Hayal Bilgisi Dergisi: 7. Sayı

 ’nin 7. sayısı çıktı. Dergide , , Emine Köseoğlu, Hakan Bilge, , Şerif Temurtaş, ve daha birçok ismin şiir ve yazıları yer alıyor.

Değerli Hayal Bilgisi Okurları,

Mart 2011’de ilk sayısını yayınladığımız Hayal Bilgisi, Mart 2012’de 7. sayısı ile 1. yılını dolduruyor.

Geride kalan 1 yılda, 32 sayfa ve kendinden kapaklı iken, 72 sayfalık bir hacme kavuştu Hayal Bilgisi. Türkiye’nin pek çok noktasında kitapçıların raflarında yer buldu kendisine. Dergide yayınlanan eserler daha fazla yazı arasından seçilmeye başladı. Dolayısıyla yazılarını gönderen insanlarla tanışıklıklar geliştirdik. Asli amacımız olan bu diyaloglar bizi giderek büyüyen bir aileye dönüştürdü.

Hayal Kitabevi, Temmuz/Ağustos/Eylül/Ekim (2011) ayları boyunca Van Erciş’te bir kütüphane gibi işledi ve sayısız kitap okur ile buluştu. Burada pek çok etkinliğe yer verildiği gibi, ilköğretim öğrencilerine de ücretsiz İngilizce kursları verildi. Kitabevimiz, yaşadığımız ve tüm Türkiye’nin yakından takip ettiği deprem nedeniyle kapandı.

Depremin ardından birçok proje gerçekleştirdik Hayal Bilgisi olarak. 6. sayımızın tüm geliri ile çocuk kitapları satın alıp hediye ettik depremzede çocuklara. Söz verdiğimiz gibi. Okurlarımızın destekleri ile özellikle çocuklara yönelik bu çabalarımız neticesinde hala yüzlerce tebessüm ile karşı karşıya kalıyoruz. Çocuklar, Türkiye’nin dört bir yanından ablaları ve abileri ile mektup arkadaşlığı yapıyorlar, hediyeler alıp, gönderiyorlar. O çocuklar, ‘Ben Edebiyattan Anlarım’ diye sloganlarını yazıp, 7. sayımızın okurları için birer resim yaptılar. Erciş’i, gökkuşağının en güzel renklerine boyadılar.  

Hayal Bilgisi 7, bu bağlamda, ‘Edebiyatçının Sosyal Sorumluluğu’nu sordu Mevzubahis sayfasında. Çünkü parası olanın değil; gönlü olanın yardım edebileceğini, yeteneği ya da bilgisi olanın değil; bilinci ve vicdanı olanın ötekileri tebessüm ettirip hediyeleşmeyi gerçekleştirebileceğini göstermek ve ne yaparsak yapalım, icraatımız ne olursa olsun, elimizdeki malzemeyi ya da insan öğesini mutlu edebilecek tek gerçeğin doğru üslup olduğunu anlatmak istiyoruz.

Olabildiğince dikkat ediyoruz bu nedenle yaptıklarımıza. Hediye paketleri bazen, hediyenin maliyetini aşıyor. Ailemize ayıracağımız vakti, mektuplar, kısa notlar yazmak ya da hediye paketleri hazırlamak için harcayabiliyoruz. Misal, ‘fotokopisini çeksenize o notun, niçin elle yazıyorsunuz’ diyorlar bize. El yazısı; samimiyetin en uç noktasıdır. Biz istiyoruz ki, toplumda farklı noktalarda olan herkes, isimlerinin yanında hangi etiket olursa olsun, samimiyetlerini korusunlar birbirlerine karşı.

Ve istiyoruz ki, ‘çocuk’ insanın en önemli gündemi olsun.  Hayal Bilgisi, bu nedenle çocukları önemsiyor. Bu nedenlerle, Hayal Bilgisi bir dergisinin olması gereken halini simgeliyor pek çok açıdan; şiirinde ifade ettiğini kendi hayatında kendisine samimiyet olarak kanıtlayamayan insanlarla işimiz yok bizim. Hırsımız yok. Kıskançlığımız yok. Tartışmaları ön planda tutacak kadar müsrif değiliz Elhamdülillah.

Niyetimiz düşüncelerin, edebi kaygıların gerçek hayatta eylemlere dönüşmesi, harekete geçirebilmesi bizleri ve okurları. Allah, muvaffak etsin.

Hayal Bilgisi’nin sayfalarında mutlaka size hitap eden bir yazı ve yazar ile tanışacaksınız.  Gelecek sayıda buluşmak üzere…

[Cihat Albayrak]

www.hayalbilgisi.org

editor@hayalbilgisi.org

www.ikidelibirkitap.com

Billy Wilder Der ki…

Mart 15, 2012 by  
Filed under Sanat, Söyleşiler, Sinema

’ın yapım siyaseti ve sinemacılık üzerine 3 altın sözünü bugün halen geçerliliğini koruduğu için alıntılıyoruz. Evet, Billy Wilder Der ki…

1) Eskiden sadece film yapmak isteyen kişilerce çekilirdi, çünkü bu insanlar yaptıkları işi severlerdi. Hatta o eski ve değerli stüdyo kodamanlarından nefret etmeyi bile severdik. Bugün onları özlüyoruz, çünkü sinemaları kontrol eden insanlar her yıl daha da iğrençleşiyor. Şimdi de “yarının insanları” çıktı.

2) Bu insanlar kravat, film ya da prezervatif de satıyor olabilirlerdi; onlar için hepsi aynı şey. Hollywood artık film çevirmekle ilgilenmiyor. Para kazanmakla, daha çok para kazanmakla ilgileniyor. Her şey satışla ilişkilendirilir hale geldi. Satıcı ya da dilenci olmaya mecbur kalıyoruz. Teneke bardakla dilencilik yapmakta hiçbir zaman iyi olmadım. Ben, filmin kendisinin filmin pazarlamasından, fragmanından daha önemli olduğu dönemlerde filmler çevirdim.

3) Benim de filmlerimin satılması için soytarılık etmem gerekiyor; çünkü benden beklenen bu.

 

(Bir röportajından derlenmiştir.) 

Orhan Pamuk – Boğazın Suları Çekildiği Zaman

İbni Zerhani: Hiçbir şey hayat kadar şaşırtıcı olamaz. Yazı hariç.

Boğaz’ın sularının çekilmekte olduğunu fark ettiniz mi? Sanmıyorum. Bayram şenliğine çıkmış çocukların keyfi ve heyecanıyla birbirimizi öldürdüğümüz bugünlerde hangimiz bir şey okuyup dünyadan haberdar oluyor ki? Köşe yazarlarımızı bile, dirsekleştiğimiz vapur iskelelerinde, kucak kucağa yuvarlandığımız otobüs sahanlıklarında, harflerin tir tir titrediği dolmuş koltuklarında yarım yamalak okuyoruz. Ben haberi bir Fransız jeoloji dergisinde okudum.

Karadeniz ısınıyor, Akdeniz soğuyormuş. Bu yüzden esneyerek yayılan deniz sahanlıklarının dibindeki muazzam mağaralara deniz suları boşalmaya, aynı tektonik kıpırdanmalar sonucu da Cebelitarık, Çanakkale ve İstanbul boğazlarının tabanı yukarı çıkmaya başlamış. Boğaz kıyısında konuştuğumuz son balıkçılardan biri, eskiden demirlemek için bir minare boyu zincir attığı sularda şimdi teknesinin karaya oturduğunu söyleyerek sordu: Başbakanımız bu konuyla ilgilenmiyor mu hiç?

Bilmiyorum. Bildiğim giderek artan bir hızla ilerlediği açıklanan bu gelişmenin yakın gelecekteki sonuçlarıdır. Besbelli, kısa bir zaman sonra, bir zamanlar ‘Boğaz’ dediğimiz o cennet yer, kara bir çamurla sıvalı kalyon leşlerinin, parlak dişlerini gösteren hayaletler gibi parladığı bir zifiri bataklığa dönüşecek. Sıcak bir yaz sonunda ise, bu bataklığın, küçük bir kasabayı sulayan alçakgönüllü bir derenin tabanı gibi yer yer kuruyup çamurlaşacağını, hatta binlerce geniş borudan şelaleler gibi gürül gürül akan lağımların suladığı yamaçlarda otların ve papatyaların yeşereceğini tahmin etmek zor değil. Kız Kulesi’nin bir tepenin üstünde korkutucu gerçek bir kule gibi yükseleceği bu derin ve vahşi vadide yeni bir hayat başlayacak.

Ellerinde ceza fişleri oradan oraya koşan belediye memurlarının bakışları arasında, eskiden ‘Boğaziçi” denen bu boşluğun çamurunda kurulmaya başlayacak yeni mahallelerden söz ediyorum: Gecekondulardan, salaş, bar, pavyon ve eğlence yerlerinden, atlı karıncalı lunaparklardan, kumarhanelerden, camilerden, derviş tekkeleri ve Marksist fraksiyon yuvalarından ve kapkaççı plastik atölyeleriyle naylon çorap imalathanelerinden.. Bu kıyametimsi kargaşanın içinde Şirketi Hayriye’den kalma yan yatmış gemi leşleriyle gazoz kapağı ve denizanası tarlaları görülecek. Suların bir anda çekildiği son günde karaya oturmuş Amerikan transatlantikleriyle yosunlu İon sütunları arasında açık ağızlarıyla tarih öncesinden kalma bilinmeyen tanrılara yalvaran Kelt ve Likyalı iskeletleri olacak. Midyeyle kaplı Bizans hazineleri, gümüş ve teneke çatal bıçaklar ve bin yıllık şarap fıçıları ve gazoz şişeleri ve sivri burunlu kadırga leşleri arasında yükselecek bu medeniyetin antik ocak ve lambalarını yakacak enerjiyi uskuru bir bataklığa saplanmış köhne bir Romen petrol tankerinden alacağını da hayal edebiliyorum. Ama asıl hazırlıklı olmamız gereken şey, bütün İstanbul’un koyu yeşil lağım şelaleleriyle sulayacağı bu lanet çukurda, tarih öncesinin yeraltından fokurdayan zehirli gazlar, kuruyan bataklıklar, yunus, kalkan ve kılıç leşleri ve yeni cennetlerini keşfeden fare orduları içerisinde çıkacak yepyeni bir salgın hastalığıdır. Biliyorum ve uyarıyorum: O gün, dikenli tellerle karantinaya alınacak bu hastalıklı bölgede olup biten felaketler hepimizin içine işleyecek.

Bir zamanlar, Boğaz’ın ipek sularını gümüş gibi ışıldatan mehtabı seyrettiğimiz balkonlardan gömülemedikleri için alelacele yakılan ölülerden çıkan mavimsi dumanın aydınlığını seyredeceğiz artık. Boğaz kıyılarındaki erguvan ve hanımellerinin bayıltıcı serinliğini koklayarak rakı içtiğimiz masalarda çürüyen ölülerin genzimizi yakan o küfle karışık kekre kokusunun tadını alacağız. Balıkçıların sıra sıra dizildiği o rıhtımlarda Boğaz akıntılarının ve bahar kuşlarının huzur veren şarkılarını değil, bin yıl süren genel aramaların korkusuyla denize dökülmüş çeşit çeşit kılıçları, hançerleri, paslanmış pala ve tabanca tüfekleri ele geçirip ölüm korkusuyla birbirine girenlerin haykırışları duyulacak. Bir zamanlar deniz kıyısındaki köylerinde yaşayan İstanbullular, akşam evlerine yorgun argın dönerlerken yosun kokusunu duymak için otobüs pencerelerini fayrap açmayacaklar; tam tersi, çürümüş ölü ve çamur kokusu sızmasın diye alevlerle aydınlanan aşağıdaki o korkunç karanlığı seyrettikleri belediye otobüslerinin pencere kenarlarına gazete ve kumaş parçaları sıkıştıracaklar. Baloncu ve kâğıt helvacılarla birlikte toplaştığımız kıyı kahvelerinde, bundan sonra, donanma şenliğine değil, meraklı çocukların kurcalayıp kendileriyle birlikte havaya uçurdukları mayınların kan kırmızısı aydınlığına bakacağız. Ekmek paralarını, fırtınalı denizin kumsallara getirip attığı Bizans mangırları ve boş konserve kutularını toplamakla kazanan lodosçular, bir zamanlar sel sularının kıyı köylerindeki ahşap evlerden kopartıp Boğaz’ın derinliklerine yığdığı kahve değirmenlerinden, kuşları yosun tutmuş guguklu saatlerden ve midyelerin zırhıyla kaplanmış kara piyanolardan çıkaracaklar artık. İşte o günlerin birinde ben, dikenli teller içinden, bu yeni cehennemin içine kara bir Cadillac’ı bulmak için bir geceyarısı süzüleceğim.

Kara Cadillac, bundan otuz yıl önce ben, bir acemi muhabirken serüvenlerini izlediğim ve patronu olduğu bir batakhanenin girişindeki iki İstanbul resmine hayran olduğum bir Beyoğlu haydutunun (“gangster” demeye dilim varmıyor) caka arabasıydı. Arabanın İstanbul’da birer eşi o zamanların demiryolu zengini Dağdelen ile tütün kralı Maruf’ta vardı. Son saatlerini bir hafta tefrika ederek hikâye ettiğimiz ve biz gazetecilerin efsaneleştirdiği haydutumuz bir geceyarısı polis tarafından sıkıştırılınca, sevgilisiyle, bir iddiaya göre esrar sarhoşluğundan, bir iddiaya göre de bilerek atını uçuruma süren eşkıya gibi Akıntı Burnu’ndan Cadillac’ıyla birlikte Boğaz’ın karanlık sularına uçmuştu. Dalgıçların deniz dibi akıntısında günlerce arayıp bulamadıkları, gazetelerin ve okuyucuların da kısa bir süre sonra unuttukları Cadillac’ı nerede bulacağımı ben şimdiden kestirebiliyorum.

Orada, eskiden ‘Boğaz’ denilen yeni vadinin derinliklerinde, içine yengeçlerin yuva yaptıkları yedi yüzyıllık ayakkabı ve çizme tekleri ve deme kemikleri ve bilinmeyen sevgiliye yazılmış aşk mektuplarıyla dolu şişelerin işaret ettiği çamurlu bir uçurumun aşağılarında, elmaslar, küpeler, gazoz kapakları ve altın bileziklerin parladığı sünger ve midye ormanlarıyla kaplı yamaçların gerisinde bir yerde, çürümüş bir mavna leşinin içine alelacele kurulmuş eroin laboratuvarının ve kaçak sucukçuların kestikleri beygir ve eşeklerin kova kova kanıyla suladıkları istiridye ve deniz minareli kumluğun az ötesinde olacak.

Eskiden ‘Sahil Yolu’ denilen, şimdiyse daha çok bir dağ yoluna benzeyen asfalttan geçen arabaların kornalarını dinleyerek indiğim leş kokulu bu karanlığın sessizliğinde arabayı ararken, içlerinde boğuldukları çuvallardaki iki büklüm durumlarını hala koruyan saray kumpasçılarının ve haçlarını ve asalarına sarılı Ortodoks papazlarının bileklerine gülle bağlı iskeletlerine rastlayacağım. Tophane rıhtımından Çanakkale’ye asker gönderen Gülcemal vapurunu torpillemek isterken, uskuru balıkçı ağlarına, burnu da yosunlu kayalara çarptıktan sonra deniz dibine çöken İngiliz denizaltısının soba borusu gibi kullanılan periskobundan çıkan mavimsi dumanları görünce, oksijensizlikten ağzı açık kalmış İngiliz iskeletlerinin temizlendiği ve kadifeyle kaplı albay koltuğunda Çin porselenleriyle akşam çayını artık Liverpool tezgâhlarında imal edilmiş yeni yuvalarına huzurla alışan vatandaşlarımızın içtiğini anlayacağım. Karanlığın içinde, daha ötede Kayzer Wilhelm’e bağlı bir zırhlının paslı çapası olacak; sedefleşmiş bir televizyon ekranı bana göz kırpacak. Yağmalanmış bir Ceneviz hazinesinin artıklarını, ağzı çamurla tıkanmış kısa namlulu bir topu, yıkılıp kaybolmuş bazı devlet ve kavimlerin midyeyle kaplı tasvir ve putlarıyla burun üstü duran pirinç bir avizenin patlak ampullerini göreceğim. Gittikçe aşağılara inerek, çamur ve kayalar içinde yürürken, zincirli küreklerinin başında sabırla oturup yıldızları gözleyen köle iskeletlerini seyredeceğim. Yosun ağaçlarından sarkan gerdanlık. Gözlük ve şemsiyelere dikkat etmeyeceğim belki; ama inatla hala ayakta dikilen muhteşem at iskeletlerine bütün silah, zırh ve takım ve taklavatlarıyla binen Haçlı şövalyelerine bir an dikkat ve korkuyla bakacağım. Üzeri midyelerle kaplı sembol ve silahlarıyla Haçlı iskeletlerinin hemen yanıbaşlarında duran Kara Cadillac’ı beklediklerini o zaman korkuyla anlayacağım.

Nereden geldiği anlaşılamayan fosforlu bir ışıkla arada bir belli belirsiz aydınlanan Kara Cadillac’a ağır ağır, korkuyla, yanıbaşındaki Haçlı muhafızlarından izin alır gibi saygıyla yaklaşacağım. Cadillac’ın kapısının kulplarını zorlayacağım ama baştan aşağı midye ve deniz kestaneleriyle kaplı araç bana geçit vermeyecek, sıkışmış ve yeşilimsi pencereleri yerlerinden hiç oynamayacak. O zaman, cebimden tükenmez kalemimi çıkarıp sapıyla camlardan birini kaplayan fıstıki yeşil yosun tabakasını yavaş yavaş kazıyacağım.

Geceyarısı, bu korkunç ve büyülü karanlıkta kibritimi yakınca arabanın Haçlı zırhları gibi hala parlayan güzelim direksiyonunun, nikelajlı sayaçlarının, ibre ve saatlerinin madeni ışığında haydutla sevgilisinin bilezikli ince kollarıyla ve yüzüklü parmaklarıyla birbirlerine sarılarak ön koltukta öpüşen iskeletlerini göreceğim. Yalnız iç içe geçen çene kemikleri değil, kafatasları da ölümsüz bir öpüşle birbirine kaynaşmış olacak.

O zaman, kibritimi bir daha yakmadan gerisin geriye şehrin ışıklarına dönerken, felaket anlarında ölümü karşılamanın en mutlu yolunun bu olduğunu düşünerek uzak bir sevgiliye acıyla sesleneceğim: Canım, güzelim, kederlim, felaketler zamanı gelip çattı, gel bana, nerede olursan ol gel, ister sigara dumanıyla dolu bir yazıhanede, ister çamaşır kokan bir evin soğanlı mutfağında, ister dağınık mavi bir yatak odasında, nerede olursan ol, vakit tamam, gel bana; yaklaşan korkunç felaketi unutmak için perdeleri çekili yarı karanlık bir odanın sessizliğinde bütün gücümüzle birbirimize sarılarak ölümü beklemenin zamanı geldi artık.

 Orhan Pamuk – Boğazın Suları Çekildiği Zaman

(Yazarın Kara Kitap adlı postmodern romanından bir bölüm)

“Esin mi? Şeytan mı?” - Şiir Heykel Buluşması

İstanbul, baharı heykel ve şiirin heyecan verici kavuşmasıyla karşılayacak. Galeri Işık İstanbul’da, 21 Mart’ta “Dünya Şiir Günü”nde Türkiye’de ilk kez, heykeltıraşların ve şairlerin ortak girişiminin ürünü olan Şiir Heykel Buluşması düzenlenecek. Buluşma kapsamında 37 sanatçının katıldığı bir heykel sergisi ve “Sanatta Yaratı Süreci” başlıklı bir panel gerçekleştirilecek.

Şiir Heykel Buluşması, yapıtının üretim sürecini hem estetik hem kuramsal hem de kurumsal olarak sorgulayan sıradışı bir etkinliği ve bir sanatçı öz-örgütlenmesi olması nedeniyle dikkat çekiyor.

Şiir Heykel Buluşması’nın odak noktası Esin mi? Şeytan mı? başlıklı heykel sergisi,  Türkiyeli bir şairin, bir şiirinden esinlenerek bu sergi için heykel üreten heykeltıraşların eserlerinden oluşuyor. Sergi, izleyiciyi sanatçının zihninde sözcükler, imgeler, sesler, formlar arası ilişkilerin, soyuttan somuta dönüşme sürecine dahil etmeyi hedefliyor. Yaratıcının zihnine uzanan bu serüvene şiirler rehberlik ediyor.

Sadece İstanbul’dan değil, Ankara’dan, İzmir’den, Ordu’dan, Çorum’dan, Isparta’dan, Eskişehir’den henüz kırk yaşını geçmemiş, heykeli hayatının merkezine almış 37 sanatçı, kendilerini ifade edecek bir platform yaratmak için harekete geçmişler. Türkiye Yazarlar Sendikası ile birlikte öznesi sanatçı olan bir sanat etkinliği kurgulamışlar. Işık Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi ve Artgalerim Nişantaşı Sanat Galerisi’nin desteği bu önemli buluşmanın gerçekleşmesini sağlamış. Sonuçta Türkiye heykelinin geleceğine dair fikir veren bir sergi çıkmış ortaya.

“Sanatta Yaratı Süreci ” başlıklı panel de yaratma, algılama, yorumlama biçimleri üzerine tartışmayı, Prof. Meriç Hızal, Prof.Dr. Zeynep Sayın, Canan Beykal, Mustafa Köz, Salih Bolat gibi çok değerli isimlerin görüşleriyle derinleşmeyi öneriyor.

Esin mi? Şeytan mı? Karma heykel sergisi, Işık Üniversitesi GSF Maslak Kampüsü “Galeri Işık İstanbul”da, 21 Mart - 21 Nisan 2012 tarihleri arasında görülebilir.

ETKİNLİK ADI: Şiir Heykel Buluşması

SERGİ ADI: “Esin mi, Şeytan mı?” Karma heykel sergisi

Sergi Açılışı ve Panel Tarihi: 21 Mart 2012 (Dünya Şiir Günü)

YER: Işık Üniversitesi GFS Maslak Kampüsü, Büyükdere Cad. 34398 Maslak / İstanbul

PANEL
“Sanatta Yaratı Süreci”
Prof. Meriç Hızal
Prof. Dr.Zeynep Sayın
Canan Beykal
Mustafa Köz (Şair- Türkiye Yazarlar Sendikası Başkanı)
Salih Bolat ( Şair)

Şiir Dinletisi
Oya Uysal, Gülce Başer, Osman Serhat, Hüseyin Alemdar

Sanatçılar Ahmet Aydın Atmaca, Arif Çekderi, Arzu Parten, Ayhan Mutlu, Ayla Turan Tan, Ayla Yıldız, Bahadır Yıldız, Burak Bedenlier, Burcu Erden, Canan Sönmezdağ Zöngür, Caner Şengünalp, Cemil Güç, Cihan Gündüz, Çağdaş Erçelik, Çayan Yılmaz, Çiğdem Yıldırım, Dilara Koloğlu, Ersin Tavukçu, Evren Erol, Filinta Önal, Işık Özçelik, İlker Yardımcı, Kadriye Kantık, Malik Bulut, Meliha Sözeri, Olcay Ataseven, Pınar Yeşilada, Serdar Kaynak, Serenay Şahin, Serkan Yüksel, Sesil Beatris Kalaycıyan, Seval Şahin Özgür, Şenay Ulusoy, Tanzer Arığ, Umut Çetiz, Yeni Anıt, Yücel Kale.

Batakhane Güzeli

Kadına yönelik psikolojik şiddet “Batakhane Güzeli” adlı oyunuyla sahneye yansıtılacak…

Sivas Devlet Tiyatrosu, sahnede eleştirdiği erkek egemen toplumun kadına yönelik yarattığı psikolojik baskıyı yansıtan, 3 oyunundan biri olan, “Batakhane Güzeli” adlı oyunu, bu hafta seyirciyle buluşturuyor.

Osmanlı dönemindeki kabadayılık teması ile “erkeklik”  dayatmasını kadının sosyal yaşamına nasıl yansıdığını sahneye taşıyan oyun, kadının maruz kaldığı psikolojik şiddeti de eleştiriyor.

“ Sokaktan salınarak geçiyorsa bir dilber, bakarsınız gülerek/ Oysa ne acılar geçmiştir, ne yaralar almıştır hayatta bugüne dek./ Sokaktan salınarak geçiyorsa bir dilber, bakarsınız gülerek/Üstündeki giysiye, ağzındaki çiklete, gözündeki boyaya, yırtmaçlı eteğine/ Sırası geldiğinde, onlar hayat kadını, onlar hepimizin malı!” repliği ile kadını içinde bulunduğu psikolojik şiddetti özetleyen oyunun yönetmeni Abdullah Ceran, oyun hakkında şunları dile getirdi:

“Oyunumuz, iki kabadayının erk mücadelesinde giriştikleri, kimi zaman güldüren, kimi zaman düşündüren, kimi zaman da hüzünlendiren hikâyelerinin; sosyal bir yara halini almış “Kadın” varlığı üzerinden yansımasıdır aslında… Bir erkeği kadın gözüyle gösteren, bir kadını toplum gözüyle anlatan bu düşsel hikâye, toplumsal yanlışlarımızı bir birey olarak yıkmayı önermiştir bizlere…”

Erman Canatan kaleme aldığı, Abdullah Ceran’ın yönettiği oyun, 15-16 Mart saat 19:30’da 17 Mart’ta ise saat 14:00 ve saat 19:30’da Sivas Atatürk Kültür Merkezi sahnesinde sahnelenecek.

6 Ekimde perde açan oyunu bugüne kadar 9 bin 483 seyircisi izledi.

Sonraki Sayfa »