İçimdeki Yangın, İçimizdeki Faşizm

Bu yazının amacı bir film incelemesi ya da analizi değildir. Yalnızca filmin günümüz iktidarının yapmaya çalıştığı eylemlerin sonucunda neler olabileceğini gösteren kıymetli bir belgedir.

Günümüz orta-doğu coğrafyasında sonraki nesillerin nasıl etkilenebileceğini anlatan yegâne film Denis Villeneuve’in Incendies (İçimdeki Yangın, 2010) filmidir. Filmdeki ana karakterin bir kadın olması ve hikâyenin aslında onun etrafında örülmesi. Tecavüzcüsünün (kendi oğludur aynı zamanda- bilmeden!) çocuklarını taşıyıp doğurması sonucu adeta kartezyen bir lanete uğramıştır. Günümüz iktidarının yaratmaya çalıştığı şey ne ise sonuçları tıpkı bu filmdeki lanetler olacaktır. Kadınlar ya intihar edecekler, ya da o filmdeki ana karakter gibi mezara ters yüz bir şekilde gömülmek isteyeceklerdir. Gelecek nesiller iktidarın umurunda bile değildir. Onların istediği şey işçidir, askerdir. Filmde bakın, babası öldürülen ve annesine bilmeden tecavüz eden birey yine aynı sistem tarafından yaratılmış bir asker değil midir? Devletin ya da iktidarın kendisi tarafından yetiştirilmemiş midir? İktidar insanla ilgilenmez, sadece onun eti ve kanıyla beslendiği gibi, gelecek nesillerin de aynı hiyerarşi içerisinde büyümesini ve faşizanlığının altını çizerek büyütmeyi amaçlamaktadır. Olan biten her şeyi Oedipus gibi kör talihe mi bağlayacağız? Kendi kaderine lanet etmeden onu kabullenerek yaşayabilecek insanlar mıyız? Bunun sonuçlarına katlanacak olan insanlar faşist-yobaz insanlar değil, sizlersiniz.

Günümüz faşizan iktidarı artık yapabildiğimiz ve yapabileceğimiz her şeyi hesap etmekle kalmayıp kendi ördükleri kör talihi bizlere dikte ettirmeye, yasalar koyarak kendi bedenimiz -keşke sadece bunla kalsa- üzerinde tahakküm kurmayı amaçlamaktadır. Bu neredeyse eski yunan tanrılarının insanlar üzerindeki etkilerini yansıtmaktadır. İnsanlar eskiden kendi geleceklerini öğrenmek için tapınaklarına giderken, günümüz faşist iktidarları artık bunu yasalara bağlamayı arzulamaktadır. Eğitim sisteminden tutun da, çocuklarınızın süt içmesini dolaylı olarak dikte ettirmeye, kürtaj yasalarından tutun da, sizin hakkınız olan şeyleri elinizden almaya varacak kadar ileri gitmişlerdir. Filmde hiçbir şekilde bunun nedenlerinin ne olduğu konusunda bir bahis yoktur. Ancak bütün yapılan şeylerin nelerin sonucunda ortaya çıktıklarını bilmemek için gerçekten örümcek kafalı ve gerici-yobaz olmak gerektiğinin altını çizmek istiyorum.

Belki de çok yakın bir zamanda insanlar bu içlerindeki yangın ile dolaşacaklardır, böylece sistemin üretmeye çalıştığı kalıp bireyler olarak bunu bir lanet gibi etrafımıza yayacağız. Sorun da burada başlıyor zaten. Sorun yalnızca bizi değil, kendimizden sonra gelecek nesilleri de etkileyen tıpkı yunan mitolojisindeki gibi, lanetlenmiş bir soy durumuna düşeceğiz. Karılarımız bizleri bir yemek masasında sevgilileriyle birlikte zehirleyecek, bizleri cehenneme atarak yapmak istediğimiz her şeyden mahrum bırakacaktır. Kendi geleceklerini, insanlığın geleceğini kurmak isterken, geçmişte yapılmış olan hataları ödeyerek- Tıpkı Antigone’nin babasına bakma zorunluluğu gibi bizler de (çocuklarımız da), bunun bedelini ödemek zorunda bırakılacağız. Ve daha kötüsü ise aynı iktidarın istediği gibi bizlere bütün bunlar kutsal şeylermiş gibi öğretilecektir. Oedipus kendi kaderine tutunur, kızı ona bakacaktır en kötü durumda, ya oğulları ne yapmıştır? Yine birbirlerini kılıçtan geçirip babalarının topraklarına göz dikeceklerdir. Bunun sonucunda yaşanan lanet ya da felaketler silsilesi yine bu Oedipus’un kör talihi yüzündendir.

İktidar’ın amacı kendi kaderiyle baş başa bırakılan özneler yaratmak, kendisine bir teba oluşturup insanları birbirine kırdırmak ya da kendi geleneksel ahlak yozlaşmışlıklarını halkın kendisine dikte ettirmektir.

İçimdeki Yangın sıradan bir film değil, ana karakteri olsun ve bunun uzantıları olan çocuklar, yeni nesiller olsun bu türden faşizan sistemin çocuklarıdır. Sizin varlığınız onlar için sayısal bir değerdir. Başka bir şey değilsiniz onlar için. Onların amacı çocuk yaparak kendi nüfuslarını çoğaltmak, onları birer makine gibi eğitmek ve istatistiklerde, demografik planlarda sizin sahip olduğunuz şeyi ‘1’ sayısıyla eşitlemek vardır. Sizler bu iktidar için yalnızca ‘bir’ sayısından başka bir şey değilsiniz. Kendiniz de fakındasınızdır ki, sizler bu birden çok daha değerli varlıklarsınız. Sizler hayatınız boyunca, içinizdeki yangınlarla başa çıkmayı hak etmeyecek kadar asil varlıklarsınız. Ve bunun neticesine katlanıp kendinizden sonraki nesillere bu eziyeti çektirmek istiyorsanız, gerçekten devam edin. Bu türden iktidarların peşinde dolanmaya ve kendiniz bir hiçmişçesine var etmeye devam edin. Geleceğinizin travmatik koşullarını şimdiden yaratmaya başladığınızın farkında olmak aynı şekilde sizin elinizde.

Kusagami (Orhan Miçooğulları)

kusagami@sanatlog.com

Yazarın öteki yazılarını okumak için tıklayınız.

Yetenekli Bay Ripley: “Burjuva ile Özdeşleşme ve Eşcinsel Krizi”

Bu yazıda sınıf çatışması ve burjuva ile özdeşleşme miti problematiği üzerine kurgulanan fakat altmetinlerde eşcinsel krizinin psikopatolojisine odaklanan The Talented Mr. Ripley (Yetenekli Bay Ripley) adlı anlatıyı okumaya çalışacağım.

Beyaz perdede burjuva-proleter çatışması Capracorn (1) masallardaki gibi iki sınıfı uzlaştırarak da, proleterlerin bir burjuva ailelesini katlederek nefretini kusuşunu göstererek de (2) yansıtılageldi. Birazdan inceleyeceğim The Talented Mr. Ripley, ikinci kalkış noktası ile doğrudan bir ilişki içerisindedir; fakat filmin asal derdi sınıf çelişkisini izlemek değil sınıflararası kin ve uçurumu tasvir ederken “bastırılmış” bir geyin, Tom Ripley’in (Matt Damon) “gizlenmiş” eşcinsel kimliğini araştırmaktır.

Öykü, genel düzlemde proleter Tom Ripley ile burjuva Dickie Greenleaf (Jude Law) arasındaki yıkıma mahkûm ve belirsiz ilişkinin doğasına ek olarak özelde de Tom Ripley’in İtalya’daki kimlik serüvenini takip ederek ‘öteki’nin kendisine âşık olduğu yanılgısına saplanan bir erotoman’ı anlatır. Fakat buradaki ayrım; sözümona âşık olunduğu düşünülen kişinin kadın değil erkek olmasıdır. Erotomanie homosexuelle(homoseksüel erotoman) olgusu sinemada pek sık rastlamadığımız bir konuya işaret etmekle birlikte eşcinsel öznenin ruhsallığına koşut olarak da pek betimlenmemiştir. Anthony Minghella’nın The Talented Mr. Ripley adlı yapıtı bu bağlamda yakın dönem sinemasal örnekler içinde parlak bir film olarak karşımızda durmaktadır. Tom Ripley’in burjuvazinin şımarık, hedonist ve maymun iştahlı üyesi Dickie Greenleaf ile sallantılı ilişkisi burjuva-proleter ilişkisi/çatışması iken; kıskançlık ve özenti boyutlarını da aşacaktır. Şöyle ki; sınıflararası çatışma, yerini giderek karşılığı bulunamamış bir platonik ilişki boyutuna bırakacaktır. Burada iki öykü birbirine içkinse de başta da vurguladığım gibi anlatının esas ereği süperego’dan (toplumdan) ve kontrol mekanizmalarından (arkadaşlar, polis, komşu, tanıdıklar vd.) gizlenen, bastırılan ve krize dönüşen eşcinsellik araştırmasıdır.

Erotomanie homosexuelle’ler de diğer suçlu/suça eğilimli erotomanlar gibi âşık oldukları birer özne yaratırlar. Tasarlanan özne ya da fantezi öznesi çoğun şöhretli kişiler yahut burjuvazi üyeleridir. Proleter kökenden gelen Tom Ripley’i tetikleyen unsur da Dickie’yi banyo yaparken izlemesi ve dikizleme ediminden sonra erotik fantezisini çoğaltmaya başlamasına karşılık gelmektedir. Elbette bu, erotomanlardaki klasik ve sıkça izlenen birilineksel durumun varlığına işaret eder. Yani özne, muhtelif davranış biçimlerinden kendine pay çıkarır, yapılan bir davranışın orijinini beyninde kendisine yönelik gerçekleştirilmiş olarak şemalandırır. Hemcinsinin (genelde erotomanlarda da karşıcinsin) yaşantı ve edimselliği içindeki kimi öge ve detayları kendisine mâl eder. Tom da giderek Dickie ile gerçekte olmayan ilişkisini (3) zihninde sürekli zenginleştirir. Bütün yanlış kanı ve olaylar zinciri çok geçmeden şiddeti de doğuracaktır. Tom’un; Dickie’nin görünmez jestlerini, ona olan ilgisini ve sıcak tavırlarını kendisine karşı geliştirdiği gizli kapaklı bir cinsel davet biçiminde algılayışını eşcinselliğin bir tabu olduğu, kapalı bir kutu gibi açılmayı beklediği ikiyüzlü toplumsal gerçeğini düşündüğümüzde normal ve genelgeçer bir algılama olarak kabul edilebileceğini öne sürüyorum. Bir eşcinsel ilişkinin; heteroseksüel ilişkilerdeki gibi açık bir jestler bütünü, doğrudan alışverişler biçiminde kurgulanamadığı, bir dilsizliğe işaret ettiği, sözden çok da jest ve bakışa içkin olduğu ve yaşama rahatlıkla geçirilemediği aşikârdır. Tom Ripley içe kapanıklığı yüzünden serbest, özgür, rahat, zorlamasız, kendisini belli eden bir kişilik yapısı geliştirememiştir. Taklit yeteneği onun kişilikleri ve insan ilişkilerini dışarıdan gözlemleyen içe dönük genç bir kimlik olduğunu ortaya koyar. Normal ilişkinin heteroseksüel ilişki biçimi olarak dayatıldığı trajik gerçeği öznenin henüz ailede karşılaştığı baskılayıcı bir toplumsal parametredir. Okulda, arkadaş ilişkilerinde, iş yaşamında, sosyal eğlence mekânlarında mevcut ilişki biçimlerinin renkleri ve düzeyleri dolayımında içselleştirdiği dağınık, kontrol edemediği bir kişilik yapısı kazanmıştır. Cinsel kimliğini rahatlıkla dışavuramadığı için de kendisini gizleme yolunu seçmek zorunda kalmıştır. Ustalıklı taklit yeteneği bu bağlamda özellikle vurgulanmalıdır. Çevresinin ilgisini çekemeyen Tom Ripley ancak taklit yaparak insanları şaşırtabilir. Ekonomik olarak güçlü olmadığı, parlak bir toplumsal statüye sahip bulunmadığı için bir süre sonra mevcut özelliği de etkisini yitirecektir. ‘Öteki’ni taklit etme, gizil bir trajediyi işaret eder: Tom aslında heteroseksüelliği taklit etmektedir. Bunu bazen çok iyi becerdiği kesindir ama sahip olduğu kişilik taklit ettiği kişilikler toplamı değildir. Onun krizi özetle budur. Toplumun (4) ondan olmasını istediği kişilik yapısını içselleştirmek zorunda kalan fakat bunları reddetse de dışa vuramayan özne artık bireysel çaresizliği ve yalnızlığıyla baş başadır. Tom da özel yaşamında sürekli farklı kimlikleri oynamaktadır. Bu, normal yaşamda dışavuramadığı cinsel kimliğiyle ilgili potansiyel bir anksiyeteye işaret eder. Aslında özne; günlük yaşamda, yani eşcinselliğin ötekileştirildiği ikiyüzlü ve baskılanmış bir dünyada kendi kendini oynamaktadır.

Tom Ripley kendisine eşcinsel olup olmadığını soran İtalyan polisine “Hayır.” yanıtını verir; aynı zamanda yanındaki partnerinden “İtalya’da resmî olarak eşcinselliğin bulunmadığı” gerçeğini de öğrenir. Kuşkusuz, önündeki yeni farkettiği bir reel gösterge değildir. Kontrol ajanı olarak polis ‘öteki’ne müdahale edendir. Bürokrasi aygıtının yasal yollarla, süperegonun sözel yollarla dayattığı törel mantalite ve ortajen alışkanlıkların sürdürülmesinden sorumludur. Söz konusu engellenme Tom’un cinsel-psikolojik krizini körükleyen çok daha güçlü bir duvarı gösterir: Eni sonu insan eliyle çıkarılan yasalar yine insanların önüne aşılmaz duvarlar inşa eder. Farklılık, marjinallik, orijinallik baskılanır, ötekileştirilir. Giderek toplumsal bir linç duygusu oluşur. Tom da İtalyan polisinden eşcinsel olduğunu gizler; tıpkı daha önceleri çevresindekilerden gizlediği gibi.

Öte taraftan, gelgit halindeki Tom Ripley’in seksüel eğilimleri komplekstir ve biseksüel açılımlara da hâizdir. Rutin hayat içinde sürekli bastırdığı doğal cinsel güdülerini kimi kez karşı cinse yöneltse de başarısız olmaktadır; üstelik bunun bilincindedir. Geylik heteroseksüel yapı içinde gelişmiş ve bu yapının gizli bir parçası olmuştur. Karşı cinsiyle evlenen hatta çocuk sahibi olan erkekler çoğu kez eşlerine de gey olduklarını söyleyememişlerdir. (5) Freud’un da dediği gibi “Uygarlık baskılanmalar üzerine kurulmuştur.” Baskılanma modern yahut postmodern toplumların başat karakteristiğini oluşturur.

Tom Ripley’in kibarlık, centilmenlik, hoşsohbet olma, sempatiklik gibi kendine özgü dikkat çekici niteliklerinin derininde açığa çıkamayan ya da açığa çıkmayı bekleyen bir saldırganlık ve ahlaksızlık da gizlidir. Geylerin kadınsı psikolojik özelliklerinden ötürü saldırganlık eğilimi içinde oldukları, Freud’un çalışmalarında da işaret ettiği ve öteden beri bilinen bir durumdur ama yine de artık demode bir tanımlamadır. Mevcut görüşün sadece 1960’lara kadar iyi kötü idare ettiğini söylemek olası. Saldırganlığın kökeni yine Freud’a göre cinsel baskılanmışlıkla ilintili psikolojik nevrozların varlığına işaret eder. 1960’lardan sonra eşcinselliğin bir cinsel tercih biçimi olduğu fikri yaygınlık kazanmaya başlamıştır. Kendisi de eşcinsel olan Alfred Kinsey’in cinsellik üzerine yaptığı çığır açıcı araştırmalar “her insanın biseksüel olduğu” yollu Freudyen tezi doğrular niteliktedir. (6) Sözün özü, eşcinsellik ve yan anlamlarıyla ilgili okumalarda bulunurken doğrucu ve ortajen düalist yaklaşımlardan hareket etmek çoktan rafa kalkmıştır. Çünkü insanlar “koyunlar ve keçiler” gibi iki karşıt kutba bölünerek anlaşılamaz. Bu bağlamda ‘heteroseksüel ve homoseksüel’ gibi düalist ayrımlar, özne-nesne klasik modernist karşıtlığı gibi demode bir tanımlamalardır. Elbette bu düşüncenin bu topraklarda henüz anlaşılamadığı da trajik bir gerçektir. 60. Hükümetin Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Selma Aliye Kavaf’ın “Eşcinsellik, hastalıktır.”yollu parlak buluşunu anımsayınız.

Tom Ripley, yanılgısının kurbanı olarak cinayet ritüellerini de zenginleştirir. Saldırganlığını kontrol etmekte zorlansa bile bunu içten gelen öldürme dürtüsüyle ilişkilendirmenin yanlış olacağı inancını taşıyorum. Dickie’yi öldürmesi cinsel jestlerine karşılık bulamayışı ile doğrudan ilgilidir. Geride bıraktığı diğer kurbanlar ise suçunun toplum tarafından bilinmemesi/duyulmaması ile yakından alakalıdır. Tom’un kaçındığı şey salt cinayet işlemiş olması ve cinayet suçlusu olması değil, asıl olarak cinsel kimliğidir. Kriz budur; eşcinsel kimliğinin ortaya çıkmasının korkusu. Mevcut psikolojik manzara Alfred Hitchcock’un Rope (1948, Cinayet Kararı/İp) filmi için de geçerli bir sorunsala işaret eder: Brandon Shaw (John Dall) ile Phillip Morgan (Farley Granger) işledikleri cinayetin ortaya çıkacağı korkusuyla psikolojik bir baskı içindedirler; fakat aynı zamanda ve en önemlisi, eşcinsel olduklarının toplum (süperego) tarafından öğrenilmesinden de korkmaktadırlar. Tom Ripley de bu korkuyu sonuna kadar yaşar.

Son Söz

Eşcinsel romancı Patricia Highsmith’in 1955’te yayımladığı parlak polisiye romanı The Talented Mr. Ripley (7) sinemaya daha önce Fransız yönetmen René Clément tarafından Plein Soleil (1960, Kızgın Güneş) başlığıyla uyarlanmış, Tom Ripley’i ise Alain Delon oynamıştı.

Highsmith ise Ripley’in serüvenlerine başka romanlarında devam etti: Ripley Under Ground (1970, Ripley Karanlıkta), Ripley’s Game (1974, Ripley’in Oyunu), Ripley Under Water (1991, Su Altında). 

NOTLAR

1)    Bu bağlamda bkz. It Happened One Night (1934, Bir Gecede Oldu, Frank Capra). Serüvenci-proleter Peter Warne (Clark Gable) ile şımarık burjuva Ellie (Claudette Colbert) türlü bâdireden sonra bir araya gelmeyi başarırlar. Külkedisi masalında da mevcut bakış açısı söz konusudur. Aslen aristokrasiye mensup fakat sonradan yoksul insanlarla yaşamak zorunda kalan Külkedisi, prensle evlenerek gerçek kimliğine ve sınıfına yeniden kavuşur. Böylelikle sınıf meselesi de çözüme kavuşturulmuş olur; çünkü farklı sınıflardan insanların evlilik yapması masallarda bile söz konusu değildir.

2)    Bkz. La Cérémonie (1995, Seremoni, Claude Chabrol). Proleter Sophie (Sandrine Bonnaire) ile arkadaşı Jeanne (Isabelle Huppert) burjuva Lelievre ailesini av tüfekleriyle katlederler.

3)    Sıradan gece yaşamı ve günübirlik eğlenceye/serüvene dayalı, son tahlilde de alaşağı olmaya yazgılı yüzeysel bir arkadaşlık ilişkisidir; çünkü farklı sosyo-ekonomik sınıflara ait özneler arasında yaşanır. Dickie mevcut çelişkiyi Tom’un yüzüne vurunca nihaî çatışma patlak verir ve iki sınıf arasındaki eskil uzlaşmazlık kan akıtılarak çözüme kavuşturulur. Geçici bir askıya alma durumu.

4)    Örneğin Dickie’nin babası Tom’a sahip çıkan baba figürü kimliğindedir, babanın gölgesidir ve babanın yasasını temsil eder. Tom, Dickie’yi öldürdükten sonra onun yerine ancak geçebilir; fakat bu basit bir yer değiştirme değildir. Çünkü Dickie’nin kimliğini kuşanırken onun heteroseksüel kimliğini de kuşanmak zorundadır. Tom eşcinsel kimliğini açıklamayı ve bununla toplum önünde yüzleşmeyi asla başaramayacaktır. Cinsel tercihler tabu olmaya devam eder.

5)    Fransız şair ve romancı Louis Aragon, eşi Elsa öldükten sonra gey olduğunu açıklamıştır. Hollywood’un ünlü oyuncularından Rock Hudson öldükten sonra karısı onun gey olduğunu basına açıklamış ve Hudson’ın James Dean’e de âşık olduğunu beyan etmiştir. James Dean’in gey olduğu ise kimi dedikodulara rağmen ancak yıllar sonra öğrenilebilmiştir. Hudson gibi Dean de genç kadınlarla yaşadığı ilşkilerle basına malzeme olmuşsa da aynı konuya geliyoruz: Gey yaşamı, heteroseksüelliğin içinde yaşamıştır ve halen de büyük oranda bu biçimde yaşanmaktadır. Bu doğrultuda bkz. Far from Heaven (2002, Cennetten Çok Uzakta, Todd Haynes). Frank Whitaker (Dennis Quaid) eşi Cathy Whitaker’dan (Julianne Moore) eşcinsel olduğunu yıllarca gizlemiştir ama sırrını daha fazla saklayamaz. American Beauty’de (1999, Amerikan Güzeli, Sam Mendes) ise Emekli Albay Frank Fitts’in (Chris Cooper) eşcinsel oluşundan karısı Barbara da (Allison Janney) haberdardır; fakat bunu sessizlikle geçiştirirler.

6)    “İnsan embriyosu, karşı cinsin cinsel organının öncü dokusuna sahiptir.” Bkz. Eşcinselliğin Doğal Tarihi, Francis Mark Mondimore, Çev. Berna Kılınçer, Sarmal Yayınevi, 1. Basım, 1999, İst.

7)    Yetenekli Bay Ripley, Patricia Highsmith, Çev. Armağan İlkin, Can Yayınları, 1. Basım, 2001, İst.

Tom Ripley romanda çok daha sempatik çizilmiştir. Taklit yeteneği değil sadece, aynı zamanda ikili ilişkilerde kullandığı dil ve yaklaşım tarzı onu görece çekici biri haline getirir. Fakat iki sinema uyarlamasında da romandakine göre biraz soğuktur. Clément handiyse buz gibi bir Tom Ripley sunar; Minghella ise onu biraz daha sempatik çizmiştir, ki olması gereken de budur diye düşünüyorum. İki uyarlama arasında seçim yapacak olsam Minghella’nınkini seçerdim. Zaten bu yazı da bu nedenle yazıldı.

Hakan Bilge

hakanbilge@sanatlog.com

Bu yazı ilk kez Kaosgl Dergi’nin 124. sayısında; ayrıca burada, şurada ve şu sitede yayımlanmıştır.

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız.

Ingmar Bergman - “Persona” Hakkında

Mayıs 28, 2012 by  
Filed under Klasik Filmler, Sanat, Sinema

“Persona, yaratıcısını kurtaran bir yaratıdır. İki kez zatürree ve antibiyotik zehirlenmesinden mustarip bir hastaydım. Kelimenin tam anlamıyla üç ay boyunca dengemi kaybettim… Hastanedeki yatağımda oturup tam önümdeki kara bir lekeye baktığımı hatırlıyorum çünkü kafamı kıpırdatsam bütün oda dönmeye başlıyordu. Artık hiçbir şey yaratamayacağımı düşündüm. Bomboştum, neredeyse ölüydüm… Bir gün birden, iki kadının yan yana oturup ellerini karşılaştırdıklarını düşünmeye başladım. Bu tek sahneyi muazzam bir güç sarfederek not edebildim. Sonra, birinin konuştuğu ötekinin sustuğu iki kadın hakkında çok küçük bir film yapabilsem -belki 16 mm- benim için o kadar zor olmayacağını düşündüm. Her gün biraz biraz yazdım. Öyle hastaydım ki uzun metrajlı bir film yapmak henüz aklımdan geçmiyordu. Ama kendimi buna alıştırdım. Her sabah onda, yataktan kalkıp masaya geçtim, oturdum, bazen yazdım, bazen yazamadım. Hastaneden çıktıktan sonra, deniz kıyısına gittim. Hâlâ hasta olduğum halde senaryoyu bitirebildim ve planı gerçekleştirmeye karar verdik. Yapımcı çok anlayışlıydı. Sürdürmemi, pahalı bir proje olmadığı için kötü olsa bile her an bırakabileceğimizi söyleyip durdu. Temmuzun ortasında filmi çekmeye başladım. Hâlâ hastaydım, ayağa kalktığımda başım dönüyordu (…) Bir gerçeklik krizi beni düşüncemi açıklamaya yöneltti. Gerçek nedir ve kişi ne zaman gerçeği söylemelidir? Cevabı o denli güç geldi ki sonunda gerçekliğin tek biçiminin sessizlik olduğunu düşündüm. Sonunda, bir adım daha ileri giderek, bunun da bir rol, bir cins maske olduğunu keşfettim. İhtiyaç duyulan şey bir adım ötesini bulmaktır.”

Anton Çehov – Memurun Ölümü

Mayıs 28, 2012 by  
Filed under Edebiyat, Oykü, Sanat

Güzel bir akşam vaktiydi. Yazı işlerinde memurluk yapan Ivan Dimitriç Çerviakov tiyatroda önce ikinci sıradaki bir koltuğa oturmuş, dürbünle “Kornevil’in Çanları” adlı oyunu izliyordu. Adamın oturuşuna bakılırsa mutluluğun doruklarında olmalıydı. Derken, birdenbire.. Sevimli Çerviakov’un suratı böyle birdenbire buruştu, gözleri kaydı, soluğu daraldı. Dürbününü gözünden indirdi, öne eğildi ve hapşu!!! Aksırmak hiçbir yerde, hiçbir kimseye yasaklanmamıştır. Köylüler de aksırır, emniyet müdürleri de; hatta müsteşarlar da. Yeryüzünde aksırmayan insan yok gibidir.

Çerviakov hiç utanmadı, mendiliyle ağzını, burnunu sildi. Kibar bir insan olduğu için, birilerini rahatsız edip etmediğini anlamak amacıyla çevresine bakındı. İşte o zaman utanılacak bir durum olduğu ortaya çıktı. Tam önünde, birinci sırada oturan yaşlı bir zat başının dazlağını, boynunu mendiliyle çabuk çabuk siliyor, bir yandan da homurdanıyordu. Çerviakov, Ulaştırma Bakanlığı’nda görevli sivil paşalardan Brizjalov’u tanımakta gecikmedi.

“Tüh, adamın üstünü kirlettim! Benim amirim değil ama ne fark eder? Bu yaptığım çok ayıp, kendisinden özür dilemeliyim.” diye düşündü. Birkaç kez hafifçe öksürdü, gövdesini biraz ileri verdi, Paşa’nın kulağına eğilerek:

- Bağışlayın, beyefendi! diye fısıldadı. İstemeyerek oldu, üzerinize aksırdım.

- Zararı yok, zararı yok..

- Affınıza sığınıyorum, efendim, hoş görün bu hareketimi. Ben… Ben, böyle olmasını istemezdim.

- Oturunuz, lütfen! Rahat bırakın da piyesi izleyelim.

Çerviakov utandı, alık alık sırıttı, sahneye bakmaya başladı. Temsili tüm dikkatiyle izliyor ama artık zevk almıyordu. İçini bir kurt kemirmeye başlamıştı. Perde arasında Brizjalov’un yanına sokuldu, yanından şöyle bir yürüdü, çekingenliğini yenerek:

- Efendimiz, üstünüzü.. Şey.. Bağışlayın! Oysa ben.. Böyle olmasını istemezdim..

Paşa öfkelendi, alt dudağını gevelemeye başladı.

- Yeter artık siz de! Ben onu çoktan unuttum, oysa siz..

Çerviakov Paşa’ya kuşkuyla bakarak, “Unutmuş! Ama gözleri sinsi sinsi parlıyor, benimle konuşmak bile istemiyor! Aksırmanın çok doğal bir şey olduğunu söylemeliydim ona. Yoksa kasten tükürdüğümü sanabilir. Şimdi değilse bile sonradan böyle gelir aklına. Oysa hiç istemeden oldu.” diye düşündü.

Çerviakov eve gelir gelmez, yaptığı kabalığı karısına anlattı. Ancak karısı, görünüşe bakılırsa, bu işe gereken önemi vermedi. Başlangıçta biraz korktuysa da Paşa’nın başka bir bakanlıktan olduğunu öğrenince pek umursamadı.

- Gene de gidip özür dilesen iyi olur, dedi. Toplum yaşamında nasıl davranılacağını bilmediğini sanabilir.

- Ben de bunun için çabaladım durdum. Ondan birkaç kez özür diledim ama o çok tuhaf davrandı, beni yatıştıracak tek söz söylemedi. Hoş, konuşacak pek vakti yoktu ya..

Ertesi sabah Çerviakov güzelce tıraş oldu, yeni üniformasını giydi, Brizjalov’u makamında görmeye gitti. Kabul odasına girince orada toplanan birçok dilek sahibini dinleyen Brizjalov’la karşılaştı. Paşa önce gelenlerle konuşuyor, onların isteklerini dinliyordu. Sıra Çerviakov’a gelince Paşa gözlerini ona çevirdi.

- Dün gece Arkadi Tiyatrosu’nda.. Eğer anımsamak lütfunda bulunursanız, aksırmış ve.. İstemeden üstünüzü.. Şey.. Özür.. Dilerim, diye konuşmaya başladı.

Brizjalov:

- Gene mi siz? Böylesine bir saçmalık görmedim! Dedikten sonra başka bir dilek sahibine döndü.

- Siz ne istiyorsunuz?

Çerviakov sarardı, “Benimle konuşmak istemiyor, çok kızdığı belli. Ama yakasını bırakmayacağım, durumumu anlatmalıyım.” diye düşündü.

Paşa son dilek sahibiyle konuşmasını bitirip odasına yöneldiği sırada arkasından yürüdü.

- Beyefendi Hazretleri! Zatınızı rahatsız etmek cüretinde bulunuyorsam, bu, yalnızca içimdeki pişmanlık duygusundan ileri geliyor. Siz de biliyorsunuz ki, efendim, isteyerek yapmadım.

Paşanın suratı ağlamaklı bir duruma girdi, adam elini salladı.

- Beyim, siz benimle alay mı ediyorsunuz?

Bunları söyledikten sonra kapının arkasında kayboldu.

Çerviakov eve giderken şöyle düşünüyordu: “Ne alay etmesi? Niçin alay edecekmişim? Koskoca Paşa olmuş ama anlamak istemiyor. Bu duruma göre ben de bir daha bu gösteriş budalası adamdan özür dilemeye gelmem. Canı cehenneme! Kendisine mektup yazarım, olur biter. Yüzünü şeytan görsün!”

Evine giderken düşündükleri böyleydi. Gelgelelim Paşa’ya bir türlü mektup yazamadı, daha doğrusu iki sözü bir araya getirip istediklerini anlatamadı. Bunun üzerine ertesi gün gene yollara düştü.

Paşa soran bakışlarını yüzüne dikince Çerviakov:

- Efendimiz, dün buyurduğunuz gibi kesinlikle sizinle alay etmek gibi bir niyetim yoktu, diye mırıldandı. Aksırırken üstünüzü berbat ettiğim için özür dilemeye gelmiştim. Sizinle alay etmek ne haddime? Bizler de alay etmeye kalkarsak, efendime söyleyeyim, artık insanlar arasında saygı kalır mı?

Suratı mosmor kesilip zangır zangır titreyen Paşa:

- Defol! diye bağırdı.

Korkudan Çerviakov’un beti benzi atmıştı. Ancak:

- Ne? Ne dediniz? diye fısıldayabildi.

Paşa ayaklarını yere vurarak:

- Yıkıl karşımdan! diye gürledi.

Çerviakov’un karnının içinden sanki bir şeyler koptu. Gözleri bir şey görmeksizin, kulakları hiçbir ses işitmeksizin geri geri dış kapıya doğru gitti, sokağa çıktı, yürüdü.. Kurulmuş bir makine gibi evine gelince üniformasını bile çıkarmaksızın kanepenin üzerine uzandı ve oracıkta can verdi. 

Nikos Kazancakis – Zorba

Mayıs 28, 2012 by  
Filed under Edebiyat, Eleştiri, Kitabiyat, Kitaplar, Romanlar, Sanat

Kitap yazarı yıllar önce tanışmış olduğu ve hayatı boyunca asla unutamayacağı Aleksi Zorba ile olan anılarını anlatırken, hayatın çarpıklıklarını, tek düze şehir bayağılıklarını ve insanın kendisine nasıl yabancılaştığını da Zorba sayesinde tasvir ediyor. Fakat tüm bunları yaparken içinde belirli bir acıma oluşuyor; çapraşık metafizik düşüncelerin sonucuna benzer, soğuk bir acıma… İşte tam da burada yazar kendisini tanımlamamız konusunda bir fikir veriyor. Kant’ın “bilmeye cesaret et“ sözünden yola çıkarak; yazarın birçok konuda bilgi sahibi olurken bunları pratiğe dökmeye cesaretinin olmadığını ve Goethe’nin Faust’u ile Kazancakis’in içine düştükleri derin bunalımın sebeplerinin ne kadar benzeşen bir yapıda olduğunu da anlıyoruz. Faust ve Kazancakis dünyaya ve yaşama dair alabildiğine somut çözümlemeler yapmalarına rağmen, dünyanın ve yaşamın içinde soyut ve kimseye değmeyen birer söz gibi durmaktadırlar. Bu da onları,  kendileriyle yüzleştikleri anda kendilerine karşı yönelttikleri suçlamalarla yüz yüze bırakmaktadır. Hayatın bir öznesi olamamak, hayatın edilgen bir nesnesi olmak bu iki kitap kahramanının ortak özelliğini oluşturmaktadır.  Faust ve Kazancakis’te bilmeye cesaret edip de, bildiklerinin altında ezilenlerde var olan ruhsal çöküntünün izlerini görmekteyiz. İnsanlar, yaşam, ölüm,  dünya ve hatta din üzerine yaptıkları somut eleştirilerin oklarını kendilerine yönelttikleri zamanlarda bu çöküntülü ruh hali, yalnızca bildikleriyle toplumu dönüştürebilmek için pratiğe dökebilenlerin kaldırabileceği tarzdaki sorumlulukları üstlerine alamamaları sebebiyle en ağır haliyle kahramanlarımızı etkilemektedir.

Kitabın asıl kahramanı Zorba, yazara sorduğu sorularla sürekli iğnelemelerde bulunmakta ve farkında olmadan yazarı bir nevi iç muhasebeye, ruh ile bedenin, mantık ile duyguların muhasebesine itmektedir. Zorba’nın hayattan bizzat yaşayarak öğrendiklerini kitaplardan öğrenmiş olmak yazarı dünyaya yabancılaştırmıştır. Zorba’nın hikâyelerini dinledikten sonraki iç hesaplaşmaları giderek onu, asıl kişiliğini bulmaya, kâğıtlardan kopmaya, dünyaya kâğıtlardan bakmaması gerektiğine inandırmaya, kısacası “gerçeği yaşamaya” cesaretlendiriyor. Burada karşımıza Marx’ın Feuerbach üzerine yazdığı 11. Tezdeki ‘gerçeklik ve yaşam’ olgusu çıkıyor; “filozoflar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumlamışlardır; oysa sorun onu değiştirmektir.” Bu tez aynı zamanda Marx’ın teoriyle pratiğin içsel ve zorunlu bir ilişki içerisinde olduğuna dair önermesini de sunduğu tezdir. Felsefe, dünyayı anlamaktır ancak anlamak yetmez; eyleme de geçmek gerekir, felsefi anlamalarımızın toplumlarda değişmeye yol açması gerekir. Kazancakis dünyayı eleştirip yorumlamaktan geri kalmıyor ancak hayatı yaşamıyor ve bu durum Zorba’yı daha çok tanıdıkça yazarın, yapılması gerekenin Zorba’nın yaptığı gibi ‘hayatı yaşamak ve dünyayı değiştirmek’ olduğunun farkına varmasını sağlıyor. Gabriel Marcel’in de dediği gibi, “tiyatroda değilsin, yani seyretmekle kalmamalısın”.

Zorba’nın Kazancakis’e yönelttiği bazı sorular;

Ne zamana kadar kâğıt yiyip mürekkep yalayacaksın?

Nedir o okuduğun külüstür kâğıtlar? Neden okuyorsun? Sana sorduğum soruların cevaplarını söylemiyorlarsa neyi söylüyorlar?

Ben senin nereden gelip nereye gittiğimizi söylemeni istiyorum yani yaşamayı ve ölmeyi. Bunca yıldır büyücülük kitapları üzerinde eriyip gittin; iki üç bin okka kâğıdı sıkmışsındır. Nasıl bir su çıkardın acaba?

Zorba gerçekçi tavırlarla, doğruyu, açık seçik, bir çekince duymadan Kazancakis’in önüne sermektedir. Kazancakis’i kırmak pahasına da olsa, onu gördüğü rüyadan uyandırmak istercesine yazarı düşünmeye, sorgulamaya itmekte, gerçekleri görmesini sağlamaya çalışmaktadır. Kaybetmeyi göze alarak, doğruyu söylemekle, başımıza geleceklere rağmen doğruyu söylemekten caymamakla birlikte geçiyor ‘parrhesia’. Doğruyu söyleyen kişi ezber bozan kişidir; hayatımızda doğruları söyleyenler oldukça ezber bozulacaktır. Tıpkı kral çıplak hikâyesinde kralın çıplak olduğunu söyleyebilen tek bir çocuğun olması gibi… Kralın çıplak olduğunu herkes görmektedir ancak marifet, kralın çıplak olduğu doğrusunu söyleyebilmeyi her şeye rağmen göze almaktır.  Doğruyu söylemek, ezberi bildirmek değildir. Doğru; ancak başkasının suyunda, huyunda yüzerken doğrulur. Doğruları onun yüzü suyu hürmetine söylemeliyiz, ondan yüz çevirerek değil. Romanda Kazancakis’in hayatındaki ezberi bozan kişi ise Zorba’dır. Zorba da söylediği tüm doğruları yazarın iyiliği için söylüyor, hayatın kitaplardan öğrenilemeyeceğini bildiriyor. Nitekim yazar da sorulan soruları hep yanıtsız bırakmaktadır. Nereden gelip nereye gittiğimiz sorusu karşılığında bir cevap bekleyen Zorba’ya yazar, ‘ancak ölüme üzülenlerin duygularını tarif edebiliyorum’  şeklinde cevap verebilmiş Zorba’nın bilmek istediğini bilmediğini söylemiştir. Ölüm yönünde bir varlık oluşumuz, varlığımızın geçici niteliğini açığa vurur. Her an ölüm ile yüz yüze gelmek, her anın değerini ifade eder: Her an değerlidir. Yaşamının her anını “dolu” geçiren Zorba, varlığının bilincinde, ölüme yakın bir insan konumuna gelmiştir. Romanda her gün gençleştiğini ifade eden Zorba, ölüme doğru giden bir ara zamanda varolur ve ölüme doğru giden zamanda varlığının farkına varır, ölümle de yok olur. Bu tüm insanlık için geçerlidir çünkü ölüme en yakın olduğumuz an, varlığımızın da en bilincinde olduğumuz andır.

Yazar, bu gerçekçi sorular ve acımasızca söylenen doğrular üzerine kendisine ve okurlara itiraflarda bulunuyor. Zorba’nın sözleri ta belkemiğinden, içinden geliyordu, üzerlerinde hâlâ insan sıcaklığını taşıyorlardı. Kendi sözleri ise kâğıttandı, yalnız bir damlacık kana bulanmış halde, kafadan geliyorlardı, eğer herhangi bir değerleri varsa bile bu değeri o bir damla kana borçluydular, yani insan olmaya…

İrem Aydın

irem-aydin@hotmail.com

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız.

Sonraki Sayfa »