Jerzy Kozinski - Adımlar

Kasım 9, 2011 by  
Filed under Edebiyat, Kitaplar, Roman, Sanat, Ustalara Saygı

Leave a Comment

Jerzy Kozinski’nin “Adımlar” isimli romanından bir bölüm…

Savaş sırasında güçlükle iş bulunabiliyordu; tarlalarda çalışamayacak kadar çelimsizdim, köylüler çiftlikte çocuklarını ya da yakınlarını çalıştırmayı yeğ tutuyorlardı. Yersiz yurtsuz biri olarak herkesin şamar oğlanıydım. Sonunda yanında iş bulduğum çiftçi, eğlenmek için gömleğime yapışarak beni çekiyor ve dövüyordu.

Ara sıra kardeşleriyle dostlarını çağırıyor, birlikte oyun oynuyorlardı: Onlardan birkaç adım ötede durup gözlerimi açarak ileri bakarken yüzüme tükürüyorlar, gözüme kaydedecekleri isabet sayısı üzerine bahse tutuşuyorlardı. Bu tükürük oyunu köyde çok yaygınlaşmaya başlıyordu. Kızların, oğlanların, çiftçilerin, karılarının, sarhoşların ya da içmeyenlerin, herkesin hedefiydim.

Günün birinde mantardan zehirlenen bir çocuğun, köyün en zengin çiftçilerinden birinin çocuğunun cenazesinde bulundum. Herkes bayramlıklarını giymişti, iyi ve alçakgönüllü görünüşleri vardı. Çukurun başında dikilen yıkılmış babaya bakıyordum. Yeni sürülmüş toprak gibi sapsarıydı yüzü, gözleri şiş ve kırmızıydı. Karısına yaslanıyor, bacakları bükülüyor, adamı güçlükle taşıyabiliyordu. Tabutu çukurun kıyısına bıraktıklarında, cilalı kapağın üstüne kendisini attı, çocuğun kendisiymiş gibi tabutu öpmeye ve onunla konuşmaya koyuldu.

 Çiftçinin ve karısının yakarmaları sessizliği yırtıyordu, sanki boş sahnede bir trajedi korosu hiç durmaksızın haykırıyordu. Köylülerin çocuklarına duyduğu sevginin, hayvanlar arasında yayılan ateş gibi denetlenemeyen bir güç olduğunu anladım. Sık sık çocuklarının ipeksi saçlarını okşayan anneleri, çocuklarını havaya atıp tutarak eğlenen babaları görüyordum. Tombul bacakları üzerinde sendeleyen, rüzgârın tokatladığı ayçiçeklerini dik tutan güçten destek alır gibi yuvarlanıp yeniden doğrulan çocukları görüyordum. Sonra bir gün, umutsuz memeleriyle koca sürüyü birbirine katan, debelene debelene, ağır ağır can veren bir koyun gördüm.

Köylüler, hayvanın otlarken bir olta iğnesi ya da cam parçası yutmuş olabileceğini söylüyorlardı. Aylar geçti. Bir sabah, sığırtmaçlığını yaptığım sürüden bir inek, komşulardan birinin çiftliğine daldı ve ürüne zarar verdi. Durum patronuma bildirildi. Tarlalardan döndüğümde beni bekliyordu. Beni ambara sürükledi, bacaklarım kan içinde kalana dek kırbaçladı. Sonunda, hırsından böğürerek deri kayışı suratıma fırlattı. Atılan olta iğnelerini toplamaya ve ambarın arkasına gömmeye koyuldum. Çiftçiyle karısı kiliseye gittiğinde gizli yerime süzülüyordum. Taze somunlardan aldığım ekmek içiyle topaklar yapıyordum; her birine de iki olta iğnesiyle cam tozu koyuyordum.

Çiftçinin üç çocuğundan en küçüğüyle oynamayı severdim. Onu sık sık avluda bulur, kurbağa ya da leylek taklidi yaparak kahkahalarla güldürürdüm. Bir akşam küçük kız göğsüme sokuldu. Ekmek içinden yaptığım topaklardan birini aldım, tükürüğümle ıslattım ve ağzına attığı gibi yutmasını istedim. Durakladığını görünce, bir elma dilimi alıp ağzımın içine koydum, işaret parmağımla ittim ve yuttum. Küçük kız da benden gördüğünü yaparak ekmek topaklarını birbiri ardına yuttu. Yüzüne bakmamak için başımı çevirdim ve babasının kırbacının yakıcılığından başka şey düşünmemeye kendimi zorladım. O andan sonra, zalim patronlarıma korkmadan bakmaya, sille tokat girişip kötü davranmalarına yol açmaya başladım. En ufak bir acı duymuyordum. Yediğim her kırbaç darbesini, benimkinden yüz kat beter bir acıyla ödeyeceklerdi. Artık kurbanları değildim: Onların hem yargıcı, hem de cellâdı oluvermiştim. Bölgede ne doktor vardı, ne de hastane.

En yakın demiryolundan da, kırk yılda bir yük treni geçerdi. Gün doğarken gözyaşları içindeki ana baba, soluyup duran çocuklarını kiliseye, kutsaması için papaza götürdüler. Alacakaranlık çökerken, daha da umutsuz, ölüm halindeki çocukları büyü yapan sihirbazların uzaklardaki kulübelerine taşıdılar. Ama ölüm inatla haracını alıyor ve çocuklar teker teker ölüyordu. Köylülerin bazıları Tanrıya lanet okuyor, fısıldayarak tek evladı Hazreti İsa’yı, böylesine gaddar bir dünya yaratmakla işlediği günahın kefaretini ödemek için kendi eliyle çarmıha gerdiğini söylüyorlardı. Bazı köylüler de, bombalanan şehirlerden, savaşlardan, kamplardan ya da gece gündüz içinde insanların yakıldığı fırınlardan uzak durmak için ölümün gelip köylere yerleştiğini savunuyorlardı. (…)

Jerzy Kozinski

Adımlar 

Franz Kafka - Aforizmalar

Kasım 9, 2011 by  
Filed under Edebiyat, Sanat, Ustalara Saygı

Doğru yol gergin bir ip boyunca gider; yükseğe değil de, hemen yerin üzerine gerilmiştir bu ip. Üzerinde yürünmek değil de insanı çelmelemek içindir sanki.

İnsanların tüm kusurları sabırsızlık, yaptıkları işte yönteme vaktinden önce son veriş ve sözde bir sorunu, sözde bir çit içine almaktır.

İnsanın belli başlı iki günahı vardır, öbürleri bunlardan çıkar: Sabırsızlık ve tembellik. Sabırsız oldukları için Cennet’ten kovuldular, tembelliklerinden geri dönemiyorlar. Ama belki de belli başlı sadece bir günahları var: sabırsızlık. Sabırsızlıklarından ötürü kovulmuşlardı, sabırsızlıklarından ötür geri dönemiyorlar.

Belirli bir noktadan sonra geri dönüş yoktur. Bu noktaya erişmek de gerekir.

Bilgeliğin başladığına ilk işaret, ölmek isteğidir. Bu yaşam dayanılmaz görünür, bir başkası ise erişilmez. İnsan ölmek istediği için utanmaz artık; nefret ettiği eski hücresinden alınıp ilk işi nefret etmeyi öğrenmek olacağı yeni hücresine konulmak için yalvarıp yakarır. Bunda belirli bir inancın kalıntısı da etkilidir; taşınma sırasında efendi koridorda görünecek, tutukluya şöyle bir bakacak ve diyecektir ki: “Bu adamın yeniden hücreye kapatılmasına gerek yok. O bana geliyor artık.”

Düz bir yolda yürüyor olsaydın, tüm ilerleme isteğine rağmen hala gerisin geriye gitseydin, o zaman bu çaresiz bir durum olurdu; ama sen dik, senin de aşağıdan gördüğün gibi dik bir yamacı tırmandığına göre, adımlarının geriye kayması, bulunduğun yerin durumundan ileri gelebilir, o zaman da umutsuzluğa kapılmana gerek yoktur.

Sonbaharda bir yol gibi: Temiz pak süpürüyorsun, sonra yol bir kez daha kurumuş yapraklarla örtülüyor.

Kötü’nün ondan bir şeyler gizleyebileceğinize inanmanızı sağlamasına izin vermeyin.

Sen ödevsin. Ama görünürde öğrenci yok.

Gerçek düşmandan sınırsız bir cesaret akar içinize.

Kötü’ye bir kere kapılarını açmaya gör, kendisine inanılmasını beklemez artık.

Av köpekleri henüz avluda oynaşıyor, ama avları, daha şimdiden ormanda ne kadar hızlı koşarlarsa koşsunlar, ellerinden kurtulamayacaklar.

İnsan, içinde yok edilemez bir şeyin varlığından sürekli emin olmadan yaşayamaz; ancak gerek bu yok edilemez şey gerekse de bu güven kendisinden daima gizli olabilir. Bu sürekli gizliliğin kendini açığa vurma yollarından biri, kişisel bir tanrıya inançta kendini gösterir.

Yılanın aracılığı gerekliydi: Kötü, insanı ayartabilir, ama insan olamaz.

Dünyayla arandaki savaşımda, dünyanın yanında ol.

İnsan ancak olabildiğinde az yalan söylediğinde olabildiğince az yalan söylemiş olur, yoksa olabildiğince az yalan söyleme fırsatını bulduğunda değil.

Kendini insanlığa bakarak sına. Şüphe edeni şüpheye, inananı inanca götürür bu.

Giyotin gibi bir inanç. Onun kadar ağır, onun kadar hafif.

Aforizmalar 

Eskilerden Yeni Bir İstanbul Albümü

İstanbul Yalnız Seni Sevdim (Ertan Anapa) -   Sevmekten Korkuyorum Seni (Özdemir Erdoğan)

Sokağından Geçtim Dün Gece (Ertan Anapa)       -       İstanbul Güzel İstanbul (Ertan Anapa)

Senden Güzel Görmedim (Berkant)                  -                     Unut Sen Beni (Selma Güneri)

Gel Güzelim Yavrum (Berkant)

Sezen Cumhur Önal’dan “İstanbul Yalnız Seni Sevdim”

“Çikolata renkli şarkıcı”, “Kadife sesli yorumcu”, “Türkçe sözlü hafif ” ve “Aranjman” sözleriyle zihinlerde yer eden Devlet Sanatçısı Sezen Cumhur Önal’ın İstanbul Yalnız Seni Sevdim adlı albümü raflarda yerini aldı. Albümde Ertan Anapa, Berkant, Ersan Erdura, Özdemir Erdoğan ve Selma Güneri’nin sesinden İstanbul şarkıları yer alıyor. İstanbul sevdalılarının aşkını depreştirecek nitelikte.

İBB Kültür A.Ş. tarafından yayınlanan İstanbul Yalnız Seni Sevdim adlı albümde bir zamanların dillerden düşmeyen Sokağından Geçtim Dün Gece, İstanbul Yalnız Seni Sevdim, Senden Güzel Görmedim, Gel Güzelim Yavrum, Unut Sen Beni, Sevmekten Korkuyorum Seni, İstanbul Güzel İstanbul isimli 7 yer alıyor.

Sözleri Sezen Cumhur Önal’a ait olan bu eserler Türk Pop Müziği’nin unutulmaz sesleri Ertan Anapa, Berkant, Ersan Erdura, Özdemir Erdoğan ve Selma Güneri’nin sesinde hayat buluyor.

İstanbul Yalnız Seni Sevdim İstanbul Kitapçısı’nda ve müzik marketlerde satışa sunuldu. Albümün satış fiyatı 8 TL.

www.sanatlog.com

66. Yunus Nadi Ödülleri’ne Başvurular Başladı

Leave a Comment

66. Yunus Nadi Ödülleri’ne, 1 Nisan 2009 ile 1 Şubat 2010 tarihleri arasında yayımlanan eserlerle, 15 Şubat 2012′ye kadar başvurulabilecek. Ödüller, 7 Mayıs 2012′de verilecek…

Cumhuriyet gazetesinin kurucusu Yunus Nadi adına düzenlenen 66. Yunus Nadi Ödülleri’ne başvurular başladı. 2012 Yunus Nadi Ödülleri, Ana Dalı’nda, öykü, , şiir, Görsel Sanatlar Ana Dalı’nda, karikatür, fotoğraf, Bilimsel Araştırmalar Ana Dalı’nda, Sosyal Bilimler Araştırması olarak verilecek.

Ödüllere, 1 Nisan 2009 ile 1 Şubat 2010 tarihleri arasında yayımlanmış eserlerle başvurulabilecek. Ödüller, her dalda amatör veya profesyonel herkese açık olacak.

Başvurular, 15 Şubat 2012 tarihine kadar kabul edilecek. Ödüller, Cumhuriyet gazetesinin kuruluş yıl dönümü olan 7 Mayıs 2012′de açıklanacak. Her dal için ödül 2 bin lira olacak. 

www.sanatlog.com