Zombistan

Genel Tanıtım:

“İstanbul İstanbul olalı böyle dehşet görmedi! Yetkililer, tuhaf saldırıların ardındaki gizemi çözemiyor…

Erman, Fuat ve Ali’nin paylaştığı öğrenci evinden İdris Bey’in apartmanına kadar her yerde, gerilim ve heyecan iliklerinize işleyecek!… Doğum heyecanı içindeki Leyla, eşinin sırlarından bihaber Adem ve kan davası peşindeyken yaşayan ölülerin avucuna düşen Maho ile birlikte, siz de korkacaksınız… Isırılacaksınız… Kaçacaksınız…

Ve direneceksiniz!”

Rodeo Albümler Dizisi’nin ikinci kitabı olan Zombistan’da, hem karanlık bir İstanbul, hem de yarınlara dair titrek umut ışıkları çıkıyor karşımıza:

Henüz 22 yaşındaki çizgi romancı Cem Özüduru’nun yazıp çizdiği Zombistan, Studio Rodeo’nun özgün çizgi romanları arasındaki yerini aldı. Kitapta, fantastik korkular aleminden kopup gelen zombiler, yedi tepeli şehri istila ediyor. Gizemli salgının güncesini, kaderleri çakışan yedi karakter üzerinden gözlemliyoruz.

Kitaptaki olayların geçtiği “zombi işgalindeki İstanbul”, bu konsepte yönelik geliştirilmiş özel siteden de izlenebilir: Zombistan.com, keyifli ve güncel bir içerikle yayında!

Zombistan, iki kapak alternatifiyle çıktı: Cinnetli kapak (parlak kaplamalı) ve Kasvetli kapak (mat kaplamalı). İçerik, fiyat ve barkod tamamen aynı; okurun iki kapak arasında yapacağı seçim sadece bir zevk meselesi…

zombistan - kasvetli kapak

Yayıncı: RODEO www.rodeostrip.com

Editör: Murat Mıhçıoğlu

Kitaba dair teknik detaylar:
Ebat: 21.5 x 29.5 cm.
Sayfa sayısı: 112
350 gr. kapak, Amerikan cilt
İç sayfalar 70 gr. Enso Cremea kağıt

Haberi Giren: Operadaki Sessizlik

Dünün Adı Kader, Peki Yarının?

Nisan 18, 2009 by  
Filed under Edebiyat, Oykü, Sanat

İki yıl öncesine kadar hayatımı en iyi şekilde yaşadığımı düşünürdüm. Hayatımda her istediğim şey olmamıştı, eksikler vardı belki ama hayalimdeki aile hayatını, sevgiyi, dostluklarımı kısacası hayatımı gayet iyi yaşamıştım diye düşünürdüm; fakat sadece öyle sanmışım.

Aslında çoğumuza hayat kocaman bir anlamsızlıklar yumağı gibi gelir, çoğumuz bu karmaşada ne yapacağımızı, geleceğimizi düşünürüz; hatta bugünün ve yarının kaygısı bittiğinde ise diğer dünya için ne yaptığımızı sorgularız.

Benim için bu karmaşa ve kaygı hayatımın aşkını bulduğum an bitti, o andan itibaren hayatım, her şeyim o oldu. Hayatla nasıl oynamam gerektiğini bilemeyen, bunu beceremeyenlerdenim fakat büyük fedakârlıklar isteyen diğer seçeneği seçtim; hayatımı sevdiklerime, dostlarıma, hayatımı güzelleştireceklerini düşündüğüm insanlara ve karıma adadım.

Hayat sahnesinde oyuncuları teker teker yanıma almıştım ve bir oyun sergileyecektik adı yaşam olan, bu oyun hayatımızı anlatacaktı insanlara, bir iz bırakmayı deneyecektik diğerlerine kazandığımız sevgilerle ya da sahip olduğumuz nefretlerle işte o bizi, bizim hikâyemizi anlatacak.

Bu oyunu sergilerken seçtiğim oyunculara hep sevgiyle, saygıyla, bazen şefkatle baktım, kimse üzülmesin, kimse kırılmasın, herkes hayatımda istediği için, beni sevdiği için olsun istedim. Arkadaş çevrem gün geçtikçe arttı, sevenlerim hep yanımdaydı. İnsan daha ne ister ki? Zaten hayat sevgisiz ve sevenler olmadan yaşanamaz, insan sevginin, sevilmenin kıymetini iyi bilmeli; hiç kaybetmeyecekmiş gibi aşkla, arzuyla sarılmalı, aynı zamanda yarın elinden alınacakmış gibi delicesine, sımsıkı.

En güzel günlerim hayatımı ona adadığım insanla geçti; sevgi dolu, ilklerimi yaşadığım biricik, sonsuz aşkım. Hem karım hem de dostlarım hep benimleydi; hatta üniversitede aynı evi paylaştığım arkadaşlarımla hayalimizi bile gerçekleştirmiştik, şansımız yaver gitmişti, şirket kurmuştuk. Aynı işte çalışıyorduk, çocuklarımız aynı okula gidiyordu; hatta hep beraber olalım, yakın olalım diye aynı siteden birer daire almıştık.

Eşlerimiz birbirlerine çaya giderdi; hatta bazen sıcacık kurabiyeleriyle hepsi şirkete gelirdi, ne kadar güzel günler geçirirdik, hoş sohbetlerimiz olurdu, onlar akrabadan öte olmuşlardı, benim hayatım onlara bağlıydı, sanıyordum ki onlarınki de bana ama çok yanılmışım.

Hâlbuki kimse çıkar gütmeksizin severdi birbirini, bir o kadar da iç içeydik. Nasıl anlamadım, nasıl fark edemedim gizlenen gerçekleri inanın hiç bilmiyorum. Hani insanların delirme hikâyeleri vardır ya; kimi sadece aldatılmıştır, kimi alkolik olmuştur, kimi tüm parasını kumarda kaybetmiştir, kimi tecavüze uğramıştır, kimi uyuşturucu bağımlısı olmuştur, kiminin sevdikleri ölmüş, kaldıramamıştır. Ama bendeki çok farklı; her şey sinsice oldu ve tüm olanları aynı günde bir saat içinde öğrendim, zaten parça parça da öğrenseydim aynı tepkiyi verirdim ama bu kadar delilik sınırını aşar mıydım işte bunu hiç bilmiyorum.

Her şey güzel gidiyordu demiştim ya, gerçekten de öyleydi ama ne yazık ki gerçekleri görememişim; sanki üç maymunu ben oynamışım ya da hayat sahnesinde oynatılmışım. Çok güvendiğim için mi böyle oldu; yoksa başka bir sebebi mi var, nedenini hiç kestiremiyorum, gerçekten bilemiyorum.

Karım beni aldatmıştı, hem de kardeşim diye sevdiğim, her şeyimi paylaştığım dostumla. Yurt dışı gezilerine çıkmam, bu olayın, doğrusu tüm bu iğrençliklerin tuzu biberi olmuş, o insanlara gün doğmuştu. Vekilim -karım- belgeleri imzalayarak şirketteki tüm hisselerimi beni aldattığı dostuma devretmi, ben hiçbir şeyden habersiz yurt dışında şirket işleriyle uğraşıyorken… Anlayacağınız hayatta en çok değer verdiğim insanı, karımı kaybettim, gençliğim boyunca hayalini kurduğum ve sonunda gerçekleştirdiğim şirketi de ve bu güzel hayalleri kurarken bana destek olan, beni zaman zaman teselli eden, her şeyimizi paylaştığımız dostumu da kaybetmiştim. Bu arada diğer arkadaşlarım engel olmak yerine, bu iğrenç duruma bir de sır adını takıp bu olayları benden saklamışlar.

Zavallı ben, ne kadar safmışım, hem bu olanları fark edemedim, hissedemedim hem de yıllarımı verdiğim, fedakârlık ettiğim, hayatımın anlamları dediğim insanlar beni sırtımdan vurdu. İnanın bunları öğrendiğimde ölmüş olmayı, bunları yaşamamış olmayı çok isterdim. O an beynimden vurulmuşa döndüm, etrafımda kimden nefret edeyim bilemedim; karım, dostlarım, şirket arkadaşlarım, etrafımdaki tüm sevdiklerim gözümde çok küçülmüştü, oğlumdan başka sevgi dolu, masum biri yoktu.

İnanın ne yapacağımı bilemedim, zamanın durmasını hayatımda ilk kez istedim. Ben nerde hata yapmıştım, neden bu duruma gelmiştim, neyi eksik vermiştim de bu duruma gelmiştim, bunları ben mi hak ettim?

Edward Munch - Jealousy

Gerçekleri öğrendiğimde ne yapacağımı, nereye gideceğimi bilemeden hemen dışarı çıktım. Eskiden sevgiden, şefkatten, sadakatten bahseden, bunlar olmadan yaşayamayan ben şimdi her şeyden nefret ediyordum. Haftalarca, aylarca kimseyle konuşamadım, tek arkadaşım oğlumun oyuncak arabasıydı. Gözyaşımı ona akıttım, içimi ona döktüm, keşke dillenseydi de beni teselli etseydi. Yeni bir sevgi arayamıyordum, sevgi sözcüğünden bile nefret ediyordum, sürekli ağlıyor, ne zaman el ele dolaşanları görsem bağırıyordum, çıldırıyordum, artık kendime dayanamıyordum ki zaten bu durum uzun sürmedi; insanlar benden rahatsız olmaya başladı, sonunda tımarhaneyi boyladım.

İç hesaplaşmam orda da devam ediyordu, kimseyi, hiçbir şeyi sevmiyordum, her şey anlamsızdı, ölmek istiyordum ama yapamadım; hep buna engel olundu, ölümle burun buruna geldim ama hep kıyısından geri döndüm.

Tedavi gördükten sonra biraz sakinleşmiştim ve dışarı çıkarıldım, sonunda özgürdüm. Elimde sadece oyuncak araba, benim tek sırdaşım, belki artık beni en çok seven…

Ofise, eve tekrar gitmeyi çok düşündüm fakat gitseydim ne olacaktı? Hesap mı soracaktım bunca olandan, yaşadıklarımdan, on beş yılın ardından sonra, duyacaklarım beni rahatlatacak mıydı? Ya da onların hepsini öldürseydim rahat mı olacaktım? Hepsi boşuna olurdu, hangi seçeneği seçersem seçeyim hepsi boşuna.

Yaşadıklarımı unutmamıştım ve unutmayacağım da; ne yaşanan bu iğrençlikleri ne de eski güzel günleri, ama eski günleri düşününce artık güzel de gelmiyordu; hepsi kullanılmış, kirletilmiş, yıpratılmış duygularımı, iyi niyetimi hatırlatıyor bana.

Hayatımı anlamlandıran bir şey kalmamıştı, yıllardır elimde oyuncak araba etraftakilerin verdikleriyle geçiniyorum, o kadar uzun yıllar oldu ki konuşmayalı, neredeyse cümle kurmayı, insanlarla konuşmayı unuttum. Yıllardır dinlediğim ikilemde olan kendi iç sesim.

Kendimi çok yalnız hissediyorum, hiç mutlu değilim, eski güzüm kalmadı, yaşlandım da, bağıramıyorum artık, insanlar bana acıyarak bakıyor, yanımdan korkarak geçiyorlar. Belki o geçenlerden biri oğlumdur, belki eski dostlarımdan biridir; ama hiçbirini hatırlayamıyorum, hatırlamak istemiyorum.

Artık sadece geçmişi biliyorum, gelecek çok karanlık, boşluk. Eskiden hayat denen karmaşayı çözemeyen ben yalan yanlış da olsa eşime bağlanarak, onu hayatım yaparak karmaşık hayattan kurtulduğumu sanmıştım; oysaki gerçekler öyle değilmiş, bir şekilde o karmaşayı çözemeyenlerin içinde kaybolanlardan oldum, ama şimdi de gelecek yok benim için.

Oğlumu düşünüyorum, sadece oyuncağı yetmiyor; görmek, koklamak istiyorum ama bu halimle beni isteyeceğini hatta hatırlayacağını hiç sanmıyorum; annesi de dâhil hem buna cesaret edemem. Hayatta hiçbir amacım kalmadı; elimde oyuncak araba etrafa bakıyorum; yırtık dökük kıyafetlerim, yara bere içinde pis bir vücudum var. Yerimden kalkmak bile istemiyorum; hâlbuki eskiden ne kadar da neşe doluydum, delilerin yanından geçerken böyle olacağım, delireceğim hiç aklıma gelmemişti. Eskiden ben de acıyarak ve biraz da korkarak geçerdim yanlarından, şimdi bana da acıyarak bakılıyor, yanımdan korkularak geçiliyor.

Eskiden “Dünün adı kaderse, yarının adı umut olmalı” derdim; fakat şimdi dünüm kader, yarınım sır. Boşluktayım, yokluktayım.

Öyle durumlar vardır ki yalnızlık duygusu çözüme ulaşamayan bilmecelerle birlikte bizi daha bir kontrol dışı bırakır; işte ben tam böyle bir durumdayım, karmaşanın ta kendisiyim, hayatım yok, anlamım yok, adım bile yok.

Ey hayat! Daha ne kaldı, hangi felaketi yaşamam gerekiyor? Artık hayatımda sadece oyuncak araba var, o da mı beni delirtecek, deliliğin sınırını hala aşamadım mı?

Hayat! Ben artık pes ediyorum, benden bu kadar. Kullanılmış, yıpranmış, aldatılmış, küflenmiş benliğimi sana teslim ediyorum. Elveda!

Yazan: Gamze Kuzu

İstismar Sineması Sözlüğü

Uzun zamandır önceki yazım “Sinemada Çıplaklık: Nudies, Roughies, Mondo ve Porno”yu genişletmek ve tamamlamak istiyordum. Başlığa bakıp çok iddialı bir şey beklemeyin. Film tanıtımları yaparken kullanacağım terimlerden oluşmuş bir sözlük sadece. Mutlaka eksiklikler ve yanlışlıklar olacaktır. Affınıza sığınıyorum. Wherearethevelvets

Badass: Kurallara karşı gelen tehlikeli ve asabi kimseler için kullanılır. Aşağılayıcı bir sıfat değildir.

Bavarian porn: Adını Almanya’nın Bavarya bölgesinden alan, genelde Alp eteklerindeki köylerde geçen, komik bir lehçeyle konuşan askılı şortlu karikatürize erkeklerin, seksi kızların peşinde koştuğu, campy, komik seks ve soft porno filmleridir.

Blaxploitation: Zenci istismarı. 70′lerin başında özellikle Amerika’da başlayan bu ekolün hedef kitlesi fakir zenci izleyiciydi. Bu filmlerde başrol ve yan rolleri her zaman siyahi oyuncular üstlenir, beyazlar sadece kötü karakterleri canlandırırdı. Sinemada her zaman kahraman olan, asıl kızı kapan, zengin olan, vur patlasın çal oynasın gününü gün eden beyazlara cevap olarak tüm bu rol, zencilerin üzerine giydirilmiştir. Kaçınılmaz olarak erotizm içerir ve baştan çıkarıcı kadınlar, afro estetiğini taşırlar. Shaft, Sweet Sweetback’s Baadasssss Song, Blacula, Black Mama White Mama, Foxy Brown bu türe verilebilecek örneklerdir. Cosby ailesi, Jefferson ailesi gibi diziler de bu geleneğin yumuşatılmış şeklidir. İstismar sineması örnekleri veren Quentin Tarantino’nun Jackie Brown’u ve hatta siyahi rapçilerin videoklipleri (özellikle Snoop Dogg ve 50 Cent) siyah istismarına güzel örneklerdir.

Burlesque: Garip öğeler, striptease ve komedi içeren eski bir tiyatro geleneği. En ünlü mekanı Moulin Rouge’dur. Kökenleri çok eskiye dayanır, hatta Commedia dell’arte bile bu anlamda sayılabilir. Çoğu istismar filminde, sahnede önce dans eden bir kadının sonra bir canavar tarafından tacize uğraması gösterilir. Dansçı kızlar bir yandan elbiselerini çıkarır (strip) bir yandan da erkeklerle dalga geçerek onları tahrik ederdi (tease). Günümüzde burlesque’e verilecek en iyi örnek “Pussycat Dolls” ve “Dita Von Teese”dir. Film olarak “The Wizard of Gore” verilebilir.

Camp / Campy: 50′li yıllar Amerikan yaşam prototipinin rüküş bir biçimde sanat ürünlerine yansıtılmasıyla oluşan janr. Genelde eşcinsel referanslar içerir. Kabarık etekli, ev hanımı görünümünde, “canım, balkabağım, minik kuşum” gibi laflarla ve modası geçmiş jestlerle ortalıkta dolaşan bir transvesti mutlaka vardır. John Waters filmleri camp sinemasına iyi örneklerdir. Fakat istismar sineması olmayıp campy öğeler içeren filmler de çoktur.

Chambara filmleri: Japon samuray filmleri. 70′li yıllarda altın zamanını yaşayan bu türde kollar bacaklar koparılır, kafalar kabak gibi ikiye yarılırdı. En bildiğim örneği “Lone Wolf and Cub”. Tarantino’nun “Kill Bill”i de bu türe bir saygı duruşudur.

Drive-in Movie: Arabalı sinemalarda gösterilen filmler için kullanılır. Genelde ucuz filmler olduğundan Grindhouse ile eşanlamlı kullanılabilir.

Ero Guro Nansensu: Erotik garip amaçsız anlamına gelen bir Japon istismar terimi. Pink film de bu klasifikasyona dahil edilir. Erotik ama hiçbir ahlak kanunu içermeyen, belli bir çıkarım yapılmayacak kadar anlamsız, estetik kaygıdan uzak eylemler içerir. Sanatın her dalına uygulanabilir. Dışkılama, idrar yapma, organların vücuttan kesilerek ayrılması, fiziksel işkence detaylarıyla beslenir. Blind Beast, Strange Circus, Horrors of Malformed Men, Za ginipiggu (Guiena Pig) serisi…

Euro chic: Avrupa yapımı, anlatım sanatlarından da yararlanan porno filmler. Komedi içerebilirler. Konulu ve kaliteli porno da denebilir.

Eurotica: Avrupa erotik sineması için kullanılır ve genelde 70′li ve 80′li yılları içerir. Diğer erotik sinemalardan farkı, anlatım tekniği ve sanat kaygısıdır. Jess Franco, Jean Rollin bu türde güzel örnekler vermiştir.

Eurotrash: Avrupa kaynaklı ucuz sanat ürünleri için kullanılır. 80′li yılların disko şarkıları da bu sınıftadır.

Exploitation: Basitçe istismar demek. Bir filmin bu türe girebilmesi için, istismar edilecek bir olgu içermesi gerekir. Eh, bu olgu her şey olabileceğinden, istismar sinemasının sınırları düşünüldüğünden daha geniştir. En çok istismar unsuru olanlar “korku” ve “tutkular”dır.

Foxy: Tehlikeli (siyahi) kadın. Aynı zamanda baştan çıkarıcıdır. Seksidir, kolaylıkla soyunur.

Fumetti neri: Bir kötünün, suçlunun ya da yasadışı adamın başkarakter olduğu İtalyan kaynaklı ucuz romanlar. Diabolik, Killink, Kriminal veya Satanik adındaki adam yarı çıplak kadınları acımadan öldürür.

Gore veya Splatter: Kan ve diğer vücut salgılarının etrafa saçıldığı, şiddet istismarı ve korku filmleri. Herschell Gordon Lewis, Gore’un babası sayılır. Dario Argento’nun bazı filmleri, Evil Dead, Buio Omega…

Grindhouse: Eskiden burlesk gösterilerin yapıldığı, dans eden ve striptease yapan kızların bilet alınarak izlenebildiği tiyatrolar. Daha sonra istismar filmlerinin gösterildiği yerler olmuştur. Bizdeki karşılığı “İki film birden” sinema salonlarıdır. Tek biletle iki film izlenebilen bu yerler, açık veya otomobilli sinemaları da kapsayabilir. Tarantino’nun yapımına da adını vermiştir.

Hentai: Pornografik Japon çizgi filmi (Anime). La Blue Girl, Bible Black…

İl sexy: İtalya kaynaklı, gece klüplerini dolaşan ve buradaki erotik gösterileri sunan Mondo’lara verilen ad.

Mama: Seksi ve olgun hatun. Bir tür MILF.

Man: Beyaz adam.

Mondo: Yalancı belgeseller. Amaç şok edici görüntüler sunmak ve çıplak göğüs göstermektir. Mondo Cane, Nudo e Crudelle, Savage Africa, Shocking Asia, Faces of Death, Mondo Bizarro…

Mondo Macabre: Amerika ve genel olarak Avrupa sineması dışındaki ülkelerde yapılan, çoğu ucuz, fantastik veya korku filmleri, istismar sinema örnekleri için kullanılır. “Dünyayı Kurtaran Adam” bir mondo macabre’dir.

Nazi exploitation: SS istismar filmi de denir. Nazi kamplarında zavallı insanlara yapılan deneyler ve işkenceler ana temadır. Kurbanlar genelde çırılçıplaktır. İlsa She Wolf of the SS, Salon Kitty, Elsa Fräulein SS, La Bestia in Calore…

Nunsploitation: Rahibe istismarı filmleri. Genelde manastırda geçer. Lezbiyen ve sado mazo detaylar içerir. The Sinful Nuns of Saint Valentine, İnterno di un Convento… Pasolini’nin İl Decameron’unun bazı epizodları da bu türe girer. Ken Russell’ın “The Devils” adlı din eleştirisi yapıtı, bu formdan izler taşır. Keza Abel Ferrara’nın “Bad Lieutenant”ı…

Penny Dreadful: 19. yy’da İngiltere’de sokakta, oğlanlar tarafından satılan, her bir bölümü 1 penny olan, şok edici ve melodramik seri öyküler içeren cep kitapları. Bir tür Pulp Fiction diyebiliriz. Fransa’daki karşılığı “Romans de gare”, Almanya’daki karşılığı “Groschenroman” veya “Heftroman”dır. Dime novel da denir. İçeriği ve ucuzluğu nedeniyle istismar kültürü ürünü olarak kabul edilirler.

Peplums (Sword and Sandal): İtalya kaynaklı, Eski Yunan-Roma dönem filmleri. Tunik giyen sandaletli kahraman, kılıcıyla fantastik maceralara atılır. Spagetti westernlerle aynı soluğu taşır. Spagetti westernler de İtalyan istismar sineması ürünleridir. Örnek Mario Bava’dan “Hercules vs. the Vampires.”

Pimp: Pezevenk. Genelde siyahi muhabbet tellalları için kullanılır. Siyah istismar sinemasında başkarakter genellikle fahişeler arasındadır. Onlarla yattığı gibi pazarlayabilir de.

Pink film: Her türlü sapıklığı içinde barındırabilen, ama genelde direkt cinsel birleşme içermeyen erotik Japon filmleri. Şok görüntüler de içerebilir. The Woman With Red Hair, Spring of Ecstasy, İchijo’s Wet Lust, Love Hotel, Angel Guts: Red Rope-Until I Expire…

Propaganda filmi: Siyasal istismar filmleridir. Bir siyasi düşünceyi topluma kabul ettirmek ve güzel göstermek için yapılan sinema eserleridir. Genelde sosyalist yönetimlerin sorumlu olduğu, ari ırkın tüm güzelliğini yansıtan, yarı çıplak atletik gençlerin gösterildiği filmler, en tanınanlarıdır. “Kurtlar Vadisi” dizisi de modern zaman propaganda filmlerine güzel bir örnektir.

Sexploitation: Cinsel istismar filmleri, pornografik amaçlı yapılan filmlerdir. Genelde softturlar ve diğer erotik sinema ürünlerine göre, seks sahneleri daha ön planda tutulmuştur çünkü asıl mesele budur. Cinsel içerikli sahneler konuyla alakalı olmak zorunda değildir. Emanuelle serisi, The Story of O, Gwendoline… “Caligula” filmi, normalde bu türde rastlanmayan usta oyuncuları ve pahalı organizasyonuyla eşsiz bir sexploitationdur. Catherine Breillat da burada sözü edilmesi gereken bir yönetmendir.

Shocksploitation (Şok filmleri): Normalde görmek istemeyeceğimiz, asap bozucu objeleri burnumuza sokarak gösteren filmlerdir. Tabu konular ve ağır şiddet gösterileri söz konusudur. Son dönem korku filmleri aslında şok filmleridir. Bazı mondolar, Japon ero guro nansensuları, “Nekromantik”, “Salo: Sodom’un 120 günü” “Baise-moi”, “I Spit on your Grave”, “Haute Tension”, “Inside”, “Hostel”, “Pink Flamingos”, “İrréversible”…

Slasher: Gençlerin teker teker doğrandığı filmler. The Texas Chain Saw Massacre, Halloween, Friday the 13th, A Nigthmare on Elm Street, Scream…

Snuff: İçerisinde gerçek cinayet içeren filmlerdir. Kaynak olarak Güney Amerika’da hayatın ucuz olduğu bölgeler işaret edilse de gerçek bir snuff film bulmak imkansızdır. Bir tür şehir efsanesi olarak da değerlendirilebilir. Bir filme snuff diyebilmek için kurbanın mutlaka bu film için öldürülmesi gerekir. Gerçek ölülerin gösterildiği ama bizzat öldürülmediği filmler ya Mondo’dur ya da Shocksploitation sınıflandırmasına girer. Bu filmlerin yapılabilmesi için yapımcıların kokain çektikleri düşünüldüğünden adı Snuff’tır. İlk snuff film parçasının “Emanuelle in America”da kullanıldığı söylenir. Snuff filmi baz alan diğer yapımlar içinde “Videodrome” ve “Tesis” sayılabilir. Cannibal Holocaust, uzun süre snuff sayılmış fakat filmde gerçekten öldürülenlerin zavallı hayvanlar olduğu anlaşılmıştır.

Tecavüz-İntikam filmleri: Bu türde önce sexploitation öğeleri sonra da şiddet istismarı kullanılır. Genelde savunmasız bir kadın tecavüze uğrar veya şiddete maruz kalır. Sonuçta intikamını kişisel olarak almaya karar verir ve bir savaşçıya dönüşür. En ünlü örneği “I Spit on Your Grave”dir. Craven’dan “Last House on the Left” de sayılabilir. Daha yeni olarak, John Boorman yönetimindeki “Deliverance” (ki burada kurban erkektir), Abel Ferrara’dan “Ms.45”, Carlos Saura filmi “Dispara!” ve Jodie Foster’lı, Neil Jordan yönetimindeki “The Brave One” verilebilir. Bu janrın ana akım sinema ürünlerine dahi sindiğine dikkat çekmek istiyorum.

Trash (Z movie): Çöp filmler. Genelde belli bir yapımcısı, oyuncusu, hatta konusu olmayabilir. Efektler çok çok ucuzdur. Muhtemelen kısa bir sürede, amatör kişilerce kotarılmıştır. Bu filmler genellikle sinema aşıkları tarafından sonradan keşfedilen filmlerdir. Son dönemlerde bu kriterlere tam olarak uymasa da amatör ruhu taşıdığı için trash damgası yiyen filmler vardır. Verilebilecek en iyi örnek “Plan 9 from Outer Space”dir. Yenilerden “Acne” ve “The Lost Skeleton of Cadavra” örnek verilebilir.

Vixen: Dişi tilki. Foxy ile aynı anlamda kullanılır.

White Coater: Beyaz önlüklü demek. Yani cinsel istismar filmini, tıbbi kaygılarla sunuyormuş gibi çekilen erotik filmlerdir. Genelde beyaz önlüklü bir doktor çırılçıplak soyduğu bir kadına cinsel eğitim verir. 70′li yıllarda Amerika’da ünlü olan bu tür, Kuzey Avrupa erotik sinemasından esinlenerek ortaya çıkmıştır.

Women in Prison: Hapsedilen kadınların gösterildiği, lezbiyenlik, sado-mazo, Mondo, blaxploitation veya intikam temalarını içerebilen oldukça ekonomik filmlerdir. İsimleri içinde genelde “Cage” veya “Chained” kelimeleri geçer. Örnekler: Chained Heat, Caged Heat, The Big Doll House, Sadomania, The Big Bird Cage, Caged Hearts, Escape From Hell…

Yaoi: Erkekler arasındaki aşkı konu edinen Japon çizgi filmi (anime) veya romanı (manga). Pornografik öğeler de taşıyabilir. Japon kültüründe erkek eşcinselliği göndermeleri çoktur. Kız görünümlü erkek savaşçıların bu özellikleri olumsuz olarak görülmez ve yansıtılmaz. Örnekler: Loveless, Alone in My King’s Harem, Boy’s Next Door…

Yazan: Wherearethevelvets

Keşke Bir Masal Olsa…

Nisan 15, 2009 by  
Filed under Deneme, Edebiyat, Masallar, Sanat

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde… diye başlar tüm masallar. Bu edebiyat türü hayal ürünüdür, olağanüstü konular işlenir, kahramanlar gerçeküstü özelliklere sahiptir, yer ve zaman belirsizdir, her masaldan bir öğüt, bir ders çıkarılır, tekerlemeyle başlar ve sonunda mutlaka gökten üç elma düşer diye masalların özelliklerini sıralayabiliriz.

Masallar sadece bizi eğlendirmekle kalmaz, aynı zamanda bilgilendirir ve geliştirir. Şöyle ki; her gece annesinin okuduğu masalla uyuyan bir çocuğun doğal yolla sözel dili öğrenmesi gelişir, bu öyküyü dinleyen çocuğun iletişim becerileri daha hızlı gelişir; böylelikle çocuğun temel gereksinimlerinden olan sevgi ve güven sağlanmış olur. Ayrıca sözlü iletişimin unsurları olan sözcükler, sözdizimi kuralları, vurgu ve konuşma hızı konusunda da gelişim sağlanır.

Neredeyse tüm çocukluğumuz büyüklerimizden bu öyküleri dinlemekle, sağladığı yararları edinmekle geçmiştir. O ufacık kalplerimizde kahramanları yaşattık, bazen onlara benzemeye çalıştık; hatta bazen o kahramanlar hayali arkadaşımız oldu, hayatlarımızda yer etti. Aradan yıllar geçti, şimdi büyüdük, yeğenlerimize biz masal anlatır olduk; fakat masallarımız değişmedi; çoğunlukla Külkedisi, Pinokyo, Kırmızı Başlıklı Kız… vb. öyküleri tekrarladık durduk.

Peki, sizce masallar çok eskide mi kaldı? Günümüzde masal olabilecek hikâyeler var mıdır?

Elbette, benim 21. yüzyılın masal olmasını istediğim öyle bir hikâyesi var ki hem de herkesin bildiği, konuştuğu bir olay. Fakat bu edebiyat türüyle aynı ve farklı olan özellikleri vardır günümüz olayının. Olağanüstü konular işlenir demiştik, evet bu olay gerçekten olağanüstü ama öyle cinler, periler var diye değil. 21. yüzyılda yaşanması mümkün olmadığı fakat yaşandığı için olağanüstüdür. Masal bir hayal ürünüdür, keşke hayal ürünü olsaydı da sonu belli olmayan bu hikâyeyi yazımın sonunda mutlu sona ulaştırabilseydim.

masalKahramanlar gerçeküstü özelliklere sahiptir, sahiptirler çünkü o işgale, o zulme dayanabilen minik yavruların, annelerin, halkın kesinlikle gerçeküstü özellikleri vardır. Yer ve zaman belirsizdir, demiştik ama bu masalın yeri Filistin, zamanı ise 21. yüzyıldır. Her masaldan bir öğüt, bir ders çıkarılır; bu olaydan herkes alacağı dersi biliyor zaten. Yaşamın ne kadar önemli olduğu, barış ortamının kesinlikle en iyi olduğu, ancak bu şekilde insanların hayatlarının düzeleceği, şimdi her yeri sargılı olan o minik yavruların ancak iyi bir ortamda iyiye, istediklerine, hayallerine ulaşabilecekleri, onların bu olayları hak etmedikleri apaçık ortadadır.

Masalların özelliklerinden sonuncusu ve en önemlisi hep mutlu sonla bitmeleridir. Öyle değil midir, Dünya ve Türk Edebiyatının örneklerinden Külkedisi’nin, Ali Baba ve Kırk Haramilerin, Keloğlan’ın sonları; kötüler ölür, cezalarını çeker; iyiler sonsuza kadar hep mutlu yaşar.

Keşke Filistin’in hikâyesi şiddet ve korku öğelerinden arındırılmış, hayal ürünü olan bir masal olsaydı ve sonu mutlu bitseydi. Kötüler cezalandırılsaydı, iyiler sonsuza kadar mutlu ve barış dolu yaşasalardı, böyle bir olay sonsuza kadar bir daha hiç kimsenin başına gelmeseydi. Belki gökten üç elma düşerdi. Biri Gamze’ye, biri Filistin’e, biri de bu yazıyı okuyan değerli okuyuculara.

Yazan: Gamze Kuzu

Erotizm ve Pornografinin Sınırında: Crash

Erotizmin Dili

“Erotizm, basit cinsel faaliyetten farklı olarak, doğal üreme ortamından ve çocuk sahibi olma arzusundan bağımsız ruhsal bir arayıştır… Erotizm, yaşamı kabullenmek ama ölümü de içerecek ölçüde kabullenmek demektir.” Georges Bataille

Sayısı günbegün azalan auteur’lerden Kanadalı yönetmen David Cronenberg’in yeraltı edebiyatının önemli isimlerinden J.G. Ballard’ın (Türkçede yayımlanan diğer eserleri arasında Steven Spielberg’in filme aldığı Güneş İmparatorluğu’nu ve de Rüyalar Diyarı’nı anabiliriz.) 1973’te yayımlanan aynı adlı kült romanından uyarladığı Crash (1996, Çarpışma), otomobil kazaları ile cinsel doyum / orgazm arasında kurduğu koşutluklarla öne çıkan bir yapıt. Başfigür James Ballard aracılığıyla cinsellik arama saplantısının doğasına konuk ediliyoruz. Yalnız bu “sisli” ve “içine girilmesi meşakkatli” dünyanın tuhaf ve çarpıcı mekanlarında bize kılavuzluk eden kişi, yani James Ballard (James Spader) özdeşleşimi imkansız bir karakter, bunu baştan söylemek gerek. James Ballard’ın Catherine Ballard (Deborah Kara Unger) ile yaşadığı rutin ve olağan, renksiz ve silik evliliği, hülasa hayatının yavaşlığı / durağanlığı yerini otomobillerin hızına ve bu hızın coşku, keşif ve heyecanına bırakıyor; fakat bu hızlı serüvende Ballard da bizi yalnız bırakıyor, bize ise bu serüveni salt gözlemci olarak takip etmek kalıyor… Fakat riskli ve kolay olmayan bir iş bu.

Helen Remington’ın (Holly Hunter) kullandığı aracın Ballard’ın aracına çarpması, Ballard için farklı bir evrene giriş bileti olacaktır. Helen Remington’ın rehberliğinde James Dean’in trafik kazasında ölümünün yeniden-sunumunu bir ayini izliyormuşçasına zevk ve tutkuyla izleyen bir cemaatin içine dalan Ballard, önce biraz ürkecek, sonra bundan, yani otomobil kazalarından zevk duymaya başlayacaktır. Helen aracılığıyla Vaughan (Elias Koteas) ve Gabrielle (Rosanna Arquette) ile de yolu kesişen Ballard için bundan sonrası cinsellik ile teknoloji bebeklerinin içi içe geçtiği bir dünyada zevk ve hazzın sınırlarını keşfe çıkmak, ölüm’ün sınırlarını zorlamak olacaktır.

Film boyunca, otomobillerin sapkın cinsel eylemlerin (Ballard ile Catherine, Vaughan ile Catherine ve yine Vaughan ile bir fahişe özelinde heteroseksüelizm, Gabrielle ile Helen özelinde lezbiyenlik, yine Vaughan ile Ballard üzerinden eşcinsellik film boyunca karşımıza çıkan türlü çeşitli cinsel tercih biçimleridir; yalnız eş ya da eküri değiştirmenin bilinçli olarak benimsendiğini de yine söylemekte yarar var. Arabaların hızı da cinsel birleşmelerin hızına paralel.) teknolojik mekanı olduğunu görüyoruz. Otomobillerin bir arzu nesnesi olarak çekiciliği, hatta bedenin/etin yerini alması, otomobillerin çarpışmasının birer cinsel birleşme örneği biçiminde algılanması, kazalardan alınan yaralardan erotik arzu ve heyecan duyulması, yara ve kesiklerin bizzat cinsel organların yerine geçmesi ve dahası bu yara ve kesiklerden dolayı bedenin/etin organdan yoksun kılınması, sürreal bir fantasmalar alemi yaratıyor. Buradan itibaren Crash; yabancılaştırıcı, özdeşleşimi olanaksız kılan araçları nedeniyle simgesel bir yapıt sıfatını kazanıyor: logos’un yerine teknoloji-beden’in konuştuğu… Zira karakterleri tanımada baskın sinemasal bir araç olan diyalog yerine bedenin ve bu yolla cinselliğin dillendiği bir film Crash. Açıklamaların, tahlillerin geri plana itildiği, salt görüntülerin konuştuğu… Erotizm ve pornografi arasındaki ince çizgide gidip gelerek… Yine de seksi bayat ve sığ, yani işlenmemiş haliyle sunarak salt “uyarma” veya “tatmin etme” ereğindeki pornografiden; bir başka deyişle, cinsel eylemi sosyal ya da psikolojik/psikopatolojik konumundan sıyırması ve cinsel eylemle başlayıp orada tıkanması kaçınılmaz olan pornografiden farklı olarak Crash, kendisine dayanak ve çıkış noktası olarak refah toplumlarındaki “cinsel arzu üretimi” veya “cinsel arzu tüketimi” gibi psikolojik, bir başka tarafıyla da ekonomik kavramları baz alması, bunları eleştirel yollu sorunsallaştırması yönüyle pornografiden sapmasını beceriyor. Cinsel eyleme kilitlenen ve orada tıkanıp kalan “özne formülü”, Crash’te yerini, Nietzsche’nin deyimiyle, “arzuladıklarını değil de, arzularını seven” özneye bırakıyor. Arzuyu üretip çarçabuk tüketen, sonunda arzunun kendisine dönüşen özne formülü… Böylece Crash, Marquis de Sade’ın, “Bedenin arzusu ancak öteki bir bedende tatmin olur; fakat düşünce olarak arzu bir sınır tanımaz.” yollu önermesini akıllara getirirken, Wilhelm Reich’in “Cinsellik politik açıdan ele alınmalı.” öğüdünü politiği de içeren ekonomik ve sosyal bir alana yayıyor.

Crash’te, rüya atmosferini görünür kılmada ipnotize edici metalik müziğin (Müzikler; The Fly, Naked Lunch, Dead Ringers gibi birçok filmde David Cronenberg ile birlikte çalışan Howard Shore imzalı) katkısı ve etkileyiciliği de vurgulanmalı.

Erdemi, tözsel içeriği haz ve gösteriye içkin postmodern cemaat toplumuna evrilen yeni-dünyanın tasvir edildiği cesur, farklı ve önemli bir film Crash. Tekrar tekrar seyredilesi…

…….

Meraklısı için notlar:

Crash, 1996’da Francis Ford Coppola başkanlığında biraraya gelen Cannes Film Festivali jürisince Jüri Özel Ödülü’ne değer bulundu.

David Cronenberg, oyuncularına doğaçlama yapmalarına izin vermediğinden, Crash’te de konsantrasyon sorunu yaşayan oyuncularını istediği havaya kanalize edebilmek için çok çaba harcamış.

Crash, gösterildiği kimi ülkelerde yuhalanarak protesto edilmiş, kimilerinde de yasaklanmıştır.

Ülkemizde ise, Vaughan ve Ballard’ın otomobildeki cinsel birleşme sahnesi sansürlenmiştir, bunu da anımsatalım.

Hakan Bilge

hakanbilge@sanatlog.com 

« Önceki SayfaSonraki Sayfa »