Koleksiyonculuk Serüveni Bir Mendille Başladı!

Cumhuriyet kuşağının ilk kadın öğretmenlerinden Nilüfer Damalı, hediye ettiği  ipek bir mendkştapoğlu Atom Damalı’nın koleksiyonculuk serüvenini ateşledi…

Nilüfer Damalı Eğitim Vakfı başkanı Atom Damalı, annesi adına kurduğu vakfın çalışmaları ve koleksiyonerciliği ile genç nesillere koleksiyonercilik bilincini aşılamayı hedefliyor.

Puldan sikkeye, resimden heykele kadar uzanan çeşitlilikte sahip olduğu koleksiyonlarının başlangıcı olan ipek mendil koleksiyonuna da hala devam etmektedir.

Annesinin hediye ettiği bir ipek mendille başlayan koleksiyonerliği, yıllar geçtikçe çeşitlenen Atom Damalı, annesi adına kurduğu Nilüfer Damalı Eğitim Vakfı’yla, sahip olduğu koleksiyonlarla ilgili hazırladığı özel eserlerle eğitime destek oluyor.

Nilüfer Damalı Eğitim Vakfı, koleksiyonculuk bilinci ile yayınladığı eserleriyle de gençler ve gelecek nesillere, tarih ve kültür çalışmalarının değerini aşılamaya çalışıyor.

Tüm Osmanlı sikkelerini tek bir kitap altında toplamayı amaçlayan ve 8 ciltten oluşacak “Osmanlı Sikkeleri Tarihi” adlı dev eserinin dışında, “Sosyal Yardım Pulları-Osmanlı ve Türkiye”, “150 Devlet 1500 Sultan-İslam Sikkeleri” ve “Sultan’ın Kermesi / Osmanlı-Girit Sorunu” gibi kitapların satışları ile öğrenci okutan Vakfın başkanı Atom Damalı; annesinin yaşarken yaptığı gibi gelecek nesillere geçmişlerini bilen insanlar yetiştirmenin vakfın en büyük amacı olduğunu belirtiyor.

Nilüfer Damalı

1910’da Osmanlı topraklarındaki Selanik yakınlarında bulunan Mitroviçe’de doğdu. Balkan savaşı sıralarında ailesi ile birlikte Anadolu’ya dönüp Sivas’a yerleşen Nilüfer Damalı, 1928’de Sivas Kız Muallim Mektebi’ni bitirdi.

Cumhuriyetin ilk dönemlerinde, dokuz yıl boyunca öğrenciler yetiştirdi. Nilüfer Damalı gençlerin eğitimi ve insanların aydınlanması için çalışmalarına vefat ettiği 1979 yılına kadar devam etti.

Ayrıntılı Bilgi İçin; Markaevi/0212 240 85 85

SanatLog Haber

www.sanatlog.com

Sanayi Destek Verdi, İstanbul Brüksel’e Taşındı

‘My Istanbul’ sergisi, SKF Türkiye’nin desteğiyle Avrupa Komisyonu Genişleme Bölümü Direktörü Michael Leigh’in katılımı ile Brüksel AB Komisyonu Berlaymont Binası’nda açıldı. Büyük ilgi gören açılışta, yazar Vivet Kanetti kendi İstanbul’unu anlatan etkili konuşmasını Türk ve yabancı basının yanı sıra, AB ülkeleri büyükelçileri, Türkiye Brüksel Büyükelçisi Murat Ersavcı ve AB Türkiye Daimi Temsilcisi Büyükelçi Selim Kuneralp ile diğer diplomatlardan oluşan 150 kişilik bir gruba yaptı. Sergi, 4-21 Mayıs tarihleri arasında gezilebilecek.

Amatör fotoğraf sanatçılarının kendi İstanbul’unu karelediği ‘My Istanbul’ sergisi, 2010 Avrupa Kültür Başkenti tanıtım etkinlikleri kapsamında TR PLUS Centre for Turkey in Europe’un girişimi ve SKF Türkiye ile Avrupa Birliği Komisyonu’nun destekleri ile Brüksel’de açıldı. Sanayi ve sivil toplum işbirliğinde düzenlenen sergide yer alan fotoğraflar, SKF Türkiye’nin gerçekleştirdiği ‘Benim İstanbul’um’ ulusal fotoğraf yarışmasına katılan fotoğraflar arasından seçildi ve önsözünü yazar Vivet Kanetti’nin hazırladığı katalog katılımcılara dağıtıldı. Etkileyici İstanbul resimlerinin yer aldığı sergi AB yetkililerinden büyük övgü aldı. Vivet Kanetti, İstanbullu bir yazar olarak açılışta yaptığı konuşmada Türkiye’nin biraz daha fazla demokrasiye, AB’nin de daha fazla çokkültürlülüğe ihtiyacı olduğunu söyledi,

Açılış töreninde konuşan Avrupa Komisyonu Genişleme Direktörü Michael Leigh, İstanbul’un 2010 yılında Avrupa Kültür Başkenti olmasının AB ve Türkiye arasında kültürel ilişkileri güçlendiren bir köprü görevi üstlendiğini söyleyerek, İstanbul’u kareleyen ‘MY ISTANBUL’ sergisi fotoğraflarının da bu rolü tamamladığının altını çizdi. Brüksel Büyükelçisi Murat Ersavcı, sergide yer alan pek çok resmin, kendisine çocukluğunu anımsattığını belirterek, resimlerde nostalji ve modernin birarada bulunmasının önemi üzerinde durdu. AB Türkiye Daimi Temsilcisi Büyükelçi Selim Kuneralp ise MY ISTANBUL sergisinin Istanbul’u Avrupa’da tanıtmak için önemli bir fırsat olduğunu söyledi. Sergi açılışına katılan Belarus, Azerbaycan, İsrail, Hırvatistan ve Çek Cumhuriyeti büyükelçileri, bir marka haline gelen ve Türk insanının enerjisini tüm renkleriyle yansıtan İstanbul’un resimlerini inceleme fırsatını yakaladılar.

TR PLUS – Centre for Turkey in Europe Başkanı ve İstanbul 2010 Kültür Elçisi Zeynep Göğüş’ün evsahipliğinde düzenlenen açılış töreninde konuşma yapan yazar Vivet Kanetti, her daim renkli bir şehir olan İstanbul’da karşılaşmayacağı tek şeyin ‘sıkıntı’’ olacağını söyledi ve sonsuz şantiyeye benzettiği İstanbul’da sıkılmanın kolay olmadığının altını çizdi. Vivet Kanetti’ye göre İstanbul, insanlara her saat farklı bir Boğaz, eski ile yeni mimari ve bir nehir gibi akan, ülkenin her köşesinden gelen genç nüfusu görme imkanı sunuyor. TR PLUS – Centre For Turkey in Europe Başkanı ve İstanbul 2010 Kültür Elçisi Zeynep Göğüş, MY ISTANBUL sergisi ile farklı kimliklere sahip olan insanları biraraya getirme çabasında olduklarını belirtti.

Sergiye büyük katkısı olan SKF Türk Genel Müdürü Mahmut Işıkara ise, Türkiye’de sürdürülebilir bir proje olarak başlayan fotoğraf yarışmasının, 9’uncu yılında AB platformuna taşınmış olmasından duyduğu mutluluğu dile getirdi.

Soldan sağa: TÜSİAD Uluslararası Temsilcisi Bahadır Kaleağası, AB nezdindeki Büyükelçimiz Selim Kuneralp, TRPLUS Başkanı Zeynep Göğüş, Yazar Vivet Kanetti, TC Belçika Büyükelçisi Murat Ersavcı, Brüksel Türk İşadamları Derneği Başkanı Vakur Dağdeviren, SKF Türkiye Genel Müdürü Mahmut Işıkara

TR PLUS Centre for Turkey in Europe

2006 yılında kurulan TR PLUS - Centre for Turkey, Brüksel’de faaliyet gösteren ve Türkiye’nin Avrupa entegrasyonuna katkıda bulunmayı amaçlayan, kar amacı gütmeyen bağımsız bir örgüttür. Amacımız, kültür-sanat insanlarının, siyaset ve iş dünyasının, akademik çevrelerin ve medyanın katılımı ile Türkiye’nin gelecekte Avrupa’da oynayacağı önemli rolün yapıcı yönde tartışıldığı bir platform oluşturmaktır. TR PLUS bunu yaparken, AB’ye üyelik müzakerelerinde tartışılan konulara karşı çözümsel bakış açısını entelektüel ve estetik zenginlikleri sergileyen yaklaşımıyla birleştirmekte, bu özellikleriyle Brüksel’de ilgi çekmektedir. TR PLUS, AB ve Türkiye arasındaki sivil diyalogu arttırma hedefiyle, Temmuz 2009’dan itibaren Türkiye’deki temsilciliğini de faaliyete geçirmiştir.

SKF Türkiye

İsveç’in önde gelen rulman şirketi olan SKF, 19 ülkedeki 100 civarındaki fabrikası, 130 ülkeye yayılmış 10.000’in üzerindeki Distribütör ve 200’ün üzerindeki satış şirketi ile Dünya rulman lideridir. SKF’nin Türkiye temsilciliği, kültürel ve sosyal etkinlikler de yürütmektedir ve amaçlarından biri Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğine destek olmaktır.

SanatLog Haber

www.sanatlog.com

Salih Keleş ‘Şehir Sohbetleri’yle Caddebostan Kültür Merkezi’nde

Mayıs 5, 2010 by  
Filed under Duyurular, Resim, Sanat, Sanatsal Etkinlikler, Sergiler

Ressam Salih Keleş’in ‘Şehir Sohbetleri’ isimli dokuzuncu kişisel sergisi 28 Mayıs’a kadar Caddebostan Kültür Merkezi’nde izlenebilir…

Ressam Salih Keleş, ‘Şehir Sohbetleri’ ismini verdiği dokuzuncu kişisel sergisinde, şehir hayatını ve şehirde yaşayanların hallerini anlatıyor. Yağlıboya tablolar ve suluboya desenlerden oluşan sergide, şehirdeki fabrikalara, demiryollarına, makine parçalarına veya klasik otomobile rastlayacağınız gibi, bileyciyle, tren camından bakan anne ve kızlarıyla, hastanede yatan bir hastayla ya da sokakta oynayan çocuklarla da tanışabilirsiniz. Bir fabrikada yer alan makine de, şehrin içinden geçen demiryolu da aslında şehrin bir parçası. İşte tüm bu parçalar ve insanlar biraraya gelerek ‘Şehir Sohbetlerini’ oluşturmuş. Bu sohbetler de bazen hüzünlü, bazen neşeli, bazen çok renkli, bazen karanlık, bazen de çok aydınlık. Ama tamamen gerçek ve şehirli.

Salih Keleş bu sergisi için şunları söylüyor:

“19. yüzyıl sonlarından itibaren sanayi ile şehirler de oluşmaya başladı. Telefonun, radyonun, televizyonun ve internetin içinde yer aldığı bir şehir kültürü oluştu. Bu da beraberinde şehir sohbetlerini oluşturdu. Ben de bu sohbetlerden etkilendiklerimi resmettim.”

Keleş’in, dokuzuncu kişisel sergisi olan ‘Şehir Sohbetleri’nde 54 eser yer alıyor.

Caddebostan Kültür Merkezi: Bağdat Caddesi, Haldun Taner sok. No:11

Telefon:               0216 467 36 00

Salih Keleş Kimdir?

Fotoğraf, sinema, kitap, tiyatro ve müziğin resminin temelini oluşturduğunu belirten Keleş 1964 yılında Erzurum’da doğdu. Çok küçük yaşta geldiği İstanbul’da ailesiyle Dragos’a yerleşti ve kırk yıla yakın da bu semtte yaşıyor. 1987 yılında Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Resim Eğitimi Ana Sanat Dalı Muammer Öner atölyesinden mezun oldu. 1987-1988 yılları arasında İngiltere’de The National Gallery, Tate Gallery, The British Museum ve Hayward Gallery’de araştırma ve çalışmalarda bulundu. Keleş’in, 1989-2007 yılları arasındaki çalışmalarını kapsayan ve Prof. Dr. Ayla Ersoy’un metinleriyle yayınlanan bir de kitabı bulunuyor. Sanatçı 1987-2010 yılları arasında birçok grup, karma ve yarışmalı sergilere katıldı. Yapıtları 20 değişik kitap kapağında ve tiyatro afişlerinde kullanıldı. Sanatçı ayrıca 2006 yılında ASPAT Bodrum Sanat Sempozyumu’na katıldı. Eserleri yurt içi ve dışı koleksiyonlarda yer alan Salih Keleş, çalışmalarına Dragos’daki atölyesinde devam ediyor.

www.salihkeles.com

Kişisel Sergileri

1992 Akbank Kuzguncuk Sanat Galerisi’nde ilk kişisel sergisini açtı

1997 Çatı Sanatevi’nde ikinci kişisel sergi

1997 Tüyap Sanat Fuarı’na Çatı Sanatevi adına katıldı

1998 Tolga Eti Sanatevi’nde üçüncü kişisel sergisini açtı

2000 Karadeniz Ereğli AKM Sanat Galerisi’nde dördüncü kişisel sergisini açtı

2001 Kartal Sanat Tiyatrosu Galerisi’nde beşinci kişisel sergisini açtı

2003 Art Studio’da altıncı kişisel sergisini açtı

2003 Çatı Sanat Evin’de yedinci kişisel sergisini açtı

2005 Maltepe Sanat Merkezi’nde sekizinci kişisel sergisini açtı.

2005-2006 Tüyap Sanat Fuarı’na Maltepe Sanat Merkezi adına katıldı.

2010 Caddebostan Kültür Merkezi’nde dokuzuncu kişisel sergisini açtı.

SanatLog Haber

www.sanatlog.com

Jacques Tati Klasikleri (1) - Jour de fête (1949)

Mayıs 4, 2010 by  
Filed under Klasik Filmler, Sanat, Sinema

Jour de fête / Bayram Günü (1949), Jacques Tati filmografisinin ilk uzun metraj halkasını oluşturan, içerisinde Tati’nin sinema tarihine kazandırmış olduğu Mr. Hulot karakterinin bulunmadığı tek film olarak kayda geçmektedir.

Jour de fête; her ne kadar Tati’nin diğer filmlerinden uzakmış gibi bir panorama sergiliyor olsa da, Tati sinemasının formülasyonlarını barındıran ender bir ‘ilk film’ özelliğini taşımaktadır. Açıkçası bu filmi ele almaktaki en büyük amacım, bundan sonra ele alacağım diğer Tati filmi/filmlerinin temel özelliklerini vurgulamak, bu filmin salt bir komedi ya da gag unsuru olmaktan ve Tati’nin diğer filmleri arasında bariz bir üvey evlat muamelesi kaynaklanmasından kurtarmaktır.

Jour de fête filmi Tati’nin ilk uzun metrajlı filmi olsa da, kökleri 1947 yılında Tati’nin yönetmenliğini yaptığı kısa metrajlı filmi L’école des facteurs’a dayanmaktadır. Yönetmen bu filmde de yine bir postacıyı canlandırır. 26 dakikalık bu kısa film aslında Bayram Günü filminin asal bileşenlerini oluşturmuş olsa da, salt postacının görevleri ve onun mektupları dağıtımını konu alır.

Tati sinemasını incelediğimizde karşımızda dikkati ilk çeken nokta, Tati’nin filmlerini gözleme dayalı mecraya dayandırmasıdır. Özellikle bu filmde öne çıkan taşranın ve onun etrafında şekillenen pastoral bir yaşamın ahengini Tati, sadece iki kamera kullanarak ele alır. Tati bu filmini renkli çekmek istemesine karşın, teknik nedenlerden dolayı bunu yapamaz. Çok daha sonra Tati’nin kızı bu filmi renklendirme çalışmalarıyla yeniden sunacaktır. İlk olarak izlediğim siyah-beyaz versiyondaki bazı sahnelerin renkli versiyonda olmadığını fark ettim. Özellikle siyah beyaz versiyonda dikkatimizi çeken bir ressamın, olayların geçtiği köyün yamacında tuvaline etrafındaki şeyleri resimlendirdiği görülmektedir. Siyah-Beyaz versiyondaki ressam, film devam ettikçe resim yapımına devam eder, devam ettikçe de filmdeki bazı karelerin ayrıntılarında bir renklenme söz konusu olur. Örneğin köydeki festival gününde asılan bazı balonların siyah beyaz fon üzerinde Fransa bayrağının renklerini aldığını görürüz. Filmin sonunda da festival sona erer; ayrıca ressamımız resmini bitirmiş olur. Bu da Tati’nin alter-egosu olarak tasvir edebileceğimiz bir hezeyan meydana getirir. Renkli versiyonda ise ressamın bulunduğu yerlerin çıkarılması pekâlâ mantıklı olsa da (haliyle film renklendirildiği için bu kareler çıkarılmış olabilir) filmin söylemlediğimiz natüralist bakış açısına zarar vermektedir. Ancak bu bakış açısı salt ressam figürünün bulunmasından kaynaklı olmasının dışında filmde ayrıca anlatıcı konumunda yaşlı bir kadın yer almaktadır. Yaşlı kadın yine köyün sakinlerinden biridir ve sürekli olarak keçisiyle birlikte dolaşır. Bizlere kimi zaman rehberlik ederek köydeki durum hakkında bilgiler aktarır. Bu açıdan baktığımızda Tati’yi belki de Charlie Chaplin ve Buster Keaton’dan ayıran en temel özelliklerden biri de seyirciye sunulan olayların tamamen şiirsel-gerçekçiliğe (Poetic-Realism) indirgenebilecek özelliklere sahip olmasıdır. Chaplin ve Keaton’da oluşan Amerikan modernizminin eleştirisini Tati kendi ülkesine göre adapte eder. Bayram Günü filminde postacı karakterimiz, bir ara Amerika’da gelişen postacılık sektörünün gelişimini televizyondan izler. Hızlı postanın gelişmesi ve yapılan aktif faaliyetler sonucunda Amerika’daki postacıların hızına yetişmek için çabalar ve bunu kendi ülkesinin ya da kendi şartlarına adapte etmeye çalışması sonucunda ortaya traji-komik bazı durumları beraberinde getirir. Sanırım yukarıda bahsettiğimiz üzere Tati’nin sinemasını diğer ustaların sinemasından ayıran bu özellik belki de Tati’nin sonraki filmlerinde yansıttığı Fransız burjuva toplumunun eleştirisine evrilmeye başlar.

Bayram Günü filmini eşleniği olarak Federico Fellini sinemasında görebileceğimiz karnaval havasını verdiğini görmek mümkün. Her iki yönetmenin de bu tip filmlerinde kurduğu ortak altyapı Akdeniz havasına özgü eğlenti ve şenliklerin benzerliklerinde kurulur.

Bayram Günü filmine belki de son noktasını koyan asıl problem iletişim sorunudur. Bu sorun seyirciye karşılaştırmalı olarak verilse de çoğu yerde bunun farkına varmak oldukça zordur. Özellikle diğer Tati filmlerini göz önünde bulundurduğumuzda böyle bir sonuca varmak daha kolay olmaktadır.

Filmin anlatım yapısına göz gezdirdiğimizde; kronolojik olarak ilerlemediğini görmekteyiz. Örneğin filmin isminden anlaşılacağı üzere bir bayram gününü anlatmanın dışına da çıktığını söylemek mümkündür. Filmin ilk sahnesi bu günde kurulması planlanan oyunların, atlıkarıncaların inşasına dayalı sistemi kurma amacını güder; ayrıca köylülerin kutlamaları bir günlerini almasına rağmen film ertesi gün de devam eder. Filmin ilk sahnesinde atlıkarınca oyuncaklarının gelişini, onların arasına yerleştirilmiş kameradan ardı sıra gelen çocuğun sevinciyle görürken aynı sahne filmin sonunda da yeniden tekrar eder. Filme dâhil olan şey ise salt bir eğlenme gününü değil aynı zamanda bu günün hazırlanış ve toparlanışını da kapsamasıdır. Uzamsal olarak görebileceğimiz bu kurgunun oldukça basit olduğunu görebiliriz. Ancak bunu zaman açısından değerlendirdiğimizde daha farklı bir mantıkla bakmak zorunda bırakılırız. Burada Tati’nin dikkati çekmeyi istediği asıl noktayı da görmüş oluruz. Bu nokta bir köyün bir bayram gününü kutlaması değil, postacı karakteri üzerinden sağlanmaya çalışan iki farklı durumun iletişim ve iletişim kurmamanın sorunudur. Aşağıdaki şemayı dikkatle incelediğimizde daha basit olarak bunu ifade etmek mümkündür.

Filmin kurgu yapısı;

a) Lunapark ve göstericilerin köye gelmesi

b) Köyde başlayan etkinliklere hazırlık (burayı yaşlı kadın anlatır)

c) Postacının hazırlıklara dâhil olması ve oluşan durum komedileri

d) İnsanların gün boyunca eğlenmesi ve Postacının insanlar arasındaki aktif iletişimi

e) Postacının televizyonda Amerikan Posta Sistemini görmesi

f) Bayram gününün sona ermesi, köy halkının mahmurluğu (Olağan olarak burada lunaparkı düzenleyenlerin gitmesi gerekirken, her şey ertesi güne bırakılır)

g) Postacının sarhoş durumda olması ve önceki gün izlediği posta sisteminin etkisi altında kalışı

h) Postacının kendini bir disipline sokması ve Amerikalı meslektaşlarından daha hızlı posta dağıtmaya çalışması, oluşan diğer komik durumlar

i) Lunapark ve göstericilerin köyden gitmesi

Öncelikli olarak burada karşımıza iki farklı durum asimetrik olarak göze çarpmaktadır. Bu asimetriyi sağlayan çizgi ise Postacımızın, Amerikalı postacıların durumlarını gördüğü andır. F maddesinde görebileceğimiz üzere gün bitmesine rağmen, gösteriyi düzenleyenlerin gitmemesi veyahut filmin bayram gününün sonunda bitmemesi Tati’nin ertesi gün için sakladığı, halen söylemek istediği birtakım şeylerin olacağını da ifade eder.

“İletişim Öldü, Yaşasın İletişim Araçları!” (Jean-Luc Godard)

Tati filmin ilk bölümünde yani çizgiyi çizmeden önce yaşanan olaylarda, köylülerin arasına karışır, onlara yardım eder, onlarla birlikte bira içer, onların şenliklerine katılır ve dikkati çeken asıl nokta bütün komik durumların hepsinin köylünün başına gelmesidir. Yani Tati burada bilerek bütün olayları köylülerin üzerine yığar, ancak filmin sonunda her şeyi devralır, bu sefer kendisi komik duruma düşer. İlk bölümde gözlemlediğimiz iletişimden eser kalmamıştır. Postacı daha hızlı mektuplarını dağıtmak isterken aynı zamanda toplumdan da uzaklaşır, onlarla iletişim sorunu yaşadığı için de kendi işini yapamaz, bu günümüz için de söylenebilecek ironik bir yaklaşımdır.

Tati’nin bu filmde ayrıca altını çizdiği durum, farklı ülke sistemlerinin ya da kültürünün kendi ülkesinin toplum ve kültürüne karşı olan uyumsuzluğudur. Tati sinemasının genelinde de bunu görmez miyiz? Bu film bu yüzden oldukça dikkate değer ve ayrıştırılması gereken bir yapıttır.

Yazan: Kusagami

kusagami@sanatlog.com

Andante Klasik Müzik Ödülleri

Müzik sadece ritimlerin birbiri arasında süzülmenin ötesinde sarıp sarmalanmış olan tarihi kucaklayan ve farklı kültürleri kulağımızın dibine getiren bir organik yapıdır. Müzikoloji ve canlı performans arasında bir ayrım yapabilmek ise neredeyse imkânsız. Bunları yazısal olarak müzik dinleyicilerine aktarabilmek ise işin en sorumlu açılımı. “Türkiye’nin Klasik Müzik Dergisi” sloganıyla 2002′de yola çıkan Andante, sekiz yıldan beri ülkemizdeki klasik müzik tutkunlarının sesi oldu. Zamanı geldi zorlandı, zamanı geldi tüm olumsuzluklara rağmen tırnaklarıyla tutundu, alın terinin magazin camiasındaki örneği oldu. Ama koşullar ne olursa olsun hep var oldu, var olmayı başardı, kendi emeği, saygınlığı, kararlılığı ve sorumluluğu ile. Ülkemizde pek çok derginin sırtını dayadığı büyük holdinglere rağmen yok olup gittiğini düşünürsek Andante sorumlu ve sürdürülebilirliğin bu kulvardaki kraliçesi olup, bir ilki başardı. Zira o bir klasik müzik savaşçısı, amacı bu tarzı ülkemizdeki müzik severlere yazısal formatta ulaştırmak, kamuoyunun dikkatine çekmek ve dünyayı bizlere dinletmek.

Andante için klasik müzik hiçbir zaman sofistike dinleyiciler için olmadı, tam aksine herkesin müziği oldu. Sevgili dostum Serhan Bali’nin beynini çektiği Andante “klasik müzik” teriminin farklı açılımlara gebe olan 700 yıllık bir tarih olduğunu bizlere sundu. Ortaçağlardan 21. yüzyıla yayılan bu yelpaze içerisinde bize uygun olan klasik müzik seçkisini bulmanız ise burada yazıldığı kadar kolay değil elbette, ama Bali ve ekibi bu meydan okuyucu görevi de başarıyla becerdi. Klasik müzik uzmanlarına dünyadaki yenilikleri, klasik müzik yabancılarına tarzın temellerini, gezginlere dünya festivallerini ve bir sürü alt başlık ile hepimizin kendimize yakın hissedebileceği stile, döneme, kanalize olmamızı sağladı. Bunu yaparken de hiç yılmadı, hep kucak açan oldu…

Bir toplumun ne kadar ileri olduğunu anlamak için stantlarda mevcut olan kategorilerde kaç tane alt başlıklı dergi olduğuna bakmak yeterli. Ülkemizin bu konuda daha yiyeceği çok fırın ekmek var. Ama Andante sürdürülebilirliği, istikrarlı emeği ve sorumluluğu ile bu kulvarda şapka çıkartılacak bir öncü oldu hiç şüphesiz.

Bu yetmiyormuşçasına şimdi de Andante bir ilke daha imza atıyor: Türkiye’nin ilk Klasik Müzik Ödülleri. Evet, böyle bir ödül kavramı ne yazık ki ülkemizde hala yok ama bu artık değişecek. 7 Mayıs 2010 Cuma günü, Hasköy’deki Rahmi Koç Müzesi’nde hepimiz bir ilke tanık olacağız. Beşi özel ödül olmak üzere toplam yirmi sekiz kategoride dağıtılacak klasik müzik ödülleri, Türkiye’de bu alanda bugüne dek düzenlenmiş en geniş kapsamlı etkinlik olarak tarih sayfalarında büyük ve kalın harflerle yerini alacak. Klasik müzik konusunda ülkemizdeki üstatlardan oluşturulan 54 kişilik jüri heyetinin oylarını kullanması sonucunda “Türkiye’nin 2009 yılı boyunca klasik müzik alanında en iyi performansı sergileyen kişi ve Kurumları”nın kimlikleri belli oldu. 7 Mayıs 2010 akşamı ise bu kişi-kurumların 28′i sıyrılıp Andante’nin de tasarımını yapan Kerem Demir imzalı ödülü avuçlayacak.

Artık bizim de bir Klasik Müzik Ödülümüz var; adı da “Andante Klasik Müzik Ödülleri”. Darısı diğer tarzların başına…

Yazan: Zekeriya S. Şen

muzik@tikabasamuzik.com

« Önceki SayfaSonraki Sayfa »