Salai’nin Kuşkuları (Rita Monaldi & Francesco Sorti)

Son zamanların modası, gerçek tarihi kişiliklerin rol aldığı dramatik ve çoğunlukla gerçekle ilişkisi olmayan öyküler… Eskiden ansiklopedi sayfalarında ruhsuz fotoğraflarından tanıdığımız kişiler; okuduğumuz romanlarda bir süper kahramana dönüverdi. Hatta bazılarının hayatı Dallas’a çevrilerek dizileştirildi. Buyrun, 8. Henry gayet yakışıklı manken gibi bir delikanlıymış da, kafalarını uçurmakta beis görmediği eşleriyle fırtınalı aşklar yaşıyormuş meğer (The Tudors). Ama bu tür yarı-tarihi öykülerin en popüler kahramanı Leonardo da Vinci sanırım. Ezoterik inanç sisteminden tutun, üstün zekasıyla tasarladığı acayip icatları, besteciliği, gizemi hala çözülemeyen resimleri sayesinde bir tür fenomene dönüştürülen sanatçı, yanlış hatırlamıyorsam, bir romanda dedektif rolüne bile soyunmuştu.

Gerçek kişilerin kurgusal olarak rol aldıkları romanlar dendiğinde ilk olarak aklıma, annemin muhtemelen genç kızken okuduğu (ama hala sakladığı) bazı romantik romanlar geliyor. Yanlış hatırlamıyorsam Anjelik ya da Stefani diye genç bir kızın yaşadığı, genelde cinsellik içeren bazı talihsiz olayları anlatan bu kitaplardan birini çocukken okumuştum. Soylu olduğu halde yatay pozisyondan daha yukarı çıkamayan bu kızımız Victor Hugo ile, pornografiye varan betimlemelerle aktarıldığı kadarıyla ateşli bir biçimde sevişiyordu. Evet, Victor Hugo! Bu kitapları yazan kişilerin ne düşündüklerini tahmin edebiliyorum. Şimdi kimse “Kardeşim, sen böyle yazmışsın ama bunlar tarihi gerçekler değil.” diyemez çünkü elde kanıt yok. Elbette Victor Hugo “Ben helaya kadar gidiyorum.” diyerek çıkmış ve komşunun karısına atlamış olabilir; bunun yazılı kaynaklarla kanıtlanamayacağı aşikar.

Daha önce, Türkçe’ye çevrilen “Imprimatur” ve “Secretum” adlı iki eşsiz romanını okuduğum karı-koca yazar Rita Monaldi ve Francesco Sorti’nin tarihi gerçekleri akademik kanıtlarla sunduğu bu seri (üçüncüsü “Veritas”) ile aynı sularda yüzen yeni romanları “Salai’nin Kuşkuları”nı bu düşüncelerle okudum. Fakat benzerlerinin aksine kendini ciddiye almayan bir tarihi-kurgu romanıyla karşılaştım. Bu olumlu bir şey çünkü yazarlar da anlattıklarının aslında kurgu olduğunu kabul ediyorlar. Romanı yazmaktaki amaçları hikaye örgüsünün gerçekliği değil zaten.

“Imprimatur”, “Secretum” ve “Veritas”daki Atto Melani’nin rolünü bu son romanda Salai devralmış. Gerçek adı Gian Giocomo Caprotti da Oreno olan Salai, Leonardo da Vinci’nin evlatlığı ve hayat arkadaşıdır (düşündüğünüz anlamda değil). Birçok metinde, 10 yaşında evlatlık olarak aldığı bu güzel delikanlıyla eşcinsel bir ilişki yaşadığı iddia edilen Leonardo da Vinci; eserlerindeki erkek kahramanlar için model olarak kullandığı Salai hakkında şöyle demiş: “Hırsız, yalancı, dikkafalı ve obur…”. Bunlar bir sevgiliye söylenecek sözler değil.

Yazarlar Salai’yi şöyle tanımlıyorlar: “Popolino scarpe grosse e cervello fino” yani kaba görünüşünün altında genellikle uyanık bir ruh ve sağlıklı bir aklın bulunduğu sıradan insanın mükemmel bir örneği. Dediklerine göre İtalya’ya çok aşina olan bu karakterin başka kültürlerce anlaşılması biraz zor. Aynı bizim “Lazlar” gibi… Roman bu edepsiz gencin, ismi zikredilmeyen bir devlet büyüğüne yazdığı gizli mektuplardan oluşuyor. Leonardo gizli bir görev nedeniyle Roma’ya gitmiştir ve ona göz kulak olan (ve mektupları yazdığı kişiye gizlice bilgi veren) kişi Salai’nin ta kendisidir. Olaylar ilerledikçe başlarına gelmedik şey kalmaz ve en sonunda şu anki tarihi bilgilerimizi yerinden oynatacak bazı gerçeklere ulaşırlar.

Romanın en güzel taraflarından birini, Leonardo da Vinci’yi tanrı katından indirerek normal insanların seviyesine çekmesi oluşturuyor. Son zamanlarda çıkan, elyazmalarından yararlanılarak oluşturulmuş bazı görsel materyaller neticesinde neredeyse peygamber gibi görülen sanatçıyı; cahil, gösterişçi, beş parasız dolaşan, çağdaşları kadar itibar görmediği için iş alamayan, kıskanç, çizdiği kadın resimlerinin karşısında mastürbasyon yapacak kadar zavallı ve korkak olarak görmek okuyucu için değişik ve heyecan verici bir deneyim. Tabii ki bu özellikler, babalığını çok sevse de pek zeki bulmayan Salai’nin ağzından aktarılıyor.

Kitabın dili öncekilere nazaran daha kolay ve akıcı. Hatta adi bile denebilir. Çünkü taşralı bir abazan delikanlının kelimelerinden oluşuyor. Yazarlar, o dönemi ve dönemin kelimelerini aktarmakta çok ustalar. Yıllar süren araştırmalarının sonucunda Salai hakkında yazılı ne varsa gözden geçirip bir karakter analizi yapmışlar adeta. Sanki Salai’yi yeni baştan yaratmışlar. Bu heyecanlı delikanlının bazı el yazmalarındaki imla hataları ve mürekkep lekelerini bile taklit etmişler; mektuplardaki Salai boyuna yanlış yapıyor, telaffuz edemediği sözcüklerin üzerini çiziyor. Bu arada Rita Monaldi dinler tarihi üzerine yüksek lisans sahibi bir klasik filolog, kocası Francesco Sorti ise 17. yy. üzerine uzmanlaşmış bir müzikolog. İkisi de yazardan öte araştırmacılar. Romanlarında aktardıkları Roma şehri o kadar gerçek ki, satırları okurken tozlu sokaklarında dolaşıyorsunuz sanki. Benzerlerinde rastlanmayan, yapaylıktan uzak bu atmosferi yaratmadaki başarıları, akademik temellerine dayanıyor haliyle. Kitabın dili, Boccaccio’nun alaycı ve edepsiz tarzına çok benziyor çünkü Salai, Decameron’un karakterlerinden biri gibi duruyor. Yemek, içmek ve doyumsuz seksüel arzularını tatmin etmek dışında hırsızlık ve ajanlık konusunda da altta kalmayan bu delikanlının ağzından çıkanlara bir kulak verelim.

Papa Borgia’yı nasıl tanırsınız? Papalık tarihinin bilinen en ahlaksız, en acımasız ve dejenere üyesi, bu mertebeye erişmek için önündeki tüm engelleri bertaraf eden bir cürete sahiptir, aşikar. Üstelik Papalık mertebesine erişip VI. Alexander adını aldığında bile durulmamış, sarayında gerçekleştirdiği her türlü sapkınlığı içeren seks partileriyle de tarihe adını yazdırmıştır. Kardinal iken, onlarca metresinden birinden edindiği oğlu Cesare Borgia (Valentino) ve Lucrezia Borgia’nın da katıldığı ensest ilişkiyi içeren toplantılardı bunlar. Valentino sözde amcasının (Borgia gayrimeşru çocuklarını yeğen olarak tanıtmıştır) silahlı kuvveti olarak tanınmış, düşmanlarının t*şaklarını kesmekten hoşlanan bir caniydi. Lucrezia ise kritik siyasal pozisyonlardaki adamlarla evlenip, amcası (babası) için gerekli politik gücü elde ettikten sonra, artık işe yaramayan kocalarını zehirleyen bir katildi. Bu zehirli karadul, hem ağabeyi hem de amcası olarak tanıtılmış babasıyla da cinsel birliktelik içindeydi. Borgia, çocuklarını piyon olarak kullanıyordu.

İşte bu rezilliğe bir dur demek isteyen Germenler/Alamanlar/Strazburglular; aslında kendi ırklarının Roma ırkından daha kadim ve üstün olduğunu kanıtlayan bir belge buldular: Tacitus’un Germania’sı. Bu tür tarihi belgelerin keşfedilmesinde o tarihte adlandırılmamış Hümanistler’in payı büyüktü. O zamanın İtalyan kentlerinin üyeleri birbirlerinden hazzetmiyordu. Bu nedenle Alamanlar çeşitli işlere, sırf çekememezlik nedeniyle diğer bir İtalyan’ın alınmadığı mertebelere kolaylıkla geldiler. Belge düzenleme, kayıt işlemleri, matbaa ve bankacılık konusunda neredeyse tüm koltuklar Alamanlar tarafından işgal edildi (bu fırsatçılık size de tanıdık geldi mi?). Papa hakkındaki dedikodular ayyuka çıkınca, Roma’da yeterince kuvvetlenen Alamanlar kilise içinde bir hizip yarattılar ve Luther ortaya çıktı.

Yukarıdaki bilgilere istediğiniz kaynaktan ulaşabilirsiniz. Wikipedia gibi internet ansiklopedileri de yararlı olacaktır. Ben kesin bir kaynak adı belirtmeyeceğim çünkü zaten yaygın olarak bilinen tarihi “gerçek”ler bunlar (?). Borgia ve dönemi hakkındaki tüm iç gıcıklayıcı olaylar birçok edebi esere ve filme konu olmuştur. Bunlardan örnek vermek gerekirse Walerian Borowczyk’in 1974 tarihli “Contes Immoraux (Ahlaksız Öyküler)” filminin adını anabiliriz. Buradaki öykülerin birinde Lucrezia, babası Borgia ve abisi Valentino ile sevişmektedir. Diğer yandan ünlü yönetmen Alejandro Jodorowsky’nin öyküleyip Milo Manara’nın resimlediği “I Borgia” adlı çizgi roman dizisini de unutmamak gerekir. Burada Borgia ailesinin iktidara gelişi ve kendi içlerindeki onaylanmaz ilişkileri daha açık bir biçimde aktarılmıştır. Yakın tarihli (2006) İspanyol yapımı Los Borgia (Yön: Antonio Hernández) gibi örnekler artırılabilir ki tüm bunlar bu ailenin popüler kültürdeki yansımasının çerçevelerini gösterecektir. Borgia; Neron, Hitler, Mussolini gibi bir kötülük timsalidir, bu genel bir görüş olarak yerleşmiştir.

Rita Monaldi ve Francesco Sorti, işte bu noktada okurun gözünü açıyor ve şaşkınlıktan dilimizi yutturacak şekilde “Tarih yalanlardan ibarettir” diye haykırıyorlar. Tüm bu olanlar nasıl bir komplodur, kimler rol oynamıştır ve neden gerçekler göz ardı edilmiştir, belge belge önümüze sunuyorlar. Okuduğumuz her satırda daha da hayrete düşüyoruz. Özellikle de çok güvenilir akademik çevrelerin, hiç de bilimsel olmayan tavırlarla gerçekleri göz ardı ettiğini öğrenince… Gerçekten yazılı tarih çok yanıltıcı; o kadar ki neye güveneceğinizi bilemiyorsunuz. Nazizm kokan “Germania” gibi bir belgeyi nereden peydahladıkları belli olmayan Hümanistler konusuna hiç gelmiyorum.

Monaldi ve Sorti araştırmacı gazeteci yönleriyle elde ettikleriyle, bu tarihi yazan, aktaran ve kabul edilmesi konusunda rol oynayanların ipliğini pazara çıkarıyorlar. Çevrelerinde pek sevilmemelerini haklı buluyorum. Hem ne demişler: “Sürüden ayrılanı sürü sevmez.”

I Dubbi di Salaí (2007) / Salai’nin Kuşkuları: Rita Monaldi & Francesco Sorti - Çeviren: Mehmet Barış Albayrak – Turkuvaz Yayınları – 480 Sayfa – Ocak 2010

Yazan: Wherearethevelvets

wherearethevelvets@sanatlog.com

İstanbul Oyuncak Müzesi’nde “Kitap ile Sohbet”

Şubat 23, 2010 by  
Filed under Duyurular, Sanat, Sanatsal Etkinlikler

İstanbul Oyuncak Müzesi her Salı saat 11.30-13.30 arası kariyer, marka danışmanı Yasemin Sungur’un düzenlediği “Kitap ile Sohbet”e ev sahipliği yapıyor. Bu etkinliğe kadın, erkek, genç, yaşlı dileyen herkes katılıyor. Bu sohbette yaşayan ve yaşamayan yazarların kitapları birlikte okunuyor, tartışılıyor ve zaman zaman yazarlar da davet ediliyor. İlk kitap Mehmet Zaman Saçlıoğlu’nun “Sur ve Gölge” isimli kitabıydı. Daha sonra Sabahattin Ali’nin “Kürk Mantolu Madonna”sı okundu ve tartışıldı. Mart sonuna kadar da Salah Birsel’in “Boğaziçi Şıngır Mıngır” isimli kitabı okunuyor.

Bilgi almak ve kayıt yaptırmak için:

Telefon edin: 0 (216) 359 45 50 – 51

Mail yazın: info@istanbuloyuncakmuzesi.com

Gelin: Ömerpaşa Caddesi Dr. Zeki Zeren Sokağı No:17 Göztepe / İST

SanatLog Haber

SanatLog.com

Alper Çağlar’ın Büşra Filmi

Yapım Bilgileri

Filmin Konusu

Cumhuriyetçi bir gazetenin editörüyle yapılan bir iş görüşmesinin can sıkıcı finalinde ilk kez karşılaşan Büşra (MİNE KILIÇ) ile gazeteci-yazar Yaman’ın (TAYANÇ AYAYDIN) yolu, olaylı bir TV programının sonrasında tekrar kesişecektir. Tam da Büşra için ailesinin söz keseceği bir zamana denk gelen bu karşılaşmalar; Büşra ve Yaman’da, özlerindeki benzerliğe göre değer kazanan bir yakınlaşmayı doğuracaktır.

Önyargılar, çevre baskısı, Yaman’ın yoga hocası sevgilisi Alara (AYŞE ÇİĞDEM BATUR), Büşra’nın tutucu ama kişiliği gelgitlerle dolu sözlüsü Ferit (COŞKU CEM AKKAYA) ve tüm bunların yaratacağı absürd komik engellerle dolu bir yolculuk… Büşra ve Yaman birbirlerine karşı yalnızlıklarını ne kadar gizleyebilecektir?

Yapım Notları

* Leman Dergisinin Ağustos 2007 sayısında Büşra’yı ilk kez okuyan yapımcı Alper Akman bu çizgi diziyi film projesi haline getirmeye karar veriyor ve dizinin ünlü çizeri Bahadır Boysal’la tanışarak onu bu diziyi film yapmaya ikna ediyor . Yönetmen olarak düşündüğü isim ise Bukalemun ve Camgöz gibi filmleriyle kısa film camiasında adından çokça söz ettiren Alper Çağlar…

* 2008 sonbaharında Bahadır Boysal daha önceden yazmış olduğu taslak metinleri Alper Çağlar’la birlikte senaryo haline getirmeye başlıyor ve 2009 baharında biten senaryo sonrasında ön yapım çalışmalarına girişiliyor. Büşra için tanınmamış bir oyuncunun seçilmesi yönetmen ve yapımcının ortak kararı; filmin jönü içinse Kaan Urgancıoğlu, Mert Fırat ve Timuçin Esen dahil birçok ünlü isimle görüşülüyor ve sonunda 2009 Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde en iyi erkek oyuncu ödülünü alan Tayanç Ayaydın’da karar kılınıyor. Şu ana kadar seyircinin jön rollerinde görmeye alışık olduğu Kaan Urgancıoğlu ise filmde çok farklı bir rolle seyircinin karşısına çıkacak.

* Yaklaşık 40 farklı mekanda yapılan film çekimleri 5 hafta 5 gün sürüyor. Çok heyecanlı ve adeta film gibi geçen çekimler sırasında Beşiktaş balık pazarı önünde geçen sahnede set ekibi sarhoş fanatiklerin tacizine uğruyor, trafik ışıkları yakınlarındaki başka bir sahnede tinerciler haraç kesmeye gelince çekim prodüksiyon ekibinin markajında devam ediyor ve bütün bunların da üstüne Maçka Parkında çekilen final sahnesinde seti travestiler basıyor! Film mayıs ayında çekildiği için bir hayli kısa süren geceler, gece geçen sahnelerin çokluğu dolayısıyla ekip için büyük bir handikap yaratıyor.

* Film özellikle defile ve parti sahneleriyle adından bir hayli söz ettirecek.  Sahnelerin içerdiği tartışmalı olayların yanı sıra Türk sinema tarihinin en uzun 2 steadicam planına sahip olduğunun da altını çizmek gerekiyor. Yaklaşık 2 dakikaya yakın hiç kesilmeden akan bu planlar için Alper Çağlar’ın 15’er kez çekimi tekrarlatarak ekibi bir hayli yorduğu söylentiler arasında…

* Müzik yelpazesi oldukça geniş olan filmin özgün müzikleri Ufuk Evcimen ve Yağmur Sarıgül’e ait. Taxim Edition’dan da stok müziklerin kullanıldığı filmin hit müzikleri ise Teoman’dan “Renkli Rüyalar Oteli” ve Cahit Berkay’dan “Selvi Boylum Al Yazmalım” adlı parçalardan oluşuyor.

Büşra filminin en önemli farkı türban sorununa odaklanmak yerine, bu kimliğin modern hayat tezahürlerine, eğilimine ve onlarla olan ilişkisine absürd bir dille yaklaşmasında saklı. Film, modern hayatın sivrilen ve birbirlerine karşı hoşgörüsü azalan bireysel eğilimlerinin insanları yalnızlaştırmasını tartışıyor.

Büşra

Yönetmen: Alper Çağlar
Senaryo: Bahadır Boysal ve Alper Çağlar
Görüntü Yönetmeni: Ulaş Zeybek
Oyuncular: Kaan Urgancıoğlu, Tayanç Ayaydın, Çiğdem Batur, Coşku Cem Akkaya, Mine Kılıç
Süre: 105 Dakika

Filmin resmi internet sitesi: www.busrafilmi.com

Filmin facebook sayfası: www.facebook.com/busrafilmi

SanatLog Haber

SanatLog.com

Nilüfer Ağrıbozer Resim Sergisi

Şubat 21, 2010 by  
Filed under Duyurular, Resim, Sanat, Sanatsal Etkinlikler, Sergiler

Nilüfer Ağrıbozer Resim Sergisi 16/02 - 28/02 2010 tarihleri arasında Veni Vidi Göz’de…

Kokteyl: 20 Şubat Cumartesi

Saat: 17:00 - 19:00

Sergi, Pazar günleri hariç 09:00 - 18:00 arası açıktır…

NİLÜFER AĞRIBOZER

senagro@ttmail.com

Erzurum’da doğdu. Liseden sonra Türk Ticaret bankasında çalıştı. 1990 yılında emekli oldu.

1990 –1999 yılları arası sanat çalışmalarına hız veren sanatçı Atilla Tos, Hasan Kavruk, Acar Başkut, Orhan Taylan atölyelerinde desen ve yağlı boya çalışmalarını sürdürdü.

1999-2000 yılları arası Marmara Üniversitesinin açmış olduğu akşam atölyesinde Devabil Kara yönetiminde resim çalışmalarına devam ederek sertifika aldı.

Bu atölye ortamları yöntem ve teknik öğretmenin ötesinde, kendi ilgi alanlarını keşfedilmesine olanak sağladığı gibi bu alanda derinleşmesine de yardımcı oldu. Dış dünyanın görselleştirilmesindeki başarısı ve 1999-2000 yıllarındaki akademik ortamdaki çalışmaları ona, iç bakışı harekete geçirmeyi, duyuları ile algıladığı dünyayı eliyle yeniden ortaya koymayı, bunu kafası ve yüreğiyle özümseyerek başkalaştırmayı kısaca soyut düşünebilmenin hazzına varmayı sağladı. Doğa soyutlamalarından hareketle soyut sanatın olanaklarını keşfeden sanatçı, doğa görsellerinin resminin içerisinde olmazsa olmaz değerleriyle soyut sanatın plastiğini birlikte kullanarak kendine yeni bir bakış açısı yakalamaya çalışmaktadır.

Sanatçı çalışmalarını İstanbul’da kendi atölyesinde ve Atölye 7+1’de sürdürmektedir.

Kişisel Sergiler

2008 Uran Kültür ve Sanat Merkezi, İstanbul

2007 Ayşe Takı Galerisi, 22 Ekim-10 Kasım, İstanbul

2005 Nelli Sanat Galerisi, İstanbul

2002 D.G.S.M., Tekirdağ

2001 Dünya Aktüel Kitapevi, İstanbul

2000 Kadıköy Belediyesi Kültür Sanat Merkezi, İstanbul

2000 Sonat Kafe, İstanbul

1998 Dega Sanat Galerisi, İstanbul

1997 D.G.S.M., Tekirdağ

1997 Türk Tic. Bankası Genel Müdürlüğü, İstanbul

1996 Şark Sigorta Sanat Galerisi, İstanbul

Karma Sergiler

2010 Irmak Okulları, 9 – 26 Şubat, İstanbul

2005 1. Uluslararası Türkiye Grameen Mikrokredi Sanat Bienali, Devlet Resim ve Heykel Müzesi Arif Hikmet Koyunoğlu Sergi Salonu, 21 – 30 Kasım 2005, Ankara

1998 Ressamlar Derneği karma resim sergisi, İstanbul

1997 Türk Tic. Bankası Genel Müdürlüğü karma resim sergisi, İstanbul

1997 Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği karma resim sergisi, Tekirdağ

1997 Ressamlar Derneği karma resim sergisi, İstanbul

1996 Tekel Sanat Galerisi karma resim sergisi, İstanbul

1996 Şark Sigorta Sanat Galerisi karma resim sergisi, İstanbul

1996 Ressamlar Derneği karma resim sergisi, Tekirdağ

1995 Vakıfbank Sanat Galerisi karma resim sergisi, İstanbul

1994 Rönesans Sanat Galerisi karma resim sergisi, İstanbul

1994 Mersin Kültür Merkezi karma resim sergisi, Mersin

SanatLog Haber

SanatLog.com

Beklenmeyen Bir Sürpriz: Geoffrey Gurrumul Yunupingu

Bazı albümleri alır almaz dinleme imkânınız olmaz ve arşivinizin olması gereken yerine bırakıp unutursunuz. Bu unutma süreci çok uzun veya kısa olabilir, bu tamamıyla dış etkenlere bağlı bir durum. Bu etkenler televizyonda gördüğünüz bir klip veya haber, sokakları arşınlarken kulağınıza sürekli takılan bir melodi veya bir arkadaşınızın size tavsiyesi üzerine değişimsel gelişim gösterebilir.

Elime Avustralyalı bir Aborjin olan Geoffrey Gurrumul Yunupingu’nun albümü geçince açıkçası ilk başta bir ürktüm, zira albümün kapağında kör bir Aborjin adamın oldukça kasvetli bir biçimde fotoğraflanmış yüzü vardı. Gözlerine yansıtılan karanlığın elbette bir anlamı ve amacı vardı ama bu nedense albümü bir yana bırakmama neden oldu; daha kaldırabileceğim bir dönemde dinlemek üzere. Sonra özellikle internette üye olduğum birçok Dünya Müziği kurumundan Gurrumul hakkında yazılar okumaya başlayınca, bıraktığım yerde hafif tozlanmış bu çalışmayı artık dinleme zamanı geldiğini fark ettim.

İlk dinlediğimde tatlı, kendini sevdiren bir vokal ile karşılaştım, akustik bas ve gitar ile eşlik edilen bu ses beni büyülemedi ancak içimde bir huzur yarattı; özellikle albümün kasvetli kapağından sonra. Araya serpiştirilen orkestra yaylı takviyeleri ve arka vokaller dinlediğim müziğin bir ayrıcalığını yansıtmasa bile hoş dokunuşları ile aklımda bir yer edinmeyi başardı. Ancak şu bir gerçek ki Batı Afrika veya Doğu Avrupa’dan gelen başarılı bir Dünya Müziği çalışması gibi beni yerimden sarsacak kadar büyülemedi. Ancak bu arada Elcho Adası’nda doğan 1970’li Gurrumul’un adı benim görüşlerimin aksine katlanarak ortalıkta fazlasıyla görülmeye ve duyulmaya başladı. Vardı bu sanatçıda bir iş, hadi hayırlısı… Kolları sıvayıp, önyargılarımı tekmeleyerek, daha derinliklere dalarak Geoffrey Gurrumul Yunupingu’yu tanımaya karar verdim, onu tanıdıkça sevdim, müziğine bağlandım ve onu anladım. Neden bu sanatçının çevresinden seslerin yükseldiğini hakkıyla hazmettim.

Doğuştan kör olan sanatçı basından takip ettiğim kadarıyla pek fazla konuşkan bir kişiliğe sahip değil, zaten çok az İngilizce biliyor. Kendi adına ağırlıkta konuşan ve ön plana çıkan kişi aynı zamanda albümün de yapımcısı olan, Gurrumul ile sahneyi basgitarı ile paylaşan Michael Hohnen. Hohnen’in anlattıklarına göre Gurrumul tüm müziksel geçmişini kabilesindeki önemli şahsiyetlerden almış. Kendisine yüzyıllar boyunca bir jenerasyondan diğerine geçen müziksel kültürleri aktaran kabile büyükleri Gurrumul’un müzik gelişiminde birebir rol oynamış. Bunun sonucu olarak sanatçı kendi müziğini besteleyip icra etmenin yanı sıra davul, klavye, gitar ve yerel enstrüman didgeridoo çalmayı öğrenmiş. Ancak asıl önemli faktör dinledikçe içinize sinen ve önyargıları yıkan sesi.

Müziğinde Avustralya’nın ulaşılması zor (en yakın ana şehir yaklaşık 600 km uzaklıkta) Kuzey sahillerine yakın bir adada var olan Aborjin toplumunda büyümenin güzelliklerinin yanı sıra sıkıntıları dile getiren Gurrumul, aynı zamanda kör doğmak ile nasıl kendince barışık olduğunu ve Yolngu halkının gündelik yaşantısını müziği ile bizlere ulaştırıyor.

Aslında Dünya Müziği platformu Yolngu halkının müziğine çok da yabancı değil, zira Yunupingu’nun akrabaları tarafından kurulan Yothu Yindi ve George Burarrwanga öncülüğündeki Warumpi Band, her ikisi de Elcho Adası menşeli ekipler. Bu ekipleri Yunupingu’nun müziğinden ayrıştıran en önemli unsur politik olmaları, Yunupingu ise tek başına kendi halinde politikadan ırak bir akıntıda süzülüyor.

Yunupingu kendisi zaten yedi yılını Yothu Yindi ekibi içerisinde çalarak ve turneye katılarak geçirdi ancak körlüğü ne yazık ki bu kadar yoğun turne programına elvermediği için bu müzik birlikteliğinden ayrılmak zorunda kaldı. Ne yazık ki Yunupingu’nun kendisine yol gösterecek bir köpeği yok, onun bu karanlık yolculuktaki rehberi sadece elindeki asası. Bu yoğunluktan kendini kurtaran sanatçı yaklaşık on üç yıl önce büyüdüğü topraklara tam zamanlı yaşamak üzere geri döndü. Solo kariyerine atılmadan önce Saltwater Band adlı ufak bir grup kurarak iki albüm yayınladı. Albümler beğenilmesine beğenildi ama sınırları aşacak bir kapasiteye sahip olamadı. Yunupingu solo sanatçısı olarak kariyerini sürdürmekte olsa bile bu grubuna nokta koymadı ve yakın gelecekte Saltwater Band’den bir yeni çalışmanın da geleceğini burada müjdeleyebiliriz.

Yaklaşık üç ay önce piyasaya çıkan, hayatının 37. yılını yaşamakta olan sanatçının ilk solo çalışması ender bir görüngü olma yolunda. Zira ilk defa bir Aborjin sanatçı kitlesel akımın dalgalarında batmadan yüzmekte. “Gurrumul” öncelikle iTunes Avustralya listelerinde birinci sıraya kadar yükselmenin başarısını tattı ve bir Dünya Müziği sanatçısı olarak çok ilginçtir ki Mariah Carey ile listelerde aşık attı. Bu başarı öyle küçümsenecek boyutta değil zira albümde iki parçanın haricinde hepsi yerel Yolngu diyalektinde ve hepsi popülist akımın uzaylı olduğu geleneksel ritimlerin yeni yorumları.

“Gurrumul” albümünde, anadili İngilizce olmayan Yunupingu kesintisiz gitar ritimlerini kırılgan ancak bir o kadar da kuvvetli pürüzsüz vokalleri ile harmanlıyor. Arka fonda arada sırada kendini duyuran bir çift basın ve sessiz bir orkestranın haricinde başka bir şey yok. Sonuç temiz, algılanabilir ve birkaç dinlemeden sonra akıllarda çınlamasını uzun süre sürdüren ritimsel amalgam. Kendine özgü bir stili olan sanatçı, halkının müziksel geleneklerini modernliğe ve ulaşılabilirliğe taşıyor. Bunu yaparken de kendi sanatının derinliğini ve yansımalarını koruyor.

Müziği saflığı kavrayıcı bir özelliğe haiz ve dinleyeni bırakmayacak nitelikte. Adasında solak gitar bulunması imkânsız olduğundan normal gitarı aşağı yukarı çalan Yunupingu’nun hiç şüphesiz çevresinde yarattığı atmosfer inanılmaz.

Aslında müzik, ya sizi ilk dinleyişte kavrar ya da zamanla içinize siner. Normalde ikinci tercih benim için daha önemli zira her zaman söz konusu çalışmanın daha kalıcı olmasını sağlar. Gurrumul’un müziği kesinlikle çarpıcı değil ama içerdiği ritimsel harmanlamaların akışı ve dinleyeni kavrayışı çok başarılı. Albümü ülkemizde görmemiz açıkçası imkânsız zira bu kadar bilinmeyen bir sanatçı ve özellikle müziği bizim pazarlama ofislerimizin algılaması kimse kusura bakmasın ama imkânsız, ancak sağ olsun internet var ve onun sayesinde özellikle Dünya Müziği tarzına giren ender müziklere daha bir kolay ulaşabilir olduk.

Gurrumul kendi halinde bir yerel Avustralyalı ama yaptığı bu ilk albüm kendisine Amazon.com sitesinde Dünya Müziği/folk kategorisinde Bob Dylan’ın yeni çalışmasının yanında bir yer edindi. Elbette bu resmi bir liste değil ama benim için önemli zira müzik piyasasından birebir etkilenmeyen, sadece alıcıların talepleri doğrultusunda belirlenen bir liste olması Gurrumul’un çalışmasında ne kadar başarılı olduğunun kanıtı. Gurrumul kendisinden daha çok söz ettirecek gibi…

www.gurrumul.com

Parça Listesi:

Wiyathul

Djarimirr

Bapa

Gurrumul History (I was born blind)

Marrandil

Marwurrumburr

Galiku

Baywara

Gathu Mawula

Galupa

Wirrpanu

Wukun

Yazan: Zekeriya S. Şen

muzik@tikabasamuzik.com

« Önceki SayfaSonraki Sayfa »