Japonya’da Bir Alt Kültür Olarak Kadın

Kasım 1, 2011 by  
Filed under Deneme, Edebiyat, Manşet, Sanat

Bundan önceki samuray yazısını okuyan okuyucularımız paralel kurgular eşliğinde vermiş olduğumuz Japon Samuray kültürü ile orta çağ Avrupa’sı şövalye kültürünün eşgelişim yansımalarını hatırlayacaklardır. Yine aynı dönem içerisinde yer almış olan diğer bir kültür ya da baskılanmış alt kültür olarak tabir edebileceğimiz ‘geyşa’ kültürü en doğal haliyle karşımıza çıkmaktadır. İnsanlar tarafından en dar anlamıyla bir ‘fahişe’ olarak görülen ve cinsel tatmin sağlayan anlamında kullanılsa da geyşalar belki de bu vasıf dışında döneminin estetik ruhuna ayak uyduran ancak bunu salt erkeğe hizmet amacıyla yapan hizmetçi muamelesi gören olarak varlığını sürdürmekten öteye gidememiştir. Geyşalar her ne kadar yalnızca Japon kültürüyle çivilenmiş gibi görünse de Vladimir Bartol’un, Alamut eserini okuyanlar Alamut kalesinin içerisinde kadınların yetiştiriliş tarzı ve hangi amaca hizmet edecekleri konusunda geyşalar ile aynı kadere terk edildiğini göreceklerdir. Her iki durumda da göreceğimiz üzere benzer taraflar bulmak mümkündür ancak bizi ilgilendiren kısım her iki kültürün var olma koşulları içerisinde de benzerlik taşımasıdır. Her iki kültürün en temel özelliği şüphesiz ataerkil ve militarist bir toplum içerisinde varlıklarını sürdürmüş olmalarıdır.

“İki bireyin tek taraflılıklarını tamamlayarak ortadan kaldırmaları için, erkeğin erkekliğinin kadının kadınlığına tastamam uygun düşmesi gereklidir. Birinin tek yanlılığı, ötekinin tek yanlılığını ancak böylece ortadan kaldırabilir. Demek ki, en erkeksi kimse en kadınsı kadını arayacaktır.  Bunun tersi de doğrudur.” (, Aşkın Metafiziği)

Schopenhauer’in bahsettiği durumda görülebileceği üzere kadınların böylesine bir alt kültüre tabi olup bunu oluşturmaları her şeyden önce Japon toplumundaki militarist ve şiddete meyilli bir egemen toplumdan kaynaklanmaktadır. Schopenhauer bunu en basit haliyle kadın- ilişkisine indirgerken biz bunu rahatlıkla toplumsal bir alana taşıyabiliriz. Samuraylar ne kadar şiddete ve savaşa düşkünseler geyşalarda bir o kadar aşka ve sanata düşkündürler. Fakat burada ki ayrım kadınların her daim erkeklerin bir olmalarının farkında olmamaları ve kendilerinde var olan bu gücü yine erkelere hizmet ederek ödemeleridir. Bu nedenle geyşaların yaptığı danslar, şarkılar ve diğer edebi hizmetler! Ataerkilite ve onun fantezilerine hizmet ettiği için ile pek örtüşmemektedir. Bu nedenle geyşaları ya da oryantalist kültürde varlığını sürdürmüş kadın hizmetçileri gerçek anlamda sanatçı olarak kabul etmek hata olacaktır.

Uzak-doğu ne kadar uzak olsa da batının ya da kapitalizm çarkına hizmet etmekte olan oryantalist düşünceden payını yeterince almıştır. Bunu salt Japon kadınına yüklemek haksızlık olacağı kanaatindeyim, değil midir ki şu anda birçok üçüncü dünya ülkesi sayılan uzak doğu ülkesinde kız-kadınlar cinsel istismara uğramakta, bedenleri fuhuş için batıdan gelen ‘modern’ erkeklere pazarlanmaktadır. Çarpık bir batı zihniyeti tarafından yorumlanmaya müsait olan doğu edebiyatı (Bkz: Bin Bir Gece Masalları), batının oryantalizm hastalığını gözler önüne sermektedir. Haremler, kadınlar, meyler, gizli aşklar ve entrikalar adeta kendini evine hapseden batının bilinçaltını oluşturmaktadır. İkinci dünya savaşı sonrasında Japonya’ya giren Amerikalı askerlerin en çok uğrak yerlerin geyşaların çalıştığı yerlerin olması tesadüf değildir.

Yüzeysel olarak dış etkenler kadar iç etkenlerinde yani toplumların kendine dönük tahlillerini yaptığımızda şiddete meyilli bütün toplumların içerisindeki kadınların aynı şekilde ataerkil bir amaca hizmet ettiğini görüyoruz. Belki tarihten ve söylencelerden hatırlayacağımız savaşçı kadın topluluğu olan Amazonlar bunların dışında tutulabilse de aynı militarist yaklaşımın sonuçlarını bu topluluğun içerisinde görmek mümkündür. Nasıl ki erkek-egemen toplumların ilk evrelerinde gördüğümüz kız çocuklarını diri diri gömme(Dinsel sapkınlığın sonuçlarından biri) ritüelleri varsa aynı şekilde Amazonlarda da dünyaya getirilen erkek çocukları komşu kabilelere geri göndermek vardır. Erkek çocukların öldürülmeden iade edilmesini annelik içgüdülerine bağlamak mümkündür. Ancak içerisinde militarist duygular barındıran bu toplulukta da aynı erkek-egemen fosillere rastlamak mümkündür. Açıkçası bunu erkek-egemen olmaktan çok eril bir güdüye bağlamak akla daha yatkın olacaktır. Aynı şekilde erkekler kadar kadınlarda da bu duyguların var olduğunu, ya da tam tersi şekilde kadınlara ait dişil güdülerin erkekler tarafından sergilenebileceğini söyleyebiliriz. Ancak bu söylence dışarıda tutulduğu zaman kadınların en yüce değere ulaştıkları ilkel çağlarda (tanrıçalığa kadar terfi etmişlerdir) bile erkekler üzerinde bir baskı ya da otorite kurmadıkları görülür. Anaerkil toplumların özünde kadın kendini yükseltgenmiş bulur ve asıl nitelik burada da hiyerarşiyi erkeğin kurduğudur. Ancak bu ilkel hiyerarşi, düzen ve sosyal adalet sonradan yerleşik hayata geçildikten sonra bozulacaktır.

Kadın, Zizekçi bir tabirle ifade edecek olursak ‘ideolojinin yüce nesnesi’ midir?  Yoksa kendini nesneleştiren bir idea mıdır? Her ne kadar paradoksal bir ifade içerse de aslında kadın her ikisidir ancak bu toplumun akışkan yapısına göre değişen bir olgu olarak ifade edilebilmektedir. Özellikle doğu toplumlarında yukarıda bahsettiğimiz düzeneğe göre kadın halen bir nesne olarak görülür Japon toplumunda hakeza bu daha şiddetli bir şekilde tasvir edilir. Sinema en azından bunun birçok şekilde örneğini verir. Kenji Mizoguchi filmlerini tenzih edersek birçok Japon yönetmenin bakış açısı bu alana hizmet eder. Kurosawa filmleri ise bir önceki yazıda tarihler arası köprü kurduğumuz kültürlerin çatışmasını ve benzeşmesini Shekspearian bir doku ile ele alır. Japon sinemasında bolca örneğine rastlayacağımız türden kadının meta ya da erkek fetişizmine hizmet etmesine karşılık batıda- ki özellikle Hitchcock filmleri buna çok güzel örnektir- erkeğin idealinden kaçmaya ve özneleşmeye çalışan kadın figürleri görürüz. Örneğin Yükseklik Korkusu (Vertigo, 1956) filminde kadın karakterin kurtarılmayı beklediği yer ya da çabaladığı yer erkeğin fantazması değil midir? Bunun gerçekleşmemesini farklı bir bakış açısıyla değerlendirdiğimizde kadın karakterin son sahnedeki ölümünü nesneleşmekten kurtulmak olarak okuyabilir miyiz? Aynı şekilde Alfred Hitchcock’un Rebecca (Rebecca, 1940) filminde sürekli korkulan ve endişe yaratan ve her an gelmesinden korktuğumuz ölmüş olan kadın figür değil midir? Hitchcock şüphesiz bu filmleriyle nesneleşmek istemeyen kadının durumunu anlatmıştır. Aynı şekilde Mizoguchi’nin ’53 yapımı Yağmurdan Sonraki Soluk ve Gümüş Ayın Öyküleri (Ugetsu Monogatari) filminde kadın hayaletlerin bu evrene dâhil olmaya çalışmasını okumak mümkündür. Mizoguchi filmlerinin feminen yapısı bu açıdan diğer Japon filmlerinden keskin çizgilerle ayrılmaktadır. 

Japon sinemasında 70’li yıllardan sonra gerçekleşen anarşizme varacak ölçüde tezahür eden cinsel devrim niteliği taşıyan filmler ‘’Pink Violance’’ olarak tabir edilen pembe şiddet filmler bu dönemin toplum yapısını ortaya koymaktadır. Sonraki anime-manga ile desteklenecek bu türden filmlerde benzer şekilde kadına yapılan cinsel istismarlar, tecavüzler grotesk ölüm sahneleri bize Japon Kadınının erkek bakışının altında ezildiğini göstermektedir.

Sadece kültür değil aynı zamanda tarihsel bağlamda ortak kaderlere gark ettirilen Türkiye Ve Japonya farklı zamanlarda da olsa büyük savaşların ardından toparlanma sürecine girmişlerdir. Ve şüphesiz bu gelişimde kadınların rolleri göz ardı edilemez. Özellikle artık ekonomiye ve ülkenin gelişim olanaklarını zenginleştirmede kadının rolü farklı bir mecraya kaymıştır.  Ve ilk bakışta kadın ilkel toplumlardaki rolüne kısmen dönmüştür. Ancak bir farkla ki günümüzde kadın emeği sömürüsü had safhada devam etmektedir. Ve halen toplumsal gelişmenin önüne geçilemeyeceği bir dönemde bir ülkenin lideri kadını yeniden evine hapsetmek için ‘en az üç çocuk yapın’ ibaresini kullanmakta bir beis görmemektedir. Kadına verilen değer aynı şekilde ‘ananı al git’ ibaresiyle kadın yine evine itilir. Şüphesiz bağnaz ve gerici unsurların, kadınların bir toplumun gelişimindeki rolünü benimseyememeleri ve kadına verdikleri değerin son aşamalarından biri de Kadın ve Aileden Sorumlu Bakanlığının kaldırılıp yerine Aile ve Sosyal Hizmetler bakanlığına dönüştürmesidir. Ekonomik bağlamda kapitalizm yanlısı bir yazı olarak okumak mümkündür bu yazıyı ancak kadın hakları bağlamında tarihte sosyal adalet ve düzenin yer aldığı ve kadın emeğinin meşru kılındığı döneme ithafen okunursa çok daha iyi anlaşılacağına inanıyorum. Durumu daha da vahim kılan şey ise bu bakanlığın başında bulunan zihniyetin ‘Eşcinsellik bir hastalıktır, tedavi edilmesi gerekir’’ söylemidir. Bunun bir kadın bakan tarafından söylenmesi ne kadar çarpık ve sapkın bir zihniyetin unsuru olduğunu belirtmeye gerek yok. En yukarıda bahsettiğimiz üzere bunun kadın ya da erkek olmayla alakası olmasından, eril bir güdü ve patriarkal bir geleneğin hastalığıdır. Eğer ortada bir hastalıktan bahsedecek olursak bu şüphesiz bu düzenin başında olanların hastalığıdır.

Japonya’nın özellikle Meiji Dönemi (1868–1912) ile başlayan batılılaşma hareketi aynı zamanda ülkenin kadın-erkek sosyopolitiğinide etkilemiştir. Her ne kadar batının bu uzak ülkeye gelmesi daha uzun bir geçmişe dayansa da batı tarzının resmi anlamda hareketlenişi bu döneme rastlamaktadır. Osmanlı İmparatorluğunun da bu döneme yakın bir tarihte batıya yakınlaşmaya başladığını hatırlatmakta fayda görüyorum. Özellikle bu iki kültürün içerisinde yer alan sistem koruyucusu olarak bilinen askeri yönetimlerin (bizde yeniçeri ocağı, Japonlarda ise samuray örgüsü) kaldırılmaya çalışılması arasında da pek fazla bir zaman aralığı yoktur. Ancak Japonya’nın geleneksel açıdan bu sistemin adetlerini yaşatması açısından uzun bir döneme ihtiyacı olmuştur. Özellikle 2.Dünya savaşı sırasında Japon askerlerin halen samuray kılıçlarını (sembolik de olsa) kullanması buna örnek olarak gösterilebilir. Kadının konumu ise batılılaşan bir ülke içinde önemli bir yer tutacaktır. Özellikle sanayileşmeye başlayan ve imparatorluk Japonya’sının ardından genç nesil bir Japonya olduğunu görüyoruz. Kadının sosyal anlamdaki konumu ülkenin sanayi açıdan gelişmesindeki paralelliklerden nasibini almamıştır. Ne kadar gelişmiş olursa olsun halen Japonya’da kadına verilen değer ve işyerlerinde gösterilen saygı geçmişte olduğundan farklı değildir. bu açıdan patriarkal bir kültür tabanına sahiptir ve erkek egemenliği kadını ezecek, cinsel istismarlara, iş yerlerinde aşağılamalara varacak düzeyde eylemlere vardıracaktır. Ev kadınlarının kaderi ise bundan farklı değildir. Özellikle son dönem filmlerinden ’nın (Tokyo Sonatı, 2008) filmi bir ev kadının hapsedilişi ve bir çekirdek ailenin çözülüşünü anlatırken Ozu filmlerinden altta kalmaz. Tokyo Monogatari (Tokyo Öyküsü,1955), filminden 60 yıl sonra çekilen bu film aynı zamanda bu süre zarfı içerisinde değişen Japon toplumunun ve kadının yerini göstermesi açısından izlenmeye değer bir yapıttır.

* Ihlamur Dergisi, Sayı:9′da yayımlanmıştır. 

Kusagami (Orhan Miçooğulları)

kusagami@sanatlog.com 

Harold Pinter - Tanrı Amerika’yı Kutsasın

Kasım 1, 2011 by  
Filed under Edebiyat, Sanat, Siir, Ustalara Saygı

Leave a Comment

İşte gidiyorlar gene
Yankiler zırhlı alaylarıyla
Keyifli türkülerini şakıyarak
 Dörtnala büyük dünya boyunca
 ’nın Tanrısı’na övgülerle

Hendekler tıka basa ceset dolu
Bu birileri, savaşa katılmayanlar
Öbürleri, övgüye katılmayanlar
Bu birileri, seslerini yitirmekte olanlar
 Bu birileri, türkünün ezgisini unutanlar

Süvarilerin şaklayan kırbaçları var
Kafanız kumda yuvarlanıyor
Kafanız pislik dolu bir havuz
Kafanız toz duman
 Gözleriniz çürümüş ve burnunuzda
Yalnızca ölülerin kokusu
Ve bütün o ölüm havası taptazedir
Amerika’nın Tanrısı’nın kokusuyla 

Tanrı Amerika’yı Kutsasın 

Hadewijch - Aşkın Paradoksları

Kasım 1, 2011 by  
Filed under Edebiyat, Sanat, Siir, Ustalara Saygı

Leave a Comment

Aşkın en hoş yanıdır fırtınalı oluşu;
En güzel biçimidir, en derin uçurumu.
Onda yolunu kaybetmek, ona yaklaşmaktır;
Özlemden ölmek, onu tatmak ve doymaktır.
Ümitsizliği inançtır,
En derin yarası şifadır;
Uğrunda acı çekmek, huzur bulmaktır.
Saklanması, onu her an aramaktır;
yolunda yorgun düşmekse, sağlıktır.
Onun bir sır olduğu, hakkında bilebileceğimiz biricik şeydir;
Eli sıkılığı, cömertliğidir.
Konuşmaması, en güzel söylemidir.
Onun tarafından hapsedilmek, özgürlüğün ta kendisidir;
En acı darbesi, en tatlı tesellisidir.
İnsafsızca soyması kazançtır;
Geri çekilmesi, yanaşmasıdır.
En derin sessizliği en güzel şarkısıdır,
En şiddetli öfkesi en içten selamıdır,
En insafsız tehdidi en saf vefasıdır;
Kederi, bütün acıların dinmesidir.

hakkında, çok şey söyleyebiliriz daha:
Varlığı, her şeyden yoksun olmaktır.
En gerçek bağlılığı, yüzüstü bırakır ve
En yükseğe çıkışı, gömer bizi derinlere.
Yoksulluktur, en büyük serveti;
İflasımız demektir, onun iyiliği.
Sevecen ilgisi, yaralarımızı kanatır,
Sofrası açlık, bilgisi hatadır;
Ayartmadır okulunun geleneği, görgüsüyse aldatmadır.
Onunla karşılaşmak, yakalanmaktır acımasız fırtınalara;
Asla erişilmez ondaki huzura.
Onun açıklığı, bütünüyle gizlenmesidir aslında;
Armağanları hırsızlıktır.
Verdiği tüm sözler yalandır ,
Doğruluğu aldatmadır;
Yalan gelir güveni birçoklarına.
Ben ya da gördüğü mucizelerle,
Aşkın kendine sakladığını elde ettiğini sanıp,
Aldanmış olan bir başkası;
İçtenlikle tanıklık edebiliriz bunlara her an,
Aşkın tuzağına bir kez düştüğümüz zaman.
Onun tüm oyunlarını öğrendim
Ve ona karşı farklı bir şey denedim;
Ne tehditlerine kulak astım,
Ne de inanıp sözlerine kandım!
Ne olursa olsun, kendimi ona vereceğim;
Cana yakın ya da acımasız, hepsi bir benim için.   

Hadewijch

Aşkın Paradoksları 

Ahmet Hamdi Tanpınar - Eşik

Kasım 1, 2011 by  
Filed under Edebiyat, Sanat, Siir, Ustalara Saygı

Leave a Comment

Bu yekpâre akış, durgun, derinden…
Her aynada yalnız kendi görünen
Bu yüz ve şifasız hüznü eşyanın
Kendi cevherinde mahpus bir ânın
Dağıttığı dünya hep yaprak yaprak,
Dalgın, unutulmuş sesleri uzak
Bir uykudan bana tekrar dönenler,
İçimde, dışımda hep aynı çember!
Bin elmas parıltı oyun ve halka
Küçük ve hiç değişmez dalgalarla
Bende bana meçhul akşamlar yoklar!
Gülen ve gömülen gölge ufuklar
Acayip davetlerin rüzgârında
Her lâhza yine kendi sularında!…

Uzakta, aya çok yakın bir yerde,
Çılgın ve muhteşem harabelerde,
Büyük sükûtların fırtınası var.
Mermer duvarlarda kırılmış sazlar,
Çok genç uçuşunda ve hangi haşin
Yıldıza gülerek çarptığı için
Alnında bir siyah nokta geceden
Kovulanlar ışık bahçelerinden,
Bütün ayrılıklar hepsi orada
Bu çıplak, ümitsiz ve saf duada.
Ve bir beyaz, sakin, büyülü
 Göğsünde kanayan bir zaman gülü
Mahzun bakışlarla dinler derinde
Olup olmamanın eşiklerinde.

Garip telâşını, binlerce fecrin
Ocağında nezir güvercinlerin
Hülyâm o kıvılcım ve kül yağmuru
Çırpınır bu beyaz mahşere doğru!
Ey hiç şaşmayan göz, büyük atmaca
Gölgesi güneşin üstünde uçan
Dişi kuyruğunda ebedî yılan,
Ve üstüste rüyâ!
Bir ses yavaşça,
Bir ses, bin uykudan mahmur ve zengin
Zümrüt usaresi maviliklerin
Suların üstünde arar kendini
Yoklar, ömrün bütün sahillerini
Çizgiler silinir, ufuk bir beyaz
Çin kâsesi olur, toprak, yosun, saz
Hep birden tutuşur, nârin kemerler
Alevden sütunlar, altın, mücevher,
Ah bu çılgın yağma…Orman çatırdar
Ve çıplak aynası ufkun tekrarlar
Büyük masalını aydınlıkların.

Elele bir oyun bugün ve yarın
Bütün pınarlara koştum cevap yok
Tekrar bana döndü her attığım ok
Her çığlık önümde tutuştu, yandı
Tahtayı kurt oydu, taş yosunlandı,
Yabanî otlarla örtüldü duvar…
İlhamlı çehresi hilkatin sular
Kaç kere değişti önümde böyle,
Birbiri ardınca gün ve mevsimle…
Ve kaç kere bahar güldü derinde
 Güllerin kanayan bekâretinde
Taze gülüşüyle toprağın suyun…
Tılsımlı kadehi her susuzluğun
Ey şafaktan, sırdan, arzudan hayâl
Yıldızların bize ördüğü masal
Kaç kere yarattım tenhada seni
Beyaz kollarını, sıcak buseni…
Bakışın, gülüşün, neş’en ve hüznün
Ay altında bir gül nağmesi yüzün…

Evet çok bekledim, kaç kere hazan,
Dinç atlar koşturdu boş ufuklardan
Yeleler alevli, ağız köpüklü,
Bulutlar bir kanlı hiddetle yüklü
Geçtikçe batıya doğru önümden
Zâlim ümitlerle ürperirdim ben,
Duyardım her an uzlette bir yeni
Âlemin yıkılıp devrildiğini
Çılgın mahşerinde ses ve renklerin…
Benden sor sırrını mesafelerin
Benden sor ve benden dinle akşamı…
Rabbim bu sonsuzluk ve onun tadı…

Bir ses yavaşça der, bırak yalvarsın,
Hayat bu kapıda…ne çıkar varsın,
Nakışlar gülmesin beyaz taşında
Ölüme benzeyen bu susuzluğun
Çağlayan hayâller yeter başında…
Bir fikir, bir şekil dalında olgun
Bu ağır sallanan hazan meyvası,
Gurbet, mendillerin çırpınan yası,
Yüzler ki bir uzak müjdeye benzer,
Her türlü ışığa kapanmış gözler,
Her şey, hepsi, gülen, susan, kamaşan
Rengiyle toplanır bende ve akşam
Rüzgârla tarümar, mevsimle sarhoş
Gelir ta kalbimde düğümlenir…
-Boş…
Boş ve ümitsizdir akşamın hüznü
Bu tenha çeşmede bir an yüzünü
Seyredenler altın sazlar içinde
Ruh muammasının ürperişinde
Kaybolmuş sanırlar kendilerini…
Bırak bu tesadüf bahçelerini…
Hakikat çok uzak, karanlık, derin
Bir dille konuşur, büyük köklerin
Toprakla ezelden karışmış dili!
Geceyle ölümdür asıl sevgili
Bu ikiz aynada toplanır yollar
Karanlık yaratır, ölüm tamamlar.
Kaçalım seninle biz de geceye
Ölümün kardeşi saf düşünceye…
Yeter büyüsüne aldandığımız
Güneşin…biraz da yalnızlığımız
Kendi aynasında gülsün, gerinsin
Güvercin topuklu sükût gezinsin.

Eşik 

Bumerang

Kasım 1, 2011 by  
Filed under Duyurular, Resim, Sanat, Sanatsal Etkinlikler, Sergiler

Leave a Comment

Füsun Sağlam’ın “BUMERANG” İsimli Sergisi 16 Kasım – 10 Aralık 2011 Tarihleri Arasında ’de Gezilebilir…

1953′te İstanbul’da doğan Füsun Sağlam, orta ve lise öğrenimini High School’da tamamladı. 1977 yılında DTGSYO Grafik Bölümü’nü bitirdikten sonra Avustralyada grafiker -illustrator olarak çalıştı.

1985′de Türkiye’ye dönüşünden sonra yaşamını resim üzerine yoğunlaştırdı, açtı, çeşitli kurum ve kuruluşlardan ödüller kazandı.

Sanatçı halen Avustralya’da yaşamakta ve Sydney Macquarie Universitesi, Bilgisayar Bölümü, Sanal Gerçeklik Laboratuvarı’nda, sanat ve sanal gerçeklik ilişkisini araştiran ortak bir proje üzerinde çalışmaktadır.

Almış olduğu ödüller;

-Menzies Art Brands Gallery, Sydney, “Paddington Sanat Ödülü”, finalist

-Art Unlimited, Dunedoo, NSW, “Expressıons in Art, photography and ceramics”,özel mansiyon

-Menzies Art Brands Gallery, Sydney, Paddington Sanat Ödülü”, finalist

-“Gosford Sanat Ödülü”, Resim dalında 1.lik Ödülü, Sydney,NSW

- Orman ve Tarim Bakanligi Resim Yarismasi, 1.’lik ödülü - Ankara

- “Gosford Sanat Ödülü”, Resim dalında 2.’lik ödülü – Sydney

-Bandirma Kuş Cenneti, Uluslararasi Kültür ve Turizm Festivali Resim Yarışması, Bandırma, Mansiyon  

-Türkiye Jokey Klubü Resim Yarişması, Mansiyon - İstanbul

-“Gosford Sanat Ödülü”, Mansiyon, Sydney, NSW

Sanatçı “Bumerang” ismini vermiş olduğu sergisinin temasını şöyle tanımlıyor;

“Orda bir ‘şey’ var uzakta… O ‘şey’ coğrafyada bir kıta, siyasette bir ülke, bir devlet…

O ‘şey’ kimileri için aborjinler, kimileri için kangrular, kimileri için Anzaklar… O ‘şey’

orada yaşayanlar için ‘Down under’…

O ‘şey’ benim için yıllardır yaşadığım Avusturalya… daha oraları görmeden resimlerime yansıyan ‘doğa öncesi doğa’….şimdi 20 yıl sonra Avusturalya benim için ‘doğa ötesi doğa’, bakmasını bilenler için doğadan sızan gerçek… yaşamıma kattığı sonsuzluk boyutu…

Bu sergi bir ‘Bumerang’….o ‘doğa ötesi doğa’ yı tanımak, kavramak hayatıma katabilmek için attığım her adımın, her bakışımın, aklımdaki her düşüncenin, dilimdeki kulaklarımdaki her melodinin bana, tuvallerime birer bumerang gibi dönen imgeleri…

Onları sizlerle paylaşmak istedim.”

16 Kasım – 10 Aralık tarihleri arasına Füsun Sağlam’ın  “BUMERANG” isimli resim sergisini Galeri Selvin’de görebilirsiniz.

Galeri Selvin: Arnavutköy Dere Sok. No:3 Arnavutköy,Beşiktaş/İstanbul- Tel: 212.263 74 81 - selvincg@gmail.com - www.galeriselvin.com

Galerimiz Pazar günü hariç diğer günler 11:00 – 19:00 saatleri arasında açıktır. 

www.sanatlog.com