The Rolling Stones’la 50. Yıla Genel Bir Bakış

Şubat 25, 2012 by  
Filed under Gösteriler & Topluluklar, Müzik, Sanat

Son geçen elli yıl, dünyaya geçtiği yolda iz bırakan müzisyenlerin pek çoğunu kaybettiğimiz zamanlar olarak belleklerimizde yer edinirken; Janis Joplin, John Lennon, Jimi Hendrix ve Kurt Cobain’in zamansız ölümleri süregelmiştir.

Bu kısa yazıda, yaptıkları ve dinledikleri müzikle hâlâ genç kalmayı sürdüren, Nazım Hikmet’in söyleyişiyle, ölmekten korktuğu halde ölüme inanmayan ve meydan okuyan bir kuşağın son temsilcilerinden bahsedeceğim size.

Dartford Tren İstasyonu’nda sıradan bir gün aceleci adımlarla, elindeki blues plaklarına sıkıca sarılarak arkadaşı Keith Richards’ı görmeye giderken başlatmıştı Mick Jagger ilk adımlarla The Rolling Stones’un hikâyesini.

Orta sınıf bir ailenin burslu olarak London School of Economics’de okumaya hak kazanan oğlu olmaktan, efsaneler ölmez sözcüğünü bugün her iki anlamında da yaşatan bir yıldız olacak olması… Bu adımlarla ilerliyordu Dartford Tren İstasyonu’nda.

Aralarına Ian Stewart ve blues gitaristi Brian Jones’u da katan ikili 1960′ların fırtınasına yelken açtılar. Onlar Birleşik Krallığın kötü çocuklarıydı. Albüm kapaklarında asık suratlarıyla, uyuşturucu bulunmakla suçlanmalarıyla, çirkin ifadeleriyle The Beatles’ın sempatik imajının tam tersine hareket ediyorlardı ve bu, o gün için oldukça havalı bir imaj yaratıyordu.

The Rolling Stones’un John Pashe tarafından 1970 yılında yaratılan meşhur dudaklar ve dışarıya çıkan dil simgesi bir dönem Türkiye’de de olmak üzere her yerdeydi.

Bu imajın aksine müzikal açıdan Beatles’la oldukça benzerlikler taşıyan efsanevi Mick Jagger ve çetesi asla insanları onlar kadar arkalarından sürükleyememesine rağmen hatırı sayılır başarılara imza atmış, 2005 yılında son albümlerini yayınlayan grup hâlâ devam eden müzik yaşamalrıyla insanları ortak çatısında birleştirerek adım adım başarıya yürümeyi bilmişlerdir.

Keith Richard, Brian Jones ve Mick Toylor’un ardından gruba dâhil olan Ronnie Wood, Charlie Watts ve tabii ki de Mick Jagger bugün ender görülen, ölmeden efsaneleşme mitinin en canlı örnekleridir.

Albümleri *

            Shine A Light Single Disc Edition

            Shine A Light Deluxe Edition

            A Bigger Bang

            Live Licks

            No Security

            Bridges to Babylon

            Stripped

            Voodoo Lounge

            Flashpoint

            Steel Wheels

            Dirty Work

            Undercover

            Still Life

            Tattoo You

            Emotional Rescue

            Some Girls

            Love You Live

            Black And Blue

            It’s Only Rock ‘N Roll

            Goat’s Head Soup

            Exile On Main St

            Sticky Fingers

            Get Yer Ya Ya’s Out

            Let It Bleed

            Beggars Banquet

            Their Satanic Majesties Request

            Flowers

            Between The Buttons

            Got Live If You Want It

            Aftermath

            December’s Children (And Everybody’s)

            Out Of Our Heads

            The Rolling Stones Now!

            The Rolling Stones No. 2

            12 x 5

The Rolling Stones (England’s Newest Hitmakers)

Grup elemanları *

1962 - 1963

            Mick Jagger

            Keith Richards

            Brian Jones

            Dick Taylor

            Bill Wyman

            Ian Stewart

            Carlo Little, Tony Chapman, Mick Avory

1963 - 1968

            Mick Jagger

            Keith Richards

            Brian Jones

            Bill Wyman

            Charlie Watts

1969 - 1974

            Mick Jagger

            Keith Richards

            Mick Taylor

            Bill Wyman

            Charlie Watts

1975 - 1992    Mick Jagger

            Keith Richards

            Ronie Wood

            Bill Wyman

            Charlie Watts

1993 - Bugün

            Mick Jagger

            Keith Richards

            Ron Wood

            Charlie Watts

* Albümler ve Grup elamanları bilgisi 25.02.12 tarihinde http://tr.wikipedia.org/wiki/The_Rolling_Stones adresinden alınmıştır.

Mehmet Onur Kocabıyık

 m.onurkocabiyik@hotmail.com

The Tree of Life (2011 - Terrence Malick)

Kırk yılı devirmiş sinema yaşantısı boyunca yönettiği beş uzun metraj filmiyle sinemaseverlerin belleğinde haklı yer edinen nevi şahsına münhasır rejisör Terrence Malick, 2011 yılında Altın Palmiye’yle evine döndüğü son filmi The Tree of Life’da (Hayat Ağacı), orta sınıf ailenin bireyleri üzerinden evrenin başlangıcıyla bağdaştırdığı yarı belgeselvari öyküsünde küçük insanların düşlerine, isteklerine, umutlarına, dertlerine değinen, söylemce oturaklı, duygu dolu bir şahesere imza atmış. Evrenin yaratılışından itibaren canlılar arasında varolan kuralları, değişimleri, yapılaşmayı, dinozorları, modernizmi, banliyölerdeki aileleri, çıkarcılığı, karşılıksız sevgiyi ve aile bağlarının etkilerini senaryosunda ustalıkla birleştirmiş. Görüntülerle ördüğü şiirsel bir yolculuğun kapılarını aralayan anahtarı da takipçileri olan sinema seyircilerinin ellerine buyurmuş. Günümüzün sinemasal öykülerinde bulunamayacak, işlense de inandırılamayacak naif bir hikâyeyi, geçmişin tozuyla sarı sayfaları çevrilen güncenin yapraklarından süzülen bir ışığa, kamerasını aşırı duygusallığa kaydırmamanın lezzetiyle, damakta yer edinircesine yön vermiş. Hüzün ve huzuru arayanları derinden etkileyecek, sinemaseverler için de ikinci on yılın en kayda değer filmlerinden birine mührünü vurmuş yönetmen Terrence Malick.

Pek çok filmi kendine fon edinen Amerikan banliyölerindeki huzurlu ve mutlu aile tablosunun bir benzeri de üç çocuklu O’Brien ailesinin sıcak yuvası içerisinde süregitmektedir; ta ki, günün birinde kapılarını çalan postacının taşıdığı üç çocuğundan birinin ölüm haberini veren o uğursuz mektup okunana dek. Sessiz çığlıklar, yakarışlar, gözyaşı, içlerini dolduran sarsılmaz inancına kadar sorgulamaların her biri dizginlenemeden gün yüzüne çıkar. Acısını yansıtmayan dirayetli baba, oğul kaybeden acılı anne ve masumiyetlerini daha yitirmemiş çocuklarının yaşam öyküleri evrenin yaratılışından itibaren gelişen zamandizinsel bir irdelemeyle, mutlu anlarının temsilindeki evlerinin çatısı altından yayılan abartısız anlatımla seyircinin önüne serilir.

Demeç vermeyişiyle ve fazla fotoğraf çektirmemesiyle de bilinen Terrence Malick, üslubunu sinemacılar arasında yaymaya ve şablonun dışına bir adım bile atmadan seyirciyi etkilemeye çalışan her büyük sinemacı gibi, senaryoyu işleme biçimselliği ve kurgu masasında hissettirdiği etkili yönetimiyle, yüzlerce defa anlatılmış inançları kuvvetli bir aile içindeki baba-oğul çatışması minvalindeki hikâyeye anneye de rol biçerek, evrenin oluşumundan itibaren aktarma çabasının neticesinde farklılık arayışına giren seyircinin gönlüne taht kurmaması olasılıksız gibi görünmektedir. Malick’e usta sinemacı payesini yakıştırmışken son filmi Tree Of Life’ın bir yönden diğer sinema üstadı Stanley Kubrick’in “2001: A Space Odyssey”inin ilk epizodundaki seyirciyi soğuk evrenin yaratılma sürecindeki rahatsız edici karanlıkla baş başa bırakan izleyen/anlamaya çalışan göz tarzı çekimleri ile yarışacak tam tersi etkideki sıcakkanlı görüntüleri, 2001’in bilimkurgu türü içerisindeki bayraktarlığına bazı yönlerden göz koymuş etkisi imasını seyircinin hafızasında yaratabilir.

 

Ancak iki sinemacını filmleri arasındaki en temel fark; ilki büyük bir projeden büyük bir hikâyeyken diğeri de küçük insanların özyaşamları üzerinden etkiler bırakacak, ete-kemiğe bürünmüş, insani özellikleri had safhada ve metalik bir tat bırakmayan bir deneyimle işlenmesidir. Malick’in gözlemi de insanın kendine özgü duyuları, inançları ve dünyaya bakışı üzerinden yapaysallığa kaçmayan bir dem verişiyle sıkı sıkıya kenetler görüntülediklerinin büyüsünü. Hikâyesinin göbeğine oturttuğu O’Brien çekirdek ailesini tamamlayan bireylerin kader çizgilerini Allah’ın evreni yaratışından itibaren süregelen düzenin tümden varım düzleminin tam orta noktasında imler. Ve inancı kuvvetli bir annenin çocuklarında da aynı hassasiyeti bulunmasına özen gösteren yaklaşımıyla, hayattan beklentileri başkalarının yönlendirmesiyle kesintiye uğramış babanın ailesi üzerinde kurduğu otorite mekanizmasıyla zaman zaman yalpalayabilir ama “babanın biraz kötü biri olabilirim fakat sen olmamalısın” cümleleriyle katiyen hiçbir vakit kaybolmaya yüz tutmadığının da altını çizer. Senaryosunun yükünü çeken tüm karakterlerin dinsel yönünü gülünç göstermeye çalışan karikatürize etkiye kurban etmeden, mübalağsız ve yalın dokunuşlarıyla örer karakterlerinin kozasını. Bazen yaşananlar aile içindeki ufak sertleşmeyi gözler önüne sererken, çoğu zaman hissedilen, zor günler yaşayan babanın bazı yönlerden sinirsel dışa vurumu şeklinde yorumlandırılır.

Zaten yönetmenin senaryosunu oluşturmaktaki bir amacı da 50’lerin muhafazakâr ailesinin sinemada gelenekselleşmiş örneği üzerinden varoluşun sebeplerini suale gerek bırakmadan görüntülerindeki aile bireylerini koşutluk ekseniyle, bazıları savrulmadan önceki mutlu günlerini anlatmaya soyunmasıdır. Adları açıklanmayan anne (oyn: Jessica Chastain) ve baba (oyn: Brad Pitt) karakterlerinin çocuklarını yetiştirme tarzlarını, insanlarla ilişkilerini, gündelik hayatlarını, kavgalarını, oğulların haşarılıklarını şiirsel kesitler halinde sunar seyirciye. Kâh zamansal oynamalarla milyonlarca yıl öncesine gider, kâh hikâyeyi günümüz dünyasında hatırlayan konuma yerleştirdiği şimdinin orta yaşlı yetişkini üzerinden geçmişte yaşadığı utanç verici anlara odaklandırır. Malick minimalist sinemaya yakın üslubunda, takvim yaprakları değiştikçe unutulan masumiyetin, aile bağlarının, geçmişe özlemle anan duygularının acı tatlı olaylar yaşadıkları banliyö evlerinin hatırasını o günkü hiddetle hisseden karakterin en derine inen yaklaşımıyla iletişim kurmayı dener seyircisiyle. Yönetmenin kamerasına aldığı devinen görüntülerin birbirlerine bağladığı ana mesajıysa yıllar geçtikçe yitirilen ailevi yakınlığın, anne-baba sıcaklığının geçmişte utanılacak bir hâl alsa dahi yaşlandıkça daha fazla önem arz ettiğini dillendirmek istemesinden başka nedir ki?

Sean Penn’in canlandırdığı Jack karakterinin günümüz yaşayan birey modelinin volkanik kayaçları arşınlamasının ve göğe yükselen betonsu binalar içinde bezgin insan portresi verişinin yegâne amacı da işte budur; yani geçmişteki mutlu anların izini sürmek. Her daim ailesiyle yaşadığı müstakil evlerindeki çocuksu masumiyetin yollarını araması, dağılmış kökleri yeraltında uzayan ağaç metaforuyla açımlanır. İstenilen hayat ağacını gövdesine ulaşmaktır, nefes almaktır, aile sıcaklığı hissetmektir, mutluluktur, tek vücut olmaktır. Jack karakterinin filmin sonundaki çölün ortasındaki kapıdan girişi ve önceki sahnedeki asansörle yükseğe çıkması metaforuyla başlanılan kumsal üzerinde yakınlarını arayış içindeki insan topluluğunun ahiretteki kavuşma sahnesinin bir benzerini hatırlatır gördükleri. Annesi, babası ve diğer kardeşleri de oradadır. Anne iki çocuğunu severken orta yaşlı Jack dışarıda kalır çünkü hayata gözlerini kapamadığından yaşamına geri dönmenin zorundalığını bilir ve saatler süren ahiret kesitinden çıkar, sanki her şey bir masalmış yüz ifadesiyle hayatına geri döner. Film, evrenin oluşagelen serüvenini ve insanlığın yok olduğunu anlatışını bir aile üzerinden verdiği mesajlarla kesiştirerek sonlandırır. Böylelikle yaratanı simgeleyen ışığa seslenenlerin konuşmasının anlamı da diğer hayattayken isteğini doğrudan seslenebildiğini göstermektir. Malick kafasında kurduğu hikâyede her şeyin başlangıcıyla bitişine Allah’ı da katarak anlatmak ister ve anlatır…

 

Film boyunca kadrajın çerçevesinin dışına taşmayan lirik görüntüler, hareketli kameranın etkisiyle, ilerleyen sürede birbirlerini tamamlayan sahnelerin kurgulanmasıyla dokunur. Sekanslarda dikkat çeken anlık korkunun, hayal kırıklıklarının, mutluluğun temelleri bazen anne-baba, bazen baba-oğul perspektifinde süregider. Bu sahnelerde en çok, oğlun her geçen günde çocukluğunun masumane anlarını ellerinden yitirişinin üzerinde hikâye gelişir. Ergenliğe adımı sırasındaki olayları kimi zaman başkalarını camlarını kırma, kavgalara hakemlik etme, kardeşine zarar verme, otoriter babaya karşı duruş ve kadınları tanımadaki engelleri yavaş yavaş ortadan kaldırmayla tamamlandırılır. Karşı cinsi zihninde betimleyecek en büyük hamlesinde annesi aklına gelir ve yaptıklarından utanç duyar; onu doğuran kadının yüzüne bakamaz, büyüdüğünü kavramıştır artık. Yönetmenin bu oğul karakteri üzerinden senaryoya derinlik veren en önemli hamlesi çocuğun bakış açısından, evin iktidarını tek başına sahipleyen baba karakterine karşı ses yükseltmeleri, ölmesini arzulayan duaları, “(annem) beni seviyor” cümlesinin yüzüne haykırması hafif örtük oidipal ekseriyetli çıkarımla ilişkilendirilmesi sonucunu doğurur. Belki de sahnelerden anlaşılması istenilen vurgu sadece anne sevgisine bağlılığın tutkulu etkileri olsa bile “oidipal” yönün gölgesi, ikinci sonuca daha bir baskın düşüyor anlatıda.

Terrence Malick’in ergenlik çağına girme aşamasındaki çocuğun sıkıntılarına, arkadaşlarıyla, kardeşleri ve anne babasıyla kurduğu diyalogların neticesinde, bazı seyircilerin istediği geniş yelpazeye ulaşmamış mesajlarının şikâyeti bence yapımın süresi içersinde ok gibi hedefe varan, derli-toplu bir anlatımı egemen kılmış. Ancak filmin son 35 dakikasından sonraki süreçte Sean Penn’in küçüklüğünü canlandıran çocuk karakterinin duygularına, haylazlıklarına gereğinden fazla yer verilmesi filmin şiirsel etkisine biraz zarar veriyor ve aynı karakter üzerinde olayların ardı ardına gelişmesi de senaryonun yükünü sırtlanan diğer karakterleri geri plana yollamış. Bana kalırsa bu tarafı filmin yegâne eksikliğidir. Eğer ki yönetmenin aklındaki tastamam kurgunun (6 saatlik bir süreden söz ediliyor) ev sinemasına yönelik DVD’si gelecek aylarda çıkarsa 5–10 dakika süren tekdüzeliğin de kalkacağına, yönetmenin aklındaki o geniş projenin mükemmeliyete o zaman ulaşacağına inanıyorum. Şu anda karşımızdaki çok iyi film ama bence, o az sayıdaki mükemmeller sınıfına giremeyecek birkaç eksiği mevcut.

 

Sonuçta, tüm süre boyunca klasik müziğin gövde gösterisiyle akan görüntülerin içindeki evrenin oluşum sürecindeki Zbigniew Preisner’ın “Lacrimosa”sının uyumu dikkat çekicidir. Oyuncu kadrosunu oluşturan Jessica Chastain’in rol yeteneği, Sean Penn’in az ama öz görüntüleri, filmin yapımcılığın da üstlenen Brad Pitt’in bir Oscar adaylığını gerektiren baba karakterini etkileyiciliği, şiirsel görüntüleri taçlandıran soundtrack, pelikülle sıkı sıkaya bir bütün oluşturur. Yönetmen Terence Malick’in yaşı ilerlemiş de olsa nice film çekmesini ve her daim üslubunu korumasını bir sinemasever olarak canı gönülden istiyorum. Filmleri gişe yapmasa da kendi bildiğinden şaşmasın, kendisini önemseyen seyirci olarak isteğim(iz) budur.

Süleyman Keskin

s.keskin09@gmail.com

Menderes Samancılar’la Yılmaz Güney Üzerine

 2. Yılmaz Güney Kültür ve Sanat Festivali kapsamında oyuncu Menderes Samancılar ile Yılmaz Güney sineması ile ilgili gerçekleştirilen söyleşinin tam metnini sunuyoruz.

Söyleşinin 2 Yılmaz Güney Kültür ve Sanat Festivali Resmi Web sitesindeki linki: http://www.yilmazguneyksf.org/index.php/makale-roportaj/menderes-samancilarla-yilmaz-guney-uzerine.html

 ………..

-Sinema yolculuğunuz nasıl başladı?

1974 yılında bir derginin açtığı fotoroman kralı yarışması ile başladım. Yarışmada “fotoroman kralı” seçildim. Fotoroman yolculuğu derken sinema hayatımız buralara geldi. 110’a yakın filmde çalışmışım. Böyle bir serüven…

-20 yaşına kadar Adana’da fabrikada işçiymişsiniz.

Çeşitli mesleklerde çalıştım. Bu yarışmayı kazandığım sırada fabrikada çalışıyordum. Tipik Anadolu çocuğuyduk, her meslekte çalıştık. Aklınıza ne gelirse; kalaycı çıraklığında, odun tamirciliğine, ayakkabı boyacılığından, sinemalarda gazoz satmaya kadar her şeyi yaptık.

-Yılmaz Güney’le tanışmanızdan biraz bahsedebilir misiniz?

Yılmaz Güney’le çalışmamız yine o yarışma çerçevesinde oldu. Ben birinci seçildikten sonra Hürriyet Gazetesi’nin lobisinde beklerken Yılmaz ağabey geldi. O da galiba iki hikâyesinin görüşmesi için Erol Simavi’nin yanına gelmişti. Kapıda karşılaştık, yanıma geldi, sohbet ettik, tebrik etti. Biz daha bir gün önce kazanmışız. Sonra çıkışta bekledim Cağaloğlu’na doğru yürüdük beraber. Sinem İş Hanı’nda Güney Film var, oraya gel görüşelim, dedi. Ertesi gün oraya gittim, orada görüştük. Bu arada onlar Endişe filminin hazırlığını yapıyorlardı. Sonra tekrar gittim, konuştuk. “Endişe filmini çekip döneyim, birlikte çalışırız.”dedi. Tamam, ağabey, dedim. Gitti bir daha da görüşemedik. Ondan sonra artık cezaevi serüvenleri başladı. İmralı’da yatarken de Onat Kutlar’ın, Atilla Dorsay’ın, Vecdi Sayar’ın da içinde olduğu 8-10 kişilik bir ziyaretçi izni alındı, iki sefer de hava muhalefeti sebebiyle yaklaşılamadı İmralı’ya. Sonra Bandırma’ya geçtik oradan otobüsle İstanbul’a döndük. Görüşemedik sonra da.

- Yılmaz Güney sineması, toplumun ezilen kesimlerinin öykülerini anlatan, onların yaşamlarına ışık tutan bir özelliğe sahip. Yılmaz Güney’e ve Yılmaz Güney sinemasına dair görüşlerinizi alabilir miyiz?

“İnsan emeğinin, insan onurunun olmadığı bir yerde ne sanattan ne özgürlükten söz edilebilir.”

Öncesinde Lütfi Akad’ların, Metin Erksan’ların da önemli filmleri var. Bunları inkâr edemeyiz ama bence Yılmaz Güney sinemamızda ilk başkaldırı filmini yapmıştır. Zaten bunların dönüm noktası da hepimizin bildiği gibi “Umut” filmidir. “Umut” filmi sinemada bir dönüm noktası oldu. Yılmaz ağabeyin kendi sinemasında da bir dönüm noktası oldu. Zaten onun hedeflerinin başında insan emeği vardır. İnsan emeğinin, insan onurunun olmadığı bir yerde ne sanattan ne özgürlükten söz edilebilir. Bakışlarımızda da izlediklerimizde de bunu gördük Yılmaz Güney sinemasında. Zaten Yılmaz Güney’i konuşurken Yılmaz Güney’i filmlerinden, hayatından ayrı düşünmek de olanaksız. Yani Umut filmi diyorsan artı Yılmaz Güney’dir. Yılmaz Güney artı Yol diyorsun, Sürü, Düşman, Baba diyorsun. Mesela “Baba” filmi benim hayatımın da dönüm noktasıdır. Defalarca izlediğim önemli filmlerden biriydi. Hep örnek olacak bir yapıttı, bir başyapıttı hatta. Baba filmine bakıyorsun, Yılmaz Güney’ e bakıyorsun. Hayat hep iç içe geçmiş. Ne düşündüğü, ne yaptığı, hayata ve insanlara bakışı Yılmaz ağabeyin filmlerinde hep vardır. Yılmaz Güney’i tanımak isteyen onun iki tane filmini izlese onun kim olduğunu anlar ve hayatın içindeki yerini de en iyi şekilde kavrar diyorum. Özetle bu şekilde.

- Yılmaz Güney filmlerinin toplumsal alanda bıraktığı izlerden, o günlerde yaşamış biri olarak, bize biraz bahsedebilir misiniz?

Yılmaz Güney’in filmleri en çok sansüre uğrayan filmlerden olmuştur her zaman. Demek ki toplumun meselelerine parmak basan işler yapmıştır. Yani iz bırakan derken Yılmaz Güney’in kendisi zaten derin bir izdir. Sanatımızda, ülkemizde, sinemamızda… Fazla söze gerek yok.

-DİSK’e bağlı Sine-Sen yöneticisi olduğunuz için, 12 Eylül sonrası 36 yıl hapis istemiyle yargılanmışsınız. O dönemlerde sinema oyunculuğu ve sendikacılık yapmak nasıldı?

Bugün baktığımızda yargılanmak, tutuklanmak o zaman da bize çok normal şeyler gibi gelirdi. Bugün ülkenin bütün gazetecileri cezaevine doldurulmuş durumda. O zaman da yargılanmak hem bir keyfiyet içerisindeydi hem de bu eleştirdiğimiz meseleler kanıksanmıştı. Yani tutuklanmayan insanı neredeyse adamdan saymayacak hale gelmişti ülke. Çünkü herkesin bir hapishane hayatı var, herkesin bir cezası var, herkesin uzun süre yargılanması vardı.

“İddianameye baktığında da koca bir kitap verdiler bize, inanamadım, ülkemizin sanat rehberi gibiydi.”

Tabi tek başımıza değildik yargılanırken. Onun hemen arkasında “Aydınlar Dilekçesi” davası vardı. “Aydınlar Dilekçesi” ile birleştirildi sonradan, hepsinden birden yargılandık. Zaten iddianameye baktığında da koca bir kitap verdiler bize, inanamadım, ülkemizin sanat rehberi gibiydi. Herkes ordaydı baktığında. İyi ki biz de yargılanıyoruz burada, dedim. İnsan dışarıda kalsa utanç duyar, öyle bir durumdu yani. Hala saklıyoruz o iddianameleri. Aynı kitapta Yılmaz ağabeyin de ismi vardı. Aynı listedeydik. Kimler yoktu ki? Yaşar Kemal mi desem, Yalçın Küçük mü desem, Necmettin Çobanoğlu mu desem, Aytaç mı desem, Tarık mı desem… Aklına kim geliyorsa herkes yargılanıyordu. Atıf Yılmaz’ından, Ömer Kavur’una kadar öyle bir serüvendi… Ülkemizin karanlık dönemiydi. Şimdi de aydınlıktan bahsetmiyoruz gerçi. Ama çok ciddi sanatın, toplumun yara aldığı bir kaos dönemiydi. Ölenler öldüğüyle kaldı. Yine katiller ellerini kollarını sallayarak gezdiler, aynı bugünkü dönem gibi. O zaman daha çok faili meçhul cinayetler vardı, bugün de olduğu gibi. Hepsi neticesiz kaldı. Ortaya çıkan sonuç şu ki, koskoca bir savaşın ortasındayız. Savaşıyoruz, emek mücadelesi de bir savaş çünkü… o gün de vardı bu savaş, 1960’lı yıllardan da başlıyor ta buralara geliyor. Hala o emek mücadelesi, onur mücadelesi, sanat mücadelesi sürüyor yani. Sadece her şey sanki biraz daha karanlık…

-Ülkede değişen pek bir şey yok dediniz. Yılmaz Güney filmlerinden özellikle Yol’da kaçakçıların serüveni, kaçakçıların yaşam öyküsü de yakından inceleniyor. Aşinadır Yılmaz Güney filmlerini izleyenler. Geçtiğimiz gün Uludere’de yaşanan olaya baktığımızda ve o olayın görüntülerini izlediğimizde traktör kasalarına doldurulmuş kaçakçıların cesetlerinin köy meydanına taşındığını görüyoruz. Bu sahne ile Yılmaz Güney’in Yol filmini bir kez daha yaşamış gibi olduk,aradan 30 yıldan fazla zaman geçmiş olmasına rağmen. Yaşanan bu olayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Tabi Yol’da da bunu görürüsün, Hudutların Kanunu’nda da görürsün. İnsan bu konuda hiçbir şey konuşmak mı istemiyor, göğsümüzün üzerine koskoca bir kaya düşmüş gibi oldu sanki. Ama bunun ne olduğu hakkında insan çok fazla fikir beyan etmek de istemiyor. Aydınlanması lazım… Ya birinin acemiliği ya da başa bir şey var. Adını koyamadığımız, belki adını koymayı yakıştıramadığımız. Ama çok vahim bir durum… Umarım bu süreçte rol oynayan kahramanlar süreci iyi atlatabilirler. Burada tek üzülecek bir şey var ki, oradaki Kürt kardeşlerimizin durumunun ne kadar vahim ve hüzünlü olduğunu biliyoruz hepimiz. Söyleyecek pek fazla bir şey yok bu konuda. Ancak basından takip ediyoruz. Nereye varacağını da bilmiyoruz. Keşke bunlar olmasaydı. Keşke yaşanmasaydı. Bugün içine düşülen duruma bakıyoruz, geldiğimiz siyasi ortama bakıyoruz. Bugün insanlar “Sen Arap mısın, sen Kürt müsün?” diye sorular soruyorlar birbirlerine. Ne demektir ya? İnsanlar birbirlerine bu soruları sormaya başladığında derin bir çalak oluşmaya başlamıştır demektir. Zaten bunun temelinde de ırkçılık yatar. Bugün yaşadığımız her ortam her oluşum, geçmişin acıları. Geçmişte yaşanan sancılar. Koskoca bölgeyi 8-10 tane ağaya teslim etti bu devlet. Koskoca Kürt halkını ağalara teslim ettiler. Ağaları silahlandırdılar. Kim silahlandırdı? Geçmişte Hamidiye Alayları vardı, bugün korcular var. Devletin hala bugün ortalama 50 milyon TL parası gidiyor korucu maaşlarına. O para da ağalardan birine teslim ediliyor. İstediğine istediği kadar veriyor. Bu kadar büyük rant olan bir yerde terör durur mu? İnsanlar o kanı içerek yaşıyorlar. Bunun böyle olduğunu herkes biliyor. Neticede bunlar. 35 kişi de ölecek, 100 kişi de ölecek asker de şehit oluyor, vatandaş da şehit oluyor. Dileriz ki bunlar bir an önce biter. İnsanların özgürce yaşaması için herkes elinden geleni yapmak zorunda. Yıllarca bu insanların konuştukları diller yasaktı. Kürtçe konuşmak her babayiğidin harcı değildi. Şimdi bunları konuşuyoruz. Ama özgürlük yok. İnsanların kendi ülkelerinde yaşadıkları bölgeye “sürgün bölgesi” adı veriliyorsa burada vahim bir durum var demektir. Neden doğu sürgün bölgesi olsun? Orda yaşayan bir sürü insan varsa, vergi alınıyorsa burada yaşayanlar, insan olarak bütün haklara sahip olmak zorundalar. Ama maalesef sürgün bölgesi dediğin zaman bunlar olmaz. Adam “Seni Kars’a sürerim.”diyor. Bu sürgün deyimi var olduğu sürece bu ülkede barıştan, kardeşlikten söz etmek her zaman güç olmuştur, güç olacaktır. Dileğimiz bunların bir neticeye, huzur içinde ulaşmasıdır.

- Bu dönemle 70-80’li yıllardaki sinemayı karşılaştırırsak nasıl bir tablo çizebilirsiniz?

70-80’li yıllar arasında belki de sinemamızın en önemli filmleri yapıldı. Bunlardan baş yapıtların içerisinde Yılmaz Güney sineması vardır. 1980 sonrası sinemamıza baktığımızda da dahi genç bir kuşak geldi. Hayata onlar da çağdaş bakıyorlar, daha çözümcü bakıyorlar. Sadece sektörde film çekmek rahatladı. O dönemde sansür vardı, sıkıntı vardı. Şimdi de sansürün adı, boyutu değişti. Filmlerinde dilediğin kadar özgür ol, yine önüne çıkan duvarlar var tabi ki. 70-80 arasının sinema şartları çok daha ağırdı. Negatif sorunundan, insan özgürlüğüne kadar her şey kısıtlıydı. Yine baskı ve terör vardı. Terör her yerden vardı. Hem devletin terörü vardı hem de insanların birbirlerine yaptığı terörler vardı. İki dönem çok ayrı birbirinden… 70-80 arasında bir de porno filmler vardır. Yani yerli filmlerin halka sunuluşu porno boyutunda oluyordu. Adam normal de çekse, içerisine o dönem araya parça koymak dediğimiz parçalar koyup porno filme çeviriyordu filmleri. Mesela o tür erotik, porno filmler gayet rahat oynardı sinemalarda. Herkes hayatından memnundu. Ama siyasal içerikli, insanları aydınlatacak bir film çektiğin zaman, film önce Yargıtay’a gider, film sansürden çıkmaz sonra Danıştay’a giderdi. Danıştay onay verirse Danıştay kararıyla çıkardı film. Çekildikten 1-2 sene sonra çıkan filmler olurdu ki firma batardı film çıkana kadar. Filmlerinin sansürlenen kısımlarına siyah bant koyanlar, filmini Taksim Meydanı’nda yakanlar oldu. İnsanlar tutuklanırdı. Yani ciddi bir kaos dönemiydi. Ben de 1974 yılında sinemaya başladım, böyle bir cenderenin içine düştüm. Hem film sayısı az hem sıkıntı var hem para yok. Biz sinemacı olmaya karar verdik. Seçtiğimiz döneme bakar mısınız? 60’lı yıllarda başlasaydık daha kolay olurmuş.

-Bugünün koşullarına baktığımız zaman film çekmek, dijital teknolojinin gelişmesi ile mütevazı olanaklarla sinema filmi çekmek mümkün olmasına rağmen hem bunu kamuya yayabilmek halkla, kitleyle paylaşabilmek anlamında çok ciddi engeller hala var. O dönemin katı ve gözle görünen sansürleri farklı yöntem ve modellerle devam etmiyor mu?

Ediyor. Ama internet diye bir olay var. Bugün dağıtımı kitlelere ulaştırması daha kolay… Şartlar daha kolay o günlere göre film çekmek. Yeter ki doğru filmi çekebileceksin. İlla ki parmağı göze sokmak gerekmiyor bu gün itibari ile. Ne anlatacağına doğru karar verirsen her şeyi anlatabilirsin. Önce nasıl anlatacağını bileceksin.

-Üretim noktasında nasıl bakıyorsunuz o dönem ki üretim ile şu anki üretimi kıyasladığınızda?

O dönem kendi koşullarına göre sancılara parmak basan filmler vardı. Ama bugün genel olarak her şeyi anlatıyor insanlar. Bugün işkenceyi anlatıyorlar, başka sıkıntıları anlatıyorlar. En son Yüksel Aksu’nun filmlerine baktığımızda çevreyi koruyucu direk bu meseleye parmak basan filmler de var tabi onların da altında rant var. Bugünün anlatım ve çekim koşulları geçmişe göre daha kolay. Geçmiş başka bir şeydi. Diyorum ya bugün de aydınlık değil, bugün de her şey karanlık ama o gün de karanlıktı. Her şey zordu. Bir film setinde insan vurulup ölebilirdi. Kovuşturmalar da vardı. Bir sürü yönetmen içeri girer çıkardı, sendikacılar tutuklanırdı. Ben hiç hapis yatmadım ama Selimiye’de 20 kere mahkemeye çıktım. Mahkemeye çıkmak iş değil. Hele o dönemin sıkıyönetim koşullarında… Bir de düşünüyorum ben İstanbul’a geldiğimden bu yana, 12 Eylül’e kadar hep sıkıyönetimle geçmiş hayatımız. Bulunduğum her yerde sıkıyönetim vardı. Ondan sonra da değişen bir şey olmadı aslında. Biz 1990 yılında Van’a gittik Siyabend-i Heji (isimi tam anlayamadım!!!) diye bir film çekiyorduk, kaldığımız otele polisler geldi. Bizim hüviyetlerimizi topladılar, film bitene kadar hüviyetlerimiz Van Emniyet Müdürlüğü’nde kaldı. Çekimlere dağa çıkıyorduk. Çıktığımız gibi fırça yiyorduk.

-Yol’un da çekimleri aynı şekilde durdurulmuş.

Tabi… Sinemacıların çilesi hiçbir zaman bitmemiş. Sinema devletin korktuğu en büyük sanat dallarından biridir. Normal rejimlerde, normal seyreden demokrasilerde değil. Yani insanların içinden geldiği zaman sanat, özellikle de sinema çok tehlikeli bir silaha dönüşebiliyor. Yani bir toplumu iki tane sinema filmiyle sokağa dökebilirsin. İşte sansürün altında yatan gerçekler bu. Ama sinema bir halkın sanatının, halkının bayrağı gibi olmalıdır bence. Yani halkın acil olan bir ihtiyacı varsa bunu en iyi aydınlatmanın yollarından biri de sinemadır.

-Dağıtımda ya da kamuya ulaştırmada kolaylıklar var. Fakat iyi sinema filmi çekebilmek için para ya ihtiyaç yok mu? Sponsor veya destek bulamadığı için ya da “piyasanın” ihtiyaçlarına cevap vermediği için doğru söz söyleyen birçok projenin bu anlamda engellendiğini söyleyebilir miyiz?

Tabi, muhakkak… Ama küçük paralarla da iyi film çekmek mümkün. 1974-75’te film çekerken yurda kaçak olarak girerdi negatifler, Bulgaristan üzerinden. Filmi kaç kutu filmle çekeceksin? Örneğin, 70 kutu… Yapımcı verir yönetmene 60 kutu. 60 kutuyla çekeceksin der. Bir filmin uzunluğu bellidir. 40 kutu filmle bir sinema filmi bitmek zorunda. 38 kutuyla çekeni el üstünde tutarlardı, çünkü yoktu.

75’ yıllarındaydı… Eskişehir’e bir film çekmeye gittik. Haralardan birinde çalıştık. Otel falan olmadığı için boş bir ahır düzenlendi, somyalar geldi, kondu. Atların yattığı yer süpürüldü, temizlendi, ahırda yattık yirmi kişi. Sabah da sete gittik. Orda başka bir özveri vardı. Yokluk içerisindeki savaşın insanları başka bir hale getirdiğini gördük.

Urfa Ceylanpınar’da kaldık ‘75’te. Kaldığımız otelin girişinde bir tane soba vardı, 3 katlı bir oteldi. Bayanların banyo gününde biz erkekler çıkardık otelden. Bir tane banyo odası vardı, herkes banyo yapardı o gün. Ertesi gün erkeklerin banyo günüydü. İstediğin kadar çamurun içinde çalış gel, banyo gününü bekleyeceksin. Ama sete giderken bir asker gibi, bir nefer gibi giderdik. Zaten bizim bu kadar özverili çalışmamız da bir sürü insanı rahatsız ederdi. Bu adamlar niye geldiler, bu filmleri niye çekiyorlar diye herkes sorgulanırdı.

-Yılmaz Güney Festivali yapıyoruz. Dev sponsorlarla yapılan kimi festivallerden daha anlamlı bizce. 70’lerde-80’ lerde bahsettiğiniz gibi bir birlik ve özveri vardı. Bugün sistem, insanları o kadar ayrıştırmış ki bu birliği yakalayamıyoruz. Bu birlikteliği yakalamak için ne yapılabilir?

Bunun için, yine temelde baktığımızda “örgütlü mücadele” diyoruz. Örgütlü olup örgütlü hareket etmek zorundayız. Tabi şimdi bir araya gelmek de o kadar kolay değil. Bu işler kurumlar, dernekler aracılığı ile olmalı. Bu dönem insanlara ulaşmak hem kolay hem zor. Hangi insana ne amaçla ulaşacağına bağlı. Senin yaptığın işle çağırdığın kişinin de bir alakasının olması lazım, sorumluluk duyması lazım. İnsanlar kendini sorumlu hissetmezse komşuna bile güvenmezsin. Aynı apartmanda 30 yıl yaşarsın ama kimse kimseyi tanımaz. Merhaba dersin, selamını bile almaz. Sektör de böyle… Genişledikçe insanlar arasındaki bağlar koptu.

-Çoğunlukla piyasanın ihtiyacına göre üretim yapılıyor. Sinema emekçilerinin, oyuncuların hayatlarını sürdürmek için bu piyasanın bir parçası olması zorunlu. Yılmaz Güney de zamanında böyle idi. Piyasanın ihtiyacına uygun filmler çekiyordu ama piyasanın ihtiyacına bakmadan kendisi ihtiyaç olarak gördüğü filmleri de bağımsız olarak çekebildi. Bunu bugün de başarmak mümkün değil mi? Piyasa içerisinde kalmak fakat bağımsız projelerde bir araya gelmek, daha yakın ve kolektif üretimlerde bulunmak, bu kopukluğu aşmak sinema emekçileri, oyuncular açısından mümkün değil mi?

Hem yapımcılık yapmak, hem yönetmek hem de senaryo yazmak başka bir şey… Yılmaz Güney’in böyle bir avantajı vardı. Yılmaz Güney kendi biriktirdikleriyle geldi. Cezaevinden çıkar hemen bir film çekerdi. Çünkü Yılmaz Güney artık koskoca bir markaydı. Taşı çekip film yapıcam dese, sadece taş gösterse sokaklarda yine kitlelere hitap ederdi, yine seyircisi olurdu. Onun durumu çok başka. Yılmaz abiyi, hayatıyla, sinemasıyla bugünkü sinema ölçeğinde kimseyle yan yana getirmek mümkün değil. Sinemadan bahsederken Yılmaz abiyi ayrı bir yere alıp bahsetmeyi yeğlerim.

Şimdi onun adına da kitaplar yazılıyor. Objektif olacağız diye yanlış yazanlar da var. Doğru bildiğimizi yazacağız diye her şeyi ifşa etmek zorunda değiliz. Yılmaz Güney’in özel hayatında olanlar da kitaplar yazmışlar, dergilere yazmışlar ama arkadaşlığın da, ilişkinin de bir etiği olmalı. Bugün okuyup beğenmediğim bir sürü şey var. Yılmaz güney’in hayatını anlatıyoruz diye çıkmışlar anlatıyorlar ama tasvip etmek mümkün değil. Bugün biz Yılmaz Güney’i Yılmaz Güney olarak ele almalıyız. Nazım Hikmet’in özel hayatı kimseyi ilgilendirmez, Yaşar Kemal’inki de ilgilendirmez, Yılmaz Güney’inki de ilgilendirmez. Biz Yılmaz Güney bize ne verdi diye bakacağız. Sinemamıza ne verdi, bu topluma ne verdi, hangi yolu, hangi kapıyı açtı, ondan sonra gitti. Tabi gitmek derken ölüm gitmek değil. Yılmaz Güney öleli yıllar olmuş ama hala dışarı da bizi bekleyen bir arkadaşımızdan bahseder gibi konuşuyoruz. Öyle olmak zorunda. Keşke Yılmaz abinin düşüncesine sahip olan başka arkadaşlarımız da gelseydi, sinema yapsaydı. Ama onun gibi olmaz. Bir memlekette 2 tane 3 tane Yılmaz Güney olmaz. Onun özelliği de tek olması. Yılmaz abi çok kendine özel bir adamdı, bütün eserleri de kendine özeldir. Onun özelliği ise halkın adamı olması…

- Yüz Çiçek Açsın Kültür Merkezi olarak, Yılmaz Güney Vakfı’nın desteğiyle Yılmaz Güney Kültür ve Sanat Festivali’nin ikincisini düzenleyeceğiz. Son olarak festivalimizle ilgili söyleyeceğiniz bir şeyler var mı?

Böyle bir kültür-sanat etkinliği yapmak bu mücadeleyi vermek, bunu yaygınlaştırmak, toplumları bunun içine çekmek, paylaşmak… Daha ne olsun. Yani sizler öncülük yapacaksınız, biz de yardımcı olacağız. Kolay gelsin diyorum.

Alfred Hitchcock’un “Rope” Filmi - (1. Analiz – Salim Olcay)

“Kelimeler, sadece onları anlayanlar üzerinde etkilidirler.” (Thomas Hobbes)

Beynimiz, geleceğe yönelik hayallerimiz, şimdiye yönelik tasarılarımız, geçmişe yönelik anılarımız arasında gündelik yaşamımızı sürdürürken, hoşgörü yerine nefret aşılayan açıkgöz TV sunucularının sunduğu kışkırtıcı sözde haber programlarının, okunmak yerine yakılan, yasaklanan ve değersizleştirilmeye çalışılan kitapların, tatminsizliklerimizi körükleyerek çılgınca ve hesapsızca alışveriş yapmamızı söyleyen reklâmların, kin, nefret ve korkudan başka söz bilmeyen insanı türüne ve dünyaya yabancılaştıran siyasetçiler ile sözde ‘’fikir sahiplerinin’’ ortasında kalakaldığında, bir şeyleri unutuverir. Bunlar genellikle herkesin ara sıra unuttuğu anahtar, cüzdan, çanta gibi her an kullandığımız ve elimizin altında bulunan eşyalar olabileceği gibi, daha değerli eşyalarımız, anılarımız hatta okuduklarımız doğruysa kişinin öz çocuğu bile olabiliyor. Bunun tersine bir roman, bir şiir, bir film, bir gülüş, bir el sallama, bir hüzün ne yaşanırsa yaşansın asla unutulmayan şeyler olduğunu da biliyoruz. Bir kelimenin, bir resmin, bir sahnenin, bir ismin zihnimizde şimşekler çaktırdığı, Kuyucaklı Yusuf, Yaban, Devlet Ana, Bir Zamanlar Europa’da, Anna Karenina, Susuz Yaz, Umut gibi Alfred Hitchock’un 1948 yapımı ilk renkli filmi Rope (İp) filmi benim için bu türden unutamadığım bir eserdir. İlk kez ne zaman izlediğimi hatırlayamasam da sevgili @kusagami’nin filmin adını söylemesiyle anında, yeniden izlemiş gibi oldum.

Uzun zamandır arkadaş olan Brandon (John Dall) ve Phillip (Farley Granger) önceden sınıf arkadaşları olan David’i (Dick Hogan) bir öğleden sonra birlikte oturdukları apartman dairesinde iple boğarak öldürürler. Bu iki gencin, üniversite yıllarından beri tanıdıkları Rupert’in (James Stewart) anlattığı Nietzsche’nin üstinsan teorisinin etkisi altında kaldıklarını ve cinayeti Rupert’e ithaf etmek için işlediklerini ilerleyen sahnelerde öğreniriz. Cesedi salonun tam ortasında duran bir sandığa yerleştirerek nerdeyse tapma noktasında hayranlık besledikleri fikir hocaları Rupert başta olmak üzere, kurbanın anne, babası ile nişanlısının olduğu bir grup insanı eve yemeğe davet ederler. Bu davet onlar için bir sanatçının eserini imzalaması gibi kendilerini ispatlayacakları bir yemek olacaktır. Çoğu insan için bir suç olan cinayet bazı insanlar için ayrıcalıktır. Rupert’in, kendisinin yapmaya cesaret edemediği bir şeyi yaptıkları, yaşamayı hak etmediği düşünülen bir insanı öldürdükleri için kendilerine hayranlık duyacağını zannetmektedirler.

Genel olarak nüfusun “uygun’’ görülenlerinin çoğalmasını, ötekilerin azalmasını sağlamaya yönelik tedbirler bütünü olarak tanımlanabilecek öjeni (soyarıtım) düşüncesinin kökenini Eflatun’un Devlet isimli eserine kadar götürmek olası ise de, kavram Charles Darwin’in kuzeni olan ve ‘’idam mahkûmlarını asmak için gerekli olan ipin kalınlığını ve uzunluğunun tam ölçüsünü bulan’’ Francis Galton tarafından 1883 yılında ortaya atılmıştır. ‘’Uygun’’  belirli bedensel ölçülere sahip, iktidarın tüm değerlerini içselleştirmiş, fiziksel ve ruhsal açıdan sağlıklı, sadece belirli bir ırka mensup olmaktan memnuniyet duyan ideal bir durumu içermekte, bunun dışındakiler ise ötekileri oluşturmaktadır. Spartalıların hasta ve sakat çocuklarını öldürdükleri ve bununla gurur duyduklarını sinemaseverler 300 Spartans (2006) filminden anımsayacaktır ancak bu o kadar ustalıklı işlenmiştir ki öjeni düşüncesi seyircinin aklından bile geçmez.

“Söz konusu zayıf kimse, her çiftleşmede, kabahati yöneticilere değil de rastlantıya (kadere) yüklesin diye, kurnazca kuralı seçimler düzenlenmeli. Savaşta ve barışta üstün yeteneklerini kanıtlayan genç erkeklere birtakım ödüller ve nişanlar dışında bir de kadınlarla daha fazla yatma hakkı verilmeli ki bu babalardan kendilerine benzeyen daha fazla çocuk dünyaya gelsin.” (Platon, Devlet)

En yetkin ağızlarca Eski Yunan ve Latin kültürü üzerine Hıristiyanlığın eklenmesiyle oluştuğu dile getirilen Modern Batı tarihi salt var kalma halinin başlıca dürtüsü olan korkunun tarihidir. İmparator Konstantin’in Hıristiyanlığı resmi din olarak kabul etmesi devletin bölünebileceği korkusu neticesinde gerçekleşmiştir. Hıristiyanlığın imparatorluk dini kabul edilmesini kabul etmeyen kâfirler ve heretikler üzerinde istediği egemenliği sağlayamayan imparatorun imdadına mucizevî bir şekilde Atilla yetişiverdi. Hıristiyanlık etrafında birlik olunmadığı için Tanrı’nın ‘’kırbacını’’ gönderdiğini söyleyen Kilise bu korkuyu kullanarak inanılmaz bir biçimde birlik ve bütünlüğünü sağlayıverdi. Böylece korkunun gücünü keşfeden Batılı yöneticilerin başları sıkıştıkça kendi insanına karşı her fırsatta kullandıkları korkunun ana kaynağı ise uzun yıllar Türkler oldu. Günümüzde de Türk korkusu, İslam korkusu, Komünizm korkusu, terör korkusu gibi somut örneklerden tutun da beğenilmeme korkusu, işini yitirme korkusu, konut kredisini ödeyememe korkusu, çocuklarının okul taksitlerini karşılayamama korkusu, eş veya sevgili tarafından terk edilme korkusu, beş parasız, ayyaş ve evsiz biri olma korkusu gibi pek çok korkuyu insanların beynine doldurmaktadırlar. Eduard Şevardnadze’nin şaka yollu Amerikalılara şöyle dediği rivayet edilir: ‘’…size müthiş bir şey yapacağız; sizi düşmansız bırakacağız.’’ Sovyetlerin dağılması ve Doğu Bloku’nun çöküşü, düşmansız yapamayan Batı’ya, en mükemmel düşman olarak İslam’ı getirmiş oluyor.

‘’Hal böyle olunca, ben önümüzdeki yıllarda pazarlamanın giderek daha büyük ölçüde korkuyu temel alacağını öngörüyorum. Unutmayalım ki, dünyadaki stresimiz ne kadar artar, ne kadar korkarsak, sağlam bir dayanak arayışımız o kadar artar. Sağlam dayanak arayışımız ne kadar artarsa, dopamine bağımlılığımız o kadar fazlalaşır. Ve beynimize ne kadar dopamin akını olursa, bir şeyler satın alma isteğimiz o kadar yükselir. Hızlı bir asansöre binmek gibi bir şeydir bu, kendinizi dışarı atıp kurtulma olanağı yoktur. Amerikalılara 11 Eylül sonrası korku dolu gergin günlerde biraz olsun rahatlayabilmek için ne yapmalarını önerirsiniz diye sorulduğunda, tek bir basit cümleyle ‘’alışverişe çıkın’’ diyen George W. Bush’un beynimiz hakkında bildiği bir şeyler vardır herhalde.’’ (Martin Lindstrom, Buyology)

Öjeni fikrinin ortaya çıkması da ‘’kusurlu çocuk’’ korkusunun bir eseridir. Önceki dönemlerde iktidarlar belli insan tiplerini uygun bulmadığı için, sakatları, yaşlıları, farklı ırkları bir elemeye tabi tutarken bu işlemi bizzat ebeveynler yapmaya başlamaktadır. Geçtiğimiz yüzyılın ilk yarısında çok sayıda taraftar toplayan öjeninin ırkçılık demek olduğunun anlaşılması üzerine hümanist öjenizm, liberal öjenizm denilerek kavram yumuşatılmaya çalışılmakta ve bilinçli uygulamalarla insanın kendi soyunu düzeltebileceği söylenmektedir. Vücudunun bozulmaması, kariyerinin olumsuz etkilenmemesi gibi gerekçelerle çocuk yapmayan Batılı çiftler, güzel, bakımlı, sosyal konum ve yaşantılarını etkilemeyecek, handiyse evcil süs hayvanı gibi istedikleri zaman maharetlerini sergiletebilecekleri çocuklara sahip olmayı istemektedirler. ‘’Beklentileri’’ karşılayamayan çocuğa sahip olmaktansa çocuksuz kalmayı tercih eden bu insanlar döllenmiş yumurta hücresindeki genetik yapıya müdahale etmeyi kendinde bir hak olarak görmeye başlamıştır. Normal, sağlıklı, sakatlığı ve kusuru bulunmayan, akıllı, hoş ve becerikli bir çocuğa sahip olmaya kim karşı çıkabilir ki! Bu insanlar Friedrich Nietzsche‘nin übermensch (üstinsan) kavramından da etkilenmişlerdir.

‘’Yaşamının son yıllarında büsbütün çıldırarak mektuplarını peygamber olarak imzalayan yarı çatlak Alman düşünürü Friedrich Nietzsche insanüstü (übermensch) varsayımıyla geleceğin nazizm ve faşizm gibi ünlü canavarlıklarının temelini atarken şöyle demektedir ‘’Maymuna göre insan neyse insana göre de insanüstü odur. En büyük kötülük, en büyük iyilik için gereklidir. Bu en büyük iyilikse yaratıcılıktır. İyilik ve kötülükte yaratıcı olmak isteyen, önce bir yıkıcı olmak ve değerleri yıkmak zorundadır.’’ İnsanüstü ereği ‘’Milyonlarca salağı ortadan kaldırarak geleceğin insanını kalıba dökmektir.’’ Nietzsche ‘’milyonlarca salağı’’ insan etmek isteyen her şeye karşıdır. Hitler faşizminin liderlerinden Himmler Alman olmayan bütün insanlar için alt insan deyimini kullanmış ve 1937’de yaptığı bir konuşmada gelecek 12 yıl içinde Alman dış politikasının amacını dünyadaki bütün alt insanların yok edilmesi olarak saptamıştır.’’ (Orhan Hançerlioğlu, Düşünce Tarihi)

 

Yüksek ırkın aşağı ırkları idare etmesinin doğal bir hak olduğu iddiasındaki Hitler de gerek Darwin gerekse Nietzsche gibi, Avrupalı olmayan ırkları maymunlarla aynı statüye koyuyor ve şöyle diyordu: “Kuzey Avrupa Almanlarını insanlık tarihinden çıkarın, geriye maymun dansından başka bir şey kalmaz.’’ Muhafazakârların baş tacı kabul ettikleri Paul Johnson çok değil daha 1993 yılında New York Times’da şöyle yazmaktadır. ‘’…kabul edelim; bazı ülkeler kendilerini yönetmeye hazır değil. Bu noktada ahlaki bir sorunla karşı karşıyayız; bu çaresiz bölgelere gidip, oraları yönetmek, uygar dünyanın görevidir.’’ Yönetilmesi gereken ülkeler ile yönetmesi gereken uygar ülkelerin hangileri olduğunu ve Hitler zihniyeti ile arasında bir fark olup olmadığını bulmayı okura bırakıyorum.

‘’…asalakların, muhabbet tellallarının, haydutların, katillerin, rençperlerin, budalaların, borçluların ve bunlar gibi insanlığın posalarının kararlarıyla muhteşem zaferlere imza atılır, filozofların kandilleriyle değil.’’ (Erasmus, Deliliğe Övgü)

Partinin sona ererek misafirlerin dağılmasından sonra elemanlarımızdan şüphelenen Rupert bir bahaneyle eve döner, nihayet sandığın kapağını açar ve David’in cesedi ile karşılaşır. İki öğrencisinin işledikleri bu cinayet onu dehşete düşürmüştür çünkü savunduğu fikirler böylesine bir cinayetin yolunu açmıştır. Brandon ile Rupert arasında şöyle bir konuşma geçer:

‘’Sıradan insanların hayatlarının önemsiz olduğundan bahsetmiştik. Neler dedik hatırla. Seninle ben hep bunu söyledik. İyi-kötü, doğru-yanlış gibi ahlaki kavramlar zihinsel yönden üstün insanlar için asla ayak bağı olmamalı. Bizim de yaptığımız buydu işte. Biz seninle hep konuştuğumuz bir şeyi gerçekleştirdik. Senin anlayacağını biliyorduk. Anlamak zorundaydın.’’

‘’Ama sen bu sözlerime hayal bile etmediğim bir anlam yüklemişsin ve şimdi onları çirkin cinayetine mantıklı bir açıklama getirmek için kullanıyorsun. Sözlerimin anlamı bu değildi. En başından beri, doğduğun günden beri, senin beyninin derinliklerinde bu cinayeti işlemeni mümkün kılan bir şey olmalı. Çünkü benim beynimin derinliklerinde buna izin vermeyen bir şey var. O şey buna ortak olmamı engelliyor. Bu gece üstün insanlar ve sıradan insanlarla ilgili düşündüklerimden utanç duymama neden oldun. Bu utanç için sana teşekkür ederim. Sen hangi cüretle ve hangi hakla az sayıdaki üstün insanlara dâhil olduğunu iddia edebilirsin ki? Sen hangi hakla şu sandıkta yatan adamın hayatının sıradan olduğuna ve öldürülebileceğine karar verebilirsin? Sen kendini Tanrı mı zannediyorsun, Brandon? Onu boğup hayatına son verirken aklından geçen bu muydu, yoksa?’’

Entelektüel kısaca aklını kullanabilen kişi olarak tanımlanabilirken Charles Bukowski’nin tanımı şöyledir: ‘’Kolay anlatılabilecek bir şeyi zor bir şekilde anlatan kişiye entelektüel, zor olanı kolay anlatana da sanatçı denir.’’ Entelektüel aklını kullanabilirken diğer insanların böyle yapmadığını söyleyebilir miyiz veya entelektüellerde diğerlerinden daha fazla akıl bulunduğunu söyleyebilir miyiz?

Bu konuda Descartes şöyle demektedir:

‘’Sağduyu dünyanın en iyi paylaşılmış şeyidir: çünkü her kişi ondan çok iyi pay almış olduğunu düşünür, her şeyden çok güç hoşnut olanlar bile kendilerinde bulunan sağduyudan daha çoğunu istemeye alışık değildirler. Bu konuda herkesin yanılması olası değildir: ama bu daha çok aslında sağduyu ya da us denilen iyi yargılama ve doğruyla yanlışı ayırt edebilme gücünün doğal olarak tüm insanlarda eşit olduğuna tanıklık eder; böylece görüşlerimizdeki çeşitlilik kimilerinin öbürlerinden daha ussal olmasından gelmez, düşüncemizi değişik yollardan götürüyor ve aynı şeyleri düşünmüyor olmamızdan gelir. Çünkü iyi bir zihne sahip olmak yetmez, önemli olan onu iyi kullanmaktır. En büyük ruhlar en büyük erdemlere olduğu kadar en büyük kötülüklere yatkındırlar; ancak çok yavaş yürüyenler her zaman doğru yolu izliyorlarsa koşanlardan ve doğru yoldan uzaklaşanlardan daha çok ilerleyebilirler. Kendi payıma ben zihnimin başkalarının zihninden daha yetkin olabileceğini düşünmedim, hatta çok zaman düşüncem başkalarınınki kadar keskin, imgelemim başkalarınınki kadar açık ve seçik, belleğim başkalarınınki kadar geniş ve aydınlık olsun istedim.’’

Modern felsefenin kurucusu Descartes’ın sözleri bizim coğrafyaya ulaşmamış olsa gerek ki yüzyıllardır Attila İlhan’ın deyişiyle ‘’üstyapısı feodal aydın’’ tartışmaları sürüp gitmektedir. Aydın halka inmeli, öğrendiğini topluma öğretmeli, doğruyu göstermeli gibi pek çok fikir aydını toplumun hizmetine sokarken, toplumuna yabancılaşan, eğitimini aldığı Batı kültüründen etkilenen, halkı küçük gören bir yapıya büründüğünü söyleyen bir kesim de aydını dışlamaktadır. Neyi söylerseniz söyleyin her durumda suçlu olan aydındır.

‘’Aydın sözcüğünün öncesi olan münevver sözcüğü bize, bugün kullandığımız aydın sözcüğü ile Batı dillerinde kullanılan ‘’intelligentsiya’’ sözcüğü arasında bir kaynak birliği olduğunu gösterir. Bu sözcük, Rus dilinde, Fransızca ‘’intelligence’’ sözcüğünden alınarak ‘’akıl ve fikir sahibi kişiler’’ anlamında kullanılmaya başladı. Belli ki Rusya’da, Batı Avrupa düşünüşünün etkisi altında okumuş kişilerin ‘’kafasının aydınlanmış, düşünüşünün rasyonelleşmiş olduğu’’ inancı altında okumuşluğu olmayan cahil kişilerden ayrı bir kategori oldukları bilinci doğmuştu. Bu bilincin etkisi ile intelligentsiya, aydın kişiler topluluğu anlamında kullanılmaya başladı. Daha sonra bu Ruslaştırılmış intelligentsiya sözcüğü Avrupa’da yayıldı ve Fransız, Alman, İngiliz ve İtalyan sözlüklerine girdi.

Cahil insan neden bilgi seven olsun, yani felsefeye yönelsin, bunu anlamak güçtür. İntelligentsiya’yı oluşturan okumuşlar toplamının iddiası da, halka bilgi akışını vermek değil veya bilgi susuzluğunu söndürmek değil, okumamış insanlar kitlesinin kafasını kavramak, fukaralığa, geriliğe, sömürülmeye kişiyi hedef yapan akıldışı inançları yakalamak, onu toplum için doğru saydığı yönde harekete geçirerek etkilemektir. İntelligentsiya, kendinde böyle bir görev görmektedir.’’ (Niyazi Berkes)

M. Şemseddin Günaltay, ‘’Bir Çinli ile bir İspanyalı anlaşabilir ancak aynı milletten olan, aynı dine tabi bulunan, tabaka-i münevvere ile kitlenin anlaşamaz çünkü ruhları birbirlerine yabancı.’’ demektedir. Sabahattin Eyüboğlu, ‘’Eskiden bu memlekette birtakım kendini beğenmiş, beyzade, paşazade, şehzade münevverler yaşarmış.’’ diyerek eskiyi, Necip Fazıl Kısakürek de ‘’Münevver hiçbir şeyin iç yüzünü bilmez. Her şeyin posasını bilir. Münevverin ruhunu gördüğü tek bir şey, cesedini görmediği hiçbir şey yoktur. Yüzlerce, binlerce, milyonlarca ‘’münevver’’ bu kuru malumatı böbreğin kum taşıması gibi beyinlerinde eritmeden taşırlar.’’ diyerek yeniyi suçlamaktadır. Yaşar Nabi Nayır, ‘’aydın kişilerin bir karamsarlık, bir umutsuzluk havası içinde bunaldığını’’ dile getirirken Aziz Nesin, ‘’Halk iyidir, aydın kötüdür’’ yargısını ortaya atanların yine aydın kesimin kendisi olduğunu, ‘’aydın vurdumduymazlığı karşısında sabrın kendisinin bile çatlayacağını’’ söylemekte ve Namık Kemal’in dizeleriyle, ‘’Ne utanmaz köpekleriz, kimi görsek etekleriz.’’ diyerek noktayı koymaktadır.

Aydınlanma ile bütün bir kötü gidişatı tersine çeviren Batı dünyasının tersine bizler için gerileme ve çöküş başlamıştı. Batı, aydınlanmayı sorgulamış, eleştirmiş, gözden geçirmiş ve insana değgin eksikliklerini ortaya koymuşken, Niyazi Berkes’in deyimiyle 200 yıl bocaladıktan sonra Aydınlanmanın ‘’Doğruyu öğrenen insan artık yanlış yapmayacaktır’’ kısmının ülkemize girdiği bölümü Türk insanının çok işine yaramıştır. Bu fikir yönetici olsun halk olsun insanımızın tüm mazeretlerinin gerekçesi haline gelmiştir. ‘’Düşünüyorum öyleyse varım’’ ilkesi yerini ‘’Bilmiyorum öyleyse varım’’ haline dönüşmüştür. Yeri gelmişken, kendini ispatlamış bir aşk filmi yönetmeni olmasına karşın ‘’sol camianın’’ kendisini yok saymasına dayanamayan yönetmen Haşmet Asilkan’ın ‘’toplumsal içerikli bir film yapma’’ çabasının anlatıldığı Şener Şen’in ‘’Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni’’ isimli muhteşem filmini anımsayalım. Yönetmen Yavuz Turgul’un bu filmiyle entelektüel kavramını kıyasıya eleştirdiğini düşünüyorum. Zayıf bir kurguya sahip olması -hizmetçinin yemek masası yerine sandığın üzerinde yenmesinden şüphe duyması, Rupert’in içinde D.K. harfleri bulunan şapkayı alması gibi- filmin gidişatının zorlamayla şekillenmesi, finaldeki konuşma için yönetmenin hazırlık yapmasıdır. Rupert’in, ‘’evet ben bu fikirleri savunuyordum ama bu kadar ileri gitmeyi düşünmüyordum’’ demesi ikiyüzlülük değil de nedir? Sırf laf olsun diye bir fikrin nasıl savunulduğunu seyirciye gösteren yönetmen, buna karşın finalde katillerin yakalandığını seyirciye göstermez, hatta David’in cesedinin babasının yanında ortaya çıkmasına izin vermez.

Filmdeki tüm okumuşlar burjuvadır ve bilginin kendisiyle değil şekliyle ilgilenmektedir. Anlamak için değil vakit öldürmek ve sohbet konusu yapabilmek için izlediği filmlerin adını bile hatırlamayan, zengin lokantalarda yemek yiyen, lüks mağazalardan giyinen, kendini beğenmiş burjuva sınıfının, sonunun nereye varacağını düşünmeden kendi aralarındaki kelime oyunlarını, tartışmalarını, sayıklamalarını, pek çoğunun hastalıklı beyinlerinin ürünlerini yalnızca zenginliklerine dayanarak tüm insanlığa ulaştırmasını eleştirir. İçindekilerden çok ilk basım olmalarıyla değer kazanan kitapların bağladığı ip ile David’in boğazındaki ip aynıdır ve aynı şeyi simgelemektedir. İp nasıl bir insanı fiziksel olarak öldürüyorsa, ‘’milyonlarca salağın öldürülmesini’’ dile getirebilen burjuva entelektüellerinin zırvaları da insanlığın maneviyatını öldürüyor ve gerçek düşünceyi boğuyor demektedir. Yeri gelmişken filmin en etkileyici repliğini yazmadan geçemeyeceğim:

‘’ Bayan Edwater siz de kitapları görmek ister misiniz?

Tabii ki. Bu çok hoşuma gider. Çocukken elime ne geçerse okurdum.

Hepimiz çocukluğumuzda garip işler yapmışızdır.’’

Brandon ile Philip arasında eşcinsel bir ilişkinin varlığı açıkça belirtilmemiş olsa da “Rope”un eşcinsel temalı bir film olduğu kabul edilmekte ve yatak odasında tek bir yatağın gözükmesi bunun delili olarak sunulmaktadır. Böyle olsa bile Hitchock, Brandon’un, kurbanın nişanlısı ile birliktelik yaşamış olduğunu söyleyerek, karakterlerin eşcinsel yönüne yapılan vurguyu azaltmış ve ortadaki kötülüğün müsebbibi olarak eşcinselliği değil entelektüelliği gördüğünü seyirciye aktarmaya çalışmıştır.

Filmimizde ‘’şaka’’ sanıldığı müddetçe ölüm ve öldürme üzerine konuşma yapılırken ve fikirler beyan edilirken, iş ciddileşince veya baştan itibaren ciddi olarak konuşulduğu ortaya çıkınca, insanları konuşmaya devam etmekten alıkoyan nedir? Doğu-Batı düşünce sistemlerini birbirinden ayıran en temel konu ölüm konusuna olan yaklaşımlarıdır. Doğu düşüncesi yaşamı ölümle iç içe kabul ederken -bunun en muhteşem örneklerinden birini Nuri Bilge Ceylan’ın Bir Zamanlar Anadolu’da filminde, savcının uğradıkları köydeki yemek sofrasında görürüz- Batı düşüncesi ise insan zihninden mümkün olduğunca uzaklaştırma peşindedir. Sir Leonard Woolley’in keşfettiği Sümer kral mezarları ve ölümle ilgili olarak yazdıklarıyla yazımı bitiriyorum:

“Anlaşılan, kraliyet ailesinden bir kimse öldüğünde, bütün saray üyeleri ona mezarda eşlik ediyorlardı: kralın odasında en azından üç kişi; ölüm tümseğinde altmış iki kişi vardı; kraliçenin yanında toplam yirmi beş kişi bulunuyordu. Kral ve mahiyeti önce, kraliçe ve mahiyeti sonra, ay batıp Venüs gezegeni görününce gömülmüşlerdi. En büyük mezarda altmış sekiz kadın bulunmuştu, tabanda düzenli sıralar halinde yatıyorlardı, her biri bacakları hafif bükülmüş ve elleri başlarına kadar kaldırılmış durumda; başları nerdeyse ötekinin ayaklarının üstüne çıkmıştı.

Elbette bu insanlar öküz gibi öldürülebilecek köleler değildi, resmi elbiselerini giyip, gönüllü olarak dünyada hizmet ettikleri Tanrıya öteki dünyada da hizmet etmek için inançlarına göre bir rite katılmaya gelen saygın kişilerdi. Kral Tanrıysa, öldüğünde de insan gibi ölemezdi, ancak biçim değiştirirdi. Dolayısıyla maiyetinin efendilerini izlemeleri ve hizmetini sürdürmeleri zorlama değil, ayrıcalıktı.

Kurban edileceklerin aşağıya canlı indikleri varsayımı güçlü görünüyor. Toprak atılıp üstlerinin örtüldüğü zaman ölü ve bilinçlerini yitirmiş olmaları da aynı biçimde güçlü bir öneri… Öyle düzgün ve sıralı yatıyorlar ki, bilinçsiz yatarlarken birinin aşağı inip son düzenlemeleri yaptığını düşünmemek elde değil… Kurbanların yerlerini aldıkları, içkinin etkisiyle öldüklerinde veya bilinçlerini yitirdiklerinde, gövdelerinin son olarak düzeltildiğini ve sonra mezarın kapatıldığını düşünmek doğru olacak.

Altından da gümüşten de şeridi olmayan kadın kim peki? Herhalde gümüş şeridi vardı. Bel hizasında iskelet kemikleri arasında bu şerit bulundu: Anlaşıldığına göre cebinde duruyordu ve çözülmeyecek biçimde uçlarını birbirine takıp hazırlamıştı. Tören için geç kalmış, takacak zaman bulamamıştı.’’

Salim Olcay

salimolcay@hotmail.com.tr

1 Fim 3 Analiz: Alfred Hitchcock’un “Rope” Filmi

Şubat 19, 2012 by  
Filed under Duyurular, Klasik Filmler, Sanat, Sinema

Leave a Comment

SanatLog olarak daha önceden “1 Fim 3 Analiz” antedi altında Alfred Hitchcock’un iki büyük şaheserini, Psycho ve Vertigo’yu (bkz. 1. analiz, 2. analiz, 3. analiz) incelemiştik.

Uzun süredir bu başlık altında film incelememiştik. Şimdi kaldığımız yerden devam ediyoruz. Sıradaki film: Rope (1948, İp/Cinayet Kararı).

SanatLog yazarları olarak çok sevdiğimiz Alfred Hitchcock’un  temel yapıtlarından olan Rope birçok farklı açıdan irdelenebilecek zengin bir içeriğe sahip bir film. Biz de değişik açılardan filmi incelemeye çalıştık.

İncelemeleri yine 3 ayrı bölümde yayımlayacağız. Sırasıyla Salim Olcay, Kusagami (Orhan Miçooğulları) ve Hakan Bilge‘nin yazılarını gireceğiz.

Şimdiden iyi okumalar… 

Sonraki Sayfa »