Art ON the Gallery Haziran Ayını Üçüncü Sergisiyle Karşılıyor!

Haziran 1, 2011 by admin  
Filed under Duyurular, Resim, Sanat, Sanatsal Etkinlikler, Sergiler

Art ON the Gallery üçüncü sergisiyle çağdaş Türk sanatçılarla, çağdaş sanatın yabancı ustalarını bir araya getiriyor. Dexter Dalwood’un yanı sıra İrfan Önürmen, Burcu Perçin ve Seçkin Pirim’in eserlerinin bir araya geleceği karma sergi 2 Haziran Perşembe günü Art ON the Gallery’de ziyarete açılıyor.

26 Mart’ta dünyaca ünlü çağdaş sanatçıların tek ve sınırlı sayıdaki eserlerini bir araya getiren sergisiyle Akaretler’de kapılarını açan, geçtiğimiz ay ise fotoğraf sanatçısı Ali Alışır’ ın kişisel sergisi “Sanal Mekanlar”ı sanatseverler ile buluşturan Art ON the Gallery’nin üçüncü sergisi 2 Haziran Perşembe günü açılıyor.

Art ON the Gallery’nin 2 Haziran Perşembe günü ziyarete açılacak olan karma sergisiyle İngiliz çağdaş sanatçı Dexter Dalwood, İrfan Önürmen, Burcu Perçin ve Seçkin Pirim ile bir araya geliyor. Çağdaş ının eserlerini, dünyanın önde gelen isimleriyle bir arada sergileyerek reel bir karşılaştırma olanağı sağlamayı amaçlayan Art ON the Gallery koleksiyonerler için seminerler ve sanatçı buluşmaları düzenliyor.

Art ON bu karma sergisinde ölmüş rock yıldızları ya da siyasi liderleri konu alan pop-art tablolarıyla bilinen ressam Dexter Dalwood, kendine özgü kolaj tekniğiyle çağdaş Türk sanatında dikkat çeken İrfan Önürmen, işlerinde çevresel sorunlara dikkat çeken Burcu Perçin ve üçüncü boyuta taşan işleriyle tanınan Seçkin Pirim’i bir araya getiriyor.

2 Haziran Perşembe günü ziyarete açılacak olan sergi Haziran ayı boyunca hafta içleri Salı’dan Cuma’ya, hafta sonları ise Cumartesi günü 11:00-19:00 saatleri arasında ziyaret edilebilir.

Şair Nedim Cd. No:4 Akaretler 34307 Beşiktaş, İstanbul/TURKEY

P: + 90 212 259 15 43 / +90 212 259 15 46 / F: +90 212 259 15 56

www.art-on.co info@art-on.co

Salı – Cumartesi 11:00 – 19:00

SanatLog Haber

www.sanatlog.com

İstanbul Modern Sinema’da Almanya’dan Yepyeni Filmler Seçkisi

İstanbul Modern Sinema’da Almanya’dan Yepyeni Filmler Seçkisi: “Ölüm Bizi Ayırana Dek”

İstanbul Modern Sinema, bu yıl üçüncüsü düzenlenen Almanya’dan Yepyeni Filmler seçkisini “Ölüm Bizi Ayırana Dek” başlığıyla sunuyor. Goethe-Institut Istanbul işbirliğiyle 9-19 Haziran tarihleri arasında seyirciyle buluşacak olan seçkide, 2010 ve 2011 yıllarında çeşitli uluslararası festivallerde gösterilmiş ve ödül kazanmış, yılın öne çıkan Alman filmleri yer alıyor. Küratörlüğünü Goethe-Institut Istanbul Müdürü Claudia Hahn-Raabe, İstanbul Modern Film Programları Yöneticisi Müge Tüfenk, sinema yazarı Engin Ertan ve Goethe-Institut Istanbul Film ve Edebiyat Projeleri Sorumlusu Fügen Uğur’un yaptığı “Ölüm Bizi Ayırana Dek” başlıklı program, bu yıl “beraber yaşama” temasına odaklanıyor. Almanca ve Türkçe altyazılı gösterilecek 10 film, çekirdek aileden toplumun bütününe, şehirden kasabaya, arkadaşlık ilişkilerinden gruplaşmalara uzanan bir çeşitlilikte birlikte yaşamanın farklı çeşitlerini ele alıyor.

Programın açılış filmi genç yönetmen Sophie Heldman’ın, geçen yıl San Sebastian Film Festivali’nde yarışan, Almanya, Avusturya ve İsviçre’de izleyiciden büyük ilgi gören, 70 yaşındaki bir çiftin ölümle yüzleşmesini konu alan ilk uzun metrajlı filmi “Karanlıktaki Renkler”. Yönetmen Sophie Heldman ve oyunculardan Carina Wiese, 9 Haziran Perşembe günü İstanbullu sinemaseverlerle buluşacak.

Günümüz Alman sinemasının en önemli yönetmenleri arasında yer alan Christian Petzold, Dominik Graf ve Christoph Hochhausler’in ortak projesi “Dreileben”, aynı olay etrafında gelişen üç farklı öyküyü konu alan üç uzun metraj filmden oluşuyor. İlk gösterimi 2011 Berlin Film Festivali’nde Forum bölümünde gerçekleşen “Dreileben”, genellikle Berliner Schule akımına dâhil edilen yönetmenlerin, bu eğilimin estetik değerleri üzerine e-mail yoluyla yaptıkları bir tartışmadan doğan bir proje. Birlikte yaşamaya ve üretmeye değinen “Dreileben”, ismini olayların geçtiği bölgeden alıyor.

Yönetmen Jan Schomburg’un “Üzerimizdeki Gökyüzü” başlıklı filmde, 5 yıl önce Berlin Film Festivali’nde “Requiem” filmiyle En İyi Kadın Oyuncu ödülünü kazanan Sandra Hüller, müthiş bir performans sergiliyor. İlk gösterimi bu yıl Berlin Film Festivali’nde Panorama bölümünde gerçekleşen “Üzerimizdeki Gökyüzü”, Europa Cinemas ödülüne layık görüşmüştü.

Geçen yıl Uluslararası Toronto Film Festivali’nde gösterilen “Poll”, nisan ayında dağıtılan Lola Alman Film Ödülleri’nde Richy Müller’in En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu ödülü dışında, sanat yönetimi, kostüm tasarımı ve görüntü yönetimiyle de ödüle layık görülmüştü. “Poll”un yönetmeniyse, daha önce “Dört Dakika”sını (Vier Minuten) İstanbul Film Festivali’nde izlediğimiz Chris Kraus. 1914 yılında, I. Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde başlayan film, annesinin ölümünden sonra Berlin’den doktor babasının yanına Estonya’ya gelen Oda’nın öyküsünü anlatıyor.

Alman Film Ödülleri’nde Beatriz Spelzini’nin En İyi Yardımcı Kadın ve En İyi Müzik dallarında Lola’ya layık görülen “İçimdeki Şarkı”, Florian Micoud Cossen’in ilk filmi. “İçimdeki Şarkı”, ilk gösteriminin gerçekleştiği Montréal Film Festivali’nde de FIPRESCI, Kiliseler Birliği ve Seyirci ödüllerini kazanmıştı. Film, genç bir Alman kadının aktarmalı uçuşunu kaçırdıktan sonra Buenos Aires’te mahsur kalması ve bu beklenmedik tesadüf sonucu kendi hayatıyla ilgili bazı gerçekleri keşfetmesi konu alıyor.

Bir önceki filmi “Pupa Yelken” (Rückenwind) Almanya’dan Yepyeni Filmler dizisinin ilk yılında gösterilen Jan Krüger’in bu yıl Berlin Film Festivali’nde Forum bölümünde gösterilen “Kayıp Aranıyor” başlıklı filmi, oğlundan uzun süredir haber alamayan bir annenin arayış sürecini anlatıyor. “Kayıp Aranıyor” özellikle başrolündeki deneyimli oyuncu Corinna Harfouch’un performansıyla dikkat çekiyor.

Dietrich Brüggemann’ın yönettiği ve senaryosunu Annika rolündeki kardeşi Anna Brüggemann ile birlikte yazdığı “Kaç Kaçabilirsen”, sahici karakterleri ve anlattığı alışmadık aşk öyküsüyle sürpriz bir gençlik filmi. Filmin ilk gösterimi 2010 yılında Berlin Film Festivali’nin Perspektive Deutsches Kino bölümünde gerçekleşmişti.

Yönetmen Alexander Biedermann, “Hacker” başlıklı ilginç belgeselinde farklı kuşaklardan hacker’larla yapılan röportajlarla klişelerin dışındaki gerçekleri göstermeye çalışıyor. Belgeselin müzikleriyse elektronik müziğin efsane isimlerinden Klaus Schulze’ye ait.

ÖLÜM BİZİ AYIRANA DEK

Karanlıktaki Renkler / Satte Farben vor Schwarz, 2010

Yönetmen: Sophie Heldmann, 85’, Renkli

Oyn: Bruno Ganz, Senta Berger, Carina Wiese

Programın açılış filmi olan “Karanlıktaki Renkler”, 70 yaşındaki üst-orta sınıf bir çiftin ölümle yüzleşmesini konu alıyor. Fred (Ganz) kanser olmasına rağmen tedavi olmayı reddediyor, eşi Anita (Berger) ise bu durumu kabullenmeyi… Genç yönetmen Sophie Heldman’ın bu ilk uzun metrajı geçtiğimiz yıl San Sebastián Film Festivali’nde yarışmış, gösterime girdiğinde Almanya, Avusturya ve İsviçre’de seyirciden büyük ilgi görmüştü. Hassas bir hikâye anlatmasına rağmen duygu sömürüsüne hiç yüz vermeyen ve sürpriz finaliyle izleyicileri şaşırtan filmin yönetmeni Heldman, açılışta filmin oyuncularından Carina Wiese ile birlikte İstanbullu sinemaseverlerle buluşacak.

Dreileben

İlk gösterimi bu yıl Uluslararası Berlin Film Festivali’nin Forum bölümünde yapılan “Dreileben”, festivalin en heyecan verici filmleri arasında anılmıştı. Günümüz Alman sinemasının en önemli yönetmenleri arasında bulunan Christian Petzold, Dominik Graf ve Christoph Hochhäusler’in bu ortak projesi, aynı olay etrafında gelişen üç farklı hikâyeyi konu alan üç uzun metraj filmden oluşuyor. Genellikle Berliner Schule akımına dâhil edilen yönetmenlerin, bu eğilimin estetik değerleri üzerine e-mail yoluyla yaptıkları bir tartışmadan doğan proje, gerek üç ayrı filmin biraraya geldiğinde oluşturduğu bütünle, gerekse anlatılan hikâyelerle özelde Almanya, geneldeyse toplum, birlikte yaşamak ve birlikte üretmek üzerine önemli sözler söylüyor. Projedeki üç filmin bilgileri ve konu özetleri şöyle:

Dreileben: Ölümden Bile İyi Bir Şey / Dreileben: Etwas Besseres als den Tod, 2011

Yönetmen: Christian Petzold, 88’, Renkli

Oyn: Jacob Matschenz, Luna Mijovic

Bir hastanede asistanlık yapan Johannes, göçmen işçi Ana ile tanışır. Ormanda tanışan iki genç kısa zamanda içgüdülerin yönlendirdiği bir ilişkiye başlar. Ancak Johannes hastanenin başhekiminin kızı ve Ana arasında bir seçim yapmak zorunda kalacaktır. Aynı sırada, yıllar önce vahşi bir cinayet işlemiş olan kaçak bir suçlu da hastanenin yakınındaki ormanda saklanmaktadır. Petzold’ün filmi sessiz ama derinden ilerleyen ve final bölümünde aniden yükselişe geçen dört dörtlük bir psikolojik gerilim.

Dreileben: Peşimden Gelme / Dreileben: Komm mir nicht nah, 2011

Yönetmen: Dominik Graf, 89’, Renkli

Oyn: Jeanette Hain, Susanne Wolff

“Ölümden Bile İyi Bir Şey” filminde sözü edilen suçlunun yakalanması için yürütülen araştırmada, psikiyatrist Johanna’dan yardım istenir. Araştırma için Dreileben’a giden Johanna, buraya taşınmış olan üniversiteden arkadaşı Vera ve erkek arkadaşının evinde misafir olur. Bu süreç iki kadının kendi geçmişlerine ve ilişkilerine de bakmasını sağlar. Graf’ın filmi polisiye bir motifi iki karakterin kişisel tarihini perdeye taşımak için araç olarak kullanıyor. Aynı zamanda buradan hareketle Almanya, özellikle de “Yeniden Birleşme” üzerine önemli saptamalar yapıyor.

Dreileben: Bir Dakika Karanlık / Dreileben: Eine Minute Dunkel, 2011

Yönetmen: Christoph Hochhäusler, 90’, Renkli

Oyn: Timo Jacobs, Paraschiva Dragus

Christoph Hochhäusler’in yönettiği “Bir Dakika Karanlık”, izleyiciyi ilk iki filmde bir “unsur”dan ibaret olan katille başbaşa bırakıyor. Seyircinin katilin iç dünyasına tanıklık ederken film diğer iki filmin işlediği polisiye örgüyü de nihayete bağlıyor.

Üzerimizdeki Gökyüzü / Über uns das All, 2011

Yönetmen: Jan Schomburg, 88’, Renkli

Oyn: Sandra Hüller, Georg Friedrich

Martha, kocası Paul’ü Marsilya’ya yolcu ettikten kısa süre sonra şoke edici bir haberle sarsılır. Bu haberle birlikte yıllardır beraber olduğu erkeği hiç tanımadığını fark eden Martha, kafasındaki soru işaretlerine cevap ararken Alexander ile karşılaşır. Bir mimiğiyle kendisine Paul’ü anımsatan bu erkeğin kocasının yerini alıp alamayacağını test etmeye koyulur. “Requiem” filmiyle beş yıl önce Berlin Film Festivali’nde En İyi Kadın Oyuncu ödülünü kazanan Sandra Hüller, “Üzerimizdeki Gökyüzü”nde de müthiş bir performans sergiliyor. İlk gösterimi bu yıl Berlin Film Festivali’nin Panorama bölümünde gerçekleşen film, Europa Cinemas ödülüne layık görülmüş ve olumlu eleştiriler almıştı.

Poll, 2010

Yönetmen: Chris Kraus, 129’, Renkli

Oyn: Paula Beer, Edgar Selge, Richy Müller

Geçtiğimiz yıl Uluslararası Toronto Film Festivali’nde gösterilen “Poll”, Nisan ayında Alman Film Ödülleri’nde dört dalda Lola sahibi oldu. “Poll”un yönetmeniyse, daha önce “Dört Dakika” (Vier Minuten) filmini İstanbul Film Festivali’nde izlediğimiz Chris Kraus. I. Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde, 1914 yılında başlayan film, annesinin ölümünden sonra Berlin’den doktor babasının yanına Estonya’ya gelen Oda’nın öyküsünü anlatıyor. Genç kız, hem hayatla hem de ülkede yaşananlarla ilgili gerçekleri keşfederken babasını da tanıma imkânı buluyor. “Poll”, 7 milyon avroluk bütçesiyle göz dolduran bir dönem filmi.

İçimdeki Şarkı / Das Lied in mir, 2010

Yönetmen: Florian Micoud Cossen, 95’, Renkli

Oyn: Jessica Schwarz, Michael Gwisdek, Beatriz Spelzini

Alman Film Ödülleri’nde En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu (Beatriz Spelzini) ve En İyi Müzik dallarında Lola’ya layık görülen “İçimdeki Şarkı” bir ilk film. Florian Micoud Cossen’in yönettiği film ilk gösteriminin gerçekleştiği Montréal Film Festivali’nde de FIPRESCI, Kiliseler Birliği ve Seyirci ödüllerini kazanmıştı. “İçimdeki Şarkı”, genç bir Alman kadının aktarmalı uçuşunu kaçırdıktan sonra Buenos Aires’te mahsur kalması ve bu beklenmedik tesadüf sonucu kendi hayatıyla ilgili bazı gerçekleri keşfetmesini anlatıyor. Cossen, askeri darbenin sıradan insanların hayatları üzerindeki yıkıcı etkisine eğildiği bu filmiyle eleştirmenlerin de beğenisini toplamıştı.

Kayıp Aranıyor / Auf der Suche, 2011

Yönetmen: Jan Krüger, 89’, Renkli

Oyn: Corinna Harfouch, Nico Rogner

Bir önceki filmi “Pupa Yelken” (Rückenwind) Almanya’dan Yepyeni Filmler dizisinin ilk yılında gösterilen Jan Krüger, bu kez Türk sinemaseverlerle “Kayıp Aranıyor” ile buluşuyor. Bu yıl Berlin Film Festivali’nin Forum bölümünde gösterilen “Kayıp Aranıyor”, oğlundan uzun süredir haber alamayan bir annenin arayış sürecini anlatıyor. Almanya’dan oğlu Simon’un çalıştığı ve yaşadığı Marsilya’ya gelen Valerie, Simon’un eski erkek arkadaşı Jens’i de yardıma çağırır. Hem anne hem de eski sevgili arayışları sonunda Simon’un bilmedikleri yönlerini keşfeder. “Kayıp Aranıyor” özellikle başrolündeki deneyimli oyuncu Corinna Harfouch’un performansıyla dikkat çekiyor.

Kaç Kaçabilirsen / Renn, wenn Du kannst, 2010

Yönetmen: Dietrich Brüggemann, 116’, Renkli

Oyn: Robert Gwisdek, Jacob Matschenz, Anna Brüggemann

sahici karakterleri ve anlattığı alışmadık aşk öyküsüyle sürpriz bir gençlik filmi olan “Kaç Kaçabilirsen” ilk kez 2010 yılında Berlin Film Festivali’nin Perspektive Deutsches Kino bölümünde gösterildi. Tekerlekli iskemleye mahkum olan Benjamin ve bakıcısı Christian aynı kadına, müzik öğrencisi Annika’ya âşık olur ve böylece üçü arasında kısa zamanda yakın bir dostluk oluşur. Ritmi yerinde senaryosu ve zekice yazılmış diyalogları ile öne çıkan “Kaç Kaçabilirsen”’de özellikle Benjamin’i canlandıran Robert Gwisdek’in performansını da anmak gerekiyor.

Hacker, 2010

Yönetmen: Alexander Biedermann, 79’, Renkli

Katılanlar: Marcell Dietl, Marko Rogge

Zaman zaman gazetelerde haberlerine rastladığımız hackerlar Hollywood filmlerinde kimsenin aklının ermeyeceği şeyleri başaran birer büyücü gibi görünürler. Onlarla gerçek hayatta, daha doğrusu “sanal ortamda” karşılaşırsanız vay halinize… Alexander Biedermann’ın ilginç belgeseli, farklı kuşaklardan hackerlarla yapılan röportajlar üzerinden bu klişelerin altındaki gerçekleri göstermeye çalışıyor. İnternetten dosya indirerek, sanal ortamda kamuya açılan gizli bilgilerin peşine düşerek veya yasaklanan YouTube gibi sitelere girmenin yollarını arayarak hemen herkesin amatör bir “bilgisayar korsanı”na dönüştüğü günümüzde “Hacker” özellikle anlam taşıyor. Belgeselin müzikleriyse elektronik müziğin efsane isimlerinden Klaus Schulze’ye ait.

Tüm filmler Almanca, Türkçe altyazılı gösterilecektir.

SanatLog Haber

www.sanatlog.com

Ahlaksızlığın Meşruiyeti

Bakıldığı yere göre; bir toplumsal kaideler bütünü, bir felsefe dalı, bir dinsel öğreti, bir soyut yasalar toplamı veya bunların hepsi olan ahlak kavramı, özellikle son dönemde, üzerinde fazlaca konuşulmayı hak eder hale geldi. Türkiye solcularının, Batı’ya bakarak yön tayin etme hastalığının tezahürü ile, 12 Eylül sonrası, ağızlarına almadıkları bu sözcük, aslına bakılırsa, her şeyden evvel, siyasetin bir parçası ve sırf bu yüzden bile çok fazla önem arz ediyor. Zira, ahlak, birçok kez ve yerde, anlatım ve anlam bozuklukları ile zedelense de, tamamen olumlu bir içeriğe sahiptir. Yani, iyi ahlak veya kötü ahlak diye bir ayrım yoktur; ahlaklı veya ahlaksız olmak vardır. Hal böyle olunca, toplum tarafından yoğunlukla benimsenen her şey, birilerince, en başta saydıklarımın içine dâhil edilir ve o birilerinin “çıkar”larına dayanak yapılır. Bunun daha estetize edilmiş karşılığı ise, meşruiyettir.

Ülkemiz için konuşursak, örneğin, çalma, yolsuzluk, rüşvet, adam kayırma ile özdeşleşmiş sağ partiler, emekçi ımızca her daim benimsenmiş; sadece burada değil, tüm dünyada doğruluk ve dürüstlük ile politikada yer edinmiş sol partiler ise, ahlaksızlık eleştirisinin hedefi olmuştur. Peki, bunun sebebi nedir? Az evvel söyledim, burada mevzu, çoğunluğun genel eğilimleridir. Yani ahlak, yukarıdan aşağıya doğru şekillenir; ancak, aşağıdan yukarıya olduğu vakit, tam olarak anlam veya anlamsızlık kazanır. Durum bu iken, solumuza neden laf ediyoruz o halde, ahlaka dair konuşmuyor diye? Şundan; meşruiyet sorununu bertaraf edecek plan ve proje üretilmediğinden, dahası, üretmeye ilişkin çaba sarf edilmemesinden.

Şöyle anlatalım. Bir sağcı bürokratın, büyük bir ihaleye fesat karıştırıp önemli miktarda parayı, devleti zarara uğratmak pahasına, cebine indirmesi ile; bir devrimci örgütün, ülkenin sayılı patronlarından birine ait bir süpermarketin mallarını taşıyan kamyonu kaçırıp, kamyonun içindeki malları fakir fukaraya dağıtması arasında şeklen hiçbir fark yoktur. Her iki olayda da, bir taraf zarara uğrarken, diğer taraf kazançlı çıkmıştır. Burada, düz mantık işletilirse, şu söylenebilir: Ortada bir hırsızlık vardır ve bu, kesinlikle ahlaksızlıktır. Pek çok solcu, buna “fit” olabilir, ımız sağcıların hırsızlığını görsün ve eleştirsin yeter ki, biz asla “kamulaştırma” yapmayız, diyebilir. Oysaki soru şudur: Hani her şey üretim biçim ve ilişkilerinin toplumsal alana yansıması sonucu ortaya çıkıyor ve üstyapıyı teşkil ediyordu? Hani bu ahlak kavramı da üstyapı bileşenlerinden biriydi? Hani bize yön verecek olan şey, yasalar değil, sınıfsal ve devrimci meşruiyetti? Falan filan…

Cevapları, soruların muhataplarına bırakıp geçiyorum. Çünkü konu çok “zevkli” ve daha evrensel ve çelişkilerin ön planda tutulduğu bir yaklaşımla tartışılmayı hak ediyor. Bu vesile ile de, 2007 tarihli ve bir Sırp yapımı olan Klopka/Tuzak filminden bahsetmek istiyorum.

Kısaca özetlemem gerekirse, devlette çalışan bir mühendis baba ile öğretmen bir annenin tek çocuğu, tek oğlu (Nemanja), henüz çok küçük ve kalp hastasıdır. Çocuğun iyileşmesi için ameliyat, ameliyat içinse 26 bin Euro gereklidir. Bu miktarı bulmaları imkânsız olduğundan anne (Marija), gazetelere ilan verir. Bunu gören batık bir patron da babaya (Mladen) ulaşır; fakat amacı yardımdan ziyade iş yaptırmaktır. Mladen’e sunulan teklif, bir işadamını ortadan kaldırması, yani öldürmesidir. Zaman geçmektedir, ve baba, oğlunu yaşatmak için cinayet işlemek zorundadır. İşler de. Öldürülen kişi ise, bahsi geçen çiftin mahallesine yeni taşınmıştır ve onun eşi de, Mladen’le kısa bir süre önce bir parkta tanışmıştır. Onun da, Nemanja ile yaşıt ve onunla aynı okula giden bir kızı vardır. Kocasını yitiren kadın, yaşadığı acı içinde zor günler geçirirken, Mladen’e, oğlu için yardım etmek istediğini söyler. Bu arada, Mladen, işlediği cinayet karşılığı, gerekli parayı da, azmettirici kişiden alamaz. Bu yüzden, öldürdüğü kişinin eşinden böyle bir teklif duymak, ona çok büyük vicdan azabı çektirir. Sonuçta, kadın, imzasız olarak parayı aileye ulaştırır. Oğlunun ameliyat edildiği gün, Mladen, kadına gider ve kocasını kendisinin öldürdüğünü itiraf eder. Kadın onu evden kovmakla yetinir; ancak, bir akraba, Mladen’in peşinden gider ve onu öldürür. Ödeşilir. Film biter.

Şimdi, ortada çok da ilgi çekici bir konunun olmadığı söylenebilir. Tesadüflerle malul olma ve klasik bir tema içerme eleştirisi de yapılabilir. Ancak, bunların geçersizliği, filmin boyutlarını ve belki amacını da aşan bir perspektif ile bakıldığında ortaya çıkacaktır. Klopka, bu sayede görülecektir ki, ahlaka dair, çok derin ve önemli sorular sorduran çok çok önemli bir filmdir. Soruları somutlaştırırsak, söylemek istediğim daha açıklık kazanacak. Ama evvela, araya bir iki “parça” atmak mecburiyetindeyim.

Gelişim psikolojisi dersinde, veya alanında diyelim, önemli başlıklardan biri de ahlak gelişimidir. Buna dair pek çok kişinin çalışması bulunsa da, bunlardan en popüleri Kohlberg’in yaklaşımı ile şekillenendir. (Bkz. KPSS Eğitim Bilimleri sınavı) Ayrıca Piaget, Gilligan, Dewey, Turiel, Fowler gibi bilim adamlarının kuramları da, literatürlerde geçmekte. Fakat bunları inceleyenler de bilirler ki, bu kişilere ait tüm tezler yaş, algı, bilinç vb. leri üzerinden oluşturulmuştur. Bazı yer ve durumlarda ihtiyaç, kural, kanun, sosyal çevre gibi noktalara da değinilmiştir elbette, ve bu, önemlidir. Ancak, bunların hiçbiri, bizi, bizim aradığımız noktaya götürmez. Hepsi soyut ve idealdir çünkü. Sınıfsız bir dünyada, sürtünmesiz bir ortamda yazılmış gibi, “gerçek”lerden uzaktırlar. Böyle olunca da, insanlığın kurtuluşu için, tabii kendince, bir tefeci kocakarıyı öldüren , ÖSYM’nin yaptığı öğretmenlik sınavında, ahlaki açıdan, “saf çıkarcı” olarak sorulaştırılıyor. Saf çıkarcılığı açıklamak uzun sürer, geçiyorum; ancak, adı geçen karaktere bunu söylemek, elma bir sebzedir, demekle, hemen hemen aynı şey.

Sorular demiştik, onlara gelebiliriz. Şimdi, filmde adı geçenlerden en suçlu kimdir? En masum kimdir? En acımasız kimdir? En ahlaklı ve en ahlaksız kimdir? Öğretmen olmak suç mudur? Kandırmak mı öldürmek mi daha kötüdür?.. Burada, soruları kesip filme dair çok önemli bir sahneden bahsetmek istiyorum. Anne, yani Marija, özel ders vermeye karşı biri iken, çocuğu için, sınıfından, pek şımarık bir burjuva çocuğuna ders anlatmaya razı olur. Kızın evlerine gittiklerinde, duvarda, boş bir resim çerçevesi görür. Kız, babasının onu Paris’ten, 300 bin Sterlin’e aldığını söyler. Marija eve geldiğinde, kocasına olayı anlatır ve şöyle der: “Yaşamaya hakkı olan onlar, biz değiliz!”

Burada, yukarıdakilerden ayrı, birkaç soru daha sormak istiyorum. Zaten yazıyı da bu soruları sorabilmek için yazdım. Bir, Tanrı var mıdır? İki, şeytan var mıdır? Üç, patronlar, eğer varsa, Tanrı’nın yeryüzündeki elçileri midirler? Dört, eğer varlarsa, şeytan ile Tanrı gerçekten küs müdürler, yoksa rol mü kesmektedirler? Beş, devletler ile patronlar arasında, eğer varlarsa, Tanrı-şeytan ilişkisine benzer bir ilişki bulunur mu?

Biz, sıradan insanlar, “suç” işlemeyiz, “suç” işleyenlerin “ceza”sını veririz. Ve de bu yüzden kimse bize ahlaksız diyemez. Ahlaksız olan, bizi bu “suç ve ceza” ikileminde yaşamaya ya da ölmeye mahkûm edenlerdir.

Alper Erdik

alpererdik@mynet.com