Aydın Belediyesi Şehir Tiyatrosu 2012-2013 Tiyatro Sezonunu Açıyor

Aydın Belediyesi Şehir Tiyatrosu, yeni tiyatro sezonuna Türk ve Dünya tiyatrosunun önemli oyunlarıyla merhaba diyor!

Ahmet Önel’in yazdığı, Genel Sanat yönetmeni Serkan Fırtına’nın yönettiği “Alacalı Şemsiye” adlı çocuk oyunu, bir tren istasyonunda satıcılık yapan dört küçük arkadaşın treni beklerken birbirine anlattığı öyküleri konu alıyor. Oyun içinde oyunların kurgulandığı ve çocukların psikolojik gelişimlerine uygun olarak hazırlanan oyun, ABŞT Şükran Güngör Sahnesi’nde her çarşamba ve on beş günde bir cumartesi günleri saat 14.00’de perdelerini açacak. Yıl boyunca küçük izleyicileri, ailelerini ve öğretmenlerini ağırlayacak…

Yıl içinde diğer sahnelenecek olan çocuk oyunu ise, geçen sezon oynanan Yılmaz Onay’ın yazdığı, Serkan Fırtına’nın yönettiği, savaşlara karşı beraber yaşama kültürünün güzelliklerini sunan “Şarkılarımız Ölmesin” adlı oyun programda yer alıyor.

Bunun yanı sıra büyükler için ilk tur oyunu Fernando Arrabal’in savaş karşıtı önemli eserlerinden birisi olan “Cephede Piknik” adlı absürd komedi Serkan Fırtına ve Fatih Bulut’un uyarlaması ile, belirlenen aylık program çerçevesinde ABŞT Şükran Güngör Sahnesi’nde seyirciyle buluşacak.

İkinci tur oyunu ise, Türk Tiyatrosunun en önemli yazarlarından Refik Erduran’ın yazdığı Tiyatro Atölyesi eğitmeni Yönetmen Fatih Bulut’un yönettiği tiyatro atölyesi öğrencilerinin yer alacağı“ÖDÜL” adlı oyun sahnelenecek.

Geçen sezon büyük bir seyirci kitlesi tarafından ilgiyle izlenen “Hadi Öldürsen Canikom”adlı komedi bu yıl da belirli günlerde seyirci ile tekrar buluşacak.

Ayrıca ABŞT tiyatro atölyesi II. dönem öğrencilerinin yer alacağı sürpriz bir oyunun hazırlıkları tüm hızıyla sürüyor.

Aydınlı tiyatro severler için bu yıl da önemli bir repertuar hazırladıklarını söyleyen Genel Sanat Yönetmeni Serkan Fırtına” Yeni bir tiyatro sezonu açılırken Aydın Belediyesi Şehir Tiyatroları olarak çok mutluyuz ve geleceğe umutla bakıyoruz. Sayın Belediye başkanımız Özlem Çerçioğlu’nun desteği ile sürdürdüğümüz bu yolculukta bu yıl da çok değerli yazarların oyunlarını repertuarımıza almaktan onur duyuyoruz.

Bir şehir tiyatrosu olarak, görevimizin sadece oyun sahnelemek olmadığının bilincinde olarak, kentimizdeki Çocuk Kültür Merkezleri’nde ve Şükran Güngör Sahnesinde çocuklara ve her yaştan yetişkine tiyatro ve drama dersleri vererek, tiyatroyu halkın geniş kesimleri ile tanıştırmayı sürdürüyoruz. Çocuk tiyatrosu birimimiz özellikle geçen yıl, sadece şehir merkezimizdeki okullara değil diğer ilçe ve beldelerden gelen öğrencilerede ulaştı. Bu alandaki çalışmalarımıza geleceğin seyircilerini yetiştirmenin sorumluluğuyla, titiz ve bilimsel yöntemlerle faaliyetlerimize devam ediyoruz. 

Tiyatronun halka bütünleşmesi anlamında elimizden gelen tüm çabayı gösteriyoruz ve göstermeye devam edeceğiz. Türk Tiyatrosunun önemli ekiplerini yıl boyunca sahnelerimizde ağırlamaya devam edeceğiz.

Tiyatro seyirci ile tamamlanan ve ancak onların varlığı ile devam edebilecek bir sanat olması itibariyle, seyircilerimizi her zaman olduğu gibi yanımızda görmek istiyoruz. Aydın Belediyesi Şehir Tiyatrosu sizlerin, Aydınlıların tiyatrosudur… Hepinize iyi seyirler dileriz.

Davetiye temin ve irtibat için Vali Yazıcıoğlu Kültür Merkezi tel: 214 38 14

Aydın Belediyesi Şehir Tiyatrosu tel: 444 40 09/ 1527

Gerilim ve Korkunun Mimarı: Alfred Hitchcock

“Gerilim yaratmanın her zaman kullanılan biçiminde izleyicinin olan bitenin son derece mükemmel biçimde farkında olması gereklidir. Aksi takdirde gerilim oluşmaz. Benim düşünceme göre esrarengiz şeyler pek gerilim yaratmazlar. Örneğin ‘kim yaptı’ (whodunit) adı verilen filmlerde gerilim unsuru değil, entelektüel bir bilmece vardır. Bunlar, duygusallıktan uzak bir tür merak öğesi içerirler. Hâlbuki duygular gerilimin temel dayanağıdırlar.” (Hitchcock)

Sessiz filmlere ara yazılar yazıp sanat dekoratörlüğü, yönetmen yardımcılığı ve senaryo yazarlığı yaparak kariyerine başlayan, thriller janrının, bir başka deyişle, gerilim sinemasının en büyük ismi olarak kabul edilen İngiliz yönetmen Alfred Hitchcock’un (1899–1980) sinemasının anahtar kavramları gizem ve şüphe, belirsiz ve soğuk bir mizah anlayışı, merak duygusu ve şaşırtmacadır. Thriller türüne kazandırdığı olanaklar; sonradan “Hitchcockian”, “Hitchcockvari”, “Hitchcock Tarzı” biçiminde ifade edilen, oldukça sık referans gösterilen bir biçemin oluşmasına önayak olmuştur. Dünya çapında Yeni Kıta’dan Eski Kıta’daki Nouvelle Vague’ın (Yeni Dalga) genç yönetmenlerine değin birçok sinemacıyı derinden etkileyen maestro; günümüzde sinema mantalitesi ve üslup atraksiyonları halen örnek alınmaya devam edilen bir sinema duayeni olmasının yanında, filmlerinin remake’i en çok çekilen auteur’lerin de önde gelenidir.

Hitchcock’un Mcguffin (Macguffin) olarak tanımladığı kilit kavram sinemasının ayırt edici niteliklerinden biridir: Mcguffin, seyircinin önüne sunulan muhtelif done ve ipuçlarıdır; fakat bunlar genellikle sonuçsuz kalır. Mcguffin, kimi kez seyirci için hiçbir önem arz etmese de film figürleri için yaşamsal öneme haiz olabilirler. Klasik Hitchcock fetişleri Cary Grant ve Ingrid Bergman’ın başrolde oynadıkları 1946 yapımı Notorious’da (Aşktan da Üstün) Nazi’lerin malikânesinde bulunan şarap mahzenindeki şişelerde saklanan “uranyum”, Mcguffin’e örnek olarak verileilir. Yanı sıra; Citizen Kane’de (1941, Yurttaş Kane) varlığı ve önemi araştırılan, öykünün çatallı duraklarında seyircinin de yakınen gözlemleyip yanıt aradığı meşhur “Rosebud”, John Huston’ın klasik film noir’ı The Maltese Falcon’daki (1941, Malta Şahini) “malta şahini” yahut Quentin Tarantino’nun Pulp Fiction’ındaki (1994, Ucuz Roman) “çanta”, sinema literatüründeki en bilindik Mcguffin örneklerinden bazılarıdır.

1940 yılında Hollywood’a davet edilen ve 1976’ya değin bu sistemde çalışan yönetmen, stüdyo şartlarında ve sıkı kontrollerin ablukasında sinema yapmasına rağmen özgün ve şaşırtıcı stilini korumayı başarabilmiştir. Bu nedenle o da birçok sinema yazarı tarafından yaratıcı yönetmenler (auteur) grubu arasında anılır.

Eleştiri geleneğinde Hitchcock’un anılagelen sinemasal niteliklerinden bir bölüğü de sarışın oyuncu kullanmasından ileri geliyor. Gerçekten de yönetmenin sarışın oyuncuları özen ve dikkatle seçip birden fazla filmde çalıştığı; kimi filmlerinde bu sarışınları anaç ve sevgi dolu (Notorious, The Wrong Man, The Man Who Knew Too Much) olarak çizerken, kimi filmlerinde ise frijit (Marnie) ve soğuk (Vertigo) bir biçimde çizdiğine tanık oluyoruz. Vertigo’da maskeli sarışın Kim Novak’tır. The Birds’de (1963, Kuşlar) bu kişi Tippi Hedren’den başkası değildir. Marnie’de de (1964, Hırsız Kız) Tippi Hedren ile çalıştığını görüyoruz.

Hitchcock’un erkek figürleri ise tıpkı Howard Hawks karakterleri gibi profesyonellerden oluşur. Genellikle yanlış yere tutuklanan (The Wrong Man’de Henry Fonda), polisten kaçan (Saboteur’de Robert Cummings), suçlu olduğu kanısına kapınılan (İngiltere’de çektiği Frenzy’de Jon Finch) bu karakterler, seyirciyi avucunun içine alma yönündeki film teknik araçları ve stilizasyonunun sıkı bir parçasıdır. Hitchcock’un öne çıkan iki oyuncusu çalışmaktan büyük haz duyduğu İngiliz centilmen Cary Grant (evlilik korkusu üzerine bir öykü niteliğindeki Suspicion’dan aksiyon ögelerinin Hollywood film yapım standartlarının dışında kullanıldığı North by Northwest’e değin) ve Capracorn filmlerinin Amerikan idolü James Stewart’dır (Robin Wood’un deyişiyle, “ölüm saçan gey’ler”in öyküsü Rope’dan katmanlı psikanalist anlatı Vertigo’ya dek). Söz konusu iki uluslararası aktörü en önemli filmlerinin bir kısmında oynatmıştır.

Yönetmenin biçemsel arayışlarının yeni bir halkasını oluşturan korku filmleri Psycho (1960, Sapık) ve The Birds, felsefi alt metinleri, Freudyen açılımları, toplumsal göndermeleri ve psikolojik incelikleri ile ayrıca sözü edilemeye değer iki büyük klasiktir. Psycho’da Norman Bates’in (eşcinsel aktör Anthony Perkins) id ve süperego arasında gidip gelen dalgalı kişiliği ve işlediği cinayetler siyah beyazın olağanüstü görselliği ile buluşmuş; The Birds’de Melanie Daniels’ın (güzeller güzeli Tippi Hedren) çatı katında uğradığı kuş saldırısı seyirciyi şok etmiştir.   

Bugün birçoğu ünlü yönetmenlerin favori filmleri arasına giren Rear Window (1954, Arka Pencere), Vertigo (1958, Ölüm Korkusu), Psycho ve The Birds gibi görsel gramer üzerine teknik deneylere girişen; izleyicinin merak duygusunu kamçılayan usta yönetmenin, kimi önemli yönetmenlerin adlarının önünde ismi yer almıştır: Fransız Hitchcock Henri-Georges Clouzot, İtalyan Hitchcock Dario Argento, Amerikalı Hitchcock Brian de Palma. Bunun yanında Fransız Nouvelle Vague akımının mimarlarından Claude Chabrol ve François Truffaut da Hitchcock’tan etkilenen yönetmenler arasındadır. François Truffaut, ustasıyla gerçekleştirdiği söyleşileri Le Cinema Selon Hitchcock (1966) antedi altında biraraya getirmiş ve onun için şöyle demiştir:

“Hitchcock, izleyici üstünde fiziksel etki oluşturan bir sinema gerçekleştirmiştir. Bu tür bir başarı tüm yaratıcı kişilerin ulaşmak istediği noktadır.”

Buna karşın döneminde eleştirmenlerin büyük çoğunluğu tarafından küçümsenmiş, sineması fazla ciddiye alınmamıştır. Yine de sinemasının önemi Cahiers du cinema dergisi yazarları (Jean-Luc Godard, François Truffaut, Eric Rohmer, Claude Chabrol) tarafından etraflıca vurgulanmıştır. Kuşkusuz ki o da önemi sonradan anlaşılan büyük yönetmenler kervanındandır; Orson Welles gibi. Bütün eleştirel olumsuzluklara karşın filmlerinin önemli bir bölümü iyi gişe yapmış, çeşitli uluslararası festivallerde gösterilmiş ve yarışmıştır. Örneğin Psycho tüm dünyada en çok iş yapan ve kapalı gişe oynayan filmlerinden biridir.

Fransız Yeni Dalga sinemacıları Eric Rohmer ve Claude Chabrol Hitchcock üzerine yazdıkları kitapta yönetmenin yapıtlarını Katolik çizgide okumayı denemişlerdir. Söz konusu film okuma vizyonu uzun süre sinema eleştirisine hâkim olmuştur. Gerçekten de Hitchcock İngiltere’de katı bir Katolik eğitimi almış, mevcut dinsel eğitimin kendisine yalnızca korkuyu öğrettiğini öne sürmüştür.

Sessiz filmi The Lodger’dan (1927, Kiracı) başlayarak kendi filmlerinde görünmeyi alışkanlık haline getirmiş, 50 yılı aşkın kariyerinde toplam 35 filmde karşımıza çıkmıştır. Sık sık perdede görünme nedenini de şuna dayandırmıştır:

“Perdede görünmem tamamen yaratıcılık zihniyetiyle yapılmıştı, perdeyi doldurmak zorundaydık. Sonradan bir batıl itikada, hatta bir ‘gag’a dönüştü. Ama artık oldukça sıkıntılı bir ‘gag’a dönüştü, ben de ilk beş dakikada görünmeye dikkat eder oldum, izleyici filmin gerisini rahat rahat izleyebilsin diye.”

Beyaz perdede göründüğü filmlerden bazıları da şunlardır: Casusluk öyküleri The 39 Steps (1935, 39 Basamak) ile The Lady Vanishes (1938, Bir Kadın Kayboldu), gotik melodram Rebecca (1940), Suspicion (1941, Şüphe), psikanalitik öykü Spellbound (1945, Öldüren Hatıralar), Truffaut’nun siyah beyaz çekilmiş olanlar içinde en sevdiği Hitchcock filmi Notorious, eşcinsel yazar Patricia Highsmith’in romanından uyarlanan Strangers on a Train (1951, Trendeki Yabancılar), sinema sanatının voyöristik doğasını araştıran Rear Window, suçsuz adam tema’sı üzerine kurulu To Catch a Thief (1955, Kelepçeli Âşık) ile North by Northwest (1959, Gizli Teşkilat), Psycho, The Birds, Hitchcock kolajı Family Plot (1976, Aile Oyunu). 

Uzun yıllar televizyon yayıncılığı ve yapımcılık da yapan Hitchcock, çektirdiği binlerce ilginç fotoğrafla da bir fenomene dönüşmüştür. Büyük bir bölümünü film setlerinde çektirdiği tuhaf ve komik fotoğraflarında tonton sevimliliğini korumayı başarmıştır. Hakkında çıkan birçok söylentiye (kadın düşmanlığı, sarışın kadınlara olan belirsiz ilgisi ve zaafları, set arkasında oyuncularına yaptığı tuhaf eşek şakaları, aldığı Katolik eğitim sonucu tutucu davranışlar sergilemesi ve bu yönelimlerin filmlerine dolaylı yollardan sızması vd.) ve feminist eleştirmenlerin filmlerini ısrarla eleştirmesine rağmen O hâlâ sinema sanatının birkaç büyük ustasından biridir.

Amerika’da çektiği ilk film Rebecca ile En İyi Film Oscarını kazanan; fakat yönetmen Oscarını Charlie Chaplin, Orson Welles ve Stanley Kubrick gibi hiç kazanamayan Hitchcock, 1979’da Amerikan Sinema Enstitüsü tarafından “Yaşamsal Başarı Ödülü” ile onurlandırılmış, 1980’de de “Sir” unvanını almıştır.

Hakan Bilge

hakanbilge@sanatlog.com

Bu kısa tanıtım yazısı İzdiham Dergisi’nin 6. sayısında (Ağustos-Eylül 2009) yayımlanmıştır.

Yazarın öteki yazıları için tıklayınız.

Ayna İnsan: 5. Sayı

Ayna İnsan; Ekim-Kasım-Aralık 2012 5. sayısıyla okurla buluşuyor

Derginin 5.sayısında Ayfer Feriha Nujen, Bilal Can, Esat Selışık, Fatih Yavuz Çiçek, Hasan Parlak, Ufuk Gökmeriç deneme ve inceleme yazılarıyla, Nijat Aliyev öyküyle, Ferhad Gülsün Ressam Zeliha Demirel ile yaptığı söyleşiyle yer aldılar.

5.sayının şairleri Abdullah Eraslan, Adnan Onay, Engin Sevinç, Fatih Yavuz Çiçek, Furuğ Ferruhzad, Hasan Özlen, İbrahim Eryiğit, İshak Altundağ, İsmail Kemal Durhan, Hüseyin Göksel, Kubilay Bürgan, Mehmet Kuvvet, Metin Dikeç, Müştehir Karakaya, Nihan Işıker, Ömer Turan, Sera Bakır ve Seyit Pelitli.

Ayna İnsan; İz Bırakan Şairler bölümünde Orhan Veli Kanık’ı andı.

6. sayıda buluşmak dileğiyle…

İçindekiler

Ayna İnsan/Sunuş : Hüzün ve Göç Kardeşliği: Sonbahar

Ayfer Feriha Nujen : Sylvia Plath’ın İntiharı Ya da Doğum Lekesi

Bilal Can : Şiirin Görselliği

Esat Selışık : Esaretin Bedeli

Fatih Yavuz Çiçek : Tuğrul Tanyol’dan Orijinal Bir Şiir Segmenti

Hasan Parlak : Düşünce Aynasında Edebiyat ve İdeoloji

Nijat Aliyev : Sürrealist Şizofreni-“K” Sendromu

Ufuk Gökmeriç : Geleneksel Şiirlerle, Divan Şiirlerinde Aşk ve Âşıklık

Söyleşi : Ferhad Gülsun Sordu, Zeliha Demirel Yanıtladı

İz Bırakan Şairler : Orhan Veli Kanık

Ve şiirleriyle

Abdullah Eraslan : Yüzyüze

Adnan Onay : Hüzün ve Sevincin Raksı

Engin Sevinç : İlk Savaş

Fatih Yavuz Çiçek : Güzelbeyaz

 Furuğ Ferruhzad : Ben Senden Ölürdüm/Çeviren: Nihan Işıker

Hasan Özlen : Kelebeğin Ölümü

İbrahim Eryiğit : Alan Yazım

İshak Altundağ : Çargâh

İsmail Kemal Durhan : Markiz’e Ağıt

Hüseyin Göksel : Elver Bana

Kubilay Bürgan : Aşk Şiiri

Mehmet Kuvvet : Uzun Irmaklar Güzü

Metin Dikeç : Zuyüf Akçe

Müştehir Karakaya : Gitme

Nihan Işıker : Dejavu

Ömer Turan : Başucu Sorusu

Sera Bakır : Sitem

Seyit Pelitli : Marla’ya Denilmek Üzere

Ayna İnsan dergisini temin edebileceğimiz yerler;

Ayna İnsan 5.Sayısı İstanbul’da Beyoğlu Mephısto, Ankara’da Kurtuba Kitabevi, Turhan Kitabevi, İzmir’de Kemeraltı Salepçioğlu İşmerkezi İnsancıl Yayınları, Alsancak’da Yakın Kitabevi, Adana’da Karahan Kitabevi, Antalya’da AKSAV, Bursa’da ASA Kitabevi, Erzurum’da Üniversite Kitabevi, Giresun’da Truva Kitap Sanatevi, Kahramanmaraş’da İşler Kitabevi, Kırıkkale’de İşler Kitabevi, Konya’da Gençlik Kitabevi, Mersin’de Tekağaç Kitabevi ve Ütopya Kültür Merkezi, Samsun’da Deniz Kültür Merkezi, Sivas’da Aralık Kitap Kafe, Trabzon’da Trabzon Sanat Evi Evi’nden temin edilebilir.

Ayna İnsan 3 TL.

Abonelik Katkı Payı: Yıllık 25 TL

Posta Çeki Hesabı: 08773867

Ayna İnsan Sahibi ve Sorumlu Yazı İşler Müdürü/Semiha Kavak

Yayın Yönetmeni ve Editör/Fatih Yavuz Çiçek

İletişim: aynaveinsan@gmail.com

Mavi Yeşil: 78. Sayı

Mavi Yeşil dergisi 78. sayısıyla on üçüncü yılını tamam­lıyor. On üç yıl sonra başladığımız yere dönüyor gibi­yiz: Anlaşılan o ki bu ülkenin gündeminde bilim, kültür ve özellikle de sanat bir türlü öncelik sırası kazanamayacak. Adına “milenyum” denilen bir zamanda, 2000 yılının başında, çıkmıştık yola; aradan on üç yıl geçti, savaş çığ(ırtkan)lıkları ve top sesleri arasında yolumuza devam ediyo­ruz. Bilimden, yaprak testlerin yüzdelik başarı oranı; kültür ve sanat denilince de yemekli, türkülü, eğlence­li yerel yönetim patentli yarı resmi panayır gösterileri anlaşılmaya devem etse de Mavi Yeşil dergisi sanat ve edebiyat yolundaki kararlılığını yazı yardımıyla sürdür­meye devam ediyor.

Bu sayımıza Esra Polat’ın Üvercinka incelemesiyle başlıyoruz. Cemal Süreya’nın şiir evrenini, imgelemini, şiirini biçimleyen estetik bakış açısını yakından incele­me fırsatı bulduğumuz Üvercinka alı yazıda yüzey ya­pıdan derin yapıya yolculuk yapıyoruz. II. Yeni kuşağı­nın önemli şairlerinden Cemal Süreya’yı bu yolculukta daha yakından tanıma fırsatı buluyoruz. Kısa bir ardan sonra yazan Hasan Öztürk de yepyeni bir kitabın mer­kezine çağıyor bizi: Türk Romanında Yazar ve Başkala­şım. Türk romanını biçimleyen ana figürlerin, yazar ve kahraman sorunsalının izleğinde Türkiye’de roman ve onun eleştirisi konusunda Parla’nın düşünüş biçimine kapılar aralıyor yazısında. İlker Aslan genç bir yazarın ve yeni bir kitabın izini sürüyor. Gökhan Yılmaz’ın Bi­raz Kuşlar, Azıcık Allah adlı eserini öykücülüğümüze getirdiği yeni soluğu inceleme fırsatı buluyoruz Aslan’ın yazısında. Hakan Bilge edebiyat, sanat, sinema eksen­li yazısında Amerikan emperyalizminin Hollywood’da insancıl bir kılığa sokulması girişimini gözler önüne seriyor. Gülşah Şişman Tzvetan Todorov’un poetik kuramın ana çizgilerini yansıtan Poetikaya Giriş aldı kitabını inceledi. Ömer Kalafatcı 1952 Mısır Devrimi ve Necip Mahfuz’un “Miramar”ını konu aldığı yazısıyla aramızda. Mehmet Nur Karakeçi uzun bir aradan son­ra aramıza katılıyor. Gönül Türüt Kesim ise büyük şa­irimiz Yahya Kemal ve onun şiir anlayışını kaleme aldı.

Bu sayının dikkat çeken öykücülerinden biri Farzet ki Dönmedim adlı kitabın yazarı Dursun Ali Sazkaya. Ya­zarın öyküsü hem anılara hem de var olma sancısının bilincine bir pencere açıyor. Kübra Aslan ve Kadri Ra­şit Akdeniz bu sayımızın diğer öykücüleri.

Bu sayımızın şairleri ise: Pınar Doğu, Sebahattin De­mirci, Hızır İrfan Önder, Erkan Karakiraz, Fatih Ya­vuz Çiçek, Ömer Eski ve Altay Taşkın.

78. sayının içindekiler:

Üvercinka / Esra Polat… 2

Lal Manifesto / Pınar Doğu… 7

“Türk Romanında Yazar ve Başkalaşım”/ Hasan Öztürk… 8 

Kuru Kalem / Altay Taşkın… 11

Kuşlar, Allah ve Diğer Şeyler / İlker Aslan…12

24 Saat Amerikan Emperyalizmi / Hakan Bilge…14

Tzvetan Todorov, Poetikaya Giriş / Gülşah Şişman… 16

1952 Mısır Devrimi ve Miramar / Ömer Kalafatcı… 18

Hazan Vakti / Ömer Eski… 19

Dert Çok, Hem-Dert Yok / M. Nur Karakeçi… 20

Üç Nokta / Yiğit Tornacı… 22

Hazan Vakti / Hızır İrfan Önder… 23

Gerçek / Erkan Karakiraz… 23

Yahya Kemal ve Şiir / Gönül Türüt Kesim… 24

Kurallı Birleşik Hayaller / Sebahattin Demirci… 26

Kelebeğin Çekim Kuvveti / Fatih Yavuz Çiçek… 27

Bir Monolog / Kübra Aslan… 28

Kimi/n Zamanı / Ayşegül Ergül… 29

Gidip Dönemeyenler İçin / Dursun Ali Sazkaya… 30

Geçti Dost Kervanı / Kadri Raşit Akdeniz… 32

İletişim: bilgi@maviyesildergisi.com

Sezgin Taş

1 Film 6 Analiz: Blowup (4. Analiz – İrem Aydın)

“Duyular kimi zaman insanları aldatır; buna göre, belki de her zaman aldatmaktadır.” (Descartes)

“Her imgede bir görme biçimi yatar ve her imge bir görme biçimi yaratır; bir fotoğrafta ne denli az olursa olsun, fotoğrafçının sınırsız görüntü arasından o görüntüyü seçtiğini farkederiz; fotoğraflar sanıldığının aksine nesnel, mekanik kayıtlar değildir… Pozlanmış fotoğraf kareleriyle edinilen bilgi mutlaka öznellik içerir. Fotoğraf en az resimler derecesinde dünyanın bir yorumudur… Her gözlem, gözlemcinin konumuna bağlıdır, bu yüzden gözlemci, gözlemci düşüncesini bir kenara bırakmalıdır.” (Roland Barthes)

Malebranche’in incelediği ünlü göz yanılsamasını Thomas’ın parkta çektiği fotoğraflara benzetebiliriz: Ufukta Ay doğarken yukarıdaki halinden daha büyük görünür. Ay doğarken araya giren kırların, duvarların, ağaçların ötesinde görününce Ay’ı olduğundan daha büyük sanıyoruz. Oysa karton bir borudan bakınca bu yanılgı ortadan kalkıyor. Thomas da genç kadınla sevişen adamın bir cinayete kurban gittiğini sanır. Çünkü elinde geçmişin ona sunduğu basit ve bir o kadar da öznel bir kayıttan başka bir şey yoktur. Fotoğraf yalnızca varoluş açısından yinelenemeyecek olanı mekanik olarak yineler. Burada bir üst üste çakışma vardır; gerçeklikle geçmişin çakışması. O halde bu var-dı, burada-idi ancak geçmişte kaldı. Fotoğrafçı fotoğrafın ölüm haline gelmemesi için elinden geleni yapmalıdır. Thomas da fotoğrafın ölmemesi için peşinden koşar, fotoğrafını yaşatmak için daha çok kanıt arar. Daha çok kanıta ihtiyaç duyduğunda ise elinde hiçbir şey olmadığını fark eder. Sonuçta eve döndüğünde yanıldığı kanısına varır. Hatta daha önceki kayıtlarından bile emin değildir. Fotoğrafa egemen bilinç ile bakan modern bir fotoğrafçıdır Thomas. Egemen bilinç zaten özneden önce onun ne gördüğüne karar verir, onun yerini alır, konuşmasına izin vermez ve onu nesneleştirir.

Biçim-boyut ile anlam arasında önemli bir ilişki vardır. Nesnelerin biçimsel boyutları değiştikçe anlamları da değişir. Görünen ve görülen üzerine kurulu voyeur yaklaşımlar, fotoğrafçılarda, fotoğraftaki anlam arayışı sebebiyle tutkuya dönüşür. Thomas, parkta çektiği fotoğrafları, yeni anlamlar üretmek üzere, büyütür de büyütür. Bu yolla da elde ettiği belli belirsiz bir lekenin cinayet olduğu kanısına varır. Burada gerçekliği kuran ayrıntıdır ancak, gerçekliği yaratan ve yorumlayan fotoğrafçının bakış açısıdır. Baktığı şeyin “gerçek” olduğu varsayımı ise yalnızca, fotoğrafçının gerçeklikle ne kadar ilgilendiğiyle alakalıdır.

Görsel iletişim organlarıyla yeniden üretilen tarih, kitlenin gerçeklikten uzaklaşmasında önemli bir etkendir. Jean Baudrillard’a göre bizler her şeyin televizyon ve haber dünyasında olup bittiği bir dünyada yaşıyoruz. Bu simülasyon dünyasında her şey anlamını yitiriyor, televizyon dizileri, reklamlar, reality showlar; Yahudi Katliamı, Vietnam Savaşı gibi görece “önemli” olan olayların anlamını kaybetmesine yol açıyor. Bütün bu savaşlar ve kıyım televizyonda yaşanıyor, tıpkı diziler, filmler gibi, tıpkı o karakterler kadar uzak. Ekranda yaşanıyor (yaşanmıyor da olabilir) ya da yaşanmıyor olması arasında bir fark kalmamıştır. Her iki durumun da toplum üzerinde yaratacağı etki aynıdır ve yine tüm bunlarla ne kadar ilgilendiğimiz önemlidir. Amerika, Vietnam’da büyük bir politik zafer kazanmıştır fakat savaş, görünümlerin çok ötesinde bir süreçtir.

Fotoğraftaki ayrıntının öyküsü, yorumcunun dünyaya bakış açısıyla alakalıdır ve gerçeklik de bu yönde inşa edilir. Gerçeğe fotoğraf makinesinin üzerinden eriştiğini düşünen Thomas’da fotoğrafın yaptığı etki, gördüğü şeyin gerçekten de var olduğuna tanıklık etmesidir. Onu asla terk etmeyeceğini sandığı kayıtlar yok olduğunda Thomas gerçeklik buhranına kapılır. Fotoğraf kesin ama geçici bir tanıktır. Fotoğraf tam anlamıyla bir gönderme fışkırmasıdır. Oradaki gerçek, bir bedenden çıkan ışınım gibi en sonunda modern toplumdaki “nesne”mize yani Thomas’a değer; yitik varlığın fotoğrafı, bir yıldızın geciken ışınları gibi Thomas’a dokunur.

Dünyayı “isteme” ve “tasarım” olarak ikiye ayıran arthur Schopenhauer, gerçeği salt aklın elinden kurtarmayı dener. İnsan, kendi algılarından yola çıkarak, algılarıyla tasarladığı dünyada yaşar. Ne var ki, tüm varoluş bu tasarıma bağlanamaz. Zaten dünya ile bağlantısı kopuk ve dünyaya yabancılaşmış bir hayat yaşayan karakter, görünen gerçekliğin simülasyona uğratılabileceğine tanık olur ve artık bir şeylerden emin olamaz.

Bacon’a göre her türlü bilginin temelinde tekil olan, bireysel olan ile onlarla ilgili duyumlar vardır. Tüm yanlışların kökenini yine insanın kendisinde, onun ayna gibi olması gereken zihnini bulanıklaştıran önyargılarında bulunur. Bilgiyi mümkün kılabilmek için tek tek önermelerden ve acele genellemelerden kaçınmak gerekir. Ona göre, tümele varmak isteyen insana kanatlar takmanın tersine, ondan ayaklarının sağlam basmasını istemek gerekir.

“Dünyanın dört bir yanında kendini gerçekliği yakalamaya adamış şu genç fotoğrafçılar aslında ölümün ajanları olduklarını bilmiyorlar.”  (R. Barthes)

Michelangelo Antonioni’nin daha önceki filmlerinde de dile getirilen dünyadan kopuş ve yabancılaşma hali Blowup’ta daha sıradan bir hal almıştır. Modernitenin ve teknolojinin getirdikleri, yabancılaşma durumunu normalleştirir, bir anlamda, yabancılaşmayı hayatın akışı içerisinde sıradanlaştırır. Modern hayatın pragmatist düzeni üzerine kurulu insan ilişkileri,  bir meta gibi herkes tarafından benimsenmiştir. Teknolojinin ilerlemesi, gerçekliği, gerçekliğe ulaşma yollarını ve bununla birlikte özneyi ve aklı ortadan kaldırmıştır. Aydınlanma başlangıcındaki rasyonalitesinden sapmış, aklı ortadan kaldırmıştır. İlerleme paradigmasıyla gerçekliğe ve akılcılığa son vererek gerçek olmayanı gerçekten daha gerçekmiş gibi göstermeyi sağlamıştır.

Akılla birlikte insani özellikler de yitirilir. Günümüz insanı bir tür anlam bunalımı içindedir. Gerçek yerine karşılaşılan simülasyonlar, anlamın buharlaşıp yok olmasına neden oluyor. Ancak anlamla birlikte asıl yok olan, anlamı yitiren “kendilik”tir.  Kendi anlam referansını yitirmiş, kendinden ve ötekinden kaçan kopuk-insan, dünyayı anlamlı bir bütün olarak göremez. Walter Benjamin’in “Fantazmagoryası” da düş ile gerçeğin iç içe geçtiği, ayırt edilemediği durumlarda, hayatı bir bütün olarak değil, şoklar halinde algıladığımız endüstri kentindeki insanın halini anlatır. İşte, ‘nesneler’ için ise artık gerçekler düşsel, hakikatler ise sadece skandallardan ibarettir. Şoklar halinde hayatı kavramaya çalışmak beraberinde yitirilen anlamın peşine saplantılı bir biçimde düşmeyi de getirir. Gerçeği bulma uğruna anlamsız olana aşırı anlam yükler Thomas; bu gerçeklik arayışı sonucunda gerçek, artık yok edilmiş, yerini simülakrı almıştır. Öznelliğin yok edildiği bir dünyada insan doğası da yeniden biçimlenir. Antika dükkânının sahibi olan kadın Nepal’e ya da Fas‘a gitmeyi çok istemektedir çünkü geçmişle yaşamaktan çok sıkılmıştır. Ancak Thomas onu gideceği yerlerin zaten tamamen antikalarla dolu olduğu konusunda uyarır. Buna şaşırmasına rağmen gitmek istemesinin arkasındaki rasyonel kaçış duygusu, kadını fikrinden alıkoymaz. Modern bireyin kaçış eğilimleri, çoklu seks sahneleri ve açık uyuşturucu partileri ile film boyunca dikkat çeker ve şık bir Londra evinde düzenlenen zengin uyuşturucularla dolu bir partide olmasına rağmen Paris’te olduğunu iddia eden fotomodel Verushka ile doruğa ulaşır.

Anlam, biz onu var ettiğimiz sürece vardır. Thomas’ın aldığı pervane seyircide hiçbir anlam uyandırmazken, pervaneye yüklenen anlam tamamen Thomas’ın anlam alanıdır. Modern toplumdaki hedonist yaşamda, insanlar yabancılaşmış durumdadır. Özellikle Thomas ile parktaki kadın arasında geçen tanış(-a-ma)ma diyaloğunda (-no, we haven’t met yet, you’ve never seen me), kadın nesne olmaktan duyduğu bıkkınlığı dile getirir. Tanışma, iki eşit düzeyde bulunan özneler arasında gerçekleşen durumdur. Yabancılaşma düşüncesinde, Marxist düşünce geleneği dışında, Durkheim, Weber ve Simmel tarafından temsil edilen sosyolojik düşünce geleneği de çok etkili olmuştur. Bu geleneğe göre, modern insan, şimdiye kadar hiç olmadığı ölçüde yalıtılmış, kendisine ve topluma karşı yabancılaşmış durumdadır. Eski ve geleneksel değerlerle bağını koparan modern insan, yeni rasyonel ve bürokratik düzende, hiçbir şeye güvenmez, her şey karşısında inançsız olmuştur. Weber’e göre, toplumsal düzendeki rasyonalizasyon ve formalizasyon eğilimi karşısında, kişisel ilişkiler azalırken, kişisel olmayan bürokrasinin gücü ve önemi artar. Fotoğrafı için meta olmayı kabul edemeyen Jane, özne olma isteğindedir. Modern toplumda insanların birbirleriyle olan ilişkileri, doğuştan öğretilen tüketim ve alışveriş tutumları üzerinden gerçekleşir. İnsanlar birbirinden ne alabilir? Birbirini ne kadar sömürebilir? Bu ilişki en ucuz ne kadara gelir? Tanışmalar ve kurulan ilişkiler bu düzeye indirgenmiştir. Albert Camus’ye göre sorgulayan bir insanın ilk yapması gereken, neden bu hayatta yaşadığını kendisine sorması ve bunun cevabını vermesidir. Hayat yaşanmalı mıdır, yaşanmamalı mıdır? Nesne olmak üzerine kurgulanmış bir hayatın öznesi nasıl olabiliriz? Thomas’ın özne olabilmesinin imkânı nedir? Bardağın boş tarafından bakarsak: aslında hayır, çünkü yaptığımız bütün edimler ideolojik anlamlar taşıyor. Kapitalist çarklar içinde yaratılabilecek bütün sınırsızlıklar yine kapitalist sınırlar içerisindedir. Belli bir ideoloji çerçevesine hapsolduğumuz için her halükarda o ideolojinin nesnesine dönüşüyoruz. O ideolojiye ait kelimelerle derdimizi anlatıyor, yine aynı kelimelerle çözüm bulmaya çalışıyoruz; bir nevi kısır döngü. Kısacası nesnelerden ibaret bir dünyada öznelere yer olmamasının makul nedenleri var. Bu yalnızlık değişmez bir alın yazısı mı? İnsanın insana yabancılaştığı bu dünyada hiçbir kurtuluş yolu yok mu? Yaşamın ve yazgının değiştirilmesi yalnızca bir istek sorunu değildir. Yaşamı dönüştüren insanın eylemleridir. İtilmesi gerektiğine inandırıldığı kayayı itmekten vazgeçecek iradeyi ortaya koymasında, ona tanınmayan öznellik hakkına başkaldırmasına ve en önemlisi farkında ve bilinçli olmasına bağlıdır.

Aslında Thomas’ın gerçeği arayışı da bir tür saplantı. Gerçeğe ulaşmaktaki amacı yalnızca alacağı haz gibi görünüyor. Elinde gerçek adına bulundurduğu tüm kayıtlar da yok olunca bu işten vazgeçmesi ve onu bulmaya devam etmemesi de bunu açıklıyor.  Gerçeği bulmak burada bir saçmalık halini alıyor. Boşa çabalamak, boşa sarf edilmiş emek gibi. Çünkü hayatta yapmaktan en çok zevk aldığımız şeyler bile artık yapay. İlk dediğimiz her şey aslında ikinci, hatta üçüncü kez yaşanmışçasına bayat… 2. Dünya Savaşı’ndan sonra modern toplum insanını kaplayan umutsuzluk düşüncesi, insan aklını anlamlandıramadığı güçler karşısında felce uğratmış, akıl tutulması yaşatmıştır. Milyonlarca insanın ölmesi ve bir o kadar da sakat insan, toplu ölümler, insan fırınları, atom bombaları, korku ve güvensizlik, en sonunda hiç bitmeyen bir kaos ortamına yol açmıştır. Böyle bir ortamda endişe, bunalım, anksiyete duyguları hüküm sürmeye başlar. Bizim karakterimiz Thomas’da bu duygu-durumların apaçık gözümüze girmeyişinin sebebi de etrafımızdaki insanların da Thomas’dan pek de farklı olmayışındandır. Aslında Thomas hepimizi; Jane ve gerçekle olan ilişkisi de yabancılaşmayı anlatmaktadır. Düzene en çok ayak uydurabilen kitle insanları, kapitalist ideolojide kazanan kesim oluyor; kazanıyor ancak yaşamıyor, yanlış bilincin içinde eriyor, egemen bilincin şeklini alıyor.

Jane: This is a public place. Everyone has the right to be left in peace.

Thomas: It’s not my fault if there’s no peace.

Gün boyu karşılaşılan imgeler aslında neyin göstergesidir? İmgelerin bizde yarattığı anlamlar güvenilir midir? Tek-tipleştirilmiş dünyada gerçekliği ararken referans alınması gereken nedir? Anlamları yaratan gerçekliğinden emin olamadığımız imgeler ise, otantik olan nedir? Egemen söylemin ürettiği yanlış bilinç, yaşamın kendisini yaşan(a)maz kılar. “Yanlış yaşam, doğru yaşanamaz.” der Adorno. Filmin sonunda Thomas olmayan topa bakar ve hatta ona dokunur. Biraz önce var olmadığından son derece eminken aniden topun varlığına inanır. Hayali, izole edilmiş bir tenis topu gibi silik, büyütülmüş fotoğrafların üzerindeki belirsiz noktalar kadar biçimsiz ya da ressam arkadaşının tualindeki karmaşık renkler kadar anlamsız biridir Thomas.

“Yaşama bakışımız, artık yaşam olmadığı gerçeğini gizleyen bir ideolojiye dönüşmüştür.” (Adorno)

Kaynakça

Roland Barthes, Camera Lucida

Zeynep Sayın, İmgenin Pornografisi

Theodor Adorno, Minima Moralia

Max Horkheimer, Akıl Tutulması

John Berger, Görme Biçimleri

Merleau-Ponty, Algının Fenomenolojisi

Susan Sontag, Fotoğraf Üzerine

Jean Baudrillard, Simülasyon ve Simülakrlar

İrem Aydın

irem-aydin@hotmail.com

Yazarın öteki yazıları için tıklayınız.

« Önceki Sayfa