Film en azından açıkça bunu söylemiyor ama kim olduğunu anlamak için müneccim olmaya da gerek yok, Joker yerleştirmiyorsa tabii. Bağdat’ta başka bir ülke askerlerinin ne işi var, onu da bilmiyoruz. Bildiğimiz kötü kalpli bombacılar ve iyi kalpli bomba imha ekipleri.

Filmin finaline doğru üzerine bomba bağlanmış bir Iraklı çıkagelir. İntihar bombacısıyken vazgeçmiştir ve yardım istemektedir. Adamlarımız hemen olay yerine gelirler. Iraklı doğru düzgün Kelime-i Şehadet bile getirememektedir. Bu sahne ile anlatılmak istenilen bombacıların aslında bombaları kendine ve kendi halkının geleceğine koyduklarıdır. Aslında siz bombaları kendinize yerleştiriyorsunuz, biz de etkisiz kılıyoruz ama gün gelir bizim de etkisiz kılamayacağımız bombalar olabilir ve havaya uçarsınız, denilmek isteniyor.

İntihar bombacısının nedamet getirmesinin kurtuluşa götüren bir yanı yoktur. Bomba etkisiz hale kılınsa bile –adamın vazgeçebileceği olasılığı da düşünülmüş ve sımsıkı kilitlenmiştir- adamı intihar bombacısı kılığına sokanların işin peşini bırakmayacağı ve adamın her iki durumda da ölümden kurtulamayacağı çok açıktır.

Sanki New York’ta ağaçta kalan bir kediyi kurtarma operasyonu esnasında güvenlik tedbiri almaya çalışan acemi bir görevli edasıyla çevredeki meraklı ‘’hacı’’ları uzaklaştırmaya çalışan, kibar ve naif Albay Cambridge’e ne demeli. ”Hacıyı” adam yerine koyarsan, ona selam verirsen, elini sıkarsan, centilmence davranırsan, insan muamelesi yaparsan olacağı budur işte. Patlatıverirler bombayı ayağının dibinde ve parçanı bile bulamazlar. Çünkü onlar insan değildir. Filmin hemen her karesinde donuk bir ifadeyle bakan, umarsız, amaçsız, içinde sevginin kırıntısı bulunmayan, din, aile, insanlık, eş, kadın, sevgili, kahramanlık gibi duyguların uzağından bile geçmeyen bombacılardır.

Ekip binanın içerisinde ilerlerken, altı yanan ve içinde su kaynayan bir kap dururken altı yanmayan bir tencereye dokunarak sıcak olup olmadığını anlamaya çalışmak için ranger değil tek kelimeyle ‘’moron’’ olmak gerekir. İnanmayan baksın… Bir çocuğun bedenine bomba gizlenmesi bir trajedidir, insanlık ayıbıdır. Askerler evi bastığı sırada evde hala yanan sigara bulunması, çocuğun bedeninin tuzak olarak kullanılmak üzere hazırlandığı anlamına gelmektedir. Böyle bir olay yaşanmış mıdır yoksa propaganda maksatlı mı yazılmıştır merak ediyorum.

Özgün senaryo denilen şey özünde tipik Rambo hikâyesidir. Rambo fiziksel şiddet görür, James ise psikolojik sıkıntılar yaşar. Nasıl Vietnam Rambo filmleriyle kazanıldıysa Irak savaşı da The Hurt Locker ile ve işi şansa bırakmayacak şekilde kazanılmaya başlanmıştır. Her ikisi de cephede adam yerine konulurken cephe gerisinde sıradan biri haline geliverir. Ve her ikisi de cepheye geri dönmekten başka çıkar yol bulamaz çünkü savaşmak için eğitilmişlerdir. Filmde unutulmaması gereken en önemli konu James’in eğitildiği gerçeğidir. Cepheye gidip de savaşmayı seven bir psikopat değil ‘’eğitim’’ almış bir komandodur ve bu senaryonun ödül alması nasıl bir saçmalıktır, anlam veremiyorum.

En iyi film ve senaryo ödüllerini alan bir filmde, askerlerin korsan DVD satan Iraklılara dokunmadığı hatta teşvik ettikleri görülüyor. Dünya üzerinde etkin bir korsanla mücadele yöntemi belirlense ilk önce Hollywood karşı çıkacaktır diye düşünüyorum. Yoksa sinemadan uzak birçok insan bu propagandaları nasıl izleyecek ki?

Birleşmiş Milletler binası önüne bomba yüklü bir araç bırakıldığı ihbarı üzerine adamlarımız olay yerine gelir. Uzmanımız araca yaklaşırken, arabaya doğru ateş edilir ve araba alev almasından üzerine benzin döküldüğünü anlarız. Akaryakıt ve türevi yangınların CO2 yangın tüpleriyle söndürülmesi -hele bir tüp ile- çok zordur. En iyi söndürücü köpüktür ama kahramanımız bir tüp CO2 ile yanan bir arabayı söndürme başarısını gösteriyor. Helal olsun… Elinden her iş gelen bir asker olduğundan hiç şüphemiz kalmıyor.

James’in eve döndükten sonra bir markette mısır gevreği seçme sahnesi etkileyici ancak nasıl yorumlanması gerektiği konusunda şüphelerim var. Bu kadar militarist bir filmde, bu sahnenin ‘’benden bu kadar’’ diyen askerleri cepheye çekme arzusu içinde çekildiğini düşünüyorum. Siz askersiniz, sizin için bombayla uğraşmak markette alışveriş yapmaktan daha kolaydır diye bir ‘’gaz verme’’ hareketi yok mu sizce?

 ‘’Daha fazla bomba teknisyenlerine ihtiyaçları var.’’ sözüyle Sam Amca’nın ‘’Seni İstiyorum’’dan daha etkili olunuyor. Çünkü çağrıyı yapan kendilerinden birisi olunca daha samimi bir hava oluşuyor. James kendi toplumunda yaşayamamaktadır. Mantar ayıklamak, havuç doğramak, çatı oluğuna düşen yaprakları temizlemek, alışveriş yapmak hatta sevgilisi ve çocuğuyla vakit geçirmek ona göre değildir. Bir de Irak’ta yaşadıklarını umursamayan bir kadının yanında durmaktansa yerinin cephe olduğunu düşünür çünkü cephe James’in alıştığı bir yer olmuştur. Rambo da komutanına aynı şekilde hayıflanıyordu: ‘’Ben orada milyonluk araç kullanıyordum, beni adam yerine koyuyorlardı. Oysa burada kimse yüzüme bakmıyor.’’ Cephede daha özgürdür, istediği gibi yüksek sesle müzik dinler, içki içer –ölen askerlerin bazıları Amerika’da içki bile satın alamayacak bir yaştaydılar- kimse kendisine karışmaz… Düzenli bir hayatı ve aile sorumluluğunu üzerinde taşımaktan aciz ve hayatın kuralları ile baş edemeyen adamımız cepheye geri dönmeyi ister.

Nasıl ki her şartta bomba koyan insanlar varsa ve bu insanların arkalarında neleri bıraktığı sorgulanmaksızın hemen her yere, her köşe başına bomba yerleştirmeyi bir alışkanlık, bir yaşam tarzı haline getirmişse, James de o bombaları imha etmek zorunda hissetmektedir. Neden, nasıl ve kim için yaptığı, amaç, bombanın patlaması hatta patlama esnasında meydana gelebilecek hasar da önemli değildir. Önemli olan bombayı etkisiz hale getirmek ve ‘’erkekliğini’’ ispatlamaktır. Her etkisiz kıldığı bombadan bir parçayı saklaması da bundandır. İlkel avcılar da düşmanın bir parçasını –diş, kulak, burun, kafatası– saklar ve erkekliklerini pekiştirirlerdi.

‘’Mezolitik çağda gerçekleştirilen ilerlemeler paleolitik halkların kültürel birliğine son verip, uygarlıkların başlıca ayırt edici özelliği haline gelecek çeşitlilik ve farklılıkları başlatır. Paleolitik avcı toplumların kalıntıları sınır bölgelerine veya zor erişilen yerlere kaymaya başlar; çöl, büyük ormanlar, dağlar. Ama paleolitik toplumların bu uzaklaşma ve yalıtılma süreci, avcıya özgü tavrın ve tinselliğin yok olması anlamına gelmez. Geçim kaynağı olarak av, tarımcı toplumlarda da sürer. Tarım ekonomisine etkin bir biçimde katılmayı reddeden belli sayıda avcı köyü savunma işinde kullanılmış olabilir; önce yerleşik insanları hırpalayan ve ekili tarlalara zarar veren yabani hayvanlara karşı sürdürülen bu savunma, daha sonraları ürünleri çalan çetelere yönelmiş olabilir. İlk askeri örgütlenmeler de köyleri koruyan bu avcı-muhafız gruplarından çıkmış olabilir. Savaşçılar, fatihler ve askeri aristokrasiler paradigmatik avcı simgeselliğini ve ideolojisini sürdürürler. Bir ya da iki milyon yıl boyunca insanın (en azından erkeğin) varoluş biçimiyle iç içe geçmiş bir tavır kolay kolay yok olmaz’’ (M. Eliade)

James Cameron’un eleştiriye açık pek çok yönü olsa da ezilen ve sömürülen halkların yanında yer almasına nispet yaparcasına bütün ödüllerin Avatar‘ı eze eze The Hurt Locker’a ve askerlere gittiği Oscar tarihinin en şovenist gecesi olduğu düşüncesindeyim. Böylece John Wayne Alamo (1960) ile reklamların bir filme Oscar ödülü getireceğini, Elia Kazan On the Waterfront (1954) ile arkadaşlarını satmanın bir filme birçok Oscar ödülü getireceğini, Kathryn Bigelow ise The Hurt Locker (2008) ile militarizm güzellemesi yapmanın Oscar ödülünün ta kendisi demek olduğunu gösterdi, diyebiliriz.

Salim Olcay

salimolcay@yahoo.com

Yazarın öteki film eleştirileri için tıklayınız.

Derin Devlet Nasıl Kurulur?

Aralık 10, 2012 by  
Filed under Edebiyat, Oykü, Sanat

Toprağın epey altında yapılan kazıların ve yıllar süren araştırmaların sonucunda doğaya yıllarca direnmiş naylon bir poşetin içinde ele geçirilen el yazmaları büyük bir ilgi ve tartışma yarattı.

Sayfaların üzerinde çoğunlukla kısa notlar vardı. Sıralama biraz karışmıştı. Başlangıcını bulmak kolay olmadı. Yazılar ilginç bir başlığın altında toplanmıştı.

“Derin Devlet Nasıl Kurulur?”

Bilim insanlarının konuyla ilgili genel bazı bilgileri ve düşünceleri vardı ama yaşamın son derece kolay ve saydam olduğu bir dönemde yaşadıkları için devlet kavramını anlamaları bile kolay değildi. Hele derinlik bölümü onlar için çözülmesi olanaksız görünen bir bulmacaydı.

Ama işleri bilinmezi öğrenmek olduğu için yılmadılar. Notları okudukça tarihin sayfalarını da sabırla açmaya başladılar.

….

Notlarda, bulunan bir rapordan söz ediliyordu.

“Bu rapor bir rastlantı sonucu elime geçti. Gelişmekte olan ülkelerde kalkınmayı hızlandırma ve ekonomik sistem içine alma konularında basit ama yararlı bilgiler veriyormuş. Uluslararası bir yardım kuruluşu ya da vakıf hazırlamış gibi görünüyor ama herhangi biri de yazmış olabilir.”

Sonra bir tür özür dileniyordu.

“İletişim olanaklarının arttığı, yönetimlerin saydamlaştığı, ekonomik gelişmenin genel sorunları çözecek bir aşamaya ulaştığı bir dönemde böyle bir rapora anlam veremedim. Bir şaka olmalı diye düşündüm. Yine de ilginç noktalarını paylaşayım.” dedim

Ardından rapora geçmeden önce bazı konuların anlaşılması gerektiği belirtiliyor, akıcı bir dille derin devlet simgeleri sıralanıyordu.

“Derin devleti anlamak için temel öğeler ekonomik güç, politik kontrol, yasama yargı ilişkisi, basın ve sivil örgütler üzerindeki yönlendirme ve tehdit sistemleri, denetim mekanizmalarının etkisizleştirilmesi, isteneni elde etmek için gerekenlerin sorunsuzca yapılabileceği bir sürecin planlanarak uygulanmasıdır. Sonuçta sistemleri çalıştıran insanlardır. Yürütme gücünü yasama organı meclisten alır. Yetkisini kullanarak yargı, iç dış güvenlik ve basın kadrolarını belirler. Onları yönlendirebilirse önünde hiçbir engel kalmaz. Artan gücü karşısında yalnız ve umutsuz kalmış bireyleri sindirir, istediklerini rahatça yapabilir.” deniyordu.

Bir derin devlet yapılanması için çalışmaya başlamadan önce yanıtlanması gereken ilk soru şuymuş: “Mevcut derin devleti dönüştürmek mi, yoksa yeni bir derin devlet kurmak mı amacımıza daha uygun?”

Eskiyi değiştirmek çoğunlukla daha kolay ve ucuz oluyormuş. Sistemin iyi çalışması için genelde uygulanan yöntemlerin kişiler arasında da benzer biçimde yaşanması gerekiyormuş. Topluluklar ve bireyler başyöneticinin dediklerini sorgulamadan kabul etmeli, istenenleri yapmalı, ona yakışır paydaşlar olmalıymış. Aynı biçimde, her şirkette, kuruluşta, eşler ve çocuklar arasında da egemenliği simgeleyen her kimse ona mutlaka uyulmalıymış.

Notları yazan burada kendisinden nefret ettiğini söylüyordu.

“Bu raporu bulana dek bazı davranışlarıma bir anlam veremiyor, bir türlü anlayamıyordum. Eşimi, oğlumu, kızımı ne çok incitmişim. Kendim yapılması gerekenlere yetişmek için kıvranırken onların rahatlıklarını kıskanmışım. Bir yandan da geleceklerini güvence altına alabilmek için benim gibi çarkların bir parçası olmalarını istemişim. Açıkça böyle düşünmesem, söylemesem bile onları hep bu kalıba sokmaya çalışmışım.”

Bir gazetecinin yazdığı kitabı almak istediğini yazmıştı.

“Bugün bir kitap (1) gördüm. Alayım dedim ama kapağı beni ürküttü. Gizli örgüt nasıl kurulur? Böyle başlık mı olur? Öyle olmasa rapordaki bazı noktaları daha iyi anlamak için alıp okuyabilirdim. Devleti ve anayasal düzeni korumak, kollamak ve muhafaza etmek için yapılan bir harekâtı ve bunun sonuçlarını öyküleştirmiş. Bizim baba dediğimiz devlet güya sermayenin örgütlü gücüymüş. Hep sermayeyi koruyup kollarmış. Bu yüzden tehlikeli gördüğü kişileri, kurumları ve düşünceleri sürekli baskı altında tutar, gerekirse yok edermiş. Denetleyemediği küçücük bir ilçede askeri darbeyi fırsat bilerek muhaliflerini işkenceden geçirmiş. Olmayan suçlar ve suçlular üretmiş. Ama beklemediği bir dirençle karşılaşmış. Gerçek bir trajedi yaşanmış. Konu ilgimi çekti ama kitabı alamadım. İçindekiler doğru bile olsa böyle bir kitapla görülmek istemem. Hele oğlum, kızım bunların varlığını bile bilmemeli. Kolay av olmamak için sürüden pek ayrılmamak gerek.”

Raporda da gizli örgütlere yer verilmesine biraz şaşırdığını söylüyordu.

“İlk bakışta çok ilgisiz gibi görünse de derin devlet kurmak isteyenlerin başvurabileceği ilk kaynaklar gizli örgütlerin tarihi, yapısı ve dinamikleriyle ilgili araştırma ve kitaplar olabilir. Elbette buradan devlet ve örgüt, derin ve gizli, hele derin devlet ve gizli örgüt kavramları arasında bir ilişki ya da yakınlık olduğu sonucu çıkarılmamalıdır.”

Notları yazan devlet ve katliamlarla bir ilişki kurulmasını asla anlamıyor, kabul etmiyordu.

“Bazı durumlarda çeşitli nedenlerle köylerden göç alan kentlerdeki çarpık yapıdan yararlanmak gerekir. Etkisi artan kesimleri susturmak, gündemi değiştirmek, devletin amaçlarına uygun yeni bir hareket başlatmak amacıyla yaygın kabul gören görüş ve duyguları yükseltip sahneye sürmek en etkili yöntem olabilir. Bununla da sonuç alınamazsa zararlı otları kökünden söküp atmak en iyi çözümdür.”

Raporda devletin saygın üyelerine kara planları acımasızca uygulayan basit memurlar olarak bakılmasına isyan ediliyordu.

“Hızlıca karar alarak etkili bir operasyon yapmalarını, ya da belirli durumlarda ses çıkarmayıp tümüyle hareketsiz kalmalarını sağlamak için sivil ve askeri başkanlar ile üst düzey yöneticiler içinde olmak üzere tüm kilit noktalara dolaysız ve hızla ulaşılabilmesini sağlayacak mekanizmalar kurulmalıdır. Etkili her kurumun içinde sessizce, bazen soluk bile almadan yıllarca, bekleyen dostlar bulunması için sabırla çalışılmalıdır.”

Raporla ilgili notların sonraki bölümlerinin bu kavramlara yabancı olan bilim insanları için anlaşılması çok zordu.

….

“Binlerce operasyon tek bir kişi yapıyormuş gibi planlanıp uygulanmalı, sistem İsviçre saati gibi çalışmalıdır. Kararların doğru alınıp başarılı uygulanması için gereken özen gösterilmelidir. Gerekirse çeteler, karşıt güçler, her türlü olanak kullanılmalıdır.”

“Destekleyen güçleri küstürmemek, askeri polisi siviliyle bir arada tutabilmek için gerekenler yapılırken oluşabilecek tepkilere karşı hazırlıklı olunmalı, karşı sesler etkisizleştirilmeli ya da tümüyle susturulmalıdır.”

“Hiçbir suçun cezasız kalmayacağı söylenmeli, ama bu durum yalnızca devlete karşı işlenenler için geçerli olmalıdır. Diğerleri umursanmamalı, hele yönetime yakın kişiler işin içindeyse davaların zaman aşımından düşmesi sağlanmalıdır.”

“Gelen her eleştiri önemsenmeli, geçerli savunmalar hazırlanıp bir programla kamuoyuna sunulmalıdır. Ölü ele geçirilen örgüt üyeleri silahsız olsa, aralarında çocuklar bulunsa bile bir evin çevresini saran polislerin içeri dalıp operasyon yapmalarını, sessiz kalabalığın içinde polis kurşunuyla vurulanlar olmasını savunmanın yolları bulunmalıdır. Kendilerini korumak için taciz ateşi açtıklarını söylediklerinde bunun kabul görmemesi açıklamayı yapanların sorunudur. Derhal gerekli düzeltmeyi yaparak ikna süreçlerini başlatmalıdırlar. Sağ yakalamak için ellerinden geleni yaptıklarını söylemeli, ikna olmayanları kulise götürerek ikna etmeli, gerekirse sahneye dönmelerini engellemelidirler.”

“Zorunlu durumlarda derin devletin varlığı kabul edilerek suçlanmalı, ama o mekanizmanın parçası olan kişilerin güvenliği ve rahatı mutlaka korunmalıdır. Öncelikle soruşturma açılmaması için çaba harcanmalı, kısa süreli görevden uzaklaştırma, para ve hapis cezaları sonra düşünülmelidir. Durum tehlikeli boyutlara varırsa devlete hizmet etmiş kişilerin güvenliği sağlanmalıdır.”

“Vurun aslanlarım, belden aşağıya sıkmak yok, teslim almayın” gibi anonslar açıkça duyulmuş olsa bile huzur ve güven ortamını sağlamanın ne kadar zor olduğu, güvenlik güçlerinin büyük riskler altında çalıştığı unutulmamalıdır. Devletine hizmet etmeye çalışan sonuna dek korunmalıdır.”

“İnfazlardan, katliamlardan, komplolardan, sabotajlardan, provokasyonlardan, ölümlerden, kayıplardan, annelerin acılarından söz edenler olduğunda tartışmaların bulanık ve soyut bir ortamda yapılması için gerekli konuşmacılar önceden hazırlanmış olmalı, demokrasiden ve adaletten söz ederek hukuk devleti olmanın önemini vurgulamalıdır.”

“Hükümetin, parlamentonun ve basının desteğini almak, en azından böyle bir hava yaratmak önemlidir. İnsan hakları boyutuna önem verildiği, ama milyonlarca insanın güvenliği için operasyonların sürdürülmesi gerektiği söylenmelidir.”

“Devlet terörü, işkence ve insan hakları sorunları olduğu kesinlikle kabul edilmemelidir. Bunların polisin rahat çalışmasını önlemek için amaçlı olarak öne sürüldüğü vurgulanmalıdır. Katliamlar için kurşun yerine çiçek mi atsaydık gibi açıklamalar yapmak zorunda kalmamak için gizliliğe önem verilmelidir. Bir yandan da yüksek devlet çıkarları için standart uygulamaların dışına çıkılabileceği düşüncesi işlenerek kabul görmesi sağlanmalıdır.”

“Devletin çıkarlarının yüceliği ve bunu savunmak esastır. Derin devletin varlığı duruma göre kabul de inkâr da edilebilir, ancak yapısı mutlaka korunmalı, büyük riskler alarak ona hizmet edenlerin güvenliği mutlaka sağlanmalıdır.”

“Derin devletin yalnızca bir bölgede başarılı olamayacağı unutulmamalıdır. Bunu gözardı etmenin sonuçları ağır olabilir. İç destek kadar dışarıda da kabul görmek önemlidir. Bu kavram yalnızca belirli bir yer için kullanılsa da her yerde farklı biçimlerde benzerleri gözlenebilir. Uygulamaları değişik görünse de her devletin açık ve gizli yanları bulunur.”

“Kişi veya kurumların devlet yetkisini yasallık sınırları dışında kullanmaları ve benzeri biçimlerde yapılan derin devlet tanımlarına karşı çıkılmalıdır. Yasalar güçlü olanın yazdırdığı karmaşık görünümlü basit yazılardır. Hele yeni teknoloji düzeninde sil ekle ve kopyala yapıştır yöntemleriyle hızla değiştirilebilirler.”

“Son çare olarak derin devletin bizzat devletin kendisi olduğu söylenebilir. Ne de olsa insanlar belirsizliklerden ve gelecekte başlarına gelebilecek acı olaylardan korkarlar. Güçlü ve koruyucu bir baba olarak devlet karşısında eğilmeyi, ona güvenip sığınmayı yine de kabul edebilirler.”

….

Bilim insanları önlerinde duran küçük kâğıt parçalarındaki notları incelemeyi bitirince birbirlerine baktılar. Okuduklarının tümünü, bunların arkasında yatanları anlamamışlardı ama bildikleri ve onları çok mutlu eden bir gerçek vardı. Kendi dünyalarında böyle bir kavram yoktu. İnsanların güvenliğini sağlamak için ölüm sanayilerinin kurulması, barış için kararlar alınması gerekmiyordu. Savaşın son çare olduğu söylenirken sürekli çatışma yaşanmıyordu.

İçlerinden biri araştırmalar sırasında okuduğu eski bir filmle ilgili yazıdan (2) söz etti. Ne kadar önce yazılmış olduğunu bilmiyordu. Belki yirmi, belki elli, belki çok daha fazla diyordu. Okuduklarından aklında kalanları şöyle anlattı:

“Japonya’da bir fabrika yöneticisi. Çalışanlarına bir konuşma yapıyor. Hepsi asker gibi dizilmiş, onu dinliyor. Herkes sessiz, hiçbir tepki vermiyorlar. Hipnotize edilmiş, büyülenmiş gibiler. Erkekler, kadınlar ve çocuklar bir ailenin bireyleri gibi,  devlet mekanizması ürünü olarak gösteriliyorlar. Filmdeki askeri anlayışın bir tür ideal devlet düzenini yansıttığı yorumları yapılmış ama buna tam olarak karşı gelmiyormuş. Evrende insanın yapabileceği hiçbir şey kalmadığında çaresizlikten doğan bir sınırı, insana ve insanlığa karşı koşullar ne olursa olsun umudunu kaybetmemeyi anlatıyormuş. Kadınlar erkekler kadar didinerek üretim kotasını arttırıyorlarmış. Geleneklerinin, devletlerinin, iktidarın ve üstlerindeki erkek yöneticilerin denetiminde marşlar söylüyorlar, ataları ve samuray totemleri önünde boyun eğip kendilerine güç vermesini istiyorlar, Platon’un ideal devletinin bir yansımasını oluşturuyorlarmış.”

Sonra başka bir filme ilişkin gördüğü yazıdaki (3) din ve devlet kavramlarından söz etti:

“Özgün bir kültür oluşturmak yerine Yunan’ı taklit eden Roma’nın sona yaklaşmakta olduğu bir dönemde bir inanç devlet dini konumuna yükselmiş. Ama bu durum eski bilgilerin kaybı sürecini başlatmış, dünya karanlığın içine düşmüş.”

“Ben de başka bir yazı (4) gördüm.” dedi diğeri. “İnsana o zaman için pek alışılmadık bir biçimde bakıyor, doğanın en büyük yanlışı olduğunu söylüyordu.”

Geçmişi biraz daha iyi tanımanın kattığı yeni bir olgunlukla birbirlerine baktılar. Yaşadıkları dünyanın güzelliğinin değerini bir kez daha anladılar.

Notlar:

1. Hasan Uysal, Gizli Örgüt Nasıl Kurulur?, 2011, Bence Kitap

2. Orhan Miçooğulları, Ichiban utsukushiku (1944, Akira Kurosawa), http://www.sanatlog.com/sanat/ichiban-utsukushiku-1944-akira-kurosawa/

3. Salim Olcay, High Noon (1952, Fred Zinnemann), http://www.sanatlog.com/sanat/high-noon-1952-fred-zinnemann/

4. Mehmet Arat, Doğanın En Büyük Yanlışı: İnsan, http://blog.milliyet.com.tr/doga-nin-en-buyuk-yanlisi-insan/Blog/?BlogNo=352989

Mehmet Arat

mehmetarat@ymail.com

Yazarın öteki yazıları için tıklayınız. 

Avatar ya da Hollywoodvari Politik Manevralar

“Muhafazakârların doğa figürüne başvurmalarının nedeni doğanın asli bir varoluşu ve otoriteyi ima etmesidir. Doğa betilemeden önce var olandır, doğruluğu aşikâr olan, söylem ve müzakerenin her türlüsünün dışında ve öncesinde yer alandır.”

(Michael Ryan & Douglas Kellner, Politik Kamera) (1)

“Temsiller, iktidar kurumlarının fiili olarak elde bulundurulması kadar iktidarın parçasıdır. Özneyi idealize eden temsiller, toplumu bir arada tutmaya yarar; içselleştirilmeleri düşünce ve davranışı yönlendirir ve yerine başkalarının konmasını frenleyici bir rol oynar. Erkek iktidarını fetişleştiren ve erkek davranışına modellik edecek idealize edilmiş nesneler sunan eril kahramanlık temsilleri, politik, ekonomik ve aile içi alanda erkek tahakkümünü yeniden üretmenin klasik bir yolu olagelmiştir.”

(Ryan & Kellner, Politik Kamera) (2)

“Amerika’da bir filme ne kadar çok para yatırılmışsa, yapımcıların ve ayrıca halkın gözünde o film o denli büyüktür.”

(Paul Rotha) (3)

Texas çöl coğrafyasından Asya kara parçalarına yıldızlı çizmesiyle zıplayan Beyaz Adam’ın 21. yüzyıldaki tekno-serüveni postmodern kulvarda devam ediyor. Post-kolonyalist evre, Amerika Birleşik Devletleri özgürlük ütopyasının en ileri boyutu şimdilik ve Afganistan ve Irak da bu bağlamda ilahi adaletin tecelli ettiği iki ülke! (4) Bu, Avatar’ın (2009) merkez-noktası. Amerikan askeri Japonlardan birkaç nesli hasta ve sakat bırakırken, Vietnam’ın çekik gözlülerinin kellesini de aynı titizlikle uçurmuştu. Şimdi o askerler Afganistan’da, Irak’ta. Bu da The Hurt Locker’ın (2008, Ölümcül Tuzak) kalkış-noktası. Evet, 2009 boyunca ve Oscar seremonisi dolayımında da 2010’un başından beri tartışılan, tartışılmaya da devam eden iki film; biri James Cameron’ın 400 milyon dolara yakın bir bütçeyle çektiği belirtilen 2009 yapımı Avatar -ki şimdiye kadarki en pahalı film olma özelliğini taşıyor-muş; beriki Kathryn Bigelow’un En İyi Film ve En İyi Yönetmen Oscar’larını kazandığı filmi 2008 yapımı The Hurt Locker (Ölümcül Tuzak) -ki Avatar’a nazaran oldukça düşük bütçeli ve dokümanterin stil araçlarından besleniyor-muş. -mış’lı ve de -miş’li postmodern zamanlar…

Öncelikle şuradan başlayalım: Nedir bu Oscar ödülleri? Amerikan sinema sanayisini canlandırmak ve reklamize etme amaçlı, nâmı kanla ve zulümle, sömürü ve yayılmacılıkla (kolonyalizm) sabit Amerikan özgürlük ütopyası ve liberal değerleri ile kültürel-sosyolojik ortajen değerlerinin global köye şaşaalı kırmızı halılar, basın mensupları, süslü ve de püslü ve de mücevherler içindeki oyuncular eşliğinde arz edildiği bir zırvalık! Evet, baştan aşağı bir zırvalık! Peki, bizi neden ilgilendiriyor bu tören? Neden bütün kalemler her yıl Oscar hakkında yazı döşeniyor? Tahminler niçin yapılıyor? Neden çıkıp “Antalya’nın Oscar’ı Altın Portakal Ödülleri” yaftalaması yapılıyor? Neden bu filmlere 5 yıldız filan veriliyor? Basın sektörü bu seremoniyi niçin sabahlara kadar izliyor? ‘Delirdiniz mi siz?’ diye sorarlar adama.

Avatar’a Giriş

Metrekareye on beş cesedin düştüğü Terminator (1984, Yokedici), Terminator 2: Judgment Day (1991, Yokedici 2: Kıyamet Günü) ve bir geminin batmak bilmediği bir filmle, sözüm ona Titanic (1997) ile Hollywood tanrılarından ilan edilen James Cameron’ın Avatar’ı aşağı yukarı 10 yılda tasarladığı ve oluşturduğu söyleniyor. Büyük, büsbüyük, hakiki bir başarı!

10 yılın çabasıyla ortaya çıkan sonuç:

a) Milyon dolar bütçe

Görsel efekt çılgınlığı 3D vizyonla sinemanın sanal bahçesinde popcorn sinemasal ahlakı (mainstream/konvansiyonel sinema) için elzem birer görüntü yumağına dönüşüyor. Hollywood’da film çeken ilk yönetmen olan öncü maestro David Griffith, Intolerance: Love’s Struggle Throughout the Ages’ı (1916, Hoşgörüsüzlük) çektiğinde, sinemanın emeklediği bir dönemde sıfır kazanç sağladığı filmi için “Büyük filmler isteniyorsa bize büyük seyirci de gerekli.” demişti. Aradan yıllar geçti, sessiz dönemler kapandı; sinema konuşmaya başladı. Peki, konuştuğu ne sinemanın? Gücün/iktidarın merkez-noktası neresi ise oradan konuşuyor sinema. Beyaz Adam’ın sesiyle konuşuyor.

400 milyon dolar, ırkçı söyleminin üstünü kapatamıyor Avatar’ın. Naviler’in varlık ve aidiyetini tehlikeyi sokan Beyaz Adam’ın hayaleti, sanallığın karmaşık sürecinden geçerek, biçimlendirip sömürmek istediği ‘öteki’nin kimliğini ödünç alıyor. Naviler’in seçeneği ve kaderi belli: Ait oldukları coğrafyadan defolup gitmeliler; yoksa nihaî son çoktan belirlenmiştir: Ağır teknolojik silahların altında ezilip yokedilmek.

b) Özdeşleşim politikası

Beyaz Adam’ın gözü, alışkanlıkları, hareket ediş ve düşünüş tarzı üzerinden kurgulanan Hollywood yapım siyaseti, Avatar’da da kutsi Beyaz Adam’ı yegâne kurtarıcı olarak biçimlendiriyor. Sömüren de o, sömürüleni kurtaran da. Talan eden de o, talan edileni çekip çeviren de. İkinci ya da üçüncü bir fikre, ideolojiye, alternatif açılımlara, ulusa ya da kültüre ihtiyaç yok. Fakat referanslar var yalnız. Kültürel referanslar, dinsel-mitolojik-kültürel referanslar. Göndermeler, referanslar bile nihaî ereğin içinde kaybolup gidiyorlar.

Beyaz Adam’ın, kimliğini ödünç aldığı ‘öteki’ne dönüşebilmesi, Naviler’in gözünü, alışkanlık ve duyarlılığını kazanabilmesi için aracı-arzu nesnesi de tam olarak bir Navi kızıdır. Navi yöntem ve savaşçı gelenekleriyle eğitilen Beyaz Adam, ajanlık sınavını hakkıyla vererek Amerikan ordu ve istihbaratını bilgilendirip görevini de ifa etmiş olur. Ama Hollywood formülleri işlemeye başlar bundan sonra: Aracı-arzu nesnesi Navi, gönlünü çalmıştır Beyaz Adam’ın. Böylelikle özdeşleşim (identification) politikaları da kesinlik kazanmış, layıkıyla pratize edilmiş olur. Bu noktaya dek bütünüyle O’nun gözünden kurgulanan Avatar evreni, ikinci aşamasına tırmanmıştır. Bu ikinci aşama, zaten öykünün başından beri bir ucundan sorunlarına ve çaresizliklerine ortak edildiğimiz Naviler’in safına geçen Beyaz Adam’ın kurtarıcı yeteneklerini, yeni-savaşçı hedefini, ait olduğu yeni-kimliği kabullenerek onunla tamamen özdeşim kur(dur)mayı sağlamaktır. (5) Empatik süreç içerisindeki çatallı yol: ‘Öteki’nin esrarını çözmek için ‘öteki’ne dönüşen Beyaz Adam, eski-kimliğini dıştalayarak yeni-Navi kimliğini seçer. Ama önce ölmesi gerekecektir.

c) Kurtarıcı fikri

Sessiz çoğunluk İsa Mesih’leri, Mehdi’leri, Atatürk’ün hayaletini bekleyedursun; sinema büyük kurtarıcılarını çoktan yaratmıştır bile. Çocuklar için Spider Man’ler, ergenlik çağındaki sivilceli gençler için Batman’ler ve hepsini kucaklayan; zencisini, çekik gözlüsünü, makarnacısını safına çağıran Avatar’lar… (6) Kurtarıcı başka bedende cisimleşiyor; hem bak, sömürülenin safında nihaî savaşını veriyor O. Eğer bir ülkeyi, bir toplumu, klanı, kıtayı, uzayda bile olsa sömüren Amerikalıdır. Ama bir kurtarıcı gerekiyorsa şayet, o da safkan Amerikalı olmalıdır. Avatar’da durum budur zaten. Teknolojisini, helikopterlerini, uçaklarını yitirdiğinde bile bu kez maneviyatı ile, cesareti ile, yaratıcılığı ile geniş halk yığınlarına ilham verir Amerikalı. Halkları safına dizip nihaî amacına kestirmeden ulaşır O; büyük kurtarıcı.

‘Büyük kurtarıcı’, ‘öteki’nin kimliğini ödünç alarak nihayet karşıtına dönüşen Beyaz Adam’dır. Ama ait olduğu ve içinde biçimlendiği gerçek yaşamı bütünüyle ötelediği için görünüş-duyuş-düşünüş olarak mutlak bir Navi’ye dönüşmüştür. Artık sorun çözülmüştür yönetmen için. Enerjisi emilmek istenen doğa yaratığına kılavuz olacak kurtarıcı safkan bir Amerikalı değildir; bilakis bedeniyle, düşünüşüyle bir melez Navi’dir. Özünde emperyal evrenin sadık bekçisi idiyse de artık mutasyona uğramış, nihaî kimliğini edinmiştir. Öyleyse Navi halkının kurtuluş umutlarına ilham verebilir; dahası başat motive edici figür olarak kurtarıcı misyonunu yüklenebilir. Doğal olarak Naviler de O’na kulak verip peşinden yürüyecektir. (7)

d) İyiler & kötüler

Son kertede iyi de kötü de birdir; iyi de kötü de Amerikalı ise eğer. Sessiz dönemler bittiğinden beri esas sesini yitiren, konuştuğu halde konuşamayan, duyabilmeye hazırbulunuşlu heteronom ahlaklıların kulak kabarttığı iktidarın papağanı sinema; halen sağır olmayanlar için konuşuyor.

Ama bugün en iyisi sağır olmak gereklidir.

Ve bir başka sinemasal formül: iyi ve kötü çelişkisi/çatışması. Hollywood usulü film için iyi ve kötü mutlak surette birbirlerinden ayrılmış, kesin çizgilerle ayrışmışlardır. Bu temel gerçek. İkinci nokta ise, buna bağlı olarak; kanun ve düzen yanlısı bir polis (hey, Kirli Harry’ler orda mısınız?), işinin ehli liberal bir savcı, duygusal bir Amerikan Başkanı (Henry Fonda, merhaba!), iyi silah kullanan bir kasaba şerifi (muhafazakâr John Wayne tercih sebebidir), görev bilincinde bir baba (Amerikan idolü bir James Stewart; olmadı, bozulmamış figür Gary Cooper) ya da mutfakta iyi vakit geçiren bir anne klişesinden beslenmesi olağandır. Kötüye biçilen roller de bellidir ve kötünün kuşandığı roller bir yana, kötü çoklukla ‘öteki’dir. Sakız çiğneyip argo konuşan bir negro (‘zenci’ olarak okuyun), eril mekanizmayı sarsmak isteyen bir femme fatale (‘yersiz-yurtsuz, erkeğin saltanatını sallayan bir dişil tehdit’ diye okuyun), toprakları kızıl kana bulanan Gerenimo (‘John Wayne’in hakladığı bir Kızılderili’ olarak okuyun).

Avatar’da da ortajen şablon gereği iyiler ve de kötüler vardır. İyi, toprakları tehlike altındaki Navi ulusudur. Kötü, Amerikan ordusunu ve şirketlerini çekip çeviren Beyaz Adam’dır.

Sonuç

James Cameron’ın Avatar’ı için “sinemanın yeni ve son dönüm noktası”, “sinemanın geleceği”, “parlak bir görsel şölen” gibi tumturaklı birçok şey yazıldı, çizildi. Boş durmadılar, Star Wars (1977, Yıldız Savaşları, George Lucas), Matrix (1999, Wachowski Kardeşler) gibi filmlerle kıyasladılar. 5 üzerinden 5 yıldızları döşendiler. Peki, niçin?

Dünün Korelisi, Vietnamlısı; bugünün Afganlısı, Iraklısı, Libyalısı, Suriyelisi, İranlısı bu soruyu yanıtlayacaktır!…

Notlar

1) Politik Kamera: Çağdaş Hollywood Sinemasının İdeolojisi ve Politikası, Michael Ryan - Douglas Kellner, Çev. Elif Özsayar, Ayrıntı Yayınları, 1. Basım, 1997, İst.

2) a.g.e.

3) Sinemanın Öyküsü, Paul Rotha, İzdüşüm Yayıncılık, Çev. İbrahim Şener, 1. Basım, 2000, İst. s. 97

4) Adaletin keskin kılıcı Libya’dan sonra hangi ülkeye darbe indirecek, bilinmez ama Suriye, Mısır ve İran gibi ülkeler yakın gelecekte Amerika’nın ilahî adaleti (‘Amerikan emperyalizmi’ diye okuyun) ile hesaplaşmak zorunda kalacaklar.

5) Benzer bir anlatı için bkz. The Emerald Forest (1985, Zümrüt Ormanı, John Boorman). Boorman’ın çıplak doğa ile kentsel barbarlığı (‘modernizm’ diye okuyun) çarpıştırdığı söz konusu anlatısında Beyaz Adam kimliğini devredip bir Amazon yerlisine dönüşür; fakat yerlilerin de yegâne kurtarıcısı rolünü üstlenir. Boorman kapitalizmin yayılmacı (kolonyalist) siyasetine mesafeli dursa da kimlik meselesi Beyaz Adam’ın lehine çözümlenir. Yerliler, kapitalizmin uzağında yaşayan medeniyet yoksunu barbarlar, orman insanları kurtarılmayı bekleyen figürler olarak sunulurlar. Mevcut ırkçı bakış açısı Hollywood westernlerinde de defaatle işlenegelmiştir. Avrupa uygarlıkları veya Amerika Birleşik Devtletleri, ‘öteki’nin tek ve asal kurtarıcısı, sözcüsü olagelmiştir. Sinema filmlerindeki ırkçı misyon liberal hükümetlerin ırkçı vizyonlarıyla örtüşmektedir. The Naked Jungle’da (1954, Vahşi Vadiler Kraliçesi, Byron Haskin) öncü Christopher Leiningen (Charlton Heston), yerlileri Marabuta saldırısına karşı korur ve insan soyunu kurtarır. Mevcut coğrafyanın asıl sahipleri yerliler olmasına rağmen herhangi bir üstünlükleri ve söz hakları yoktur. Kurtarılmayı beklemekten başka çare bulamazlar.

Michael Ryan ve Douglas Kellner, doğa-teknoloji-muhafazakârlık üçlüsü üzerine Politik Kamera adlı kitaplarında şöyle yazarlar:

“Muhafazakârlığın nihai ereği, gerçekte toplumsal olarak inşa edilmiş eşitsizliklerin doğal görünmesini sağlayacak bir otorite zemini tayin etmektir. Başka bir deyişle, bu tür yaratılmış eşitsizlikler doğanın birebir hakikatini oluşturur gibi görünmeli, eşyanın her zaman var olmuş, her zaman da var olacak olağan düzeni olarak kabul edilmelidir. Ontolojik çerçevelendirme stratejisinin muhafazakâr ideolojik çaba açısından vazgeçilmez oluşu bu yüzdendir; çünkü bu strateji, teknoloji ve teknolojik yapıntıların kendi içlerinde bağlam ve kullanımdan bağımsız bir varlık ya da öze sahipmiş gibi görünmesine olanak verir. Teknoloji asli olarak kötü olmalıdır, bunun gerek şartı ise, teknolojik toplumun doğal alternatifinin -aile ve özellikle bireyin- varoluş itibariyle iyi olduğu izlenimi vermesi, ontolojik olarak kendi varlığından destek alması, ikame ya da eşdeğer yerine geçebilecek kendisi dışındaki bir şeyle sembolik benzetim ya da bağlantılandırmalara kapalı olmasıdır. Bire bir olan şeyin, -metaforla yapıldığı gibi- kendi varoluşundan koparılarak başka bir şeyi temsil etmesi sağlanamaz. Bu yüzden teknoloji yalnızca muhafazakâr çerçevedeki bireysel özgürlük anlamında benlik mevcudiyetine değil, ontolojik zeminin kriteri olarak mevcudiyete, muhafazakâr toplumsal kurumların dayandırıldığı doğaya ve birebir anlama yönelik bir tehdit oluşturur.”

Bkz. Politik Kamera: Çağdaş Hollywood Sinemasının İdeolojisi ve Politikası, Michael Ryan - Douglas Kellner, Çev. Elif Özsayar, Ayrıntı Yayınları, 1. Basım, 1997, İst.

6) Sinemadaki büyük kurtarıcılarla ilgili olarak bkz. Postmodern Kurtarıcılar, (Der.) Veysel Atayman, Donkişot Yayınları, 3. Basım, 2004, İst.

7) Dil-kültür ilişkisi, Batı’nın Doğu kültürlerini görme ve ‘öteki’ni okuma biçimleri, emperyalizm ve kolonyalizm meseleleriyle ilgili olarak bkz. Oryantalizm, Edward W. Said, Çev. Nezih Uzel, İrfan Yayıncılık, 4. Basım, 1998, İst.

Ayrıca bkz. Kültür ve Emperyalizm, Edward W. Said, Çev. Necmiye Alpay, Hil Yayınları, 3. Basım, 2010, Adıyaman

Hakan Bilge

hakanbilge@sanatlog.com

Yazarın diğer film eleştirileri için bakınız.

Janis Joplin – Bir Yansımanın Portresi

“Blues söylerken, ilk aşkı yaşadığımı hissederim. Seksten de öte. Tek aşkına ilk kez dokunmak gibi.” (Janis Joplin)

Yaşamlarımızın, yansımasından süzülen hayatlardan açılan pencerelerdir bizi biz yapan aslında. Ardımızda açabildiğimiz her pencere, maddesel olarak ölen varlıklar olan bizim ölüme olan inançsızlığımızı ebedi kılarak bizi yaşatır. Bu yazıda Janis Joplin ve hayata açtığı pencerenin izlerini okuyacağız.

1943 kışının ocak ayında Teksas-Port Arthur’da doğan Janis, ergenlik dönemine geldiğinde, çevresine uyum konusunda yaşadığı sıkıntıların ardından biraz da kendi kabuğuna çekilerek ailesinin de yönlendirmesiyle müzikle tanıştı. 18′li yaşlarında yerel kulüplerde blues söylemeye başlayan, takip eden süreçte Lamar State College of Technolog ve sıkılarak okulu bırakmasının ardından otostopla 1963 yılında geldiği California’da arkadaşı Chet Holmes’un yönlendirmesiyle “Big Brother and the Holding Company” grubunda müzik yapmaya başlayarak 1967 yılında Monterey Uluslararası Pop Festivali’nde grubun albüm teklifi almasına kadar olan süreçte -ironik olarak grup onu ilk başlarda tam anlamıyla benimsememiş, problemli bir süreç geçirmiş, alkol ve uyuşturucu kullanımını arttırmış olduğu halde- sahnenin tanrısı rolüne soyunarak tüm saflığının çıplaklığıyla kitleleri sürüklemeyi bize öğretmiştir. Vokalde Janis Joplin’in yanında Sam Andrew gitar ve geri vokal, James Gurley gitar, Peter Albin bas gitar ve davulda Dave Getz’den oluşan grup ilk albümleri Cheap Thrills’in (1968) listelerdeki başarısının ardından artık Janis Joplin with Big Brother and the Holding Company olarak anılmaya başlamıştır. Albümü inceleyecek olursak,  “Piece of My Heart”, “Ball and Chain” ve “Turtle Blues” gibi klasikleşmiş blues şarkılarının yanında, “Summertime” ve “I Need A Man To Love” gibi patlayıcı şarkılar albümün haftalarca listelerin üst sıralarında kalmasını sağlamıştır.  Fakat gelen başarı ve dolayısıyla maddi kazancın ardından grubun uyuşturucuya doğru artan yoğun ilgisi ve ardından aksayan ilişkiler ve müzik işleri Janis’in gruptan ayrılmasına ve kendini The Cozmic Blues Band’de bulmasına neden olmuştur.

1969′un yaşayan efsanesi ‘Woodstock, Paris, Kopenhag, Stockholm, Amsterdam, Frankfurt ve Londra’yı kapsayan ünlü Avrupa Turnesi, I Got Dem Ol’ Kozmic Blues Again Mama!  albümü ve listelere tekrar girme, kısacası yeni grubu Janis Joplin’in vokal olarak başını çektiği gitarda Sam Andrew, bas gitarda Brad Champbell, bariton saksofonda Carnelius Flowers, orgda Richard Kermode, davulda Moury Baker, tenor saksafonda Terry Clements ve trompette Luis Gusco ekibinden oluşan bir yıldızlar karmasıydı. 

The Cozmic Blues Band Günleri

İlk başlarda sahnede uyum sorunları yaşayan grup haftalarca San Francisco’da tecrübe çalışmalarından sonra aralarındaki müzikal uyumun oturmasının ardından gelen bir dizi konserin sonrasında yukarıda bahsettiğim Avrupa Turnesi başlar; son durağı Londra Royal Albert Hall’da verilecek olan konserlerinin biletleri son koltuğa kadar satılır, hatta izleyiceler arasında The Beatles ve The Rolling Stones üyeleri de vardır. Bu başarılı Avrupa Turnesinin ardından yurda dönen grup albüm çalışmalarına başlar ve ardından gelen süreçte, I Got Dem Ol’ Kozmic Blues Again Mama!  albümü piyasadadır.“Try (Just a Little Bit Harder)” şarkısıyla başlayan albümün müzikal açısı ve kullanılan enstürmanların çeşitliliğinin verdiği armoni Brother and the Holding Company’le yaptığı müziği bir üst aşamaya taşımasıyla oldukça iyidir. 1970 yılında Janis kullandığı uyuşturucuların hayatına olan etkisinden sıkılarak bırakmaya karar verir ve yeni bir sayfa açar.  “The Full Tilt Boogie Band” grubuyla müzikal hayatına devam etme kararı verir. Yeni grupta Kozmic Blues’dan Brad Campbell Janis’le yoluna devam etmiştir. Gitarda John Till, piyanist Richard Bell ve Ronnie Hawkins The Hawks grubundan ayrılarak Janis için gelirler. Davula Clark Piers, orgun başına Ken Pearson’ın katılımıyla oluşumunu tamamlayan grup Pearl albümü için çalışmaya başlar ancak bu süreçte oluşturduğu şarkılara katkı sağlaması için tekrar uyuşturucu kullanmaya devam eden Janis ne yazık ki farkında olmadan adım adım artık yaklaşıyordur sona.

Başarılı eserleri ve sesiyle, toplumun hızla her şeyi tüketmesiyle meşhur günümüz dünyasında, harcanamayan nitelikte değerlere sahip olmuş eserleriyle hâlâ kitlelerce sahip çıkılan, örnek alınan ve dinlenen Janis Joplin uyuşturucuyla olan sorunlarının üstesinden gelemeyerek gün geçtikçe artan alkol ve eroin bağımlığının ardından bırakma çabalarının sonuç vermemesinin ardından, 1970 yılında, Pearl albüm çalışmalarının devam ettiği günlerde henüz 27 yaşında, Los Angeles’taki bir otel odasında aşırı doz eroinden kalbinin durmasına yani onun hiç yaşlanmadan müziğini bize en çekici haliyle evrene açtığı pencereden gülümseyerek ebediyen duyurmasına yol açmıştır.

Mehmet Onur Kocabıyık

m.onurkocabiyik@hotmail.com

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız.

span style=”font-size: 10.0pt; font-family: ‘Verdana’,'sans-serif’; mso-bidi-font-family: ‘Times New Roman’;”

B Planı Dergisi: 1. Sayı

Bütün A Planları suya düştü!

Şiirden, sanattan ve insanın taş, toprak, çimento olarak kaim olamayacağına inanan birkaç iyi adamın bir araya gelmesiyle ortaya çıktı B Planı, zira bütün A Planları suya düşmüştür. Yapılan bu plan B Planı Dergisi olarak matbulaştırıldı. Bu plan şiirin ve edebiyatın millet hayatında kaybettiği yeri yeniden sabitlemek için popüler ve sığ olana yüz vermez. Vaadlere, büyük imkânlara, kaçırılmayacak fırsatlara ve manifestolara inanmaz. Ne kadar çabalasa da bir süreklilik taahhüt etmez. Bununla beraber herkesten daha duyarlı ve bilinç sahibi değildir. Çünkü bu yalana gönül indirmek kanaati hâsıl olduğundan beri, dünyayı anlamlandırma çabasının, dünyayla bir anlam edinme düşüncesinin gerisinde kaldığı görülüyor. Niyetlerin sahihliği belki tartışılmazsa da her duyarlılık biçimi çabucak klişeleşiyor. Şimdilik ‘içimiz’ konusunda daha teferruatlı konuşarak kurtulabilirsek de ’dışımızın’ vaad ettikleri bu konuşma imkânının önünü tıkar vaziyette. Ancak rahatlığın sıkıntısı bizi şehre karışmaktan alıkoymuyor. Nihayete erdirilse insanlığa derin nefes aldıracağını düşündüğümüz firiklerimiz var ama modern alışkanlıklarımız elimizi ayağımızı bağlıyor. Sanat ve Edebiyat bu sığlıktan bizi çıkaracak alanlardır. Saçakları altına sığınmamız, koruyucu gölgesine çekilmemiz bundandır. Bu bize bir sakinliği getirmeyecek. Çünkü bunun tam tersi olsun diye çabalıyoruz. Bu iki alan bizi dünyaya karışmaktan alıkoysun, insana karışmamızı sağlasın diye umut ediyoruz. Çünkü insana karışmaktan alıkoyan bir uğraşın, teferruatı keskinleştirip, hakikatin önünü tıkamaktan başka bir işe yaramayacağı düşüncesindeyiz. Meselemiz budur sayın okuyan ve bu mesele üzerine Adana’dan, yani taşranın son kalesinden matbulaşan B Planı’nın ilk sayısını çıkardık.

B Planı Dergisi’nin ilk sayısı meselemizin çokluğundan ve paramızın azlığından dolayı sekizlik puntoyla sıkıştırılarak ortaya çıktı. İlk sayıda yayımladığımız eserlerin hepsi “ha bismillah” niteliğinde olup ilerleyen sayılarda ne ile karşılaşacağı konusunda okuyucununbir fikir edinebilmesi için başlangıç niteliğindedir.

“Ha bismillah” dediğimiz ilk sayımızda;

Kurucu yazarlarımızdan Salim Nacar’ın hayat memat meselesi olarak gördüğümüz şiirin güzelliğinin “çıkmaz”da olup olmadığını sorguladığı denemesi yer alıyor. Yıllarca akşam sinema kuşaklarında izlediğimiz birçok Yeşilçam filminin mimarı Natuk Baytan’nın yani absürt mizahın gerçek babasının hayatı ve sineması Güven Adıgüzel üslubuyla sizlerle buluşuyor. İlerleyen sayılarda yer yer Epik’in süreçlerine değinecek olan B Planı Dergisi için Mehmet Gül tarafından kaleme alınan Epiğin Kısa Tarihi de dergide yer alan yazılar arasında.

Mustafa Uğurlar, Sibiryalı Şir İdrisi’nin 1913 yılında kaleme aldığı “Avrupanın İslamiyet ve Türklük Hakkındaki Nazarı ve Ona Mukabil Bizim Hareketimiz” yazısını B Planı için okudu. K. Özkan Dağ ve Abdulkadir Akdemir, dergi bünyesinde kurulan çeviri atelyesinde çevirinin mantığı, çevirmenin yazıya yaklaşım biçimi ve çeviri aşamalarını kaleme aldılar. Bunlarla yetinmeyen K. Özkan Dağ ve Abdulkadir Akdemir çeviriler arasındaki farkların ortaya çıkarılması açısından örnek bir çalışma yaparak Sylvia Plath’in “Bir Hayat” isimli şiirini iki parçaya ayırıp çevirerek farklı bir çalışma ortaya koydular. Son olarak atelye’de Lorca’nın “Uykusuz Şehir” isimli şiiri K. Özkan Dağ tarafından aşama aşama çevrildi ve her aşama izah edildi çevirmen tarafından.

Dergide şair Alptuğ Topaktaş’la yapılan bir söyleşi de yer alıyor. B Planı sadece şiir yazmakla yetinmeyip şiir üzerine düşünen ve yazan şair ve yazarlarla konuşmaya devam edecek. Sanılanın aksine B Planı Dergisi ölmüşlerle de söyleşebildiğini göstermek için Claude Lévi-strauss’la College de France’ın Sosyal Antropoloji Laboratuvarı’nda konuştu. Bernadette Bucher’e ısmarladığımız bu çeviri biraz geç olsa da (yaklaşık 30 yıl) elimize nihayet ulaştı ve biz de bu uzun söyleşinin ilk bölümünü yayımlayalım dedik.

Şiirleriyle, suya düşmüş bütün planların aksine B Planı’na itimat eden şairler, Hilâl Örnek, İsmail Kemal Durhan, Alkan Kılıç, Ümit Erdem, Murat Çelik, Talip Nacar, Osman Sifil, Nazmi Cihan Beken, Salim Nacar, Abdulkadir Akdemir ve Rıfat Eroğlu sizleri karşılayacak.

B Planı, varıp eylem köprüsünü geçenlerin dergisi…

« Önceki SayfaSonraki Sayfa »