16. – 17. Yüzyıllarda İstanbul’un Günlük Yaşamına Dair İzler ve İzlenimler

Mart 28, 2012 by  
Filed under Duyurular, Edebiyat, Etkinlik, Sanat

“Arka Oda Toplantıları” Devam Ediyor…

Doç. Dr. Zeynep Tarım Ertuğ
16. – 17. Yüzyıllarda İstanbul’un Günlük Yaşamına Dair İzler ve İzlenimler
29 Mart 2012 Perşembe, 18:30

2011-2012 programı Doç. Dr. Zeynep Tarım Ertuğ’un 16. – 17. Yüzyıllarda İstanbul’un Günlük Yaşamına Dair İzler ve İzlenimler başlıklı konferansıyla devam ediyor.

Konferansta, 16. yüzyıldan 17 yüzyıl başlarına kadar yazılı ve görsel kaynaklarda İstanbul’un yaşam tecrübesine dair bazı izlenimlerden yapılan seçmelerle günlük hayattan söz edilecek. Osmanlı tarih ve edebiyat metinlerinde yazarlar yaşadıkları şehre dair kısa ve az da olsa izlenimlerini yazmışlardır. Bu izlenimler saray ve sokak hayatını betimlemekte, insan ilişkilerine dair fikir vermektedir. Bu çerçevede bir İstanbullu’nun günlük hayatını anlamak, çok çeşitli kaynakların verilerini değerlendirmeyi zorunlu kılar.

Osmanlı Devleti’nin son yüzyılından geriye doğru bakıldığında İstanbullu’nun yaşadığı evi, kullandığı eşyayı, kıyafetini, sofrasını, insan ilişkilerini azalan bilgi ve kaynaklarla anlamaya çalışırız. Bu alanın en önemli sorunu genellemelere gidilmesidir. Belirli örnekler üzerinden yapılacak bu sunumla, İstanbullu sanatçı ve yazarların içinde yaşadıkları şehre dokunuşları, duyuşları noktasından yola çıkılarak şehrin sıradan sorunları; bu sıradan sorunlar ile kendi çağı içindeki İstanbullu’nun, bir bakıma başkent İstanbul’un özgün Osmanlı kimliği -genellemeden kaçınılarak- anlaşılmaya çalışılacaktır.

Kütüphane Ödülleri Sahiplerini Buldu

Yılın Kütüphane Dostu Ödülü Tevfik Akşit’in…

Türk Kütüphaneciler Derneği İstanbul Şubesi 2011 Yılı Ödülleri, 48.Kütüphane Haftası Açılış töreninde sahiplerini buldu. “Kütüphane Dostu Ödülü” bu yıl, Akşit Kültür Düşün ve Yazınevi Kütüphanesi kurucusu Tevfik Akşit’e verildi.

25 Mart 2012 Pazartesi günü Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda gerçekleştirilen 48.Kütüphane Haftası açılışında gerçekleştirilen ödül törenine, İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu, Vali Yardımcısı Kazım Tekin, ilk Kültür Bakanı Prof.Dr. Talat S.Halman , İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Daire Başkanı Abdurrahman Şen, İl Kültür ve Turizm Müdürü Prof.Dr. Ahmet Emre Bilgili ve ünlü çocuk edebiyatı yazarı Gülten Dayıoğlu’nun yanı sıra, kütüphaneciler, üniversite öğrencileri ve kalabalık bir izleyici topluluğu katıldı.

Türk Kütüphaneciler Derneği İstanbul Şubesi 2011 Yılı Ödülleri; “Kütüphane Dostu”, “İstanbul Yılın Halk Kütüphanesi Okurları”, “Kütüphane Gönüllüleri” ve “Geleceğin Kütüphaneleri” konulu “Resim Yarışması” olmak üzere dört kategoride verildi.

2004 yılından bu yana, kitap ve kütüphane dünyasına emeği geçmiş, katkılar sunmuş kişi ve kurumlara verilen, Kütüphane Dostu Ödülü bu yıl; kisisel özveri ve girisimleri ile, İzmir Seferihisar’daki Ürkmez’de kurmuş olduğu “Akşit Kültür Düşün ve Yazın Evi Kütüphanesi” gibi özgün bir örneği kültür dünyasına kazandırması” nedeniyle Tevfik Akşit’e verildi. Ödülünü Türk Kütüphaneciler Derneği İstanbul Şubesi Başkanı Mehmet Manyas’ın elinden alan Akşit, yaptığı konuşmada, “burada bulunmaktan ve böyle bir ödüle layık bulunmaktan mutluyum. Bu tür ödüllendirmeler bizleri umutlandırıyor, daha güzel projeler üretmek için motive ediyor” dedi. Akşit Kültür Düşün ve Yazın Evi Kütüphanesi, içerdiği seksen bin kitaplık koleksiyonu, Almanca başta olmak üzere farklı dillerdeki kaynakları, çeviribilim - dilbilim alanındaki çalışmaları ve düzenlediği çeşitli kültür ve sanat aktiviteleri ve atölyeler ile dikkat çekiyor.

Ödüllerini İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu’nun elinden alan “İstanbul Yılın Halk Kütüphanesi Okurları” ödüllerini kazanan isimler ise; çocuk kategorisinde Refik Halit Karay Fatih İlçe Halk Kütüphanesi’nden Ekrem Sümengen (150 kitap), Gençler kategorisinde Üsküdar Şemsipaşa İlçe Halk Kütüphanesi’nden Onur Uyar (212 kitap) ve yetişkinler kategorisinde ise Bakırköy Rıfat Ilgaz İlçe Halk Kütüphanesi’nden Fazilet Paker (257 kitap) oldu. Ödüller, İstanbul’daki halk kütüphanelerinden bir yıl içinde en çok ödünç kitap alan okurlara veriyor.

İlki geçen yıl başlatılan “Kütüphane Gönüllüsü” Ödülleri, bu yıl iki kişiye verildi. Ödül alan gönüllüler; Bakırköy Rıfat Ilgaz İlçe Halk Kütüphanesi Sesli Kitaplık bölümünde, 2007 yılından beri sürekli biçimde gönüllü kitap seslendiren Cemile Muti ve emekli olduktan sonra on yıldır İstanbul Büyükşehir Belediyesi Taksim Atatürk Kitaplığı’nda gönüllü olarak çalışmalar yürüten kütüphaneci Nail Bayraktar. Kütüphane gönüllülerine ödüllerini Vali Yardımcısı Kazım Tekin verdi.

İl Milli Eğitim Müdürlüğü işbirliği ile, İstanbul’daki ilköğretim okulları I. ve II. Kademe öğrencileri arasında düzenlenen “Geleceğin Kütüphaneleri” konulu resim yarışması ödüllerinde ise, renkli görüntüler yaşandı. Yarışma sürecinde, İstanbul’un otuz dokuz ilçesinde birinci olan eserler arasından seçilerek ödüle layık görülen öğrencilere ödüllerini İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Daire Başkanı Abdurrahman Şen ve İl Kültür ve Turizm Müdürü Prof.Dr. Ahmet Emre Bilgili verdi. Yarışmada ödül alan öğrenciler ve okulları;

İlköğretim I. Kademe: Birinci: Ahmet Hadi Emre Kobel (Halit Derviş İbrahim İlköğretim Okulu), İkinci: Neslişah Kahraman (Şemsipaşa İlköğretim Okulu), Üçüncü: Havva Güneş (Doğa İlköğretim Okulu )

İlköğretim II. Kademe: Birinci: Sümeyye Kırpat (Gaziosmanpaşa İlköğretim Okulu), İkinci: Yavuz Selim Horasan (75. Yeşilpınar İlköğretim Okulu), Üçüncü: Simge Yılmaz (30 Ağustos İlköğretim Okulu)

Harrison Ford, Blade Runner Hakkında Ne Demişti?

Aktörler vardır, “aktörler” vardır. Harrison Ford da rol yapmayan, sahnede devinen, yalnızca yürüyen, konuşan bir aktör. Kısacası “odun aktörler” sınıfından. Ama sadece böyle bir özelliği olsaydı, fazla önemli olmayacaktı belki. Sinema sanatı üstüne laf etmeye başlayınca onun ne denli taş kafalı bir burjuva olduğu ortaya çıkıyor.

Bakın yıllar evvel bir röportajında Blade Runner (1982, Ridley Scott) üzerine ne demiş Harrison Ford:

“Çok duygusal bir filmdi. Oysa ben duyguların filmin dili olduğunu düşünüyorum. Karakter ya da insan ilişkileri, ne hakkında olursa olsun, söyleyecek fazla şeyi yoktu. Benim için bir zihin jimnastiğiydi. Sizin iyi vakit geçirmiş olmanıza bir itirazım yok… Hayal kırıklığı yarattı; çünkü dedektiflik yapmayan bir dedektifi oynuyordum. Ayrıca dış sesten aldığımız bilgiyi filmin içine yerleştirmeye karar verdiğimiz halde hikaye dış sesle anlatılmıştı. Bunu yapmak için mutfak masamda üç hafta geçirdik; ama hiçbiri kullanılmadı. Ridley Scott’ın benim oynayacağım karakterin android olmasını istediğini baştan söylememesi de benim için hayal kırıklığı oldu. Android olması konusunda ısrar edeceğini bilseydim o karakteri oynamazdım. Çünkü seyircinin duygusal bir temsilci görmek istediğini, duygu yoluyla öykünün içine çekilmeye ihtiyaç duyduğunu düşünüyorum.”

Yoruma gerek var mı? Aslında var. Blade Runner için “Karakter ya da insan ilişkileri, ne hakkında olursa olsun, söyleyecek fazla şeyi yoktu.” diyor. Kuşkusuz ne dediğini bilmiyor. Çünkü Blade Runner hakkında kitaplar yazıldı. Yeni kara filmin (neo-noir) en önemli başyapıtlarından biri kabul edildi. Bilimkurgu sinemasının dönüm noktalarından biri olduğu sıklıkla dile getirildi. Varoluşçuluk açısından akademisyenlerin makalelerine konu edildi. Vesaire vesaire.

Peki, yüce Harrison Ford neden bu filmi sevmemişti? Bence yanıt çok temel iki noktada düğümleniyor: Blade Runner post-kapitalizme, tüketim endüstrisine kuşkuyla bakan bir filmdir. Dolayısıyla inşa ettiği tekno-siber dünya Amerikan liberalizminin karşısına konumlanır. İkinci olarak,  insan-robot ayrımını bulanıklaştıran bir filmdir. Bu özelliği fütürist evrenini heteroseksüel beyaz-adamın ataerkil dünyasından alarak çok-renkli bir yeni-uzama fırlatır. Ki filmin finaline ironik olarak “kaçış” sürüveni eşlik eder. Yani beyaz-adamın (ya da Tanrı’nın) inşa ettiği dünyadan kaçış. Fakat kaçış eyleminin sonrası izleyicinin yorumuna bırakılır.

Öte yandan, Ford haklıdır: Canlandırdığı karakter de bir androiddir. Yönetmenin kurgusu olmayan filmin ilk versiyonunda bu nokta muhafazakâr ve taş kafalı prodüktörler tarafından ustaca gizlenmiştir. Kilit rüya sekanslarını hatırlayacaksınız.

Evet, fazla söze gerek yok.

Harrison Ford ve tutucu Amerikan prodüktörleri bu filmi sevmediler. Fazla reklamize edilmedi. Sansürlendi. Tukaka ilan edildi. Yukarıda kısaca bahsettiğim gibi sebebi basit: Kapitalizm eleştirisi ve beyaz-adamın dünyasından kaçış…

Hakan Bilge 

hakanbilge@sanatlog.com 

Bir Sömürü Biçimi Olarak Reklam

Mart 28, 2012 by  
Filed under Edebiyat, Makale

İktidar halk üzerinde egemenlik sağlayıp ideolojilerini benimsetmek için belli ideolojik aygıtlara ihtiyaç duyar. Bu aygıtlardan en etkilisi olan medya, bireyleri tüketim kültürünün kölesi haline getirerek onları daha çok çalışıp daha fazla tüketmeye teşvik eder. Kapitalizmin mutlak egemenliğinin sağlanabilmesi için iktidar, tüketicileri kitleleştiren kültür endüstrisine ihtiyaç duyar. Popüler kültürün bir ürünü olan reklam ise popüler kültürün özelliklerini kullanarak bireyleri ve kültürleri sömürür.

Sömürgecilik, güçlü devletlerin Hıristiyanlaştırma ve medenileştirme amaçları adı altında ucuz hammadde ve işgücü bulmak amacıyla sosyal ve ekonomik açıdan güçsüz devletlerin topraklarını ve kültürlerini işgal etme sürecidir. Sömürme ideolojisi sadece devletlerin topraklarının ve de insanların işgücünün sömürülüp daha sonra sömürülen o toplumu devamlı tüketici yapma amacından ibaret değildir. Sömürme eylemini uzun vadede devam ettirebilmek için iktidar kültürü metalaştırıp sömürmeyi hedefler. Hızla tüketilen koloniler ve kültürler, kapitalistleri yeni arayışlara sevk etmektedir. Küreselleşmeyle birlikte, kapitalistler tüketimi artırmak için baskın tek bir kültür üzerine yoğunlaşır. Bu baskın kültür, kültür endüstrisinin başarmak istediği aynılaştırma projesinin bir ürünü olmakla beraber, dünyadaki tüm bireyleri talepleri ve ihtiyaçları aynı olan tüketicilere dönüştürmeyi amaçlamaktadır. Tek kültür yaratma sürecinde ise öteki kültürlerin yok edilmesi bir bakıma sömürülmesi gerekmektedir. Adorno ve Horkheimer’ın “Kültür Endüstrisi” makalesine göre, kültür endüstrisi içerisinde iktidar insanların aynılaştırılarak daha kolay kontrol edilebilmelerini hedefler. Ekonomik ve siyasal alanlarda gücü elinde bulunduranlar kültür endüstrisini de ellerinde bulundurmak isterler. Kültür endüstrisi sayesinde daha az maliyetle daha fazla tüketiciye ulaşıp o tüketicileri sonsuz tüketici kategorisine koymak konusunda bir adım daha önde olurlar. Kültür endüstrisinde bireyler insan olarak değil tüketici olarak görülür ve tüketici kitleleri aynılaştırılarak kitlelerin ihtiyaçları ve talepleri standartlaştırılır. Kitlelerin tüm talepleri ve ihtiyaçları önceden iktidar tarafından belirlenmiştir. Bu yüzden kitlelere istekleri ve ihtiyaçları normal gelir. Bu sahte normallikle seçim yapma haklarının olduğunu düşünürler oysa kültür endüstrisinde tüm seçenekler önceden belirlenmiştir. Yaz tatilinde plajda mı yaylada mı evde mi olunacağının bir önemi yoktur çünkü tüm seçenekler zaten endüstri tarafından belirlenmiştir.  Bu noktada reklam popüler kültürün de özellikleri olan mutluluk ve anlam yaratma süreçlerini kullanarak kitlelere ulaşarak onları sömürür.

John Fiske’e göre popüler kültür insanlar tarafından insanlar için sosyal mücadelenin sonucunda baskın kültüre tepki olarak doğan kültürdür. Popüler kültürde homojen bir toplum yerine farklılıkların kabul edildiği ve saygı gösterildiği heterojen toplum fikri benimsenir.  Kültür özünde bir anlam üretme sürecidir.  Baskın kültüre tepki olarak doğan popüler kültür ise insanların kim olduklarını, neye karşı neye taraf olduklarını, kendi kimliklerini yani kendi anlamlarını üretmesine katkıda bulunur. Bu anlam üretme sürecinin ardında ise insanın geçmişten günümüze süregelen sonsuz mutluluk arayışı yatar. Türkiye’de bir dönem baskın olan pop müziğe bir grup insan tarafından tepki olarak ortaya çıkan arabesk müzik popüler kültüre bir örnek olarak gösterilebilir. Bu durumda arabesk müziğin ortaya çıkışında bir grup insanın kendi kimliklerini o müzikle ifade ediyor olmaları ve o müziği dinlemekten zevk alıyor olmaları etkilidir. Sonuç olarak popüler kültürün var olup yaşayabilmesi insanların ortaya çıkan üründen zevk alıp mutlu olmasına ve o üründen bir anlam üretebilmesine bağlıdır. Aynı şekilde bir popüler kültür ürünü olan reklam da bu özellikleri kullanarak iktidarın kitleleri sömürmesinde etken bir rol üstlenir.

Tüketim toplumunun olmazsa olmazı olan reklam önceleri sadece ürün satmak, markanın ismini duyurarak markette daha fazla tüketiciye hitap edebilmek için kullanılan bir yöntemdi. Eskiden yalnızca satıcıların ikna edici konuşmalarında ve radyoda duyduğumuz  reklamlar günümüzde baktığımız her yerde, gazetelerde, televizyonda, afişlerde, panolarda, internette, varlığını sürdürmekte. Son zamanlarda, asıl amacı  ürün satmak olan reklam bu amacından uzaklaşmıştır ve amaç araç haline gelmiştir. Hızla küreselleşen dünyada reklamın da kültür endüstrisinin en önemli parçası haline gelip o endüstriyi ele geçirmesi kaçınılamazdı. Peki, reklam masumca ürün satarken, iktidarın ideolojisini benimsetmesi için kullanılan bir yöntem olmayı nasıl başardı?

Reklam tüketicilere reddedemeyecekleri bir mutluluk vaat eder. İnsanlığın başlangıcından bu yana yaptığımız her eylemde, her düşüncemizde mutlu olma arzumuz vardır. Bu arzu insanları üretmeye, düşünmeye, hayatı anlamlandırmaya teşvik eder. Reklam da bu arayışı hedef alır kendine. Alacağınız bir kot pantolon sizi daha havalı, daha güzel yapacağı vaadiyle ya da güzel bir araba sahibi olmanın güzel kadınları da getireceğine dair reklamın sunduğu umutlar kitleleri sahte bir mutluluğa sürükler. Öte yandan, bu mutluluk ve zevk duygusu reklamlarda açık ya da kapalı şekilde cinsellik kullanımıyla da güdülenir. Reklamlarda görüntülerin içine serpiştirilmiş seks imgeleri ya da vücutlarını objeleştiren kadın ve erkekler kitlelerin bilinçaltında yer alan mutluluk arayışına hitap ederler. Bu nedenle kitleler reklamda verilen mesajın ne olduğuyla ilgilenmeyip o ürünün tüketicisi olmaya çabalarlar. Çünkü o ürün olmazsa mutlu olamazlar. Yani reklam kitlelere direkt olarak bir dayatma yapmak yerine onlara seçim hakkı tanıyormuş gibi görünerek mutluluk arayışlarına cevap olduklarını düşündürerek kitleleri ve dolayısıyla kültürleri sömürürler. Kitleler mutlu oldukça belirli ideolojileri kabul etmeye daha yatkın olurlar. Fiske’in kot pantolon örneğine göre, kot pantolonlar Amerika’da insanların daha rahat çalışabilmesi, dolayısıyla daha fazla üretebilmesi amacıyla üretilmiştir; ama medya sayesinde kot pantolonlar moda olarak algılanmıştır. Moda olarak reklamı yapılan kot pantolonlar insanları rahatlık dolayısıyla mutluluk duygusuna yönlendirdiği için kitlelerin sömürüldüğü gerçeği gözden kaçmıştır. Fakat bir grup insan bu kapitalist ideolojiyi fark edip tepki olarak kotları yırtık olarak giymeye başlamışlardır. Fakat iktidar bu durumu da ‘yırtık kot’ modası reklamlarıyla kendi tarafına çekip kitleleri sömürmeye devam etmiştir.

Mutluluk ihtiyacının yanında, reklam kitleleri sömürmek için bir başka ihtiyaca daha odaklanır. Kimlik bulma, anlam yaratma süreci olarak tabir edebileceğimiz bu ihtiyaç, insanların verdiği kararlarda oldukça etkilidir. Reklam metinleri görüntüler üzerine kuruludur ve her birey bu görüntülerden farklı anlamlara ulaşıp kendi anlamlarını yaratırlar. Bu anlam ürünü popüler kılar ve dolayısıyla iktidarın aynılaştırma projesinin bir parçası olmaya devam eder. Reklamı bir metin olarak ele alıp değerlendirdiğimizde popüler kültürün bir ürünü olan reklamın bir metin gibi okunabildiğini görürüz. Ancak reklam sadece verdiği mesajlardan ibaret değildir. Önemli olan reklamın kültür içerisinde bireyler tarafından nasıl algılandığıdır. Reklamı sevip sevmememiz önemli olmamakla beraber aslında ondan çıkardığımız anlama bağlıdır. Ve bu anlam da kendi anlamımızla oldukça yakından ilgilidir. Bir gruba dâhil olmak, kendimizi tanımak, neden yaşıyoruz sorusuna cevap verebilmek bu anlam yaratma sürecinin bir parçasıdır ve reklamın varoluşunu destekleyen bir süreçtir. İktidar ise kendi anlamlarını üreterek kitlelere benimsetmek için reklamları kullanır. Reklamlar kitlelere ‘daha hızlı tüket, daha çok al’ mesajının yanında ‘aynı ol’ mesajını da verirler ki bu mesaj kitlelerin aynılaştırılma politikasının ve de kültürlerin sömürülüp tek bir kültür yaratılmasının bir sonucudur. Bir kültürü yok etmek, insanların kendi rızalarıyla başka bir kültüre adapte olmalarını ve aynı olmayı kabul etmeleri reklamın bir sömürü aracı olduğunun kanıtıdır. Son dönemde çekilen Kıvanç Tatlıtuğ’un da oynadığı Mavi Amerika reklamlarında kültürün nasıl sömürüldüğü ve aynılaştırıldığı açıkça görülmektedir. Reklamda gösterilen yaşam şekli insanların Mavi’den ürettiği anlamı ve kendilerini bu ürünle nasıl ifade ettiklerini göstermektedir. Çünkü bu reklam farklı hedef kitlelerinin farklı ihtiyaçlarına aynı anda hitap ederek insanların anlam üretme süreçlerini ve kitleleşmelerini yansıtmaktadır. Genç erkekler için bu reklam Kıvanç gibi yakışıklı, güçlü, havalı, erkeksi biri olabilmek, genç kızlar için Kıvanç gibi kendilerine ‘Çok Sev’ diyebilecek kadar romantik ve duyarlı biri, daha yaşlılar içinse bu reklam Türklerin hep hasret olduğu Amerika’yı fethetme hayalinin bir yansımasıdır. Tüketiciler ürettikleri bu anlamlarla ürünle bir bağ kurup o ürünü içselleştirirken, asıl noktayı gözden kaçırırlar. Dikkatli incelendiğinde, bu reklam Amerikan yaşam tarzının Türk kültüründe normalleştirilmesinden başka bir şey değildir. Yine Mc Donalds ve Coca Cola reklamlarında güdülen amaç bu duygusal sömürünün bir başka örneğini teşkil eder. McDonalds’ın Türkiye’ye özel çıkardığı McTurco ve Coca Cola’nın ramazan sofralarının ayrılmaz parçası olduğu savı kültürlerin kaynaşması ya da bir kültürün diğerine saygı göstermesi değil, kültürün tek tipleşmesi için kitlelerin sömürülmesidir.

Sonuç olarak, olmayan ihtiyaçların varmış gibi gösterilerek, tüketimin arttırılması, ürünlerin aynılaştırılarak farklılığın reddedilmesi, ihtiyaçların ve taleplerin önceden belirlendiği bir dünyada kültürlerin hızla tüketilip asimile edilmesi reklamın koyunları mezbahaya götürmek için kullandığı en etkili yöntemdir. İktidar reklam üzerinden kitleleri tek tipleştirerek ideolojilerini kabul ettirerek halkları sömürür. Her ne kadar reklam izlemediğimizi savunsak da reklamdan ve dolayısıyla bu sistemden kaçış yoktur.

Merve Tokel

mervetokel@windowslive.com

Kaynakça

Fiske, John. Understanding the Popular. Boston: Unwin Hyman, 1989.

Fiske, John. Television Culture. London: Methuen, 1987.

Horkheimer, Max Adorno, Theodor. Dialectic of Enlightenment.  New York: Herder and Herder, 1972.

Batı, Uğur. “Bir Anlam Yaratma Süreci ve İdeolojik Yapı Olarak  Reklamların Göstergebilimsel Bir Bakış Açısıyla Çözümlenmesi.” C.Ü. Sosyal Bilimler Dergisi. 29.2 (2005): 175-190. Web. 1 Mar. 2012. <http://eskidergi.cumhuriyet.edu.tr/makale/1212.pdf>.

Williams, Raymond. Culture and Materialism. London: Verso, 1980.

Jhally, Sut. The Codes of Advertising, Fetishisim and the Political Economy of Meaning in the Consumer Economy. New York: St. Martins, 1987.

Fiske, John. Television Culture. London: Methuen, 1987.

Acemi Dergisi: 2. Sayı

Acemi Dergisi, Sayı 2

ŞAİRLER

Tugay Kaban
Mustafa Parlak
Zehrta Çinpolat
Nurten Can
Özkan Dursun
Büşra Çınar
Nergihan Yeşilyurt

YAZARLAR

Semih Şahin
Cansaran Kızıltaş
Hatice Hande Kapan
Nurcan ESEN
Didem Uzun
Müjdat Ustaoğlu
Esranur Altas
Ebru Öztürk TInaz
Nigar Dilek Aksakal
Derya Yılmaz
Neşe Gül Özcan
Emel Karayol
Mehmet Ballı

« Önceki SayfaSonraki Sayfa »