Aydın Belediyesi Şehir Tiyatrosu Turnelere Başladı

Aralık 25, 2012 by  
Filed under Duyurular, Sahnedekiler, Sanat, Türk Tiyatrosu, Tiyatro

Aydın Belediyesi Şehir Tiyatrosu 2012–2013 tiyatro sezonunda seyircileri ile buluşmaya devam ediyor. ABŞT Şükran Güngör Sahnesi’nde devam eden oyunlara Aydınlı sanatseverlerin ilgisi artarak sürüyor. Konu ile ilgili açıklama yapan ABŞT Genel Sanat Yönetmeni Serkan Fırtına yapılan faaliyetleri şu şekilde özetledi:

“ABŞT olarak tiyatro sezonuna güzel bir giriş yaptık, hem çocuk oyunlarımız hem de büyük oyunlarımız geniş bir seyirci kitlesine ulaşmaya başladı. Bu sezon Aydın’ın ilçelerindeki tiyatro severlerle de buluşmaya başladık. Özellikle çocuk oyunlarımıza ilçelerden birçok okul toplu katılımla oyunlarımıza gelmekte. Ayrıca turneler vasıtası ile çevre ilçelerden seyircilerimizle buluşmaya başladık, geçen günlerde Nazilli Başsavcılığının davetlisi olarak bir seans Nazilli’de bir seansta Nazilli Cezaevinde kültür etkinlikleri kapsamında seyircilerimizle buluştuk. 24 Aralık Pazartesi günüde Söke Belediyesi Kent Konseyi’nin davetlisi olarak, sezon oyunlarımızdan “Hadi Öldürsene Canikom” adlı büyük oyunumuzu ve “Alacalı Şemsiye” adlı çocuk oyunumuzu seyircilerimize buluşturacağız. ABŞT olarak sayın belediye başkanımız Özlem Çerçioğlu’nun desteği ile sürdürdüğümüz bu etkinliklerimizi yıl boyunca sürdürmeye devam edeceğiz.” dedi.

Yazar Burhan Günel Hayatını Kaybetti…

Aralık 22, 2012 by  
Filed under Duyurular, Edebiyat, Sanat, Ustalara Saygı

Edebiyatımızın son kırk yılına öykü ve romanlarıyla katkıda bulunan Burhan Günel hayatını kaybetti.

1947′de Antakya’da doğan Burhan Günel, ortaöğrenim hayatını parasız yatılı okullarda tamamladıktan sonra 1967′de Hava Harp Okulu’ndan mezun oldu. Havacılık mesleğinin deneyimlerini Baraka (1991) adlı romanında ustaca kullanan ve ABD’nin İncirlik üssündeki dümenlerini roman diliyle deşifre eden Burhan Günel, 1971′den itibaren öyküyle başlayan yayın hayatını da birkaç ay önce hastalığının ağırlaşmasına kadar sürdürüyordu.

İlk romanı Ökse 1972′de, ilk öykü kitabı Sevgi Bağı ise 1974′te yayımlanan Burhan Günel’in yapıtları arasında Antakya’nın Fransızlar tarafından işgal sürecini ve buna karşı yerel yurtsever güçlerin direnişini konu edinen Acının Askerleri (1981 Mehmet Ali Yalçın Roman Ödülü), 12 Mart darbesinin aydınlara ve ilerici askerlere uyguladığı baskıyı konu edinen Ahtapot ve Sivas katliamını anlattığı Ateş Uykusu (1996 Yunus Nadi Roman Ödülü) romanları, onun aynı zamanda politik duruşunu da yansıtan yapıtlarıdır.

Çok sayıda öykü ve romanı yanında Benzer Romanlar (1986) ve Karşı Yazılar (1995) adlı inceleme kitaplarıylaçok sayıda çocuklarla ilgili kitapları bulunan Burhan Günel uzun süre Karşı Edebiyat adıyla bir dergi de çıkarmıştı.

Merkezi Ankara’da bulunan Edebiyatçılar Derneği’nin iki dönem Genel Başkanlığını da yapan Burhan Günel için 23 Aralık’ta GATA’da cenaze töreni düzenlenecek ve 24 Aralık’ta da Karşıyaka Mezarlığı’nda defnedilecek.

(soL - Haber Merkezi)

Resimlerdeki Korku (Bölüm 2)

Francisco Goya

Romantizm’le beraber tüm sanat dünyasında milliyetçilik duyguları da yayıldı. Avrupa içten içe tutuşuyordu ve insanlar savaşın en acı yüzüyle karşı karşıya kaldılar. Napolyon’un ordularının ateşi altındaki İspanya’da Akdeniz ateşini kanında hisseden milliyetçi bir ressam olmak Goya için çok zordu. Tüm bunların üzerine kişilik yapısını ve duygulanımını bozan, sebebi bilinmeyen bir sinir hastalığı eklenince tüm kâbusları tuvale döküldü. 

O dönemlerde İspanya’da hala cadılık vardı ve insanlar kötü niyetli büyülere inanıyordu. “Cadıların Sabbat’ı (Le sabbat des sorcières, 1789)” adlı tablosunda yansıttığına göre Goya da bu batıl inançlara sahipti.

O tarihe kadar yorumlandığı gibi yarı insan yarı hayvan şeklinde değil daha natürel bir biçimde, kara bir teke bedeninde hayat bulan bir Şeytan’ın çevresinde halka olmuş cadılardan mürekkep bu kompozisyonda Goya ayrıntılara önem vermeyen kaba fırça darbeleriyle tarzını ortaya koyar. Özellikle ayda ve karanlık gökyüzünde uçan yarasalarda göze çarpar bu tutum. Şeytan’ın başındaki taç onun çok tanrılı dinlerle olan akrabalığına işaret eder. Goya güzel kadınları resmetmekten hoşlanır fakat yaşlı ve çirkin kadınları yansıtmakta daha başarılıdır. Yaşlı kadınların cadı olduğuna dair hurafelerin yaygın olduğu her dönemde, her cahil zihinden çıkabilecek rutin bir cadı toplantısını anlatır tablo. Cadılar kaçırdıkları bebeklerin vücut yağlarını ateşte kaynatarak bir uçma iksiri hazırlarlar; çırılçıplak soyunurlar ve bir ev eşyasına (tercihen süpürgeye) binerek toplantının (sabbatın) yapılacağı mekâna doğru uçarlar. Orada kendilerini bekleyen Şeytan’a bağlılıklarını ispatlamak için efendilerinin kıçını öperler ve ona hediyeler sunarlar. Tabloda gösterildiği gibi kaçırılmış bebeklerdir bunlar. Goya’nın cadılara ve sonraki tablolarına da yansıyacağı üzere fahişelere olan takıntısını daha çok düşkünlük olarak yorumlayabiliriz. Aksi takdirde neden eserlerinde tiksindiği cadı/fahişelere bu kadar yer versin, değil mi? 1797–98 tarihleri arasında gerçekleştirdiği 80 levhadan oluşan “Los Caprichos (Kaprisler)” serisinde bu takıntılarının izini bulmak mümkündür. Toplumdaki dejenerasyonu, batıl inançları, din sömürüsünü ve göz boyamayı; grotesk, korkunç ve rahatsız edici bir biçimle aktardığı bu baskı serisinde ressam adeta olayın gözünü çıkarmıştır. Romantizm işte… Mesela 19. levha “Hepsi Düşecek (Todos Caerán)”de, arka tarafta haç benzeri şekillendirilmiş bir ağaç vardır. Öndeki beyaz örtülü yaşlı kadın İsa’nın cesedi önünde yakaran Bakire Meryem’i andırmaktadır ki bu bilinçli yapılmış bir Pieta anıştırmasıdır.

Putkırıcı bu kompozisyonda, bir ankh’ın üzerine konmuş bir siren (fahişe?) ölü erkeklerin ruhunu çağırırken, ön plandaki cadılar (cadılık izi taşımaktadırlar zira) o bebeğe ne yapmaktadır öyle? Goya bu eserinde içinden taşan nefreti ve tiksinmeyi yansıtmıştır. Serinin karakteristik levhası, geniş kitlelere daha tanıdık gelecek olan 43 numaralı levhadır: “Aklın Uyuması Canavarlar Yaratır (El sueño de la razón produce monstruos)”.

Ön planda uyuyan bir adam (ressamın kendisi?) arkasında yaklaşmakta olan korkunç gece kuşları ve kabusvari kedilerden habersizdir. Günümüzde bu yaratıklar politikacı kılığında gelmekte değil mi? Bir “gece ziyareti”ni ya da bir “kâbus”u anlatır gibi görünen bu kompozisyon yaratım sürecine dair bir uyandırma vazifesi görüyor bence. 

Demiştim, Goya güzel kadınlar çizdiği kadar, onlara tezat oluşturacak çirkinlikte yaşlı kadınlar da çizmiştir. İnsandan çok bir karikatüre benzeyen bu yaşlı kadınlar kurumuş bir inciri anımsatır bana; derin kırışıklıklar ve dişler olmadığı için içeri gömülen dudak ve çeneler… 44. levha “İnce İnce Eğirirler  (Hilan Delgado)” buna güzel bir örnektir.

Bir trinity örneğinin sergilendiği bu kompozisyonun odağındaki uzun boyunlu cadı insan ömrünü eğirirken diğer iki yoldaşı korkunç gözlerle onu izlemekte ve sıranın kendilerine gelmesini beklemektedirler. Zayıf kemikli parmaklardan uzanan ipin eseri arkada asılı duran bebek kurbanlardır. “Cadıların Sabbatı” tablosunun izini süren levha 68 “Sevimli Hoca (Linda Maestra)”da ise genç bir cadı uçabilmek için yaşlı ustasının yardımına başvurmaktadır. 

Goya yağlıboya tablolarında da cadılığa yer verdi. “Uçan Cadılar (Witches in the Air, 1797–98)” adlı eserinde bir adam, bir gezgin, gökyüzündeki uğursuzlıktan korunmak için üzerine bir örtü geçirmiştir. Yanında yere kapaklanmış, korkuyla kulaklarını kapatan bir adam vardır. Gözler biraz daha yukarı kaldırıldığında bu iki adamın ölesiye çekindiği iğrenç tablo görülür. Üç cadı ele geçirdikleri bir adamı parçalamaktadır.

Bu tabloya benzer bir sahne içeren diğer bir örnek olan “Efsunlu Adam (The Bewitched Man, 1798)” tablosu, çığırından çıkmış bir korku filminden fırlamış gibidir.

Kuduran üç eşeğin önünde, Şeytan’ın lambasına yağ döken siyahlı adamın yüzündeki ifade her şeyi anlatır niteliktedir. Goya, yüzdeki dehşeti en iyi verebilen ressamların başında gelir. 

Çocukluğumda en korktuğum şeylerden biri devlerdi. Evimde sakin sakin otururken pencereme düşen devasa bir gölge ve başımı kaldırdığımda göğün tamamını kaplayan bir yaratıkla karşılaşmamla ilgili kâbuslarım var. Hele ki o yaratık bana bakıyorsa… Bu yüzden “Dev (El Coloso, 1808–12)” adlı tablo beni oldukça gerer.

Goya bu tablosunda muhtemelen doğanın ham gücünü temsil etmek istemiş. Mitolojik olarak devler, insanoğluna gücünü kanıtlamak isteyen tabiatı simgeler (deprem veya fırtına gibi). Burada çil yavrusu gibi kaçışan göçebeler ve evcil hayvanların minikliğine tezat oluşturacak heybette, yumruklarını sıkmış sinirli bir dev bulutların içinde yürümektedir. Aynı Uçan Cadılar gibi burada da bakış açınıza göre değişen bir dehşet mevcuttur, eğer aşağıdaki ve derindeki manzaraya bakarsanız gergin bir panik aklınızı karıştırabilir. Ama yukarı bakınca… 

Romantizme uyacak şekilde gelişigüzel gibi görünen dinamik fırça darbeleri obje sınırlarını flulaştırıyor. Goya için hatlar değil renkler önemliydi anlaşılan; anlatmak istediğini tuvale dökerken acelesi varmış gibi gösteren bu tavır aslında Rembrandt’ın eserlerinden sonra parlayan ve izlenimcilikle daha çok yerine oturan bir teknikti. Ressamların kuyumculuktan ayrıldığını ve resmi yapanın bir insan olduğunu belirten dokunuşlar bunlar.

Goya, savaş sırasında diğer sanatçıların yaptığının aksine ülkesini terk etmedi. Savaşın en sıcak halini birebir yaşadı ve gördüğü şeyleri sansürsüz bir şekilde eserlerine aktardı. İnsanın asabını bozacak gerçeklikte sahnelerin betimlendiği 82 levhadan oluşan “Savaşın Felaketleri (Los Desastres de la Guerra, 1810–15)” adlı gravür serisi bu dönemin ürünlerindendir. 33. levha olan “Daha ne yapılabilir? (¿Qué hay que hacer más?)”de çıplak bir adamı kılıçla doğrayan askerleri görürüz.

Kasaplık et gibi ikiye yarılan neredeyse sürreel kurban kompozisyonu, şimdi olsa rahatlıkla işkence pornosu olarak nitelendirilebilir. Keza, insanın insana uyguladığı şiddetin sınırlarını zorlayan “Bu Daha Kötü (Esto es Peor)” adlı 37. gravürde kazık şeklinde bir ağaç dalına geçirilmiş bir beden vardır.

Goya garip bir ironiyle, kolları kesilmiş bedeni Antik Roma torsolarını andıracak şekilde resmeder. Arka plandaki belli belirsiz çizgilerle aktarılan askerlerin işkence işine henüz son vermedikleri bellidir. Cesedin anüsünden girerek sırtından çıkan kazık görüntüsü “Cannibal Holocaust (1980)” adlı şok filminin en akılda kalıcı imgelerinden birini çağrıştırıyor değil mi? Bu tiksinti verici görüntüyle filmi lanetliyoruz. Halbuki Goya zamanında yapmış yapacağını… Yıl 1815… 

“Oğlunu Yiyen Satürn (Saturno devorando a su hijo, 1819–23”…

Bu tablonun çocukluğum üzerine etkisi büyüktür. Onla ilk karşılaştığımda sanırım ilkokula gidiyordum. Ablamla birbirimizi korkutmak istiyorsak eğer, bu tabloya atıfta bulunur şekilde, ellerimizi bir bebeği kavrıyormuş gibi havaya kaldırır, gözlerimizi pörtletip ağzımızı açardık. Hayatımızda görebileceğimiz ve hayal edebileceğimiz en korkunç şeydi bu tablo. Nasıl olmasın ki; karanlığın içinden fırlayan kirli kahverengi bir beden, sonuna kadar açılmış ağız ve çılgın gözler, çoğu yendiği için cinsiyeti anlaşılamayan bebeğin vücudu ve hepsinin üzerinde insanın gözünü çıkaracak parlaklıkta kırmızı bir leke… Sonra büyüdüm ve gördüm ki hem ülkem hem de dünya sembolik olarak oğlunu yiyen Satürn’lerle doluymuş meğer. 

Aslında bu tablo ikonografik olarak hatalıdır. Bu tür hataları sıkça yapan Rubens’in tablosundan esinlendiği açıkça belli olan Goya, konunun kaynak aldığı öyküyü yanlış yorumlamıştır (Rubens, Satürn’ü gürbüz bir bebeğin göğsünü ısırırken resmetmiştir, bu uyarlama Goya’yı yanıltmış olabilir). Gerçekte Satürn, tahtına potansiyel rakip olarak gördüğü oğullarını yemeden, bütün olarak yutar (sonra yuttuklarını tek tek, bütün halinde çıkaracaktır). Ama iyi ki de yanlış yorumlamış zira bu tablo görsel sanatlarda benim gördüğüm ilk “Gore” sahneyi sunmaktadır bize.

“Mantık tarafından terk edilen fantazi imkânsız canavarlar üretir; mantıkla bir araya geldiğinde ise sanatların anası ve mucizelerinin kaynağı haline gelir.” (Francisco Goya)

Murat Akçıl

wherearethevelvets@sanatlog.com

Yazarın öteki incelemelerini okumak için yazar sayfasına bakınız. 

Leyla Ersen Kişisel Resim Sergisi

Aralık 13, 2012 by  
Filed under Duyurular, Resim, Sanat, Sanatsal Etkinlikler, Sergiler

Ressam Leyla Ersen’in kişisel resim sergisi 14 Aralık’ta Muaf Beyoğlu’nda açılıyor…

Resim Eğitmeni ve Sanat Tarihi Doktora öğrencisi olan Leyla Ersen; eserlerinde ağırlıklı olarak karışık teknik üzerinden; sistem, bürokrasi ve cinsiyet temaları üzerinde dururken bu kavramlara eleştirel bir tavırla yaklaşıyor.

Eserlerin çoğunda kullanılan renklerden postmodern dokunuşlara kadar bu eleştirel sorgulamaların izlerini görmek mümkün.

Leyla Ersen’in Bürokrasi isimli tablosundan yola çıkarak Esen Kunt’la ortak olarak gerçekleştirdiği, Önder Duman’ın da ses tasarımını gerçekleştirdiği dikkat çekici bir video-art çalışması da sergide görülmesi gereken çalışmalardan biri.

Sanatseverler bu sergiyi 9 Ocak 2013 tarihine kadar görebilir.

Sergi Açılış:

14 Aralık Cuma

Saat: 19.30

Yer: Muaf Beyoğlu 

İyi/Kötü ve Fotoğraf Üzerine Konuşma

Aralık 12, 2012 by  
Filed under Fotoğraf, Sanat, Yüzler & Portreler

Elinde silah tutan bir teröristin fotoğrafına bakıyorum; yeşil yelekli, asık suratlı, mağrur, sert bakışlı bir kadın. Elinde serbestçe tuttuğu gerilla silahıyla objektife bakıyor. İki ağacın arasında, dağlık bir bölge olduğu anlaşılan engebeli yapısıyla, bir ormanın içinde, duruyor. Kahverengi kayışlı saati, beline doladığı renkli kumaş parçası, rahat pantolonu ve tahmin edilemeyen yaşıyla bana bakıyor. Hayır, aslında bana değil, objektife bakıyor ama bunun dolaylı yoldan bana bakmak olduğunu biliyor. Ben de bildiğini biliyorum. O halde zamansal ve mekânsal mesafeye ve başkalığa karşı, yine de aramızda bir etkileşim var. Onun fotoğrafa bakarken düşündükleriyle benim ya da bir başkasının, fotoğrafa baktığımız anda düşündüklerimiz, paralelleşebildiği, benzeşebildiği, yakınlaşabildiği anda iletişim sağlanmış demektir. Anlam zinciri beklenmedik anlarda birleşebilir. Fotoğraf iki ayrı zaman ve mekânda, biri var-olmuş, biri var-olan, iki ayrı insanı özel bir iletişime sürükleyebilir. Fotoğrafın dünya tarihinde yarattığı devrimin temel ayaklarından biri de budur. Geçmişi gelecekteki belirsiz bir zamana taşıyabilir ve belirli bir fotoğrafa bakan her göz bu olguyu tekrar tekrar üretir. Bu anlamda sanat yapıtlarının üstlenmiş olduğu zaman makinesi özelliğini, fotoğraflar da üstlenir. Bir sanat yapıtı –nitelikli olsun ya da olmasın- size geçmişten seslenir ve sizinle geçip gitmiş bir andan iletişim kurar. 

Teröristin bakışlarındaki meydan okuyan, hiçe sayan, öfkeli ama umursamaz ifade de bunun kanıtı. Dünyadaki milyarlarca insanın asla yapamayacağı bir şeyi başararak, modern hayatın içindeki yaşantısını durdurmuş ve dağa çıkmış. Uzun uzun gözlerinin içine bakıyorum. Bir katilin gözlerine, bu kadar uzun süre boyunca hiç bakmamıştım. Sonra “bir katilin gözlerinin içine aslında ilk defa bakıyorum”, diye düşünüyorum. Ona bakan binlerce bakıştan sadece biriyim. Ama benim farkım onunla özel olarak ilgileniyor olmamdan geliyor. Davası umurumda bile değil. Haklı ya da haksız olma ihtimali yok. Davranışlarımızın sonuçlarının iyinin ve kötünün ötesinde olduğunu artık biliyoruz. İyilik-kötülük tartışmasının asla sonlanmayacağı düşüncesi bu bağlamda yanlışlanmalıdır. Sonuç olarak iyi ve kötü insanın yarattığı uzlaşımsal kavramlardır ve uzlaşımın dışında kalmak istediğini belirten hiçbir insana, kendi ahlak sisteminizi dayatamazsınız. Bu türden ahlak sistemlerinin kendi içinde tutarlı olabileceği, ama ancak kendi kapalılığında tutarlı olabileceği çok açıktır. Dışarıya açıldığınız, sistem ihracatı yapmak istediğiniz anda pazarsız kalma ihtimaliniz vardır ve bu konuda hiç kimseyi suçlayamazsınız. Çünkü bu türden yargıların hepsi, evrenin yakalanamayan gerçekliğinin karşısında etkisiz kalır. Kant istediği kadar evrensel bir ahlak yasası geliştirmeye çalışsın, daha başlarken bile avucunu yalaması gerektiğini biliyor olmalıydı. Gerçekliğin tümünü kavrayamadan ve bunun imkânsızlığıyla birlikte yapılmış tüm o düşünce atışlarının etkisiz olması, kendi bilgi formumuz içinde, en azından şimdilik, bir doğa yasasıdır. Bilim bize gerçeklikle ilgili yeni, daha önce bilmediğimiz bir şey söylemediği sürece, yalnızca “araştırmaya” devam edecektir. Gerçekliğimiz genişlemedikçe biz de onun içinde kendimizi ve kültürümüzü ve sanatımızı tekrar etmeye devam edeceğiz.

Bir devrim niteliği taşıyan sanatsal akımların hepsinin sanayi devrimi sonrasına yansıyor olması bir tesadüf değildir. Çünkü sanayi devrimi gerçekliğimizde yeni bir algılama biçimi yaratmıştır. Çok uzun sürmüş barbar ve yarı barbar çağlardan sonra insan makineleşmeye başladığı anda yeni bir çağa girmiştir. Kübizmdeki makine etkisi göz ardı edilemeyecek kadar belirgindir. Gerçeküstü sanatın gerçeklikle ilgili tıkandığımız noktada onu esnetmeye çalıştığı da bir göstergedir. Bütün bunlar, gündelik hayatımızla ilgili değişimlerin birer yansımasıdır. Zaman algımız bundan yüz yıl önceki zaman algımızdan farklıdır. Gecelerimiz, şehir aydınlatmalarıyla birlikte tamamıyla değişmiştir. Zifiri karanlık noktalar artık gözle görebileceğimiz ve oradaki küçük şeyleri bile algılayabileceğimiz kadar aydınlatılmıştır. Bu karanlığın gece dünyasından çekilmesi anlamına gelir ve bu da peri masallarına, hayaletlere olan inancımızı sarsar. Işık, olmayan dünyaları sonsuza kadar yok etmiştir. Karanlığın kışkırttığı korkutucu düşünceler artık son bulmuştur. Olağanüstü bir kez daha kaybedilmiştir. Birtakım düşünce adamları tarafından ki bir kısmı zırdelidir, tanrı bile öldürülmüştür.

Tanrının doğum anı nasıl ki insani bir basiret anına denk geliyorsa, tanrının ölüm anı da aynı insani basiret anına denk gelir. Bir kez, yüksek sesle “tanrı öldü” demeyi başarırsanız, tanrının en can alcı noktasında, tanrıyı gerçekten de yok edene kadar durmayacak bir yara açmış olursunuz. Bu yüzden tanrı gibi büyük düşünceler, idealler ve diğer her şey, kendi yok oluşuyla birlikte doğar.

İşte, en başa dönersek, bir gerilla, bir davaya en fazla ölüsünü koyabilir. O davanın içinde tüm benliğiyle, tüm varlığıyla var olması demek, tüm varlığını, davaya adaması demektir. Bu aslında diğerinden daha önce olan büyük ve simgesel ölümüdür. Dava uğruna öldüğünde, yalnızca mantıksal çember tutarlı bir şekilde kapanmış olacaktır. Ya da şöyle ifade edebiliriz. Terörist tetiği çektiği anda değil, bize bu şekilde bakmaya başladığı anda eylemini tamamlamış sayılır.

Anlayacağınız üzere, birtakım politik söylemler ve hak tartışmaları, yaşadığı coğrafyanın dünya ekonomisindeki yeri gibi konularla hiç ilgilenmiyorum. Odak noktam örgüt ya da propaganda eylemleri değil, kadının ta kendisi. Bir şeye, herhangi bir şeye inanıyor ve hepimizin yaptığı da yalnızca bu. Meşrulaştırma deneyleri bu yüzden daha başladığı anda saçmalaşıyor.

Bir seri katili düşünüyorum. Yüzlerce kişiye, dayanılamayacak kadar büyük acılar yaşatmış bir insanı yakaladığınızda, eğer ona bunun kötü bir davranış olduğunu anlatamayacaksanız, yani konuşmanızın sonunda yanlış yaptığını anlamayacaksa, vereceğiniz ceza ne işe yarar? Tek bir insanın öznel düşünce dünyasının biricikliği karşısında tüm savunmalarımız, tüm argümanlarımız un ufak olur ve toza dönüşür. Dahası, kendinize bile bunun mantıklı bir açıklamasını yapamazken, bunun başkasına ne yararı olur? Sonuç olarak, tarihimizin en başından, hatta mitolojimizin en başından bu yana ölüm var. Bizim hikâyemiz kovulmayla başlar ve cinayetle devam eder. Bunca yıllık düşünce tarihinde, kötüye ya da iyiye nesnel cevabı verememiş olmak bile, bize şimdiye kadar düşünmüş olduklarımızdan daha çok şey anlatıyor olmalı.

İnanç Avadit

oavadit@gmail.com

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız. 

« Önceki SayfaSonraki Sayfa »