New York’ta Beş Minare (2010, Mahsun Kırmızıgül)

Aksiyon Her Şeyi Halleder mi?

Beyaz Melek ve Güneşi Gördüm filmleri ile iddialı çıkışlar yapabilmiş ve yakaladığı gişe başarıları kendisini sevindirmiş olsa da, filmlerine getirilen eleştirileri göğüslemek yerine sert ve anlaşılması çok güç bir tepki koyan Mahsun Kırmızıgül son filmi olan New York’ta Beş Minare filminin ön gösterimine devlet bakanları, gazetelerin genel yayın yönetmenleri ve magazin dünyasının renkli kişiliklerini davet etmiş ancak hiçbir sinema eleştirmenini çağırmaya gerek duymamıştır. Daha iyisini sen yap diyenlerin ve eleştiriye tahammülü olmayanların fikirlerine ne derece saygı duyulmalıdır ve böyle bir zihin yapısı kendisini ne kadar geliştirerek Türk sinemasına nasıl bir katkıda bulunabilir, bilemiyorum.

Sinemada izlemediğim Beyaz Melek ve Güneşi Gördüm filmlerinin oyuncu kadrolarının geniş ve nitelikli olmasına karşın senaryo, kurgu ve yönetmenliğin zayıf olduğu, artık Mahsun Kırmızıgül ile özdeşleşmiş sayılan ‘’mesaj verme’’ kaygısının da filmlere egemen olduğu görülüyordu. Eşimin ısrarları üzerine New York’ta Beş Minare filmini sinemada izlemek için yola düştüğümüzü ve sağ olsun, yer gösterici arkadaşın ‘’mükemmel bir film abi’’ şeklindeki telkinleri eşliğinde yerimize oturduğumuzu söylemeliyim.

Eski sinema geleneğinde aksiyon, filmin her alanında değil genellikle finaline doğru yaşanır ve film seyirciyi bu ana hazırlardı. Speed (1994) ile ilk karesinden son sahnesine dek aksiyonun hiç bitmediği bir dönem başlamış oldu. Böylece aksiyon finale sıkıştırılmaya çalışılmıyor, seyirci filmin her anında aksiyona doyuyordu. Salt aksiyona bulaşmış ama niteliksiz pek çok film bu dönemde ortaya çıkmıştır. New York’ta Beş Minare filminin açılış sahneleri ve devam eden aksiyon sahneleri göz önüne alındığında kendisine Yeşilçam’ın avantür geleneğini değil Hollywood’un 90’lı yıllarda geliştirmiş olduğu akımı örnek aldığı açıkça görülebilir.

Işıkların sönmesiyle birlikte patlayan arabalar, komünizme, faşizme geçit vermeyeceğine and içen ülkücüler, mezuniyet törenindeki polisler derken bir terörist grubun hücre evine düzenlenen baskınla aksiyon fırtınası başlamış oldu. Her ne kadar çatışma sahnelerinde, Türk aksiyon filmleri ile kıyaslanınca belli bir ustalığın tutturulduğu söylenebilirse de, bu işte teknik yönün yönetmenlikten önce geldiği ve çoğu zaman parayı verenin düdüğü çaldığı aşikârdır. Ustalığın gösterilebileceği yerler olan kurgu ve sahne geçişlerinin ise kopuk, oyunculukların zayıf ve göstermelik, karakter analizlerinin ve derinliklerinin sığ, söyleminin naif olduğu göze çarpıyor. İlk andaki çatışma sahneleri için Doom veya Counter Strike tarzı her odada bir teröristin elinde silahla ‘’beklediği’’ ve izledikçe heyecanın yerini sıkıntının almaya başladığını söyleyebilirim.

Sanat, kendini ifade etme biçimlerinden bir tanesidir ve ‘’insanın insanileşmesine’’ katkı sağladığı ölçüde değerlidir. Sanat, doğa ile insanın birleşmesidir. İnsanın, doğada ‘’kendiliğinden’’ olmamış, olmayan ve olmayacak olan ancak olabilirliği de asla yadsınamayacak ‘’şeylerin’’ -ki bu sonsuzdur- insanileştirilmesidir. Bu insanileştirme esnasında kullanılan yöntemlere ‘’güzel’’, güzeli arayan bilime de ‘’estetik’’ denir. Sanat olmayandan bir şeyler oldurma değildir. Sanat olabilirliği her zaman var olan ancak daha önce ol(a)mamış ve ol(a)mayacak ‘’olabilenin’’ bilinçli bir üretim ve güzellikle ortaya konmasıdır. Sanatçı, insanı, doğayı, toplumu inceler ve öğrendikleri neticesinde tam bir bilinçle insanın insanileşmesi yönünde yeni dönüşümleri tetikleyecek ürünlerini insanlığa sunar.

Estetik güzelin bilimidir, güzelliğin değil. Güzellik bütünüyle göreceli bir kavramdır. Böyle olmamış olsaydı tüm erkeklerin aynı kadına -ya da tam tersi- âşık olması beklenir ve âşık olmayanların güzellikten anlamadığından söz edilebilirdi. Oysa güzelliğin algılanmasında eğitim, kültür, çevre, ortak din, ortak dil gibi pek çok faktör etkilidir. Oysa estetik sanat yapıtındaki güzeli araştırmakla yükümlüdür, doğadaki değil. Yoksa her bir ulus ve kültür yalnızca kendi sanat yapıtını göklere çıkarır diğerlerine yüz vermezdi. Yine de bütün bu idealist tanımlara rağmen yıllar boyunca pek çok ülke ve toplum kendi güzelini en üst seviyede tutma amacıyla başarısız eserlerini körü körüne savunmaktan geri durmamış yalnızca bir avuç insan güzele güzel diyebilmiştir. Bu açıdan bakıldığında New York’ta Beş Minare filmine güzel diyebilmek için ya güzelin tanımını hayli zorlamak ya da fanatik olmak gerekecektir.

Filmin gösterime girmesiyle taraf tutmayı pek seven insanımız hemen ikiye bölündü. Bir kısım Türkiye’de örneğinin olmadığından hareketle filmi başyapıt kategorisine yükseltmekten ve Mahsun Kırmızıgül’ün ustalık eseri olduğunu söylemekten geri durmazken diğerleri filmin içeriğinden ziyade yönetmenin mazisinden dem vurarak eleştirme yoluna gittiler. Bazı yorumlarda Deccal’in boyunun iki metre olacağından hareketle New York’ta Beş Minare isminin seçilmiş olabileceğini ve muazzam bir gönderme olduğunu okudum ki, pes doğrusu. Tüm bu ‘’gaz vermeler’’ yönetmene hakarettir. Sinemaya gönül verdiyse ve bu yolda yürümeye devam edecekse bu filmler ancak emekleme ve öğrenme dönemlerine ait olmalıdır, ustalık değil.

Deccal lakaplı bir terörist için Türkiye kırmızı bülten çıkartmıştır. Bu teröristin ABD tarafından yakalandığı haberi gelmesi üzerine Türk yetkililerin Deccal’i teslim almak üzere görevlendirdiği iki polis Amerika topraklarına ayak basar. Ergenlik dönemi etkilerini hala üzerinden atamadığını düşündüğüm kıdemsiz ‘’acar’’ polisin gençlik günlerinin Amerika sokaklarında geçtiğini ve anadili gibi İngilizce konuştuğunu New York sokaklarında araba ile giderken ‘’Hey Amerika, sokaklarında ne günlerim geçti’’ demesinden anlarız. Tabii bu sahne tipik ergen yöntemi olup şımarma yoluyla çevresini etkileme çabasından başka bir şey değildir.

Kıdemli polis Fırat ise İngilizce bilmediğinden garip bir şekilde çevreye bakmaktadır. Gençlik günleri Amerika sokaklarında geçen ‘’acar’’ polisin Arapça, Kürtçe ve Kur’an bilgisine sahip olmadan ‘’İslamcı’’ ‘’terörist’’ grupların içine sızabilmeyi nasıl başardığını çok merak ettiğimi söylemeliyim. Kısa ve öz söylemek gerekirse, iki polis ancak bir adam etmektedir. Bu iki yetersiz polisin hangi özellikleriyle emsalleri arasında temayüz ettiğini çözemediğim gibi, gizli görevlerde bulunan bu adamlar niçin bir tutukluyu adamı teslim almak uğruna kendilerini deşifre ederler. Gizli örgütlere, terör yuvalarına adam sokmak üç ay sakal uzatmakla olabilecek kadar basit bir iş midir? Deccal’in ele geçirilmesiyle her şey sona ermeyeceğine, lideri ele geçirilen kadrolar kendi kendilerine teslim olmayacağına ve hatta eylemlerini artırabileceklerine göre polis teşkilatının ‘’gizli’’ adamlarını açığa çıkarmaları hangi mantıkla açıklanabilir?

Elçilik görevlilerinin nerede olduğunu merak ediyorum, tak filmden yanıt geliyor. Savcı bu işin neresinde diye düşünüyorum, yine film yanıtlıyor sorumu. Mahsun Kırmızıgül de senaryonun delik deşik olduğunu, iler tutar bir yanının olmadığını film ilerledikçe görmüş olmalı ki -iş işten geçmiş tabii ki, bir sürü para harcanmış, çekimler yapılmış, yeni sahneleri çekecek ne para ne istek kalmış ve Türk seyircisinin ‘’yiyeceği’’ düşünülerek- oraya buraya sıkıştırdığı sözlerle zevahiri kurtarmaya çalışıyor. Oluyor mu, peki?

Deccal, İslam dâhil pek çok dinde insanları doğru yoldan saptırmaya çalışan olağanüstü güçlere sahip birisi olarak tanımlanmıştır. Adı, bir şeyi örtmek, boyalayıp yaldızlamak anlamına gelir. Kıyamet alametlerinden olduğu kabul edilen ancak Kur’an-ı Kerim’de geçmeyen, yanında ateş ve su taşıdığına, bir gözünün kör ve alnında kâfir olduğunu gösteren yazının bulunduğuna, önce peygamberlik, sonra tanrılık iddiasında bulunacağı söylenen Deccal’in Hz. İsa tarafından Filistin’de Lud denilen bir yerde öldürüleceğine inanılmaktadır. Hacı Gümüş’e bu ismi kimin taktığı konusunda şüphelerim bulunduğunu söyleyerek bu bahsi kapatıyorum. Zaten her şey ortada iken hacı, İslamiyet, gümüş, Deccal sembollerinin beceriksizce senaryoya serpiştirildiğini düşünüyorum.

Bir sineği bile incitmeyecek bir kişi olarak bahsedilen ‘’Deccal’’ Hacı -Danny Glover, ‘’Hacı’yı 30 yıldır tanırım, öyle biri değildir’’ demekten başka bir şey yapmıyor- hem de Amerika topraklarında FBI aracına tuzak kuracak ve onlarla çatışmaya girebilecek cesareti nerden alıyor acaba? ABD Başkanı Bush’un, 20 Kasım 2001 tarihinde imzaladığı bir kararname uluslararası teröre karışan zanlıların ABD’de, temyiz yolu kapalı özel bir askeri mahkemede yargılanmasının önünü açmıştır. Böylesine etkili bir kanunu uygulayan Amerikalı yetkililer topraklarında kendilerine saldıran insanların ellerini kollarını sallayarak ayrılmasına izin veriyor ve karıncaezmez Hacı, çevresini etten bir duvar gibi ören bu silahlı yarmaların varlığından rahatsızlık duymuyor.

Terör kelimesi; Latince kökenli “terre” kelimesinden gelmektedir. Kelime olarak ‘’korkudan titreme” veya “titremeye sebep olma” anlamına gelir. Terör kavramının dilimizdeki karşılığı ise “yıldırma, korkutma”dır. Jakobenler kendileri hakkında konuşur ve yazarken teröristi olumlu anlamda kullanmışlardır. Thermidor’dan sonra cani anlamında kullanılmaya başlanan terör kelimesi bugünkü anlamında, ilk defa Fransız Devriminden sonra kullanılmış, 1793 Martından 1794 Temmuzuna kadar süren dönem “Terör Rejimi” veya “Terör dönemi” olarak adlandırılmıştır. (Faruk ÖRGÜN: Küresel Terör, Okumuş Adam Yayınları, 2001)

Günümüzde, çok kullanılan bir kavram olmasına rağmen terörün hâlihazırda 100’den fazla tanımı bulunmaktadır. Ülkelerin çıkarları nedeniyle farklı düşüncelerden hareket edilmekte, değişik tanımlar ortaya çıkmaktadır. Bir tarafın “terörist” ilan ettiğini, diğer taraf “özgürlük savaşçısı” olarak niteleyebilmektedir. Nitekim 1980 yılında tespit edilen Türkiye’de eylem yapan 45 sol örgüt, 7 sağ örgüt, 15 bölücü örgütün; Almanya’da 289; Hollanda’da 29; İngiltere’de 23; Belçika’da 17; İsveç’te 13; Fransa’da 12 olmak üzere toplam 408 adet destekleyici yan kuruluşu tespit edilmiştir.

ABD, 11 Eylül terör saldırısının ardından “terör” ve “terörist” kavramlarını bir örgüt, tarikat ya da cemaatle değil de, doğrudan İslamiyet ile özdeşleştirme yanılgısına düşmüştür. Çünkü binlerce masum insanın ölümünden sorumlu “17 Kasım Örgütü”, “Kızıl Tugaylar”, “ASALA”, “IRA”, “ETA” gibi terör örgütlerinin kanlı eylemleri, “Hıristiyancı Terör” ya da “Katolik-Protestan-Ortodoks Terörü” olarak nitelendirilmemiştir. Bu açıdan bakıldığında, en az 1.300.000.000 insanın inandığı bir dini doğrudan terör kavramı ile özdeşleştirmek, sadece haksızlık olmayacak, diyalogu geliştirmek yerine, dinsel çatışmaları ve de insan hakları ihlâllerini yaygınlaştırabilecektir. (Necip HABLEMİTOĞLU: Şeriatçı Terör ve Batı’nın Kıskacındaki Ülke: Türkiye, 28 Ocak 2002’de The Marmara Otelinde düzenlenen “Uluslararası Eğitim ve Terör Sempozyumu”ndaki bildirisi)

Herkesin terörizm kavramı farklı olduğu için ittifaklar kurmak zor, yaşatmak daha zordur. Makedonya’daki Arnavut gerillalar bundan böyle terörist midir? (11 Eylül 2001 olaylarından sonra Makedonya’ya giden ABD temsilcisi bu doğrultuda yorumlar yapan Makedon yetkililere karşı çıkmıştır.) 1994-96 senelerinde hürriyet savaşçısı olan ve görmezden gelinen Çeçenler hangi sıfatı hak edeceklerdir? Bir İsrail helikopterinden atılan füze ile ölen bir FKÖ subayının cenazesinin kaldırılmasının ardından İsrail’de bir otobüste kendini havaya uçuran bir Hamas militanının terörist olduğuna Kahire, Şam veya İslamabad’daki insanlar nasıl inanacaktır?

Terörizmi önleme çabalarını güçleştiren en önemli sorun, ulusların terörizm ve uluslararası terörizmin tanımı konusunda henüz bir uzlaşmaya varamamış olmalarıdır. Bütün dünya devletleri ya da en azından etkili olduğu kabul edilebilecek çoğunluğu tarafından onaylanmış bir terörizm tanımı yoktur. Aksine hemen herkesin kendine göre başka bir terörizm tanımı vardır. Hatta bazen aynı devletin değişen zaman içinde farklı tanımlar yaptığı görülmektedir. ABD’nin resmi belgelerinde yarım düzine kadar değişik terörizm tanımı kullandığı bilinmektedir. (Terörizm İncelemeleri, Doç. Dr. Ümit ÖZDAĞ, Doç. Dr. Osman Metin ÖZTÜRK)

Nitekim pek çok örgüt Batı’nın bilgisi dâhilinde, hatta bazı örneklerde Batılı istihbarat örgütlerinin desteğiyle kurulmuştur. Bu nedenledir ki terörle mücadele eden hemen her ülkede, terör olaylarında Batı’nın pek de masum olmadığını savunan ciddi bir görüş varken New York’ta Beş Minare filminin tanımı başkaları tarafından belirlenen terör tanımı sahipleniyor olması vermek istediği mesajla asla örtüşmüyor ve kendi ayağına kurşun sıkıyor.

Başarılı bir İngiliz savaş muhabiri olan Robert Fisk son kitabı Büyük Medeniyet Savaşı Ortadoğu’nun Fethi isimli kitabında kendisine şöyle denildiğini yazıyor. ‘’(…) Amerikalıların bölgeyi işgalindeki sebep doğrudan petrol değil; işgalden önce petrolü son derece cazip fiyatlardan satın alıyorlardı zaten. Başka sebepler de var ki en önemlisi İslam’ın gücünden ve İslami bir rönesansın kendilerini boğacağından korkmaları…’’ Doğru ya da değil, aşırı ya da değil bir ülkenin yöneticileri ve istihbarat örgütünün aklına böyle bir şey gelmez mi, acaba böyle bir durum olabilir mi diye düşünmez mi ve her iki duruma da uygun çözümler bulmaya çalışmaz mı? Filmde böyle bir akıl yürütmeye ve çözüm aramaya ilişkin ipuçları bulamıyoruz.

11 Eylül’ün ardından bazı ülkelerin terörü önlemek yerine terörden yararlandıkları bilinmekteyken, zaten bu ülkelerin istihbarat birimlerinin isteği doğrultusunda kendi toplumunun dini tarikat ve oluşumlarını potansiyel terörist ya da terörizme destek vermesi olası kategorisine dâhil ederek aralarına ‘’sızmışken’’ sıradan bir Amerikalı yetkilinin karşısına geçip –hem de Amerika topraklarında- ‘’Irak’ta 1 milyon adam öldürdünüz’’ demek hiçbir anlam ifade etmiyor. Hele bu sahnede İngilizce bilmeyen kıdemli polis bir dışlanmışlık havası içerisinde bön bön etrafa bakarken belki de amirinden izinsiz konuşmaması gereken ‘’acar’’ polisimiz konuşmaları amirine aktarmak yerine ‘’bi saniye’’ diyerek kendi bildiğini okumaya devam ediyor. ‘’11 Eylül ile had safhaya ulaşan İslam karşıtı hareketlere bir yanıt verme amacıyla’’ çekildiği söylenen filmin bunu başaramaması bir yana İslam eşittir terörizm algısını kabullendiğini söylemek mümkün. Bir insanın Müslüman olduğu için terörizme destek verdiğini söylemek hakkaniyetle sığmazken o dinin kendisini terörle eşdeğer görmek en hafif deyimiyle yozluğun ve alçaklığın en açık göstergesidir. Film tüm bu tartışmaların ortasına girermiş gibi yapıyor ve tipik bir kan davası, kişisel bir intikam (vendetta) biçimine bürünerek olay yerinden hızla uzaklaşıyor.

ABD’nin güdümünde yürütülen bir hareketin kilit noktalarından birini işgal eden Deccal lakaplı kişiden Amerikan istihbarat örgütlerinin haberdar olmaması da işin ayrı bir noktası. Çünkü gerçekten bir Deccal var ve ele geçiriliyor. Bu insanların terörist sayılmaması için mutlaka Amerikan topraklarında dolaşması ve onu suyundan içmesi mi gerekiyor. ABD topraklarında mutlu günler geçirmiş olan acar polisimiz Hacı’nın masumluğuna ilk şahadet eden oluyor. Suyundan içip vakit geçirmeye başladıktan sonra da Fırat ikna oluyor ve 40 yıllık kininden ve intikamından iki dakikada vazgeçiyor. Mahkeme süreci sona ermeden Emniyet müdürü özür diliyor, acar polisimiz tesadüfen bir kapı dinlemesi sonucu Hacı’nın suçsuzluğuna inanmaya başlıyor. Ne romantik ve naif karakterli adamlarmış demekten başka bir söz bulamıyorum.

ABD-Alman Marshall Fonu ile Chicago Dış İlişkiler Konseyi’nin 9000’den fazla kişiyle yaptığı anket, Avrupalıların yüzde 55’inin ‘ABD’nin dış politikasının 11 Eylül 2001’deki trajik olaylara katkısı bulunduğuna inandığını’ ortaya koymaktadır. ABD’nin saldırılarla ilgili olarak kendini de suçlaması gerektiğini düşünenlerin çoğunluğunu % 63 ile Fransızlar oluştururken bu görüşün en az paylaşıldığı ülke ise % 51 ile İtalya’dır. Batı ülkelerinde yaşayan insanların bile ikna olmakta zorlandığı bu duruma her şeye şüphe ile yaklaşmaları gereken istihbarat eğitimi almış polislerimiz hemencecik ikna oluyorlar.

Fırat, döverek, işkence ederek adamı konuşturduğu sırada içeri giren polis müdürü, iki elini beline dayayarak, çaresizce, bıkkın ve elinden bir şey gelmiyormuşçasına ‘’Fıraaat’’ diyor, dudaklarını büzerek ve gözlerini yuvarlayarak. Sanki halıya tuvaletini yapan evcil hayvanına kızarmış gibi… Amirsen cezasını verirsin. Ağzında diş kalmamış amirimizin suça göz yummaktan veya ‘’AB müktesebatından’’ ve ‘’İşkencenin kalktığından’’ haberi yok galiba.

FBI ajanı David Becker, kendini her tanıttığında aklıma David Beckham ismi gelmedi desem yalan olur. Milyonlarca lira harcanan bir filmde bu kadar basit isim benzeşmelerinin olması vahim hatadır.

Hacı, kendisini annesine tanıttığı anda sırtından vurularak öldürülmüş olsaydı, senaryoda bulunan bazı boşlukları affetmeye hazırdım ancak olmadı. Çünkü iyi adamlar her zaman sırtlarından vurulurlar. Acaba yönetmen Hacı’nın sırtından değil de göğsünden vurulması ile bir mesaj veriyor olabilir mi?

Pek çok okur filmi ‘’Amerikan tarzında’’, ‘’bol aksiyon sahnesine sahip’’, ‘’Amerikan sinemasından ayırt edilemeyecek kadar gerçekçi’’, Türk sinemasının ‘’çıtasını yükselten’’, ‘’seviyeyi oldukça yükselten’’, ‘’Türk sinemasının üstünde’’, ‘’Türk sinemasının en iyi açılış sahnelerine sahip’’, ‘’Hollywood filmlerine taş çıkartacak’’ olarak nitelendirmiştir ki bu anlatımlara katılabilmem mümkün değil. New York’ta Beş Minare filmi Yeşilçam gelenekleriyle örtüşmeyen, bakış açısı ve sırtını dayadığı anlayışın tipik Hollywood olduğunu söylemeliyim. Kaya Genç’in sözleriyle yazmak istersem, ‘’New York’ta Beş Minare, Türklerin çektiği ilk Hollywood filmi olarak tarihe geçebilir ama (…) maalesef ruhu yok.’’

Yazımın başlığını oluşturan soruya eski bir pop şarkısında olduğu gibi ‘’güzel günlerin hatırına’’ demek isterdim ancak Mahsun Kırmızıgül’ün sinemayı kendine yontmaya çalışan anlayışı buna izin vermiyor ve maalesef aksiyon her şeyi halletmiyor. Mesaj verme kaygısını içinden atamayan Mahsun Kırmızıgül filmleriyle dünyayı kurtaramayacağını, sinema salonlarından çıkan herkesin ilahi bir erginlenmeyle ‘’doğru yola’’ girmeyeceğini idrak etmelidir. İşlediği konu olan İslamiyet’in 23 yılda tamamlandığını, her şeyin başının sabır olduğunu, seyirciye, verilmek isteneni anlayabilecek kadar saygı duyması gerektiğini hatırlatmak isterim. New York’ta Beş Minare, yönetmenin ustalık eseri değildir, umarım kendisi de aynı fikirdedir.

Salim Olcay

salimolcay@yahoo.com

Yazarımızın diğer film eleştirileri için tıklayınız.   

Sanatın Buzdağları, Yaşamın Sonsuz Renkleri, Grinin Elli Tonu

Kasım 12, 2012 by  
Filed under Deneme, Edebiyat, Kitaplar

Sanatın Buzdağları

Sanat üzerine öyle çok yazılıp çizilmiştir ki bazen “Söylenecek yeni bir söz kaldı mı acaba?” diye düşünürüm. Sonra yaşamın çeşitliliği, insanın düşünce dünyasının ulaşabildiği boyutlar, tarihin ve günümüzün sıradan görünen olaylarının açıklanmasının inanılmaz güçlükleri aklıma gelir ve sanatçıların kelimeler, ışık ve sesle iletebilecekleri öykülerin sonsuzluğunu bir kez daha hatırlarım.

Hangi dalda olursa olsun izleyicinin önündeki sanat yapıtı buzdağının suyun üzerindeki bölümü, dokuzda biridir. Onun maviliklerde yüzerek dünyaya anlamlı bir iz getirmesini sağlayan asıl derinliklerdeki görünmeyen bölümü, gizli kalan sekiz parçasıdır. En temelde sanatçının gelişmeye başladığı andan başlayarak biçimlenen bakışı, duruşu, özgün seçiciliği, değer yargıları vardır. Onun üzerinde evren, dünya ve yaşadığı coğrafyayla ilgili algıları, üçüncü katta iki temeli destekleyen ana kaynaklar, insanın düşünme, bilgi ve felsefe deneyimi gelir. Dördüncü katta asıl uğraş konusuyla ilgili temel bilgiler, edebiyatın, resmin, müziğin, sinemanın ya da ilgi duyduğu herhangi bir alanın kuramı yer alır. Beşinci bölüm bu kuramın tarihsel gelişimine, en son olgunluğuna nasıl ulaştığına ilişkin değişime ayrılmıştır. Altıncısında sanatçının artık belirlenmeye başlayan kişiliğine uygun dostları, kendi alanının düşünürleri, kuramcıları, tarihçileri bulunur. Yedincide bu konunun en iyi örnekleri ve özellikle de kendi dünyasına en yakın olanlar vardır. Sekizincide yalnızca büyük bir karmaşa görülür. Düşünceler, kaygılar, umutlar, sevinçler, düş kırıklıkları, korkular, acılar, yalnızlık, kalabalık, doğumlar, yaşam öyküleri, ölümler, ölümsüzlük, tükenmişlik, sonsuzluk, akla gelebilecek ya da asla düşünülemeyecek her şey bulutun içinde döner durur. Sanatçı bu karmaşayı belirli bir anda kontrol edecek güce ve başarıya ulaşırsa bunun üzerinde buzdağının görünen kısmı belirir. Önce kendisi, sonra diğerleri, çağdaşları, tüm insanlar buna hayranlıkla bakar. Ve çağlara meydan okuyan bir başarı yakalamışsa yapıtı bir klasik olarak nitelendirilir.

Yaşamın Sonsuz Renkleri

Yaşamın sonsuzluğu içinde grinin yeri ne olabilir? Milyonlarca rengin içinde bir renk. Milyonlarda bir. Sıfır. Grinin sıfır tonu.

Gri, aynı zamanda siyahın ve beyazın herhangi bir oranına karşı gelebildiği için çok zengin bir içerik de sunabilir mi?

Cinselliği konu alan kitaplar çok satar, ama okuyucuları daha çok erkeklerdir. Oysa son günlerin popüler kitabı Grinin Elli Tonu’nu (1) okuyanların milyonlarca kadın ve birkaç erkek olduğu söyleniyor.

Kitapta gerçekten grinin elli tonu var mı, cinsellikle ilgili konular ve sorunlar incelikle örülüyor mu, yoksa yalnızca siyahın ve beyazın bir kadının yazdığı yeni bir yorumuyla mı karşıyız, bilmiyorum.

Günün birinde kitabı okur muyum? İnsana, kadına ve erkeğe derinlikli bir yaklaşım bulabilir miyim? Yoksa günümüz toplumundaki kadın ve erkek algısının, salt yumuşaklığın ve salt sertliğin alışılmış tonuyla mı karşılaşırım? Cinsellik tarihinin izleri, günümüz toplumlarında yaşananlar anlatılan öyküde görülebilir, hissedilebilir mi?

Yaşamın renkleri içinde cinsellik çok güçlü ve parlak olsa, hemen dikkat çekip fark edilse de yalnızca bir tanesi. Çok satan bir kitabın ekonomideki yansıması da hemen görülüyor.

Grinin Elli Tonu kitaplarının çok satması ABD’deki East Millinocket kasabasına (2) ekonomik bir canlılık getirmiş. Bir zamanlar “kâğıdın yarattığı kasaba” diye adlandırılan bölge bir süredir zor günler geçiriyormuş. Kitabın yayıncısı üçlemeye artan talebi karşılayabilmek için burada yeniden açılan fabrikayı basım yerleri arasına katmış.  Böylece fabrikada yoğun bir üretim başlamış, daha önce işini kaybedenlere bir iş kapısı açılmış.

Ana öyküsü pek de yeni ve ilginç görünmeyen bu kitabın çok satma nedeni ne olabilir?

Kitap çok satmanın elli yolunu da mı bulmuş, kullanıyor?

Bir kitap nasıl çok satar?

Bunun kesin kurallarla tanımlanan, önceden bilinip uygulanabilen yolları olsaydı yaşam, özellikle de yayıncılık dünyası çok farklı olurdu kuşkusuz.

Satış olabilmesi, ürünün ticari bir değer taşımasını gerektiriyor, alıcının bir isteğini karşılayacak, ya da istememesine karşın istediğini sandığı, buna inandırıldığı bir ürüne sahip olmanın mutluluğunu yaşayacak.

Sanat ürünlerinde konu biraz daha karmaşık. Normalde çağının ilerisinde olması gereken sanat, serbest değişim ve ticaret dünyasında satışın ve tüketicinin genel beğeni düzeyinin sınırlamalarını yaşıyor. Hiç satmamakla çok satan olmak arasında bir yere yerleşmesi gerekiyor sanat ürünlerinin.

Sanatçı ne için üretiyor? Alıcı ne için tüketiyor? Bunun ipuçları yazarların ve okuyucuların verdiği yanıtlarda olabilir.

Edebiyat örneğini seçersek “Niçin yazıyoruz?” sorusuyla ilgili yanıtlar, “Niçin okuyoruz?” için de bir ölçüde geçerli olabilir.

Orhan Pamuk, “İçimden geldiği için yazıyorum! Başkaları gibi normal bir iş yapamadığım için yazıyorum. Benim yazdığım gibi kitaplar yazılsın da okuyayım diye yazıyorum. Hepinize, herkese çok çok kızdığım için yazıyorum. Bir odada bütün gün oturup yazmak çok hoşuma gittiği için yazıyorum. Onu ancak değiştirerek gerçekliğe katlanabildiğim için yazıyorum. Ben, ötekiler, hepimiz, bizler İstanbul’da, Türkiye’de nasıl bir hayat yaşadık, yaşıyoruz, bütün dünya bilsin diye yazıyorum. Kâğıdın, kalemin, mürekkebin kokusunu sevdiğim için yazıyorum. Edebiyata, roman sanatına her şeyden çok inandığım için yazıyorum. Bir alışkanlık ve tutku olduğu için yazıyorum. Unutulmaktan korktuğum için yazıyorum. Getirdiği ün ve ilgiden hoşlandığım için yazıyorum. Yalnız kalmak için yazıyorum. Hepinize, herkese neden o kadar çok çok kızdığımı belki anlarım diye yazıyorum. Okunmaktan hoşlandığım için yazıyorum. Bir kere başladığım şu romanı, bu yazıyı, şu sayfayı artık bitireyim diye yazıyorum. Herkes benden bunu bekliyor diye yazıyorum. Kütüphanelerin ölümsüzlüğüne ve kitaplarımın raflarda duruşuna çocukça inandığım için yazıyorum. Hayat, dünya, her şey inanılmayacak kadar güzel ve şaşırtıcı olduğu için yazıyorum. Hayatın bütün bu güzelliğini ve zenginliğini kelimelere geçirmek zevkli olduğu için yazıyorum. Hikâye anlatmak için değil, hikâye kurmak için yazıyorum. Hep gidilecek bir yer varmış ve oraya —tıpkı bir rüyadaki gibi— bir türlü gidemiyormuşum duygusundan kurtulmak için yazıyorum. Bir türlü mutlu olamadığım için yazıyorum. Mutlu olmak için yazıyorum.” diyor. (3)

Bir okuyucu için bunların anlamı ne olabilir? Milyonlarca kadın niçin grinin gizli tonlarını anlamaya böyle büyük bir ilgi duyuyor? İçlerinden geldiği için mi okuyorlar? İstedikleri gibi bir cinsel yaşamları olmadığı, herkese çok kızdıkları için mi? Bir odaya kapanıp yaşayamadıklarını kitap sayfalarında bulmak hoşlarına gittiği için mi? Sorunlarından uzaklaşıp yalnız kalmak için mi? Eşlerine neden böyle çok kızdıklarını anlamayı umdukları için mi? Cinselliğin güzelliğine inandıkları ve bunu hiç değilse sayfalarda bulmak istedikleri için mi? Yaşamın güzelliklerine ulaşmak, bir türlü mutlu olamadıkları gerçeğinden kurtulmak için mi?

Yaşamın sonsuzluğu içinde grinin yeri ne olabilir? Milyonlarca rengin içinde bir renk. Milyonlarda bir. Sıfır. Grinin sıfır tonu.

Grinin elli tonunun yaşamın sonsuz renklerinin yaşanmasına bir katkısı olabilir mi?

Grinin Elli Tonu

Veysel Atayman sinemada kadın hazzını öne çıkaran filmlerin çok az olduğunu söylüyor:

“Kadın ile cinselliğin ne zaman nasıl buluşturulacağı, kadının cinselliğin nesnesi mi yoksa öznesi mi olacağı, çok faktörlü düzlemlerce belirlenir. (Ne var ki, kadının cinselliğini kendisi için ve kendi hazzı adına istemesi, erkek toplumunun en büyük korkusu olmalı ki, pornografik filmlerde bile, kadın hazzını öne çıkaran, hazzın, zevkin öznesi kılan film sayısı ötekilerin yanında devede kulak kalır. Kadın erkek zevkine hizmet eden nesne konumundan çok az çıkabilir bu filmlerde.” (4)

Fantezilerindeki doyuma gündüz düşlerinde asla ulaşamayan mazoşist bir kadın olan Severine’i anlatan “Gündüz Güzeli” (5) filmi bu konuda değişik bir örnek olarak kabul edilebilir.

Arka kapak “Grinin Elli Tonu” kitabını yetişkin okurlar için bir “Erotik Romans” olarak tanıtıyor. Kısa özette, “Edebiyat öğrencisi olan Ana Steele, genç girişimci Christian Grey’le röportaj yapmaya gittiğinde son derece çekici, zeki ve sinir bozucu bir adamla karşılaşır. Toy ve masum Ana, bu adama duyduğu arzu karşısında şaşkına döner ve adamın gizemli doğasına rağmen ona yakınlaşma arzusuyla yanıp tutuşur. Ana’nın güzelliği, zekâsı ve özgür ruhuna direnemeyen Grey de onu istediğini kabul eder, ancak şartları vardır. Grey’in sıra dışı erotik istekleri karşısında şoka uğrayan ama bir yandan da heyecana kapılan Ana tereddüde düşer. Büyük başarısına rağmen - çokuluslu şirketleri, uçsuz bucaksız serveti ve sevgi dolu bir ailesi vardır - Grey şehvete esir olmuş ve hükmetme hırsı olan bir adamdır. Çift, cüretkâr ve tutkulu bir fiziksel ilişkiye yelken açarken, Ana, Christian’ın karanlık sırlarını ve kendi gizli arzularını keşfeder.” deniyor.

Süreyyya Evren dizinin “anne pornosu” denerek hor görülmesinde kadınları gerçekten aşağılayan bir yukarıdan bakma sezildiğini, 40 milyon kadına iyi gelmiş bir kitabı ancak maço bir zihniyetin anne pornosu diye damgalayıp köşeye kaldırmaya cüret edebileceğini söylüyor. (6)

Bu arada Grinin Elli Tonu’nun pabucunun dama atılmasıyla ilgili bir haber çıkıyor. (7) Japon-Amerikalı yazar Sylvia Day’in bir milyarderle güzel bir kadın kahramanın hikâyesini anlattığı “Reflected in You” (8) adlı romanının İngiltere’de sadece altı günde yaptığı satışla E. L. James’in rekortmen kitabının ilk hafta satışını geride bıraktığı belirtiliyor. Kitabın orijinal adı farklıymış, ama yayıncı bazı satış yerleri için fazla kırmızı olabileceği gerekçesiyle bu adı değiştirmiş.

Kitapların içeriğinden çok yarattıkları olay, gördükleri ilgi ve aldıkları tepkiler, tüm bunların günümüz dünyasıyla ilgili yansıttığı gerçekler anlamlı görünüyor.

Yaşamın renkleriyle ilgili anlatılabileceklerin bir sonu olabilir mi?

NOTLAR

1. E. L. James, Grinin Elli Tonu, 2012, Pegasus

2. Mehmet Arat, Kasabanın Kurtuluşu: Grinin Elli Tonu, http://mehmetarat.blogspot.com/2012/09/kasabann-kurtulusu-grinin-elli-tonu.html

3. Orhan Pamuk: Babamın Bavulu, Nobel Konuşması, 2006, © THE NOBEL FOUNDATION 2006

4. Veysel Atayman, Sinemanın Oyuncağı: Kadın, http://www.sanatlog.com/sanat/sinemanin-oyuncagi-kadin/

5. Mehmet Arat, Belle de Jour: Gündüz Güzelinin Gece Düşleri, http://www.sanatlog.com/sanat/belle-de-jour-gunduz-guzelinin-gece-dusleri/

6. Süreyyya Evren, Türkiye’de keyifle seks kölesi olmak mümkün mü?, http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1101149&CategoryID=40

7. Grinin Elli Tonu’nun Pabucu Dama, http://kitap.radikal.com.tr/Makale/grinin-elli-tonunun-pabucu-dama-251492

8. Reflected in You, http://reflectedinyou.com/bared-reflected-entwined-sylvia-day/

Mehmet Arat

mehmetarat@ymail.com

Yazarın öteki yazıları için bakınız.

Mahalle Mektebi: 7-8 Sayı

Mahalle Mektebi Sayı: 7-8 (Ekim-Ocak) yeni tasarımıyla çıktı…

İçindekiler

 emre öztürk    dut    2
 rıdvan ünal    anaekruh    3
 ertuğrul rast    kentte yerçekimi    6
 betül aydın    penceresi eksik günler    7
 afrâ kutluğ benli    ahmed issa’ya    9
 mustafa köneçoğlu    kıraat farkı      10
 burhan sakallı    ekim    11
 vural kaya    arınma festivali    12
 vural kaya     curnal günleri    13
 mehmet uğurlu    levm    14
 rıfat eroğlu    bir insanın nerede, ne zaman ve nasıl olursa olsun, ne
 yaptığının analitik geometri esaslarına göre açıklanmasına giriş *    15

ali bektaş     şathiye    17
 frithjof schuon    halka    18
 ryuichi tamura    on üç saniye aralıklı ışık    19
 mahmut arlı    çizgi     20
 köksal alver    bitli    21
 cemal şakar    battaniye    22
 aykut ertuğrul    duvar    23
 mehmet kahraman    suya değiyor eğilince saçların    24
 handan acar yıldız    ateşe dönüşen gül bahçesi    28
 duran çetin    yağmur    31
 recep ayık    ben daha ne diyeyim?    33
 numan altuğ öksüz     başka biri olmuşsun    35
 veli dönmez    dilenci    36
 mustafa çiftçi    alman mühendisliği ve nermin    38
 m. nezihi pesen    guenon’dan seyyid hüseyin nasr’a…    41
 duran boz    evini türkülerle resimleyen yolcu    47
 fatih özkafa    sarayın bahçesi    50
 vefa taşdelen    felsefeden edebiyata    52
 sait mermer    freud’ a mı ağlayalım, bergson’a mı gülelim       56
 memduh özdemir    yeni bir sınıfsal ideoloji olarak islamcılık    59
 mahmut sami aldur    yolculuk    61
 muammer ulutürk    rasim’siz bayram sabahı    62
 ali akar    firdevs yolu    64
 murat ak    nâbî fermâyed: usûl ile yürür hânendeler    66
 hasan arslan    yola koyulmamanın ağır vebali üzerine birkaç kelam veya
 iran’da 14 gün    68
 sedat cereci    kendini özlemek    75
 ismail detseli    eski zamanlardan hatıralar, hikâyeler    77
 ali ışık    “zurnayı ekmeğe katık yapanlar”ın semti: macur pazarı…    80
 ibrahim demirci    anadolu yakası    80
 abdullah harmancı    “yoksa” için 15 not    82
 gökçe özder    tanpınar gözüyle yahya kemal poetikası    85
 ahmet aksoy    türk sinemasında bir film-noir ustası: onur ünlü    88
 

Kibar Feyzo (1978, Atıf Yılmaz)

Kasım 6, 2012 by  
Filed under Sanat, Sinema, Türk Sineması

— Vallaha sataram köyü haaa! (Maho Ağa)

Kibar Feyzo filmini hepimiz onlarca defa izlemiş, repliklerini tekrar etmekten bıkmamışızdır. Bu filme feodal sisteme getirdiği eleştirilerden dolayı az çok yüzeysel bir aşinalığımız vardır. Film kalburüstü bir sistem eleştirisi yapmış gibi görünüyor; aslında yalnızca feodal sistemi değil aynı zamanda iktidarı, büyük ötekiyi ve yukarıdaki replik neredeyse Baudrillard’ın deyişiyle iktidar öznesinin kendini kaybolma tehdidiyle varlığını ikame ettirmesini terennüm eder.

Film bir mahkeme salonunda başlarken karşımızda mazlum, ezilen ve feodal iktidarı alaşağı etmeye çalışan, şehre gittiğinde gördüğü şeyleri kendi mikro kozmosuna uygulamaya çalışan bir karakterle karşılaşırız. Kibar Feyzo. Feyzo bir mahkeme salonundadır. Ancak seslendiği veya yargıçlık yapmaya çağırdığı kitle seyircinin kendisidir. Kurosawa’nın Rashomon filminde gördüğümüz metafiziksel duruşma sahneleri gibi. Burada bir ayrıntıyı kaçırır gibiyiz. Burada Feyzo’nun arkasında bulunan iki askeri görmemiz aynı zamanda siyasi iktidarın yargılanması olayıdır ki filmin yapım tarihi düşünüldüğünde akıllara gelecek olan iktidarların ve darbenin öldürülen, yok edilen feodal düzenin hayaleti olarak görmemiz olasıdır. Yeşilçam filmlerinde sıkça tanık olduğumuz sahnelerin ötesine geçen bu sahne aynı zamanda izleyiciye de şu mesajı verir. Kutsal bir mahkeme ya da yargıcı halkın bir mahkeme olduğu bir alanda yine bu militarist imgeler varlığını sürdürecektir, aynı zamanda halkın sağlıklı bir karar verme sürecinde dahi zihnin bir köşesine bu imgeler kazınacaktır. Zaten filmin sonunda Maho Ağa öldürülmüş, yerine daha gaddar bir iktidar gelmiştir. Tıpkı dönemin siyasi-sosyal karmaşası içerisinde düzeni sağlamak/dağlamak adına yapılan askeri müdahale gibi. Günümüzde ise iktidara kim gelirse gelsin daha önceki iktidarın ezdiği bir nesne konumundan yükselip yine aynı şekilde özneleştiği anda kendisi de bir ezen haline gelmektedir. Feyzo daha gaddar bir yönetimin gelip Maho Ağa’yı özlediğini söylemesiyle bunu dile getirir.

Filmin gerçek anlamda bir başkaldırı niteliği yoktur. Filmin zayıf yönü de buradan kaynaklanmaktadır. Filmin sahip olduğu bilinç aynı zamanda Türk sinemasının kanayan yarası, iktidarı tek bir birey üzerine yığmaktır. Bu açıdan tüm bakışlar tek bir merkeze toplanır. İnsanın nefreti ve sevgisi tek bir noktaya toplanır ve dışavurum bu noktaya karşı bir hareketle uygulanır. Türk filmlerinde oynayan kötü karakterlerin gerçek hayatta da uğradıkları saldırıları düşündüğümüzde, Türk sinemasında kötünün karakterleştirilmesinden çok karakterin kötüleştirilmesi olayı aynı zamanda bu filmin de handikapı olmaktadır. Shakespeare eserlerinde gördüğümüzün tam tersidir bu olay. Oyunlardaki karakterler de aynı şekilde yalnızca sabit bir tutkunun esiri halinde davranırlar. Goethe ise bunu Faust’unda bir üst mertebeye taşımış ve bu tutkuların kendi dilleriyle konuşmasını sağlamıştır. Bu tutku ya da duygulanımlar var olmak için hiçbir karaktere ihtiyaç duymazlar, böylece bu tutkular karaktersizleştirilmişlerdir. Bunu biraz da dönemin Spinoza’nın Ethica’sına bağlayabileceğimizi düşünüyorum.

Feyzo karakteri başkaldırının kayıp ara formu gibidir. Feyzo, gerçek anlamda bir başkaldıran değildir. Köylülerin örgütlenmesi, köyü terk edişlerinde etkili olur ancak doğrudan iktidara karşı yapılan bir tecavüz değildir; yalnızca Maho Ağa’nın baskıcı yönetimine karşı yapılmış bir tür isyandır. Çünkü köyden ayrılma sebebi yalnızca başka yerde çalışma koşullarının daha iyi olmasıdır. En nihayetinde çalışmak için gidilen tarlaların daha iyi bir yönetime sahip olacağı şüphelidir. Sonuçta o dönemde Doğu coğrafyasından ayrılıp başka bir yerde çalışmak için giden insanların durumu hiç de Maho Ağa’nın tarlalarında çalışan insanlar kadar iyi değildir. En nihayetinde bir kölelikten başka bir köleliğe sıçrama yapılır.

Frank Capra’nın It’s a Wonderful Life (Şahane Hayat, 1946) filmindeki George karakteri gibi kendini yok etmeye çalışan iktidar öznesi tekrardan geri dönerek sosyal düzen adı altında kapitalist sistem adına kaldığı yerden çalışmaya devam eden bir karakter çıkarmaz mı karşımıza? Olay öznenin bakışını, gerçekliğini kamuya devretmesi ve akabinde öznenin özneliğini kaybetmesi ve nesneleşmesidir. Karakterin kendine bir de halk gözünden bakması ve bunun ağırlığına dayanamamasıdır. Doğal sürecin işleme faktörü bu bakışın yol açtığı nevrotik bir özne haline gelen Bailey’nin intihar etmesidir. Bir an için kendi bakışını kaybeden özne bir daha onu yakalayamaz, bu aynı zamanda onun intiharına, farklı bir dille söylersek simgesel ölümüne neden olur. Bailey kendi bakışını yeniden nasıl kazanır? Tabii ki kendisini yok sayarak ve kendi gözüyle gördüğü kasaba halkının içler acısı halini görerek. Böylece yeniden halk bir tür nesneye dönüştürülerek öznenin bakışına olan ihtiyaç fark edilir. Özne iktidarına yine kavuşur. Kibar Feyzo filminde ise görüleceği üzere halk bunun farkındadır, iktidar ne olursa olsun gereklidir ve onun bakışına aynı zamanda bizi bir köle olarak görmesine ihtiyacımız var ki nesne haline gelelim. Aynı şekilde Yüzüklerin Efendisi filminde yine feodal sistem krallıkların yeniden oluşması için yıkılmaya mahkûm edilir. Göz (Sauron) panoptik bir merkezde ve etrafındaki Orclar ise yine bu gözün bakışının uzanabileceği yerlere kadar bir yaşam alanında var olmazlar mı? Orclar gözün göremediği topraklarda savaşırlar ancak yine de onun için savaşmaları kendi kendilerine yönelttikleri ve aynı zamanda kendilerini nesneleştirdiklerini kanıtıdır. Orwell’ın 1984’ünde olduğu gibi.

Kendini yok etmeye çalışan iktidar öznesi olan Maho Ağa ise her daim varlığını kendini yok etme tehdidiyle kurmaktadır. Vallaha sataram köyü haa!! Baudrillard’ın şu deyişini akla getirir:

“En büyük rakiplerimiz artık bizi ortadan kaybolup gitmekle tehdit ediyorlar.”

“Neden Her Şey yok Olup Gitmedi?”, Jean Baudrillard (s. 16)

Yüzklerin Efendisi filmindeki feodal yapının yıkılması ve sözde orta dünyaya özgürlük getiren, kötülüğün kara bulutlarını dağıtan ve krallıkların yeniden kurulmasını sağlayan (siz buna günümüz şirketleri ya da şirketleşen devletleri diyebilirsiniz) yine Kibar Feyzo’daki sistemdir. Kibar Feyzo kimdir peki? Feyzo, yarı sosyalist ve aydınlanmış veya dışarıda ışığı görüp yeniden köyüne dönen ezilmiş bir köylüdür. Filmin sonunda sorduğu “Peki suç kimde?” sorusu yanlış anlaşılmasın, bu soru bir yargıç olarak görülen biz seyirciye ya da halka yöneltilmiş bir soru değildir. Bu soru Tanrı’ya sorulmuştur, tıpkı Maho Ağa gibi köyü ve köylüleri satmakla tehdit eden ve kendini yok edip, Baudrillard’ın deyimiyle olmamasına rağmen yargılayan ya da yargıladığını sandığımız Tanrı’yadır bu sözler. Sizce bu kadar ezilmiş olan köylünün yine sürekli ezilen bir topluma yönelttiği bir soru ya da bir onaylama istemesi mümkün müdür? Bizim evetlememizin bu anlamda hiçbir değeri yoktur.

Kayınpederin hakkının yine kayınpedere verildiği oldukça iyi bir sahne vardır. Feyzo’nun köyün içinde yaptırdığı tuvalet başlık parasının tamamlanması içindir. Başlık parasının tamamlanmasına 50 kuruş kalmıştır ve tuvalete son gelen kişiyle birlikte bu para tamamlanacaktır. Lakin son gelen kişi yine Feyzo’nun kayınpederi olduğu için başlık parası bu sayede tamamlanış olur. Bu sahnenin biraz da İncil’de geçen “Sezar’ın hakkı Sezar’a” kıssasıyla örtüştüğünü düşünüyorum.

Orhan Miçooğulları

kusagami@sanatlog.com

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız.

Afrodisyas Sanat: 36. Sayı

AFRODİSYAS SANAT DERGİSİ - KASIM/ARALIK SAYISI

İÇİNDEKİLER: 

Tahsin ŞİMŞEK – Ahmet Zeki MUSLU “Afrodisyas Sanat’tan Merhaba!” 2

Öner YAĞCI “Edebiyatın Aynasında Savaş ve Özgürlük” 3

A. Kadir PAKSOY “Vicdan Arıklığından Vicdan Arınmasına:

‘Edebiyatın Barış ve Özgürlük Algısı’ ” 6

Bilal KAYABAY “Edebiyat Dünyası” 7

M. Mazhar ALPHAN “Şiirin Barışa Bakışı” 8

Müşerref SAATLİ “Kuşatma Altındaki Barış ve Özgürlük !” 9

Ayten MUTLU “İçelim” 11

Arife KALENDER “Sen Uyu Ben Geceyi Beklerim” 11

Tekin SÖNMEZ “Dil Algısı ve Her Yazarda Farklı Olan

Dil - Algı İkilisi…” 12

Ali Ekber ATAŞ “Enver Gökçe’ye…” 14

Halit PAYZA “Memet Fuat’sız Eleştiri de Eksiktir Deneme de” 16

 

Bünyamin DURALİ “Nâzım Hikmet’ten Oğlu Memet’e Mektuplar” 20

İhsan TOPÇU “Bir Kuş Daha Çok Şeydir Bazen” 22

Halim YAZICI “Aşkın Gümbürtüsüyle / Alın Yazım /

İçinin Güvercinlerini” 23

Tahsin ŞİMŞEK “Edebiyatımızın “Yazılı Kaya”sı Nursel Duruel’le

‘Benden İçeri’ Bir Söyleşi” 24

Ahmet Zeki MUSLU “Ne Kaldı Eskitilmeyen” 31

Yaşar ATAN “Zordur Yavrum” 31

Ali DÜNDAR “Türkçesi Varken” 32

Arif MADANOĞLU “Devletsiz ve Üryan” 33

M. Mahzun DOĞAN “Şiir Çıkmazı” 33

Hüseyin YILMAZ “Sağduyunun Kıskacındaki Aydın - 1” 34

Günay GÜNER “Afrodisyas ve Deniz Üzerine Çeşitlemeler” 37

Serkan ENGİN “Nasıl da Ölmedim Anne” 38

Perihan BAYKAL “Gecikmiş Bir Yuğ Töreni” 38

Özbek İNCEBAYRAKTAR “Halk Şiirinde Atatürk” 39

Buğra BALKAN “Başımız Sağ Olsun” 42

Hızır İrfan ÖNDER “Toprak Sen Koksa…” 42

Müyesser GÜNER “Gülsüm Cengiz ile

‘Kadınlar İçin Söylenmiştir’ Üzerine” 43

Maksut KOTO “Ben En Çok Anneme Benzerim” 45

Hasan EFE “Şair Eşref ’ten Nahit Ulvi’ye ve Oradan da

Günümüz İzmir Sokaklarına Yansıyan Dizeler” 46

Sabahattin YALKIN “Ali Ağam - Ali Yüce’ye Merhaba” 50

Neslihan YALMAN “Sinyal Sesinden Sonra Diyeceğimi Unuttum” 51

Ahmet GÜNBAŞ “Merhaba! Ben Özcan Yalım.” 52

İbrahim OLUKLU “Ortadoğu Adlı Şiirde Kısıtlı Perspektif ” 54

Hakan SÜRSAL “Yeni Cami’nin Kanatsızları” 55

Mürselin KURT “Giz” 58

Başak TUNCEL “Orient Express” 59

Etem ORUÇ “Nar Bülbülü” 60

Müge ERDEM “Yineleme / Darağacı” 61

Hakan BİLGE “Vurun Feminizme!” 62

Danyal NACARLI “Kıskanma” 64

Raşel Rakella ASAL “Ağlama Smyrna Döneceğim” 65

Zehra ÜNÜVAR “Karacasu’da 2012 Buluşması” 69

« Önceki SayfaSonraki Sayfa »