Samuray Kültürü ve Şövalyelik

Ekim 31, 2011 by  
Filed under Deneme, Edebiyat, Sanat

“Tarih yoktur; Çoğul, yer yer çakışan ve karşılıklı etkileşen, dışlanmışa karşı tarihlerin bir dizisi vardır.” Michael Foucault

Meiji Dönemine kadar olan süreçte yüzünü güneşe sırtını batıya dönmüş olan Japonya’nın nerdeyse tarihsel bir imleci haline gelen ‘samuray’ kültürünü tanıtlamak ve bu kültürü varolan tarih sistematiğinden uzak bir şekilde ele almak gerekir. Diğer şekilde yalnızca Samuray kelimesinin anlamından ve kronolojik bir sıra ile bu kültüre ait izdüşümleri çizmekten başka işe yaramayan bir görüntü belirlemek oldukça aşina olduğumuz bir tablo çıkaracaktır karşımıza. Bu yüzden burada sınıflandırmak ve tashih etmek yerine Samuray Kültürünü eş-gelişimsel olarak Avrupa’daki yansısı olan Şövalyelikle birlikte ele almak-ki bu aynı zamanda bu bize art arda bir sınıflandırma yerine Foucault’un tabiriyle eş zamanlı bir alan yaratacaktır. Böylece bu iki farklı egemen sınıf altındaki ‘koruyucu’ ların paralel gelişimlerini bize ayrılan yer kadar vermiş olacağız.

Foucault’un eş zamanlı tarih algısı bizlere Akira Kurosawa’nın Rashomon (1950), filmini hatırlatır. Bu aynı zamanda tek bir olayın farklı özneler çerçevesinde nasıl şekillenebileceğini göstermektedir. Bu filmin bir samuray filmi olması elbette güzel bir tesadüftür. Filmde asıl dikkat çeken unsur başıboş bir samurayın(Ronin) orman yolundan geçen bir kadına kapılıp ona tecavüz etmesi ve kocasını öldürmesidir. En nihayetinde bu, sonraki samuray filmlerinde, roninlere bulaşan bir lanet gibi sirayet edecektir. Dikkat edilirse bizlere aktarılan ya da aktarılmaya çalışılan öykülerin ya da tarihin birçoğu bu gezgin samuraylarla ilgilidir. İnsanların dikkatlerini çeken şey ise bu insanların egemen sınıf altında varlıklarını idame ettirmelerinden çok egemen sınıfa ya da ezenlerine karşı takındıkları tavırdır. Yakın dönem sinema örneği olarak Son Samuray (The Last Samurai, 2001) filmi verilebilir. Bu bize aynı zamanda sinemanın karşı-iktidar sorununu da ele almamıza vesile olur. Bir anlamda iktidar-tarih anlayışına karşılık, karşı-iktidar tarihi gözler önüne serilir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken nokta samurayların hiçbir şekilde iktidarı ele geçirmek gibi niyetlerinin olmadığıdır. Samuraylar bu konuda iktidara hizmet babında oldukça sadık askerlerdir. Ancak sonradan onlara ihtiyaçların azalması işlevsiz bir organ gibi kenara fırlatılmaları oldukça trajik olmuştur.

Avrupa tarihinde ise bildiğimiz gibi yine benzer bir anlayışla varlığını sürdürmüş şövalye sınıfı aynı şekilde derebeylere, krallara hizmet etmek için vardır. Varlıklarını birbirine yakın dönemlerde eş zamanlı olarak sürdüren bu iki sınıf arasındaki ayrım ve benzerlikleri görmek adına Shakespeare eserlerinden uyarlanmış Kurosawa filmlerini izlemek oldukça faydalı olacaktır. Her ne kadar birer serbest uyarlama gibi görünse de bu filmler aynı zamanda şövalye ve samurayların birbirinin yerine nasıl geçebileceğini göstermektedir. Ancak samuraylar hiçbir zaman iktidar olamazken şövalyeler kimi zaman kendi aralarında tarikat kurmaya kadar varan bir örgütlenme içerisinde varlıklarını sürdürebilmişlerdir. (Bkz: Rodos Şövalyeleri, Tapınak Şövalyeleri). Ya da kimi zaman mitik bir anlam taşısa da kral ile eşit koşullarda anılmışlardır. (Kral Arthur ve Yuvarlak Masa Şövalyeleri).

Avrupa şövalyeleri boyundurukları altında bulundukları krallıkların çatısı altında savaşlara katılıyor olsa da kimi zaman dinsel bir paydada da bir araya gelebilmekteydiler. Haçlı seferleri bunun bir örneğini teşkil eder. Farklı uluslardan bir araya gelen şövalyeler dini bir mücadele uğruna savaşım vermişlerdir. Samuraylarda ise görebildiğimiz dini değerlere saygı konusu genelde metafiziksel bağlamda doğu mistisizminden, Buda öğretilerinden oluşmaktadır. Hıristiyanlığın yayılmaya başladığı dönemlerde ortaya çıkan Kral Arthur miti bizlere, pagan dinlerin üzerine inşa edilmeye çalışan Hıristiyanlığın prototipini oluşturur. Mitte görüldüğü üzere büyücüler, büyülü kılıçlar yer alır, buna karşılık aynı zamanda Hıristiyanlığın 12 havarisi burada 12 şövalyeye dönüşür, Arthur’un sevdiği kadına âşık olan Sir Lancelot’u havari Judas olarak okumak mümkün olabilir mi? Arthur’un yakın arkadaşı ve babası yerine koyabileceğimiz büyücü Merlin şüphesiz dinin kabul ettiği Tanrı-baba figürünü üzerine geçirmiştir. Samuray kültüründe de benzer dinsel yargılar ve şiddet birbirleriyle iç içe geçmiştir. Ancak samuraylar, Avrupa şövalyelerinden farklı olarak bu anlamda dinsel öğretileri daha çok içselleştirmişlerdir. Samuraylar böylece etkisinde kaldıkları Budizm, zen gibi öğretilerinde etkisi ile kendilerini tekâmüle götürecek yolu kendi yollarıyla birleştirecek ve buna ‘Bushido’ (Savaşçının Yolu) diyeceklerdir. Böylece bir samurayın kime tabi olursa olsun aynı zamanda gerçekleştirmesi gereken diğer bir görev kendisini gerçekleştirebilecek ahlak ve erdem yolunu bulmasıdır. 17. yy. başında yaşamış en ünlü samuray Miyomoto Musashi yukarıdaki güzel bir örnektir. Savaşçı kimliğinin altında aynı zamanda bir bilge olan Musashi, hem bir savaş stratejisti hem de samuray öğretileri konusunda felsefi çıkarımlara sahiptir. Ülkemizde de yayına çıkmış olan Musashi’nin Beş Çember kitabı iyi bir kaynaktır. Bu aynı zamanda samuraylığı somut bir şekilde savaş sanatı olarak algılamamızı sağlayan bir eserdir.

Samuray öğretilerinin veya etrafı çizilmemiş kuralların dışına çıkmak neredeyse imkânsızdır. Sinemada ise çoğu zaman işlenen konuların yukarıda değindiğimiz egemen karşıtı söylemlerin altını çizmek üzere uyarlandığını ve kurgulandığını söyleyebiliriz. Masaki Kobayashi’nin Seppuku (Hara-kiri,1962) filmi, samurayların inandıkları kendini intihar etme harakiri yapma üzerine bir eleştiri, aynı zamanda samurayların inandıkları katı kurallara, putlara yapılmış protest bir filmdir. Her şeyden önce ne olursa olsun burada iktidar altındaki samurayların para kazanmak ve ailelerini geçindirmek için kendilerini hara-kiri yapmaları ve bunun sonucunda böylesine bir sistemin varlığının yok edilmesi gerekliliğine inanan bir samurayın mücadelesini anlatır. Ancak bu mücadele kişisel bir intikam olmaktan çıkıp insancıl ve sistemin kendisine karşı yapılan bir hareket olarak okumak mümkündür. Kobayashi ve Kurosawa filmleri bu minvalde en merkeze ‘insan’ı alarak samuray öğretilerinin daha doğrusu samurayların üzerinden ulusal militarizmin çarpıklığını göz önüne sermişlerdir. Şövalyelerin merkeze alındığı filmlerde yine aslında farklı bir tema işlenmez. Burada da sürekli haçlı seferlerinden ya da savaşlardan dönen şövalyelerin maceraları anlatılır. Metafiziksel bağlamda Ingmar Bergman’ın Yedinci Mühür (Det Sjunde Inseglet,1957) filmi ontoloji üzerine güzel bir deneme sayılabilir.

Paradigmatik bir şekilde Foucault’un sözüne geri döndüğümüzde ‘tarih yoktur’ tümcesi aynı zamanda Lacancı bir ‘kadın yoktur’ söylemine kolaylıkla dönüştürülebilmektedir. Her iki tümcenin gizli öznesi, hedef aldığı kitle aynıdır. İlkinde kazananların iktidarın tarihi anlatılırken, diğerinde ise ataerkil bir mecranın uzantısı olan kadın üzerinde egemen kılınan erkek fantazması yer alır. Böylece olmayan tarih olmayan kadına dönüşürken bahsettiğimiz sinema filmleri ve konu da şüphesiz ataerkiliteye hizmet eden bir bakış açısı sunacaktır-ki Kurosawa ve Kobayashi filmleri bu açıdan zengin ve ‘olmayan kadın’ larla ‘vardır’.

Samuray kültüründe belirli bir kadın imgesi bulunmamakla birlikte, kadın daha çok erkeğine hizmet eden oryantalist bir bakış açısını beraberinde getirir, şövalyelerin ise bakış açısı her ne kadar masallarda daha çok romantizme dayalı bir öğreti gösterse de, orta çağda cadı diye yakılan kadınların haddi hesabı yoktur. Bu, yukarıda bahsettiğimiz dinsel farklılıktan kaynaklansa da sonuç kadınlar için değişmemiştir. Ancak samuraylarda sonradan ortaya çıkan eşcinsel ilişkiler Şövalyelerde görülmemektedir. Nagisa Oshima’nın Tabu (Gohatto,1999) filminde samuraylar arasındaki aşk ilişkileri anlatılarak bu durumum altı çizilir. Tabi alt metin olarak Freud’çu bir yan anlam arayacak isek Kral Arthur ile Lancelot arasında gizli bir eşcinsellik paydası var olabilir mi? Şeklinde bir soruyla da karşılaşabiliriz. Ancak önemli olan burada samuraylar arasındaki ilişkinin boyutu daha çok bilinmesi ve desteklenmesidir. Samuraylar savaşa giderken yanlarında genç bir erkekle gönderilirdi. (1)

(1)   Anılardaki Aşklar: Çocukluğun ve Gençliğin Psikoseksüel Tarihi, Bekir Onur; s: 31

Kusagami (Orhan Miçooğulları)

kusagami@sanatlog.com 

Kadın Kahkahası, Kadın Mizahı

Ekim 31, 2011 by  
Filed under Deneme, Edebiyat, Sanat

Kadına içsel enerjisini veren güçtür kahkaha ve aynı zamanda cinsel bir eylemdir. Kadınlar, bir konuyu açmak, üzüntülerini hafifletmek, güldürmek ve psişede ters giden bir şeyi düzeltmek amacıyla cinselliği, şehveti kullanmış olan gerek mitolojik, gerekse gerçek kadınların serüvenlerini işitince önce gülümser, sonra da kahkahayı basarlar. Katarsisin özgür kılma etkisine sahiptir kahkaha. Kitonyen, anaç ve şehevi doğasının yanı sıra mizah, kadınların silahı ve ayakta kalmak için kullandıkları bir taktik, akıl sağlığının bir teminatıdır. Yaratıcı özü kadar bozguncu potansiyeli de kullanılır kadınlar tarafından gülmenin. Her ne kadar kadına özgü, müstehcen, aşağılayıcı, edepsiz bir edim olarak görülse ve “karı gibi gülme”nin erkekliği bozacağı iddia edilse de kimi eril kültürlerde, yıllar yılı kadınlara yasaklı bir alan olur mizah. İnsanbilimci Mahadev Apte, kadınları kamu önünde ve çoğu zaman özel yaşamlarında espri yapmaktan alıkoyan dezavantajları şöyle sıralar:

“Kadınların mizahı, cinsiyetler arasındaki mevcut eşitsizliği yansıtır; öze ilişkin bir eşitsizlikten çok, mizahın gerçekleşmesi üzerindeki kullanılan teknikler üzerindeki mizahın gerçekleştiği toplumsal ortamlar üzerindeki ve mizahı değerlendiren seyirci üzerindeki kısıtlamalar söz konusudur. Her durumda değilse de genel olarak bu kısıtlamalar erkek üstünlüğüyle egemenliğini ve kadın edilgenliğini vurgulayan ve kadınlar için bu değer ve tutumlara uygun modeller yaratan egemen kültür değerlerinden kaynaklanır.”

Fıkra anlatımındaki cinsiyet ayrımı dile de yansımış durumda. İngilizce grammar (dilbilgisi) ve glamour (cezbetmek) sözcüklerinin Latincedeki kökü aynıdır ve “büyü” anlamına gelir. Fakat bu sözcükler birbirinden ayrılarak farklı yönlerde yol almıştır. Grammar, doğru cümle yapılarını kurarak, glamour ise oynak bir bakış atarak büyü yapmaktır. İlki okuryazarlığa, ikincisi ise sözelliğe aittir, biri derinlik ifade eder diğeri kışkırtıcıdır.

Ortaçağda, fıkralar herkes tarafından anlatılmaz, daha çok kadınların dilinde yer alırmış. Bu gerçek, okuryazarlık tarihinin en önemli ancak en gizli yönlerinden birine, dilsel oyun ve şaka ruhunun kadınlar tarafından ayakta tutulduğu gerçeğine işaret eder ki okuryazarlığın eril tarihinde unutulup gitmiştir.

Ortaçağda kullanılan okumuş Latincesi, kendine yalıtılmış, özenle yapılandırılmış kusursuz bir dünya oluşturmuş, ancak dünyevi işleri-gündelik olanı ve duyguların karmaşasını-uzakta bırakmıştır ki bu kapsamadığı alanlar, kadınların alanına girer. Dolayısıyla da pek az kadın (manastırda yaşayanlar), bu yüceltilmiş, arıtılmış dilde bir şeyler yazmayı başarmış.

Resmi retorik eğitimi almaları yasaklanan, yazıya ulaşmaları engellenen, önemli toplumsal, ticari ya da dinsel konumlara gelmelerine izin verilmeyen kadınlar, seslerini hemcinsleriyle yaptıkları mahrem ve özel sohbetlerde bulmuşlar bu nedenle. Ortaçağın sonlarına gelindiğinde erkekler, kadınların sohbetlerindeki tehlikeyi sezip bunları boş gevezelik, bayağılık ve dedikodu olarak adlandırmış. Kadınların anlattığı saldırgan, eğlenceli öykücükler, kendi küçücük ve dışa kapalı çevrelerinde kulaktan kulağa dolaşırmış ki bu öykülerin bazıları gerçek, diğerleriyse süslenmiş, abartılmış öykülerdir. Abartı da tiksinti gibi bir protesto aracıdır kadın dünyasında, mizahın ve kahkahanın araçsal rolü gibi. Kadınlar kendi söylemsel güç alanlarını kara mizahla, keskin iğnelemelerle dolu öykülerle, dikenli bir dilin ağusuyla sarmalanmış fıkralarla, dedikodu denilen gizli etkinlikle oluşturmuşlardır.

Kadınların mizahı konusundaki az sayıda kitabın yazarlarından Nancy Walker’a göre, kadınları, mantık ya da akıldan yararlanmayan, hakikate giden daha emin, daha saf bir yolları olan yaratıklar şeklinde yücelten bu inanışın ardında, entelektüel niteliklere yönelik bir düşmanlık gizlidir.

Kadınlar için yaşam, sözlü söylemin kendiliğindenliği içinde yürür, ağızlarından çıkan cümleler, öğretilmiş dilin sözdiziminden etkilenmemiş olduğu için daha serbest bir yapı taşır.

Ritme, ölçüye, düzenli aralıklara ve söylemin dönüşleri, ani başlangıçları, kesintileri ve beklenmedik yönlerine karşı kendilerini daha rahat hisseden kadınlar, ayrıca dilin esnekliği ile bağlantılarını da kaybetmediler. Hepsinden önemlisi, bütün bu dilsel esneklik, kadınlara dünyaya karşı bir esneklik vermiş, onları oyuna ve değişim olanaklarına daha açık hale getirerek, okulların katı ve hiyerarşik eğitiminden geçmiş erkeklere oranla daha uyumlu olmaya itmiştir.

Tarih boyunca durmadan anlam değiştirmiş olsa da, Sanders’a göre kahkaha daima “köylülerin ve kadınların” dünyasıyla bağlantılı olmuştur. Bu anlamda aslında bir “yeraltı hareketi”dir gülme. Mizahın erkeklere nazaran kadınların daha az gerçekleştirdiği bir eylem olmasına rağmen erkeklerden daha sivri bir üsluba sahip olduklarından bahseden Sanders, “Medusa’nın gülüşü”nün işte böyle yakıcı ve yok edici bir gülüş olduğunu belirtir. Zira kolektif ve iyileştirici bir kahkaha değildir kadınlarınki, bireysel, izole, sarkastik bir kahkahadır ki bu edim, sürekli kılmaları beklenen davranış kalıplarını kırar; kadın diline muhalif bir ivme katar. Hiyerarşik kalıpları yıkan, kesen, bölen, dağıtan, parçalayan bu feminist strateji, yadsıma, transgresyon ve meydan okumanın bir biçimi olarak altüst edici etkiye sahiptir. Hélène Cixous, kadın sohbetleri üzerine yazdığı Medusa’nın Kahkahası’nda, uzaktan bakıldığında kendi kendine konuşan kadınların şen, şakacı yaratıklar gibi göründüğünü öne sürer: “Medusa ölümcül değil. Medusa çok güzel ve Medusa gülüyor.” Ancak ne var ki Medusa önce bir “yaklaş” bakışı atar, sonra “yaklaşma, yakarım” der gözleri; insanın yüzüne gülerek onu incitmekle kalmaz, alay da eder.

Kadın kahkahası ironiktir ki hilekârlığı ve oyunbazlığıyla ironi, gülmeye pek benzer. Diyalektik olarak bile ayrıştırılıp daha geniş bütünler haline getirilemeyen çelişkiler ve birbiriyle uyuşmayan şeyleri, hepsi de zorunlu ve doğru olduğu için bir arada tutmanın gerilimini yansıtan ironi, oyunu ciddiye alma ve mizah hakkındadır. Bir yandan retorik bir strateji ve politik bir yöntemdir de; Donna Haraway’in “Sosyalist-feminizm içerisinde daha fazla el üstünde tutulduğunu görmeyi arzuladığı” bir yöntem… Ki siborg imgesi de onun ironik inancının, küfrünün tam ortasında yer alır. Dil uğruna ve kusursuz iletişime karşı, fallogosantirizmin merkezi dogmasına verilen mücadelenin “figürü” olan siborg mefhumu dişidir ve karmaşık yönlerden bir kadındır. O bir direniş eylemi, hoş ve açık sözlüsünden bir muhalif harekettir.

Kara mizah, başkaldırının en görkemli işareti, yıkıcı ve özgürleştirici değerlerin bir parçasıdır türün ateşli savunucusu Annie Le Brun’a göre… 1960’larda sürrealist gruba katılan yazar Brun, kara mizah kavramının ateşli bir savunucusudur. Kara mizahın, başkaldırının en görkemli işareti olduğunu düşünür; kendini farklı düşünceler içinde doğrulama yeteneğine sahiptir, yıkıcı ve özgürleştirici değerlerin bir parçasıdır:

“Kara mizah egonun, baskıcı dış fikirler karşısında kendini kırılgan hissettirecek yolları reddederek gösterdiği mutlak bir ayaklanmadır.”

Hande Öğüt

handeogut@gmail.com

Dünyayı Kurtaran Adam, B Filmleri, Bilimkurgu Sineması

Beethoven’in 5. senfonisi vs Hacıbektaş-ı Veli Türbesi..

Beckett’in Endgame’ini andıran bir varoluşsal ortam..

“Anamın tarhana çorbası” temelli halk edebiyatı..

Beyinsiz uzaylılar ile çevrili bir dünya..

Sihirbaz tarafından dillendirilen içinden pathos’un eksik olmadığı, Schiller’e taş çıkartan bir edebi söylem: “Sana ulaşamamak seni kaybetmek değildir dünya!”

Dünyanın oluşumunu ve yeniden doğuşu andıran bir başlangıç..

Patlayan kocaman kayalarla futbol oynamalar..

Nev-i şahsına münhasır aduket ile duvarlar yıkmalar..

Türkiye’de B filmleri

Ticari sinema içinde yer alan filmleri kabataslak olarak A ve B filmleri olarak ikiye ayırabiliriz. A filmleri bütçeleri yüksek olup star oyuncuların yer aldığı filmler olup sanatsal içeriği açısından da oldukça güçlü filmlerdir. B filmleri ise bilhassa yapım giderleri açısından ve sanatsal açıdan düşük ve yıldız olmayan oyuncuların oluşturduğu uzun metrajlı filmlerdir. Aslı esasında B filmlerinin oluşumunda ticari amaç çoğunlukla sanatsal amacın önüne geçmiştir. İlk oluşumları Amerikan sessiz filmlerine kadar giden B filmlerinin yaratıcısı Amerikan stüdyo sistemidir. Piyasada bulunan bu büyük stüdyolar belirli yıldızlarla çalışmakla birlikte bu stüdyoların büyük yıldız oyuncuların yanında bir de küçük yıldızları bulunmaktaydı. Bunların da kimisi kontratlı kimisi ise değildi. Bununla birlikte bu stüdyolar her sene belirli sayıda film çekerler ve boş kaldıkları haftaları da bu b tipi denilen filmler ve oyunculukları hiç de iç açıcı olmayan küçük yıldızlarla değerlendirirlerdi. Bu çeşit bir aktivite ise B filmlerini meydana getirmiştir. 1948′de antitröst kanunu ile Amerika’da stüdyo tekeli kırılmış, bu da B filmlerinin sonunu hazırlamıştır. Fakat video teknolojisi ve kablo yayınlarıyla kendilerine yeni pazarlar bulmuşlardır.

Avrupa da ise b filmlerinin yükselişi 1960′lara kadar gider. Bu dönemlerde bilhasss tür sineması içinde (bilimkurgu, korku vs) kendine yer bulmuş. Özellikle İtalya’da sphagetti western’leri, dehşet filmleri ve porno ile adını duyurmuştur. Avrupa’daki gelişmelerin uzantısı olarak Türkiye’de de B filmleri çekilmiştir. Bunların önemli bir kısmını yerli kovboy filmleri, polisiye ve gangster filmleriyle tarihi filmler oluşturmaktadır.

Ülkemizde ise altmışların sonuna doğru yapılan sphagetti westernler’den derin etkiler taşıyan yerli kovboy filmleri b filmlerinin bir örneğini temsil etmekteydi. Bu kovboy filmlerinin başlangıcı 1967′de çekilen Ringo Kid ile başlamış ve çil yavrusu gibi kısa süre içinde yüzlerce film çekilmiştir. 1973’te TRT’nin ülke çapında yayına geçişiyle birlikte sinema sektörü her anlamda zarar görmüştür. Fakat bu geçiş aynı zamanda Amerikan filmlerinin kötü bir uyarlaması niteliğinde olan Türk filmlerinin hızla çoğalmasına neden olmuştur. Uzay Yolu adlı dizinin etkisi hasebiyle Turist Ömer Uzay Yolunda (1973) çekilir. Her zamanki kalender kişiliği ve arsız serseri tiplemesi ile Mr. Spak ile bir olarak kötülere gününü gösterir. Haliyle televizyondan gelen etkiler ve gişe rekorları kılan Amerikan filmlerinin etkisiyle ünlü Amerikan yapımlarının kopyası olabilecek nitelikte bir film furyası ortaya çıkar. 1975′te Nejat Saydam’ın yönetmenliğini yaptığı ve Bülent Kayabaş’ın oynadığı Sevimli Frankeştayn adlı fantastik film Mel Brooks’un Young Frankenstein (1974) isimli filminin birebir kopyasıdır. Bu örnekler Metin Erksan’ın 1973′te çektiği Şeytan isimli filmiyle çoğaltılabilir. Bu film de kafa dönme sahneler, safra kusmukları ve tesis ettiği özel efektlerle birlikte tam anlamıyla William Friedkin’in Şeytan’ının (1973) bir kopyasıdır.

Bilimkurgu Sineması ve Dünyayı Kurtaran Adam

Bilimkurgu sinemasını gerçeklikten uzak bir tür olarak aksettirmek büyük bir yanılsamadır; ta ki Dünyayı Kurtaran Adam çekilene kadar. Bu tip fantastik filmler ve bilimkurgu filmlerinde politik eğilimler ve bastırılmış cinsel istekler ciddi bir şekilde ekrana yansımaktadır. Bastırılmış cinselliğin vücut bulmuş hali yüzüne bakmaya doyamayacağınız Aytekin Akkaya’dır. Bu türün ilk özelliğini fantastik yolculuk oluşturmakta, ikinci özelliğini ise dünyalararası karşılaşma ve bu karşılaştırma temelinde sinemanın militarizme ve emperyalizme alet edilmesidir. Üçüncü tema ise temellerinin Mary Shelley’in Frankenstein adlı gotik romanıyla atıldığı Çılgın Bilim Adamıdır. Filmde de sevgili sihirbazımız “Çılgın Bilim Adamı” temasının bir uzantısıdır.

Bilimkurgu bilhassa sömürgeci söylemin politik atıflar biçiminde sunulduğu bir türdür. Genel itibariyle beyaz ırkın üstünlüğü ve diğer gezegenlerin kolonizasyonuyla insanoğlu (onun adına U.S.A.) kendi üstünlüğünü zavallı uzay ahalisine kabul ettirir. Dünyayı Kurtaran Adam’da da uzaylılar bu düşünceden hareketle beyinsiz varlıklar olarak gösterilmiştir. Filmde bu çeşit sömürgeci söylem uzantısı olarak da Türklük ve Müslümanlık belkide 80 darbesinin sinemaya gösterdiği “abaaltı sopası”nın etkisiyle filmde ideolojik olarak yüceltilmiştir. Fark sadece Amerikan sömürgeci söyleminin Türkleştirilmiş ve kopyalanmış bir versiyonunu ortaya çıkarmıştır. 

Genel itibariyle tutucu bir ideoloji bilimkurgu sinemasını şekillendirmiş olmakla birlikte ikinci dünya savaşı sonrası distopik yapımlar ortaya çıkmış, atom bombasının ürkütücülüğü dünyanın sonu leitmotivini hemen hemen birçok bilimkurgu ve fantastik filminde gündeme getirmiştir. Dünyayı Kurtaran Adam da kopyaladığı filmlerle bu konuyu gündeme getirir. Dünya parçalanmış, her parçası bir tarafa dağılmış ve o parçasında ise büyücü hâkimiyetini ilan etmiştir. (Tevafuk bu parçada da Hacıbektaş’ın türbesi vardır.) Tipik b filmleri ve tür sinemasının iki elementi olan iyi ve kötü bu filmde de katı çizgilerle ayrılmıştır.

Türkish Star Wars mu? Yoksa Dünyayı Kurtaran Adam mı?

Gelgelelim bu çekimlerle birlikte “filmin hası” şeklinde tavsif edeceğimiz bir başyapıt çıkar ortaya. Cüneyt Arkın’ın başrölünü oynadığı ve Çetin İnanç’ın yönettiği Dünyayı Kurtaran Adam 1982 yılında piyasaya sürülür. Filmin Amerika’daki sürümünde adı “Turkish Star Wars” şeklide tesmiye edilmiştir. Her ne kadar bu isim bazı yönetmenler tarafından bir Star Wars kopyası gibi görünse de aslında bu isimlendirme film için yetersiz kalıyordu. Film Star Wars’dan aşırdığı kadar Doctor Who ya da bir Galactica etkileriyle de sivriliyordu. Star Wars’dan aşırılan sahneler dolayısıyla bu isim verilmişse de filmi seyreden-seyretmeyen, film üzerinden siyaset yapan ve dalga geçen kesim için Star Wars temelli benzetmeler ve istihzalar filmin bu noktadaki aşırma suçu nedeniyle dillere pelesenk olmuştur. Hâlbuki Doctor Who ya da Battlestar Galactica ile filmimiz karşılaştırıldığında bir o kadar diğer filmlerin kopyası ya da etkisi olduğu rahatça sezilebilir. Hatta iddialarımıza daha çok çeşni katarsak Büyücünün Flash Gordon’daki kötü büyücü “Merciless Ming”in bir başka versiyonu olduğu ortaya çıkacaktır. Yani sihirbaz bir çeşit Yerli Mingtir. Fakat Filmin Galactica ile en büyük kesişimini mistisizm atıfları ve olay örgüsüyle temellendirebiliriz. Her ne kadar Star Wars’dan mütevellit olarak değerlendirilse de filmin olay örgüsü açısından bakıldığında Star Wars ile uzaktan yakından ilgisi yoktur. Battlestar Galactica da Kobol’da (Galactica insanın anavatanı ve gerçek doğum yeridir. Burada medeniyet yükselmiş ve 12 koloni kurulmuştur. Bunun yanında kayıp olan bir on üçüncü kavim ise dünyada kurulmuş olmakla birlikte diğer on iki kavmin bu kayıp dünya ve kavmin varlığından haberi yoktur.) kurulmuştur. İfade edildiği Dünyayı Kurtaran Adam’da temellendirilen “13 kavim miti” de Galactica’dan alınmış, filme Kuran’dan ayetlerle birlikte eklemlenmiştir. Bu konuyu büyücünün hâkim olduğu gezegende yaşayan insan-sakinlerin babası, Dünyayı Kurtaran Adam’ın muhtemel kayınpederi (sakallı dedemiz Hüseyin Peyda) açıklamıştır.

Astroloji ve Mısır piramitlerine yapılan göndermelerle olay örgüsünün temeli kurularak Galactica’dan mütevellit mistisizmin başka bir boyutu ifade edilmeye çalışılmış. Her ne kadar Çetin İnanç röportajlarında filmin çekildiği dönemde Mısır piramitleri ve Hititlere ilgisi olduğunu söylese de filmin başında Mısırlılar ve hiyerogliflerden anlaşıldığı kadarıyla uzay çağının tekrar yaşandığına dair söylen bu filmde de temellendirilmiştir. Ama Çetin İnanç filmin çevrilme yeri olan peribacalarına muhtemelen yakın olması dolayısıyla -türbe Nevşehir Hacıbektaş ilçesindedir- bu mistisizmi Hacıbektaş-ı Veli türbesini ziyaretle bağlamış ve filme her ne kadar içinde yama gibi dursa da bizden bir boyut katmaya çalışmıştır. 13. Kabile söylenini Kur’an ayetleriyle birleştirerek bir bütün içinde vermeye çalışmıştır. Garip ama gerçek. Nevşehir de Star Wars’daki Mos Eisley Cantina’nın benzeri bir yer olması dolayısıyla oldukça bilinçli bir seçimdir. Benzer dini atıflar yine belkide yakın olması dolayısıyla Nevşehir’deki yeraltı kiliseleri temelinde Hıristiyanlıkla da bağlantı kurularak filme yedirilmeye çalışılmıştır.

B Filmi Olarak Dünyayı Kurtaran Adam?

Film belli bir noktadan sonra ucuz westernlerden mütevellit atlı sahnelerle (madem teknoloji bu kadar ileri atların ne işi var?), belirli bir noktadan sonra ise soundtrack’ın de etkisile “Bir Türk dünyaya bedel” söylemini güçlendiren Kara Murat filmlerine dönüşmektedir. Aradaki fark sadece düşmanların iskelet elbisesi giymeleridir. (karanlıkta çekilse daha gerçekçi olurdu eminim) Fakat asıl sorunsalımızı ortaya koymadan önce soralım: Türk sinemasında Amerikan sineması anlamında bir B filmi olmuş mudur? Bu soruyu sormak elzemdir. Amerika’daki büyük yapım şirketlerine sahip olmamamıza rağmen oluşum itibariyle B filmleri stüdyo sistemi temelinde ortaya çıkmamış, lakin piyasada A tipi filmle B tipi film üreten firmalar olmakla birlikte bir ad konma hadisesi gerçekleşmemiştir.

Dünyayı Kurtaran Adam’ı ise tam anlamıyla B filmi olarak nitelemek mümkün değildir. Yerli ya da yabancı hemen hemen birçok eleştiride tartışmasız biçimde B filmi olduğu kabul edilmiştir. Lakin derinden incelendiğinde B filmlerinin bütün özelliklerini taşımadığı görülecektir. Evvela başrolünde yer alan Cüneyt Arkın dönem itibariyle bir yıldızdır. Bütçe itibariyle de -Türk Sineması açısından incelendiğinde- piyasadaki A filmi şeklinde kategorize edilebilecek filmlerden aşağı kalmayan bütçeye sahiptir. Her ne kadar uyarlanmış bir fantastik film olarak görülse de aslında birçok yönüyle gişe rekortmeni Amerikan yapımlarının kopyası niteliğindeydi. Çünkü B filmleri Türkiye’de yukarıda ifade ettiğimiz gibi gelişim menfezlerini iyi yapımların kopyalanması şeklinde bulmuştu. Bununla birlikte filmin mekânları klasik B filmlerinde olduğu gibi sınırlıdır (Kapadokya civarında çekilmiştir.) ve filmin süresi de bir buçuk saattir. (B filmlerinde bu süre genellike 75 dakikayı geçmez.) Aslı esasında Dünyayı Kurtaran Adam, Star Wars’dan yaptığı aşırmalarla Mockbuster kategorisine bile sokulabilirdi ama filmin kazandığı kült özelliğe binaen bu çeşit bir yakıştırma yapılması biraz ağır olurdu.

Film ciddi bir şekilde çekilmiş olsa da zaman içinde istenmeyen komedi unusurlarıyla ünlü olmuş ve batı seyircisinin de beğenisini (!) kazanıp kült filmler kategorisine yükselmiştir. Bu noktada yukarıda ifade ettiğimiz gibi Çetin İnanç nasıl bir Frankenstein yaratmış olduğunun farkına daha sonra varmıştır. Bu tip ucuz yapımlar tür sinemasını besleyen en büyük kaynaklar olmuşlardır. King Kong gibi filmler bu tip B filmi şeklinde ortaya çıkmışlar ve daha sonra da bir sinema klasiği haline gelmişlerdir. Fakat Dünyayı Kurtaran Adam gibi filmleri Hollywood temelinde incelemek ise belirli gerçekleri görmemize engel olmaktadır. Hollywood’da B filmleri bir sistemin ürünü olup kurulu ve çok yönlü sinema endüstrisinin ortaya çıkardığı bir ürünken Avrupa Sineması ve Türk Sinemasında ise sermaye eksikliğinin sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Bu minvalde Dünyayı Kurtaran Adam Amerikan ölçütleri içinde bir B filmi olmasa da ülke gerçekleri ve sermaye yetersizliği dikkate alındığında B filmi olarak kabul edilebilir. Yıllar yılı hegemonyasını dünyaya kabul ettiren Amerikan yapımları bu türe damgasını vurmakla birlikte Giovanni Scognamillo’nun belirttiği gibi B filmleri salt Hollywod’un uygulaması ya da keşfi değildir. Yeşilçam içinde yer alan birçok B filmi örneği başta Dünyayı Kurtaran Adam olmak üzere özgün yapımlar olmaktan uzaktırlar; daha çok “çekilmiş olanın tekrarı” niteliğinde olmakla birlikte çabuk tüketilen popüler kültür ve kitle kültürünün bir ürünü olmaktan öteye gidememişlerdir. Fakat bir rant piyasasını beslemişler ve sinema seyircisinin ilgisini de canlı tutmuşlardır.

Kaynaklar:

http://www.otekisinema.com/turkish-galactica-vs-turkish-star-wars/

B filmi, Nur Onur, Es Yayınları, Haziran 2006

Fantastik Filmler (Uzakdoğu’dan Güney Amerika’ya), Pete Tombs, Kelepir Kitaplar / Kabalcı Yayınevi Dizisi 

Calderon de la barca (Seçim Bayazit)

 calderon@sanatlog.com

Burhan Günel - Bilgisayar, Jan Darm ve Mecnun

Ekim 30, 2011 by  
Filed under Edebiyat, Oykü, Sanat

Kendini evde, çalışma masasının sandalyesine oturmuş durumda, bilgisayarın başında buluyor. Çevresine bakınıyor. Yine kuşkulanıyor: Düş mü görüyorum? Hayal mi kuruyorum? Başını iki yana sallayıp durumu saptıyor: Düş değil, hayal değil…

“Bilgisayar ekranında bir göz belirdi, bana bakıyor,” diye mırıldanıyor.

Gerçekten öyle. Güzel bir göz; uzun kirpikli. Sık aralıklarla açılıp kapanarak göz kırpmaya başlıyor. Az sonra yumuşak, güven verici, inandırıcı bir ses beliriyor:

“J tuşuna basınız.”

Efe gülümsüyor. Seviniyor. Bilgisayarın şaşırtıcı işlerinden biri daha! Hemen J tuşuna basıyor. Ding ding dong sesinin ardından, tanıdığı o güzel yüz beliriyor. E ama bu kadar da olmaz artık! Efe çok şaşırıyor. Karşısındaki on bir on iki yaşında gösteren genç kızın sınıf arkadaşı İklim’e çok benzediğini ayırt ediyor. Yüz öne doğru yaklaşıp büyüyünce durum iyice belirginleşiyor; evet onun yüzü bu! Ama giysileri farklı. İklim, günümüzden yüz yıl, iki yüz, üç yüz yıl öncesini anlatan bazı sinema filmlerinden anımsadığı kadınlar ve genç kızlar gibi giyinmiş nedense. Dalgınca uzaklara bakıyor ve uykuda sayıklıyormuş gibi derinden gelen bir sesle konuşmaya başlıyor:

“Benim adım Jan Dark. Ben bir yurtseverim. Vatanım için canımı verdim. Ülkemin düşmanları ateşe atıp yaktılar beni ama ölüler dünyasında değilim. İnsanlığın belleğinde, halkımın yüreğinde, tarihin derinliklerinde, kitaplarda, ansiklopedilerde, filmlerde, tiyatro sahnelerinde, edebiyatta, sanatta, hatta bilgisunar dünyasının sanal ortamlarında bile yaşıyorum… Kısacası, beni öldüremediler aslında; yalnızca gövdemi yaktılar ama kimliğimi, kişiliğimi yok edemediler…”

Bir an susup duraksıyor İklim’i andıran Jan Dark. Sonra yine uzaklara bakarak, sözcükleri ağır ağır söyleyerek, tek tek vurgulayarak yeniden konuşmaya başlıyor.

“Jan Darm adında, çok sevdiğim bir savaş arkadaşım vardı. Son çatışmada düşmana karşı birlikte çarpışmıştık. Birbirimizi çok sevmiştik ama savaş sonunda birbirimizi yitirdik. Daha sonra beni Paris’teki bir meydanda yakmak üzere halkın karşısına çıkardıklarında, kalabalığın arasında onu görür gibi olmuştum. Son karşılaşmamızdı, bir daha görüşmedik. Ben uzun uykuya daldığımdan beri, zavallı dostum, silah arkadaşım, güzel insanım Jan Darm, dünyanın her yerinde beni arıyor. Dağlara çıkıyor, ovalara iniyor, ırmaklardan geçiyor, denizlere açılıyor… Ona seslenemiyorum ama onu görüyor, izliyorum. Belki bize yardımcı olursunuz da birbirimize kavuşuruz. Bu amaçla anlatıyorum başımıza gelenleri. Bir gün yeniden buluşursak, onunla birlikte dalacağız sonsuz uykumuza.”

Susuyor yine Jan Dark.

Yüzünde acı ile özlemin, sevgi ile ayrılığın izleri beliriyor ve hızla derinleşiyor. Jan Dark’ın sesiyle yüzü ekrandan çekilirken İklim’in sesi ile yüzü beliriyor:

“Şimdi size Jan Dark’ın öyküsünü anlatacağım. Bunu yaparken bazı görüntülerden, seslerden, görsel malzeme ve belgelerden yararlanacağım.”

Görüntü yitiyor, ses kesiliyor. Kısa bir aranın ardından görüntüler belirip İklim’in sesi görüntülerin üzerine düşüyor:

“İşte Jan Dark’ın öyküsü…”

Fransa ile İngiltere arasındaki ‘Yüz Yıl Savaşları’ çoktan başlamıştır ve Jan Dark’ın ilk gençlik yıllarında da sürmektedir. Jan Dark on yedi yaşında çok güzel bir kızdır ama erkek kılığına girerek yanındaki altı silahlı kişinin eşliğinde yola çıkar. Amacı, İngilizlerle savaşmakta olan Veliaht VII. Charles’a yardım etmektir. Ona yardım ederek Fransa’yı düşman kuvvetlerinden kurtaracağına inanmaktadır. Bu inanç, Tanrı ile arasındaki gizemli bir iletişimin sonucunda oluşmuştur. Tanrı’nın onu bu amaçla görevlendirdiğini düşünmektedir.

İngiltere ile Fransa arasında 1337 yılında başlayıp 1453 yılında sona erdiği kabul edilen Yüz Yıl Savaşları, İngiltere kıralı III. Edvard’ın Fransa Kırallığı’nda hakkı olduğu savını öne sürmesinden çıkmıştır. Fransa kıralı IV. Philippe’in, annesinin babası, yani dedesi olması nedeniyle Fransa tahtında hakkı olduğunu öne sürerken, başlattığı bu savaşın çok uzun süreceğini ve daha sonra ‘Yüz Yıl Savaşı’ diye anılacağını bilemezdi elbette. O dönemdeki Fransa Devleti bu savı kabul etmeyince savaş başladı. İlk saldırıyı gerçekleştiren İngiliz ordusu 1346 yılından başlayarak pek çok kez Fransız ordusunu bozguna uğrattı ve Fransa’nın bazı bölgelerini ele geçirdi. Bu arada Fransızlar da karada ve denizde yengiler elde ettiler, işgal edilen topraklarını kurtarmaya çalıştılar ve en sonunda başarılı oldular. Günümüzden beş yüz seksen iki yıl öncesine yani 1429 yılına gelindiğinde Fransa tahtının veliahtı olan VII. Charles çok zor durumdadır.

Yüz Yıl Savaşlarını anlatmakta olan İklim’in sesi burada yükseliyor.

“Bakın işte, çadırının içinde kara kara düşünmekte ve dört dönmekte olan VII. Charles’ı izliyoruz şimdi…”

İklim’in sesi görüntülerin üzerine düşmektedir yine.

Çadırın önüne kadar gelip duran yedi atlı, veliahtla görüşmek istediklerini söylüyorlar nöbetçilere. Nöbetçilerden biri durumu iletmek üzere çadıra giriyor ve az sonra geri çıkıyor. Erkek kılığındaki Jan Dark ile en güvendiği arkadaşı olan Jan Darm silahlarını dışarıdaki nöbetçilere teslim edip içlerinden birinin gözetiminde çadıra yöneliyorlar.

“İşte görüyorsunuz, çadırın girişindeki perdeyi aralayıp içeriye süzülüyorlar. Jan Dark ve Jan Darm Veliahtı başlarıyla selamlayıp öne doğru eğilerek şapkalarını çıkarıyor, sağ elleriyle yere doğru indiriyorlar.”

İklim susarken, görüntüdeki Jan Dark konuşmaya başlıyor:

“Sayın Veliahtımız, Fransız ordusuna katılmak üzere beni size Tanrı gönderdi. Onu düşümde gördüm; yoğun bir ışık topu hâlindeydi ve neredeyse gözlerim kör olacaktı. Ona doğru bakamadım bile, yalnızca buyruğunu dinledim. İşte o buyruk nedeniyle huzurunuzdayım. Yanımda silahlı altı arkadaşım daha var, emrinizdeyiz.”

Bu noktada sözü yine İklim alıyor:

“Veliaht VII. Charles, bunun üzerine Jan Dark’a bazı sorular yöneltiyor ve sonunda kendisini kabul edebilmesi için din adamlarının görüşünü alması gerektiğini söylüyor. Birtakım sınavlardan geçirilen Jan Dark’ın arkadaşlarıyla birlikte orduya katılmasına karar veriliyor. Onların gösterdiği üstün başarılar nedeniyle yeni bir heyecana ve dirence kavuşan Fransız ordusu işgal altındaki bazı toprakları geri alıyor. Bu sürecin sonunda, Veliaht VII. Charles’a kırallık tacı giydirildi. Bu oluşumda büyük katkısı olan Jan Dark, İngilizlerin diş bilediği biri durumuna geldi ve yakalanarak bir meydana toplanan halkın önünde diri diri yakıldı. Jan Dark’ın yanından hiç ayrılmayan Jan Darm ise son çatışmada yaralandı ve öldü sanılarak savaş alanında bırakıldı…”

İklim soluklanıyor. Oldukça üzücü olan bu tarihsel öykünün devamını anlatmak için konuşmaya yeniden başlıyor.

“Bir genç kız olduğu hâlde erkek kılığına girerek işgal altındaki vatan topraklarının kurtarılması için savaşan ve sonunda canından olan Jan Dark, zaman içinde bütün dünyada tanındı ve yurtseverliğin örneklerinden biri, hatta simgesi oldu. Bunun yanı sıra, onun yakılmasına ön ayak olan sahte din adamlarının utandırıcı davranışı da insanlık ve uygarlık tarihinde yer aldı. Ne adına ve ne amaçla olursa olsun, insanın insanı yakması, başka örneklerle birlikte Jan Dark’ın da adı anılarak her koşulda kınandı ve genç kuşaklara anlatıldı…”

İklim oldukça yoruldu; yine soluklanıyor.

“Bildiğiniz gibi Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasından sonra ulusumuzun bütün saldırgan ve işgalci ülkelerin ordularına karşı verdiği Ulusal Kurtuluş Savaşı’nda Jan Dark’ı anımsatan genç kızlarımız, analarımız, ninelerimiz, genç yaşlı demeden tüm kadınlarımız düşmana karşı savaşmışlar, ordularımızı desteklemişler ve başarılı olmamızda önemli katkılarda bulunmuşlardır…”

İklim susunca görüntü buğulanıyor, ekran kararıyor ve bozkırın ortasında yürümekte olan ve neredeyse altı yüz yaşında gösteren, saçı sakalı uzamış, giysileri lime lime olmuş, yorgun bir adam beliriyor. Görüntü netleşince İklim yeniden konuşmaya başlıyor.

“Bu gördüğünüz, yüzyıllardır Jan Dark’ı arayıp duran, Jan Darm adındaki askerdir. Dikkatli bakılırsa, yüzündeki derin yara izi görülecektir…”

Adamın yüzü büyüyerek yaklaşıyor ve tüm ekranı kaplıyor. Gerçekten öyle, yanağında çok eskiden kalma yara izi var. Yara izi birden uzamaya başlıyor; adamın boynunu, sol omzunu geçip yüreğine ulaşınca oradaki derin çizikle buluşuyor ve yürek yarası görüntünün tamamını oluşturuyor. Bu iz, kılıç izi, bıçak izi, kurşun izi değildir; bunların hepsinin yapabileceğinden daha derindir.

Görüntü değişiyor.

Şimdi bozkırda değil çölde yürümektedir Jan Darm. Bir süre yürüdükten sonra, kendini andıran başka bir adamla karşılaşıyor. Durup selamlaşıyorlar.

“Merhaba dost!” diyor Jan Darm.

“Merhaba… Merhaba dostum,” deyip belden eğilerek Jan Darm’ı selamlıyor çölden gelen yabancı.

“Benim adım Jan Darm,” diyor omzunda ilkel bir silah taşıyan yaşlı ve yorgun asker. “Yitirdiğim çok değerli bir varlığı arıyorum,” diye ekliyor. “Uzun süredir iz sürdüm, sonunda yolum çöle düştü…” Yalvarırcasına bakıyor yabancının yüzüne ve soruyor: “Onu gördün mü?”

Yabancı, hiç düşünmeden yanıtlıyor:

“Görmedim!” Omuzlarını silkiyor. “Benim adım Mecnun, ben de Leylâ’yı arıyorum. Ondan başkasını gözüm görmez zaten, görsem de kimse ilgimi çekmez, kimseyi tanıyamam…”

Jan Darm umutsuzca bakıyor Mecnun’un yüzüne; elini omzuna tıp tıp vurduktan sonra mırıldanıyor:

“Desene aynı yolun yolcusuyuz dostum!”

Mecnun yine omuzlarını silkiyor.

“Bilmem ki öyle midir? Kuşkuluyum. Herkes kendi yolunda yürür, kendi Leylâ’sını arar ve asla bulamaz.” Soluğunu bırakıyor. “Bulunca, hayatın anlamı azalır, insanın yaşama amacı kalmaz… Bu durum vatansız kalmayı andırır. Her şey değersizleşir.”

“Biliyorum dostum, haklısın,” diyor Jan Darm, içini çekiyor. “Aşkların en büyüğü vatan aşkıdır ama insanın insanı sevmesi de çok önemlidir. Sevmezsen yaşayamazsın, ölüsündür. Beni yüzyıllardır ayakta tutan, ölümümü erteleyen, bana direnç veren, Jan Dark’a olan sevgim, hatta tutkumdur.”

“Anlıyorum,” diyor Mecnun, dostça bir bakışla, bilgece bir duruşla süzüyor karşısındaki altı yüz yaş dolayındaki adamı.

Jan Darm, kendisini anlayan biriyle karşılaşmanın sevinciyle sürdürüyor:

“Jan Dark’ımı bulduğum zaman her şeyin sona ereceğini, sonra da yeni arayışların başlayacağını seziyorum.” Elini uzatıyor. “Seni tanıdığıma sevindim.”

Tokalaşıyorlar.

“Yolun açık olsun,” diyor Mecnun.

“Sağ ol, senin de,” diyor Jan Darm. “Aramak iyidir, hepimiz bir şeyler ararız, iyi ki bulamayız ama hâlâ karar veremedim: Bulmak mı daha anlamlıdır yoksa aramak mı?”

Belli belirsiz gülümserken sağ elini sol yanağındaki derin yara izinin üzerine kapatıyor Jan Darm.

“Hoşça kal dostum.”

“Güle güle,” diyor Mecnun.

İkisi ters yönlerde ilerleyip uzaklaşıyorlar; bir daha karşılaşmayacaklarını sezdiklerinden olmalı dönüp son bir kez bakmıyorlar birbirlerine. Jan Darm’ın omzundaki ilkel silahın gölgesi uzayıp Mecnun’a kadar ulaşıyor; sonra gölge Jan Darm’ın ayak izlerine doğru çekilip sahibinin ardından sürükleniyor. Bu silahı öldürdüğü İngiliz askerlerinin birinden almıştır Jan Darm. Wels Longbow adında, ok atan yaylı bir silah. Jan Darm’ın ayaklarında tabanları delinmiş postallar vardır. Mecnun ise yalınayak bir çöl adamı. Tabanları patlamış, her yanı yara bere içinde. Leylâ onu bu durumda görse tanıyabilir mi acaba, sevebilir mi?

İklim’in sesi beliriyor yine.

“Bugünlük bu kadar. Anlattığım öykülerin gerisini öğrenmek size kalıyor sevgili dostlarım. Anlatırken biraz değiştirip eklemeler, çıkartmalar yaptım; öykülerin aslına ulaşmayı da öneriyorum size. ‘Leylâ ile Mecnun’ söylencesi için ansiklopedinin L ve M harflerinin olduğu bölümlere, Jan Dark için de J harfinin olduğu bölüme bakabilirsiniz. Ayrıca bilgisunar ortamında bunlarla ilgili ayrıntılı bilgiler bulabilirsiniz. Doğal olarak, yayımlanmış kitaplara ulaşmanız da mümkün. Belki Jan Darm’a ilişkin bilgilere ulaşamazsınız; o zaman kendinizi onun yerine koyup onu anlamaya çalışmanızı öneriyorum. Çünkü onu Efe ile ikimiz var ettik.”

Ekranı kaplayan yüzü gülüyor şimdi İklim’in.

“Hoşça kal kanka!” deyip el sallarken tüm gövdesi görünmeye başlıyor. “Yine görüşeceğiz…”

Efe şaşkın durumda, o da el sallıyor.

“Güle güle dostum,” diye mırıldanıyor.

Sonra bilgisayarı kapatıp ayağa kalkıyor. Şimdi sıra ansiklopedide. Aradıklarını bulamazsa bilgisunardan yardım alacak. Bilgisayarına çok güvendiğini anımsayıp gülümsüyor. O bir dost, bir arkadaş, yetenekli ve incelikli bir yardımcı. Evin çöl ıssızlığında geniş bir sığınak.

Burhan Günel

gunelburhan@gmail.com 

Ayraç Dergisi: 24. Sayı

Ekim 20, 2011 by  
Filed under Dergi & Fanzin, Duyurular, Edebiyat, Kitaplar, Sanat

Kitap incelemelerinin yer aldığı Ayraç Dergisi’nin 24. sayısı (Ekim 2011) çıktı…

Dergide Seda Bulut Arıkan, Betül Yasemin Erol, İlker Aslan, Yunus Emre Tozal, Halil Ayarcı, Hakan Bilge gibi çeşitli yazarların kitap incelemeleri yer alıyor…

SanatLog Haber

www.sanatlog.com

Sonraki Sayfa »