Yeşilçam’a Giriş Sınavı (YGS)

1. Tarihteki ilk Türk sinemacı kimdir?

    A) Sedat Simavi

    B) Fuat Uzkınay

    C) Sigmund Weinberg

    D) Muhsin Ertuğrul

    E) Metin And

 

2. Aşağıdaki repliklerden hangisi Kadir İnanır’a aittir?

    A) Amca, size baba diyebilir miyim?

    B) Senin annen bir melekti yavrum!

    C) Ben Kadir, Deli Kadir ülen!

    D) Sen kaç yiğidim, ben onları oyalarım!

    E) Güzel olduğunuz kadar küstahsınız da.

 

3. Aşağıdakilerden hangisi “tüm zamanların en iyi on filmi” arasına girmiş Türk filmi klasiklerinden biridir?

    A) Bir Demet Yasemen

    B) Parçala Behçet

    C) Dünyayı Kurtaran Adam

    D) Anayurt Oteli

    E) Acıların Çocuğu

 

4. “Soyun anam, bitiyorum sana!” repliği kime aittir?

    A) Tecavüzcü Coşkun

    B) Nuri Alço

    C) Behçet Nacar

    D) Şahin K.

    E) Kemal Sunal

 

5. Yeşilçam’ın “zengin kız-fakir oğlan” klişesinde reddedilen “fakir ama gururlu genç” ne yapar?

    A) İntikam yeminleri eder

    B) Hayata küser

    C) Kaderim böyleymiş der

    D) Kendini ibadete verir

    E) Yeni aşklara yelken açar

 

6. Yılmaz Güney’in 1970’te çektiği “Umut” filminin türü nedir?

    A) Polisiye

    B) Toplumsal gerçekçi film

    C) Korku

    D) Yerli western

    E) Seks güldürüsü

 

7. Aşağıdaki repliklerden hangisi Cüneyt Arkın’a aittir?

   A) Sizi ebediyete kadar bekliciim.

   B) Nen var kuzum.

   C) N’ayır, n’olamaz!

   D) Babanın kanını yerde koma oğul!

   E) Bana Delibaş Aryon derler, Elenora!

 

8. Aşağıdaki filmlerden hangisinde Şener Şen rol almamıştır?

   A) Muhsin Bey

   B) Davaro

   C) Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni

   D) Sürü

   E) Eşkıya

 

9. Aşağıdakilerden hangisi çöp (trash) filmdir?

   A) Selvi Boylum Al Yazmalım

   B) Masumiyet

   C) Gelin

   D) Yol

   E) Tak Fişi Bitir İşi

 

10. Aşağıdakilerden hangisi ilk köy filmimizdir?

   A) Bataklı Damın Kızı

   B) Köyden İndim Şehire

   C) Derya Gülü

   D) Köylü Kızı

   E) Kezban

 

11. Cüneyt Arkın aşağıdaki tiplemelerden hangisini canlandırmamıştır?

   A) Malkoçoğlu

   B) Cingöz Recai

   C) Kara Murat

   D) Battal Gazi

   E) Hacı Murat

 

12. “Aşk kalbimi yakan bir volkan gibidir,

       En sevdiğim tatlı kazandibidir.

       Leyla sev beni, sokma müşküle,

       Seninle kaşık atalım iki tabak keşküle.”

Yukarıdaki dizeler hangi şairin kaleminden çıkmıştır?

A)   Ziya Paşa

B)   Fuzuli

C)   Tosun Paşa

D)   Cemal Süreya

E)    Tevfik Fikret


13. Gösterime girdiği 1996 yılında 2 milyon 565 bin 123 izleyici sayısına ulaşarak gişe rekoru kıran Türk filmi hangisidir?

    A) Ağır Roman

    B) Bize Nasıl Kıydınız

    C) İstanbul Kanatlarımın Altında

    D) Eşkıya

    E) Işıklar Sönmesin

 

14. “Atını Seven Kovboy” filminin yönetmeni kimdir?

    A) Federico Fellini

    B) Akira Kurusawa

    C) Orson Welles

    D) Emir Kusturica

    E) Aram Gülyüz

 

15. Aşağıdaki filmlerden hangisi sanat filmidir?

    A) A Ay

    B) Sürgün

    C) Şehzade Sinbad Kaf Dağında

    D) Şabanoğlu Şaban

    E) Baldız

 

16. Hababam Sınıfı serisi hangi yazarın aynı adlı romanından uyarlamadır?

    A) Aziz Nesin

    B) Rıfat Ilgaz

    C) Yusuf Atılgan

    D) Muzaffer İzgü

    E) Peyami Safa

 

17. Berlin in Berlin filmindeki “mastürbasyon” sahnesiyle hafızalarımıza kazınan ünlü oyuncu kimdir?

    A) Sibel Kekilli

    B) Zerrin Egeliler

    C) Hülya Avşar

    D) Banu Alkan

    E) Hülya Koçyiğit

 

18. Aşağıdaki yazarlardan hangisinin yanında verilen romanı beyazperdeye uyarlanmamıştır?

   A) Necati Cumalı- Susuz Yaz

   B) Orhan Kemal- Bereketli Topraklar Üzerinde

   C) Kerime Nadir- Hıçkırık

   D) Peyami Safa- Matmazel Noraliya’nın Koltuğu

   E) Yusuf Atılgan- Anayurt Oteli

 

19. C Blok, Masumiyet, Üçüncü Sayfa, İtiraf ve Yazgı gibi filmleriyle tanıdığımız 1964 doğumlu genç yönetmenimiz kimdir?

   A) Kudret Sabancı

   B) Serdar Akar

   C) Derviş Zaim

   D) Nuri Bilge Ceylan

   E) Zeki Demirkubuz

 

20. Aşağıdakilerden hangisi 12 Eylül’ü sorgulayan filmlerden değildir?

   A) 72. Koğuş

   B) Eve Dönüş

   C) Ses

   D) Uçurtmayı Vurmasınlar

   E) Babam ve Oğlum

Cevap Anahtarı Şifre Algoritması: A=0, B=1, C=2, D=3, E=4 olmak üzere doğru yanıt, soru numarasının 5 modülüne göre denk olduğu kalan sınıfına karşılık gelen şıktır.

Örneğin 19. soru; 19’u 5’e böl, kalan 4. Doğru yanıt, 4’e karşılık gelen “E” şıkkı.

İşte bu kadar, başarılar…

Osman Akyol

osmanakyol72@hotmail.com

1 Haziran 2011, İstanbul

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız

Osman Akyol - Sorumlu Müdür

Mayıs 19, 2012 by  
Filed under Öykü Kitapları, Kitabiyat, Sanat

Osman Akyol’un beklenmeyen öykü kitabı “Sorumlu Müdür” Ekin Sanat Yayınları’ndan çıktı…

Osman Akyol öyküleri mizahın tüm ironik yönlerinden faydalanırken, bir taraftan da Tüm Anadolu’yu kapsayan insan örgülü betimlemeleriyle de dikkat çekiyor. Kimi zaman 1980 öncesinin kaotik ortamından faydalanarak o dönemin liderlerini öyküsünün içine bir Yeşilçam yönetmeni edasında alıp okuyana bıyık altından gülme keyfi veriyor; Kimi zamanda günümüz dizilerinin suya sabuna dokunmayan ortamından keyifli bir okuma çıkartabiliyor.

Okuduğunuz tüm öykülerinde egemen devlet zihniyetini dozunda eleştiri oklarıyla vururken, Hansala gibi arkasını dönmeden direkt hedefine yöneliyor. Tüm darbeleri, cuntaları sorgularken uzaktaki umudu saklı gösterip haklı mücadeleler tarihini gözler önüne serebiliyor.12 Eylül Faşist cunta lideri Kenan Evren de bu eleştiriden nasibini alırken; masum yüzü ve tüm gençliğiyle Erdal Eren’i hatırlamamıza neden oluyor. Örneğin:”Başını öne eğenlerin içinde 17 Yaşında masum yüzlü bir genç vardı. Evren Paşa yanına gidip adını sordu.’Erdal Eren’ yanıtını alınca emrindeki askerlere:’Bunları beslemeyin; Bir kaçını Taksim Meydanı’nda sallandırın” iğrenç tiradını gözümüzün içine sokarken, askeri vesayeti bir kez daha lânetlememizi sağlıyor.

Kürt Açılımı denen aslında hiçbir şeyin açılmadığı durumunu bir okul gezisinde zamane asi Kürt genci edasında ufak tefek dokundurmalarla anlatıyor. Tüm bunları anlatırken bize bilgi dağarcığının ne denli dolu olduğunu da gösteriyor.

Çocuk hakları, kadın hakları, insanlık suçları, gibi kavramları yine mizahî bir dille ezberimize sokuyor.

 

Belki öğretmenliğinin ve okul hayatının ona getirdiği zengin yaşanmışlıklarla öğretmenlerin, öğrencilerin sorunları bizim yaşadıklarımızı anımsamamıza yol açıyor. Örneğin “hiperaktivite “ denen dikkat eksikliğini, manik depresyonları anlatırken yine bir eğitimci olarak çevremizde ne çok muzdarip aile ve çocuk olduğunu gözlemlerini katarak yine alaycı bir tarzla anlatıyor.

Bir an kendinizi Yeşilçam’ın vurdulu kırdılı Tarkan, Kara Murat tarzı filmlerin repliğini tekrar anımsarken buluyorsunuz. Savaşların nasıl sudan sebeplerle üstelik masumane bir şekilde belleklerimize sokulduğunu, Irak’ın bombalanmasının film gibi izletilmesi halkların birbirine nasıl ötekileştirildiğini fark ederek okuyabiliyorsunuz.

Günümüzdeki Akp hükümetinin halka rağmen yaptığı icraatlar, dini dogmalar, cemaatler bize mizahî bir öyküyle tekrar tekrar gösteriliyor. Örneğin:”Tamam lan gidin edebinizle sevişin, üçüz yapmadan da gelmeyin” cümlesi size de tanıdık gelmiyor mu? Ya da Turan Dursun’un anlatıldığı öyküde nasıl katledildiği, şeytan öykülemesiyle anlatılırken hüzne boğulmanız an meselesidir. Özgürlüğün nasıl zor kazanılan bir kavram olduğu, iktidarın insanı nasıl canavarlaştırdığı “eşek adasında düzen”de ne güzel anlatılmış.

Ailelerin, baba ve annelerin, gençlerin sorunları anlatılırken bazen gülmeniz gereken yerlerde gözlerinizin sulanmasına engel olamadığınızda, belki kendi sorunlarınızın sarmalında bocaladığınız usunuza gelecektir.

Hubble, Cern, Challenger, sinema bile mizahtan kurtulamazken siz tüm öyküleri bitirdiğinizde, arkanıza yaslanmak yerine, bir kez daha okuyarak gençliğinize dönmek isteyeceksinizdir.

Kısacası tüm öyküler hayli zıpır gençliğin özellikle kullandığı kelimelerle bezenip, eskilere bir selâm çakarak kurulurken; “Kalburüstü kelâmlar” öyküleriyle Osman Akyol bence hem bilgisi, hem mizahıyla en yüksek düzeyine ulaşırken,”Bir günün bakiyesi”nde dürüst bir aile babasının nasıl olabileceği ne güzel anlatmış.

Velhâsıl “Sorumlu Müdür” iyi bir öykü kitabı olmuş.

Bedros Dağlıyan

Şair

ekin sanat yayınları
merkez büro: 0 312 419 60 53
istanbul bürosu: 0 216 337 82 10

kitabın dağıtımı yapılan kitabevleri:
imge kitabevi (konur sokak, kızılay-ankara)
turhan kitabevi (yüksel caddesi, kızılay-ankara)
kadıköy mephisto kitabevi (muvakkithane caddesi, kadıköy-istanbul)
çapa kitabevi (millet caddesi, fatih-istanbul)
ağaç kitabevi (fevzipaşa caddesi, fatih-istanbul) 

2001: A Space Odyssey (1968, Stanley Kubrick)

Kubrick’in katıksız başyapıtı

1968, dünya siyasi tarihinin değişim noktalarından biri olduğu kadar, sinemanın içerisindeki diğer tür opsiyonları arasında daha hakir görülen bilimkurguya sınıf atlatan bir filmin yani 2001: A Space Odyssey’in, kitleler karşısına çıktığı yıl olarak da bilinir. Yine aynı yıl içerisinde gösterim şansı yakalamış Franklin J. Schaffner yönetimindeki kıyamet sonrası insanlık temalı bilimkurgu filmi Maymunlar Cehennemi (Planet of the Apes), bilimkurguya sınıf atlatan 2001’in en büyük destekçisi konumunda bulunduğu da şimdilerden bakınca yadsınamaz. Bilinmeyenden gelen çılgın ve kötü yürekli uzaylıların tarihini kapatan, insanın karanlık evrendeki toz zerresinden küçüklüğünü bilimi ön plana çıkararak betimleyen milattır 2001: A Space Odyssey. Stanley Kubrick’in sınır tanımaz, bir iki bin bir yıl daha geçse her zaman belleklerde taze kalacak mükemmeliyetçi yönetimi, ardından gelen sinemacılara ilham kaynaklığını her daim sürdürecektir. 

 

Kariyerine kısa metraj filmler ve belgesellerle başlayan Kubrick’in talihi henüz 22 yaşındayken, yaklaşık dört bin dolara sattığı kısa metrajıyla yüzüne gülmeye hazırdır. İlk konulu ve uzun süreli Fear and Desire (1953) filminden sonra yönetmenin adını ülke çapından duyuracak Killer’s Kiss ve The Killing ile sinemalara konuk olur. Yirmi beş gibi sinemada genç sayılan bir yaşta usta bir yönetmenin fırınından çıkmış gibi kokan iki kara filmin sinema çevrelerinde yarattığı heyecan “Yeni bir suç filmleri ustası mı geliyor?” sorularını da beraberinde sürükler. İlk uzun metrajı Fear and Desire’ı kariyerinin başlangıç çizgisi kabul edip, son filmi Eyes Wide Shut’a kadar, aynı tür üzerine Killer’s Kiss ve The Killing’den başka tekrardan dönüş gerçekleştirmeyecektir ve neden aynı türlerde film çekmiyorsun sorusuna da çok net bir yanıtla karşılık vermeyi uygun bulur: “Aynı tür üzerinde uzmanlaşmak sıkıcı”.

 

Yönetmen, 1957’de sinema tarihinin en güçlü anti militarist filmlerinden birini Paths of Glory’i, 1960’da insanlık tarihin en büyük köle ayaklanmasının başkarakteri Spartacus’ü, 62’de döneminde çok ses getiren Lolita’yı, 64’de soğuk savaşın beraberinde getirdiği nükleer paranoyayı hicveden Dr. Strangelove’ı, 68’de 2001: A Space Odyssey’i, 71’de geleceğin dünyasında şiddet kanına işlemiş serseri Alex’in yaşadığı değişimi anlatan A Clockwork Orange’ı, 75’te “ondan” beklenmeyecek tarihi bir öyküyü klasik sinema diliyle anlatmaya giriştiği Barry Lyndon’ı, 80’de döneminde negatif eleştiriler alan Stephan King’in korku/gerilim romanı uyarlaması The Shining’i, 87’de Vietnam Savaşı’na katılacak birliğin üyelerini askere alınış dönemlerinden itibaren perdede canlandıran savaş filmi Full Metal Jacket’i ve on iki yıl sonra henüz son kurguyu bitirmesinden günler sonra ebedi hayata gözlerini yumduğu erotik öyküsü Eyes Wide Shut (1999)’a kadar sayısız sinemacının imrendiği farklı türlerdeki öyküler ve en az filmleri kadar sancılı çekim süreçlerinin kitaplarla belgelendiği mükemmeliyetçi kişiliğin sorunları, Kubrcik’in sinemaseverler tarafından her zaman bilinecek hayat öyküsüdür.

 

2001: A Space Odyssey, sinemaseverlerin ve daha önceden filmi görmüş olanların bildiği gibi dört ana bölüme ayrılır. Bu episodlar, Kubrick’in izleyiciye yol gösterici müdahalesinden çok 2 saatlik süresi sessiz geçen filmin satır aralarını okumakta zorlanacak seyircilere MGM stüdyolarının bir armağanıdır. Bölüm isimlerini belirtecek olursak: İnsanlığın Şafağı, Ay’da bir keşif veya TMA1, Jüpiter Görevi, Sonsuzluğun Ötesi. Ne gariptir vizyon macerası başlamadan önce yapımcı stüdyo, gişe garantili kitle filmi reklamıyla halk üzerinde olumlu etkiler bırakmaya çalışırken önlerine gelen “konuşmasız” görüntü topluluklarında pazarlama stratejilerini değiştirerek genç ve entelektüel kesimi hedef alacak kampanyalara dönüştürdüler. Ne entelektüel kesim ne de hazmı kolay film bekleyen birtakım seyirciler, içlerine işleyen alışık olmadığı insanın değişim portresi görüntüleriyle afallayacak, kafalarındaki çeşitli sorularla sinemadan ayrılmak zorunda kalacaktır. Filmdeki episodik anlatı içerisinde her türden seyirci tarafından anlaşılması en kolay; arasında belgesellere de sıkça konu edilen ve çeşitli göndermeler yapılan evrim teorisinin öğretilerinin işlendiği ilk bölüm “İnsanlığın Şafağı”, zaman geçse de değerini hep koruyacaktır.

 

Karanlık, sadece karanlık. Aklın ve mantığın almadığı durumlarda bilinmeyeni tasvir eden, siyah rengin fon edildiği filmde dakikalarca süren müziğe eşlik eden tek görüntü: Hiçlik yani varolmamışlık. Yaklaşık dört dakika süren siyah ekran ve ruhaniyeti simgeleyen müzikli açılış, dünyanın kendi etrafında dönen gaz bulutuyken çeşitli evreler sonucunda dıştan içe soğuması, kayaların, suların, atmosferin canlı yaşamına uygun ortam hazırlanıncaya kadar geçen milyarlarca yıllık oluşum dönemini en asgari süreye indirmeyi başarır. Tarih öncesi çağa, yaklaşık 4 milyon yıl önceye atlayan siyah ekran görüntüsü, maymun kabilesinin üyelerinin içine bırakıverir bizi. Darwin’in evrim teorisine uygun, insanın şekillenecek bilincinden ve fiziksel değişiminden, milyonlarca yıl sonra Jüpiter’e ayak basmaya kadar varan sürecin de ilk kıvılcımıdır bu. Zamansal atlama kurgusuyla anlatılan öykü, insanın zihinsel gelişimi, kolektif bilinci, kendi gücünü tanıması, bilinmeye duyulan açlığı gezegen dışı canlıların mavi gezegene ziyaretini evrim teorisinin süreçleri arasına montalayarak aktarır. Başlangıçta hiçliğin hüküm sürdüğü yer küreden diğer gezegenleri tanımaya kadar geçen sürenin girizgâhı sadece bir kemiğin kullanımından ibarettir ve film seyirci karşısına çıktığı yıl, bazı kişilerin “gerçek maymun” kullanmışlar sanırım” düşüncesiyle evlerinin yolunu tuttuğu makyaj başarısı “İnsanlığın Şafağı” bölümünün en dikkat çekici noktası konumundadır.

 

Yönetmenin ilk bölümü çekmekte belgeselvari sinema dilinin son derece başarılı oluşu görüntülerin etkileyiciliğini bir kat daha arttırır. Maymun kolonisinin koruması altındaki su birikintisinden kovulması gecesi gelen ilk monolite (tablet) duyulan saygı, bilinmeyenden gelen kurtarıcı önünde eğilmeleri, akabinde maymunun kemik parçasını silah gibi kullanması, insanın rastgele ama aklını harekete geçiren ilk sahne olarak seyirci hafızasına kazanır. Stüdyo ortamında 70 mm’lik geniş açılı merceklerle slow motion’da çekilmiş görüntüde, maymunun kemiğe vurdukça etrafta uçuşan parçalarıyla kendi gücünü bilmesi, yapabileceğine inanması, avlanma ve toplanma içgüdülerini keşfetmesi sinemanın eşsiz gücüyle canlanır. Bilinen ilk insan türüne ait bulguların Afrika’da bulunduğunu biliyorsak kayalık, kurak ortamdan uzayın sonsuz ve karanlık boşluğuna geçiş sahnesi de maymunun vurduğu kemiğin döne döne havada süzülüp uzay mekiği şeklini almasıyla gerçekleşir. İnsanoğlunun uzayı keşfetme serüvenin milyonlarca yıl atlanarak perdede canlandırılması şaşırtacak derecede vurgusaldırda. 21. yy’ın ilk yılına ait bu zaman aralığı, filmin de ikinci episoduna isim veren “Ay’da bir keşif veya TMA1” dir.

 

Çekimlerinin başlangıcına kadar üç yıllık hazırlık dönemi geçiren film, insanın evrenle ilişkisini anlatırken hikâyenin sunduğu tüm özellikleri en ince ayrıntısına kadar canlandırmaya çalışır. Yönetmenin kafasında kurduğu hikâye, soğuk savaş döneminde mantar gibi çoğalan ideolojik eğilimi yüksek, halkı komünizme karşı “koruyuculuk” görevi üstlenmiş devlet destekli uzaylı paranoyası hikâyelerinden olabildiğince ötede durmaktır. Son yirmi yıllık dönemdaşı filmler aksine 2001, ışın tabancaları veya fazla uçuk, absürde kayan fikirlerle uğraşmak yerine akla yatkın uzay temalı filminin senaryosu üzerinde şekillenmeyi kendine hedef belirlemiştir. Hikâye ve senaryo, bilim-kurgunun ünlü yazarı Arthur C. Clarke’la birlikte yönetmen tarafından kaleme alınarak hem Kubrick’in hem de Clarke’ın birbirlerine uyan bilim yoğunluklu kurgusal metin fikirleri, insanoğlunun aşamalı teknolojisini mantıksal çerçeveden çıkarmadan sunmaktır: Dünyanın etrafında gezinen uydular, uzayda ses çıkarmadan ilerleyen mekanik yapılar v.b. Senaryoda sözcüklerle geçmeyen, uzun planlar ve kaydırmaların egemenliğindeki mekanik yapıların vals sahnesi, karanlık uzayı fon edinmekte hiç de zorlanmaz. Hatta Johann Strauss’un ferahlatıcı, güven verici müziği eşiğindeki sahnenin uzunluğu kişiden kişiye değişen de bir yargıdır. Çünkü filmin başındaki siyah ekranla anlattığı dünyanın geçirdiği evreler dizisini süreci nasıl uzun tutulduysa, milyonlarca yıl önceden kurgu yardımıyla uzaya sıçrayış bu kadar basit kalmamalıdır. İnsanlığın uzaya çıkış evresi de, sarı ve kırmızı rengin yoğunluğunda geçen İnsanlığın Şafağı sahnelerini tam aksine, mavi gezegeni siyah sonsuzluğun arka planı belirleyerek değişim süresini en aza indirmeye çalışır; dramatik gerilim veya bilgilenme bekleyen izleyiciyi de ya şaşırtır ya da filme sıkıca kenetlenmesini destekleyen bir sahnedir bu gösterilen. Filmin çekildiği yılda Ay’a ayak basılmadığı gibi uzay yarışı da iki kutuplu düzende hızını kesmeden sürmektedir. Uzayda işbirliği ön görüsü biraz erkencidir ama Kubrick’in Paths of Glory’deki anti militarist duruşunu hatırladığımızda ilerleyen zamanlarda olasılığı hiç de şaşırtıcı gibi durmamaktadır. Filmdeki Amerikan Heywood Floyd ve Rus Profesör Smyslov’un karşılıklı konuşma sahnelerindeki salgın şüphesi etrafında sürmesi ve bilinmeyen salgının görüldüğü yerin Amerikan üssü oluşu, açıkça Amerikan halkını komünizmle korkutma planına yapılan göndermeden ibarettir. Beyaz iç dekoru süsleyen, zamanın ötesindeki kırmızı koltuk dizaynları, stilize olduğu kadar, Komünizm atfını destekleyici nitelik konumundadır.

 

İkinci bölümde ise hikâyenin konusu değişim sürecini sorgulamaktır: Milyonlarca yıl önceki atalarının ilk monolitin ertesindeki kendini koruma ve yok etme içgüdüsünü öğrenişini üzerinden uzun dönem geçmiştir, şimdiki insanoğlunun öğrenmesi gereken temel kural uzayın yer çekimsiz ortamı içinde nasıl kendime yer bulurum ve soyumu nasıl sürdürürüm sorularında yatmaktadır. Henüz emekleme döneminden adım atma sürecine geçen bir bebek nasılsa, aklı ve bedeni yetişkin insanının da uzaydaki hâli, sendeleyerek yürümeye çalışan bebekten farksızdır. İkinci monolit yani TMA1’in bulunuşuna kadar geçen süreç insanın milyonlarca yıllık evrimini simgeler ve her episod sonucunda hikâyenin izleyiciyi düşündürmek için sorduğu da işte budur: Dünya’nın hâkimi insanın burayı bulacak serüveni milyon yıllar aldıysa ikinci monoliti bırakan canlının da çok gerisindedir, uygun koşullar bulamazsa da canlılığını sürdüremez. O zaman yerini neye bırakmalıdır? Jüpiter Görevi isimli üçüncü bölümün konusu da tam da bu soruyu yanıtlamak üzere hazırlanmıştır: “İnsan ve makine”. Geniş açılı merceklerin, uzun ve kaydırmalı çekimlerinin endam edişi sayılan Ay’da bir keşif’i, hikâyeye doğrudan etki eden bir bölüm saymak yerine, koltukta oturan seyircinin sorularına (uzayda tuvalet ve yemek ihtiyacı nasıl karşılanıyor ) yönetmenin verdiği yanıtlar kısmı gibi görmeliyiz ve Hollywood’un alıştırdığı hikâye anlatma sinemasının örneğine de tam anlamıyla üçüncü bölüm ile başlarız. İkinci episodun asıl özelliği ise alışılmış hikâye anlatım tekniğini Hollywood’da kırmaya çalışan genç yönetmenlerin Avrupa’dan etkilendikleri yenilikçi rüzgârına katılmaktır.

 

2001: A Space Odyssey’ isminden de anlaşılacağı gibi ikinci milenyumun ilk yılında geçmektedir ve insanlığın sonsuzlukla imtihanını 60’lardan bakan insan aklı perspektifiyle olabildiğince çağa yakın durması sağlanmaktadır. Takvimlerimiz 2001’ini on yıl geride bıraktığımızı işaret ederken, o yıldan yapılmış gelecek öngörüsünün yer yer tutmadığını eleştirmek seyircinin asıl düşünmesi gereken soruları görmezden gelmesinden başka bir şey değildir. Kubrick ve Clarke, makine ve hükmedeni insan üzerine kurduğu hikâye iskeletinde, formu veya canlılığı değişse de sonsuz uzaya benzettiği “us”u sorgulamaya çalışmıştır hep. Her seçimiyle kendine bir artı değer yükleyen, değişimi ve ilerleyişi “ben” merkezli birikimin sırasına iliştiren insanın evrimsel ilerleyişinin bitişine mi gelindi; yoksa yeni bir zincirin, yeni bir insan modelinin ilk halkasından görüntüler mi uzay çağında yol almak. Bebek maması kıvamındaki besinlerle beslenen, kafasına geçirdiği fanusu çıkardığında ciğeri nefessiz kalan, makinelerin desteği olmadan ilk çağlardaki atalarından farksızlığının mı altı çizilmek istenmiştir? İşte Jüpiter Görevi bölümünde, gemideki insan mürettebatına onun kadar zeki ve akıllı bir yardımcı ilave ettirilir: HAL 9000. “HAL”, Arthur C. Clarke’ın IBM şirketinin harflerinden bir azaltarak oluşturduğu belleksel işlemcidir. Filmde geminin yönetimi ve bakımı HAL’e bırakılmıştır, kesinlikle hata yapmayacak 9000 serisinin en kusursuz modeline. Üçü mekik fırlatılmadan evvel Jüpiter’e kadar uyutulmuş toplamda beş insanın denetimi, sofistike HAL’in buyruğu altında, söz sahiplerinin kendileri olduğunu zannettikleri insanoğluna emanettir. Kubrick, HAL’in rolünü belirlerken, sadece sese karşılık veren tamamlanmamış bir beyin yerine çok sayıdaki gözleri her köşeye dağıtılmış insan muadili makineyle karşı karşıya bırakır bizi; çoğu zaman da çekimleri, HAL’in hiç kıpırdamayan gözünden aktararak canlandırır. Karakter üzerinden hikâye kurgusunu işleten filmlerin tamamına yakını ezilmişin, hor görülmüşün, zayıfın gözünden hikâyesini anlatırken seyircinin de karakterle bağ kurmasını hedefler. Çünkü seyircinin sevip sevmemesi tamamen buna bağlıdır. Kubrick ise alışılmışın tam aksiyle seyirci karşısına çıkmayı uygun görürür ve bilhassa hedeflediği de budur: Hiçbir duygunun, sevginin bulunmadığı uzay gibi ruhsuz, karanlık bir çizgide gezinmek.

 

Filmin süresi boyunca asıl dramatik gerilim de Hal’in insan yaratıcısı karşındaki emre itaatsizliğinden sonra başlar. Büyük bir cür’et, insanoğlunun en büyük korkularından biri gerçekleşmiştir, makineye emir verememek. İnsanlığın Şafağı bölümünde maymunun kemiğe vurarak yarattığı filmin en unutulmaz sahnesinin yanına, astronotun sadece bir tornavidayla hükmedemediği bilgisayarın hafızasını oluşturan mekanizmayı tek tek sökmesi eklenir. Mary Shelley’nin sinemaya onlarca kez uyarlandığı insanoğlunu kendi mutluluğu için yarattığı canavar Frankenstein’ın korkutucu öyküsünden de farksızdır görüntülerdeki HAL’in merhamet dilemeleri. Kubrick, klasik müziğin hâkimiyetinde, geniş açı ve uzun planla görsel estetik sunduğu filmin geneline nazaran, kara film türünün estetiğinden de yararlanarak HAL’in öldürülmesine giden yolu çarpık, alttan ve üsten çektiği açılarla anlatmayı seçer. HAL’in bellekleri yerinden çıkartılırken söylediği “Papatya (Daisy), döndüm mecnuna sırf senin aşkından. “ şarkısı akıllara Freud’un ünlü Oidipus Kompleksi çağrışımını getirir annesi insanoğlu olduğu hatırlandığında. İnsanın kendi türü arasındaki çekişme, üstünlük kurma içgüdüsü kendi zekâsından yaratılmış makineye karşı döner… Evrim bir daha işlemiştir.

 

HAL’in devre dışı kalması ile, kendinden saklanan bilgiye ulaşan astronot asıl görevlerinin Ay’daki monolitin, Jüpiter’e gönderdiği sinyallerin yerini ve kim tarafından gönderildiği araştırmak olduğunu öğrenmesinden sonra “Jüpiter ve Sonsuzluğun Ötesi”si episoduna geçilir. Kısacası ışık huzmeleri arasında hareket etme serüvenidir bu. Filmin yapım sürecine giden her departmanda Kubrick’in dokunuşu, görsel efektlerin yapımına da değer. Hatta filmdeki efektlerin yöneticisi ve hazırlayanı da olduğundan, kendisine ömrü hayatı boyuna verilen tek Oscar’ın 2001 ile kazandığı Görsel Efekt heykelciğiyle sınırlı kalması da sinemaya kazandırdıklarıyla efsane olan bir yönetmenin hak etmediği bir sonuçtur. Kubrick’in hazırladığı ışık huzmeleri arasındaki on dakikalık sadece müziğin eşliğindeki keşfedilmeyene yolculuk, 1968’in dönemsel şartlarına uygun çok renkli, kaotik ve uyuşturucu kullananların gördüğü renkli rüyalardan da farksızdır. (Bknz: Enter the Void (2009) - Enter the Void’in yönetmeni Gaspar Noe’nin, Irreversible (2002) filminin sonunda 2001’e selam çakmasını da hatırlayalım.)

 

Dönemindeki ve sonralarda izleyenlerin aklını asıl karıştıran bölümler filmin renk paletleri arasında dolanışıyla start alır. “Işık hızına mı ulaştı?” “Cenin nedir?” sorularıyla Kubrick’i soru yağmuruna tutan izleyiciye yönetmenin tek söylediği şudur “Eğer Leonardo, tablonun altına “Hanımefendi gülümsüyor çünkü aşığından bir sır saklıyor” yazsaydı Mona Lisa nasıl bu kadar kıymetli olurdu? Bu görenleri resmin gerçekçiliğine bağlayan bir şey olurdu ve ben bunun 2001’e olmasını istemem” Kubrick, seyirciye dayatmalara karşıydı ve hangisini uygun görürse kendine biçtiği payı özgürce kabullenmesini sağlamak için filmin sonunu görüntülerle vermeyi uygun gördü. Gösterildiği yıl François Truffaut’un “sıkıcı”, bazı eleştirmenlerin de Truffaut gibi düşünmüşlüğü değerini yıpratmadı gibi yıllar sonra hakkı gerçek anlamda teslim edilen bir şahesere dönüşüm geçirdi. Tek cümleyle ifade edeceksek: Peliküle işlenmiş görüntülerin tamamı zamanının ötesinde bir anlatıydı.

 

Kubrick’in ve Clark’ın daha senaryo aşamasındayken sadece bilimin temelleri üzerine yükselmesini istemesi filmin sonundaki sessizliğin ve beyazın hâkimiyetinde hazırlanmış sürreal oda sahnesiyle de açıkça görülür. Beyaz rengin adı konulamamış ürkütücülüğü, insanın en büyük korkusunun yani nasıl öleceğini bilme gizeminden başkası değildir. Çeşitli spekülasyonlar yapılanlar filmin sonunu, beyaz odaya geçiş sahnesini ve astronotun yaş değişiminin başlangıç sürecini iki farklı okumayla anlatmaya çalışırsak. İlki, son astronot, kara delik işlevi gören son monolitinin içinden geçerek yaşlanıncaya, ta ki cenin oluncaya kadar yol almayı sürdürür; beyaz oda da hayatını tamamlayışını seyirciye göstermek için hazırlanmış zamandan ve mekândan bağımsız bir ortam amacı güder. İkinci yorum ise, insanlığın ussal ve teknolojik gelişimini simgeleyen monolite ulaşan astronotun tek bir görevi kalmıştır, o da Jüpiter’den gelen sinyalin konumunu ve “ne” tarafından gönderildiğini belirlemek. Bindiği modülün içerisinde, Jüpiter’in atmosferini oluşturan hidrojen ve helyumdan oluşan çeşitli gaz bulut katmanları arasında (filmde değişen mor-sarı-kırmızı renklerin anlamı…) yol almayı sürdürürken Jüpiter gezegenin bir bölümünde iner veya indirilir. Film boyunca monolitleri kim koydu sorusunun cevabı da işte tam burada yanıtlanır: Kubrick ve Clarke, inandıkları ama bilimsel yöntemlerle kanıtlanmayan Dünya dışı yaşam formlarının biçimlerini kendi uydurmalarının ötesine geçemeyeceğini hatta komik düşeceğini anladıklarından, göstermeyip fakat filmin geneline vurdukları fırça darbeleriyle insan dışı formu filmin genelinde hissettirir.

 

Başka yaşam formlarının açıkça gösterilmemesinin sebebiyle birlikte bir diğer yeniliği ardından gelecek bilimkurgu senaryolarına da böylece iliştirir: Günümüz dizilerinin ve filmlerinin seyirciye yeni diye sundukları paralel evrenler teorisini Kubrick ve Clark 60’ların ortasında işlemiş ve buna reenkarnasyonu da katarak, zaman içinde özünün çözülebileceği bir senaryo ortaya çıkarmayı daha uygun görmüşlerdir. Böylelikle beyazın hâkim olduğu, bir yatağın ve tabloların görüldüğü oda, gerçeküstücülüğün zirve yaptığı anın ve paralel evren teorisinin sinema filmlerinden ilk uygulanışlarından biri belki de öncüsü konumunda bulunur. Burada Kubrick ve Clarke, yaşlanıncaya kadar kalan astronotun yeniden doğuşunu anlatmak için maymunlar bölümünde yaptığı gibi kesmeleri tekrardan devreye sokarak; insanın ölümünde film şeridi gibi geçtiği söylenen anılarını paralel evren teorisiyle destekler ve bunun içerisine İsa’nın son yemeği ve çarmıhtan önce ruhunun kurtuluşuna atfen hazırlanmış insanın son yemeği ve Nietzsche’nin Üstüninsan’ını (Übermensch) dünyaya giden cenin aracılığıyla senaryonun içine emdirirler. Böylelikle, ilk tabletten başlayarak gelişen insan aklının ve kendisinin milyonlarca yıl süren evrimi Üstüninsan’ın çıkışıyla tamamlanmış, ceninin ilk indirilen monolit gibi tekrardan mavi gezegene yol aldırılması ve filmde gösterilmeyen gelişimi yeni bir döngünün de ilk ayak seslerinden başkası değildir.

 

Filmin geneline sinen hipnotize edici kaydırmalı uzun planlar, klasik müziğin güçlü notalarını sıkça kendisine destek edinir. Bunlara ilaven, Kubrick’in seyirciyi insan karakterlerle özdeşleştirmeyen farklı açılardan çekimi, insanlığın zaman içinde işleyen değişim süreci, İnsanlığın Şafağı bölümünde maymunun kemiği havaya atarak benzer şekildeki milyonlarca yıl ilerdeki uzay aracına dönüşen -iki kurgu yöntemine de uyan- eşleşmeli kesmesi (match cut) veya sıçramalı kesmesi (jump cut) günümüzden bakılınca ardından gelen filmlere sunduğu paha biçilmez hazinelerden bazılarıdır. 2001’in gösteriminin ardından gelen olumlu veya olumsuz eleştiriler sonucunda bıkan Arthur Clarke’ın, şimdilerde gülünç kalan sözüyle yazının son noktasını koyalım: “Film bundan birkaç yıl sonra muhtemelen insanlara demode gelecek ve bütün o tantananın nedeni neydi diye soracaklar.”

Süleyman Keskin

s.keskin09@gmail.com

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız

Defiance (2008, Edward Zwick)

“Batı düşüncesi Eski Ahit’te sözü edilen olayların ‘’gerçek’’ olduğuna içtenlikle inanmakta –çünkü Eski Ahit kutsal kitaplarıdır- ve yaşandığı tarihsel olarak bilinen diğer olaylarla arasında bağlantı kurarak hem birkronoloji oluşturmaya hem de Eski Ahit’in tüm insanlar gözünde geçerliliğini kanıtlamaya çalışmaktadır. Örneğin Müslümanlar Hz. Musa’yı ve Tevrat’ı kabul etmelerine karşın ‘’değiştirilmiş’’ olduğunu söylemektedirler. Eski Ahit’te yazanların ‘’gerçeklenmesi’’ durumunda, bu ilk amaç olmasa da, Müslümanlar üzerinde psikolojik bir baskı oluşabileceği düşünülmektedir diye değerlendiriyorum. ‘’Kutsal Kitap Arkeolojisi (Biblical Archaeology) adı verilen bilim, Batı’nın egemen ideolojisinin [i]‘’manevi’’ kanadı ile ‘’bilimsel’’ kanadı arasında köprüyü oluşturabilmek amacıyla ve çok büyük beklentiyle yaratıldı denebilir.” [/i] *

‘’Aslında dünyanın en popüler hikâyesidir, Exodus kitabının başlarında anlatılan. Adı verilmeyen firavun döneminde Mısır toprakları üzerinde yaşayan İbranilerin sayıları giderek artmış ve bu insanlar ülkedeki en büyük etnik grup haline gelmişlerdir. Sonunda, Mısır yönetimi, herhangi bir savaş durumunda düşmanlarıyla birlik olacaklarından korktuğu bu insanların çoğalmasının önüne bir set çekmek isteyen firavun, çareyi yayımladığı bir fermanda bulur: Yeni doğan İbrani erkek çocuklarının hepsi, öldürülecektir. Bu dehşet verici uygulamadan, bebeklerin yalnızca biri kurtulabilir. Anne ve babasınca bir sepete yerleştirilip Nil Nehrine bırakılan bu erkek çocuğu, firavunun kızı tarafından bulunacak ve evlat edinilerek sarayda büyütülecektir. Sarayda önemli mevkilere gelir. Ancak bir gün bir Mısırlının İbrani bir köleye eziyet ettiğini görünce araya girerek Mısırlıyı öldürür ve kanun kaçağı olur. Artık Mısır topraklarında kalamayacağı için de Sina çöllerine doğru kaçar. Çölde iken atalarının tanrısı Musa’nın karşısına çıkar ve Mısır’daki halkını oradan çıkarıp, kendilerine vatan olarak bağışladığı Kenan’a götürmesini ister. Firavun önce karşı çıkar ancak ülkenin başına gelen çeşitli felaketlerden sonra izin verir. Ne var ki firavun aniden karar değiştirerek ordusuyla birlikte İbranileri Kızıldeniz’de yakalar. Bunun üzerine Musa elindeki asasını Tanrı’nın emriyle göğe kaldırır ve deniz ikiye ayrılır. İbranilerin sonuncusu da karşı kıyıya ulaştıktan sonra deniz yeniden kapanır ve Mısırlı askerler dalgalar altında kalırlar’’ *

Film dışı not: Türk kültüründe ve destanlarında ‘’suya bırakılan bebek’’ motifine hiç rastlamadım ve hiç duymadım. Bazı ‘’tarihi’’ filmlerimizde bu göndermeye başvurulmuştur. Kendi tarihinden bihaber yapımcılarımız ve yönetmenlerimizin acınacak hallerine üzüntüyle bakmaktan başka bir şey elimden gelmiyor. Türk sinemasının iyi filmler çıkarmasını bekleyen biz seyircilere yazık oluyor. Ki bu ‘’tarihi’’ filmlerimizin neden ve nasıl çekildiklerine dair yaptığım araştırma ve incelemeyi umarım tamamlayabilirim.

II. Dünya Savaşı sırasında Alman işgaline uğrayan Belarus’ta yaşayan (Beyaz Rusya da denmektedir) Yahudilerin karşılaştığı sıkıntı, zorluk ve saldırıları anlatan, gerçek olaya dayandığı söylenen bir film. Gerek Naziler gerekse Belaruspolisi tarafından saldırılara uğrayan Yahudiler kurtuluşu kaçmakta bulurlar. Ailesi öldürülen dört Yahudi kardeş, çok iyi bildikleri ormana sığınırlar ve Nazilerin kendileri bulamayacaklarını düşünürler. Diğer Yahudiler de kendileri gibi düşünürler ve kısa bir zaman içinde pek çok Yahudi ormanda toplanırlar. 

Filmin bundan sonraki Musa’nın halkını Mısır’dan çıkarması hikâyesiyle birebir örtüşüyor. Çekilen sıkıntılar, yiyecek ve ilaç bulunmaması, düşmanın her an yerlerini tespit etme olasılığı, kamp içerisindeki huzursuzluklar… Zaman ilerledikçe cemiyete önderlik etmek zorunda olduğunu benimseyen Tuvia‘’ Kimseyi kaybedemeyiz. Bulunduğumuz yerin dışına çıkmayacağız. İntikam isteğimiz canlı kalacak. Burada söylemeye çalıştığım hayvanlar gibi avlanabiliriz ama bir hayvana dönüşmeyeceğiz. Hepimiz bunun için seçildik. İnsanoğlu olarak burada yaşayabilmek için. Özgürlüğün her günü, hareketimizin yeni bir evresi olacak. Öleceksek de, en azından insanoğlu gibi yaşamaya çalışarak ölmeliyiz.’’ diyerek liderliğini ilan eder. Ve film boyunca kıvranıp duran ve bir türlü ortaya çıkmayan kaçınılmaz soru Zuş’tan gelir. ‘’Yani yeni Musa sen oluyorsun demek’’

Evet, yeni Musa TuviaBielski’dir artık. Kendisinin de diğerlerinin de ‘’seçildiğine’’ inanır, tıpkı Eski Ahit’te yazdığı gibi. Cemiyetini korur, sıkıntılara hep birlikte göğüs gerer, bir peygamber adaleti ve edasıyla aralarında dolaşır ancak gerekirse silaha sarılmaktan ve savaşmaktan kaçınmaz. Ormana sığınan Yahudilerin yanlarında yiyecek, ilaç ve diyecek olmadığı gibi bu ihtiyaçlarını karşılayabilecek kaynaklar da yoktur. Yokluktan ve yiyeceği idareli kullanmaktan başka çarelerinin olmadığı günler, atalarının ‘’mayasız ekmek’’ geleneklerine vurgu yapmaktadır. Saklanma dönemini en az kayıpla atlatmak, dağılmadan, toplu halde kalarak direnmek isteyen Tuviakurallarına kesin uyulması emrini verir. Anne-babasının intikamını aldığı gibi, ilaç ve silah bulabilmek için çatışmalara katılır. Emrine uymayan bir Yahudi’yi de öldürmekten çekinmez. Esir alınarak kampa getirilen bir Alman askeri de kadınından çocuğuna dek cemiyet tarafından topluca linç edilir. İnsanların içindeki nefret hissinin yatışması –katharsis- gerektiğini düşünen Tuviabuna göz yumar.

Yahudilere yardım ettiğinden dolayı asılan bir adam Tuvia’ya sorar: Siz Yahudilerle arkadaş olması neden bu kadar zor. Kritik soru budur ancak Tuvia‘’Onlardan biri ol da gör’’ diyerek diplomasi tarihine geçecek güzellikte bir cevap verir. Bu yanıt hem o adam için hem de bizler için yeterlidir, arkasını kurcalamaya gerek görmeyiz. Ve film ‘’gerçek bir olaya’’ dayandırıldığı için fazla kurcalamaya gelmeyeceği de ortadadır. Yani film Yahudilerin niçin böyle bir davranışa maruz kaldığı sorusuna cevap vermez, izleyicinin bildiği varsayılır.

Zuş savaşçıdır, savaşma taraftarıdır. Oturup beklemektense düşman öldürmek gerektiği düşüncesindedir. Kendisi gibi düşünen üç-beş adamla birlikte kamptan ayrılarak Kızılordu askerlerinden oluşan Ekim Tugayı isimli gruba katılır. Bir gün askerlerden biri Zuş’un adamlarından birini Yahudi olduğu gerekçesiyle döver. Buna katlanamayan Zuş, bu ‘’yoldaş’’ ı ‘’Yahudi düşmanlığı yaparak müfreze disiplinini ihlal etti’’ diye şikâyet eder. ‘’Anavatan Yahudi ayrımı yapmaz’’ der. Komutan kendisini haklı bulur ve bunu yapan askerin özür dilemesini sağlar. Hayli sonra Almanların ormana saldırı düzenleyeceği öğrenildiğinde Ekim Tugayı ormanı terk etmeye başlar. Zuş’a çekilme emri verilir ancak Yahudi kampı olan Bielski Tugay’ının hala ormanda olduğunu, onlara yardım etmeleri gerektiğini söyler ve ‘’onlar benim kardeşlerim’’ der. Ekim Tugayı komutanının cevabı çok manidardır ‘’Hepimiz kardeşiz.’’

Alman saldırısı olacağını Tuviada öğrenmiştir ve ‘’Hz. Musa da Yahudileri kötülükten kurtarıp Mısır’dan kaçmasını sağlamıştı’’ diyerek harekete geçer. Bir gün sonrası ise Mısır’daki kölelikten kurtuluşun anısına her yıl 8 gün kutlanan Pesah (Hamursuz Bayramı) günüdür. Pesah Yahudilerce “özgürlüğün bayramı“ olarak bilinir çünkü Mısır’daki esaretten çıkışlarını kutlarlar. Pesah Yahudilerin mücadeleleri ve kimliklerine sahip çıkmaları, Yahudi bilincinin temelini oluşturmuştur. Bu bayramda kurban edilen kuzular mayasız ekmeklerle yenilmektedir. Ayrıca bu bayramda Yahudiler bir keçi bulup bu keçiyi günahları karşılığında çöle salarak tanrıya kurban etmektedir. Günah keçisi terimi buradan gelmektedir.

Tüm cemiyet birden hareket geçer. Gerek Musa’nın halkını Mısır’dan çıkarması gerekse Tuvia’nın aynı hareketi yıllar sonra yapmasının Pesah gününe gelmesi, ayrıca ormanı çok iyi bilmelerine karşın Musa’nın Kızıldeniz’i geçmesi gibi Tuvia’nın önüne de bir bataklık çıkması ne büyük bir tesadüftür. Ki bu sahneden önce öğretmenin ‘’Mısır’dan Çıkış’’ tan bahsetmesi, Tuvia’nın Hz. Musa’ya gönderme yapması ve hemen sonra bataklığın karşılarına çıkmasını gördüğümde son James Bond’un asasını –pardon silahını- kaldırıp yol açacağını düşünmedim değil.

‘’Kalabalık kafilenin yolunun niçin Kızıldeniz’e düştüğü noktasında da soru işaretleri çok fazladır ki, bunun aslında bir çeviri hatası olduğu ve bugünkü Süveyş Kanalı’nın bulunduğu yerde bir zamanlar var olan [i]‘’Sazlıklar Denizi’’ adlı bataklığın kastedildiği sonradan anlaşılmıştır. Dolayısıyla ‘’asayı yukarı kaldırarak denizi yarmak’’ da elbette bir masaldan ibarettir.’’[/i] * Defiance filminin yapımcıları çağa uyum sağlamışlar ve Tuvia’nın karşısına Kızıldeniz değil Sazlıklar Denizi eşdeğeri olan bir bataklık çıkarmışlardır.

Eski Ahit’te bahsedilen Mısır’dan Çıkış kitabının günümüz şartlarına uyarlanmış ve kendisine II. Dünya Savaşı ve Nazi’leri dayanak yapmış güçlü bir film. 50 milyon dolara mal olduğu söylenen film yer yer propaganda sınırlarını bile aşmasına karşın Yahudilik hakkında hiçbir şey bilmeyen insanlara ve günümüz gençlerine sesleniyor. Filmi izledikten sonra çeşitli sebeplerle Yahudiler hakkında bir şeyler duyan insanların ‘’aaa, aynı Defiance filmindeki gibi’’ diyecekleri ve ‘’modern Exodus’’ u öğrenecekleri açıktır. Yahudi cemiyetinin çalışkanlığına, güçlü inancına ve unutmayıp unutturmama karşısındaki azmine saygı duymamak elde değil. Bizler daha tarihimizle ilgili –adam gibi- bir tane film bile çekememişken, ne diyeyim, bilemiyorum.

Pek çok zaman Yahudilik ile Siyonizm birbirine karıştırılır. Burada arasındaki farkları ve benzerlikleri anlatacak değilim. Ancak Tuvia’nın Yahudiliği, Zuş’un ise Siyonizm’i temsil ettiğini düşünüyorum. İkisi de kardeştirler ve ‘’bataklık’’ geçildikten sonra Zuş yardıma gelmese hepsi öldürülecektir. Demek oluyor ki Yahudilik ve Siyonizm birbirine muhtaçtır ve birbirlerinin tamamlayıcısıdır diye değerlendiriyorum.

 

Son olarak Yahudi Rusların kendi aralarında İngilizce konuşmalarına rağmen Yahudi olmayan Ruslarla Rusça konuşmalarına –hepsi Belarusvatandaşı Rus olmalarına karşın- bir anlam veremediğimi de söylemek durumundayım. Filmin izlenirliğini artırmak maksadıyla böyle ‘’absürd’’ bir yöntem uygulandığını düşünüyorum. Baştan sona Rusça bir filmin izlenmeyeceği düşünülmüş olmalı.

Belirli bir amaç doğrultusunda çekilmiş, son James Bond Daniel Craig’in şöhretinden faydalanarak Mısır’dan Çıkış hikâyesinin güncellenerek özellikle günümüz gençlerine aktarılmaya çalışıldığı bir yapım. Başka bir topluluğu işlemiş olsa güçlü bir film olabilecekken basit bir propaganda filminden öteye gidebilmiş değil diye düşünüyorum.

* Burak Eldem, 2012, Mardukla Randevu

Salim Olcay

s.keskin09@gmail.com

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız