Black Swan (2010, Darren Aronofsky)

1998’de gösterime giren 60.000 dolarlık bağımsız sinema yapımı “Pi”, Darren Aronofsky isminin yönetmen etiketi altında geçtiği ilk uzun metrajlı sinema macerası olma başarısını sağladığında beri, yönetmenin tanınmışlığı katlanarak günümüze kadar gelişim gösterdi. 2000’de pek çok kimseye göre “en iyi” sıfatını hak eden günümüz klasiği Requiem for a Dream’in yönetmenin ününe sağladığı katkıyı kimse yadsıyamaz. En ünlü filminden sonraki projesi The Fountain’in gişede iki seksen yatması yapımcılarda hayal kırıklığı yaratsa da sinemasever gözlüğüyle izleyenlerin iade-i saygıda kusur etmemesi kendisini bir nebze de olsa rahatlatmış olmalı. 2008’de, unutulmuş Mickey Rourke imajını The Wrestler ile tekrardan canlandırması milyonlarca kişiyi memnun etmişti. Yönetmen, seyircisiyle arasındaki bağı kopartmak istememiş olacak ki, son macerasından iki sene sonra Black Swan’la adına yakışacak dönüşü gerçekleştirdi. 

Nina (Natalie Portman), milyonların yaşadığı New York metropolünde baleye takıntılı denecek kadar ilgi duyan yetenekli genç kız, bir zamanlar kendisi gibi balerinlerin olan annesiyle(Barbara Hershey) aynı evde yaşamaktadır. Gösteri sorumlusu Leroy (Vincent Cassel) yeni sezonda sahneye koyacağı Kuğu Gölü Balesine yeni bir baş balerin aradığını ekibine çoktan telaffuz etmişse de, aklında çift karakterli rolü oynamaya en yakın ismi yani Nina’yı çoktan seçmiştir. Nina baş balerinliğin ağır yükü altındayken bir başka balerin Lily’nin (Mila Kunis) kendisinin yerinde gözü olduğunu fark edecektir. Ne var ki baş edeceği tek sorun Lily değil kendi psikolojisidir.

Tchaikovsky’nin dört perdelik eseri olan Kuğu Gölü, müziği ve koreografisiyle ünlü olmuş bale gösterisidir. Bir kez duyanın bir daha unutamayacağı nakarat bölümü Kuğu Gölü’nü de aşıp pek çok sanata eşlik etmiştir. Eserin bu denli hafızalarda yer etmesinin bir diğer önemli sebebi de, başkarakterinin yüz seksen derece karşıt kişilik özelliklerini aynı bedende gizlemesidir: Beyaz kuğu erkeklerle gönül ilişkisinde sağlam temelli danslarla açımlanırken, siyah kuğu gönül eğlendirmeyi görev saymış kötücül yanının ağır bastığı şuh taraf. Melekle-Şeytan’ın tek vücut altındaki savaş hâlindeki tasvirlerini hatırlatacak çalışmanın farklı adlarda sinemaya uyarlanması da doğal olarak birçok kez gerçekleşti. Black Swan (Siyah Kuğu) görsellik yerine işin psikolojik boyutunu ilk dakikadan itibaren mercek altında inceliyor.

Siyah ve beyaz kuğuyu temsilen bilinç/bilinçaltı karşıtlıklarını açılış sekansındaki Nina’nın beyaz kuğuyu oynarken, erkek rol arkadaşının görsel değişimle siyah kuğuya eşlik edecek partnere dönüşmesi, Nina’nın da beyaz kuğunun bedeninden kopamadan dansı sürdürmesi psikolojik baskının desteklediği kafa karışıklığının sonucudur. Kabustan uyanışı sırasında kamera, odasını bütün ayrıntılarıyla çekerken parlak ışığın odayı doldurması buna ilaven çocuksu masumiyeti koruduğunu hatırlatan çok sayıdaki oyuncağı, yeterince gün yüzüne çıkmamış sorunların gitgide genişleyen zindanı konumundadır. Zerafet kadar içe kapanıklığın, duygusal boşluğun rengi de olan beyaz, Nina’nın beyaz yastığındaki uzun dallı siyah çiçek deseniyle bölünmeye uğrar. Bilincin gitgide kararması Nina hariç herkesin siyah renk tonunda giydiği elbiselerle desteklenir. Ana karakterin, beyaz dekorlu hareket hâlindeki metro treninin içerisindeki camda kendisini seyretmesi, tren çıkışındaki siyah boyalı koridorda yol alması, bastırılamayan yönünü keşfetmesindeki içsel yolculuk şeklinde okumaya açıktır.

Her bireyde kurgusalla gerçek çatışır. Ama bilinç, hayatta sıkıntı verecek anların yoğunluğunda zırh arkasına çekilerek kurgusalın dominantlığına kapıyı aralar: Nina’nın tüm film boyunca baskı altındaki ruh hâli halüsinasyonlarla kendisini gösterir. Annesinin tablolarının takipçi göz konumuna geçişi, yönetmen Leroy’un Lily’le birleşme anında siyah tüylerle kaplı kötücül erkek kuğuya dönüşmesi, omzundan çıkan siyah kuğu tüyü gibi görsel sahneler psikolojik baskının yol açtığı acı kurgusal deneyimlerdir. Vuku bulan tüm olayların kökeninde anne karakterinin kızına yaşam alanı bırakmayacak kontrolcü tavrının yattığını Freud’vari bir okumayla da çözebiliriz. Anne başarılı bale yaşamını 28 yaşında kızına hamile kaldığında son vermeyi yeğler. Senaryoda net belirtisi bulunmasa bile annenin bale hayatı, kızının genç yaşta ulaştığı baş balerinlik başarısına ulaşmadan son bulmuştur. Böylelikle kızının hayat rotasını çizmekte ulaşamadığı değerler etkin rol oynar.Rolün sorumluluğundan kaynaklanan baskılarla Nina’nın içine kapanıklılığın derinleşmesi siyah kuğuya dönüşüm metaforlarıyla gösterilirken, anne karakterinin de kızının resmine bakarak çeşitli yüz ifadelerindeki portreler çizmesi de, anne-kızın birbirlerinden net çizgilerle ayrışmadığını, annenin düşüncelerinin kızında canlandığının işaretidir.

Milyonların yaşadığı New York metropolünde sosyal çevreyle bağını kopartmış, hayatını evle provalar arasına sıkıştırmış Nina, koca şehrin büyüklüğü altında ezilmişliğiyle iç dünyasına kapanan hayalet insan tiplemelerinden de farksızdır. Film boyunca ana karakterin kırılganlığı, dokunulsa ağlayacak sözünün tam karşılığı üzgün surat ifadesine net şekilde yansımıştır. En ufak imalı sözlerin dahi ağlama krizlerini beraberinde sürüklediği travmatik anlara eşliği Lily’nin ekibin arasında yer almasından sonra ivme kazanmıştır. Nina’nın beyaz ruh halinin tam zıttı formundaki siyah kuğuya benzeyen Lily, Nina’nın kendinde bulunmayan tüm özelliklerinin somut karşılığıdır. Nina’ya göre daha esmer ten, kıyafetleri, makyajı, dansı zorunluluktan çıkarıp haz almaya dönüştüren hareketleri çift kişilikli rolünde olması gereken karanlık yarının tam karşılığıdır. Sosyal çevreye yabancılık, annenin denetimsel tavrı, rolün getirdiği baskı, Lily’nin ön plana çıkma çabaları, oyun yönetmeninin istek tenkitlerine fazlaca maruz kalma; kenarları birçok parçaya bölünmüş, ortasında daha dar görüntüyü yansıtan ayna motifinden farksızdır: Ayna da, Nina’da parçalanmışlıklar arasında has benliklerini korumak istemektedir.

Aronofsky’nin Black Swan’la birlikte beş filmlik filmografisi biçimsel ve tarz olarak deneysel işlerin hâkimiyetindedir. En düz filmi diyebileceğimiz The Wrestler bile bağımsız ruhlu sanatçının aktüel kamera kullanımından ödün vermediğinin göstergesi niteliğindedir. Bale sahnelerindeki tam tur dönüşlere eşlik eden devinim, ayna karşısındaki provalarda zıplayan balerinle birlikte kameranın da aynı hareketle salınımı, Pi’den beri Aronofsky’nin görüntü yönetmeni konumundaki Matthew Libatique’nin nefis işçiliği; seyirciyi takip eden konumunda çıkararak olaylarla soluk soluğa bağ kurduracak görsel çabası, filmin çıtasını yükseğe taşıyan en sağlam destek konumundadır.

Hikâyesi ve senaryosu Andres Heinz’a ait olan Black Swan, Kuğu Gölü Balesinde çeşitli dans figürleriyle anlatılan mesajları görsel yapıya oturtarak, anlatılan hikâyeyi seyirciye zorluk çektirmeden aktarmayı başarıyor. Kuğu rolüyle Nina karakterinin karanlık taraflarına dönüşümü; beyazdan siyaha, gerçekten kurguya geçişler birbirlerine koşut anlatımla sürdürülmesi, sonu hariç sahnede gösterilmeyen eserin içeriğini okumaktaki yardımcı kılavuz rolünü üstleniyor. Başrolünü ünlü aktrist Natalie Portman’ın canlandırdığı Nina karakteri 2011’in Şubat’ında dağıtılacak Oscar Ödüllerinin de bir numaralı favorisi olduğunu Amerika’daki eleştirmen ödüllerini sırayla toplayarak kanıtlamıştır. Eğlenceli bale gösterisinden çok gerilim ağırlıklı drama yakın duran türü herkese hitap eder mi, elbette bilinmez, ama seyirciye Natalie Portman’ın unutulmaz oyunculuğunu hediye ettiği aşikâr.

Süleyman Keskin

s.keskin09@gmail.com

The Holy Mountain (1973, Alejandro Jodorowsky)

Ocak 9, 2012 by  
Filed under Kült Filmler, Manşet, Modern Klasikler, Sanat, Sinema

Kendisi ne der bilmiyorum ama Alejandro Jodorowsky’nin 1973 yapımı The Holy Mountain (Kutsal Dağ) filminin yönetmenin başyapıtı olduğunu düşünüyorum. Yönetmenin filmlerini sınıflandırırken kullanılan ‘’sürrealist’’ sözcüğünü sevmediğimden ve yönetmenin de böyle bir tabirden hoşlanmadığı düşüncesinden hareketle, filmin anlaşılabilirliğine katkı sağlamak maksadıyla böyle bir yazı yazmaya karar verdim. Yönetmenin hoşlanmadığını ise The Holy Mountain filminin finalinde kendi ağzından, ‘’Bir peri masalıydı her şey ve gerçek hayata döndük; ama bu hayat gerçek mi? Hayır. Bu bir film. Kameraya bakın. Bizler hayal ürünüyüz.’’ demesinden çıkardığımı söylemek durumundayım.

 ‘’Kadim filozoflar, doğanın temel yasaları hakkında bilgisi olmayan bir insanın akli bir hayat süremeyeceğine inanırdı. İnsan itaat etmeden önce anlamalıdır. Gizem okulları ise kendini ilahi yasanın yeryüzü küresinde işleyişini insana öğretmeye adamıştı. Bu kültler dini olmaktan ziyade ahlaki, tanrıbilimselden ziyade felsefidir. İnsana melekelerini daha akıllıca kullanmayı, zorluk karşısında sabır, tehlike karşısında cesaret göstermeyi, ayartıların ortasında doğru kalmayı ve hepsinden önemlisi, yaşamaya değer bir hayatı, kendi bedenini Mabud’a, kutsal bir sunak gibi gördüğü Tanrı’ya adanmış bir hayat olarak görmesini istiyorlardı.’’ (Tüm Çağların Gizli Öğretileri - Manly P.Hall)

Alejandro Jodorowsky, filmin hem senaristi, hem yönetmeni hem de başrol oyuncusu olarak karşımıza çıkmaktadır. Yönetmenin ezoterik bilgiye aşina olduğunu, gizli öğretilerle ilgilendiğini hatta herhangi bir gizem okulu tarafından inisiye edilmiş bile olabileceğini düşünüyorum. Filmin bir inisiyasyon süreci şekline bürüneceği en başından bellidir. Bir adam tarafından makyajları silinen, plastik tırnakları çıkartılan kısaca maddi dünyanın tüm getirileri alınmaya başlanan iki kadın görürüz.

Yönetmenin her filminde gizem okullarının öğretilerine gönderme yaptığını, ezoterik bilgiye ulaşmada veya erginliğe geçişte mitolojik göndermelerin sıklıkla olduğunu söylemeliyim. The Holy Mountain filminde ‘’Gizemi bilmek istiyorsun; ama insan kendi başına hiçbir şey yapamaz’’ demektedir. Yönetmenin filmdeki rolü de alchemist (simyacı)’dir ve yalnızca bu unvan bile söylemek istediklerini anlatmaya yetecektir.

Gerek El Topo (1970) ve gerekse Santa sangre (1989) filmlerinde yönetmen erkek çocuğun erkekliğe geçiş ritine yer vermiştir. El Topo filminde çırılçıplak vaziyette babası ile birlikte çöle gelen bir çocuk görürüz. Baba çocuğa ‘’Artık yedi yaşındasın, oyuncağını ve annenin resmini göm’’ der. Böylece çocuğun artık erkek olduğunu vurgular. Hemen ardından köylerine döndüklerine her yerin kan ile kaplı olduğunu görürler. Kan o kadar çoktur ki kan gölleri oluşmuştur. Bu kan gölleri de çocuğun erkek olma ritinin simgelerindendir. Santa sange filminde ise büyüyen oğlunun göğsüne baba bıçağının ucuyla bir dövme yapar ve şöyle der ‘’Artık erkek oldun’’. Yine kan ve anneden koparılan bir çocuk vardır.

 ‘’Çocuğun yetişkinliğe geçişi gelişmiş toplumlarda yıllar süren eğitimle gerçekleşirken, ilkel düzeyde birçok kabilenin dinsel takviminin en önemli törenlerinden olan erginlik ritleriyle birdenbire kısa sürede tamamlanır. Kadın bir çocuğun geçici gövdesini doğurur fakat erkekler onu şimdi ruhsal olarak doğuracaklardır. Erkekler oğullarını etkileyici bir büyüyle annelerine karşı duydukları bebeklik bağından kurtarıp kazanmaları gerekir. Acı veren ritler sırasında, bu nedenle, zaman zaman çocuğa erkek kanından başka yiyecek içecek verilmez. Kan sıvı olarak veya pıhtılaşmış olarak verilir. Banyo gibi üstlerine de dökülebilir. Böylelikle gerçekten içerden ve dışarıdan babaların iyi gövdelerinin içeriğine bastırılmış olurlar. Böylece kan anne sütü gibi fiziki bir yiyecek olur fakat annenin veremediği kutsal bir yiyecektir de. Kan, yalnızca gövdeyi besleyen yiyecek değil fakat gerçek erkek yiyeceği, ikinci doğumun korkutucu fakat gene de etkileyici krizinde, cenini saran ve enerji veren simya sıvısıdır. Psikolojik yönden çocuğun zorlu bir eşiğe taşındığını, annesine bağımlılık dünyasından, babaların doğasına katıldığı erkek olmaya getirildiğini söyleyebiliriz.’’

Günümüzde de ülkemizde erkek çocuğunun sünnet edilerek ‘’erkekliğe’’ adım atmasına bir tür erginlenme riti denilebilir. Dr. Rhoeim  ‘’çocuktan kesilip alınan gerçekte annesidir, kesilen deri annedeki çocuktur’’  demektedir. Günümüzdeki hemen her uygulama bizlere kadim atalarımızdan miras kalmışlardır. Usta yönetmen Jodorowsky filmleriyle bu mirasa saygı duruşunda bulunmaktadır.

 ‘’Profesör masasında yazıyor ve dört yaşındaki kızı odada koşturup duruyor. Yapacak şeyi yok ve adamı rahatsız ediyor. Adam kıza üç yanmış kibrit çöpü vererek, ‘’Al, oyna’’ diyor. Kız halıya oturarak kibritlerle oynamaya başlıyor, biri Hansel, biri Gretel, öbürü de büyücü olmuş. Bir süre geçiyor, bu zaman içinde profesör rahatsız edilmeden işiyle uğraşabiliyor. Fakat birden çocuk korkuyla bağırıyor. Baba sıçrıyor, ‘’Ne o, ne oldu.’’ Kız büyük korku belirtileri göstererek babasına koşuyor. ‘’Baba, baba’’ diye bağırıyor, ‘’büyücüyü al, artık ona dokunamıyorum.’’ (Leo Frobenius)

Ne düşünüyorsunuz, tatmin olmadınız mı, çok mu basit buldunuz veya hayal gücünün fazla zorlanması mı? Öyleyse okumaya devam etmenizi öneririm.

 ‘’Örneğin Katolik Roma Kilisesi ayininde, papaz, İsa’nın son yemekteki sözlerini söyleyerek kutsama törenini mayasız ekmek için (Hoc est enim Corpus meum: Çünkü bu benim gövdemdir) sonra şarap çanağı için (Hic est enim Calix Sanguinis mei, novi et aeterni Testamenti: Mysterium fidei: qui pro vobis et pro multis effundetur in remissionem peccatorum: çünkü bu çanak benim kanımdır, yeni ve ebedi ahitin, inanç gizinin eti ve kanıdır, sizin ve birçok günahkarın affedilmesi için dökülecektir) –büyük bir vakurla- yineler. Ekmek ve şarabın İsa’nın gövdesini ve kanı olduğu varsayılır; ekmeğin her kırıntısı ve şarabın her damlası gerçekten dünyanın kurtarıcısının yaşayan parçası olmuştur.’’ (İlkel Mitoloji - Joseph Campbell)

The Holy Mountain filminde taşlar üzerine kadın resmi çizen ve onunla sevişmeye çalışan adam ile ekmek ve şarabın İsa’nın bedeni ve kanı olduğuna inanan Hıristiyan ile veya kibrit çöpünün büyücü olduğuna inanan çocuk arasında büyük bir fark yoktur. Ve buradan hareketle diyebiliriz ki yönetmenin göndermeleri de yönetmen için gerçeküstü değil gerçeğin kendisi olabilmektedir.

Sarhoş olduğu her halinden ve etraftaki boş şişelerden anlaşılan bir adam yerde yatmaktadır. O kadar sarhoştur ki üzerine işemektedir. Nereden geldiği belli olmayan bir grup çocuk/cüce gelir ve adamı bir haça bağlarlar –simgesel çarmıh- ve taşlamaya başlarlar. Kendine gelen adam basit bir hareketle çarmıhtan kurtulur ve çocuklar kaçışırlar. Ardından kurbağalar ve kertenkelelerin savaşından tutun da sirk gösterileri, kurşuna dizilen insanlara kadar çok çeşitli, görsel açıdan zengin ve sembolizm anlamında çok güçlü bir süreç yaşarız. Bir kuleden sarkıtılan ipin ucunu tutan adamımız ve bir kuleye çıkar. Burada simyacı vardır. Simyacı ile yaptığı savaşı kaybeder ve simyacıya boyun eğer, tüm vücudu temizlenir, kalbindeki kötülük şah damarından kesilir alınır. Ardından ‘’Altın istiyor musun’’ diye soran simyacıya ‘’evet’’ der. Simyacı adama bir kap uzatır, adam tuvaletini yapar ve bu çeşitli evrelerden sonra altına dönüşür. Simya kabaca metalin altın yapılması demektir. Bunun üzerine simyacı adama dönerek ‘’Sen bir pisliksin ama doğruyu bulabilirsin’’ der. Nasıl bir pislik çeşitli aşamalar sonucu altın oluyorsa maddi evrenine hapsolmuş insan da çeşitli aşamalardan sonra doğru yolu bulabilir demektedir.

Simyacının göğsündeki madalyonda üç tane üçgen vardır ve odadaki insan sayısı 9’dur. ‘’Khem ülkesinin gizli sanatı olan simya (El Kemi) dünyanın bildiği en eski sanatlardan biridir. Diğeri astrolojidir. Simya üç aşamalı bir sanattır ve üçgenle sembolize edilir. Sembolü 3 kere 3’tür. Üç âlemdeki veya plandaki üç element veya işlem anlamına gelir. 3 kere 3 Hürmasonluğun 33.derecesindeki sırrın bir parçasıdır çünkü 3 kere 3’tür ki, 9 eder, 9 sayısı ağacın kökünden çıkan dokuz tecelliyi gösterir ve insanın ezoterik sayısıdır.’’ (Tüm Çağların Gizli Öğretileri - Manly P.Hall)

33 sayısı ile ilgili birkaç şey yazmak gerekirse, Süleyman’ın ilk tapınağı ilk ihtişamıyla 33 yıl ayakta kaldı. Ayrıca Kral Davut Kudüs’te 33 yıl hüküm sürmüştür. Mason tarikatı 33 sembolik dereceye bölünmüştür, insan omurgasına 33 parça vardır ve İsa, hayatının 33.yılında çarmıha gerilmiştir. Ve Müslümanlar Cennet’e girme yaşının 33 olduğuna inanmaktadırlar.

‘’Aşağı doğa vahşiliğe dönünce, yüksek doğa ruhani mülkünü yeniden elde etmek için mücadele eder. O yedi Yönetici’nin üzerinde oturduğu yedi halkaya yükselir ve her birine aşağı kuvvetleri şu şekilde iade eder: Birinci halkada Ay oturur, çoğalma ve azalma yeteneği ona geri verilir. İkinci halkada Merkür oturur, entrikalar, hileler ve kurnazlıklar ona geri verilir. Üçüncü halkanın üstünde Venüs oturur, tutkular ve şehvet ona iade edilir. Dördüncü halkanın üstünde Güneş oturur, buna hırslar geri verilir. Beşinci halkanın üstünde Mars oturur cahil cesareti ve acelecilik ona geri verilir. Altıncı halkanın üstünde Jüpiter oturur, biriktirme ve zenginlikler ona geri verilir. Yedinci halkanın üstünde, Kaos’un kapısında Satürn oturur, hata ve şeytani planlar ona geri verilir. Sonra yedi halkanın birikimlerinden soyunduktan sonra ruh Sekizinci Feleğe, sabit yıldızlar halkasına gelir. Burada bütün yanılsamalardan özgürleşmiş olarak Işık’a ikamet eder.’’ (Tüm Çağların Gizli Öğretileri - Manly P.Hall)

‘’Adım Fon. Venüs gezegenindenim. İşim hayatımı insan vücudunun güzelliğine adamaktır. Bunlar eşlerim. Onlarla sadece iş saatlerinde sevişirim. İşçi olarak başlarlar, sonra onları sekreter yaparım. Biliriz ki insanlar ne oldukları için değil nasıl göründüklerini tatmin etmek için sevilmek isterler. Bu yüzden bir dizi maske tasarladık. Özel yapım, gerçek insan kokusu ve sıcaklığında. Bir müşteri istediği yüzü alabilir. Her yüz tektir ve ömür boyu kullanılır. Yapay yüz ölene kadar takılabilir.’’

‘’Biz savaş oyuncakları üretiyoruz. Hükümet politikalarıyla programlanmış bilgisayarlarımız var. Hükümet müşterimiz. Bilgisayarları gelecekteki savaşların ve devrimlerin bilgileriyle besliyoruz. Bu bize ne tür oyuncak üreteceğimizi söylüyor. Çocuklar doğduğundan itibaren. Mesela, eğer hükümet Peru’ya savaş açmayı uygun görürse makinemiz Perulular hakkında bilgi toplayacak ve bize ne yapmamız gerektiğini söyleyecek. Önümüzdeki 15 yıl içinde uzun vadede çocuklara nefret kazandırmayı amaçlıyoruz. 15 yıl içinde bu çocuklar Peruluları zevkle öldürmek için savaşa gidecekler.’’

‘’Adım Isla. Mars gezegenindenim. Silah üretir satarım. Bomba üretiriz, hidrojen bombası, lazer silahlar, ölümcül bakteriler, kanserojen gazlar, vesaire. Genç neslin oturuşunda ve kalkışında silaha ihtiyacı var. Uyuşturucu silahlarımız var, el bombaları, rock’n'roll silahları, Budistler için mistik silahlar, Yahudilere, Hıristiyanlara.’’

‘’Adım Klen. Jupiter gezegenindenim. Her mevsim bir dizi sanat eseri üretiriz. Bir aşk makinesi ürettik. Çalışması için, izleyici Onunla çalışmalı. Kılavuzu okuyup alıyor ve ona aşk aksiyonu veriyor. Bu elektronik çubuğu makinenin mekanik vajinasına sürtecek. Gözlemcinin becerisi makinenin zirveye ulaşma yeteneğini belirleyecek. Elektronik orgazm üreteceğiz.’’

‘’Adım Berg. Uranüs gezegenindenim. Ülkenin geleceğini kurtarmak için gelecek 5 yıl içinde 4 milyon vatandaşı yok etmemiz lazım. Gaz odaları, gaz okulları, gaz üniversiteleri, gaz müzeleri, gaz kütüphaneleri, gaz sınıflar, gaz diskoları ve gaz genelevleri, hepsini gazlayın.’’

‘’Adım Axon. Neptün gezegenindenim. Bu hayatının en güzel günü. Diğer 999 kahramanın yaptığı gibi siz de kabul testinden geçeceksiniz. Kurbanların bin testis mabedimi tamamlıyorlar. Bu kutsal kitap. Bana inanmayı öğren.’’

‘’Adım Lut. Plüton gezegenindenim. Mimarım. Bu çok aile tesisini üretirken büyük bir hata yaptık. Para kaybettik. Onlara küçük pencereler ve bahçeler verdik, su döşedik, ışık ve ısınma sistemi döşedik. Bu yanlış bir konseptti. Bir insan eve ihtiyaç duymaz, ihtiyacı olan tek şey sığınaktır.’’

The Holy Mountain başka hiçbir yerde benzerini kolay kolay göremeyeceğiniz imgeler, görüntüler ve sınırsız göndermelerde bulunmakla birlikte insanın maddi düşüncesine ilişkin ağır eleştiriler de içeren güçlü bir filmdir. Filmin her karesini incelemeye almak neredeyse olanaksız. Çünkü Jodorowsky nerdeyse her an bir yerlere mesaj gönderiyor. Askerlerinin yüzlerinin görünmemesi ve insanların askerler tarafından kurşuna dizilmesi, ölen insanların kurşun yaralarından çıkan kanların çeşitli renklerde olması, meydanda bir askerin kocasının gözleri önünde bir kadınla cinsel ilişkiye girmesi, kadının ve kocasının bu durumu hoşnutlukla karşılaması hatta filme alması insanın maddi doğasının esiri olduğuna ilişkin yapılan göndermelerin yalnızca bir kaçıdır.

 ‘’Cahiller için beden en önemli şeydir ve onlar içlerindeki ölümsüzlüğü gerçekleştirme kapasitesinden yoksundur. Bir tek ölecek olan bedeni bildikleri için, ölüme inanırlar ve ölümün sebebi ve gerçekliği olan maddeye taparlar.’’ (Hermes’in Görüsü kitabından)

Herkes konuştuktan sonra simyacı konuşur ve Kutsal Dağ arayışına geçerler.  ‘’Paranız ve gücünüz var; ancak ölümlüsünüz. Ölümden kaçamayacağınızı biliyorum. Ama ölümsüzlük elde edilebilir. Her kültürde “kutsal dağ” vardır. Yerlilerin Meru Dağı. Taocuların Kuen-Luen Dağı. Himalayalar. Filozofların dağı. Rosacroce Dağı. San Giovanni’deki Cabalistica Dağı. Daha birçok kutsal dağ var. Efsane hep aynı olmuştur. 9 ölümsüz adam dağın zirvesinde yaşar. Tam zirveden dünyayı yönetirler. Ölüme meydan okuyan gizemi saklarlar. Kırk bin yaşından fazladırlar. Vaktiyle bizler gibi insandılar. Diğerleri ölüme meydan okumayı başardıysa neden biz de başarmayalım? Ölümsüzlerin nerde yaşadığını ve gizemi nasıl elde edeceğimizi biliyorum. Bu tarihî Rosicrucian yazıtında 9 ölümlünün yazısı ve nerde yaşadıkları yazıyor. Lotus adasının kutsal dağı. Güçlerimizi birleştirip kutsal dağa saldırarak ölümsüzlüğün sırrını çalmalıyız.’’

Kadim gizem okullarının genel görüşü, insanın dünyadaki misafirliği sırasında cehaletin üzerine yükselmezse, ölünce, sonsuza kadar amaçsız dolaşacağı, bu yaşamda yapmış olduğu hataları sonsuza kadar yaptığı ebediyete gideceğini söyler. Dünyada mal mülk arzusunu yenemezse, bu arzusunu kendisiyle birlikte görünmez âlemlere taşıyacak ve buradaki arzusunu hiçbir zaman gerçekleştiremeyeceği için sonsuza kadar acı çekecektir. Jodorowsky de The Holy Mountain filminde arayış içerisindeki insanın durumunu göstermeye çalışmış ve son söz olarak kutsal olanın dağ veya kan değil insan olduğunu söylemiştir.

Ayrıca ‘’ayaklar köpek leşi gibi kokuyor’’ ‘‘Güzel dişleri var’’ diyalogu ile Jodorowsky İslam hakkında bilgi sahibi olduğunu da göstermektedir. Bilge insan her şeyde bir güzellik görür ve tasavvuf ehlinin de dediği gibi ‘’yaratılanı hoş görür, yaratandan ötürü.’’

Bu yazımı filmi izlemede bir kılavuz maksadıyla kaleme almış bulunuyorum ve sözlerime şu müthiş cümleyle son vermek istiyorum: ‘’Kendi geleneksel tapınaklarında gözü kapalı secde edenler, başkalarının ayinlerine ince eleyip sık dokuyarak ve küçümseyerek yaklaşırlar.’’

Salim Olcay

salimolcay@hotmail.com.tr

Sonsuz Sezgi ve Arada Durumlar

Süheyla Sabır  “Sonsuz Sezgi ve Arada Durumlar” sergisi ile 12 Ocak- 4 Şubat 2012 tarihleri arasında Art Gallery Niş İstanbul’da… 

Sınıra gelmek, çizgiyi aşıp aşmama kararsızlığı… O noktaya gelene kadar akılla ilerlemek. Sonra iş sezgiye kaldığında kibirli akıldan yardım isteme çaresizliği… Akıl, matematiğe sığmayan,  sonuçlarını kestiremediği hiçbir eyleme izin vermiyor. Elindeki verilerle analiz yapıp karar veriyor ve herkesin buna itaat etmesini istiyor. Sezgi ise sonsuz olasılıklar sunar ancak akıl engel olmaya çalışır çünkü sezginin olasılıklarında kestirilemez riskler vardır, sezgi bilir ama akıl göremez. Bu rekabet yaşamdır. Öylesine durağan bir hayat sunuyor ki,  hep aklın kazandığı yaşamlarda renkler belirsizleşiyor, durağan, duyguların yorulduğu, anlamını yitirdiği, varlığı yadsıyan… Realitenin sunduğu, gözün algıladığı, aklın değerlendirdiği düz, mantıklı ve sıkıcı zamanlar, sınırda bekleme, hangi tarafta yer alacağını sorgulama anları, kararsızlık bekleyişleri “arada durumlar” yaşatıyor.  

Süheyla Sabır  “Sonsuz sezgi ve arada durumlar” sergisinde gri ve mavi hâkimdir, arada durumlarda derin düşünceler sarar insanı, düşündükçe daha da belirsizleşir her şey. Kırmızı, sezginin coşkusunu, sunduğu heyecanlı olasılıkları anlatır. Ve sınırlar vardır akılla sezginin arasında. Hep gölgelemek, utandırmak ister akıl sezgiyi, sezgi ise farklı renk ve çizgilerle karıştırır aklı. O anlarda ikisi de arada durumdadır.

Akılla sezginin rekabetini resimleyen Süheyla Sabır “Sonsuz sezgi ve arada durumlar” adını verdiği sergi, 12 Ocak Perşembe günü saat 18.00’de gerçekleştirilecek davet ile başlayacak. Sergi Art Gallery Niş İstanbul’da,  Pazar hariç diğer günlerde 10.00–19.00 saatleri arasında izlenebilir. Sergi,  4 Şubat Cumartesi akşamına kadar devam edecek.

ART GALLERY NİŞ İSTANBUL

Ahmet Fetgari Sokak No:22, Teşvikiye İstanbul

0212 232 88 48

0212 232 89 22

Hayal Bilgisi Dergisi, 6. Sayı

HAYAL BİLGİSİ 6 | EDEBİYAT SOKAKTAKİ İNSANIN NE İŞİNE YARAR?

Değerli Hayal Bilgisi Okurları,

Bu sayımızın bir önsözü bir de sonsözü var. İlerleyen satırlarda bunun nedenini okuyacaksınız.

Hayal Bilgisi yeni bir yolculuğa daha koyuluyor 6. sayısı ile. Hiç şüphesiz, her yeni sayı ile birlikte, taşıdığımız yük de büyüyor. Sorumluluklarımız artıyor. Dergimize ulaşan her yazıyı büyük özen göstererek değerlendiriyoruz. Bütün yazıları dikkate alıyor ve dergimize bu vesileyle değer veren, vakit ayıran herkese mümkün mertebe yanıt vermeye çalışıyoruz. Bu noktada, kapılarını ‘edebiyata’ kapamış onlarca edebiyat dergisinden çokça farklı bir iş yapıyoruz.

Hayal Bilgisi’ni doğuran nedenlerden biri ve aslında en önemlisi şuydu. Yazılarımızla, emeğimizle dahil olduğumuz birçok dergi, dergiciliğe dair çok fazla olumsuz örnek ile çıktı karşımıza. Edebiyatın bir ‘edepli olabilme/edepli kalabilme’ sanatı olduğunu unutan editörler ve yayın yönetmenleri tanıdık. Maruz kaldık ne yazık ki.

Biz adına edebiyat dediğimiz değeri, ‘düşünebilme yeteneğimizin’ bir dışavurumu olarak görüyoruz. Ve bu nedenle de kalemlerimiz; doğrudan, insanı konu alıyor, insana dair çözüm önerileri sunuyor okuruna. Her gün sonsuz kez tekrarlanan bir kötülükler yumağı olarak görmüyoruz hayatı, insan hayata yalnızca olumsuzluklar katmıyor. Ama doğrudan insan ürünü olan ve gözyaşlarımızı hedef alan çok fazla şey yaşanıyor dünyamızda. Biz, sessiz kalamıyor; görmezden gelemiyoruz. Özlemlerimiz şiir güzelliğinde vücut buluyor sonra, bir öykü ya da bir mektup… Ama en nihayetinde, kimsesiz bırakmıyoruz eserlerimizi; her şiir bir yetim sahipleniyor misal, her mektup, bir yalnızı…

Ötekileştirdikleri herkesi ‘sokaktaki insan’ olarak gören ‘edebiyatçılar’ var. Bu nedenle, ‘Edebiyat sokaktaki insanın ne işine yarar?’ diye sorduk bu sayımızda. İstedik ki; bu dergi sahibi/yazarı edebiyatçılar, edebiyatın ‘egolarından’ ibaret olmadığını, ‘sokaktaki insanın’ edebiyatı güzelleştirdiğini fark etsinler.

Edebiyat yapmayıp, edebiyat hakkında konuşan malum ‘edebiyatçılara’, editörlere, yayın yönetmenlerine bir tepkidir artık Hayal Bilgisi! Buyrun, Hayal Bilgisi’nde hepimize yetecek kadar EDEBİYAT var.

Müştehir Karakaya ile Söyleşi (Cihat Albayrak), Hakan Bilge, Emine Köseoğlu, Müzeyyen Çelik, Emre Gürkan Kanmaz, Nurullah Yardımcı, Cihat Albayrak, Ayşe Ünsal, Mehdi Akan, Gülşen Çağan, Umut Pusat, Esra Pak, Ervin Jahic | Elyad Musevi | Granaz Musevi (Çeviren: Nihan Işıker) Serap Orhan, Hakan Kartal, Mehmet Türkmen, Nur Banu Bahçeci, Nergihan Yeşilyurt, Emin Arı, İlknur Karanfil, Leyla Arsal, Şakir Taş, Mesut Gül, Yasin Altunbay, Serkan Engin, Ayşenur Mucan Olcars, Aziz Küçük, Metin Dikeç

İlerleyen sayfalarda mutlaka size hitap eden bir yazı ve yazar ile tanışacaksınız.  Gelecek sayıda buluşmak üzere… İyi okumalar.                          

SONSÖZ

Değerli Okurumuz,

Hayal Bilgisi Van Erciş merkezli bir dergi. 23 Ekim 2011’de yaşanan deprem, Van ve Erciş için büyük bir yıkıma yol açtı. Yaşananlar herkesin malumu. Böylesine şiddetli bir deprem, hiç şüphesiz, binalarda olduğundan daha büyük yaralar açtı insanlarda.

Hayal Bilgisi, yaklaşık 4 aydır okurunun karşısında değil. Kasım’da çıkması gereken sayımız, deprem nedeniyle çıkmadı. Dergi taslağımız ve birçok dokümanımız kayboldu. Sponsor firmalarımızın bir kısmı tamamen yıkıldı. Uzun süre internet bağlantımız dahi yoktu. Bu günlerde çok okuduk, çok yazdık. Çadırda geçen iyi ay, geceler bu şekilde geçti. Hayatlarımızı normale döndürmek için çok çabaladık. Buradaki insanlara çeşitli konularda elimizden geldiğince yardımcı olmaya çalıştık.   

En büyük yıkıma uğrayanların çocuklar olduğunu düşünüyoruz biz. Bu nedenle, Kurban Bayramı’nda, Kitap Bayramı projesini gerçekleştirip yüzlerce çocuğa kitap hediye ettik.

Depremde 6. sayımız basıma hazır halde olmasına rağmen kayboldu. Hiç şüphesiz, böyle bir felaketten sonra, dergi içeriğinin tümüyle yaşananlarla ilgili olması gerekirdi. Ancak, 6. sayı için seçilen yazıları yok sayamazdık. Bu nedenle, elimizdeki yazıların dizgisini yeniden yaptık ve önsüzümüz dahil, depremden hemen önce olduğu haliyle yeni sayımızı yayınlıyoruz.

Derginin tüm gelirleri ile depremzede çocuklara çocuk kitapları ve boyama kitapları alınıp hediye edilecek.

Derginin basım maliyetini karşılayan değerli edebiyatseverlere minnettarız.

İnşallah, Hayal Bilgisi okurunun desteği, yazarlarının özverisiyle yolumuza ara vermeden devam edeceğiz.

Deprem sürecinde bizi arayarak ya da mesaj göndererek yanımızda olduklarını hissettiren herkese teşekkür ediyoruz.

Böyle bir afetin bir daha yaşanmaması dileğiyle.

Hayal Bilgisi Dergisi Yayın Yönetmeni

[Cihat Albayrak]

Anna Ahmatova - Son Kadeh

Ocak 7, 2012 by  
Filed under Edebiyat, Sanat, Siir, Ustalara Saygı

   Yıkılmış yuvama kaldırıyorum kadehimi

Kin, öfke dolu hayatıma

Yalnızlığına ikimizin

Ve sana kaldırıyorum.

Yalanına bana ihanet eden dudaklarımın

Gözlerindeki ölü soğukluğuna

Hayatın bu kadar acımasız, kaba oluşuna

Ve kurtarmamasına bizi tanrının.

 

Anna Ahmatova

Son Kadeh

« Önceki SayfaSonraki Sayfa »